Tülay Bilin-ce

ZAMAN

Posted by: tulaybilin on: 19/04/2012

”Öyle bir banka düşleyin ki, her sabah hesabınıza 86.400lira yatıyor olsun, hiç karşılıksız.
Ve tek bir şartla. Her aksam harcamayı başaramayıp hesapta bıraktığınız para, bir kalemde sorgusuz sualsiz siliniyor. Ertesi güne hesabınızdan bir kuruş aktarılmıyor.
Ne yaparsınız?
Gün boyunca dirhemine kadar çeker, kullanırsınız tabii.
Hepimizin böyle bir bankası var aslında..

Zaman..
Her sabah hesabınıza 86.400 saniye yatırır.Her aksam iyi bir amaca yöneltmediğiniz harcamalarınızı kayıp hanenize yazar..Kalanı hesabınıza eklemez.Fazlası olmaz..
Her gün yeni bir hesap açar..Her gece, kullanılmayanı yakar..Kayıp sadece size aittir.
Geriye dönüşü yoktur..Yarına mahsuben işlem yapmaz.
Yani sadece SIMDI vardır ve yalnızca bugünün hesabını kullanabilirsiniz..
Yatırımınızı sağlık, başarı ve mutluluk gibi alanlarda azami kari sağlayacak şekilde planlayın.
Saat hiç ödün vermez.
Günü kullanın.
Bir yılın değerini, anlamak mı istiyorsunuz? Sınıfta kalmış bir öğrenciye sorun.
Bir ayin kıymetini, erken doğum yapan bir prematüre bebek annesinden öğrenin.
Bir haftanın önemini, size en iyi bir haftalık derginin genel yayın yönetmeni anlatır.
Bir günün değerini, anlamak istiyorsanız, çoluğu çocuğu açlıktan kıvranan bir ücretliye sorun.
Bir saatin kıymetini, ölçmek istiyorsanız, buluşmayı bekleyen iki aşığa danışın.
Bir dakikanın önemini, o dakika yüzünden treni kaçırandan daha fazla kim bilebilir?
Bir saniyenin değerini,an farkıyla bir kazadan kurtulana sorun..
Bir saniyenin binde biri, kim için mi önemlidir?Olimpiyat Oyunları’ndan gümüş madalyayla dönen atlete sorun bakalım..
Sahip olduğunuz her anı değerlendirin.
Eğer o ani özel biriyle paylaşıyorsanız ya da o, zamanınızı paylaşacak kadar özelse, daha fazla değerlendirin.
Ve hiç aklınızdan çıkarmayın..
Zaman beklemez kimseyi.
Dün gömüldü tarihe.
Yarin?..Bilemezsin ki!.
Bugün “ARMAGAN” size!..”

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

BAMBU AĞACI

Posted by: tulaybilin on: 09/08/2009

4 Aralık 2004 tarihli Dünya Gazetesinde Berna Sağlam Naipoğlu “Bambu ağacından” yola çıkarak harika bir vazgeçmeme hikayesi anlatmıştı. Bunu sizlerle paylaşmak istiyorum.

“… Bambu ağacı tohumu eker ve sularmış. İlk yıl hep toprağa ve dolayısıyla tohuma su vermekle geçermiş. İkinci yıl aynı işlem devam edermiş. Tohum itinayla sulanır ve dikkat edilirmiş. Ondan sonraki üç sene yine aynı. Görünürde hiçbir şey yok. Emek veriliyor ama. Ortada bir şey yok. Ne zaman ki beşinci yılın sonuna gelinirmiş, işte o zaman bambu ağacı filiz vermeye başladığı gibi altı hafta içinde de tam yirmi yedi metre boyuna geliverirmiş.

Ekildiğinden beri gördüğümüz elle tuttuğumuz ve gelişimini gözlemleyebildiğimiz başka hiçbir ağaç 5 yılda bu boyuta gelemiyor belki de. Peki o zaman bu ağaç beş yılda mı büyüdü, yoksa altı haftada mı? Sadece fiziksel gelişimi gören insanlar için cevap altı hafta. Ama işin arkasını görebilen, farkında olanlar için ise beş yıl. Toprağa atılan tohum, belli aralıklarla özenle verilen su, ışığını ayarlama, yağmurdan rüzgardan koruma derken uzun zamana yayılmış bir emek harcanıyor. Bu emek harcanırken tohum filizlenene kadar büyük bir sabır gösteriliyor. Sonra da tüm kalbiyle ona inanmak gerekiyor. Verilen emeklerin boşa gitmeyeceğine ve sabrın sonunun selamet olduğuna inanmak.
Bu gelişimin süreci içinde bir diğer etken ise vazgeçmemek. Verilen emeklerin karşılığı görülmeyince, gelişim süresi uzadığında, etraftan baskılar veya caydırma yönünde tepkiler geldiğinde, cesaret gösteremeyenlerin kıskançlıkla yaklaşıp olumsuz enerji vermesinde, tembeller emeği değersizmiş gibi gösterdiğinde vazgeçme aşamasına gelinebiliniyor.

Emek-sabır-inanmak ve vazgeçmemek…..
İşte başarı sırrının açılımı bu…”

Bir sürü ünlünün elde ettikleri başarının Allah vergisi olduğunu düşünmüyorum. Özellikle onlarla ilgili yaptığım araştırmada haklı olduğumu gördüm. Çünkü inanılmaz zorluklardan geçerek başarılı olmuşlar. Kimse kimseye başarıyı altın tepsi içinde sunmamış.
Müzik konusunda bir deha olan Beethoven’in hocası bir gün ona ‘Sen asla müzisyen olamazsın’ demiş. ‘Savaş ve Barış’ adlı dev romanın yazarı Leo Tolstoy, içinde öğrenme isteği olmadığı gerekçesiyle kolejden atılmıştı.
Rambo filmleriyle ünlü Sylester Stallone New York’ta bulabildiği tüm artistlik bürolarına başvurdu ve hepsinden “Hayır” cevabını aldı. Fakat zorlamaya, denemeye devam etti ve sonunda ‘Rocky’ filmini yaptı. Stallone, bin kez hayır cevabı almasına rağmen, bin birinci kapıyı çalma cesaretini göstermişti.

Michigan Port Huran ilkokulu öğretmeni, öğrencisi olan Thomas Alva Edison için “O beyinsiz bir çocuk ve hiçbir işte başarılı olamaz.” demiş. Oysaki Edison elektrik ampulü başta olmak üzere insanlığın hayatını kolaylaştıran icatları nedeniyle tarih boyunca unutulmayacak bilim adamları listesine adını yazdırmayı başardı.

Richard Bach’ın ‘Martı’ adlı kitabı tam 18 yayınevi tarafından reddedildikten sonra 1970 yılında basıldığında büyük ilgi gördü ve bugüne kadar milyonlarca kişi tarafından beğeniyle okundu.
Margaret Mitchell’in ünlü ‘Rüzgar Gibi Geçti’ adlı kitabı tam 38 defa reddedildikten sonra basıldı.
İngiliz edebiyatının ünlü isimlerinden Charles Dickens’in hayatını okurken çok şaşırmıştım. Oldukça fakir bir aileden geliyordu. Dört yıllık öğrenim hayatının ardından bir daha okul yüzü bile görmedi. Babası borçlarını dahi ödeyemeyecek durumdaydı, bunun sonucunda da hapse girdi.
Dickens, uzun süre iş bulmak için uğraştı. Bu arada hayallerini ünlü bir yazar olmak süslüyordu. Bu şartlar altında onu ayakta tutan tek sebep bu görünüyordu. Nihayet bir bodrum katında boya şişelerine etiket yapıştırma işi buldu. Açlığını gidermesi ve tavan arası bile olsa kalacak bir yerinin olması için bu işe ihtiyacı vardı. Akşamları yazmaya başladı. Gönderdiği tüm öyküler sürekli reddedildi. Uzun süre sonra bir yazı işleri müdüründen olumlu yanıt aldı.
Bu onu çok sevindirdi. Hatta sokaklarda saatlerce ağlayarak dolaştı. Ama sonuçta o ünlü bir edebiyatçı oldu. Çünkü asla vazgeçmedi.
Franklin D. Roosevelt; biliyorsunuz Amerika’ya ardı ardına 4 kez başkan seçilmiş biri. Çok sağlıklı biri miydi de her şeyin altından kalktı sanıyorsunuz. O 39 yaşındayken yakalandığı çocuk felcinin etkisindeydi ve bundan dolayı yürüyemiyordu. Fakat bu onun başarı merdivenlerini hızla tırmanmasına engel olamadı.

Bir de zorluklardan sonra gelen başarıya bakar mısınız? Bu Abraham Lincoln’un yaşam öyküsüdür.
1832’ Meclise girme çabası sonuçsuz kaldı.
1834’ de Meclise seçildi.
1838’ de Meclis Başkanlığı seçimini kaybetti.
1840’ da Seçiciler Kurulu üyeliğini kaybetti.
1843’de Kongre seçimlerini kaybetti.
1846’ da Kongreye bir dönem için seçildi.
1848’ de Kongre seçimleri kaybetti.
1855’ de Senato seçimlerini kaybetti.
1856’ da Başkan Yardımcılığı seçimini kaybetti.
1860’ da ABD Başkanı oldu.

Tacitus “Siz kendinize inanın, başkaları da size inanacaktır” diyor. Evet başarmak için içimizdeki isteğin her tür engeli yenecek kadar kuvvetlendiği zaman kimse bize mani olamaz.
Anthony Robbins’in ise şu sözüyle bizi düşündürüyor: “Siz ne kadar süre “Hayır” cevabına dayanabilirsiniz?”

Sevgiler
Tülay Bilin

ÖZGÜRLÜK VE SEÇİMLERİMİZ ÜZERİNE

Posted by: tulaybilin on: 09/08/2009

Bugün geriye dönüp baktığımda kişilik mücadelemin daha ilkokul yıllarında başladığını görüyorum. İlk filizlenen duygum özgürlük duygusuydu. Neden bu kadar önemliydi özgürlük?

Hayatımın benim kontrolüm altında olması çok önemliydi benim için. Peki insan daha ilkokula giderken özgür olabilir mi, kim verir ona o yıllarda o kadar özgürlüğü? Bunu yıllarca düşündüm; sanırım annemle babamın ayrılmasından etkilenmiştim. Orada benim fikrim alınmamıştı. Kendi kararlarımı kendim verme isteğim belki de bu olayın etkisiyle oluşmuştu. Başkalarının benim adıma karar vermesini istemiyordum.

Ondan sonraki hayatım bu özgürlük düşüncesi üzerine kurulu olarak devam etti. Tabii ki ilkokula giderken kimsenin aklına gelmezdi ki bu çocuk hayatı boyunca özgürlüğü için savaşacak. O zaman hep insanları seyrederdim. Nasıl davranıyorlar, nerelerde hata yapıyorlar diye bakardım çevreme. Bir insanın bile bile hata yapmasını hiç anlayamazdım. Kimse hata yapmamalıydı. Çünkü ben hata yapmıyordum. Bu konu daha sonra hayatımın kırılma noktalarından biri oldu. Ama hatalardan hep ders aldım. Kimin hatalarından biliyor musunuz; hep çevremdeki büyük yetişkin insanların hatalarından ders aldım, çünkü hep onları seyrettim.

Bugün ilkelerimin temel taşlarından birinin oluşmasını sağlayan bir olayı anlatmak istiyorum. Ortaokul 2. sınıfa gidiyordum. Sınıf öğretmenimiz okulun bir etkinlik düzenlediğini, 15 gün sonra bir pikniğe gidileceğini duyurdu. Anne ve babamızla konuşmamızı söyledi. Onlar müsaade ederlerse hep birlikte pikniğe gidecektik.

O gece anneme piknikten söz ettim. Annem “Tamam” dedi. Ama iki lafın arasında konuşmuştuk. Ertesi gün okulda pikniğe gelecekler arasına ismimi yazdırdım. Arkadaşlarımın ailesi de kabul etmişti. Hayatımızda ilk defa yalnız başımıza bir yere gidecektik. Bu benim için çok büyük bir olaydı. Arkadaşlarım pikniğe gidiyorlar diye seviniyorlardı. Oysa benim sevincim ben yalnız olarak, yani özgür olarak ilk defa bir yere gidecektim. Pikniğe gidilecek tarih gelene kadar bir sürü planlar yapıldı. Pikniğe götürülecek yemekler ayarlandı ve iş bölümü tamamlandı. Herkesin annesi bir tane yemek yapacaktı. Kimine börek yapmak, kimine köfte yapmak gibi görevler verildi. Piknik gününe kadar sanki bin yıl geçti, o gün bir türlü gelmiyordu. Yatağa yatıp hayaller kuruyordum. İnanılmaz bir heyecan içindeydim.

Piknik gününden 2 gün önce anneme yemekleri aramızda paylaştığımızı ve bana köfte yapmak düştüğünü izah ettim. 2 gün sonra pikniğe gidilecekti, ben de anneme piknik hakkında genel bir bilgi vermek istiyordum. Ama annem beni dinlemedi bile, pikniğe gidemeyeceğimi söyledi. Neden olarak da yalnız başına beni bırakmak istemediğini söyledi. Yani güvenlik açısından uygun değildi bu. “Ama anne…” dedim “Sen bana 15 gün önce olur demiştin. Ben de arkadaşlarıma ve öğretmenime söz verdim geliyorum.” dedim. “Ben söz vermedim.” dedi. O an dünya başıma yıkılmıştı. Yapılacak bir şey yoktu, söz hakkı onundu. O gece hiç uyumadım.

Benim için pikniğe gitmek önemli olmaktan çıkmıştı. Şimdi benim asıl derdim verdiğim sözlerdi. Durup dururken yalancı olacaktım, yani söz verdim ama şimdi vazgeçtim. Yani bu şu anlama geliyordu: “Bana güvenmeyin, ben söylerim ama sonra vazgeçerim.” Bu muydu söylemek istediğim? Hayır, böyle bir şeyi asla söylemek istemezdim. Karar veren makam ben değildim ama bunu nasıl anlatabilirim ki. Kendimi ne kadar önemli ve büyük biri olarak görüyordum ki etrafımın beni çok ayıpladığını sanıyordum. Oysa herkes biliyordu, kararı veren ben değildim ve buna mani olmak gibi bir gücüm de yoktu.

İşte o gün karar verdim. Ben annemin yaptığı hatayı hayatım boyunca yapmayacaktım. Asla verdiğim sözden dönmeyecektim. Eğer döneceksem bunun mutlaka mantıklı bir açıklaması olacaktı. Kimseyi kendi kararlarımla bağlamayacaktım, herkes kendi fikrini savunmalı ve onu yapmak gibi bir özgürlüğü olmalıydı.

O günden sonra da kimseye hiçbir konuda baskı yapmadım. Eğer birisinin yanlış bir davranışı olduğunu düşünüyorsam, ona bazen hissettirmeden bazense açık açık yaptığını doğru bulmadığımı anlatmaya çalışırım.

Hayatım boyunca çevremdeki insanları inceledim ve yaptıkları yanlışları sanki ben yapmışım gibi rahatsız oldum. Doğrusu ne ise onu yapmaya çalıştım. Doğrusu hangisi peki? Tabii bu kişiye göre değişiyor bazen. Bana göre doğrusu, yani benim ilkelerime göre, benim yaşam biçimime, benim ekonomik şartlarıma göre, benim gelenek göreneklerime göre hep doğrusunu aradım ve uyguladım. Ne öğrendiysem onu uyguladım. Sonra bir gün bir kitapta bir yazı okudum o zaman anladım yaptığımın doğru olduğunu.

Amerika’da bir sürü araştırma yapılıyor ve biz bunları her gün gazetelerde okuyoruz. Amerikalıların yaptığı bir araştırmaya göre, diye başlıyor söz ettiğim yazı.

Araştırma üzerinde çalışırlarken ilginç buldukları bir aileye rastlıyorlar. Hemen incelemeye başlıyorlar. Aile üç kişi, baba ve iki oğul. Baba uyuşturucu bulundurmaktan ve adam öldürmekten dolayı cezaevinde yatıyor. Büyük oğlu da babası gibi cezaevinde. Küçük oğlu ise çok ünlü ve özellikle dürüstlüğü ile ünlü bir avukat. Araştırma yapanlar önce cezaevindeki babaya gidiyor ve soruyorlar: “Ne oldu, neden buraya düştünüz?” Adam “Valla ailemin beni yetiştiriş biçimi, ailemin eğitimsizliği ve parasızlıktan dolayı buradayım” diye yanıt veriyor. Bu sefer babaya benzeyen oğluna gidiyor ve ona soruyorlar: “Neden buradasınız?” O da aynen babası gibi nedenler sayıp döküyor ve sonunda şöyle diyor: “Başka çarem var mıydı?” Daha sonra ikinci oğlu olan ünlü avukata gidip, soruyorlar: “Ailenizi inceledik. Babanız ve ağabeyiniz cezaevinde. Siz nasıl oldu da dürüstlüğü ile ünlü bir avukat oldunuz?” Avukat sadece bir tek cümle söylüyor: “Başka çarem var mıydı?”

Evet seçimi kendimiz yapıyoruz. Hepimizin ailesi zaman zaman yanlışlar yaptılar bizi büyütürken. Aslında o yanlışların yarısı da onları büyütenlerindi. Ya da aramızdaki kuşak farkı hep bizi anlamalarını engelledi. Aslında her şey o kadar çabuk değişiyor ki ayak uydurmak çok zor. Eğer ayak uydurabilirsen çok iyi ama biraz dinleneyim dersen, ya da ayağını dişliye iyi yerleştiremezsen bir anda boşta kalıyorsun. Hayata karşı sürekli hazır olmak gerekiyor.

Hayatı geri alıp tekrar yaşama şansımız yok. Çok önceden söylendiği gibi: “Hayat silgi kullanmadan yapılan bir resimdir.”

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

SUSMA…..

Posted by: tulaybilin on: 23/06/2009

“Almanya’da Naziler komünistleri içeri attı, sesimi çıkarmadım. Çünkü komünist değildim. Sonra Yahudiler’i içeri tıktılar. Bu kez de sesimi çıkarmadım. Çünkü Yahudi de değildim. Derken sıra sendikacılara geldi. Ben hala susuyordum. Çünkü sendikacı da değildim.
Sonunda beni de götürdüler. Ve kimse sesini çıkarmadı. Zira sesini çıkaracak kimse kalmamıştı.”
Prof. Martin Niemuller

Olaylar karşısında ne kadar susuyoruz acaba? Çok tepkisiz olduğumuzu düşünüyorum. Bir konuda taraf olmaya korkuyoruz. İnsan bazen çekimser kalabilir ama bu hayatın tümüne yansıyorsa işte o zaman tehlike başlıyor demektir. Nasıl olsa bana bir şey olmaz düşüncesi bizi tepkisizliğe itiyor. Ama her konuda bir fikrimiz olması gerektiğine inanıyorum. Açık ve net fikrimizi söylemeliyiz. Dostlarımıza karşı ya da topluma karşı tavrımızı açıkça ortaya koymalıyız. Bu hayır diyebilmenin de özüdür. Çoğu okurum soruyor. Ben hayır diyemiyorum ve bundan dolayı da çok mutsuzum. İşte tepkinizi dile getirdiğiniz zaman hayır diyorsunuz aynı zamanda.
Aynı konuyla ilgili hayvanlar aleminden bir örnek vermek istiyorum;
“Duvardaki çatlaktan bakan fare, çiftlik sahibi ile karısının bir paket açtıklarını gördü. ‘İçinde yiyecek mi var?’ derken bir baktı ki fare kapanı!! Hemen bahçeye koşup alarmı verdi;
Evde kapan var!
Evde kapan var!
Tavuk gıdaklayıp, kafayı kaldırdı ve;
- Bay fare, bu sizin için ciddi bir sorun olsa da şahsen beni ilgilendiren bir tarafı yok ne yazık ki!
Fare dönüp bu sefer koyuna;
- Evde kapan var, evde kapan var! Dedi.
Koyun konuyla ilgilendi ama kendi hesabına;
- Üzgünüm bay fare, vah vah, emin ol senin için dua edeceğim dedi. Fare bu kez ineğe yöneldi,
- Evde kapan var, evde kapan var diye bağırdı nefes nefese. İnek ise;
- Bay fare, senin için üzüldüm, ama burnumu sokacağım bir şey değil dedi. Farenin de başını eğip, gitmekten başka çaresi kalmamıştı..yalnızlık ve terkedilmişlik hisleri içinde, fare kapanı ile artık tek başına başa çıkmaya çalışacaktı! O akşam evde alışılmamış bir ses duyuldu. Sanki kapan, avının üzerine kapanmıştı. Sese koşan çifçinin karısı, karanlıkta kapana zehirli bir yılanın kuyruğunu kaptırdığını görmemiş, yılan da onu ısırmıştı. Çiftçi karısını hastaneye koşturdu, karısı eve ateşli döndü. Ee ateşli insana ne verilir? Sıcacık bir tavuk çorbası! Tavuk acilen pişirildi..Ama kadın hala iyileşmiyormuş. Eş dost ahbap gelince hasta ziyaretine, çiftçi de sofraya koyunu çıkarmak zorunda kalmış. Ama çiftçinin karısı iyileşmemiş…Ölmüş!!!
Aman ne kalabalık gelmiş cenazeye, ne kalabalık. Bu sefer de konukları doyurmak için kesilen inek olmuş..Fareye de olan biteni deliğinin ardından izlemek kalmış.”

Son zamanlarda bir slogan var hani;
SUSMA, SUSTUKÇA SIRA SANA GELECEK
Yazım siyasi bir içerik taşımıyor. Benim demek istediğim hayatın içinde her konuda fikrimiz olmalı ve bu fikri savunmak için gerekirse elimizi taşın altına sokmalıyız. Bunu başkaları için olmasa bile kendi geleceğimiz için yapmalıyız. Hayatın içinde bir birey olmanın gerekliliği olarak düşünüyorum.
Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Etiketler: , ,

KARARSIZLIK

Posted by: tulaybilin on: 23/06/2009

Kararsız kaldığımız çok anlarımız olmuştur. İnsani duygularımızı kaybetmediğimiz sürece de olacaktır. Eski insanlar her türlü durum için bir atasözü söylemişler. Bazı durumlar vardır ki işin içinden çıkılmaz. Şöyleki;
Aşağı tükürsen sakal, yukarı tükürsen bıyık. Ya da;
İki ucu boklu değnek.
Karar veremediğimiz zamanlarda bu sözleri söyleriz. Ama bir şekilde de bu durumu aşarız.
Bazen kararsızlığımız bilgisizliğimizden ileri gelir. Çevremizdeki birinin bir konu hakkında yorum yapmamızı istemesi durumunda kararsız kalabiliriz. Acaba şimdi haklısın mı desem yoksa haksızsın mı desem. Konu hakkında bilgimiz yoksa şaşırırız. Yaş ilerledikçe insan hayat hakkında bilgilenir. Böylece bilgisizlikten kaynaklanan kararsızlıkları aşabilir. Diyeceksiniz ki çok bilgili olan insanlar da karar vermekte zorlanabiliyorlar. Evet haklısınız. Kendine güvensizlik de kararsızlığı getirir. Kararsızlığın başka nedenleri de vardır;

• Öz güven eksikliği
• Gelecekten korkma
• Bedel ödemekten korkma
• Sorumluluktan kaçma
• Hayır diyememe
• Çevre korkusu
• Anne ve babadan öğrenilmiş bir davranış olabilir.

Bu nedenlerden dolayı sürekli kararsızlıklar yaşıyorsanız hayatınız zindan olmuş demektir. Hatta siz yaşamıyorsunuz. Beyniniz sürekli karar vermekle meşgul olduğundan hayatı kaçırıyorsunuz. Çünkü dünya hızla değişiyor. Bu değişime ayak uydurmak için beynin boş kalması gereklidir. Peki bu durumda olan bir insan ne yapmalı.
1- Çevrenizdeki kararlı insanları gözlemleyin
2- Kararsızlık hakkında yazılmış yazıları okuyun
3- Güvendiğiniz insanlardan yardım isteyin
4- Uzmanlardan yardım alın
5- Asla herkes kararsız ne var bunda deyip geçmeyin
6- Bir konuyu nasıl analiz edeceğinizi öğrenin
Eğer bunları yapmazsanız hayatınız boyunca resmin tamamını göremezsiniz. Hep detaylarla uğraşır, hayatı kaçırırsınız.
Bu satırları yazan kişi bütün bunları denemiş biridir. Aynı yollardan geçtim. Onun için hayatın içinden yaşanmışlıkları yazıyorum.
Kararlı günler diliyorum…

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

DIŞ GÖRÜNÜŞ MÜ YOKSA FİKİRLER Mİ?

Posted by: tulaybilin on: 23/06/2009

DIŞ GÖRÜNÜŞ MÜ YOKSA FİKİRLER Mİ?

Ewan 22 yaşına o sene basmıştı, kendinden emin çok zeki ve çok çekici bir genç adam olmanın asaletini taşıyordu. 10 gün sonra Kore’deki bir savaşa katılmak üzere İngiltere’den ayrılacaktı, hiçbir şeyden korkmuyordu ama duygusallığı nedeniyle, ülkesinden ayrılma fikri zor geliyordu ona. Ağır adımlarla büyük kütüphaneden içeriye girdi, bir kitap alıp oturdu ve okumaya koyuldu. Gerçekten de çok güzel temalara değinmiş etkileyici bir kitaptı elindeki, ama daha da güzel olanı kitabı daha önce başkasının da okumuş ve bazı yerlere notlar almış olmasıydı. Okuyanın notlar aldığı bölümler Ewan’i da derinden etkiliyor, notları okudukça sarsılıyordu. Kim olabilirdi bu? Hemen kütüphane memuresine gitti ve daha önce kitabı okuyan kişinin kim olduğunu öğrendi. Holly adında bir kadındı, adresini aldı ve eve varır varmaz bir mektup yazdı:

‘Büyük Kütüphanede bir kitap okudum. Eklediğiniz notlar karşısında hayranlık duyduğumu belirtmeliyim. 10 gün sonra Kore’ye gidiyorum, sizi tanımak ve sizinle mektuplaşmak istiyorum. Cevabınızı sabırsızlıkla bekliyorum.’
Holly’den olumlu cevap geldi ve mektuplar ardı arkasına yazılmaya başlandı. Her yeni mektupta birbirlerinden biraz daha etkileniyor, yüreklerini birbirlerine biraz daha açıyorlardı. 2 sene bu şekilde geçip gitti. Ewan ve Holly birbirlerine belki binlerce mektup yazmış, her mektuptan ayrı tatlar almışlardı. Ewan’ın ülkeye geri dönme zamanı gelmişti, son mektubunda Holly’i görmek istediğini yazdı.
‘Ancak seni tanıyabilmem için bana bir resmini gönder lütfen’ diye ekledi. Holly buluşmayı kabul etti fakat resmi göndermedi.
‘Resmin ne önemi var ki? Bizi ilgilendiren kalplerimiz değil mi? Yakama kırmızı bir çiçek takacağım.’ dedi.
Günler birbirini kovaladı ve Ewan ülkeye döndü. Trenden indiği ilk anda gözleri Holly’i aradı. Bir müddet bakındı, sonra kalabalığın arasından şimdiye dek gördüğü en güzel kadın belirdi. Uzun boylu, çok güzel, uzun sarı saçlı, masmavi iri gözleri ve mavi elbisesiyle muhteşem bir kadındı. Kadına doğru bir adım attı, ama yakasında hiç bir şey yoktu. Kadın gözlerine baktı ve
‘Merhaba denizci, benimle gelmek ister misin?’ diye sordu.
Tam o sırada güzel kadının omzunun üzerinden, yakasında kırmızı çiçek olan kadını gördü. Kısa boylu, şişman sayılacak kiloda, gri kısa saçlı, tozlu uzun pardösüsü ve kalın bilekleriyle öylece duruyordu. Ewan şaşkındı, az önce hayatında gördüğü en güzel kadından bir teklif almıştı ancak karşısında da yüreğine aşık olduğu kadın duruyordu. Kendini toparladı ve yanından geçen dünyalar güzeli kadına aldırmadan ilerledi. Elinde Holly’le birbirlerini tanımalarını sağlayan kitap vardı. Elini uzattı, ‘Merhaba Holly’ dedi gözlerinin içi gülerek. ‘Pardon’ dedi kadın. ‘Ben Holly değilim. Az önce buradan geçen sarı saçlı mavi elbiseli bayan yakama bu çiçeği taktı ve bunun hayatının sınavı olduğunu söyledi. Sizi garın çıkışındaki cafe’de bekliyormuş.. .’
(Alıntıdır)

Dış görünüşün çok önemli olduğu bir çağda yaşıyoruz. Gerçekten çok önemli. Benim için de şıklık, temizlik ve zarafet önemli. Ancak eğer fikirler ile dış görünüş arasında bir tercih yapmak zorunda kalsam ben fikirleri tercih ederim. Dış görünüşü 30 dakika içinde değiştirme şansımız var. Ama fikirlerin yaşama geçmesi yıllarla oluyor. Onların beyinde harmanlanması ve yaşam biçimine yansıması kolay değil. Edindiğimiz bilgilere kendi yorumumuzu katıyoruz. O yorumlar sayesinde hayatın içinde bir duruş biçimi elde ediyoruz. Yoksa sadece çok şık ve içi boş bir insan oluruz. Hikayede olduğu gibi Ewan kalbinin sesini dinledi ve doğruyu buldu.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

BENİ YÜKSELTEN GÜÇLÜKLER

Posted by: tulaybilin on: 23/06/2009

Hayatında en az bir kere depresyona giren çok kişi vardır. Girmek kolay da, acaba nasıl çıkılır? Eski yazılarımdan birinde ben de depresyondan nasıl çıktığımı anlatmıştım. Çok başarılı ve çok ünlü kişilerin depresyona girmediklerini sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Hayat onlar için de kolay değil. Onların da hayatlarında güçlükler var. Hatta güçlüklerle mücadele eden besteci Beethoven şöyle diyor;
“İradesine hakim olan insanlar, her güçlüğü yenmeye çalışır. Beni yükselten, hep güçlükler olmuştur.”
Beethoven’i yükselten güçlükler nelerdi? Beethoven daha 11 yaşındayken piyano virtüözü olmayı başarmıştı. Besteleri çok beğenilmiş, artık şöhreti saray çevrelerine de yayılmıştı. Şöhretin doruğundayken Beethoven, kulaklarının duymadığını fark etmeye başladı. 28 yaşına geldiğinde, tamamen sağır olmuştu. Önceleri hayata küstü. Hastalığını herkesten sakladı. İnzivaya çekildi. Ama daha sonra beste yapmaya başladı. Hayata dönüşünün tek nedeninin sanat aşkı olduğunu dostlarına ifade etti. En unutulmaz eserlerini sağır olduktan sonra besteledi. “Sesleri hayalimde yaşatıyorum” diyordu Beethoven. Böylece dünya müzik tarihinin en büyük bestekarları arasına girdi.
Müzik hayranı olan, bu kadar müziği seven ve besteler yapan birinin hayattaki en büyük engeli nedir? Sağır olması değil midir? Ama Beethoven en büyük engeli yenerek yoluna devam etti.

Bir başka başarılı insan örneği verebilirim. Hani kitapları milyonlar satan ‘Harry Potter’ adlı romanı yazan Joanne Katheleen Rowling. Bayan Rowling çok zorlu bir hayatın içindeyken kitap yazmaya karar vermiş çünkü 4 aylık kızı ile yalnız başına maddi manevi zorluklar içinde yuvarlanıyormuş. Şimdi o dünyanın en zenginlerinden biri. Kitapları 47 dile çevrilmiş, üstelik sinemaya aktarılmış ve harika bir sonuç çıkmış ortaya. Bu da gişe hasılatına yansımış.

Hepimiz hayatın güçlükleri ile karşılaştık. Hatta depresyona bile girdik. Ama hayat çok güzel, en önemlisi de hayatı yaşamaya değer bulmaktır. Hep dua’m şudur;
Tanrım bendeki bu yaşam sevincini alma. Hayatın manasını kaybetmeme izin verme.
Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

YAŞAMAK BİR SANATTIR

Posted by: tulaybilin on: 23/06/2009

Yaşamanın neresi sanat diyeceksiniz. Bence yaşamak ölmekten çok daha zordur. Hayata tutunmak için insan manevi duygulara ihtiyaç duyar. Maneviyatı kuvvetli insanların zorlukları daha kolay atlattıklarına çok şahit oldum. Maneviyata ister tanrı de, ister yaradan de, istersen içimdeki ses de ya da vicdanım de. Bazı soruların cevaplarını insan kendi vermeli. Bazen çok kızdığımız zaman nefretimizin önüne geçemeyip karşımızdaki için tanrıdan kötü şeyler dileriz. Oysaki tanrı her şeyi gören ve bilendir. Kızdığımda hiçbir zaman kötü dileklerim olmamıştır. Çünkü bilirim ki yapılan haksızlık asla cevapsız kalmaz. Cevabı ben veremeyebilirim ama tanrı mutlaka cevap verir. Aşağıdaki hikaye tam da duygularıma tercüman oldu. Sizlerle paylaşmak istiyorum;

“Vaktiyle bir derviş, nefisle mücadele makamının sonuna gelir. Meşrebin usulünce bundan sonra her türlü süsten, gösterişten arınacak, varlıktan vazgeçecektir. Fakat iş yamalı bir hırka giymekten ibaret değildir. Her türlü görünür süslerden de arınması gereklidir. Saç, sakal, bıyık, kaş ne varsa hepsinden. Derviş, usule uygun hareket eder, soluğu berberde alır.
- Vur usturayı berber efendi, der.
Berber dervişin saçlarını kazımaya başlar. Derviş aynada kendini takip etmektedir. Başının sağ kısmı tamamen kazınmıştır. Berber tam diğer tarafa usturayı vuracakken, yağız mı yağız, bıçkın mı bıçkın bir kabadayı girer içeri. Doğruca dervişin yanına gider, başının kazınmış kısmına okkalı bir tokat atarak;
- Kalk bakalım kabak, kalk da tıraşımızı olalım diye kükrer.
Derviş bu, sövene dilsiz, vurana elsiz gerek kaideyi bozmaz derviş. Ses çıkarmaz, usulca kalkar yerinden. Berber mahcup, fakat korkmuştur. Ses çıkaramaz. Kabadayı koltuğa oturur, berber tıraşa başlar. Fakat küstah kabadayı tıraş esnasında da sürekli aşağılar dervişi, alay eder;
“Kabak aşağı, kabak yukarı.”
Nihayet tıraş biter, kabadayı dükkandan çıkar. Henüz birkaç metre gitmiştir ki, gemden boyanmış bir at arabası yokuştan aşağı hızla üzerine gelir. Kabadayı şaşkınlıkla yol ortasında kalakalır. Derken, iki atın ortasına denge için yerleştirilmiş uzun sivri demir karnına dalıverir. Kabadayı oracığa yığılır, kalır.
Ölmüştür. Görenler çığlığı basar.
Berber ise şaşkın, bir manzaraya, bir dervişe bakar, gayri ihtiyari sorar;
- Biraz ağır olmadı mı derviş efendi?
Derviş mahzun, düşünceli cevap verir;
- Vallahi gücenmedim ona. Hakkımı da helal etmiştim. Gel gör ki kabağın bir sahibi var. O gücenmiş olmalı! Bu sahibin en affetmeyeceği şey, kibir ve kul hakkı yemektir.”

Bazen kızgınlık duygusuyla başa çıkamayız. Mutlaka hınç almak isteriz. Böyle anlarda ben bütün kötü duyguları yüreğimden atıyorum. Kendimi hayata teslim ediyorum. Çok daha mutlu oluyorum. Benim çıkış yolum bu. Sizin çıkış yolunuz ne?

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

ENDİŞE

Posted by: tulaybilin on: 10/05/2009

Çevrenizde mutlaka vardır. Sürekli endişeli olan insanlar. Ne korkunç değil mi? Daha kötü bir olay olmadan sanki olmuş gibi mutsuz olmak. Bunun sonu yok ki. İnsan her an endişe duyacak bir şeyler bulabilir. Sen iste yeter ki beynin, sana istemediğin kadar endişe üretebilir.
KENDİ BAŞINA İYİ YA DA KÖTÜ OLAN BİR ŞEY YOKTUR, BUNU DÜŞÜNCELERİMİZ YAPAR
WILLIAM SHAKESPEARE

Düşüncelerimiz pozitif olursa beynimiz güzel şeyler üretir. Peki tehlikeleri hiç düşünmezsek onlara karşı nasıl hazırlıklı olabiliriz. Bu çok doğru işte. Her türlü olaya karşı A ve B planlarımız olmalı. Her türlü aksiliğe karşı tetikte olmalıyız ama bu sürekli endişe içinde yaşamamız anlamına gelmemeli. Tedbirlerimizi aldıktan sonra hayatı korkmadan cesurca yaşamalıyız. Sanıyor musunuz ki çok cesur insanlar hiç korkmaz. İnanın ki çok korkarlar ama onların korkuyla vakit geçirecek zamanları yoktur. Varmak istedikleri hedefleri vardır.
CESARET KORKUNUN YOKLUĞU DEĞİLDİR, BAŞKA BİR ŞEYİN KORKUDAN DAHA ÖNEMLİ OLDUĞU KANISIDIR
AMBROSE REDMOON

Hastalık boyutundaki endişeyi tıp doktorlarına bırakıyorum. Ben sadece küçük endişelerle hayatı kendine zehir edenler için aman dikkat diyorum. Hayatı doya doya yaşamak varken neden endişe içinde yaşayalım. Endişelendiğimiz olay ya hiç olmazsa …

HAYATIMDA ÇOK FELAKET ACISI ÇEKTİM. ÇOĞU HİÇ BİR ZAMAN GERÇEKLEŞMEDİ.
MARK TWAIN

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Etiketler: ,

YÜKSEK DÜŞÜNCE SEVİYESİ

Posted by: tulaybilin on: 10/05/2009

Zaman zaman hayatımızdaki koşullardan şikayet ederiz. İş hayatımızdan, aile hayatımızdan ya da aşk hayatımızdan. Hep bir şeylerin değişmesini bekleriz. Oysaki o koşulları değiştirmek bizim elimizde. Belki o işten çıkmamız gereklidir, belki o sevgiliyi değiştirmemiz gereklidir belki de bu şehirden gitmemiz gereklidir. Bütün bunlar için ihtiyacımız olan tek şey cesaret. Ama maddiyat belimizi büküyor dediğinizi duyar gibiyim. Bazen koşulları değiştirmek için paraya ihtiyaç olmuyor. Ne yapmak gerektiğini bilmek için daha iyisinin ne olduğunu öğrenmek gerekli. Bunun için hayatımız ile ilgili daha yüksek bir düşünce seviyesini öğrenmeliyiz.
Psiko-Piktografi adlı kitaptan bir hikaye yazmak istiyorum;
Derin bir vadide kurulmuş bir köyün sakinlerinin büyük sorunları varmış. Sık sık vadiyi basan seller evlerini ve sürülerini sürükleyip götürüyormuş. Dağ yamaçlarından düşen kayalar bahçelerini ve yollarını yıkıyormuş. Çocukları bataklıkta boğuluyormuş. Zor bir hayat yaşıyorlarmış ama bildikleri tek hayat da buymuş. Bir gün köylerine sağduyulu bir adam çıkagelmiş. Sağduyulu adam köylülere, “Sorun seller, heyelanlar veya bataklık değil, sizsiniz. Fazlasıyla alçak bir noktada yaşıyorsunuz” demiş.
“Fazlasıyla alçak bir nokta mı?” diye sormuş köylüler.
“Evet anlamaya çalışın. Yaşadığınız alçak seviye yüzünden başınız bir türlü dertten kurtulmuyor. Burada yaşadığınız sürece bu dertler hiç peşinizi bırakmayacak. Kendinizi yükseltin. Böylelikle artık başınıza kazalar gelmeyecek.”
Köylüler hep bir ağızdan “Bize nasıl yapılacağınız göster!” diye yalvarmışlar.
Böylelikle sağduyulu adam onlara evlerini vadi seviyesinin üzerinde, dağın yamacına nasıl inşa edeceklerini göstermiş. Kimileri vadinin biraz üstünde yeni evler inşa etmiş. Daha bilge olanlar yeni evlerini dağın yüksek yamaçlarına kurmuşlar.
“Artık sorunlardan arınmış bir yaşama sahipsiniz. Yaşadığınız mekanın yerini değiştirerek sorunları ortadan kaldırdınız” demiş sağduyulu adam.
“Evet” demiş birisi. “Şu an her şey ne kadar da açık.”
“Merak ediyorum…” diye eklemiş bir başkası, “Acaba neden bunu daha önce düşünemedik?”

Hikayede olduğu gibi bazen sorun o şehirde, o evde ya da o işte, belki de o sevgilide. Yeter ki daha iyi ne olabilir diye bir düşünün. Siz her şeyin en iyisini hak ediyorsunuz. Bunu hiç unutmayın.
Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

KARARLI OLMAK

Posted by: tulaybilin on: 24/04/2009

Aldığım maillerden çıkardığım bir sonuç var. Çok fazla kişi ‘Hayır’ diyememekten şikayetçi. Hangi zamanlarda ‘Hayır’ demeliyiz? Bu sadece bize yapılan tekliflere ‘Hayır’ demek anlamına gelmiyor. Bize yapılan bir haksızlığa da ‘Hayır’ demeliyiz. Bize yapılan haksızlıklar karşısında çoğumuz ‘aman boş ver bir dahaki sefere söylerim. Bir kereden bir şey çıkmaz’ deriz. Ama içimiz bir kere burulmuştur. İkinci ve üçüncüye de aynı davranışı uygularsak karşı tarafı bundan caydırmak zor olur. Ayrıca bir kişi olsa iyi birçok kişi aynı davranışı bize yapar. Onun için bir davranışa karşı gelmemiz gerekiyorsa ilk seferinde karşı gelmeliyiz.
Bir Romanya atasözü şöyle diyor;
BİRİ SİZİ BİR KERE ALDATIRSA SUÇ ONUNDUR,
İKİ KEZ ALDATIRSA SUÇ SİZİNDİR.

Amerika’da New York polisi, önce küçük suçların peşine düşmüş. Metroya bilet almadan binenleri, apartman girişlerini tuvalet olarak kullananları, kamu malına zarar verenleri, hatta içki şişelerini yola atanları bile yakalayıp haklarında işlem yapmış.
Polis bu kararlılığıyla “Küçük müçük, bizim için hiç fark etmez; bu sokağın, metro istasyonunun veya mahallenin suç üreten bir bölge olmasına izin vermeyeceğiz.” demiş. ‘Kırık Cam Teorisi’ ABD’li suç psikologu Philip Zimbardo’nun 1969′da yaptığı bir deneyden ilham alarak geliştirilmiş. ‘Kırık Cam Teorisi’ ise şöyle;
Bir sokağın suç bölgesine dönüşme süreci önce tek bir pencere camının kırılmasıyla başlıyormuş. Çevreden tepki gelmez ve cam hemen tamir edilmezse, oradan geçenler o bölgede düzeni sağlayan bir otorite olmadığını düşünüyor, diğer camları da kırıyormuş. Ardından daha büyük suçlar geliyor; bir süre sonra o sokak, polisin giremediği bir mahalleye dönüşüyormuş.
Zimbardo, suç oranının yüksek olduğu, yoksul Bronx ve daha yüksek yaşam standardına sahip Palo Alto bölgelerine birer 1959 model Oldsmobile bırakmış. Araçların plakası yok, kaputları aralıkmış. Ve olup bitenleri gizli kamerayla izlemiş.
Bronx’taki otomobil üç gün içinde baştan aşağıya yağmalanmış. Diğerine ise bir hafta boyunca kimse dokunmamış. Ardından Zimbardo ile iki öğrencisi ‘sağ kalan’ otomobilin yanına gidip çekiçle kelebek camını kırmış. Daha ilk darbe indirilmiş ki çevredeki insanlar (zengin beyazlar) da olaya dahil olmuşlar.
Birkaç dakika sonra o otomobil de kullanılmaz hale gelmiş.

“Demek ki” diyor Zimbardo, “ilk camın kırılmasına ya da çevreyi kirleten ilk duvar yazısına izin vermemek gerek. Aksi halde kötü gidişatı engelleyemeyiz. “

Yukarıda belirttiği gibi ben de ‘Hayır’ demeyi böyle öğrendim. Eğer karşı olduğum bir davranış veya fikir varsa, ilk seferinde ‘Hayır’ dedim.
Farklı düşüncelere saygı duyduğumuz zaman hiç sorun kalmıyor. Ama bu noktada Farklı düşünceleri ortaya koyarken, cümlelerimizi özenle seçmeli ve ses tonumuzu çok yumuşak tutmalıyız. Yoksa çevremizde kavgacı ve her şeye ‘Hayır’ diyen biri olarak anılırız.
Sevgiler
Tülay Bilin
Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

HİÇ HAYALLERİNİZDEN SIFIR ALDINIZ MI?

Posted by: tulaybilin on: 30/03/2009

Bu öykü, çiftlikten çiftliğe, yarıştan yarışa koşarak
atları terbiye etmeye çalışan gezgin bir at terbiyecisinin
genç oğluna kadar uzanır. Babasının işi nedeniyle
çocuğun orta öğretimi kesintilere uğramıştı.
Orta ikideyken, büyüdüğü zaman ne olmak ve yapmak
istediği konusunda bir kompozisyon yazmasını istedi hocası..
Çocuk bütün gece oturup günün birinde at çiftliğine
sahip olmayı hedeflediğini anlatan 7 sayfalık bir
kompozisyon yazdı. Hayalini en ince ayrıntılarıyla anlattı.
Hatta hayalindeki 200 dönümlük çiftliğin krokisini de çizdi.
Binaların, ahırların ve koşu yollarının yerlerini gösterdi.
Krokiye, 200 dönümlük arazinin üzerine oturacak 1000
metrekarelik evin ayrıntılı planını da ekledi.
Ertesi gün hocasına sunduğu 7 sayfalık ödev,
tam kalbinin sesiydi.. İki gün sonra ödevi geri aldı.
Kağıdın üzerinde kırmızı kalemle yazılmış kocaman bir
“0″ ve “Dersten sonra beni gör” uyarısı vardı.
“Neden “0″ aldım?” diye merakla sordu hocasına, çocuk..
“Bu senin yaşında bir çocuk için gerçekçi olmayan bir hayal”
dedi, hocası.. “Paran yok. Gezginci bir aileden geliyorsun.
Kaynağınız yok. At çiftliği kurmak büyük para gerektirir.
Önce araziyi satın alman lazım. Damızlık hayvanlar da
alman gerekiyor. Bunu başarman imkansız” ve ekledi:
“Eğer ödevini gerçekçi hedefler belirledikten sonra yeniden
yazarsan, o zaman notunu yeniden gözden geçiririm.”
Çocuk evine döndü ve uzun uzun düşündü. Babasına danıştı.
“Oğlum” dedi babası “Bu konuda kararını kendin vermelisin.
Bu senin hayatın için oldukça önemli bir seçim!.”
Çocuk bir hafta kadar düşündükten sonra ödevini hiçbir
değişiklik yapmadan geri götürdü hocasına..
“Siz verdiğiniz notu değiştirmeyin” dedi..
“Ben de hayallerimi..”…..

O orta 2 öğrencisi, bugün 200 dönümlük arazi üzerindeki
1000 metrekarelik evinde oturuyor.
Yıllar önce yazdığı ödev şöminenin üzerinde
çerçevelenmiş olarak asılı.
Öykünün en can alıcı yanı şu: Aynı öğretmen,
geçen yaz 30 öğrencisini bu çiftliğe kamp kurmaya getirdi.
Çiftlikten ayrılırken eski öğrencisine “Bak” dedi,
“Sana şimdi söyleyebilirim. Ben senin öğretmeninken,
hayal hırsızıydım. O yıllarda
öğrencilerimden pek çok hayal çaldım.
Allah’ tan ki, sen, hayalinden vazgeçmeyecek kadar inatçıydın.”
Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

MUTLULUK DOĞUŞTAN VERİLEN BİR ŞANS DEĞİLDİR

Posted by: tulaybilin on: 30/03/2009

Mutlu insanlara uzaktan baktığımızda her şeyin yolunda gittiğini hiçbir sıkıntıları olmadığını sanırız. Oysaki durum hiç de öyle değildir. Mutluluk doğuştan insanlara verilen bir şans değildir. İnsan, mutluluğu içinde yaratırsa mutlu olabilir. İşte bu da bizim elimizde. Hayatın dört dörtlük gitmediği zamanlarda bile mutlu olabiliriz. Bakın aşağıdaki hikayedeki gibi;

Bir hükümdar amansız bir hastalığa yakalanmıştı. Ülkenin bütün hekimleri saraya geldi, komşu ülkelerin hekimleri de çağırıldı. Ama hastalığa hiçbir çare bulunamadı. Hükümdar, herkesin gözü önünde her gün biraz daha erimeye devam ediyordu. Umutsuzluk içinde çırpınırken son çare olarak bütün falcıların, büyücülerin bulunup saraya getirilmesini istedi.

Adamları koşuşturdu. Ülkede ne kadar adı falcıya büyücüye çıkmış insan varsa toplayıp getirdiler.

Falcılar, büyücüler hükümdara tek tek baktılar, bildikleri bütün numaraları yaptılar, ama hiçbiri herhangi bir iyileşme sağlayamadı.

Hükümdar artık iyiden iyiye umutsuzluğa düşmüşken günün birinde sarayının kapısına bir yaşlı kadın geldi. Bu kadın hükümdarın derdini nasıl çözeceğini bildiğini söylüyordu!

Yaşlı kadını hükümdarın yanına götürdüler.

Hükümdar yatağında doğrulamadan, “Söyle kadın” diye güç bela konuştu: “Neymiş senin çaren!”

Kadın bildiği çareyi anlattı: “Adamlarınız ülkeyi dolaşacak, ülkenin en mutlu adamını bulacak, onun gömleğini alacak ve size getirecek. Siz de bu gömleği giyince iyileşeceksiniz…”

Hükümdar emir verdi, adamları hemen ülkeye dağıldı. Önce en zenginlerin kapısını çalmaya başladılar. Ama hangi zenginle gidip konuştularsa onun hiç de tahmin ettikleri gibi mutlu olmadığını gördüler. Aralarından bir iki kişi, en değerli gömleklerini verdi. Hükümdar gömlekleri giydi fakat bunların da herhangi bir faydası olmadı. Böylece o gömleklerin sahiplerinin söyledikleri gibi mutlu olmadıkları ortaya çıktı.

Hükümdar köpürüyor, adamları bütün ülkeyi adım adım dolaşıyor, artık zengin fakir dinlemeden mutlu insan arıyor ama bir kişi bile bulamıyorlardı.

Durmaksızın dolaşırken susuz kalan hükümdarın adamlarından birkaçı dökülen bir kulübenin yanından geçmekteydi. Su istemek için yaklaştıklarında içeriden gelen sesi duydular.

Bir adam kendi kendine konuşuyordu:

“Ne kadar mutluyum, benden iyisi yok, karnımı doyurdum, yarın çalışabilecek gücüm de var… Benden iyisi yok…”

Hükümdarın adamları suyu falan unutup hemen içeri daldılar. Bu son derece yoksul kulübede bir adam yere oturmuş, kağıt üzerine serdiği peynir ekmeğin son kırıntılarını ağzına atarken bir yandan da türkü söylüyordu.

Hükümdarın adamları “Nihayet bulduk” diye adama doğru hamle ettiler ve yanan tek bir mumun zayıf ışığında adamın gömleğinin olmadığını gördüler.
Saygılarımla,
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

BEDEL ÖDEMEYE HAZIR MISINIZ?

Posted by: tulaybilin on: 15/03/2009

Kadın gece uyanıyor ve kocasının yatakta olmadığını görüyor. Üzerine sabahlığını atıp, aşağıya iniyor. Kocası mutfakta oturmuş, önünde bir fincan kahve, derin düşüncelere dalmış görünüyor.
Gözlerinden süzülen iki damla gözyaşını elinin tersi ile silerken, kahvesinden de bir yudum alıyor.
- Hayırdır, gecenin bu saati aşkım? Nedir derdin? diyor kadın.
Adam, kahvenin üzerinden ona bakarken;
- Hatırlar mısın aşkım, çıkmaya başladığımızda sen henüz 16 yaşındaydın! Ne kadar duygusal, ne kadar şevkat ve sevgi doluydun!
Kadının gözleri doldu;
- Evet tabii ki hatırlıyorum.
Kocasının sözleri gırtlağında düğümleniyordu;
- Hani arabanın arka koltuğunda babana basılmıştık!!
Adam devam etti;
- Ve silahı kafama dayayıp, ‘Ya kızımı alırsın, ya da 20 yıl hapislerde çürürsün!!’ dediğini.
Yumuşacık bir sesle ‘Hımmm’ dedi kadın..
Adam yanağından bir gözyaşı daha silip, sözlerine devam etti;
- Bugün çıkıyor olacaktım!!!!!!!!!!!

Aslında sıradan bir fıkra gibi geliyor insana, gülüp geçebiliriz. Ama üzerinde biraz düşünürsek olayın ne kadar acı olduğunu farkına varırız. Yanlış aldığımız bir kararın bedelini hayatımızla ödemek zorunda kalabiliriz. Bir anlık zevk uğruna ya da masumane bir deneyim yüzünden hayatımız kararabilir. Yaşadığımız deneyimin illaki cinsellikle ilgili olması gerekmiyor. Hayatın her alanında iyi ve kötü deneyimlerimizin mutlaka bir bedeli var. Eğer bedelini ödemeye hazırsak problem değil. Ama ‘Bir şey olmaz’ diye geçiştirmenin bedeli çok ağır olabilir, hatta fıkrada olduğu gibi 20 yıl mutsuz bir hayat sürebiliriz. Peki hiç hata yapmayacak mıyız? Yapıcağız tabii ama bedeli bu kadar ağır olmamalı. Pişmanlığın bu kadarı da fazlaJ
Keşke demeyeceğiniz yıllar diliyorum….

Saygılarımla,
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

“Hayır” diyememe

Posted by: tulaybilin on: 09/03/2009

Sayın Tülay hanım yazılarınızı hiç kaçırmadan takip ediyorum ve çok beğeniyorum bunda da çok samimiyim. Ben üniversite öğrencisiyim ve evde kalıyorum 2 arkadaşımla. Bizim bir sorunumuz var. Biz kimseye hayır diyemiyoruz yani birisi bir şey istediğinde biz hayır diyemiyoruz fakat onun olmasını da istemiyoruz.Nasıl bir yol çizmeliyiz ki arkadaşlarımızı kırmadan hayır diyebilelim….
İLGİLERİNİZ İÇİN TEŞEKKÜR EDERİM

Bu mail 2 gün önce geldi. Onlara söz verdim. Size cevabımı sitede vereceğim dedim. Böylelikle konuyu diğer okuyucularımla da paylaşmış olurum diye düşündüm.

Gelen maillerden anladığım kadarıyla bu sorun toplumda çok yaygın. Bunu çok iyi anlıyorum. Çünkü bu sorunu yaşamış ve bu sorundan kurtulmuş bir insanım. Onun için nasıl kurtulduğumu da anlatmak istiyorum.
Öncelikle neden ‘Hayır’ diyemediğimizi farkında mıyız acaba. Okuduklarımdan, gözlemlerimden ve yaşadıklarımdan neden hayır diyemediğimizi şöyle sıralayabilirim;
1- Kaybetme korkusundan
2- Beğenilmemek korkusundan
3- Sevilmemek korkusundan ‘Hayır’ diyemiyoruz.
Bu üç korku bizi etkisi altına aldığından istemediğimiz halde ‘Hayır’ diyemediğimiz bazı tekliflere ya da fikirlere evet demek zorunda kalıyoruz.
Sürekli ‘Hayır’ diyememenin tehlikeli tarafları da vardır;
1- Çevrenizde inandırıcılığınızı kaybedersiniz,
2- Hiçbir zaman kendinize ait fikriniz olamaz,
3- İnsanın kendine saygısı kalmaz,
4- Bir bakarsınız ki başkalarının hayatını yaşıyorsunuz,

Yıllar yıllar önceydi. Bütün derdim ‘Hayır’ diyememekti. Nasıl yapacağımı bilemiyordum. Öncelikle yukarıda yazdıklarımı da henüz bilmiyordum. Hayatımı yaşayamıyordum. ‘Hayır’ dersem insanlar beni sevmez ya da darılır giderler ve yalnız kalırım korkularını yaşıyordum. Papağan gibi kim ne derse haklısın demekten de utanıyordum. Buna bir çare bulmam gerekliydi. Benim en büyük özelliğim bu işi iyi yapan insanları gözlemlemek oldu. En sonunda kendimle bir oyun oynayama karar verdim. Gelen tekliflere ‘Hayır’ deme oyunu oynamaya başladım. Ama içimde hep korku vardı. Terk edilmek ve sevilmemek ya da hep fikirlerime itiraz edilecek korkusu. Ama ‘Hayır’ derken makul nedenler buluyordum. ‘Hayır’ demeye başladım. Bir baktım ki kimse ne darıldı ne karşı çıktı ne de beni sevmekten vazgeçtiler. Aksine arkadaşlar arasında daha saygın biri haline geldim. Nasıl olsa Tülay hayır demez fikri silindi ve bir de Tülay’a da soralım lafları dolaşmaya başladı.
Çok rahatlamıştım. Hayatımın en önemli sorununu hallettim. O zamandan sonra hayatım değişmeye başladım. Birey olmaya başladım. Ben olmaya başladım. Artık başkalarının hayatını değil kendi hayatımı yaşıyordum. Mutlu olmaya o tarihten sonra başladım. Ondan sonra araştırdım. ‘Hayır’ diyememenin arkasında duran korkuları buldum. Kendimle yüzleştim ve artık istediğim zaman ‘Hayır’ diyebiliyordum ve hala da diyorum.

Saygılarımla,
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Hiç kendine sordun mu?

Posted by: tulaybilin on: 09/03/2009

Radyo programı yaptığım yıllarda özenle her hafta programımı kaçırmadan dinleyen ve mutlaka programıma bağlanıp düşüncelerini dile getiren bir dinleyicim vardı. Kendisi de kişisel gelişim ile yakından ilgiliydi. Her hafta yapıcı katkısı olurdu bana. Selahaddin Vatansever ismindeki bu dinleyicim bir gün bana kendi çıkardığı bazı notları vermişti. Bugün onun bu yazısını sizinle paylaşmak istiyorum.

Hiç kendine sordun mu?

1- Kendime güveniyor muyum? Kararlı mıyım?
2- Topluluk önünde heyecanımı yenebilir miyim?
3- Herkesle başarılı bir iletişim kurabiliyor muyum?
4- Sesimi doğru, güçlü ve güzel kullanabiliyor muyum?
5- Güzel ve doğru yazabiliyor ve konuşabiliyor muyum?
6- Anlatımım ve duygularım yerli yerinde mi?
7- Dinleyebiliyor ve dinletebiliyor muyum?
8- Bedenimi ve hareketlerimi doğru kullanabiliyor muyum?
9- Göz temasım ve mimiklerim nasıl?
10- Heyecanlandırıyor, etkileyebiliyor ve ikna edebiliyor muyum?
11- Bir gurup önünde etkin bir konuşma yapabilir miyim?
12- Her zaman ve her yerde doğaçlama konuşabilir miyim?
13- Kaç melekeyi bir anda kullanabilirim?
14- Yapıcı bir eleştiride bulunabilir miyim?
15- Duygu ve düşüncelerimi kısa, anlaşılabilir, net ve özlü bir biçimde aktarabilir miyim?
16- Ne kadar dikkatliyim?
17- Ne kadar doğalım?
18- Zamanı ekonomik kullanabiliyor muyum?
19- Ve kendimle ne kadar barışığım?

İnsan kendine bu soruları sorduğunda kendini de tanımış olur. Daha önceki yazılarımdan birinde ‘Ben Kimim?’ başlıklı bir yazı yazmıştım. Orada da kişinin kendini tanıması için hazırlanmış güzel sorular vardı. Kendimi bulmada bana çok yardımcı olmuştu. Umarım size de faydalı olur.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

SÜPERSİNİZ…

Posted by: tulaybilin on: 04/03/2009

Çok uzun süredir internette yazılarım dolaşıyor. Çok fazla site yazılarımı kullanıyor. Ancak çok yeni kendime bu web sitesini kurdum ve bütün yazılarımı burda topladım. Bu site hayata geçeli bir ay oldu. Diğer sitelerde yazılarım devam edecek, oralarda daha bilimsel yazmaya devam edeceğim. Ama burada daha özgürüm. Burası benim evim. Misafir değilim. Site daha yeni yapılanma içinde olduğu için ileride sizinle daha güzel yazılarda buluşmak istiyorum. Mesela sizlerden gelen mailleri burada yayınlamayı düşünüyorum. Ama isim ve soyad vermeden. Ama bu akşam bir tane gelen maili hemen paylaşmak istiyorum.
Bilgisayarda çalışırken şimdi geldi. Saat 02.10

“Siz dolup taşmışsınız, yazılarınızı kitap gibi okuyorum. Her gün yeni sayfa çevirir gibi nette yazdıklarınızı okuyorum ve tek kelime ifadesinin yetmeyeceğini bilmenizi isterim. Süpersiniz kelimesi az kalır. Anlatılmaz yaşanır derler ya ama siz öle bir anlatıyorsunuz ki, yazılarınızı yaşıyorum adeta…

Sizin yazdığınız yazılara karşı aşağıdaki şiir de benim ikramım olsun.

Tek kelimesi bile anlam içeren
Üşenmeden yazıp ve bizleri düşündüren
Layık ödüllere yazdığı yazılarla, bizleri bilinçlendiren
Anlatamaz hocalar bile, bu kadar güzel derslerle dolu hayatı
Yansıtamaz bu içtenliği bu yazılara

Bilirsiniz az okur ve az yazan bir milletiz
İstenen sonuc yazılarda her defasında net verilmez
Listelenir tüm hayat ama hep hayal dünyasında yaşarız
İsteriz gerçeğe dökmek ama hep içimize kapanırız
Ne acı ne tatlı günler geçirdiysek de yazılarınızla hep hayata yeniden bağlanırız

Yazdığı şiir çok hoşuma gitti. Gecenin bu saatinde mutluluğumu sizlerle paylaşmak istedim.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Etiketler:

Zihinsel güç

Posted by: tulaybilin on: 03/03/2009

İki çocuklu bir aile hafta sonunu piknik yaparak geçirmeye karar verirler. Piknik yerine vardıklarında anne yemeği hazırlarken, çocuklar babalarıyla birlikte yürüyüşe çıkar. Uzun bir yürüyüşten sonra oldukça yorulan küçük çocuk yalvarırcasına bakan gözlerle; “Babacığım çok yoruldum. Lütfen beni kucağında taşır mısın?” der. Baba; “Ben de yoruldum oğlum” der demez çocuk ağlamaya başlar. Baba tek kelime etmeden ağaçtan bir dal keser. Dalı bıçakla biçimlendirip, çocuğa zarar vermeyecek biçimde yontar. Sonra dalı oğluna verir, “Al oğlum, sana güzel bir at” der.

Çocuk sevinçle dal parçasından yontulmuş ata biner ve sıçrayarak, ata vurarak annesinin yanına doğru gitmeye başlar. Babasını ve ablasını geride bırakmıştır bile.. Baba gülerek kızına;

-İşte yaşam budur kızım. Bazen zihnen ya bedenen kendini çok yorgun hissedeceksin. İşte o zaman kendine değnekten bir at bul ve neşe ile yoluna devam et. Bu at, bir arkadaş, bir şarkı, bir çiçek, bir şiir ya da bir çocuğun tebessümü olabilir. (ALINTIDIR)

Son zamanlarda ben de kendimi ruhen yorgun hissediyorum. Çünkü annemi kaybettim. Anne yokluğu insanı çok üzüyor. Ama hemen kendime bir dal kestim ve kendime bir at yaptım. Nedir biliyor musunuz? Kendime bu web sitesini kurdum. www.tulaybilin.com
Yazılarıma hem kendi sitemde hem de www.maksimum.com ‘da hem de www.ntvmsnbc.com/yaşam haber sitesinde devam edeceğim. Çünkü yazacağım çok şey var. Sizler okuduğunuz sürece ben hep yazacağım.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Etiketler:

OLMAK, DOLMAK, TAŞMAK

Posted by: tulaybilin on: 03/03/2009

25 yıldır kişisel gelişim ile ilgileniyorum. Profesyonel olarak eğitim vermeye 10 yıl önce başladım. Yazmaya başlayalı ise 5 yıl oldu. Son 3 yıldır yazılarım internet sitelerinde geziyor. 3 yıl her hafta yazdım. Şimdi de NTV okurlarıyla buluştuk.
Sıkıntılı bir günümdü, kişisel gelişim uzmanı Sayın Mümin Sekman’la sohbet ediyorduk. Nedenini bilmediğim bir sıkıntı içinde olduğumu söyledim. Benim çok kitap okuduğumu bildiği için o da bana şöyle demişti;
- Bir söz vardır, “Olmak, dolmak, taşmak”. Siz bilgileri kafanızda taşıdığınız için sıkılıyorsunuz. Kafanızın içindeki bilgilere insanların ihtiyacı var. Lütfen yazın artık..
İşte ondan sonra yazmaya başladım. Şimdi yazmadan duramıyorum. Yazılarımda hikayelerden ve atasözlerinden faydalandım. En çok da yaşadıklarımı yazdım. Duygularımı yazdım. Aldığım maillere göre, okuyanlar bundan çok hoşlandılar. Seminerlerimin sonunda en çok neden etkilendiniz diye sorduğumda hep şöyle bir cevap aldım.
- En çok yaşadıklarınızdan etkilendik.
22.2.2009 tarihinde Hürriyet Gazetesinde Ertuğrul Özkök’ün bir yazısını okudum. Şöyle diyordu;

“Köşe yazarlığına yeni başlayan gazeteci, ilk yazısında köpeğinden de söz eder.
Utana sıkıla yazıyı editöre götürür.
Editör, ifadesiz bir suratla yazıyı okur.
Genç köşe yazarı, “Kendimden de söz ettim, isterseniz çıkarabilirim” dediği zaman, somurtuk editörden hiç beklemediği bir cevap alır:
“Hayır, tam aksine, kendinden çok daha fazla bahset. Çok insani, çok güzel olmuş.”
Filmin o anında, 20 yıl önceki kendimi gördüm.
İlk pazar yazılarım aklıma geldi.
Kedimden, kendimden, Türk popçularından, zeytinyağından, şaraptan, kutsal pazar günlerinden, çocukluğumda otobüslerde başıma gelenlerden, mutlu olduğum anlardan, dibe vurduğum anlardan söz etmeye başladığım günlerde aldığım tepkileri düşündüm.
O zaman hiçbir editör bana, “Yazılarının içine kendini daha çok koy” demedi.
Ama ben, genç yazarlara dedim.
“Kendinizi yazın, daha çok yazın, utanmayın, temiz, kirli bütün çamaşırlarınızı ortaya dökün…” dedim.
Yeni bir köşe yazarı kuşağı doğdu.”

Bana kimse kendimden bahsetmemi söylememişti. Ben bu tarzı kendim yarattım. Demek ki Ertuğrul Özkök’ün belirttiği yeni köşe yazarı kuşağının içine ben de girmişim. Yazıyı okuyunca çok keyif aldım. Demek ki hayatın içinde insan doğal davrandığı zaman daha samimi oluyor ve okuyucu bu doğallığı çok seviyor. Bundan sonra da yazılarımda kendimden bahsedebilirim ama sonunda hep bir mesaj olacaktır. Umarım, okumaktan keyif alırsınız.

Saygılarımla,
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Etiketler: ,

Söz söyleme sanatı – 2

Posted by: tulaybilin on: 03/03/2009

Daha önceki yazılarıma bakarsanız Söz Söyleme Sanatı başlıklı bir yazım var. Orada da belirttiğim gibi derdini iyi anlatabilmek ve yerinde ve zamanında cevap verebilmek, kişi için çok önemli bir beceridir. Bunu beceremeyen insanlar ya çok üzülürler ya da kaba kuvvetle derdini anlatmaya çalışırlar. Tabii ki kaba kuvvet kendine güven duyan insanın işi değildir. Cümleleri iyi kuramıyorsa, o zaman çok üzülüyordur.

Ünlü yazar Bernard Shaw’ın başından geçmiş bir olayı yazmak istiyorum;

“Bernard Shaw, İngiltere’nin ünlü devlet adamı Churchill’i kendi yazdığı Pgymalion oyununun ilk gecesine davet eder ve davetiyeye şu notu yazar; ‘İlişikte iki kişilik bilet bulacaksınız, bir dostunuzu da getirebilirsiniz; eğer bir dostunuz varsa!’ Churchill, daha önce başka bir yere söz verdiği için oyuna gelemeyeceğini belirterek özür dileyen bir mektup yazar, biletleri iade eder ve bir not ekler; ‘Piyesinizin ikinci gecesine gelebilirim, eğer ikinci gece oynarsa…’

Kendine güven duyan insanın kızgınlığını ifade ediş biçimi böyle oluyor işte. Çünkü söyleyecek sözü var. Bedeniyle dövüşmek yerine beyniyle dövüşüyor. Beyninden geçenleri dile getirebiliyor. Yine Bernard Shaw’dan bir hikaye;

“Daily Mail, Observer, The Times ve daha birçok gazetenin, derginin yayımcısı Lord Northclitte bir gün Shaw’a ;
- Siz ülkenin başına gelmiş bir felakete benziyorsunuz! demiş.
Shaw’dan cevabını almış;
- Siz de, o felaketin nedenine benziyorsunuz.”

Bayılıyorum böyle akılla yapılan düelloya.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

İntikam duygusu

Posted by: tulaybilin on: 03/03/2009

Sizlere köşemde zaman zaman duygularımızı yazmaya çalışıyorum. Ancak en kötüsünü bu güne kadar hiç yazmadım. Duyguların en kötüsü intikam duygusudur. İnsanı yaşamdan koparan, anı yaşamasına engel olan, hedeflerine ulaşmasını engelleyen ve sağlığını bozan bir duygudur. Bu duyguyu nasıl yenebilirim diye sorduğunuzu duyar gibiyim.

AFFETMEK VE UNUTMAK İYİ İNSANLARIN İNTİKAMIDIR – SCHILLER

Unutulmak ne kadar acı verir insana bilirsiniz. Bir insana yapılabilecek en büyük kötülüktür. İşte Schiller bir cümle ile intikam duygusunu çözmüş. Bir insandan intikam almak istiyorsanız onu unutun. Yok ben illaki intikam almak istiyorum diyorsanız. Bunu kaba kuvvete dökmeden akıl yolu ile yapabilirsiniz. Bakın size zeka örneği bir hikaye;

“Zamanın birinde iki sevgili varmış. Çok severlermiş birbirlerini. Gel zaman git zaman çocuk askere gitmiş. Hikaye bu ya çocuk askerdeyken kız başka birine aşık oluvermiş. Bunu mektupla anlatmak zorundaymış ve yazmış;
- Sen askerdeyken ben başka birine aşık oldum. Ne olur kusura bakma. Sende olan resmimi de bir zahmet bana gönder.
Bizim asker okumuş mektubu. İntikam alacak ya bölükteki askerlerden ne kadar kız resmi varsa toplamış. Resimleri koymuş zarfa ve bir de mektup yazmış;
- Ya kusura bakma çıkaramadım, sen bunların içinden hangisiydin. Sen kendi resmini al diğerlerini bana gönder..”

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Etiketler: ,

6 aylık ömrün kaldı deseler… Ne yaparsın?

Posted by: tulaybilin on: 01/03/2009

Kişisel gelişimle ilgilenmeye başladığım yıllardan beri bu soruyu hep okudum. Hemen hemen bütün kitaplarda aynı soru vardır: “Altı aylık ömrün kalsa ne yaparsın?”

Bu soruyu defalarca oturup düşündüm. Aslında harika bir soru. Hayatı öylesine boş yaşıyoruz ki sanki hiç bitmeyecek gibi. Başkaları hastalanabilir ama biz asla, başkaları ölebilir ama biz asla. Ölümün bazen çok yakınımızda olduğunu fark ederiz ama tehlike geçtikten sonra hemen unuturuz. Sanırız ki elimizde bitmek tükenmek bilmeyecek kadar çok zaman dilimi var. Nasıl olsa isteklerimizi yapacak zamanımız olacaktır. Oysaki o bitişin ne zaman olacağını hiç birimiz bilemeyiz. Belki yarın, belki bu gece. Ama yarın öleceğiz diye kendimizi bırakmak için değil aksine çok fazla hayata sarılmak için yazıyorum bunları. Planlarımızı hiç ölmeyecekmişiz gibi yapıp ama hiç vaktimiz yok gibi de acele etmeliyiz. Düşünün bir kere 6 aylık ömrünüzün kaldığını, ne yaparsınız? Bu dünyadan gitmeden önce neler yapmak isterdiniz? Peki onları neden yapmıyorsunuz?

Geçen hafta vizyondaki filmlere bakarken bir tanesinin konusu beni çekti ve hemen gittim seyrettim. Filmin adı ŞİMDİ YA DA ASLA. Filmin yönetmeni Rod Reiner. Oyuncular ise; Jack Nicholson ve Morgan Freeman. Filmde 6 aylık ömrü kalmış iki insanın yaşamları anlatılıyor. Filmin başında hüzün vardı. Ama ölmeden önce yaşamaya karar verdikleri zaman eğlence başladı. Çok mutlu oldular. Hastalıklarını tamamen unuttular. Kendilerini hayatın akışına ve keyiflerine bıraktılar. Şimdi şöyle düşüneceksiniz. Ama onların parası vardı. Evet bir tanesinin parası var, ama bazı keyifler için paraya gerek olmuyor. Sevdiğin ile birlikte olmak, sevdiklerine seni seviyorum demek ve onlarla daha çok zaman geçirmek için para gerekmiyor. Ayrıca unutmayalım zenginler de ölüyor. Filmin en can alıcı yanı şu;

Carter Chambers’ın (Morgan Freeman) üniversite birinci sınıftaki felsefe hocası, uzun yıllar önce onlardan bir “Şimdi ya da Asla” listesi hazırlamasını istemiş. Bu listeye ölmeden önce yapmak, görmek, deneyimlemek istedikleri her şeyi yazın demiş. Oysa Carter, kişisel rüya ve planlarını belirlemeye çalışırken, araya hayatın gerçekleri girmiş. Evlilik, aile, sayısız sorumluluk derken, 46 yılını araba tamirciliği yaparak geçiren Carter, “Şimdi ya da Asla” listesini hiç unutmamış.

Milyarder işadamı Edward Cole (Jack Nicholson) ise, böyle bir liste görmemiştir hiç. Hayatı para kazanmak ve bir imparatorluk kurmakla geçmiştir.

Bu iki insanın yolu bir hastane odasında birleşir. İkisinin de yaşamda çok az zamanları kalmıştır. Onlar el ele verip geri kalan hayatlarını keyif içinde yapmadıklarını yaparak geçirmeye karar verirler. Hiç değilse bir tanesi hastalığı yener. Hayatta böyle bir şans varsa bunu denemeye değmez mi hiç?

Kendinize ŞİMDİ YA DA ASLA listesi yapmanızı öneririm. Aklınıza ne gelirse yazın. İstediği kadar uçuk olsun mutlaka yazın. Belki bir gün gerçekleştirirsiniz :)

UNUTMA; BUGÜN GERİYE KALAN HAYATININ İLK GÜNÜ
GOETHE

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Hangi erkekler akıllı kadın sever?

Posted by: tulaybilin on: 01/03/2009

Prof.Dr.Albert Mehriman’ın 1960’lı yıllarda iletişime dair yapmış olduğu araştırma sonuçları şöyledir;

BEDEN DİLİ %55
SES TONU %38
KELİMELER %7

1960’dan bugüne çok şey değişti diyeceksiniz, çok haklısın ama bir insanın dış görünüşüne bakması gerektiği değişmedi sanırım. Hatta pazarlama seminerlerinde BEDEN DİLİ’nin orantısının daha da yükseldiği ifade ediliyor.

Beden dili deyince bir insanın dış görünüşü ve kendini ifade ediş biçimi demek istiyorum. Düşünün ki size bir finans uzmanı geldi. Paranızı nasıl değerlendireceğiniz ile ilgili bilgiler veriyor ve sizi paranızı kendi çalıştığı finans kurumuna yatırmanız konusunda ikna etmeye çalışıyor. Buraya kadar iyi. Ama karşınızdaki kişinin üstünün başının hırpani olduğunu, dış görünüşünün çok kötü olduğunu düşünün. Demez misiniz, “Sen önce kendi durumunu düzelt sonra benimkini düzeltirsin”. Ya da bir diyetisyene gittiniz, zayıflamak istiyorsunuz. Aslında kendi kendinize de yapabilirsiniz ama motive olmak istiyorsunuz. Ayrıca bu işi bilimsel yapmak istiyorsunuz. Karşınızdaki diyetisyen sizden daha kilolu. Bu diyetisyenin sizi zayıflatacağına inancınız kalır mı? İşte beden dili deyince insanın dış görünüşüne gösterdiği özenden bahsediyorum.

Eğer dış görünüşünüze özen göstermeniz için bir nedeniniz yoksa kendimizi bırakmalı mıyız? Özellikle bunu kadınlar için yazıyorum. Bir iş kadını olmayabiliriz yine de kendimize çok iyi bakmalıyız. Temiz ve düzenli giyinmeliyiz. Saçımız her zaman bakımlı olmalı. Hiçbir nedenimiz olmasa bile bunlara dikkat etmeliyiz.

Bazen birlikte olduğumuz erkekler çok bakımlı ve akıllı olmamızı istemeyebilirler. Çünkü ilgi çekmemeliyiz. Sizin, onların önüne geçmenizi istemezler. Durum bir kuvvetler savaşı haline döner diye korkarlar. Zaten akıllı bir kadın da kendi aklını taşıyamayan bir erkekle birlikte olmak istemez. Hani diyorlarya “Beni taşıyamıyor. Ben, beni taşıyan bir erkek istiyorum.”

Akıllı, kültürlü ve bakımlı kadını taşıyan erkek olgundur. Bu olgunluk aklını iyi kullanmasından ileri gelir. Zaten aptal ve bakımsız kadınla birlikte asla olmaz. Bunu üstünlük savaşı haline getirmez. Eğer erkeğiniz sizin bakımlı olmanızı istemiyorsa onlara bir oyun oynayabilirsiniz :)

“Sokakta dolaşırken yanıma pasaklı, pejmürde görünüşlü, muhtemelen evsiz bir bayan yaklaştı ve akşam yemeği için birkaç lira vermemi istedi. Cüzdanımdan 10 lira çıkardım ve sordum;
- Eğer bu parayı sana verirsem, bununla akşam yemeği yerine bir şarap almaz mısın?
- Hayır, yıllar önce içkiyi bıraktım diye cevap verdi evsiz bayan.
- Bu parayla yiyecek almak yerine alışverişe gitmez misin diye sordum.
- Hayır, alışveriş için boş zamanım yok diye cevap verdi evsiz bayan.
- Bütün zamanımı hayatta kalmak için harcamalıyım.
- Bu parayı yiyecek almak yerine güzellik salonunda da mı harcamazsın diye sordum.
- Deli misin, 20 yıldır saçlarımı yaptırmıyorum.
- Pekala, sana bu parayı vermeyeceğim. Onun yerine seni, kocam ve benimle beraber akşam yemeğine restorana götüreceğim.
Evsiz bayan çok şaşırdı:
- Bunu yaptığın için kocan sana kızmayacak mı? Çok kirliyim ve muhtemelen iğrenç kokuyorum.
- Sorun değil. Önemli olan kocamın alışverişten, kuaförden ve şaraptan vazgeçen kadınların neye benzeyeceğini görmesi.”

Bu fıkrayı hoşluk olsun diye yazdım :) Hiçbir erkek pis kokan bir kadından hoşlanmaz. Kendimize bakmak için çok paraya ihtiyacımız yok. Temiz ve bakımlı olmak yeterli. Akıllı olmak için de okumak, çevremizdeki olup biten hakkında fikir sahibi olmak yeterlidir. Her şeyin başı kendimize saygılı olmalıyız.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Ne çıkar ateşböceği sansalar bizi

Posted by: tulaybilin on: 01/03/2009

Düşünüyorum da,
Sanırım en büyük korkumuz olduğumuz gibi görünmek.
Yumuşacık kalbimizin fark edilmesi,
Naif yönlerimizin keşfedilmesi,
Cesaretsizliğimizin anlaşılması,
Korkularımızın paylaşılması
Sanki zarar göreceğimizin en büyük işareti.
Kabuklarımızın altında kendimizi saklamakta ne kadar da ustayız
Ve ne kadar güçlü korunuyoruz, kalkanlarımızın ardında.
Hissedilmeden, el değmeden, sevgimizin göstermeden. Deniz minareleri, midyeler.
Kirpiler ve kaplumbağalar gibi.
Sahi koruyor mu bizi çatlamamış sert kabuk?
Kimse incitemiyor mu duygularımızı, inançlarımızı, benliğimizi?
Yoksa zarar mı veriyor bu ürkeklik, bu kabuk bize?
Hissettiklerimizi gölgeliyor, yansıtmıyor mu gerçek kimliğimizi?
Duygularımızı bastırıyor, el ele tutuşmamızı engelliyor mu?
Eğer bir yıldız gibi ışıl ışılsam ve bir yıldız kadar parlak.
Ne çıkar ateşböceği sansalar beni?
Belki en hoyrat yürek bile ateşböceğinin
O uçucu, masum, sevimli çocuksuluğuna el kaldırmaya kıyamaz?
Güçlü kapıların arkasına kilitlemesem kendimi,
Korkaklığımı, sevgi isteğimi
En insani yönlerimi kayıtsızca sunabilsem
Bu sert kabuğun ağırlığından kurtulup
Bir kuş gibi uçacağım özgürce.
Anlaşılacağım ve bir ayna gibi yansıyacağım karşımdakine.
O da çözülecek belki.
Samimi ve güvenliksiz, silahsız biriyle göz göze gelince
Oysa bir görebilsek bunu.
Kalmadı böyle insanlar demesek.
Güven duygusuna bu kadar muhtaç olmasak.
Kırılmaktan korkmasak. Yaralansak.
Ne olur bir darbe daha alsak.
Yeniden açsak kendimizi, atabilsek kabuğu.
Denesek.
Risk alsak.
Yanılsak.
Fark etmez.
Tekrar, tekrar bıkmadan denesek.
Ve kucaklaşsak yeniden.
Tıpkı eskisi gibi.
Ne olduğunu anlayamadığımız o 15 yıldan öncesi gibi.
O zaman fark edeceğiz.
Ne kadar özlediğimizi birbirimizi.
Neler biriktirdiğimizi,
Kaybolan değerlerimizi ne kadar özlediğimizi.
Beraber geldik beraber gidiyoruz oysa.
Vakit az, paylaşmak, sarılmak için
Yaşadığımız coğrafya zor, şartları ağır.
Yüreği daha fazla küstürmemek lazım.
Sırtmızda ağır küfeler, her gün katlanan.
Ve koşullar bir türlü düzelmeyen.
Sevgiye çok ihtiyacımız var.
Ufukta kara bir kış görünüyor.
Ancak birbirimize sokularak atlatırız o günleri.
Kırın o sert, o ağır kabuklarınızı.
Kurtulun bu yükten. Korumuyor o kabuklar, aksine zarar veriyor bize.
Yalnızlığa mahkum ediyor bizleri.
Hem hepimiz bir yıldızız.
Ne çıkar ateşböceği sansalar bizi.

Rabindranath Tagore

Bu şiir bizim son zamanlarımızdaki duygularımıza tercüman oldu sanırım. Onun için bu şiire ayrıca ilave bir şey yazmak istemiyorum. Yorumunuza bırakıyorum.
Keyifli okumalar diliyorum.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Söz söyleme sanatı

Posted by: tulaybilin on: 01/03/2009

Düşünmek ile konuşmak arasında çok fark vardır. Hatta yazmak arasında daha da çok fark vardır. Birçok insan bunlardan sadece birinde çok başarılıdır. Ama diğerine gelince biraz çekimser kalır bir türlü derdini anlatamaz. Bazı insanların analitik düşünce yapıları vardır. Anında olayı çözer. Bazı insanlar bu düşündüklerini kaleme almada inanılmaz beceri sahibidirler. Ama gel gör ki bir türlü derdini anlatamaz. Hepsini aynı beceri ile kullanan insanlar hayatta da çok başarılı olurlar. Düşünün ki olayı anında çözüyor ve bunu çok güzel ifade ediyor. Bir de çok güzel yazıya döküyorsa bence muhteşem olur.

Hepimizin başına zaman zaman gelmiştir. Aşırı sevgimizden kaynaklanan bir hırçınlık yaşarız. Karşımızdakine sevgimizi anlatmak yerine onu hırpalarız. Onu iteriz. Çünkü düşündüklerimizi bir türlü ifade edemeyiz. Ama ona mektup yazarsak harika derdimizi anlatabiliriz. Bazen eleştiri yapmak isteriz. Amacımız karşımızdakini çok sevdiğimiz için onun zarar görmesini istememizden kaynaklanır.

Ama öylesine bir eleştiri yaparız ki karşımızdakini ne kadar üzdüğümüzü farkına bile varmayız. Türkçe öylesine güzel bir dil ki gerçekten kullanmasını bilsek hiç kırmadan her şeyi söyleyebiliriz. Hatta bazen güzel bir şey söylediğimizi sanır karşımızdaki ama aslında ona hakaret etmişizdir. Aynı kapıya çıkan bir konuyu 2 yoldan da ifade edebiliriz. Biri çok kırıcı biri de sevecen olabilir. Kralın rüyasında olduğu gibi:

“Kral bir sabah uykudan uyandığında bir rüya gördüğünü hatırlamış. Hemen emir vermiş. Ülkenin en iyi rüya yorumcusunu bulun getirin demiş. Rüya yorumcusunu getirmişler. Kral rüyasını anlatmış. Yorumcu şöyle bir yorum yapmış;
- Kralım sizin bütün sevdikleriniz en yakın zamanda ölecekler.
Kral inanılmaz sinirlenmiş ve bağırmaya başlamış:
- Atın bu adamı dışarı. Bana başka bir rüya yorumcusu bulun.

Ülkeyi aramışlar taramışlar başka bir rüya yorumcusunu bulmuşlar. Yorumcuyu kralın huzuruna çıkartmışlar. Kral rüyasını anlatmış. Rüya yorumcusu kralın rüyasını şöyle yorumlamış;
-Kralım, sizin rüyanızın yorumu şöyledir. Siz çevrenizdeki bütün insanlardan daha uzun ömürlü olacaksınız.
Kral buna çok sevinmiş. Ona bir kese altın vermiş ve uğurlamış.”

Bakın aynı şeyi değişik şekillerde ifade ediş biçimi. Günlük hayatın içinde bazen hepimiz çok kırıcı olabiliyoruz. Çünkü söylemek istediğimizi zamanında ve iyi şekilde ifade edemediğimiz için. Bazen de zamanında cevap veremediğimiz için de üzülürüz. Keşke şöyle deseydim diye üzülürüz. Hazır cevaplık da farklı bir yetenektir. Buna örnek olarak da size komik bir hikaye anlatmak istiyorum:

“Üniversite yemekhanesine giren bir öğrenci tüm yerler dolu olduğundan gidip üniversite profesörünün oturduğu masaya oturmuş. Profesör kaşlarını çatarak;
- Öküzler ve kuşlar aynı masada oturamazlar!
Öğrenci:
- O zaman uçuyorum.
Profesör cevaba çok sinirlenmiş, sınavda öğrenciye takmış ve sınavının başarısız geçmesi için elinden geleni yapmış. Yalnız sınavda öğrenci tüm soruları mükemmel bir şekelde cevaplamış. Profesör öğrenciye sana son bir soru soracağım demiş:
- Yolda yürürken iki torba bulduğunu hayal et, birinde akıl var, diğerinde ise para var. Hangi çuvalı alırsın?
Öğrenci:
- Para olan çuvalı seçerdim.
Profesör:
- Ben akıl olan çuvalı seçerdim.
Öğrenci:
- Normal! Kimde ne eksikse onu seçer.
Profesör çok sinirlenmiş, öğrencinin not defterini alıp içine ‘Öküz’ yazmış. Öğrenci nota bakmadan odadan çıkmış. Bir dakika sonra öğrenci kapıyı aralamış;
- Sayın profesör, imzanızı atmışsınız, fakat notumu yazmayı unutmuşsunuz.

İyi konuşmak ayrıca konuştuğunuzu yerinde ve zamanında ifade etmek muhteşem bir beceridir. Bu konuda kitapçılarda kitaplar var. Söz söyleme sanatı başlığı altında bir çok bilgi bulabilirsiniz. Başarılar diliyorum.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

İdeal erkeğim nasıl biri?

Posted by: tulaybilin on: 01/03/2009

Kapı kapı dolaşmak suretiyle, mal satan satıcı işe yeni başladığı halde, kısa sürede başarılı olur ve iyi para kazanır. Oysa kendisinden önce işe girenler, onun kadar başarılı değillerdir. Bir gün arkadaşları, bunun sırrını öğrenmek isterler. Aldıkları yanıt ilginçtir; “Çaldığım her kapıda, karşıma çıkan bayana, kaç yaşında olursa olsun önce ‘Anneniz nerede?’ diye sorarım.”

Şimdi bu olayı neden anlattığımı merak ettiniz değil mi? Erkeklere, kadınların nelerden hoşlandığının tüyolarını vermek istiyorum. Kadınlar kendilerine kur yapılmasından hoşlanırlar. Kur yapmak mutlaka onunla birlikte olmak anlamına gelmez. Bir kadına kadın olduğunu hissettirmektir önemli olan. Yaşlı bir kadına da mı? Evet. Yaşlı bir kadına da.

Erkek kaç yaşında olmalı? Erkek kaç yaşında olursa olsun önemli değil. Biz kadınlar fark edilmekten hoşlanırız. İltifat görmekten hoşlanırız. (Bazı kadınlar bundan hoşlanmayabilirler. İstisnalar kaideyi bozmaz denir ya.)

Okul hayatım bitip de iş hayatına atıldığım ilk yıllardı. Hani tıfıl denir ya işte öyle. Müdürüm de o zamanlar 38-40 yaşlarında yakışıklı ve çapkın bir adamdı. İş yerinde oldukça ciddi ve sert biriydi. Ama sigaramı yakar ve akşamları çıkarken mantomu tutardı. Kendimi öyle önemli hissederdim ki. Kendime güvenim gelirdi.

Bir kadının çok genç veya çok yaşlı olması durumu asla değiştirmez. Ama her davranışın bir raconu vardır. Nezaket kurallarını asla zedelemeden yapmak gerekir. Kadın kaç yaşında olursa olsun kendisine teyze denmesinden asla hoşlanmaz. Zannediyor musunuz ki bir kadın 50 yaşına gelince bunlara dikkat etmez. Öyle çok dikkat eder ki inanamazsınız. Çünkü kadın 70 yaşına bile gelse aşktan ümidini kesmez. Hala hayalindeki erkeğe rastlama ümidini içinde taşır. Bakın internette dolaşan, kadınlara ait hoş bir yazı. Olayı biraz karikatürize eden bir yazı ama 70 yaşında bile hala ümidini kesmediğini gösteriyor:

İDEAL ERKEĞİM NASIL BİRİ? (YAŞ 22)
Yakışıklı, sempatik, maddi durumu iyi, beni ilgiyle dinleyecek, espri anlayışı gelişmiş, gücü kuvveti yerinde, iyi giyinen, her konuda zevk sahibi, sürpriz yapmayı seven, romantik ve hayal gücü gelişmiş biri.

İDEAL ERKEĞİM NASIL BİRİ? (YAŞ 32)
İyi görünümlü, kafasında saçı olan, arabadan inerken kapımı açan, yemeğe gittiğimizde sandalyemi tutan, pahalı bir restorana götürecek kadar parası olan, konuşmaktan çok dinleyen, fıkra anlattığımda katıla katıla gülen, alışverişte paketlerimin hepsini zahmetsiz taşayacak kadar gücü kuvveti yerinde, en az 1 kravata sahip, yaptığım yemekleri beğenen, doğum günü ve yıl dönemlerini unutmayan, haftada en az bir kez romantik olabilen biri.

İDEAL ERKEĞİM NASIL BİRİ? (YAŞ 42)
Çok da çirkin değil, tamam kel olabilir. Ben binmeden arabayı hareket ettirmeyen, işinde disiplinli, fırsat oldukça akşam yemeğine köşedeki köfteciye götüren, beni dinlerken başını sallayan, anlattığım fıkraların can alıcı yerlerini hatırlayan, evdeki eşyaların yerini değiştirmeme yardım edecek kadar gücü kuvveti yerinde, göbeğini kamufle edecek şekilde kıyafet seçen, çoğu hafta sonu traş olan biri.

İDEAL ERKEĞİM NASIL BİRİ? (YAŞ 52)
Burnunun ve kulağının içindeki kılları fazla uzun olmayan, topluluk içinde gaz çıkarmayan, para isteme alışkanlığı edinmemiş, ben bir şey anlatırken uyaya kalmayan, aynı fıkrayı tekrar tekrar anlatmayan, hafta sonları poposunu koltuktan kaldırabilecek kadar gücü kuvveti yerinde, aynı renk çorapları seçebilen ve temiz iç çamaşırı giyen, televizyon karşında akşam yemeğinden hoşlanan, adımı unutmayan, bazen traş olan biri.

İDEAL ERKEĞİM NASIL BİRİ? (YAŞ 62)
Küçük çocukları ürkütmeyen, banyonun nerede olduğunu hatırlayan, bakımı fazla masraflı olmayan, mümkün olduğu kadar gürültüsüz horlayan, neye güldüğünü birden unutmayan, yardım almadan ayağa kalkabilecek kadar gücü kuvveti yerinde, lapa yiyeceklerden hoşlanan, dişlerini nereye koyduğunu unutmayan biri.

İDERAL ERKEĞİM NASIL BİRİ? (72)
Yaşayan ve arada bir nefes alan biri.

Sizi biraz gülümsetebildiysem ne mutlu bana :)

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Keşke demeden yaşanan yıllara selam olsun

Posted by: tulaybilin on: 01/03/2009

Gençlik yıllarımda Cumhuriyet Gazetesi okurdum. Magazinden nefret ederdim. Sonra kişisel gelişim konularına merak sardım. Yine magazinden nefret ediyordum. Magazinin içindeki insan duygu ve davranışlarını göremiyordum. Sonra sonra farkında olmadan magazin okumaya başladım. O kadar garip olayları keşfetmeye başladım ki, bakış açım değişti. Artık her gazete haberinde veya televizyon programında insan davranışlarını görür oldum. Şimdi gazetelerdeki magazin haberlerine bir göz gezdiriyorum. Özellikle röportajları okuyorum. Bazen inanılmaz güzel cümleler bazen de dayanılmaz sığ düşüncelerle karşılaşıyorum. Yalnız televizyondaki magazin haberlerine hala tahammülüm yok. Onları seyredemiyorum. Çünkü duygu ve davranıştan ziyade resim ağırlıklı oluyorlar.

Dün akşam televizyonda seyrettiğim bir olay beni düşüncelere daldırdı. Yine kadın erkek ilişkileri üzerine düşündüm.
Beyaz Show’u seyrettim. Normal bir eğlence programı olarak başlamıştı ki birden olay değişti. Petek Dinçöz ile Can Tanrıyar’ın evliliklerine şahit olduk. Hepimiz şahit olduk çünkü televizyonda evlendiler. Bunda ne var diyeceksiniz. Burada bir şey yok tabii. Evlilik sürpriz bir evlilikti. Petek Dinçöz sürprizden önce şöyle bir itirafta bulundu:
-Can Tanrıyar ile birlikteliğimiz 8 yıldır devam ediyor. Eğer bu Mayıs ayına kadar Can benimle evlenmezse ondan ayrılacağım.

Yani bu ne demek oluyor. Petek 8 yıldır evlenmek istediği halde Can evlenmek istemiyor. Showmen Beyaz ile Can Tanrıyar birlikte bir sürpriz yapıyorlar ve programda nikah kıyılmak üzere hazırlanıyorlar. Nasıl olsa Petek çantada keklik. Kabul etmemesi mümkün değil. Bir kadın bu kadar nasıl teslim olur da 8 yıl bekler.

Bu olayın aynısını çok yakın bir arkadaşımda da yaşadım. Arkadaşım da yaklaşık 10 yıl beklemişti. Kaç kere nikah günü alındı da adam vazgeçti. Gelinlik dikildi de bekledi. Kızcağız yıllarca nikahın hayaliyle yaşadı. Kaç kere nikaha davet edeceği arkadaşlarının listelerini yaptı. Hepimize haber verdi de sonradan utancından ne yapacağını şaşırdı. Sonra bir gün aniden biz evlendik dediler. Sessiz sedasız. Gelinlik giyemeden. Bu sadece kadınların başına gelmeyebilir. Bir erkek de aynısını yaşayabilir. Olaya sadece kadın cephesinden bakmıyorum. Bir insanın teslim oluşu garibime gidiyor. Kadınlar için evlilik çok önemli. Neden mi? Toplum baskısından dolayı. Toplum ne der, ailem ne der diyerek evlenmek istiyorlar. Haksız da değiller tabii. Bizim ülkemiz için bu kavramları aşmak henüz mümkün değil. Ama bu kadar teslim olmaktan yana da değilim. Ya kendini ya da toplum baskısını aşacaksın. Yoksa böyle 10 yılın boşa gider.

Kendimizin ya da başkasının 10 yılını boşa harcamaya hakkımız yok. Hayatımızın içinde boşa harcayacağımız kaç tane 10 yıl var acaba. Yılları boşa harcamadan mutluluğun yolunu bulmak en güzeli. Ya da o 10 yılı öyle güzel yaşamalıyız ki eğer sonunda ilişki istediğimiz gibi bitmese bile pişmanlık duymamalıyız.

Keşke demeden yaşanan yıllara selam olsun…

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Değişim

Posted by: tulaybilin on: 01/03/2009

Hiç birimiz dünyaya bilgi dolu olarak gelmeyiz. İyi veya kötüyü bu dünyada öğreniriz. 18 yaşına geldiğimizde de olgunluk çağına ulaşmış olamayız. Çünkü fikirlerimizi sürekli değiştirerekten ve de hata yaparaktan öğreniriz hayatı. Şimdi geriye dönüp baktığımda ne çok hata yaptığımı görüyorum. Kendimi bildim bileli değişim yaşıyorum. Kim bilir bundan sonrada ne çok değişim yaşayacağım. Değişim yaşamak olumlu da olabilir olumsuz da. Bu kişinin seçimidir. Diyeceksiniz ki ben hep acılar yaşadım onun için negatif olarak değiştim. Acılardan iyi dersler çıkarırsak bize pozitif olarak geri döner. Bakın Dostoyevski’nin bakış açısına; “İNSANIN RUHUNU YÜCELTEN BİR ACI, UCUZ BİR MUTLULUKTAN EVLADIR.”

Bazen bir günde yaşadığımız büyük acılar bize on yılda yaşayacağımız kadar olgunluk verir. Yeter ki ders almasını bilelim. Bundan eminim çünkü gençliğimde yaşadığım büyük acılar bugünkü Tülay’ı yarattı. Yaşadığım büyük acıya gelince daha önce yazılarımı okuyanlar bilirler ama yine de burada tekrarlamak istiyorum. Çok gençtim daha hayatı yaşayacak vaktim bile olmamıştı ki doktorlar benden ümidi kesmişlerdi. Çok az ömrümün kaldığını söylemişlerdi. Hastalığı yenmemin tek çaresi olarak da stresi hayatımdan çıkartmak olduğunu ifade etmişlerdi. Ama hala yaşıyorum. Çünkü acılardan dersler çıkarttım ve değişim yaşadım. Bunu nasıl başardın derseniz; Okuyarak ve çevremdeki insanları gözlemleyerek başardım.

J.R.Cowell’in şu cümlesini okuduğum zaman hayatım değişti: “ANCAK APTALLAR VE ÖLÜLER DÜŞÜNCELERİNİ HİÇ DEĞİŞTİRMEZLER” Ben aptal değildim. Henüz ölmediğime göre düşüncelerimi değiştirmek zorundaydım. Ya da ölmemek için değişmek zorundaydım.

Fikirlerimiz 18 yaşındayken farklı, 38 yaşındayken farklı, 58 yaşındayken farklı. Çünkü değişiyoruz. Acılar ve mutluluk yüzünden değişiyoruz. Bazen başkalarına akıl veririz. Oysaki öncelikle biz değişebiliyor muyuz? Yüzyıllardır insanlar kendilerini değiştirmek konusunda hep geri adım atıyorlar ki Tolstoy bile insanlara şöyle demiş; “HERKES DÜNYAYI DEĞİŞTİRMEYİ DÜŞÜNÜYOR, KİMSE KENDİNİ DEĞİŞTİRMEYİ DÜŞÜNMÜYOR.”

Daha eski yazılarımdan birinde kırılma noktasını anlatan bir yazı yazmışım. Hatta bu konuyu televizyonda bile işlemiştim. Bazen hayatta çok zorlanırız. İşte o noktada merdivenin bir üst basamağına atlayabilirsek bu zorluğu yendik demektir.

Hayatımızdaki değişimi sağlayanlardan biri de okumaktır. Ben büyük değişimlerimi okumakla sağladım diyebilirim. Üzerinde günlerce düşündüğüm kitaplarım oldu. Bazı önemli cümleleri yazıp evin her tarafına astığım oldu. Gidip geldim okudum. Bunu hala bugün bile yapıyorum.

Değişim çağa ayak uydurmaktır ya da bulunduğun ortama. Ayak uyduramayanlar da profesyonel yardım almalılar bence.

EĞER SON BİRKAÇ YILDA ÖNEMLİ BİR FİKRİNİZİ DEĞİŞTİRİP YENİSİNİ EDİNMEDİYSENİZ, HEMEN NABZINIZI KONTROL EDİN; ÖLMÜŞ OLABİLİRSİNİZ” G.BURGESS

Yaşamak çok güzel :)

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Hayatınızı basitleştirin

Posted by: tulaybilin on: 01/03/2009

Yeni yıla girerken bir sürü işimiz vardır. En kolay olanlar çevremizdekilere hediye almak, yeni yıla nasıl ve nerede gireceğimize karar vermek, ne giyeceğimize karar vermek ve hangi ayakkabı-çantayı kullanacağımıza karar vermek. Bunlar işin kolay tarafı. Hatta yılbaşı gecesi kendimizi eğlenmek zorunda hissetmek bile kolay. Peki zor olan nedir?

Zor olan şudur; Yeni yılda hayatımızla ilgili kararlar almak zordur. Çünkü her yeni yıla girerken yeni bir sayfa açıp hedeflerimizi belirleriz. Bunlar özellikle kilo vermek, içki ya da sigarayı bırakmak, okulu bitirmek, iyi bir iş bulmak, evlenmek ya da yeni bir araba almak. Her yeni yıla girerken kararlar alırız. Sonra bunları yapamamanın ızdırabı ile bir yeni yıla daha gireriz. Yapamayız çünkü yapmamız gereken o kadar çok şey vardır ki, hiç birini yapamayız. Çünkü hayatımızın içi kalabalıktır. Hayatımız çok yoğundur. Hangi birisine yetişeyim diye dert yanarız. Çok haklısınız.

Bu günlerde harika bir kitap okudum; Kitabın adı “Hayatınızı Basitleştirin”, kitabın yazarı Elaine St. James.

Kitabı okurken her bir satırında kendimi buldum. Bir çoğunu yapmışım, daha yapamadıklarım da var tabii. Ama yavaş yavaş uygulamaya koyabilirim. Kitaptan alıntılar yapmak istiyorum:

“1980’li yıllar insanlarda yüksek yaşam standardını yakalama tutkusu yarattı ve bizler bazen gerçekleşmesi mümkün olmayan beklentilere kaptırdık kendimizi. En güzel ev, en hızlı otomobil, en iyi iş, en yüksek maaş, en parlak gelecek, en mutlu evlilik, en modern eşyalar, en iyi okullarda okuyan en zeki çocuklar, en son moda giysiler ve paranın satın alabileceği uzay çağına özgü her türlü zımbırtıya sahip olabilmek için, çok daha fazla çalışmamız gerektiğini düşünüyorduk.”

Oysaki hayatımızı biraz basitleştirdiğimiz zaman daha mutlu olabiliriz. Peki nasıl diyorsanız size kitaptan başlıklar halinde öneriler vermek istiyorum:

Hayatı basitleştirmenin yolları;

Yaşamınızda dağınıklığı azaltın
Kullanmadığınız eşyalardan kurtulun
Mutfak alışverişine ayırdığınız zamanı yarıya indirin, toptan alışveriş yapın
Çamaşır yükünü yarıya indirin
Daha küçük bir evde yaşayın
Eğer tekneniz varsa, satın
Araba seçiminde düşük model seçin
Gardrobunuzu sadeleştirin
Televizyon bağımlığından kurtulun
Her telefon ve her kapı çaldığında açmayın
Özel günlerde hediye verme alışkanlığını basitleştirin
Borçlarınızı temizleyin
Tüketim alışkanlığınızı gözden geçirin
Biri dışında bütün kredi kartlarınızdan kurtulun
Yakın bir ev ya da evinize yakın bir iş bulmayı ilke edinin
Daha az çalışın, işinizi daha çok sevin
Ailenize zaman ayırın
Yeme alışkanlığınızı değiştirin, haftada bir gün yalnızca meyve yiyerek beslenin, içecek olarak sudan şaşmayın
Spor yapma alışkanlığı edinin
Sabahları bir saat erken kalkma alışkanlığı edinin
Gülmeyi öğrenin
Yoga öğrenin
Yolunda gitmeyen ilişkilerinize son verin
İnsanları değiştirmeye çalışmaktan vazgeçin
Yılda bir kez tek başınıza bir tatile çıkın
Bütün işleri aynı anda yapmaya çalışmaktan vazgeçin
Güneşin batışını izlemeye vakit ayırın
Hayır diyebilmeyi öğrenin
Geçmişten ders almayı öğrenin
Beklentilerinizi değiştirin
Otomobilinizden kurtulun
Telefonunuzdan kurtulun
Kitapta her bir satırın açılımı var. Detayları öğrenmek isterseniz kitabı okumanızı tavsiye ederim.
Yeni yıllar diliyorum. Mutlu olmanızı diliyorum.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Tanrı “Seni yarattım” demiş

Posted by: tulaybilin on: 01/03/2009

Biliyorsunuz İstanbul’un nerdeyse her köşe başında bir çiçekçi var. Hele Taksim meydanında hepsi bir arada duruyorlar. Harika görünüşleri var. Kadıköy yakasında da Bağdat Caddesi’nde hemen hemen her sokak başında bir çiçekçi var. Benim evimin önünde de o çiçekçilerden bir tane var. Bugün oturduğum bu eve 3 ay önce taşındım. Taşındığımdan bir hafta sonra çiçekçi ile ahbap olduk. Ben olmadım. O benimle oldu. Önünden her geçişimde sesleniyordu; “Ablaaaaaaaaaaa…nasılsın? Çiçek alsanaaaaaa.”

Kadına acıdığım için çiçek almaya başladım (zaten çiçekleri çok severim). Sonra havalar soğumaya başladı. Camdan bakıyorum soğukta tir tir titriyor. Üstüne başına bir şeyler verdim giysin diye. Ayrıca kendime çay yaparken fazla yapmaya başladım. Bir termosa koyup ona da çay götürmeye başladım. Derken bu çaylar periyodik hale geldi. Her sabah ve her akşam üstü çay götürmeye başladım. Bazen öğle yemeği veriyorum. Ya da çayın yanında neyim varsa paylaşıyorum. Çay ile peynir veya börek oluyor. Geçen hafta bana dedi ki;
“Ablaaa sende ne varsa bende de var.”
“O ne demek öyle” dedim.
“Sen ne yersen ben de aynısını yiyorum. Beni hiç eksik etmiyorsun. Ne yesen bana da veriyorsun.”
Gülüştük…..

Bu bayramı evde geçirdim. Çok misafirim olduğu için yoğun geçti. Camın önünde bir oturma grubum olduğundan çiçekçiyi görebiliyorum. Baktıkça hayretler içinde kaldım. Yoldan geçen kim varsa çiçekçinin boynuna sarıldı öptü ve bayramını kutladı. Ayrıca eline bir paket tutuşturdu. İnsanlar arabalarla geçerken durup durup çiçekçiye paket verdiler. Önce anlayamadım sonra çözdüm olayı. Kurban eti veriyorlarmış meğerse.

Herkes ona yardım ediyor. Karşımızdaki market bile akşamları biraz bozulmuş meyveleri kasayla veriyor. Kadın işini çok iyi biliyor. İnanılmaz bir halkla ilişkiler yapıyor. Yoldan ona selam vermeden geçen yok. Ama o da herkesin hatırını soruyor. Herkesin ismini biliyor. Çok fazla da satış yapıyor. Hiçbir çiçekçinin bu kadar satış yaptığını sanmıyorum. Bütün gün kafası kalabalık. Çiçek almadan kimse geçmiyor.

İnsanın işinde başarılı olması için mutlaka üniversite okuması, ayrıca iki de lisan bilmesi gerekmiyor. Tahmin ediyorum ki kadının okuma yazması bile yoktur. Ama işi götürüyor valla.

Bu kadar satış yapıyor ama bir evi bile yok. Çadırda yaşıyormuş. Hepimizin çevresinde bu türlü himayeye muhtaç insanlar var. Her birimiz birine yardım etsek ne kaybederiz ki. Üstelik hem biz hem de o mutlu olur. Dünyada belki de fakir hiç kimse kalmaz. Belki de bu dünyada hepimizin bir görevi vardır! Hepimize bir küçük kız düşse de mutlu etsek:

Küçük kızın hikayesi

Bir gün, çelimsiz, küçük bir kız çocuğu sokağın köşesine oturmuş yiyecek, para ya da alabileceği herhangi bir şey için dileniyordu. Üzerinde yırtık pırtık giysiler vardı, yüzü gözü kir içinde perişan bir durumdaydı.

Küçük kız dilenirken, sokaktan genç, canlı ve iyi görünümlü bir adam geçti. Kızı fark etmişti ama belli etmemek için dönüp ikinci kez bakmadı. Büyük ve lüks evine, mutlu ve rahat ailesinin yanına geldiğinde, çok güzel hazırlanmış akşam sofrası onu bekliyordu. Fakat az sonra düşünceleri tekrar o yoksul kıza takılıverdi. Duyguları bir şeylere itiraz ediyordu. Sonra kolay yolu yeğledi ve itirazlarını Tanrı’ya yöneltti; ‘Böyle bir şeyin olmasına nasıl izin veriyorsun? Neden o küçük kıza yardım için bir şeyler yapmıyorsun, Tanrım?’ diye yakındı içinden. Sonra ruhunun derinliklerinden gelen bir yanıt duydu; ‘Yaptım. Seni yarattım!’

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Kadınların kadın olma yaşı kaçtır?

Posted by: tulaybilin on: 01/03/2009

Gençlikte yıllar zor geçer. Dış etkenler bir yana hele içimizdeki fırtınalar dinmek bilmez. Dış etkenlerin başında parasızlık gelir. Aileyle yaşamanın getirdiği zorluklar. Aileyle birlikte olmanın keyfini bilemediğimiz yıllar. Çünkü onları sadece baskı unsuru olarak görürüz. Gerçekte öyledir de. Çünkü tehlikeleri onlar gördüğü için bizi sürekli uyarırlar. Biz de bu uyarılardan hiç keyif almayız. Özgür olmak isteriz. Kararlarımızı kendimiz vermek isteriz. Ama buna asla müsaade etmezler. Flört etmek isteriz, yakalanacağız diye ödümüz kopar. Çünkü ağabeyimiz ya da babamız gördüğünde nasıl kıyametler kopacağını düşünmek bile istemeyiz. Ağız tadıyla bir flört bile edemeyiz. Hadi kaçamak yapıp flört ettik ama ona sevdiğimizi söyleyemeyiz. Çünkü sevdiğimiz ya bizi bırakır giderse diye düşünürüz ya da bizi hafif kız diye tanımlar diye ödümüz kopar. Doya doya seni seviyorum diyememenin sıkıntısını yaşarız.

Ya içimizdeki fırtınalar. Kendine güvensizlik. Kendini beğenmeme. Ya burnum kötüdür, ya biraz şişmanımdır ya da derdimi bir türlü anlatamıyorumdur. Kendimi iyi ifade edememenin sıkıntısını yaşıyorumdur. Ya yasak bir aşk yaşıyorumdur ya da sevdiğim beni sevmiyordur. Arkası arkasına gelen sorunlar yüzünden gençliğimizin en güzel yılları heba olup gider.

Yaş 35-40’ı geçtikten sonra bazı baskılardan kurtuluruz. Özgürlüğümüzü elimize almanın keyfi ile yüzümüz gülmeye başlar. Kendimizi iyi tanımanın getirdiği rahatlık yüz hatlarımıza yansır. Anne baba ile ilişkilerimiz düzelir. Onların kıymetini anlamaya başlarız. Kendimizi iyi ifade etmenin keyfini yaşarız. Artık fiziksel kusurlarımızı kabul edip kendimizi severiz. Canımız istediği zaman ağlamaya utanmayız. Her yerde kahkaha atmaya da utanmayız. Sevdiğime seni seviyorum dersek ya beni bırakır giderse diye aklımızdan bile geçmez. Eğer giderse güle güle deriz ve üstüne bir de kahkaha patlatırız :) Biri bizi terk edecek diye oturup üzülmeyiz. Zaten terk de edemez. Çünkü artık hoş bir kadın olmuşuzdur. Kadınlığın doruğunda yaşıyoruzdur. Benden daha iyisini mi bulacaktır. Birini ancak ben bırakırım, beni bırakıp gidemezler. Çünkü ben eğlenceli, akıllı, bilgili tam bir cemiyet kadını olmuşumdur. Yani artık vazgeçilmezim. Hani bir söz vardır; Bazı insanlar odadan çıktıklarında aydınlanır, bazı insanlar da odaya girdiklerinde aydınlanır.

İşte artık odayı girdiğimizde odayı aydınlatan kadınlar olmuşuzdur. Korkularımız yok olmuştur. Kariyerimizin en üst noktasına gelmişizdir. Ya da evliliklerimizi sorgulamışızdır. Mutsuz ise bunun çaresini bulacak cesaretimiz bile vardır artık. Doğru ve yanlışlarımıza karar vermişizdir. Yanlış yaptığımız zaman bunu itiraf etmekten çekinmeyiz. Hatta yanlış yapmaktan bile korkmayız artık. Sarhoş olduğumuzda da itiraf ederiz. Hayatı doya doya yaşadığımız bir dönem başlamıştır.

Bazı kadınlar bu dönemi yaşlılık olarak görür ve hayatı kendilerine zindan ederler. Oysaki ben bu dönemin kadınların en kadın olduğu yaş olarak düşünüyorum. Bu düşündüklerimi bir erkeğin kaleminden çıkmış bir yazıda okuyunca çok hoşuma gitti. Sabah gazetesinde Kazım Kanat köşesinde şöyle yazmış: “Bir kadına ‘Kadınların kadın olma yaşı kaçtır?’ diye sorabilseydim, acaba şöyle cevap verirmiydi. ‘Ekonomik açıdan özgürler. Ne istediklerini biliyorlar. Hayatla kavgalarını bitirmiş, hatta onunla barışmışlar bile. Ne estetik kaygısı, ne “Kim ne der?” duygusu…Oldukları gibi..Kimseden çekinmeden, ürkmeden. Birilerine hesap verme endişesi duymadan. İçlerinden geleni yapacak kadar hoyratlar. Zil zurna sarhoş olup ‘ben sarhoşum’ diyecek kadar.. Bu kadınlar, yılları geride bırakmışlar sadece, hayatı değil!”

Evet Kazım Kanat’ın dediği gibi 40 yaş üstü kadınlar sadece yılları geride bıraktık ama hayatı asla. Hayatı doya doya yaşıyoruz. Şimdi daha mutluyuz.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Heyecanlarımız

Posted by: tulaybilin on: 01/03/2009

Eski yazılarıma bir göz atarsanız şu başlıkla karşılaşırsınız: “Erkekler, iyi ki varsınız”. Bu yazım için çok mail gelmişti. Erkekler itiraz etmişlerdi. Yazımda cinsellik konusunda kadınların daha seçici olduğunu erkeklerinse bu konuda daha rahat olduklarını yazmıştım. Gelen maillerde de şöyle diyordu;

“Tamam kadınlar seçicidir ama erkeklerin doğaları kadınlardan farklı olduğu için erkekler seçici davranamazlar. Onun için daha çok kadınla hiç düşünmeden birlikte olurlar:”

Ben de irade diye bir şey olmalı demiştim. Evet iradenin olduğunu kabul edenler var tabii. Onlar istisna erkekler oluyor. Onlar gerçekten seçiciler.

“Erkekler, iyi ki varsınız” yazımdan sonra bir başka yazım daha var. Yazımın başlığı şöyle; “Kadınları anlıyor musunuz?”

“Erkekler neden dinlemez & Kadınlar neden harita okuyamaz” adlı bir kitap okudum. Kitapta erkekler ile kadınların fiziksel farklılıklarını anlatıyor. Meğerse beyinsel olarak iki cins arasında birçok farklılıklar varmış. Onun için davranış farklılıkları oluyormuş. Artık erkeklere hak vermeye başladım. Genellikle erkeklerin bir karıları bir de sevgilileri olmasını doğal karşılıyorum. Çok da haksız sayılmazlar çünkü biz kadınlar evlenince artık nasıl olsa tapusu bende diye kendimizi bir bırakırız ki kimse toplayamaz :) Erkekler de kendilerine yeni heyecanlar aramak zorunda hissederler kendilerini. Gerçi artık evli kadınlar da kendilerine yeni heyecanlar aramaya başladılar.

Şunu ifade etmek istiyorum ki her iki taraf için de istisnalar var. Eğer siz kendinizi bu yazdıklarımın içinde bulmuyorsanız “Yazdıkların doğru değil” demeyin lütfen. Demek ki siz farklısınız. İstisna bir erkek ya da kadınsınız. Buna sevinmeli misiniz yoksa üzülmeli misiniz ona siz karar verin.

Gözlemleme yeteneğime güvenirim. İnsanları incelerim ve bazen kendi kendime çok gülerim. Sabahları erken saatlerde yürüyüşe çıktığımda şunları görüyorum. Adam saat 07.30 gibi evinden işe gitmek üzere çıkıyor. Daha köşe başına gelmeden ya da arabasına biner binmez cep telefonuyla birini arıyor. İnsan sabahın 07.30 ‘unda kimi arar. Bence sevgilisini :) ya da cep telefonuna hemen bir mesaj yazıyor. Yürümekte zorluk çekiyor ama mesajı yazmayı ihmal etmiyor.

Suadiye-Caddebostan arasında yürüyüş yaparken görüyorum 50-60 yaşlarında bir beyefendi üzerinde eşofmanları koşuyor. Sonra birden bire banklardan birine oturuyor mesaj çekmeye başlıyor. Orta yaşın üstündekiler teknoloji ile çok haşır neşir olmadıkları için sabahın o saatinde kime mesaj çeker dersiniz. Onları seyrederken çok keyif alıyorum ve gülüyorum.

Geçenlerde bir restoranda arkadaşlarla öğle yemeği yiyoruz. Çevreme baktım. İleriki masada 35 yaşlarında bir karı-koca ve iki tane de çocukları yemek yiyorlar. Kadın çocuklarla uğraşıyor. “Oğlum üstüne dökeceksin, kolun yemeğe giriyor, kızım önüne bak, yavaş boğulacaksın, hadi biraz da bundan ye lütfen” gibi sözlerle mücadele veriyor. Erkeğin beden dili ise şöyle diyor: “Bu yemek tamamen vazife icabıdır. Hafta sonu çocukları ve eşimi yemeğe götürmezsem evde hır çıkar. Bir an evvel şu yemek bitse de televizyonun karşısına geçsem maçımı seyretsem, bir de yarın olsa da sevgilime gitsem” Kadın bunlardan habersiz çocuklarla mücadele etmektedir. İleride bir başka masada yemek yiyen çift var. Yaşları 70’in üstü. Adam belli ki heyecanlardan elini eteğini çekmiş. Bir sürü de sağlık problemleri var. Etrafına bakacak hali yok. Kadında ise şöyle bir ifade; “Kocamın gözü benden başkasını görmez. Eteğimin ucundan ayrılmaz.” Bence çok haklı :)

Bunlar tamamen kurgudur. Sadece hayal dünyamın ürünüdür. Belki doğrudur belki de değildir. Belki sizin daha başka gözlemleriniz vardır. Yazarsanız sevinirim.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

İyilik Bankası

Posted by: tulaybilin on: 01/03/2009

Bir insanın hayatında, yaşadığı ülkenin kültürü ne kadar önemli değil m? Onun için genellikle başka ülkelere çalışmak için giden insanlar oralara alışmakta zorluk çekerler. Zorlukları yaşadıktan sonra alışan da var tabii. “Asla, ben buralarda yapamam” diye ülkesine dönen de var.

Kültür farklılıkları ve geleneklerimiz bu değişik yaşam biçimlerini ortaya çıkarıyor. İnsan daima kendisinden daha ilerde olan insanlara veya toplumlara bakarak ilerler. Ancak ilerleyeceğim diye kendimizi rezil etmenin manası da yok tabii. Aklımıza yatan yeni fikirleri benimseyip hayatımıza geçirmeliyiz. Eski fikirlerimde, sadece kültürümüzde var ya da geleneklerimizde var diye ısrarcı olmak istemiyorum. Her gün yeni bir şey öğreniyorum. Bendeki bilgi ile karşılaştırıp iyi olanı tutup eskisini atıyorum.

Türk geleneklerinde bir insana iyilik yaptığın zaman onun karşılığını beklemek ayıptır. Hatta şöyle denir; İyilik yap, denize at. Yani karşılık bekleme. Öylesine karşılıksız iyilik yap ki hatta sana taş atana sen ekmek atarak cevap ver. Eğer birine yaptığın iyiliğin karşılığını beklersen sana menfaatçi derler. İyiliğin karşılığını beklemek bizim toplumumuzda ayıptır. Bu hafta okuduğum kitapta yeni bir bakış açısı ile karşılaştım. Kitabın adı; ZAHİR. Yazarı; PAULO COELHO

Bilirsiniz Türkiye’de oldukça ün yapmış bir kitap yayınlandı. SİMYACI. İşte o kitabın yazarının yeni bir kitabı. Bizim menfaat dediğimiz karşılık beklemeye bakın nasıl bakmış. Kitaptan bir dialog yazmak istiyorum size.

“-Bu İyilik Bankası da ne demek oluyor?
- Bundan ilk söz eden Amerikalı bir yazardı. Bu banka dünyadaki en güçlü banka ve onu yaşamın her alanında bulabilirsin. Hesabına depozitolar yatırmaya başladım. Paradan söz etmiyorum, anladın mı, ilişkileri kastediyorum. Seni şu ya da bu kişilerle tanıştırıyorum, yasal olduğu sürece bazı anlaşmalar ayarlıyorum. Bana bir şey borçlu olduğunu biliyorsun, ama senden asla bir şey istemiyorum. Bir gün geliyor senden bir iyilik istiyorum ve sen elbette ki “Hayır” diyebilirsin, ama bana borçlu olduğunun farkındasın. Senden istediğimi yaparsın ve ben sana yardım etmeye devam ederim, diğerleri senin nazik ve güvenilir bir insan olduğunu görürler ve onlar da senin hesabına depozitolar yatırmaya başlar. Bunların da tümü daima ilişki biçiminde olacaktır. Çünkü dünya ilişkilerin üzerine kuruludur. Başka bir şeyin değil. Onlar da bir gün senden bir iyilik isteyeceklerdir, sen de saygı gösterecek ve bir zamanlar sana yardımcı olan bu insanlara yardım edeceksin ve zaman içinde tüm dünyaya ağlarını yayacak, ihtiyacın olan herkesi tanıyor olacaksın ve çevrende yarattığın etki sürekli büyüyecek.
- Benden isteğini yapmayı reddedebilirim.
- Elbette edebilirsin. İyilik Bankası riskli bir yatırım aracıdır, aynı diğer bankalar gibi. Senden istediğimi yapmayı reddedersin, yardım etmeye değer bir insan olduğun için sana yardım ettiğimi düşünüyorsundur, çünkü en iyi sensin ve herkes kendiliğinden senin yeteneğinin farkına varmalıdır. Güzel, ben sana çok teşekkür ederim ve isteyeceğin şeyi hesabına çeşitli yatırılar yaptığım bir başkasından isterim; fakat ondan sonra, benim tek bir sözcük bile söylememe gerek kalmadan herkes bilir ki, sen artık güvenilir biri değilsindir. Yalnızca gelişmen gerekenin en fazla yarısı kadar gelişebilirsin ve elbette istediğin kadar değil. Belirli bir noktada yaşamın ters dönmeye başlar, yan yolu geçmiş olursun ama tümünü değil, yarı mutlu ve yarı kederli hissedersin, ne hüsrana uğrarsın ne de tam anlamıyla başarılı olursun. Ne üşürsün ne der terlersin, ılıksındır.”

Uzun süredir bir dostuma yaptığım iyiliğin karşılığını beklemeyi bir türlü anlatamıyordum. Bu konuda ifade zorluğu çekiyordum. Aslında tam da bunu demek istiyordum. Yazar hislerime tercüman oldu. Çok sevindim çünkü ben menfaatçi değilim. İyilik Bankasına para yatırmak istiyorum. Zengin olmak istiyorum. Ayrıca da şu anda bile çok zenginim :)

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Ben ne istiyorum?

Posted by: tulaybilin on: 01/03/2009

Geçen hafta yazımı yazamadım. Çok özür diliyorum. Editörüme haber verdim yani ondan izin aldım. Ama sizler, benim için gerçekten çok önemlisiniz. Bir hafta yazı yazmayınca çok fazla mail geliyor. Neden bu hafta yazı yazmadın diyorlar. Onun için hepinizden özür diliyorum.

Neden yazmadığıma gelince, İzmir’deydim. Eğitim için gitmiştim. Bu ara eğitimler yoğunlaştı. Biliyorsunuz iki hafta önce Afyon Üniversitesi’ndeydim. O kadar keyifli ki bilemezsiniz. İzmir’den dönerken iki günlüğüne Akçay’a uğradım. Akçay’da kuzenim yaşıyor. Onunla keyifli iki üç gün geçirmek istedim. Gerçekten keyifliydi. Birlikte olmak güzeldi. Çünkü sadece aileden biri olduğu için değil kuzenimi gerçekten çok severim. Tam kafa dengidir. İstanbul’a dönerken başka bir keyif içindeydim. Karar vermenin keyfi içinde döndüm. Ne kararı diyeceksiniz şimdi değil mi? Bu duygumu sizinle paylaşmak istiyorum.

Hepimizin içinden geçer, gelecekte bir gün İstanbul’dan uzakta istediğimiz bir sahil kasabasına yerleşip sakin bir hayat geçirmek. İstanbul’un trafiğinden kaçmak isteriz. Ayrıca hayatın pahalılığı İstanbul’da üstümüze çöker. İstanbul’da ilişkiler bile zordur.

Stresin en yoğun olduğu yer büyük şehirlerdir. Bir an önce kaçıp kurtulmak isteriz. Sanki oraya gidince çok mutlu olacağımızı sanırız. “Kafamı dinlemek istiyorum” deriz. “Ohh sakin sakin yaşamak istiyorum” deriz. Daha doğrusu ben zaman zaman bunları hep söyledim. İleride bir tarihte İstanbul dışında yaşamayı hep düşündüm. Hep acaba yapabilir miyim diye düşündüm. Bir türlü gidip gitmeme konusunda karar veremedim. Ama bu iki günlük Akçay’da kalışım bana bütün kararlarımı verdirtti.

Akçay harika bir yer. Zaten Ege harika bir yer. Akçay’a en yakın yer olan Altunoluk oksijen çadırı diye anılır. Havası harikadır. Hatta bundan 3 yıl öncesine kadar Altınoluk’ta bir kiralık yazlığımız bile vardı. Uzun yıllardır o bölgeye yazlığa gittiğimiz için bir gün gelir buraya yerleşiriz diye düşünürdük ailece. Ama hep yazları giderdim. İlk defa böyle kış başlangıcında gittim. Yani yazlıkçılar dönmüş ve bir sessizlik çökmüştü. Sokaklarda hiç kimseler yoktu. Sadece çarşının içinde alışveriş eden birkaç insan vardı. Hele akşam saat 17.00 olup da hava karardı mı herkes evine çekiliyor.

Kendimi düşündüm. Ben burda sürekli yaşasam ne yaparım diye. Akşam canım sıkılsa dışarı çıkmak istesem nereye giderim diye. Gidecek hiçbir yer yok. Herkes evinde. Kitapçı aradım. Kapalıydı. Sonra Altınoluk’a gittim. Neyse oradaki kitapçı açıktı da biraz moralim düzeldi.

Akşam yemeğini yedikten sonra bir ilaca ihtiyacımım olduğunu hatırladım. Sabah erkenden evden çıkmak zorunda kalmayalım diye akşamdan alalım dedik ve saat 20.30 gibi evden çıktık yüreyerek çarşıya doğru geldik. 15-20 dakika yürüdük. Hiç kimseye rastlamadık. Nöbetçi eczaneyi bulduk ilacımızı aldık yine hiç kimseye rastlamadan evimize döndük. Kuzenim sevinç içinde sinema açıldı burda dedi. Nasıl yani demişim. İlk defa mı, yani bugüne kadar yok muydu dedim. Yokmuş.

Kendimi düşündüm. Kadıköy yakasında oturuyorum. Yakınımda en az 15 tane sinema var. Akşam bile kitapçıya ulaşabiliyorum. Geç vakit bile olsa bir arkadaşımla Bağdat Caddesi’nde bir kahve içebiliyorum. Hatta yalnız bile gidiyorum.

Düşündüm de ben büyük şehir insanıyım. Ben sakin bir yerde yaşayamam. Karakterim buna müsait değil. İnsan kalabalıklarını seviyorum. Ordaki sakinlikten sonra İstanbul’un trafiği bile hoş geldi. Sinemalar, cafeler, kitapçılar, tiyatrolar ve dostluklar ruhumu besliyor. Yalnızlık bana göre değil. Orda da dostluklar var tabii. Ama gecenin bir yarısında kimseyle birlikte olma imkanın yok. İstanbul’da var. Bir telefon ile herkese ulaşabiliyorum. Ben asla sakin bir yerde yaşayamayacağıma karar verdim. Artık böyle bir düşünceyi aklımdan bile geçirmem.

Önemli olan insanın kendini tanıması. Neyi istiyorum ya da istemiyorum. Göze alabileceğim şeyler nelerdir? Neleri göğüsleyebilir ya da göğüsleyemem? Yoksa macera olsun diye taşınmak olur o zaman. Bunu yapmak çok kolay değil. Çünkü Türkiye şartlarında yaşayan bizlerin ekonomik olarak mecara yaşama gibi bir şansımız yok. Bunun için ekonomik olarak zarar görmemek gerekli. En önemlisi ne istediğine karar vermek. Ben kararımı verdim. İstanbul’da yaşamak istiyorum. Canım İstanbul’um.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Mutluluklar paylaştıkça çoğalır

Posted by: tulaybilin on: 01/03/2009

33 yıllık full-time iş hayatımdan sonra artık özgürüm. Okuyorum ve yazıyorum. Daha da önemlisi bol bol seminer veriyorum. Seminerleri çalışma hayatımın içine sıkıştırmak zorunda değilim artık. Kendime çok zaman ayırabiliyorum. Maillerimin hepsine tek tek cevap veriyorum. Yazı yazabilmek için okumam gerekli tabii. Saatlerce okuyorum. Çok keyifli bir süreç yaşıyorum. Seminerlere de zaman ayırdığım için sevinçliyim.

Bu sevincime geçen hafta bir yenisi eklendi. Afyon Kocatepe Üniversitesi’nden seminer için çağırdılar. Hemen evet dedim. Amaç Afyon’u görmek değil tabii. Üniversite öğrencileri ile birlikte olmak keyifli diye düşündüm. Ahh ne iyi düşünmüşüm. Afyon’a trenle gittim. Gece saat 04.00 gibi Afyon’a vardım. Beni karşıladılar. Harika bir otele yerleştirdiler. 2 saat uyku ile sabah seminere başladım. Ama karşımdaki öğrencilerin heyecanı sayesinde ne uykusuzluğumu farkettim ne de yorgunluğumu. Akşama kadar nostop konuştum. Aralarda çay molaları verdik ama yine yanımda öğrenciler olduğundan konuşmaya devam ettim.

Seminer çok aktif geçti. Hatta 5-6 kişinin öğleden sonra İngilizce dersleri olmasına rağmen gidemediler. İngilizce kursundan izin aldılar ve seminerde kaldılar. Hep beraber çok güldük. Benim heyecanım onlara geçti. Onlarınki de bana tabii. Seminere katılım çok iyiydi. Çünkü daha seminerin başında söze girmek serbesttir dedim. Soru sormak serbesttir deyince rahatladılar. Ayrıca gülmek de serbesttir dedim. Seminerde hepsinin gözlerine tek tek baktım. Hani insan seminer dinlerken bazen hayallere dalar ya. Ya da esnemeye başlar ya da gözlerinden seni dinlemediğini hemen anlarsın. Ben de bu kadar yıldır konuşmacı olarak bu durumu hemen anlarım. İnanın böyle bir kişiyi bile görmedim. Tüm gün hiçbirinin gözlerdeki ışıltı hiç eksik olmadı. Kimse İspanya’da şato kurmadı :)

Lisedeyken bir biyoloji hocam vardı. Sınıfa ilk girdiğinde İspanya’da şato kurmak yok derdi. Yani hayal kurmak yasaktı. Hocamın dediğini düşünerek öğrencilere baktım ama hayal kurana rastlamadım. Onların keyifli bakan gözleri sayesinde ben de enerjimden hiç kaybetmeden tüm gün konuştum. Son bir saati söyleşiye ayırdık. Onlar sordu ben cevap verdim. Kaç soru sorulduğunu hatırlamıyorum valla. Ama hepsi harikaydı. Bazen özelime bile girdiler. Bütün sorularına bütün açıklığımla cevap verdim. Çünkü onlar genç ve bizleri örnek almak istiyorlar.

Sadece bilimsel cümleler onları sıkar biliyorum. Onun için onları hiç sıkmadan hayatın içinden konuştum. Akşam bana Afyon’u gezdireceklerdi ama yine başka bir cafeye götürdüler. Başladılar sormaya. Bu gençler harikalar. Hiç aklıma gelmeyen sorular sordular. Bütün açık yürekliliğimle hepsine cevap verdim. Çok mutlu oldular. Onlar mutlu oldukları için ben de çok mutlu oldum. Onlara faydam dokunduğu için (kendi ifadeleri) keyifliyim.

Aynı gün İstanbul’a döndüğüm için çok yoruldum. Üstelik dönüş yolculuğu biraz zahmetli geçti. Çünkü başka bir tren kaza yaşmış, yol kapandı. Uzun bir bekleyişten sonra tekrar Afyon’a geri döndük. Bizi otobüslere bindirdiler. Tren kazasının ön tarafında bekleyen İstanbul’dan gelen başka bir trene götürdüler. İstanbul’a hareket ettiğimiz zaman gece saat 03.30 idi. Ama fiziki yorgunluktan ne çıkar. Yaşadığım hazzı düşününce yorgunluğum tamamen geçti.

Onların hayatlarına bir ufuk açabildiysem ve onları güldürdüysem bundan daha büyük mutluluk olur mu :) Kahkahaları salonu inletince hayatımın en mutlu anlarını yaşadım. O kadar masum ve o kadar temizler ki. İyi bir şeyler öğrenmeye o kadar açlar ki. Hemen beyinlerini ve kucaklarını açıyorlar.

Ayrılırken hepsiyle kucaklaştım. Öpüştük, sarıldık ve tekrar görüşme dileklerimizle ayrıldık. Tekrar aynı zor yolculuğu yapar mısın diye sorsanız yaparım derim. Birilerine bir şey öğretmek benim için bir misyon haline geldi. Hani deniz yıldızları hikayesini bilirsiniz ya. Ben yine de bilmeyenler için kısa yoldan anlatayım.

Kitabını yazmak için yazlığına giden bir yazar, sabaha kadar sahilde bir şeyler yapan bir adam görür. Saatler sonra adamın ne yaptığını çok merak eden yazar dayanamayıp sahile gider. Bir de bakar ki sahilin tamamına yakını deniz yıldızları ile dolu ve adamın biri sürekli yerdeki deniz yıldızlarını alıp denize atıyor. Yazar;
-Ne yapıyorsun diye sorar.
-Gün aydınlandığında bu deniz yıldızlarının hepsi ölecek onun için onları denize atmaya çalışıyorum.
-Ama burda binlerce deniz yıldızı var. Hepsini atamazsın ki ne farkeder ki.
Adam yere eğilir yerden bir tane deniz yıldızı alır ve elindekini göstererek;
-Bakın bunun için farketti işte diyerek onu denize atar.

Ben de ulaşabildiğim herkese bildiklerimi anlatarak hayatımı geçiriyorum. Bu inanılmaz mutluluk. Çok keyifliyim ve bu keyfi sizlerle paylaşmak istedim. Bilirsiniz mutluluklar paylaştıkça çoğalır. Şimdi kendimi daha iyi hissediyorum.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Siz ne kadar marjinalsiniz?

Posted by: tulaybilin on: 01/03/2009

Biz insanların egoları neden şişkin dersiniz. Beğenilmek ve sevilmek hepimizi mutlu eder de ondan. Çoğumuz eleştiriye gelemeyiz. Hele bazılarımız eleştiriye tamamen kapalıdır. Bence yapıcı eleştiri iyidir. İnsanı alır bir yerlerden bir yerlere taşır. Eğer o taşımada ruhumuz da taşınırsa işte tadına doyum olmaz.

Kimimiz toplumun kurallarına aynen uymak isteriz. Neden derseniz, beğenilmek için derim. Kimi de marjinal olmayı tercih eder. Yani toplum baskısına karşı çıktığı zaman kendini daha iyi hisseder. Onun egosu yok mu diye sorarsanız tabii ki vardır. Marjinal olmak cesaret işidir. Çünkü belirli bir kesim tarafından beğenilmez hatta bazen dışlanır bile. Bazen deli damgası bile yer. Deli deyince akla ruhsal bir bozukluk gelmesin. Benim deli derken kastettiğim mana; hayatı biraz ti’ye alan, neşeli, hayatı istediği gibi yaşayan ve kendi değerini farkında olan demek istiyorum. Sadece kendisinin önemli olduğunu bilen. Ben varsam herkes vardır felsefesine inanan. Etraf ne der gibi bir düşüncesi olmayan yani mahalle baskısından korkmayan. Kısaca ben yaptım oldu diyerek özgür yaşamasını bilen insana bu toplumda marjinal ya da biraz deli deniyor. Bu tip insanlar çevresinde ya ciddiye alınır hatta saygı görür ya da hiç ciddiye alınmaz, huysuz, deli, sıradan, pasaklı gibi isimler takılır.

Hem çevrenizde marjinal ya da deli diye anılacaksınız hem de hayatın içinde hiçbir beceriniz olmayacak. İşte o zaman sıradan bir aykırılık olarak algılanır çevrenizden ilgi görmezsiniz. Bırak şu deliyi derler o kadar.

Bir de deliliğinizin hoş karşılandığı hatta sevildiği haller vardır. Bunun için hayatın içinde duruş biçiminizin hem dıştan hem de içten bir delilik sergilemesi gerekir. Yani herhangi bir şeyi herkesten daha iyi yapmak gibi. Çevreden saygı görülecek kadar bir şeyi iyi yaptığınız zaman size deli derken bile bunu bir saygı ifadesi gibi kullanırlar. Bunun en güzel örneği söz yazası Aysel Gürel’dir. Ne zaman bir televizyon programına katılsa yer yerinden oynuyor.

Geçenlerde bir televizyon programına telefon ile katıldı. Seyirciler deli gibi alkışladılar. Üstelik anlatıldığına göre bir çöp evde yaşıyormuş. Bir televizyon programında kendi şöyle ifade etmişti; “Ben akşamları sokaktaki çöpleri karıştırır üstüme başıma birşeyler bulurum ve giyerim.” Programlarda ya da gazetedeki resimlerindeki kıyafetleri toplum kurallarına göre çok aykırı. Sanırım Aysel Gürel gibi bir kadını sadece giyiminden dolayı anneniz olarak yanınızda taşımak istemezsiniz. Ama bugünki tanınmış ünlü Aysel Gürel’i taşırsınız. Çünkü kadın inanılmaz yaratıcı. Toplum tarafından kabul gören biri. Yani bir şeyi çok iyi yapıyor. Yani bir konuda uzman. Bir konuda uzman olunca onun deliliğini kabullendiğimiz gibi hatta hoşumuza bile gider. Bu tip aykırı tipler çevrelerinden saygı görürler. Ayakta alkışlanırlar. İşte Aysel Gürel de onlardan biri. Ben Aysel Gürel’i çok seviyorum. Kan çekiyor sanırım :) Biraz delilik bende de var çünkü :)

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Emeğe saygı

Posted by: tulaybilin on: 01/03/2009

Türk insanını zaman zaman anlamakta zorluk çekiyorum. Meyve veren ağaç taşlanır diyorlar ve böylece sorumluluktan kurtuluyorlar. Neden meyve veren ağacı taşlıyoruz anlayamıyorum. Hani bir şarkı vardır ya:

Ben güzele güzel demem
Güzel benim olmayınca

Bence bu sadece kıskançlıktır. Güzel benim olmasa da ben güzele güzel derim.

Bunları neden yazıyorum biliyor musunuz? Bugünlerde gazetelerde okuduğum bir haber yüzünden. Bu yılki kitap fuarında Orhan Pamuk için özel bir ödül verilmeyecekmiş. Bu yılki özel ödül Metin And’a verilecekmiş. Metin And’a verilmesine bir itirazım yok. Ama Orhan Pamuk büyük bir ödül aldı ve görmemezlikten geliniyor. Zaten ödülü aldığı zaman da az mı yazıldı çizildi biliyorsunuz. Hak etmedi diyen mi istersin, daha neler neler.

Emeğe saygı duyulmalı diye düşünüyorum. Üretim çok önemli bir eylem. Sanki her isteyen yazı yazabilirmiş veya yazı yazmak sıradan bir şeymiş gibi adeta taşlanıyor. Yerden yere vuruluyor.

Bütün bunlardan sonra bakın yine bizim insanımızın emeğe saygısını görün. Bunları okuyunca içime su serpildi. Çok şükür yazara saygı duyan insanlar da varmış.

Ünlü yazar Ahmet Rasim’in hayatını okurken çok şaşırdım. Haftalık K dergisinden alıntı yapmak istiyorum:

“Ahmet Rasim, Kadıköy’de Papazın Bağı denen kırlık bir yerde tek göz bir evde yaşarken semt sakinleri, Ahmet Rasim, Şifa semtinden Kalamış’ı rahat seyredebilsin diye aralarında para toplayıp ona kadife bir koltuk aldılar. Her sabah bir gözcü Ahmet Rasim’in uyanmasını bekledi. Üstat kalkınca ıslıkla haber verdi. Semt sakinleri çalınmasın diye geceleri güvenli bir yerde kilit altında sakladıkları kadife koltuğu eller üzerinde koşturup deniz kenarına koydular. Ahmet Rasim burada oturup yine mahallelinin getirdiği kahveyi içip denizi seyrettikten sonra evine döndüğünde, kadife koltuk yine aynı şekilde güvenli bir yere kaldırıldı.

Yazmaya aşıktı. Hep yazdı. Vapura inip binenlerin konuşmalarını yazdı. Annesinden bonbon isteyen çocuğun mızıldanmalarını yazdı. Sabahtan akşama kadar eski İstanbul mahallelerinde gezinen simitçi, sütçü, sucu, oduncu, kömürcü, yoğurtçu, helvacı ve meyvecileri yazdı. Daha doğrusu onların seslerini yazdı. Bir kentin sesini yazdı.”

Düşünebiliyor musunuz halkın bir yazara olan saygısını dile getiriş biçimine. Bu ne güzel saygıdır. Emeğe saygı budur işte. Bunları okuyunca hoşuma gidiyor. Bunlar da bizim halkımız. Aslında emeğe saygı duyan insanımız da var. Kötümser olmayalım. Yazarlarımıza sahip çıkalım.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Etiketler: ,

Kadınları anlıyor musunuz?

Posted by: tulaybilin on: 28/02/2009

Orta yaşı geçmiş adam ormanda yürüyüşe çıkmıştı. Sabahın erken saatiydi. Kimseler yoktu. Birden bire karşısına bir cin çıktı. “Dile benden ne dilersen” dedi. “Sadece bir tek şey” dile dedi. Adam düşündü ve Amerika’dan Asya’ya bir köprü istiyorum dedi. Cin bunun çok zor olduğunu, yapamayacağını, başka bir şey istemesini söyledi. Adam düşündü ve başka bir istek geldi aklına; “Bu yaşıma kadar kadınları hiç anlayamadım. Bana onların sırrını verir misin?” dedi. Cin; “Sen köprüyü kaç şeritli istiyordun?”

Cin için bile Amerika’dan, Asya’ya köprü yapmak daha kolay gelmiş. Yeter ki kadınları anlatmasın. Çünkü cin bile kadınları anlayamamış. Yıllardır duyarım kadınlar erkekleri, erkekler de kadınları bir türlü anlayamadılar. Neyi niçin yaptıklarını bilemediler.

Son zamanlarda kadınlar ve erkekler ile ilgili çok yazı okudum. Son olarak da bir kitap okudum. Kitabın adı; “Erkekler neden dinlemez & Kadınlar neden harita okuyamaz” Kitabın yazarı; Allan & Barbara Pease
Size bu kitaptan alıntılar yapmak istiyorum:

“Erkekler ve kadınlar birbirinden farklıdır. Birbirlerinden daha iyi ya da daha kötü değiller, sadece farklılar.

1960’ların sonuna kadar, insan beyni konusunda birçok veri, savaş alanında ölen askerlerden elde ediliyordu ve üzerinde çalışılacak çok aday vardı. Sorun, bunların çoğunun erkek olmasıydı; kadın beyninin de aynı şekilde çalıştığı varsayılıyordu. Bugün yapılan araştırmalar, kadın beyninin erkek beyninden çok farklı çalıştığını göstermektedir. Cinsiyetler arasında yaşanan ilişkilerdeki sorunların büyük bölümünün kaynağı burada yatmaktadır. Kadın beyni erkek beyninden biraz daha küçüktür, ancak bu farkın kadın beyninin performansını etkilemediği çalışmalar sonucunda ortaya çıkmıştır. 1997 yılında Danimarkalı araştırmacı Berte Pakkenberg, ortalama olarak bir erkeğin beyin hücrelerinin sayısının kadınınkilerden dört milyar fazla olduğunu, ancak genel zeka açısından kadınların erkeklerden %3 üstün olduğunu ortaya koymuştur.

1995 yılında Yale Üniversitesi’nde Roris Bennett ve Sally Shaywitz öncülüğündeki bilim adamları tarafından, erkekler ve kadınlar üzerinde testler uygulandı ve kafiyeli sözcükler konusunda beynin hangi tarafının kullanıldığını bulmaya çalıştılar. MRI yardımıyla, beynin farklı bölümlerindeki kan dolaşımında küçük değişiklikleri saptadılar. Sonunda, erkeklerin konuşma için beynin sol tarafını, kadınların ise her iki tarafı kullandığını kanıtladılar. 90’larda buna benzer birçok deney yapıldı ve hep aynı sonuçlar ortaya çıktı. Erkek beyni ve kadın beyni farklı çalışıyordu.

“Neden gazete okurken ya da televizyon seyrederken benim ona söylediklerimi duymuyor?” sorusu, dünyada hemen her kadının sorduğu bir sorudur. Bunun nedeni, erkeğin beyninin bir anda sadece bir iş yapmaya uygun olmasıdır; Kadın beyni, bir anda birden çok iş yapmaya uygundur.”

Son zamanlarda bu tür bilgileri birçok yerde okuyordum.. Ancak bu kitap bilimsel boyuttaki incelemeleri anlatıyor. Artık erkek ve kadının birbirinden tamamen farklı yaratılmış olduğuna inanmaktayım. Şimdi erkekleri daha iyi anlıyorum. İnternette dolaşan yazılarda kadın ve erkek ilişkilerini karikatürize eden yazılar bile var. Şimdi ise biz kadınların bazı davranışlarını erkeklerin dilinden okuyalım. Gülmemek mümkün değil :)

- 8 hafta süren baş ağrıları baş ağrısı olamaz, bir doktora gidin.
- Alışveriş yapmak zevkli değildir ve asla da olmayacaktır.
- “Beni seviyor musun?” diye sormayın. Emin olun ki sevmesek yanınızda bir saniye bile durmayız.
- Bizden sizinle aynı üzüntüyü çekmemizi beklemeyin, o sizin kız arkadaşlarınızın işidir.
- Bir yere gittiğimizde, hangi kıyafeti giyerseniz giyin, size çok yakışıyor, yemin ederiz. O yüzden bir daha sormayın.
- Biz erkekler basitizdir. Mesela sizden ekmeği getirmenizi istiyorsak, aslında ekmeği getirmenizi istiyoruzdur. Bundan “ekmek masada değil” diye bir iğneleme yaptığımız sonucunu çıkarmayın.
- Eğer 2 değişik şekilde anlayabileceğiniz bir şey söylemişsek ve bunlardan biri kötü ve sizi üzecekse, kesinlikle öbür anlamında söylemişizdir, boşuna bizi sıkıntıya sokmayın.
- Eğer bir şey istiyorsanız sormanız yeterli. Bir şeyi açıklığa kavuşturalım. Biz erkekler öyle farklı anlamlar taşıyan dolaylı soruları anlamayız. Ne istiyorsanız doğrudan söyleyin.
- Eğer şişmanladığınız düşünüyorsanız büyük ihtimalle şişmanlamışsınızdır zaten. Bize sormayın, cevap vermeyi reddediyoruzdur.
- En karmaşık durumda bile bizim için temel kural şudur. “En kolayını seç” Bizden komplike şeyler beklemeyin.
- Erkekler en fazla 16 renk görürler. Mesela, şampanya bir renk değil, bir içkidir.
- Erkeklerin çoğunun en fazla 3 çift ayakkabısı vardır.
- Biz basitizdir. O yüzden 30 çift ayakkabınızdan hangisinin kıyafetinize uyacağını sormayın, bilmiyoruzdur.
- Evi temizleyip yorulduktan sonra, yüzünüze bakılmayacak haldeyseniz, yaptığınız temizliğin bizin için bir anlamı yoktur. Takdir beklemeyin. Temiz bir evden önce güzel, en azından bakılı görünen bir kadınla bir evi paylaşmak daha anlamlıdır.
- Ev işlerinden sonra yattığınız yerde sızıp kalıyor ve her türlü kur çabasına yorgunum diyorsanız bu bizi bozar. Bir erkeğe temiz evden önce temiz bir eş ve hatta sadece bir eş lazımdır. Temizlik bir temizlikçi tarafından da yapılabilir ama bazı şeyler temizlikçi ile yapılmaz, yapılmamalı da.
- Size “neyiniz var? diye sorduğumuzda, “hiçbir şeyim yok” derseniz size inanırız, bizim için olay bitmiştir. O yüzden bir şeyiniz varsa dorudan söyleyin sonra bizi anlayışsız durumuna düşürmeyin.

Tanrı kadınları erkekler için, erkekleri de kadınlar için yarattığına göre birbirimizi tanıyarak mutlu mutlu yaşamalıyız. Espriler bir yana dünya ne kadınlar ne de erkekler olmadan çok anlamsız olurdu.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Etiketler: , , ,

Kaç kilo verdiniz?

Posted by: tulaybilin on: 28/02/2009

Hayat bazen komik bazen de aşırı ciddi geçiyor. Önemli olan en ciddi anlarınızda bile komik anları kaçırmamaktır. Anlatacağım olay tam da burada kurduğum cümlenin aynısı. Üzüntülü bir anımda komik bir şeye gülmeden edemedim. Ve bunu sizinle paylaşmak istedim.

Bayram öncesindeki hafta annem rahatsızlandı. Kendisi bir akciğer hastası olduğundan nefes almada güçlük çektiği için doktoru hastaneye yatması gerektiğini söyledi. Doktoru bir özel üniversite hastanesinde çalıştığından annemi de oraya yatırdık. Hizmet kalitesi harikaydı. Evimizde bile bundan daha rahat olamazdık. Üniversite hastanesinin özelliklerinden biri doktor, tıp öğrencileriyle birlikte vizite çıkıyor. Yani öğrencilere hastaların durumu anlatılıp onların teorikte öğrendikleri derslerin hasta üzerinde de tatbiki yaptırılıyor. Yani doktor hastasının başına öğrencileri ile birlikte geliyor.

Bir öğleden sonra doktor yanına öğrencilerini almış geldi. Valla sanırım 15 kişi vardılar. Annemi öğrencilerine anlattı. 15 tane tıp öğrencisi annemin sırtını dinledi ve hocalarının anlattığı hastalık türünü öğrenmiş oldular. Bir diğer gün bakıyorum hepsi yan odadaki hastanın başındalar.

Odamız iki kişilikti. Hastaneden çıkmadan bir gün önce yanımızdaki yatağa bir hasta yatırdılar. Annem 78 yaşında ve cin gibi bir kadın. Yeni yatan hasta da 75 yaşında bir kadındı. Kadın yatağa oturdu. Biraz sonra bir bayan tıp öğrencisi geldi. Kadına hastalığı ile ilgili sorular sormaya başladı. Kadın hepsine yarım yamalak cevap verdi. Yarım yamalak diyorum çünkü kadının aklı başında idi ama derdini anlatmakta zorluk çekiyordu. İstanbullu bir bayandı ama sorular karşısında kendini bir türlü ifade edemedi. Zaman zaman neresinin ağrıdığına bile karar veremedi. Bir ara tıp öğrencisi buraya ne şikayetle geldiniz dediğinde kadın cevap veremedi. Allahtan oğlu imdada yetişti ve sadece chek-up yaptırmak istediklerini söyledi.

Neyse tıp öğrencisi teşekkür etti ve gitti. Aradan 10 dakika geçti ki bir başka öğrenci geldi. Bu seferki erkek öğrenciydi. Size bazı sorular sormam gerekli dedi ve elindeki listeyi masaya koydu başladı soruları sormaya.

Hasta olan kadının kanser teşhisi ile 4 yıl önce bir göğsünü almışlar. İki gözünden katarak ameliyatı olmuş. Bir de dizlerinde problem varmış. Ameliyat demişler ama kadın istememiş. Bütün olay bu, ama bir türlü anlaşamadılar. Öğrenci elindeki kağıttan okuyup okuyup soru soruyor kadın da cevapladıkça öğrenci kağıdı işaretliyor. Genç delikanlı bütün hastalıklarını öğrendi. Uykularının düzenini sordu. Yeme içme düzenini sordu. Kaç doğum yaptığını sordu. Birden bire şöyle bir soru geldi :

- Adet kanamalarınız nasıl gidiyor?
O anda gülmekten ölüyordum. Kadın da çok şaşırdı ve şöyle dedi;
- Evladım ben 75 yaşındayım ben de adet mi kaldı ki artık :)
Bu sefer genç delikanlı şöyle dedi;
- Menepoza girdiniz mi?
Kadın yeniden güldü;
- Oğlum menepoz da biteli yıllar oldu :)
Ben artık sesli olarak gülmeye başladım.
Tekrar sorular devam etti. Delikanlı soruların arasında şöyle bir soru sordu ki bu benim şok olmama neden oldu;
- İntihar etmeyi düşünüyor musunuz?
Kadın kısa yoldan üçkuluvallah bir Elham okudu. “Tövbe, tövbe” diye başını salladı. “Niye düşüneyim ki?” dedi. Bu soru beni çok şaşırttı. Sonra kanserli başka bir hastayla sohbet ederken kadın dedi ki;
- Ben de kanser hastası olduğum için biliyorum. Bana da her seferinde o soruyu soruyorlar. Bütün kanserli hastalara soruyorlar ki hayata ne kadar bağlı olduğunu öğrenmek için.

Bana bu soru çok garip gelmişti. İnsana 10 kere sorsalar aklında yoksa da düşünür hale gelir. Burada doktorların yaptıklarını eleştirmek değil amacım, ama bana garip geldiği gibi soru sorulan kadın da çok şaşırdı. Aslında kadına da göğüs kanseri olduğundan sorulmuştur herhalde. Ama böyle “Boyun ve kilon kaç?” diye sorulurken, birden bire “İntihar etmeyi düşünüyor musun?” diye bir soru beni şaşırttı.

Bu sorunun etkisi tam geçiyordu ki öğrenci, kadına şu soruyu sordu;
- Son zamanlarda kilo kaybınız oldu mu?
Kadın oldukça şişman bir kadındı.
-Evet, son zamanlarda biraz kilo kaybım oldu dedi.
Öğrenci;
- Kaç kilo verdiniz? diye sordu.
Kadın şöyle cevap verdi;
-Kilo olmadı daha, 100 gr. verdim, deyince ben oturduğum sandalyeden düşüyordum gülmekten.

Hani tam körler sağırlar birbirini ağırlar muhabbeti. Kadın zaten 100 kg üstünde bir kadın. 100 gr verdiğini nasıl anlamış olabilir ki. Ben gülmekten kendimi odadan dışarı atmak zorunda kaldım. Bir müddet sonra öğrenci teşekkür etti ve gitti. Ama bir türlü tam gidemedi. Elindeki kağıt ile en az 5-6 kere daha geldi. Sorduğu soruları birer kere daha sordu. ikisi de bu soru cevap muhabbetinden çok yoruldular ki bir daha öğrenci gelmedi.

Ertesi sabah doktorlar yine çok kalabalık olarak geldiler. Annemi iyi buldukları için hastaneden çıkmamızı uygun buldular. Sevinç içinde evimize geldik. Bayramı evimizde geçirdik.

Bu arada ne kadar geçmiş de olsa bayramınız kutlu olsun. Sağlıklı günler hepimizin olsun ve çok mutlu olalım.

Sevgiler

Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Sen mutlu ol yeter

Posted by: tulaybilin on: 28/02/2009

Hiç aşık oldunuz mu? Ben oldum :) Hem de üç kere.

Bu dünyada hiç aşkı yaşamadan ölenler de var. Hatta aralarında aşk diye bir şey yoktur bile diyenler var. Aşkı yaşayan insanın yüreği daha yumuşaktır. Çünkü inanılmaz acı yaşamıştır. O acı ile olgunlaşmıştır.

Peki aşık olduğunuz ve aşkınıza kavuşamadınız. Ya da o sizi yeteri kadar sevmedi. Bana yar olmayan başkasına da yar olmasın der misiniz? Aşık olan insanın tek dileği onun iyi olmasını istemek değil midir? Tek amacı ona zarar gelmemesi değil midir?. Çünkü onu canı gibi seviyordur. O iyi olsun başka bir şey istemem diyordur.

Oysa aynı fikirde olmayanlar da var. Sırf onu çok sevdiği ve sahip olamadığı için onu öldürmek isteyenler. Bu duyguyu anlayamıyorum. Ben sevdiğime zarar vermekten çok korkarım. O iyi olsun hatta mutlu olsun bana yeter derim. Bütün bunları neden yazıyorum biliyor musunuz? 6.10.2007 tarihli Hürriyet Gazetesinin 3. sayfasındaki bir haber dikkatimi çekti:

“Ayrıldığı sevgilisinin evlendiğini öğrenen yat kaptanı, “Senin için ölmeye bile hazırım” notu iliştirilmiş çiçek buketiyle gittiği randevuda dehşet saçtı. Eski sevgilisini 6 yerinden bıçaklayan çılgın aşık, kendini de yaraladı. Midiliç, eski sevgilisine “Seni seviyorum, benimle evlenecektin. Ne olur geri dön” dedi. İsteğinin geri çevrilmesine sinirlenen Midiliç, eski sevgilisini göğsünden ve karnından 6 bıçak darbesi ile yaralayıp kendisini de karnından bıçakladı”

Bu haberi okuduktan sonra çok düşündüm. İnsan sevdiği insanı ve çok sevdiği için nasıl öldürmek ister? İnanın bilemiyorum. Aşk üzerine yazılmış şarkılar ararken Orhan Gencebay’ın şarkı sözleri geldi önüme. Bilirsiniz kendisi aşk üstadıdır. Orhan Gencebay Zalimsin adlı şarkısının bir mısrasında şöyle diyor;

“Sen mutlu ol yeter ben çile çekerim”

Başka bir şarkısının sözleri ise şöyle;

Dertler Benim Olsun

Bir zamanlar benim sevgilimdin
Yanımdayken bile hasretimdin
Şimdi başka bir aşk buldun
Mutluluk senin olsun
Dertler benim, çile benim, hasret benim
Hayat senin, senin olsun
Ömrüm senin, senin olsun

Ben daha ne çile, dertlere yolcuyum
Ben alnına dert yazılan kader mahkumuyum
Farketmez yaşamam, sen mesut ol yeter
Dertler bana gönül vermiş
Ben aşk sarhoşuyum

Dilerim her arzun gerçek olsun
Hayat bu, şansın hep açık olsun
Dertler benim, çile benim
Hayat senin senin olsun
Hatıralar, hasret benim
Ömrüm senin senin olsun

Bir gün daha geçti yine sensiz
Aşkım ağlıyor bak, sessiz sessiz
Çare bensiz, ben çaresiz
Ümidim senin olsun
Sana gelen dertler benim
Mutluluk senin olsun

Bakın Orhan Gencebay da kendisinin olmayan sevgilisine mutluluk diliyor. Demek ki benim olmayan sevgili ölsün demek çok doğru değil. Gerçekten seven kişi sevgilisine kavuşamasa bile ona mutluluk dileyebilmeli. Gerçek aşk budur bence.

Tüm aşıkların sevgililerine kavuşması dileğiyle mutluluklar diliyorum.

Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Etiketler: ,

Ünlü yazar

Posted by: tulaybilin on: 28/02/2009

Size yazdıklarım bazen duygular, bazen kişisel gelişim, bazen aşklarımız, bazen çocuklarımız bazen de benim hayatımın içinden yaşanmışlıklar ya da halen yaşananlar; Bugün size halen yaşananlardan bir örnek vermek istiyorum.

1 ay öncesi yeni bir eve taşındım. Daha büyük bir eve geçmek gibi bir ihtiyaç doğdu. Eski evimi de emlakçıya verdim ki kiraya versin diye. Ev bir aydır bir türlü tutulmadı. Bakalım kimin kısmeti diye merakla bekliyordum. Nihayet eve talip çıktı ve ev tutuldu. Kim tuttu biliyor musunuz? Ünlü bir yazar. Benim gibi çalışmıyor evinde sadece yazı yazıyor. 3 tane kitabı çıkmış. 4 ve 5. kitabı şu anda yazıyormuş. Eşi de kitapların editörlüğünü yapıyormuş. 3. kitabını bana verdi. Zaten ilgimi çeken bir konuydu. Elimdeki kitapları bitirince onu okumayı başlayacağım. Kitap okumak yeni bir bilgiyi edinmekten öte yazar hakkında da fikir sahibi olmak demektir. İnsan tanımak harika bir duygudur. Sonra birinci ve ikinci kitabını da okuyacağım.

Yerleştikten sonra güle güle oturuna gittim. Evi ben döşesem aynısını döşerdim zaten. Aynı benim tarzım bir ev. Ben mum yakmayı çok severim. İçeri girip oturduğum zaman eşi hemen mumları yaktı. Aynı ben gibi. Her şey aynı ben gibi.

O evde oturduğum sürece evimi anlatırken şöyle derdim: Bu evde acayip bir pozitif enerji var. Ev küçük gelmesine rağmen bir türlü çıkamıyorum. Evi çok seviyorum. Neticede istemesem de evden taşındım ve yazar olan bu yeni kiracı eve taşındıktan sonra bana şöyle dedi; “Bu evin acayip bir pozitif enerjisi var. Evi onun için tuttum.”

Bakar mısınız nasıl bir bakış açısı. Bazı insanlar hayata aynı pencereden bakıyorlar. O zaman iletişim harika oluyor. Bazen farklı pencereden bakanla karşılaştığımız zaman da kendimizden şüphe ederiz acaba yanlış mı düşünüyorum diye. Moralimiz bozulduğu bile olur. Oysaki yanlış düşünmek değil sadece farklı bir bakış açısıdır. Neden bakış açımız uymuyor diye üzülmeyin. Uyanları bulun ve mutlu olun. Diğer insanlardan nefret etmiyorum ama birbirimizi üzmeye de imkan vermiyorum.

Ben böyle yapıyorum ve mutluyum…tavsiye ederim.

Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Bu da geçer

Posted by: tulaybilin on: 28/02/2009

Size bu hafta Vatan gazetesi yazarı Okey Gönensin’in köşesinde yazdığı bir yazıyı aktarmak istiyorum. Umarım beğenirsiniz:

Dervişin biri, uzun ve yorucu bir yolculuktan sonra bir köye varır. Karşılaştığı köylülere kendisine yemek ve yatak verecek biri olup olmadığını sorar. Köylüler dervişe kendilerinin fakir ve evlerinin de küçük olduğunu söyleyip onu Şakir diye birinin çiftliğine gönderirler. Derviş yola koyulur. Yolda rastladığı köylülerin anlattıklarından, Şakir’in bölgenin en zengin kişilerinden olduğunu anlar. Bölgedeki ikinci zengin ise Haddad adında bir başka çiftlik sahibidir.

Derviş, Şakir’in çiftliğinde çok iyi karşılanır. Yer içer, dinlenir. Şakir de ailesi de hem misafirperver hem gönlü geniş kişilerdir. Yola çıkma zamanı gelir, derviş Şakir’e teşekkür ederken, “Böyle zengin biri olduğun için hep şükret”der.

Şakir şöyle cevap verir;

“Hiçbir şey oldu gibi kalmaz, bazen görünen gerçeğin kendisi değildir. Bu da geçer.”

Derviş yol boyunca bu söz üzerine uzun uzun düşünür. Aradan birkaç yıl geçmiş, dervişin yolu yine aynı bölgeye düşmüştür. Şakir’i hatırlar, uğramaya karar verir. Rastladığı köylülere Şakir’i sorar: “Haaaa o Şakir mi”der köylüler, “O iyice fakirledi, şimdi Haddad’ın yanında çalışıyor.”

Derviş hemen Haddad’ın çiftliğine gider, Şakir’i bulur. Eski dostu yaşlanmıştır, üzerinde eski püskü giysiler vardır. Üç yıl önceki bir selde sığırları telef olmuş, evi yıkılmıştır. Toprakları da işlenemez hale geldiği için çaresiz, selden hiç zarar görmemiş ve biraz daha zenginleşmiş Haddad’ın yanında çalışmaya başlamıştır. Şakir ve ailesi üç yıldır Haddad’ın hizmetkarıdır.

Şakir bu kez dervişi son derece mütevazı olan evinde misafir eder. Kıt kanaat yemeğini onunla paylaşır. Vedalaşırlarken derviş Şakir’e olup bitenlere çok üzüldüğünü söyler ve Şakir’den şu cevabı alır: “Üzülme…unutma bu da geçer”.

Yedi yıl sonra dervişin yolu yine aynı bölgeye düşer ve büyük bir şaşkınlık içerisinde olanı biteni öğrenir. Haddad birkaç yıl önce ölmüş, ailesi olmadığı için de bütün varını yoğunu en sadık hizmetkarı ve eski dostu Şakir’e bırakmıştır. Şakir Haddad’ın konağında oturmaktadır, geniş arazileri ve binlerce sığırıyla yine yörenin en zengini olmuştur.

Derviş eski dostunu iyi gördüğü için ne kadar sevindiğini söyler ve yine aynı cevabı alır; “Bu da geçer”.

Birkaç yıl geçmiş derviş yine Şakir’e uğramak istemiştir. Ona bir tepeyi gösterirler. Tepede Şakir’in mezarı vardır ve taşında şu yazılıdır: “Bu da geçer”

Derviş ölümün nesi geçer diye düşünür ve gider. Ertesi yıl Şakir’in mezarını ziyaret etmek için geri döner, ama ortada mezar filan yoktur. Büyük bir sel gelmiş bütün mezarı savurmuş, Şakir’den geriye hiçbir kalmamıştır.

O yıllarda ülkenin sultanı, kendisi için çok farklı bir yüzük yapılmasını ister. Öyle bir yüzük olmalıdır ki sultan mutsuz olduğunda umudunu tazelemeli, mutlu olduğunda ise kendisini tembelliğe kaptırmasına izin vermemelidir. Hiç kimse sultanı tatmin edecek böyle bir yüzüğü yapamaz. Bir gün sultanın adamları bu bilge dervişi bulur. Yardımını isterler. Sultan yüzük işine takmıştır. Derviş, sultanın kuyucusuna hitaben bir mektup yazıp verir.

Kısa bir süre sonra yüzük sultana sunulur. Sultan önce bir şey anlamaz, çünkü son derece sade bir yüzüktur bu. Derken yüzüğün üzerindeki yazıya gözü takılır. Biraz düşünür ve yüzüne büyük bir mutluluk ışığı yayılır. Yüzüğün üzerinde “Bu da geçer” yazmaktadır.

Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Etiketler: , ,

Bağlanmayacaksın bir şeye öyle körü körüne

Posted by: tulaybilin on: 28/02/2009

Hani hepimiz yaparız ya, hiçbir şeyi atamayız bir türlü. Giymediğimiz giysiler, ayakkabılar, çantalar, eşofmanlar, biblolar, kül tablaları, kullanılmayan bir elektrik sobası, yenisini aldığımız halde eski fırın. Hani adeta evi onlar için tutmuşuz da biz de arada sığınmış yaşıyoruz. Neredeyse bize yer yok.

Hani geçen hafta size yazı yazamadım ya. İşte o zaman evden eve taşınmıştım. Zaten ancak taşınmalarda kıyı bucak temizlik yapılır. Uzun süredir atılmayı bekleyenler atılır. Ama yine de elin bir türlü gitmez. Yarısını tam atacakken geri alırsın, tekrar sarar kaldırırsın.

Ama bu sefer benim için böyle olmadı, gerçekten attım. O kadar çok şey attım ki arada halen kullandıklarım bile vardı. Bir şeylerden vazgeçmek ne rahatlatıcı bir şeymiş meğerse. İnanılmaz bir özgürlük veriyor insana. Kendimi hafiflemiş ve güven içinde hissediyorum ve hatta kuvvetli. Bağlanmak ne kötü bir şeymiş. Yani bağımlı olmak gibi. Eşyalar hayatımızı yönetiyormuş meğerse. Farkında bile değiliz. Ben hafifledim valla. Şiddetle tavsiye ederim.

Tam bunu düşünürken Can Yücel’in mısralarına takıldı aklım. O da aynı şeyleri düşünmüş. Keyif alacağınızı düşünerek Can Yücel’den alıntı yapmak istiyorum.

Körü körüne yaşamak

Bağlanmayacaksın bir şeye, öyle körü körüne.
“O olmazsa yaşayamam” demeyeceksin.
Demeyeceksin işte.
Yaşarsın çünkü.
Öyle beylik laflar etmeye gerek yok ki.
Çok sevmeyeceksin mesela. O daha az severse kırılırsın.
Ve zaten genellikle o daha az sever seni, senin o’nu sevdiğinden.
Çok sevmezsen, çok acımazsın.
Çok sahiplenmeyince, çok ait de olmazsın hem.
Çalıştığın binayı, masanı, telefonunu, kartvizitini…
Hatta elini ayağını bile çok sahiplenmeyeceksin.
Senin değillermiş gibi davranacaksın.
Hem hiçbir şeyin olmazsa, kaybetmekten de korkmazsın.
Onlarsız da yaşayabilirmişsin gibi davranacaksın.
Çok eşyan olmayacak mesela evinde.
Paldır küldür yürüyebileceksin.
İlle de bir şeyleri sahipleneceksen,
Çatıların gökyüzüyle birleştiği yerleri sahipleneceksin.
Gökyüzünü sahipleneceksin,
Güneşi, ayı, yıldızları…
Mesela kuzey yıldızı, senin yıldızın olacak.
“O benim” diyeceksin.
Mutlaka sana ait olmasını istiyorsan bir şeylerin…
Mesela gökkuşağı senin olacak.
İlle de bir şeye ait olacaksan, renklere ait olacaksın.
Mesela turuncuya, ya da pembeye.
Ya da cennete ait olacaksın.
Çok sahiplenmeden,
Çok ait olmadan yaşayacaksın.
Hem her an avuçlarından kayıp gidecekmiş gibi hem de hep senin kalacakmış gibi hayat.
İlişik yaşayacaksın. Ucundan tutarak…

Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Anlatmak için yaşamak

Posted by: tulaybilin on: 28/02/2009

Şu anda geriye dönük bir düşünün. Hayatınızda yer eden kaç tane önemli olay hatırlıyorsunuz. Çocukluğunuzdan birkaç sahne, ilk aşkınız, evlilik gününüz, çocuğunuz doğduğu gün ve belki de çok acı çektiğiniz birkaç gün. Peki bu güne kadar bilinçli olarak kaç yıl geçti? Kaç yaşındasınız? Belki 30 yıl diyeceksiniz, belki de 50. Yaşadıklarınız hatırladığınız birkaç olaydan mı ibaret? Gerisini hiç hatırlamıyorsunuz değil mi? Neden dersiniz? Çünkü yaşadıklarımıza anlam katmıyoruz. Kaç kere dolunay seyrettiniz? Bir tanesini anlatabilir misiniz desem söyleyecek söz bulamazsınız. Çünkü anı yaşayamıyoruz. Yıllar sıradan geçiyor. Oysaki hayatımız sadece hatırlayabildiklerimizdir.

20. yüzyıl edebiyatına damgasını vuran Gabriel Garcia Marquez sonunda anılarını yazdı. Kitabın adı “ANLATMAK İÇİN YAŞAMAK”. Bu kitapta yazar şöyle diyor; “Hayat, insanın yaşadığı değildir; aslolan, hatırladığı ve anlatmak için nasıl hatırladığıdır.” Peki neleri hatırlıyoruz? Neleri anlatabiliriz? Sadece yukarıda saydığım önemli günleri mi? Gerisi nerede? Yaşanmamış mı kabul etmeliyiz? Debbie Ford’un yazdığı Hayatınızın En Güzel Yılı adlı kitaptan küçük bir alıntı yapmak istiyorum:

“Kısa bir süre önce bir gemide yedi günlük workshop yapabilme onuruna sahip oldum. Yetiştirdiğim birçok koç ve seminere katılacak insanlarla beraber Gary de bizimleydi. Vaktimizi çok eğlenceli ve üretken geçirdik ve seyahatimiz sona ererken Gary bana bu gezi hakkında neleri hatırladığımı sordu. Beraber geçirdiğimiz bu binlerce dakikadan hangilerinin benim için önemli olduğunu bilmek istedi. Sorusunun cevabını düşünmek için birkaç dakika harcadıktan sonra şaşırmıştım, çünkü bu geziyi bu kadar özel yapan şeylerin ne olduğunu hatırlamakta zorlanıyordum. Bir hafta süren yemekler, danslar, konuşmalar, güneşlenmeler ve bu anları özel kılan yaptığımız bütün o muhteşem şeyler belirsizliğin içinde sanki kaybolup gitmişti. Ama Gary özellikle bundan 12 ay sonra hatırlayabileceğim şeyi öğrenmek istedi. Beraber yaşadığımız hangi şey zihnimize sonsuza kadar kazınmıştı. Tüm yıl içinde, gerçekten en eğlendiğim hafta olmasına rağmen, önümdeki beş yıl içinde hatırlayabileceğim sadece birkaç dakika olduğunu görmek gerçekten çok şaşırtıcıydı.Güvertede oturmuş denizi seyrederken hakkında hiçbir şey hatırlamadığım ne kadar çok yolculuk olduğunu fark ettim. Evet, on beş yıl önce Santorini’de eşek üstünde yaptığım yolculuğu hatırlıyordum, ama kiminle nerelere gittiğimizi ve bu geziyi neyin özel yaptığını hatırlamıyordum.”

Yazar cümlesini şöyle bitiriyor;

“Her gün hatırlanabilir olaylar aramaya, yaratmaya ve yakalamaya çalışın. Neyi aramanız gerekir? Bilincinizin hangi bölümünün değişime ihtiyacı var? Her gün hatırlayacağınız en az iki dakika bulun.”

Bizler bugüne kadar yaşadıklarımızdan çok şey hatırlamıyor olabiliriz. Yaşadıklarımız değil hatırladıklarımız yaşamımız olacağına göre bundan sonra ne yapmayı düşünüyorsunuz?

Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Etiketler: , ,

Doğum günü gerçeği

Posted by: tulaybilin on: 28/02/2009

Yazılarıma iki hafta ara verdiğim için özür dilerim. Bir hafta ben izin yaptım bir hafta da sevgili editörüm izin yaptı. Sanki sizlerden bin yıldır ayrı kalmışım gibi bir his var içimde. Şükür kavuşturana derler ya, çok sevinçliyim şu anda.

Bilgisayarımın başındayım ve parmaklarım inanılmaz hızlı bir şekilde beynimden geçenleri klavyeye döküyor.
Son zamanlarda mail trafiği inanılmaz hareketlendi. Özellikle son günlerde yazdığım “Erkekler kime kadınım der?” başlıklı yazı için. Harika mailler geldi. Çok mutluyum.

Bu arada bir de soru geldi. Sanırım yazılarımı yeni okumaya başlamış birisinden. Soru şuydu; “Hiç doğum hakkında bir yazınız var mı?” Düşündüm yoktu. Üstelik bu hafta benim de doğum günümdü. Bu hafta yazacağım diye söz verdim.

24 ağustos benim doğum günümdü. İnsan ne hisseder doğum gününde. Hep yeni kararlar alırız. Yapamadıklarımızı yapmak için. Ama aradaki zaman ne çabuk geçer ki kendimizi hiç birini yapmadan yeni bir doğum gününde buluruz. Bunun için sakın üzülmeyin, insanın doğasında var. Ben de bu doğum günümde hayatıma baktım. Hayatımı enine boyuna düşündüm. Hesaplarımı yaptım. Varlıklarımı ve kaybettiklerimi düşündüm. Borçlarımı alacaklarımı düşündüm. Vardığım sonuç; MUTLUYUM

Daha yapmak istediğim yığınla şey var. İyi ki de var. Yoksa mutsuz olurdum. Tam doğum günümde tesadüfen internetten bir mail geldi. Hani arkadaşlar beğendiklerini birbirlerine yollarlar ya. Ard düşüncesiz bir arkadaş mail atmış. Oturup üzerinde bir hayli düşündüm. Sizlerle paylaşmam gerekli.

“-Tık, tık, tık.
- Kim o?
- Hazırlan gidiyoruz.
- Sen kimsin? Nereye gidiyoruz?
- Sıran geldi. Gerçek evine gidiyoruz.
- Gerçek ev mi? Sen? Yoksa?
- Evet, haydi gidelim.
- Dur bir dakika. Bir sürü yarım işim var.
- İş yarım kalmaz, birileri tamamlar, oyalanma artık.
- Çocuklar, onlar daha küçük, bari vedalaşsaydım.
- Sen olmadan da büyürler, haydi bekliyorlar.
- Bekliyorlar mı? Onlar da kim?
- Gidince görürsün.
- Anladım. Anladım. Ama kalbini kırıp gönlünü alamadıklarım, iyiliğini görüp karılık veremediklerim var. Anlayacağın borçlu gitmek istemiyorum.
- Bunu zamanında düşünseydin!
- Zamanında mı? İyi de ben zamanım var sanıyordum.
- Hepiniz aynısınız. Zaman dediğin içinde bulunduğun an. Bunun ötesi yok.
- Keşke…Keşke.
- Devam etme. Bugünü yaşarken hep yarın var gibi davrandın. Üstündeki üniformanın sorumlulukları var. Yerine getirmedin. Bu sana bir uyarıydı. Şimdi gitmiyoruz. Ama her an gidebiliriz. Bir daha geldiğimde arkanda pişmanlıklar olmasın.”

Düşünün ki doğum gününüzde böyle bir mail geliyor. İnsan nasıl düşünmesin ki. Hayatı hiç bitmeyecekmiş gibi yaşıyoruz ama biraz da her an bitecekmiş gibi yoğun yaşasak inanın ki daha zevkli olacak. Hep ileriye bakmak geçmişle ilgilenmemek gerekli diye düşünüyorum. Çünkü geçmişi değiştirme şansımız yok. CHARLES KETTERİNG dediği gibi;

BEN GEÇMİŞLE İLGİLENMİYORUM. GELECEĞİME BAKIYORUM. ÇÜNKÜ HAYATIMIN KALANINI ORADA GEÇİRMEYİ PLANLIYORUM.

Bunu dedikten sonra keşkeleri hayatımızdan çıkartmış olmalıyız. Ya da bizi rahatsız eden bir şey varsa hemen yerine getirip defterleri kapatmalıyız.

Sürekli ileriye bakarak yaşamalıyız. Tanrı nasıl olsa hepimiz için mutluluk hazırlamıştır bize. Tagore’nin dediği gibi;

HER YENİ DOĞAN ÇOCUK TANRININ İNSANLARDAN UMUDUNU KESMEDİĞİNİ GÖSTERİR

Hayat güzel yaşamak güzel….kendimizi mutlu etmek için geçmişe değil geleceğe bakmalıyız. Ama eski defterleri kapatmadan ileri dönüp bakamayız. Bilirsiniz muhasabelerde yıl sonu hesaplar kapanmadan asla yeni yılın hesabı açılmaz. Hesaplar tutmaz. Eski hesaplar temizlenir bakiyeler eksi veya artı olarak yeni yıla devir alınır. Artı bakiyeler mutluluk verir ama eksi bakiyeler de mutlaka sorgulamaya tabii tutulur. Muhasebe müdürüne yönetim hesap sorar bu eksi bakiyeler nedir, neden kapanmadı diye. Hepsinin en kısa sürede kapanması gereklidir. 7 yıl muhasebe müdürlüğü yaptığım için bu hesap kapatmaları iyi bilirim.

Geçmişten gelen eksi bakiyeleri sorgulayıp gelecek hayatımıza mutlu mutlu devam etmeliyiz. Bu doğum günümde aldığım en önemli kararım: Daha çok dost edinmek. Yeni insanlar tanımak keyifli bir yıl geçirmek istiyorum.

UNUTMA BUGÜN GERİYE KALAN HAYATININ İLK GÜNÜ
GOETHE

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Başarısızlığın nedenleri

Posted by: tulaybilin on: 28/02/2009

Her zaman yazıyorum bazen bir yazı yazabilmek için 5 kitap okumam gerekiyor. Sürekli kendimi yenilemem gerektiğine inanıyorum. Yoksa yazılar hepsi birbirinin aynısı olur ve bu da sizi sıkar. Son günlerde biliyorsunuz “Sır” isimli bir kitap ortalığı kasıp kavuruyor. Aslında kuantum fiziğini anlatıyor. Yani çekim yasası. Kitabı okuyunca hemen aynı konu ile ilgili ne kadar kitap varsa okumaya karar verdim. En azından konu hakkında bir fikrim olsun diye.

Bir konuya el attım mı birkaç alternatif bilgiye ulaşmadan bırakamıyorum. Şimdiki ilgi alanım çekim yasası, elimdeki şu anki kitabın adı da “DÜŞÜN VE ZENGİN OL”. Zengin olmak deyince illaki parasal zenginliği algılamıyorum. İnsanın iç zenginliği daha önemli diye bakıyorum. Bugün size bu kitaptan alıntılar yapmak istiyorum.

Başarı ve başarısızlık hepimizin beynini meşgul eden bir kavram. Size daha önce başarı ile ilgili maddeler yazmıştım. Bugün de başarısızlığın nedenleri hakkında yazmak istiyorum.

1- KÖTÜ KALITIMSAL GEÇMİŞ; Bazen bunun için elimizden bir şey gelmez ama beyin gücü ile yenebiliriz.
2- HAYATTA İYİ BELİRLENMİŞ BİR AMAÇ EKSİKLİĞİ; Belki de başarısızlıklarımızın ana nedeni budur.
3- SIRADANLIĞI AŞACAK KADAR HIRSLI OLMAMAK; Eğer aldığımız kararların bedelini ödemekten kaçıyorsak içimizde başarılı olmak için bir hırs olmaz.
4- YETERSİZ EĞİTİM: Bu en kolay yoldur. Kendimizi yetersiz buluyorsak okumaktan başka çare yoktur. Üstelik bu çare sadece bizim elimizdedir.
5- DİSİPLİN YETERSİZLİĞİ: Bizleri idare eden sadece yine biziz. Hayatımızın kontrolünü elimize almazsak başarısızlık bizi kapıda bekler.
6- SAĞLIĞIN KÖTÜ OLMASI; Sağlam kafa sağlam vücutta bulunur diye boşa söylenmemiş. Sağlığımız her şeyimiz.
7- ÇOCUKLUK SIRASINDAKİ ELVERİŞSİZ ÇEVRE ETKENLERİ; Bu çocukken bizim elimizde olmayan nedenler ama hayatımız boyunca bu nedene sığınarak yaşamak da doğru değildir.
8- ERTELEME; En yaygın başarısızlık nedenlerinden biridir.
9- ISRAR ETMEME: Çoğumuz başladığımız her şey de iyi başlayıcılar ama kötü tamamlayıcılarız. En küçük bir yenilgi işaretin vazgeçmeye hazırızdır. Başarısızlık kararlılıkla başa çıkamaz.
10- OLUMSUZ KİŞİLİK: Çevremizin nefretini kazanarak bir yere varamayız. Olumsuz kişilik iş birliği sağlayamaz.
11- CİNSEL İSTEĞİN KONTROL EDİLEMEMESİ; Cinsellik harika bir duygu ama karşımızdakini cinsel obje olarak görmek belki de dostluklarımıza zarar verir.
12- HİÇBİR BEDEL ÖDEMEDEN BİR ŞEY İÇİN KONTROLSÜZ ARZU; Kumar tutkunu olmak gibi bağımlılıklar insanı başarıdan uzaklaştırır.
13- İYİ BELİRLENMİŞ KARAR GÜCÜ EKSİKLİĞİ; Kararsızlık ve erteleme ikiz kardeştir. Birinin bulunduğu yerde genellikle diğeri de bulunur. Sizi tamamen aciz hale düşürmeden bu çifti öldürün.
14- KORKULARIMIZ: Yersiz korkular başarısızlığın temel taşıdır.
15- EVLİLİKTE YANLIŞ EŞ SEÇİMİ; Kararlarımızı hep mutlu olacağız diye veririz ama yanlış karar aldığımızda da bedelini ödemeye hazır olmalıyız.
16- AŞIRI TEDBİRLİ OLMAK; Hayatın tadı riske girmeden alınmaz. Sakin limanlarda yatan gemiler fırtınalardan korunur ama geminin altının durmaktan delinmesine mani olamazsınız.
17- HAYATINDA YANLIŞ ORTAK SEÇİMİ; İşteki başarısızlıkların en yaygın nedenlerinden biri de budur.
18- BATIL İNANÇ VE ÖNYARGI; Batıl inanç bir tür korkudur. Ayrıca cahillik işaretidir.
19- YANLIŞ İŞ SEÇİMİ; Hiç kimse sevmediği bir işte başarılı olamaz.
20- ÇABA YOĞUNLUĞU EKSİKLİĞİ; Bütün çabalarınızı tek bir kesin hedefe yoğunlaştırın.
21- RASTLAGELE HARCAMA ALIŞKANLIĞI; Savurganlar başarılı olamazlar. Çünkü daima yoksulluk korkusuyla yaşarlar.
22- İSTEK EKSİKLİĞİ; İstek olmaksızın kişi ikna edici olamaz. Üstelik istek bulaşıcıdır. Çevremizi seçerken dikkatli olmalıyız.
23- HOŞGÖRÜSÜZLÜK: En zararlı hoşgörüsüzlük şekilleri, dinsel, ırsal ve siyasal fikir farklılıklarına karşı gösterilendir.
24- ÖLÇÜLÜ OLMAMA: En yıkıcı aşırıya kaçma şekilleri yeme, içme cinsel faaliyetlerle ilgili olandır. Bunların herhangi birinde ölçüsüzlük başarı için öldürücüdür.
25- DİĞERLERİYLE İŞ BİRLİĞİ YAPMA YETERSİZLİĞİ; Hiçbir bilgi sahibi iş adamının veya liderin katlanacağı bir hata değildir bu.
26- ÇABA GÖSTERMEDEN ELDE EDİLMİŞ GÜCE SAHİP OLMA: Zaman içinde hak ederek kazanılmamış güç çoğu zaman başarı için ölümcüldür. Ani zenginlik yoksullaktan daha tehlikelidir.
27- KASITLI SAHTEKARLIK; Dürüstlüğün yerini tutacak bir şey yoktur.
28- KENDİNİ BEĞENME VE KİBİR; Bu özellikler diğerlerini uzakta tutmaya yarayan kırmızı ışık görevi görür. Başarıyı öldürür.
29- DÜŞÜNMEK YERİNE TAHMİN ETMEK: Çoğu insan doğru bir şekilde düşünek için gerekli olan bilgiyi elde edemeyecek kadara tembel ya da ilgisizdir.
30- SERMAYE YETERSİZLİĞİ

Bir malı iyi pazarlamak için malı iyi tanımak gereklidir. Kendimizi de iyi pazarlamamız için kendimizi iyi tanımalıyız. Başarısızlık nedenlerimizi iyi bilmeliyiz. Ayrıca bu 30 maddeye sizin de ilave edecekleriniz olabilir. Tek başınıza çok açık yüreklilikle bu maddelere cevap vermenizi öneririm.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

İlk aşk

Posted by: tulaybilin on: 28/02/2009

İlk aşık olduğumda 18 yaşındaydım. İlk görüşte bir aşktı bu. Onu gördüğümde yanımdaki arkadaşıma şöyle demişim tabii ki ben hiç hatırlamıyorum; “İŞTE ARADIĞIMI BULDUM”

Neydi ki aradığım ilk bakışta bulduğumu anladım. Hiç konuşmadan. Kimdir, nerede yaşar, bunların hiç birini sormadan aradığımı bulduğuma karar vermişim. Her zaman yazıyorum ki aşk ayakları yere basmayan mantığın hiç olmadığı bir duygudur. Onda ne bulduğumu bana sorsalardı inanın ki asla söyleyemezdim. Ama biliyor musunuz ki o kişiyle ben sadece 3 ay görüştüm. Bu üç aylık görüşmede sadece el ele tutuşmuştuk. Bir daha da onu hiç görmedim. Ama uzun yıllar unutamadım. Hani derler ya ilk aşk unutulmaz diye.

Daha 28 yaşındayken cephede vurulup ölen yazar Alain Fournier, “Adsız Ülke” adlı romanında bir görüp aşık olduğu ama bir daha unutamadığı aşkını bakın nasıl anlatıyor;

“Ve Paris’te bir gün Ağustos’un beşi, Grand Palais civarlarında aşk beni keşfediyor. Önce gözlerim, ardından yüreğim, bir saniyelik zaman aralığında Yvonne’u sevdim.

İsmiyle tanımadım ben onu. Kimliğini, aile fotoğraflarını, ilk dişini hiç görmedim. Giysilerin içindeki hareketlenmelere takıldı bakışlarım. Kelimelerinde duyduklarım ilgimi çekti –gözlerinin rengine bile bakmadı-. Tesadüfleri büyülü, hissi yabancı, heyecanı cezbediciydi. Havayla, geceyle, kullandığı parfümle, müziğin tınısıyla ilgisi yoktu. Anlık kararlar gidişatını belirledi. Bedeninin kıvrımları ve ellerinin dansı.

Rüyalarıma hükmediyor kadın. Gelecekte yanımda görmek istediğim, sokakta takip ettiğim, kalbimin hakimi Yvonne. Aylarca evinin önünde, sokaklarda, kanalın kenarında onu arıyorum. Onlarca mektup yazıp ceplerimde saklıyorum. Bir gün yeniden görme umudumu hiç yitirmeden. Avareliğin katili tutkular, başka kadınları da görüş açımdan kaldırıyor. Bir çöp kutusundan ya da tabeladan daha fazla ilgimi çekmiyorlar.”

İlk aşk böyle bir şey işte. “Bir saniyelik zaman aralığında Yvonne’u sevdim.” diyor.

Nasıl bir tutkudur ki bu, başka kadınlar yok oluyor aşığın gözünde. Ben de aynı duyguyu yaşamıştım. Hatta gözümün başka erkeği görmesi değil, dünyada sadece ikimiz var sanıyordum. O dönem dünya durmuştu sanki.

Kanadalı bir Kızılderili olan Oriah Mountain Dreamer bir şiirinde aşık olanın bir aptal gibi görünme riskini göze alması gerektiğini ifade ediyor; “Kaç yaşında olduğun beni ilgilendirmiyor. Aşk için, hayallerin için, yaşıyor olma serüvenin için, bir aptal gibi görünme riskini göze alıp almayacağını bilmek istiyorum.”

Şair çok haklı. Aşk insanı gerçekten aptal yapıyor. Aşık olmak gerçekten bir risktir. Hani eski yazılarımdan birine şöyle bir başlık atmıştım: AŞK İNSANIN BAŞINA GELEN EN GÜZEL FELAKETTİR

Ben o felaketi çok seviyorum. Siz başınıza gelen aşk felaketini nasıl anlatırsınız. Bence yazın. Şu andaki duygularınızı yazın. Yıllar sonra okuyunca inanın çok şaşıracaksınız.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Erkekler kime kadınım der?

Posted by: tulaybilin on: 28/02/2009

Bir erkeğin hayatına kim bilir kaç kadın girer ve çıkar? Hangisine sevgilim, hangisine kadınım diye hitap eder acaba? İkisinin arasında ne fark var diyeceksiniz. Çok fark var. Şimdi ben kadın gözüyle erkekleri yazmak istiyorum. Ya da olmasını istediğim gibi yazıyorum. Yanlış isem lütfen beni mailleriniz ile uyarınız.

Bir erkeğin hayatına giren kadınların hepsi sevgilidir. Ama bir tanesi vardır ki ona sadece “KADINIM” diye hitap eder. Sevgilim dediği, günlerini gün ettiği, hoş vakit geçirdiği, bazen boşluğunu dolduran, bazen hüzününü dağıtan, bazen onu eğlendiren, bazen onu dertlerinden uzaklaştıran ya da boş zamanlarını doldurandır. Hatta onunla evlenebilir bile. Çocukları bile olur. O artık çocuklarının annesidir. Bir insan olarak onu sever. Ona zarar gelmesini istemez. Bir zaman sevgilim dediği şimdi resmi olarak karısıdır.

Bir erkek “kadınım” diye hitap ettiği zaman ona yüklediği anlam bambaşkadır. Onun içinde şevkat, sevgi, aşk, sahiplenme, kıskançlık, onunla gurur duyma, koruma hissi ve kimseyle paylaşamama vardır. Artık dünyaya neden geldiğini biliyordur. Hayatının anlamı vardır artık. Aradığı sadece o’dur. Onu bulmak ve onunla yaşamak için doğmuştur. Onun olmadığı bir yaşam düşünemez. Çok emindir, tanrı onu sadece kendi için yaratmıştır. Dünyada bir tek o ve kendisi vardır. Onun için canını verebilir. Bu aşktan da öte bir şeydir. Bu bir tutkudur. Bu mantığın bittiği yerde başlayan bir duygudur. Bu kadınım dediği kişinin resmi nikahlı karısı olması şart değildir. Ama zaman zaman karım diye bile hitap eder.

Bu duyguların en güzel örneğini ünlü şair Bedri Rahmi Eyüboğlu yaşamıştır. Bedri Rahmi Eyüboğlu, Eren Hanım’la evlidir. Ancak Mari Gerekmezyan’a aşık olmuştur. Mari, Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun asistanlik yaptığı Güzel
Sanatlar Akademisi’nin heykel bölümüne misafir ögrenci olarak gelmistir.

1949′da bir gün İstanbul Büyük Kulüp’teki bir toplantıda davetliler, Bedri Rahmi Eyüboğlu’ndan bir şiir okumasını isterler. Eyüboğlu ayağa kalkar ve Karadut’u okumaya baslar:

“Karadutum, çatal karam, çingenem
Nar tanem, nur tanem, bir tanem
Ağaç isem dalımsın salkım saçak
Petek isem balımsın ağulum
Günahımsın, vebalimsin.
Dili mercan, dizi mercan, dişi mercan
Yoluna bir can koyduğum
Gökte ararken yerde bulduğum
Karadutum, çatal karam, çingenem
Daha nem olacaktın bir tanem
Gülen ayvam, ağlayan narımsın
Kadınım, kısrağım, karımsın.”

Bedri Rahmi, şiiri okurken aniden gözlerinden yaşlar süzülür. Salondaki herkes niye ağladığını anlamıştır. Çünkü aşklarını bütün İstanbul bilmektedir. O anda yanında oturan Eren Eyüboğlu da anlamıştır. Çünkü şiirde “kadınım, kısrağım, karımsın” dediği kadın kendisi değildir.

Görüldüğü gibi erkekler sadece nikahlı karılarına kadınım ve karım kelimelerini kullanmıyorlar. Bu bambaşka bir duygu. Bunun adı aşk. Doğa üstü bir duygu. İnsanın vücut kimyasını değiştiren, ruhunda volkanların patlamasına neden olan bir duygu. Onu bulduktan sonra kaybetmek ise çok acı verir. Bunu en iyi Ercan Saatçi’nin yazdığı ‘Yastayım’ adlı şarkı sözü anlatıyor:

Yoksun yine varlığım sürünüyor
Sensizliğim bilinmiyor
Sen gittin gideli ellerim hep titriyor
Kalbim bu acıyı saklıyor

Yıllar sonra bile hiç kimseye söylemedim
Bu sevdayı kalbime gömdüm ve sen öldün
Şimdi eşim dostum beni hastayım sanıyor
Yastayım hiç kimse bilmiyor
……………………..
Yaşlandım artık bıraktığın gibi değilim
Üstelik bir kızım var evliyim

Ne mutlu bütün bu güzel duyguları gerçekten bir ömür boyu bir yastığa baş koyduğu, hayatı birlikte yaşadığı ve çocuklarının annesine duyabilen erkeklere.

Bu yazıyı yazdıktan sonra fikirlerine güvendiğim erkek arkadaşlarıma sordum. “Hangi kadına kadınım diye hitap edersin?” diye; “Kadınım kelimesinin içinde cinsellik vardır. Çok özel biri olması gerekmez” dediler. Çok hayret ettim. Oysaki kadın gözüyle kadınım kelimesi çok özeldir ve her kadına söylenince anlamı kalmaz. Neyse ben bu yazımı değiştirmedim. Aynen yayına girmesini istedim. Sizlerden gelecek mailleri merakla bekliyorum.

Şimdi diyeceksiniz ki, sen bir kadın olarak erkeklerin duygularını bu kadar iyi nereden biliyorsun. Çok haklısınız.
Peki bana “KADINIM” diye hitap edilmiş olamaz mı :)

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Bağımdaşlık – 2

Posted by: tulaybilin on: 28/02/2009

Geçen hafta size hayatımı değiştiren bir kitaptan özetler vermeye başlamıştım. Bu hafta da devam etmek istiyorum. Aslında kitap o kadar harika ki inanınki haftalarca yazsam bitmez. Araya başka yazılar sokarak zaman zaman yazmayı düşünüyorum. Bu yazıyı okumadan önce bir hafta önceki yazıdan başlamanızı öneririm. Kitabın adı ve yazarı; BAĞIMDAŞLIĞA SON – MELODY BEATTIE

Yazar bağımdaşlığı şöyle ifade ediyor: “Sorunlu insanları seven, bakımını üstlenen veya onlarla çalışan herkes bir bağımdaş olabilir.”

Geçen haftaki yazımda bağımdaşların özelliklerini yazmıştım. Bağımdaşlıktan uzaklaşmak için neler yapılması gerektiğini bakın yazar nasıl anlatıyor;

“Uzaklaşma, bizle ilgisi olmayan sorunları çözemeyeceğimiz, endişelenmenin fayda etmeyeceği, herkesin kendinden sorumlu olması gerektiği gerçeklerine dayanır. İlgimizi başkalarının sorumlulukları üzerinden çekip, kendi sorumluluklarımıza yöneltelim. Eğer bir insan kendi hayatında felaketler yaratıyorsa, bırakalım sonuçlarına da kendisi katlansın. İnsanları oldukları gibi kabul edelim. Onlara büyüme ve sorumlu olma özgürlüğü tanıyalım. Aynı özgürlüğü kendimize de tanıyalım. Kendi hayatımızı bütün güzellikleriyle yaşayalım. Değiştirebileceklerimizi ve değiştiremeyeceklerimizi belirleyelim. Ve değiştiremeyeceklerimiz için uğraşmaktan vazgeçelim. Bir problemi çözmek için elimizden geleni yapalım, olmuyorsa üzülmeyi ve öfkelenmeyi bırakalım. Eğer denemiş ve becerememişsek, onunla beraber veya ona rağmen yaşamayı öğrenelim. Sahip olduğumuz güzellikleri görelim ve bu güzelliklerin değerini bilerek mutlu olmaya çalışalım. Şu mucizeyi de unutmalım: sahip olduğumuz güzellikler biz kıymetlerini bildikçe fazlalaşacaklardır. Uzaklaşmak, ‘şimdiki zamanı yaşamak’dır, burada ve bu anda. Zorlamaktan ve kontrol etmekten vazgeçip, hayatı oluruna bırakalım. Geçmişten duyduğumuz pişmanlıkları ve gelecekten duyduğumuz korkuları içimizden atalım. Yaşadığımız her günün tadını çıkaralım.”

Ben bu kitabı okuduğumda her bir satırında kendimi bulmuştum. Bütün hayatım başkalarının hayatlarına, sorunlarına, hatalarına tepki duymakla geçiyordu. Bu tepkiler insan olmanın göstergesidir. Ama abartmamak şartıyla. Ben bütün tavsiyeleri yerine getirerek bağımdaşlıktan kurtuldum ve şimdi hayatın tadını çıkarıyorum. Yine çevremdekilerle ilgileniyorum. Kimin yardıma ihtiyacı varsa koşuyorum ama sürekli ağlamayı tercih etmiş insanlarla fazla zamanımı harcamıyorum. Ayrıca başkalarına karşı sorumluluk ve suçluluk hisleri duymadan kendi hayatımı yaşama özgürlüğüne kavuştum. Eğer dostlarımdan birisi düzgün yaşamayı seçmemişse bundan benim rahatsız olmam yersiz. Her koyun kendi bacağından asılır. İşte bağımdaşlık burada başlıyor. Onun sorumluluğunu üslenmek bağımdaşlıktır.

Yazar bağımdaşları şöyle anlatıyor;

“Sevgi adına kontrol ederler.
Çünkü yardım etmek isterler.
Çünkü, olması gerekeni ve insanların nasıl davranmaları gerektiğini en iyi onlar bilir.
Çünkü, kontrol edememekten korkarlar.
Çünkü başka ne yapabileceklerini bilemezler.
Çünkü acılarını bu şekilde dindireceğine inanırlar.
Çünkü yapmaları gerektiğini düşünürler.
Çünkü düşünmezler.
Çünkü akıllarına başka bir şey gelmez.
Çünkü şimdiye kadar her şeyi yoluna koyduğu yöntemin kontrol olduğuna inanırlar.”

Yazar bağımdaşlıktan kurtulmak için şöyle diyor;

“İnsanları değiştiremeyiz. Buna çabalamak hayalperestlik olur. Ya çabalarımıza karşı çıkarlar ya da onları kontrol edemediğimizi kanıtlamak için kötü davranışlarını artırırlar. Belki bir süre için bizim taleplerimize boyun eğebilirler, ama arkamızı döndüğümüz anda kendi doğal tavırlarını takınacaklardır. Artık elimizden bir şey gelmiyorsa uzaklaşma vakti gelmiş demektir. Duygularımla yüzleşelim, kaybetme korkumuzla yüzleşelim. Kendi sorumluluklarımızın kontrolünü elimize alalım. İnsanları rahat bırakalım. Böylece kendimizi de rahat bırakabiliriz.”

Bu satırlar benim hayatımı değiştirdi. İnşallah size de faydası olur.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Bağımdaşlık -1

Posted by: tulaybilin on: 28/02/2009

Hayatımızda neye ilgi duyarsak hemen araştırıp bir kursa gitmeye kalkarız. Hiçbir şey olmazsa internetten araştırır ya da bir kitap alırız. Bunları neden yaparız. Öğrenmek için. Hayatı öğrenmek için ne yapıyoruz? Bir kursa gidiyor muyuz? Hayat öğrenilmez yaşanır diye bir görüş var. Ben hayatın öğrenilebileceğini düşünüyorum. Bilerek yaşamak daha da keyifli. O zaman değişim daha hızlı olur. Değişebilmek için farkına varmak ve sonra da kabullenmek gereklidir.

Yıllar önce hayatıma çok şey katan bir kitap okumuştum. Hatta hayatımı değiştiren bir kitap desem daha doğru olur. Bugün o kitaptan alıntılar yapmak istiyorum size. Kitabın adı; BAĞIMDAŞLIĞA SON, Kitabın yazarı MELODY BEATTIE.

Bağımdaşlık bir tür bağımlılıktır. Kökeni çocukluk dönemine kadar gider. Bağımdaşlar acı çeken, sürekli şikayet eden, her şeyi ve herkesi –kendileri hariç- kontrol etmeye çalışan insanlardır. Başkalarının dertlerinden sorumlu olduklarını düşünürler. Daha önceki yazılarımdan birinde yazmıştım. Ben de gençliğimde bir bağımdaştım. Başkalarının dertleri ile öylesine ilgilenirdim ki, kişi derdini unutur ama ben asla unutmazdım. Bu kitabı okuyunca bütün hayatım değişti. Artık başkalarının dertleri ile ilgilenmiyorum demek istemiyorum. Ama derdin sahibinden daha fazla üzülmem mümkün değil. Elimden geleni yapıyorum ama sonra hayatıma devam ediyorum. Fazlasının zararlı olduğu öğrendim. Hem de neredeyse hayatıma mal oluyordu. Yani bedelini ağır ödedim. Aşağıdaki maddeleri okuyunca yanlış yaptığımı anladım.

Bağımdaşların özellikleri:

1- Başkalarının, düşünceleri, duyguları, davranışları, istekleri, ihtiyaçları, seçimleri, iyilikleri, hastalıkları ve kaderlerinden kendilerini sorumlu tutarlar
2- Başkalarının problemleri karşısında heyecan, merhamet ve suçluluk duyarlar
3- Problemleri olan insana yardım etmeye kendilerini mecbur hissederler (kendilerinden istenmediği halde, tavsiyelerde ve önerilerde bulunmak gibi)
4- Yardımları yetersiz kaldığında öfkelenirler
5- Başkalarının ihtiyaçlarını hissedebilirler
6- Diğerlerinin neden aynı duyarlılıkta olmadıklarını anlayamazlar
7- Hayır demek isterken evet deyip; hem yapmak istemediklerini anlatır, hem de üzerlerine düşenden fazlasını yaparlar. Diğer insanların yapabilecekleri işleri de üzerlerine alırlar.
8- Kendi istek ve ihtiyaçlarının neler olduğunu bilemezler, bilseler de önemsiz olduğunu düşünürler
9- Kendileri hariç herkesi memnun etmeye çalışırlar
10- Kendilerine yapılan haksızlıklardan çok, başkalarına yapılan haksızlıklara öfkelenmek kolaylarına gelir
11- Özveride bulunurken kendilerini güvende hissederler
12- Başkaları özveride bulunursa, kendilerini güvensiz ve suçlu hissederler
13- Bütün hayatlarını verici olarak harcadıkları halde karşılık alamadıkları zaman üzülürler
14- Yardıma ihtiyacı olana bağlanırlar
15- Yardıma ihtiyacı olanları da kendilerine bağlarlar
16- Hayatlarında, bir kriz, çözülecek bir problem, yardım edecek bir olmadığında sıkılırlar ve kendilerini boş ve değersiz hissederler
17- Başkalarına yardım etmek için kendi hayatlarına boş verirler
18- Kendilerini zorlarlar
19- Kendilerini huzursuz ve baskı altında hissederler
20- Başkalarının sorumluluğu altında olduklarına yürekten inanırlar
21- İçinde oldukları durumun suçunu başkalarının üzerine atarlar
22- Hissettiklerinden başkalarını sorumlu tutarlar
23- Diğer insanların, kendilerini deli ettiklerini düşünürler
24- Kendilerini, öfkeli, kurban edilmiş, değeri bilinmemiş, kullanılmış ve harcanmış hissederler
25- Diğer insanların, taşıdıkları bu özellikler yüzünden kendilerine karşı bu kadar sabırsız ve öfke dolu davrandıklarını düşünürler.

Eğer siz de bir bağımdaşsanız önümüzdeki hafta kurtulmanın yollarını okuyabilirsiniz.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Özgüven nedir?

Posted by: tulaybilin on: 28/02/2009

Özgüven nedir? Bireyin kendisinden memnun olması, kendi çevresiyle barışık yaşaması demektir. Başka bir tarif de Melody Beattıe’nin “Bağımdaşlığa Son” kitabındaki gibi;

“Nasıl görünüyorlar?
Ne kadar para kazanıyor?
Kimleri tanıyorlar?
Ne çeşit araba kullanıyorlar?
Ne tür işte çalışıyorlar?
Çocukları ne kadar başarılı?
Eşleri ne kadar önemli, güçlü ya da güzel?
Kaç diploması var?
Başkalarının gözünde ne kadar başarılı?

Tüm bu saydığım şeylerden doyum ve zevk almakta bir sakınca yok. Ama bunların hiç biri özgüven sağlamaz. Özgüven bu şeyler kaybedildiğinde geride kalandır.”

Özgüven doğuştan sahip olduğumuz bir duygu değildir. Sonradan edinilen bir kavramdır. Çocukluğumuzda büyüklerimizin bize davranış biçimleri bu duygumuzu iyi veya kötü yönlendirir.

Büyüklerimizden gördüğümüz sevgi, yakınlık ve ilgi çok önemlidir. Fikirlerimize ne kadar değer verildiği, önemsendiği, güven duyulduğu ile ilgilidir. Çocukken hangimize sorumluluk verilmişti. İyi bir şeyler yaptığımızda ne kadar ödüllendirildik. Yaptığımız hatalar ne kadar hoş görülmüştü. İşte bunlar özgüven duymamıza neden olur.

Çocuğa sorumluluk vererek büyütmek çok güzel ama fazlası da zarar veriyor. Benim çocukluğum ve gençliğim farklı geçti. Çok fazla sorumluluk verildi. Tülay her şeyin en iyisini yapar diye büyütüldüm. O yıllarda bu harika bir duyguydu. Kendime güvenimin oluşmasında çok yardımcı olmuştu. Ama yıllar ilerleyince çevremin benden beklediği akıllı uslu ve her şeyi en iyi şekilde yapan imajını zedelememek için hata yapmamam gerektiğini düşünerek yıllarımı geçirdiğimi fark ettim. Oysaki hata yapmasını da bilmem gerekliydi. Özgüven harika bir şey ama fazlası da zarar verir.

Özgüveni olmayan kişi kendinden şüphe duyar. Kendine güveni yetersizdir. Sevilmediğini düşünür, yalnızlık hisseder, eleştirilere karşı alıngandır. Başarısızlıktan çok korkar ve çok sık hayal kırıklığı yaşar.

Görüldüğü gibi hayatımızda sevginin yeri çok önemli. Hiçbir maliyeti yok. Üstelik de bedava :)

Özgüven eksikliğinin nedenlerini sıralamak gerekirse:

Çok yakın birinin ölümü
Anne babanın boşanması
Başarısızlığın üzerinde çok durma ve bu durumu büyütmek
Kendini acımasız bir şekilde eleştirmek
Gerçekçi olmayan hedefler belirleyip ve bunlara ulaşamayınca mutsuz olmak
Başarısızlık korkusu
Hata yapma hakkını kendinde görmemek

Özgüvene sahip olmak için yapılması gerekenler ise;

Risk almak ve cesur olmak gerekli
Kendini sevmek
Kendini tanımak
Hedef koymak
Pozitif düşünmek
İyi bir iletişim
Duyguları kontrol etmek
Fikirlerinizi savunun
Kendini iyi ifade edebilmek
Kendinizi ödüllendirebilmek
Güçlü tarafları ön plana çıkarmak
Çevresine hayır demeyi bilmek
Her an öğrenerek
Hobiler geliştirerek
Değişimi kabullenmek
Şimdi düşüneceksiniz ki bunların hepsi yuvarlak laflar ben bunları nasıl başaracağım. Çok haklısınız. Ama zaten benim bütün yazılarım hep bu duyguları ele alan yazılar. Sürekli her birini yazıyorum. En önemlisi kendimize güven, yapabileceklerimizi bilmek ve üzerine gitmek.

“Ben de kartal olmak istiyorum”

Bir çiftçi, yerde bulduğu bir kartal yumurtasını, tavuk yumurtası sanarak çiftliğine götürmüş. Kuluçkaya yatan tavuğun altına koymuş. Tavuk, kartal yumurtasını da kendi yumurtası sanarak kuluçka döneminde koruyucu kanatları altında tutmuş. Civcivler ve kartal yavrusu yumurtadan çıkmış. Kartal yavrusu, tavukların ve civcivlerin davranışlarını taklit ederek kanat çırpmış, eşinmiş, darı tanelerini ve solucanları yemiş. Kendisinin bir tavuk olmadığını düşünmek aklına bile gelmemiş. Bir gün küçük kartal gökyüzünde uçan kocaman bir kuş görmüş. Bu olağanüstü yaratığa hayranlıkla bakmış. En yakınındaki tavuğa bu kuşun ne olduğunu sormuş. Ona “kartal” derler yanıtını almış. “Ben de kartal olmak istiyorum” demiş küçük kartal. “Saçmalama” demiş tavuk ve devam etmiş:

“Haddini bil. Sen asla kartal olamazsın. Sen bir tavuksun. Bunu kabul et.” Küçük kartal boynunu eğerek, toprağı eşelemiş. “Galiba haklısın.” demiş. Küçük kartal yaşamı boyunca tavukların arasında yaşamış, gökyüzünde özgürce dolaşabileceğini bilmeden. Kendi gücünü görmeden, beş on santimetre yükseğe kadar kanat çırpıp daha fazlasını yapabileceğini, gökyüzüne ulaşabileceğini hiç düşünmemiş.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Etiketler: ,

Hayatı doya doya yaşayanlara selam olsun

Posted by: tulaybilin on: 28/02/2009

Yazabilmek için sürekli okuduğumu yazılarımda sürekli ifade ediyorum. İnsanın ne yapmak istediğine karar vermesi hayatı keyifli yaşamasına neden oluyor. Böylece Eflatun’un dediği gibi kendimi fethediyorum: “İNSANIN KENDİNİ FETETMESİ, ZAFERLERİN EN BÜYÜĞÜDÜR”

Bugün size haftalık çıkan K Dergisi’nden alıntı yapmak istiyorum. Amerikalı şair ve yazar Jack Kerouac’un kendi hayatını anlatışı bana harika geldi. Öncelikle daha küçük yaşlarda ne olmak istediğine karar verişi ve bütün gücüyle tek bir hedef üzerine çalışması başarısının nedeni olmuş. Şöyle ifade ediyor;

“Daha on yaşına gelmeden yazar olmayı kafama koymuştum. Sürekli yazıyordum, her an her yerde. Yürürken bile yazdığım oluyordu. Kafama bir direk patlayana ya da ayağıma bir taş takılıp asfalta yapışana dek yazıyordum. Sonra ayağa kalkıp kaldığım satırdan devam ediyordum. Anneme, babama ve arkadaşlarıma uzun uzun mektuplar yazıyordum. Gün içinden fotoğraflar çekip, her küçük ayrıntısını yazıyordum bu fotoğrafların. Yazdıklarım satırlarla ifade edilen yaşam fotoğraflarıydı.”

Bir hedefin peşinden koşabilmemiz için öncelikle bir hedefimiz olmalı. Sonra da deli gibi peşinden koşmalıyız. Hiç birimizin hayatı birbirine benzemiyor. Benzemesi de gerekmiyor. Başkalarına benzemek için uğraşmamalıyız. En iyisi özgün bir hayatımız olması. Bize özgü, sadece bize özgü. Bundan da asla utanmamalıyız.

Yazarın notlarından devam edelim bakın nasıl bir düşünce yapısı var:

“Canımın sıkıldığı bir gün bilmediğim bir gemiye atlayıp dünyanın değişik yerlerini görmeye karar verdim. Kendime müthiş eğlenceler düzenledim. Singapur barlarında polo sopası salladım, Avustralya’da at yarışı oynadım, Bombay’da sokak serserileriyle dalaştım, pislik yuvası Karaçi’de kendi ihtilalimi yaptım ve bunu Marsilya’dan başlatıp öbür tarafa kadar yaydım. Hayatım boyunca ait olduğum yeri aradım. Yaşımım ve yazdıklarımla toplumun kalıplarını kırmaya çalıştım hep. Kafamın içindekileri yıkmak için çok uğraştım. Çok özgür kaldım, çok dolaştım, çok açıldım. Zihnimin içine çöreklenmiş o eski dünyayı yerinden söküp attım. Galiba hep mutluluğu aradım ama mutluluğun yolu, mutluğun harika, garip bir düş olduğunu anlamaktan geçiyor. Zaman ise tozun bile demirden olduğu katranlı çukur sadece. Her taşın altına elimi sokmaktan çekinmedim. Spor muhabirliği, inşaat ameleliği, askerlik, yemek dağıtıcılığı, kamarotluk, kasaplık, garsonluk, bulaşıkçılık, orman yangın gözcülüğü, demiryolları işçiliği…Şimdi sadece takılıyorum. Ama ben daha çok çılgın insanları kale alırım. Yaşamak için çıldıranları. İçlerindeki ateşi tutkuyla besleyenleri. Yıldızların arasına ağ örmeye çalışan bir örümcek çılgınlığında tek bir mumla dünyayı aydınlatmaya kalkanları severim. Neredeyse tüm hayatım boyunca seyahat ettim ve yazdım. Günlük kaygılarla ömür tüketen insanlar gördüm. Otuz dört yaşına kadar araba kullanmadım, hiç ehliyetim olmadı. Çocukluğundan beri araba kullananlar ve ilk fırsatta ehliyet sahibi olanlar tüm ömürlerini ev-iş arasında yol yaparak harcarken ben dünyayı gezdim. Garip bir tezat…”

Farkında mısınız bizden bahsediyor :) Büyük şehirlerde yaşayan bizler, hayatımız arabaların içinde iş-ev arasında geçti ve geçiyor. Tatil demek, yılda bir kere bir hafta deniz tatili oldu :)

Devam edelim:

“Yalnız kalmaya, bilgelik kazanmaya çalışıyordum. Yaşamın keyfini tam kalbinden yakalamaya uğraşıyordum. Bu durum beni yangın gözcülüğüne sürükledi. Doğa koşulları altında, tamamen yalnız başıma, ormanın tam ortasında altmış üç gün ve gece, sonsuza dek ıssız kalmaya mahkum bir dağda sonsuzluğu aradım. Kayalara ve ağaçlara hiçliğin anlamını sordum zaman zaman. Yanıt boşlukta kükreyen kocaman bir sessizlikti. Yıldızları o kadar uzun zaman izledim ki onların birer sözcük olduğunu düşünüyorum artık. Bedenim dünyanın hangi ücra köşesine kavrulursa kavrulsun doğanın hüküm sürdüğü bu evrende her şey beynimin içinde olup bitiyor. Kafamın içindeki önyargılardan kurtuluyorum ve yaşamı olduğu gibi seviyorum.”

Yazarın hayatı beni çok etkiledi ve sizinle paylaşmak istedim. Biraz daha özgür yaşamalıyız, biraz daha hayatın tadına bakarak yaşamalıyız diye düşünüyorum. Hani geçen haftalarda Ataol Behramoğlu’nun bir şiirini yazmıştım size. Kusura bakmayın ama tekrar yazmak istiyorum. Hayatı doya doya yaşayanlara selam olsun…

YAŞADIKLARIMDAN ÖĞRENDİĞİM BİRŞEY VAR

Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var:
Yaşadın mı, yoğunluğuna yaşayacaksın bir şeyi
Sevgilin bitkin kalmalı öpülmekten
Sen bitkin düşmelisin koklamaktan bir çiçeği
İnsan saatlerce bakabilir gökyüzüne
Denize saatlerce bakabilir, bir kuşa, bir çocuğa
Yaşamak yeryüzünde, onunla karışmaktır
Kopmaz kökler salmaktır oraya
Kucakladın mı sımsıkı kucaklayacaksın arkadaşını
Kavgaya tüm kaslarınla, gövdenle, tutkunla gireceksin
Ve uzandın mı bir kez sımsıcak kumlara
Bir kum tanesi gibi, bir yaprak gibi, bir taş gibi dinleneceksin
İnsan bütün güzel müzikleri dinlemeli alabildiğine
Hem de tüm benliği seslerle, ezgilerle dolarcasına
İnsan balıklama dalmalı içine hayatın
Bir kayadan zümrüt bir denize dalarcasına
Uzak ülkeler çekmeli seni, tanımadığın insanlar
Bütün kitapları okumak, bütün hayatları tanımak arzusuyla yanmalısın
Değişmemelisin hiç bir şeyle bir bardak su içmenin mutluluğunu
Fakat ne kadar sevinç varsa yaşamak özlemiyle dolmalısın
Ve kederi de yaşamalısın, namusluca, bütün benliğinle
Çünkü acılar da, sevinçler gibi olgunlaştırır insanı
Kanın karışmalı hayatın büyük dolaşımına
Dolaşmalı damarlarında hayatın sonsuz taze kanı
Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var:
Yaşadın mı büyük yaşayacaksın, ırmaklara, göğe, bütün evrene karışırcasına
Çünkü ömür dediğimiz şey, hayata sunulmuş bir armağandır
Ve hayat, sunulmuş bir armağandır insana

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Stres nedir?

Posted by: tulaybilin on: 28/02/2009

Mutsuzluğumuzun nedenlerinin en başında stres geliyor. Bugün stres ile ilgili nedenleri ve kurtulmanın yollarını yazmak istiyorum.

Stresin nedenleri

1- Anı yaşayamadığımız için
2- Yaptığımız işi sevmediğimiz için
3- Evliliğimizden memnun olmadığımız için
4- Maddi imkansızlıklar içinde olmamız
5- Affetmediğimiz için
6- Hadi dostlar sınava diyemiyoruz
7- Vazgeçemediğimiz için
8- Kızgınlıklarımızı ifade edemediğimiz için
9- Çocuklarımıza ne vereceğimizi bilemiyoruz
10- Çocuklara yönelip kendimizi unutuyoruz
11- Eşimizle birlikte adım atamıyoruz
12- Her konuyu negatif olarak anlatıyoruz
13- Başkalarının yanlışlarının bedelini biz ödüyoruz
14- İlişkilerimizi sonuna kadar yaşamıyoruz
15- Ayrılıkları ve bitişleri kabullenmiyoruz
16- Bazı insanlar sürekli ağlar
17- Korkularımız (yalnız kalma, terk edilme, tanımadığımız korkular ..vs..)
18- İhanet ve nedenleri
19- Empati yapamamamız
20- Depresyonda olduğumuz halde doktora gitmememiz
21- Bir hedefimimizin olmaması
22- Kıskançlık
23- Özgür olmadığımız için
24- Bağımdaşlığa son veremememiz

Stesten neden kurtulamıyoruz?

Mutsuzluğun kaynağını bilmiyoruz
Bir bilene sorma alışkanlığımız yok
Stresten gerçekten kurtulmayı istemiyoruz
Ağlamayı seviyoruz
Hedefleri elde edince keyfini çıkaramıyoruz
Ben kimim cevabını bilmiyoruz
Özgürlük için savaşmıyoruz
Stersten kurtulmanın yolları

1- En büyük mutluluk, mutsuzluğun kaynağını bulmaktır
2- Bütün streslerimizi kağıda yazalım
3- Sorunları tek tek ele alıp artı ve eksilerini yazalım
4- Eğer sorunu şimdi çözmemek yani beklemek bize ileride artı katacaksa rafa kaldıralım
5- Yapılması gereken her şeyi ajandaya yazalım
6- Zamanı planlayalım
7- Hedefler koyalım
8- Anı yaşamayı öğrenelim
9- Bütün yarım işleri bitirelim
10- Spor yapalım
11- Sağlıklı olmayı hedef edinelim
12- Bağımdaşlıktan kurtulalım

Bu yazdıklarımın her bir satırı ayrı bir yazı konusu. Zaman içinde detaylara girerim. Bu yazımda sizi olumsuzluklarla sıkmak istemiyorum. Yazdığım bu maddeleri hiçbir kitapta okumadım. İnanın ki hepsinde yaşanmışlık var. Bunlar pratik hayatta başımdan geçenlerden çıkarttığım derslerin sonuçları. Umarım sizlere de faydalı olur.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Kafaya takmamak

Posted by: tulaybilin on: 28/02/2009

Gazeteleri okurken bir elimde makas bir elimde kalem ile okuyorum. Neden mi? Çünkü beni motive eden o kadar çok olay oluyor ki. Bütün haberlere bakış açım değişti artık. İnsanlar neyi nasıl başarmışlar diye arayış içinde olduğumdan bir haber görünce hemen kesiyorum. Önce kendim motive oluyorum. Sonra seminerlerde örnekler vererek anlatıyorum. Bugün beni motive eden bir haberi sizinle paylaşmak istiyorum. Haber üzüntülü olarak başlıyor. Ama sonra nasıl başardığını görünce içime umut doğdu. Haber 1 Ağustos 2006 tarihinde Hürriyet Gazetesi’nde çıkmıştı:

Manisa Gölmarmaralı sanayici Gazanfer Sanlıtop, 1992’de kanser oldu, midesinin dörtte üçü ve safrakesesi alındı. Hayata küsmek yerine işine sarılan Sanlıtop, kanserle mücadele ederken bir fabrika kurup, ABD’lilere sattı. İlk fabrikasını büyüttü 45 ülkeye ihracat yapıyor.

“1940’ta Manisa Gölmarmara’da doğdum. Ailem 500 yıl önce Karaman’dan Makedonya’ya gitmiş, 1925’te babam tekrar Türkiye’ye göç etmiş. Önce İzmir’e sonra da Gölmarmara’ya yerleşmişler. Babam da girişimciydi, Gölmarmara’da tuğla kiremit imalatı ve bakkallık yapıyordu. Dedemiz de Manastır’da kereste imalatı, değirmencilik yaparmış. Aileden girişimciliği öğrenmişim.”

Antibiyotik kullandım kanserim ortaya çıktı

Gazanfer Sanlıtop kanser teşhisini şöyle anlatıyor: “Kulağım iltihaplandı bir antibiyotik kullandım ve mide kanaması geçirdim. Böylece kanser ortaya çıktı. 16 Aralık 1992’ydi ve teşhis konuldu. 21 Aralık’ta midemin dörtte üçünü safra kesesiyle birlikte alındı. Uzun süre kemoterapi gördüm. Hiç iyi sonuç vermedi, moralimiz bozuldu ama aynı zamanda da fabrika inşaatım sürüyordu ve iki kolumda iki adam inşaata giderek Teknopolimer’i kurduk, işlettik. Büyüttük ve Amerikalılara sattık. Kemoterapiden sonra tahliller çok kötü çıkınca ABD’ye gittim ama orada da ’yapacak bir şey yok’ dediler. Ben de bir daha kafaya takmadım. Sadece bir kez bu duruma söylendim o da ameliyattan bir gece önce ’Allahım çok gencim, daha 53 yaşındayım’ dedim.”

Kanser olunca çok daha verimli oldum

Gazanfer Sanlıtop, kanserle mücadele ederken bir anda ’şiirler, sevgi ve tecrübe’ üzerine kitaplar yazmaya başlar. Sanlıtop, “Şimdi 10’uncu kitabım basılacak. Adı da ’Ayrık Otu’; Çiftçiler bilirler ayrık otu kanser gibidir iyi temizlemezsen tarlayı mahveder. Kanser gibi yani. Belki de bu kitaplar hastalığın meyvesidir. Bir arkadaşım anlatmıştı bir kayısı ağacı varmış, üç beş meyve verirmiş. Sonra bir anda çok meyve vermiş. Ziraat mühendisi arkadaşını çağırmış ve sormuş ’niye böyle oldu?’ Meğerse ağaca bir çamaşır ipi bağlanmış ama sonra ip kopmuş ağaçtaki bağlı kısım boğum şeklinde kalmış ve ağacı sıkmaya başlamış. Ağaç öleceğini anlayıp çok meyve vermeye başlamış. Ben de acaba öleceğim diye korkudan mıdır nedir bir şiir kitabıyla başladım sonra 10 kitap çıktı. 1997’de umreye gittiğimde Kabe’yi tavaf ederken ’en iyi dua içinden gelendir’ diye bir şeyler söyledim. Otele dönerken de bir kağıda yazdım. Bundan sonra şiirler çoğaldı kitap olarak basıldı. Sonra başka kitaplar oldu. Bana ’bravo kanseri yendin’ diyorlar. Ben de durumu kendimce şöyle açıklıyorum: “Binbir derdi olsa da sevilir yalan dünya/Hayat denen muamma fanilerce bilinmez/Ümidini kaybetme isyan etme tanrıya/İnsan ecelden ölür hastalıktan ölünmez.”

Kafaya takmamanın ne kadar önemli olduğunu bu haberle daha iyi anladım. Yukarıdaki paragraftaki cümleyi tekrar buraya almak istiyorum. Beni en çok motive eden cümle bu olmuştu: “Kemoterapiden sonra tahliller çok kötü çıkınca ABD’ye gittim ama orada da ’yapacak bir şey yok’ dediler. Ben de bir daha kafaya takmadım.”

Hayatımızdaki olumlu ya da olumsuz olayları düşüncelerimiz ile büyütüyoruz. Madem ki ben büyütüyorum o zaman mutlulukları büyütmeyi tercih ederim. Yapabileceklerimizi yaptıktan sonra hayata teslim olmak gerekli diye düşünüyorum. Çünkü mutluluk varılması gereken bir nokta değil, bir yoldur. Bu yola da hayat deniyor. Eğer sadece mutluluklarımızı varacağımız hedeflere saklarsak o noktaya vardığımızda belki de hayat bitmiş olacak. Onun için bize sunulan bu güzel hayatı yaşamaya bakalım mutluluk nasıl olsa arkamızdan gelecektir. Burada size güzel bir anektot yazmak istiyorum:

“Büyük kedi, kuyruğuyla oynayan küçük kediye sordu:
- Neden kuyruğunu kovalayıp duruyorsun?
Küçük kedi şöyle yanıt verdi:
- Bir kedi için en güzel şeyin mutluluk, mutluluğun da kuyruğumda olduğunu öğrendim. Kuyruğumu kovalıyorum, kovalıyorum..Sonunda onu yakaladığım zaman, biliyorum ki, mutluluğu yakalamış olacağım.
Yaşlı kedi gülümsedi;
- Gençken ben de senin gibi, mutluluğun kuyruğum olduğuna inanıyordum. Yıllar geçtikçe anladım ne zaman ki kovalasam o benden uzaklaşıyor, ne zaman kendi işime baksam, o hep peşimden geliyor.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Hisler ne işe yarar?

Posted by: tulaybilin on: 28/02/2009

Merhaba Tülay Hanım, nereden ve nasıl başlamalı bilmiyorum ve neden siz onu da bilmiyorum ama anlatmak ve sormak istiyorum. Şu günlerde içinde olduğum durumdan dolayıdır ki hisler ile ilgili düşünmekteyim. Aslında bu aylardır anlamaya çalıştığım bir konu. Öncelikle hayata hisleriyle yön veren birey olarak birçok açıdan inceledim durumu ya da yaşadım. Ama benim bazı sorularım olacak (her ne kadar saçma da olsa). Ben hislerimin iyilik ve kötülüğünü, amaçlı mı yoksa amaçsız mı olduğunu, kendi adalet anlayışımla yargılayıp, temizliğine kanaat getirdikten sonra yaşamak istiyorum. Ancak tüm yargılamalardan sonra hislerimi karşımdakine gösteremiyorum. Hatta göstermiyorum. Çünkü buna gerek olmadığını düşünüyorum. Hisler de enerjinin kaynağı sayılırsa nasıl oluyor da bu kadar temiz hisleri karşımdaki alamıyor da, illaki benim bir şeyler göstermem gerekiyor. Görme gereği duyan, şekle veya maddeye önem veriyor sayılmaz mı? Hislerin şekille ve maddeyle bir ilişkisi var mıdır? Saygılar, Serkan.

Sevgili Serkan,

Amerikalı Psikolog Dr. Daniel Goleman duyguyu bir his ve bu hisse özgü belirli düşünceler, psikolojik ve biyolojik haller ve bir dizi hareket eğilimi anlamında kullanıyor.

Duygularımız yol göstericidir ve bizi yönlendirir. Peki bunlar nedir diye sorarsan; Öfke, hiddet, kızma, kin, nefret, üzüntü, acı, keder, korku, zevk, sevgi, aşk, anlayış, güven vs. Tabii ki bunlar da kendi içlerinde birçok duyguya ayrılabilir ve hepsi için sayfalarca yazı yazılabilir. İnsanın kendi duyguları ile yüzleşmesi demek kendini tanıması demektir. Kendi duyguları ile yüzleşmeyen insanın söylediği ile yaptığı arasında fark olur.

“OLGUN İNSAN, GÜZEL SÖZ SÖYLEYEN DEĞİL, SÖYLEDİĞİNİ YAPAN VE YAPABİLECEĞİNİ SÖYLEYEN ADAMDIR” KONFÜÇYÜS

Duygularımızla yüzleşmeyince neyi neden yaptığımıza kendimiz bile karar veremeyiz. Sevgili Serkan inan ki bu o kadar kolay bir şey değil. Kendini bu kadar hırpalama. Duygularımızı tanımamız bir ömür boyu sürüyor. Sen düşünen bir insan modelisin. Kendini tanımak için yaptığın mücadelen için seni kutluyorum. Ancak yazında duygularını iyi ve kötü olarak yargıladıktan sonra karşındakine bu hisleri söylemediğini ifade ediyorsun. Kendisi anlamalı diyorsun.
Dünyada 6 milyar insan var. Yani 6 milyar birbirine benzemeyen değişik insan var. Bunun neden böyle olduğunu bana sakın sorma. Bu çok derin bir konu. İnsanlık binlerce yıldır bunun nedenlerini araştırmakla meşgül. Bu değişikliği etkileyen gelenekler, iklim şartları, kültürler gibi birçok nedene dayanıyor. Aynı iklim şartlarında yaşayan insanların bile farklılıkları var. Hepsini bırak aynı evin içinde doğup büyüyen insanların bile duyguları değişiktir. Eğer duygularımızı karşımızdakine söylemezsek bizi nasıl tanıyacaklar. İnsanları diğer canlılardan ayıran en belirgin özellik akıl ve konuşmadır. Tanrının bize verdiği bu özelliği kullanarak diğer insanlarla iletişim kurmalıyız. Kendimizi iyi ifade etmek çok önemlidir. Karşımızdakine kendimizi ne kadar açık ve net ifade edersek o kadar iyi iletişim kurabiliriz. Bu her konuda aynı düşüncede olacağımız anlamına gelmez tabii. Bak ALBERT LİPPMANN ne diyor;

“HERKES AYNI ŞEYİ DÜŞÜNÜYORSA, HİÇ KİMSE BİR ŞEY DÜŞÜNMÜYOR DEMEKTİR.”

Farklı düşünmek hayatın güzelliğidir ve bizi zenginleştirir. Bütün insanların her konuda aynı şeyi hissetmesi ne sıkıcı olurdu. Bir sürü kitap okuyoruz. Hayata dair bir sürü şey öğreniyoruz. Bu okuduklarımız sayesinde kendimizi tanıma fırsatı buluyoruz. Öğrendiklerimiz ile ya daha mutlu oluyoruz ya da mutsuz oluyoruz. Başka fikirler bizi besler. Aklımızı kullanmak çok iyidir ama başkalarının aklına da saygı duymak zorundayız.

“AKILLI İNSAN AKLINI KULLANIR, DAHA AKILLI İNSAN BAŞKALARININ AKLINI DA KULLANIR.” BERNARD SHAW

Ben kendimi tanımak için insanları gözlemleme ile başladım. Stresten kurtulmak için çevremdeki insanları inceledim. Bu konuda tanımadığım insanlara ulaşmak için de onların kitaplarını okudum. Sonuç olarak stresten nasıl kurtulacağıma karar verdim. Büyük düşünürler bu konulara çok kafa yormuşlar. Onları okumak hepsini aynen kabul anlamına gelmiyor. Bu sadece kendimi tanımama yardımcı oldu. Goethe bu konuda harika bir söz söylemiş. Uzun süredir bana yol gösterici oldu : “İNSAN KENDİNİ YALNIZCA İNSANDA TANIR”

İnsanın kendini iyi tanıması bir müddet sonra iyi ifade etmesine yol açıyor. Daha sonra söylediklerimi daha nasıl iyi nasıl anlatabilirim diye düşünmeye başlıyor. Şimdi tam sırası gelmişken güzel bir anektot anlatmak istiyorum:

Padişah bir sabah kalkmış heyecan içinde. Bir rüya görmüş. Bu rüyanın anlamını merak etmiş. Hemen ülkeye haber salınmış. En iyi rüya tabiri yapan bulunmuş. Padişah rüyasını anlatmış. Rüya tabiri yapan şöyle yorum yapmış; “Padişahım, bu rüyanın anlamı şudur, bütün sevdikleriniz ölecek.” Padişah çıldırmış. Sinirlenmiş, bağırıp çağırıp adamı saraydan attırmış. Yaverlerine emir vermiş. Bana başka birini bulun demiş. Yaverleri başka bir rüya yorumcusu bulup getirmişler. Padişah tekrar rüyasını anlatmış. Adam düşünmüş ve şöyle bir yorum yapmış; “Padişahım siz çok uzun ömürlü olacaksınız. Hatta çok sevdiğiniz dostlarınızdan bile uzun ömürlü olacaksınız.” Padişah buna çok sevinmiş.

Sevgili Serkan, hislerimizi anlatmak demek kendimizi anlatmak demektir. Karşımızdakinin anlamasını beklemeye inan ki ömrümüz yetmez. Şunu da ifade etmek istiyorum. Bir gün gelir öyle biriyle karşılaşırsın ki söze gerek olmadan gözlerinle anlaşırsın. İşte aradığımı buldum dersin. Ama bu tip insanlar hayatımızda azdır. Zaten bulduğumuzda onlar bizim en iyi dostlarımız veya aşkımız olur. Ama hayatımızı 2-3 kişi ile geçiremeyiz. Yüzlerce insanla muhatap oluyoruz. Bizi anlamalarını beklemek zaman kaybı olur diye düşünüyorum. Bilmiyorum ben duygularımı iyi anlatabildi mi?

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

İnsan kendini yalnızca insanda tanır

Posted by: tulaybilin on: 28/02/2009

“İnsan kendini yalnızca insanda tanır” cümlesi Goethe’ye aittir. Bu sözü bugün kullanmak istedim. Çünkü zaman zaman ne istediğimize karar veremediğimiz anlar oluyor. Bazen zorlanıyor kendi duygularımızı bile tanımıyoruz. Karşımızdaki kişide aradığımız özellikler konusunda çok emin olmadığımız anlar oluyor. Bugün size Kanadalı bir Kızılderili’nin harika bir şiirini yazmak istiyorum. Belki duygularınıza tercüman olur:

Geçinmek için ne yaptığın beni ilgilendirmiyor. Neyi özlediğini, kalbinin arzuladığı şeye kavuşmanın hayalini kurmaya cesaret edip edemediğini bilmek istiyorum.

Kaç yaşında olduğun beni ilgilendirmiyor. Aşk için, hayallerin için, yaşıyor olma serüveni için, bir aptal gibi görünme riskini göze alıp almayacağını bilmek istiyorum.

Ay´ının etrafında hangi gezegenlerin döndüğü beni ilgilendirmiyor. Kederinin merkezine dokunup dokunmadığını, hayatın ihanetlerince açılıp açılmadığını, daha fazla acı korkusundan kapanıp kapanmadığını bilmek istiyorum.

Saklamaya, azaltmaya ya da düzeltmeye çalışmadan benim ya da kendi acınla oturup oturamayacağını bilmek istiyorum. Benim ya da kendi neşenle olup olamayacağını, insan olmanın sınırlılığını hatırlamadan, bizi dikkatli ve gerçekçi olmamız için uyarmadan çılgınca dans edip coşkunun seni parmak uçlarına kadar doldurmasına izin verip vermeyeceğini bilmek istiyorum.

Bana anlattığın hikayenin doğru olup olmaması beni ilgilendirmiyor. Kendi kendine dürüst olmak için bir başkasını hayal kırıklığına uğratıp uğratamayacağını; ihanetin suçlamasına dayanıp, kendi ruhuna ihanet edip etmeyeceğini bilmek istiyorum.

Güvenebilir ve güvenilebilir olup olamayacağını bilmek istiyorum. Her gün sevimli olmasa da güzelliği görüp göremeyeceğini bilmek istiyorum. Benim ve kendi hatalarınla yaşayıp yaşayamayacağını; bir gölün kenarında durup gümüş ay´a ´EVET!´ diye bağırıp bağırmayacağını bilmek istiyorum.

Nerede yaşadığın ya da ne kadar paran olduğu beni ilgilendirmiyor. Keder ve umutsuzlukla geçen bir gecenin ardından, yorgun, bitap da olsan, çocuklar için yapılması gerekenleri yapıp yapmayacağını bilmek istiyorum. Kim olduğun, buraya nasıl geldiğin beni ilgilendirmiyor. Çekinmeden benimle ateşin ortasında durup durmayacağını bilmek istiyorum.

Nerede, kiminle, ne okuduğun beni ilgilendirmiyor. Diğer her şey bittiğinde seni ayakta tutan şeyin ne olduğunu bilmek istiyorum.

Kendinle yalnız kalıp kalamadığını ve o boş anlarda sana arkadaşlık eden kendini gerçekten sevip sevmediğini bilmek istiyorum.

Oriah Mountain Dreamer (Kanadalı bir Kızılderili)
Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Yorumsuz

Posted by: tulaybilin on: 28/02/2009

Size bu hafta yorum yapmak istemiyorum. Çünkü bugün size yazacağım bu şiirin her bir satırı için beş sayfa yazı yazabilirim. Ama hiç yorum yapmak istemiyorum. Rabindranath Tagore’ye ait bir şiir yazmak istiyorum. Öncelikle Rabindranath Tagore kimdir diye başlıcağım.

Rabindranath Tagore, 6 Mayıs 1861′de Kalküta’da doğdu. Atalarının kökü 11.yy’a dayanır. Bu soyun kurucusu Kanaj’lı bir Brahman’dı. Babası Maharshi Devendranath Tagore, varlıklı bir din adamıydı. Rabindranath, özel öğretmenlerden ders alarak orta öğrenimini yaptıktan sonra 17 yaşında Londra’ya gönderildi. Londra’da hukuk okudu. Burada edebiyat kültürünü geliştirdi. En çok etkisinde kaldığı edebiyatçı, doğaya yapıtlarında geniş yer veren İngiliz şair William Wordsworth’tür.

Ne çıkar ateşböceği sansalar bizi.
Düşünüyorum da,
Sanırım en büyük korkumuz olduğumuz gibi görünmek.
Yumuşacık kalbimizin fark edilmesi,
Naif yönlerimizin keşfedilmesi,
Cesaretsizliğimizin anlaşılması,
Korkularımızın paylaşılması
Sanki zarar göreceğimizin en büyük işareti.
Kabuklarımızın altında kendimizi saklamakta ne kadar da ustayız.
Ve ne kadar güçlü korunuyoruz, kalkanlarımızın ardında.
Hissedilmeden, el değmeden, sevgimizi göstermeden. Deniz minareleri, midyeler.
Kirpiler ve kaplumbağalar gibi.
Sahi koruyor mu bizi çatlamamış sert kabuk?
Kimse incitemiyor mu duygularımızı, inançlarımızı, benliğimizi?
Yoksa zarar mi veriyor bu ürkeklik, bu kabuk bize?
Hissettiklerimizi gölgeliyor, yansıtmıyor mu gerçek kimliğimizi?
Duygularımızı bastırıyor, el ele tutuşmamızı engelliyor mu?
Eğer bir yıldız gibi ışıl ışılsam ve bir yıldız kadar parlak.
Ne çıkar ateşböceği sansalar beni.?
Belki en hoyrat yürek bile ateşböceğinin
O uçucu, masum, sevimli çocuksuluğuna el kaldırmaya kıyamaz?
Güçlü kapıların arkasına kilitlemesem kendimi,
Korkaklığımı, sevgi isteğimi
En insani yönlerimi kayıtsızca sunabilsem
Bu sert kabuğun ağırlığından kurtulup
Bir kuş gibi uçacağım özgürce.
Anlaşılacağım ve bir ayna gibi yansıyacağım
karşımdakine.
O da çözülecek belki.
Samimi ve güvenliksiz, silahız biriyle göz göze gelince.
Oysa bir görebilsek bunu.
Kalmadı böyle insanlar demesek.
Güven duygusuna bu kadar muhtaç olmasak.
Kırılmaktan korkmasak. Yaralansak.
Ne olur bir darbe daha alsak.
Yeniden açsak kendimizi, atabilsek kabuğu.
Denesek.
Risk alsak.
Yanılsak.
Fark etmez.
Tekrar, tekrar bıkmadan denesek.
Ve kucaklaşsak yeniden.
Tıpkı eskisi gibi.
Ne olduğunu anlayamadığımız o 15 yıldan öncesi gibi.
O zaman fark edeceğiz.
Ne kadar özlediğimizi birbirimizi.
Neler biriktirdiğimizi,
kaybolan değerlerimizi ne kadar özlediğimizi.
Beraber geldik beraber gidiyoruz oysa.
Vakit az, paylaşmak, sarılmak için.
Yaşadığımız coğrafya zor, şartları ağır.
Yüreği daha fazla küstürmemek lazım.
Sırtımızda ağır küfeler, her gün katlanan.
Ve koşullar bir türlü düzelmeyen.
Sevgiye çok ihtiyacımız var.
Ufukta kara bir kış görünüyor.
Ancak birbirimize sokularak atlatırız o günleri.
Kırın o sert, o ağır kabuklarınızı.
Kurtulun bu yükten. Korumuyor o kabuklar, aksine zarar veriyor bize.
Yalnızlığa mahkum ediyor bizleri.
Hem hepimiz bir yıldızız.
Ne çıkar ateşböceği sansalar bizi.

Rabindranath Tagore

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Ne istediğimizi biliyor muyuz?

Posted by: tulaybilin on: 28/02/2009

Yazılarımdan etkilenip bana mail atanların sayısı gün geçtikçe artıyor. Ortak bir dert var. Bir çoğu aynı soruyu soruyor: “Birini seviyorum ama o bir türlü arkadaşlık teklifimi kabul etmiyor. Ne yapmalıyım?”

Bana danışmanlık için gelen bir çok kişi de aynı sorunları dile getiriyor. Bu durumda bazen sorun bizde bazen de karşı taraftadır. Karşı taraf sürekli aranmak, ilanı aşk sözcükleri duymak, ısrar edilmekten hoşlandığı içindir. Siz kendinizi biraz geri çektiğinizde bakın nasıl peşinizden gelecektir. Bir şeye sahip olma isteği ve onu elde etmek için çaba sarfetmek harika bir davranış ama boşa zaman kaybetmek de kötü bir şey. Şöyle bir durup olayı gözden geçirmek gerekli. Eğer vazgeçmeyi göze alabiliyorsanız hedefe ulaşmak daha kolay olur diyor Kon

Konfüçyüs’ün bu görüşünü anlattığı hikaye; “Konfüçyüs, öğrencilerin karşısına geçti. Elindeki vazoyu sallayarak, içine bir elma attı. Vazoyu ortaya bıraktı; “Elmayı vazodan çıkarmayı başaran öğrenci, elmayı yiyebilir”. Çocuklardan biri öne çıktı, hemen elini vazonun içine daldırdı, elmayı tuttu, çekti. Ancak, elini vazodan çıkaramadı: “Elimi çıkaramıyorum”, Konfüçyüs öğrencisine baktı; “Elmayı sıkı sıkı tutmaktan vazgeçmediğin sürece, elini çıkarman mümkün olmayacaktır”. Çocuk elmayı elinden bırakmak istemiyordu, biraz daha şansını denedi ama başaramayınca zorunlu olarak elmayı yeniden vazonun içine bıraktı. “Elmanın vazodan nasıl çıkarılabileceği konusunda sizin bir fikriniz var mı?” Öğrencilerin soran bakışları arasında Konfüçyüs vazoyu eline aldı, ters çevirdi, elini vazonun ağzına tuttu ve elma elindeydi. Çocuklar, bu basit çözümü görünce hep birlikte gülmeye başladılar. “Gülmeyin çocuklar. Bu çözüm, aslında göründüğü kadar basit değil”. Elindeki elmayı sallarken konuşmasını sürdürdü Konfüçyüs; “Bazen bir şeyi gerektiğinde bırakabilmek, en zor iştir. Çok istediğin bir şeyi bırakmak beceri gerektirir. Eğer bir şeyi zorla tutuğunuzda ulaşmak istediğiniz şeyi engellediğinizi görüyorsanız, o zaman onu özgür bırakmalısınız. Eğer bir şeyi yanlış yapıyorsanız o zaman buna son vermelisiniz. İşte o zaman hedefinize ulaşabilirsiniz.”

Büyük düşünür Konfüçyüs de hedefe ulaşmanın yolunun bazen vazgeçmek olduğunu ifade ediyor. Bazı insanlar üzerlerine ne kadar düşülürse o kadar kaçarlar. Hani kaçan kovalanır denir ya. Peki o zaman siz geri çekilseniz belki de o sizi kovalamak isteyecektir. Elde etme hırsı bazen ulaşmak istediğimiz hedefe zarar veriyor.

Çoğu zaman da elde etmek için aylarımızı ya da yıllarımızı verdiğimiz hedefe ulaştığımızda hiçbir manası kalmıyor. Peki ne oldu da isteğimiz bitti. Ya o hedefe ulaşana kadar geçirdiğimiz zaman öyle çok duygularımızı yormuştur ki, yani bütün enerjimizi harcamıştır ki elde etmenin keyfini çıkarmaya halimiz kalmaz. Çünkü yıpranma duygularının önüne geçmiştir ya da amaç sadece elde etmektir. Elde edince vazgeçersiniz.

LOGAN PEARSALL SİMİTH: “HAYATTA AMAÇLANACAK İKİ ŞEY VARDIR. ÖNCE İSTEDİĞİNİZE ULAŞMAK, SONRA ONUN KEYFİNİ ÇIKARTMAK. SADECE EN AKILLILAR İKİNCİYE ULAŞIRLAR.”

Peki biz elde etmek için yolunda ölmeyi bile göz aldığımız kişiyi elde edince neden vazgeçeriz. Çünkü gerçekten ne istediğimizi bilmediğimiz içindir. Sadece sahip olma hırsı ile uğraş verdiğimiz hedef bir anda önemini yitirir. O zaman hedeflerimizi seçerken doğru seçmek gerekir. Hedef belirlemek merdiven çıkmaya benzer. Önemli olan merdiveni doğru duvara dayamak. Yoksa merdivenin tepesine çıktığınızda merdivenin yanlış duvara dayalı olduğunu anlayınca, yapmanız gereken işi yapamadan aşağı inmek zorunda kalırsınız.

Hayat da bir merdiven gibidir. Sürekli inip çıktığımız bir merdiven. Bir merdivene çıkmak istediğimizde tepesine çıkıp çıkamayacağımızı biliriz. Merdiveni yeniden düzeltiriz. Belki yeterli eğim olmadığı için belki de sağlam bir merdiven olmadığı için çıkmayız. Düşeceğimizden emin olarak merdivene çıkmayız. O zaman neden bunu hayata uygulamıyoruz.

Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Doğa cevap veriyor

Posted by: tulaybilin on: 28/02/2009

Yaşamın içinde birçok zorluklarla karşılaşıyoruz. Ömrümüz boyunca hep bu zorlukların cevaplarını bulmaya çalışıyoruz. Kiminin cevabını deneme yanılma ile buluyoruz. Kiminin cevabını birilerinden öğreniyoruz. Kimilerini hiç bulamıyoruz. Zorlanıyoruz. Oysaki yaşadığımız her duygunun karşılığı doğada var. Eğer dikkat edersek cevabını çiçeklerde veya böceklerde bulabiliriz.

Cesaretin bittiği yerde esaret başlar bir Hint masalına göre; Kedi korkusundan devamlı endişe içinde yasayan bir fare vardır. Büyücünün biri fareye acır ve onu bir kediye dönüştürür. Fare, kedi olmaktan son derece mutlu olacağı yerde bu kez de köpekten korkmaya başlar. Büyücü bu kez onu bir kaplana dönüştürür. Kaplan olan fare, sevineceği yerde avcıdan korkmaya başlar. Büyücü bakar ki, ne yaparsa yapsın farenin korkusunu yenmeye imkan yok. Onu eski haline döndürür. Ve der ki, “Sen cesaretsiz ve korkak birisin. Sende sadece bir farenin yüregi var. O yüzden ben sana yardım edemem.”

Ünlü yazar Shakespeare, bu konuda şöyle diyor:

“İnsanların çoğu kaybetmekten korktuğu için sevmekten korkuyor..
Düşünmekten korkuyor, sorumluluk getireceği için.
Konuşmaktan korkuyor, eleştirilmekten korkttuğu için.
Yaşlanmaktan korkuyor, gençliğin kıymetini bilmediği için.
Unutulmaktan korkuyor, dünyaya iyi bir şey vermediği için.
Ve ölmekten korkuyor, aslında yaşamayı bilmediği için.”

Bambu ağacı

“İstek ve amaç içinde olan kişi toprağa bambu ağacı tohumu eker ve sularmış. İlk yıl hep toprağa ve dolayısıyla tohuma su vermekle geçermiş. İkinci yıl aynı işlem devam edermiş. Tohum itinayla sulanır ve dikkat edilirmiş. Ondan sonraki üç sene yine aynı, görünürde hiçbir şey yok. Emek veriliyor ama ortada bir şey yok. Ne zaman ki beşinci yılın sonuna gelindiğinde işte o zaman bambu ağacı filiz vermeye başladığı gibi altı hafta içinde de tam yirmi yedi metre boyuna geliverirmiş. Ekildiğinden beri gördüğümüz elle tuttuğumuz ve gelişimini gözlemleyebildiğimiz başka hiçbir ağaç beş yılda bu boyuta gelemiyor belki de. Peki o zaman bu ağaç beş yılda mı büyüdü yoksa altı haftada mı? Sadece fiziksel gelişimi gören insanlar içip cevap altı hafta. Ama işin arkasını görebilen, farkında olanlar için ise beş yıl. Toprağa atılan tohum, belli aralıklarla özenle verilen su, ışığını ayarlama, yağmurdan rüzgardan koruma derken uzun zamana yayılmış bir emek harcanıyor. Bu emek harcanırken tohum filizlenene kadar büyük bir sabır gösteriliyor. Sonra da tüm kalbiyle ona inanmak gerekiyor. Verilen emeklerin boşa gitmeyeceğine ve sabrın sonunun selamet olduğuna inanmak. Bu gelişimin süreci içinde bir diğer etken ise vazgeçmemek. Verilen emeklerin karşılığı görülmeyince, gelişim süresi uzadığında, etraftan baskılar veya caydırma etkili tepkiler geldiğinde, cesaret gösteremeyenler kıskançlıkla yaklaşıp ulumsuz enerji verdiğinde tembeller emeği değersizmiş gibi gösterdiğinde vazgeçme aşamasına gelinebiliniyor.”

Kirpiler

Eski zamanlarda bir kış, gece soğukları başlamış. Bu gece soğuğundan bütün hayvanlar etkilenmişler. Büyük kayıplar vermişler ama en çok kayıp verenler kirpilermiş. Bildiğiniz gibi onların pek çok hayvan gibi kalın kürkleri yok, bunların yerine kendilerini sıcak tutması zor olan dikenleri var. Bu durumdan en az zararla kurtulmak için kirpiler meclisi toplanmış, çözüm aramaya başlamışlar. Tartışa tartışa en sonunda büyüklerinden birinin gece olunca tüm kirpilerin araya toplanmasına, birbirlerine yakın durarak geceyi geçirmeye karar vermişler. Böylece kirpiler birbirlerinin vücut sıcaklığından yararlanacak, aralarında hava sirkülasyonunu da önleyerek donmaktan kurtulacaklarmış. Ve ilk geceki deneyimlerinde bunun işe yaradığını fark etmiş ama başka bir sorun varmış, o da üşüyen kirpilerin birbirlerine fazla yaklaşmalarından dolayı birbirlerine dikenlerini batırmalarıyla yaralanmalar gerçekleşmiş, daha sonraki gece uzaklığı fazla tutmuşlar yaralanma korkusundan. Bu yüzden de bazı donma olaylarının önüne geçememişler. Ancak her gece buna devam ederek deneye yanıla, deneye yanıla birbirlerinin vücut sıcaklığından yararlanacak kadar yakın, ancak birbirlerini incitmeyecek kadar uzak durmayı öğrenmişler…

Ders

Bir bilge bir göletin başında oturmaktadır. Dikkatini susuzluktan kırılan bir köpeğin devamlı olarak gölete kadar gelip tam su içecekken kaçması çeker. Dikkatle izler olayı, köpek susamıştır, ama gölete geldiğinde sudaki kendi aksini görüp korkmaktadır. Bu yüzdende suyu içmeden kaçmaktadır. Sonunda köpek dayanamayıp kendini gölete atar ve kendi aksini görmediği için suyu içer. Bilge, düşünür ve benim bunda öğrendiğim şu oldu der: ‘Bir insanin istekleri ile arasındaki engel çoğu zaman kendi içinde büyüttüğü korkulardır. Kendi içinde büyüttüğü engellerdir. İnsan bunu aşarsa istediklerini elde edebilir.’ Ama biraz daha düşününce aslında gerçek öğrendiği şeyin bundan farklı
olduğunu görür. Asıl öğrendiği şey insanın bir bilge de olsa, bir köpekten bile öğrenebileceği bir bilginin var olduğudur.

Bu yüzden, ne varsa paylaş, senden de öğrenilecek bir şeyler vardır diğer insanlar için. Her insanın bir hikayesi ve söyleyecek bir sözü vardır.

Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Nikahta keramet var mı acaba?

Posted by: tulaybilin on: 28/02/2009

Özellikle genç ile yaşlı arasında görüş farklılıkları olduğundan çatışmalara neden olabiliyor. Her iki taraf için de bunun nedenini anlayarak anlayışlı olması gerekir ama hayat öyle hızlı geçiyor ki kimsenin nedenini düşünecek vakti yok.
Oysaki bu çatışmalar çok normal. Kimsenin suçu da yok. Son yıllarda yaşadığımız teknoloji furyasını hepimiz yaşıyoruz. Eskiden duygular gözlerin içine bakılarak ve elini tutarak anlatılırdı. Oysaki şimdi sanal alem var. Sanalda yaşanan aşklar var. Hiç görmediği bir kişiye aşık oluyor insan.

Bir kuşak öncesinin bunları kabullenmesini beklemek yanlış olur. Eğer kişi çağa ayak uyduramıyorsa bu değişimi anlayamıyor. Hiç ummadığım kişi bilgisayar dünyasının içinde geziniyor. Ya da genç olmasına rağmen henüz bilgisayar düğmesine basmamış insanlar var. Bu kişinin kendini yetiştirmesi ile ilgili. Ama eski kuşağın yeniliklere ayak uydurması çok az sayıda olduğundan istisnalar kaideyi bozmaz demek zorundayım. Dünya çok hızlı değiştiği için ayak uydurmada zorluk çekiliyor.

Bunları neden yazdım biliyor musunuz? Uzun süredir çağın değişmesi ve hayatımıza teknolojinin girmesi ile neler değişti diye düşünürken bir konuda takıldım ve bunu sizinle paylaşmak istedim.

Bizim büyüklerimizin çoğu görücü usulü ile evlenmişler. Hatta düğün gecesine kadar birbirini görmemiş olanlar bile var. Evleneceği kişi ile sürtüşme yasalar bile şöyle nasihat ederlerdi; NİKAHDA KERAMET VARDIR. SEN EVLEN BAK BÜTÜN SORUNLAR BİTECEK.

Gerçekten de buna inandıkları için ve şartlar gereği mutlu olanlar vardı. Ya da ayrılmayı düşünmedikleri için katlanırlardı. Ama nikahın kerametine inanılırdı.

Oysaki yaşadığımız yıllarda bu durum değişti artık. İnsanlar flört ederlerken her şey harika, sonra nişanlanıyorlar yine her şey harika. Ama nikah olduktan sonra her şey tersine dönüyor. O büyük aşk bile evliliği kurtaramıyor. Flört olmakla evli olmanın farkı çıkıyor ortaya. Nikahın kerameti kalmıyor. Aksine nikaha düşman gözüyle bakılmaya başlandı.

İyi giden ilişkiler evlilikle değişime uğruyor. Tabii ki eskiden ilişkiler ve yaşam koşulları farklı olduğu için yeni gelinin tası tarağı toplayıp baba evine dönmesi mümkün değildi. Oysaki yaşadığımız çağda hiçbir sorun olmadığı halde fikir ayrılığı için ayrılmalar oluyor. Ayrılma nedenleri çağla birlikte değişiyor. Bu sefer de anne baba ile gençler arasında çatışma çıkıyor. Çünkü her iki taraf da gençlikte yaşadıklarını savunuyorlar. Anne baba kendi gençliklerindekileri uygulamak istiyorlar. Gençler de isyan ediyorlar.

Hiç kimsenin suçu yok aslında. Hayat değişiyor, yaşam koşulları bizi çatışmalara sürüklüyor. Anne baba nikahta keramet vardır diye evlendirilmiş ve de gerçekten o keramet olmuş ve uzun yıllar evli kalmış olabilirler. Oysaki çocuğu ise çevresinden gözlemliyor ki nikah olunca her şey tersine dönüyor. Dün mutluyken evlenince heyecan bitiyor. Elde etmenin keyifsizliği başlıyor. Çünkü bir şeyleri elde etmek için sarfettiğimiz çaba, sahip olunduğumuz zaman değerini kaybediyor. Bu sefer başka bir şeyleri elde etme yolu açılıyor. Tadını çıkarmasını bilmiyoruz. Tadını çıkaranlar var tabii. Bakın onlar kimmiş?

LOGAN PEARSALL SİMİTH: HAYATTA AMAÇLANACAK İKİ ŞEY VARDIR. ÖNCE İSTEDİĞİNE ULAŞMAK, SONRA ONUN KEYFİNİ ÇIKARMAK. SADECE EN AKILLILAR İKİNCİYE ULAŞIRLAR.

Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

İlişki çeşitleri

Posted by: tulaybilin on: 28/02/2009

Bu haftaki yazımda gelen maillerden çıkarttığım sonuçları yazmak istiyorum. İnanılmaz çok mail geliyor. Hepsine de cevap yazıyorum. Gelen maillerden çıkarttığım ortak sorunlar,

1- Tek taraflı sevgi

Tek taraflı ilişki yaşayanlar genellikle ilgisizlikten şikayetçiler . Şöyle ifade ediyorlar; “Birlikte olduğumuz anlar harika oluyor. O da beni çok seviyor ama beni aramıyor. Ben ararsam konuşuyoruz. Bana çok iyi davranıyor. Çok özlediğini söylüyor ama aramaya vakit bulamadığını ifade ediyor.”

Benim fikrim ise şöyle; Seven bir insanın vakit bulamadığı için sevdiğini aramaması mümkün değil. Yani bu iki kere ikinin 5 etmesi gibi mümkün değil. Mutlaka hayatında biri vardır. Seni de kırmak istemiyordur. Ya da seni yedekte tutmak istiyordur. Senin onu asla bırakmayacağını biliyordur. Ne kadar aramasa da canı isterse aradığında ve senin onu asla ret etmeyeceğini biliyordur. Hatta bundan emindir. Sen ise sürekli arayan kişi olursun. Biraz kendini geri plana çekmeyi becerebilirsen ya arkandan gelir ya da tamamen gider. Hani bir söz vardır: SEVDİĞİNİ SERBEST BIRAK, GERİ DÖNERSE SENİNDİR, DÖNMEZSE ZATEN HİÇ BİR ZAMAN SENİN OLMAMIŞTIR.

Bence acı çekmektense denemeye değer. Ya da ben bu şekilde bile olsa durumdan memnunum deyip hiç şikayet etmeden oluru ile yetinmeye bakmalı. Asla sorun yapmadan ve de ona da hiç sitem etmeden beklemeli.

2- Seni seviyordur ama başkası ile evlenir

Erkekler bazen aşkıyla değil de ailesinin istediği biriyle evlenir. Bu daha çok geleneklere bağlı ailelerin çocuklarında olur. Bu arada sevgilisini de bırakmak istemez. Sevdiğine hep beklemesini söyler. Hep umut…umut…Sen de hep yarın her şey değişecek ve geri dönecek sanırsın. Geri dönüp baktığında yıllar geçmiştir. Böyle bir durumda ise eğer onu gerçekten çok seviyor ve asla ayrılamıyorsan kendine bir süre ver. Bunu karşı tarafa söyleme. Bu süre içinde onunla doya doya yaşa. Ne olacak demeden. Sitem etmeden. O sürenin sonunda ya geri döner ya da tamamen gider. Sen de kendi hayatına dönersin.

3- Evli bir adamla ilişkiye girenler

Eğer erkek baştan ben evliyim ve ayrılmayı düşünmüyorum ama seni de seviyorum diyorsa bence dürüst bir insandır. Seni seviyordur ama bu sensiz olamayacağı anlamına gelmez. Erkek şunu demek istiyordur; “Senden hoşlanıyorum ama gitmek istersen peşinden gelmem. Hayatımda sen olmazsan bir başkası mutlaka olur. Ben hayatımda bir heyecan arıyorum. Ben açıkça evli olduğumu söylüyorum ve ayrılmayı da düşünmüyorum. Yani işine gelirse :)

Biz kadınlar en başta bu durumu kabul ederiz. Ama günler geçtikten sonra durumu değiştirmek için elimizden geleni yaparız. Huysuzlanırız ve erkeğimizi de yer bitiririz. İlişkinin bütün saygınlığı biter. Oysaki ya ilk gün tepkini koyacaksın ya da bir gün gelip durum seni rahatsız ediyorsa ilişkiyi bitirip gideceksin. Erkeği suçlamadan. Çünkü bunda onun hiç günahı yok. Durumunu ilk gün ortaya koymuştur. Bu senin seçimin olmalı. İşte o zaman dostluk baki kalır. Kendinle de ters düşmemiş olursun.

4- Düzensiz birliktelik yaşayanlar

Var mı yok mu belli olmayan birlikteliklerde de aynı durum söz konusudur. Çünkü bir tarafın gönlünde yatan aslan henüz ortaya çıkmamıştır. Ya da vardır da ona ulaşamıyordur. Seninle gönül eğlendiriyordur. Aklı diğerindedir. Bu düzensiz ilişki baştan nasıl başladı ise öyle gider. Çünkü seni bu durumu kabullenmiş olarak görür ve değiştirme gereğini duymaz.

Bizler bu yanlış ilişkilerde hep karşımızdakini suçlarız. Oysaki tek suçlu biziz. Çünkü bir türlü onun yanlışlarını yüzüne vuramayız. Çünkü ya gider de bir daha gelmezse diye, bize yaptığı yanlışları sineye çekeriz. Ya da kendi tavrımızı koymaktansa sürekli onu eleştiririz. Karşımızdaki kişinin tarzı budur belki de. Eğer tarzlarımız birbirine uyuşmadıysa ilişkiyi bitirmek gereklidir. Eğer onsuz yaşayamıyorsan o zaman da ilişkiyi olduğu gibi kabul etmen gerekli. Başkalarının sana yaptığı yanlışları düzeltmekle başa çıkamazsın. Eğer sen fırsat verirsen sana herkes yanlış yapar. Bir Romanya atasözü şöyle diyor; BİRİ SİZİ BİR KEZ ALDATIRSA SUÇ ONUNDUR, İKİ KEZ ALDATIRSA SUÇ SİZİNDİR.

Bir ilişki ya vardır ya da yoktur. Yapamıyorum, bilemiyorum gibi yuvarlak sözler, kaçıştan başka bir şey değildir. Seni aldattığını fark ettiğin zaman, eğer sesini çıkartmıyorsan bunu rahatlıkla sürekli dener. İşte o zaman yukarıdaki sözü aklına getir. Ya da Platon’un sözünü düşün; EN BÜYÜK ZAFER, İNSANIN KENDİNE HAKİM OLMASIDIR.
Duygularımıza hakim olamıyorsak, başkaları bize hakim olur. Bu kaçınılmazdır.

Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Erkekler, iyi ki varsınız

Posted by: tulaybilin on: 28/02/2009

Bu haftaki yazımı hafta ortalarında yazıp Maksimum.com göndermiştim. Ama son anda fikir değiştirdim ve bu yazının yayınlanması için editör arkadaşa rica ettim. Çünkü bu sabah bu düşünce ile uyandım. Pazar sabahı saat 06.00 ve ben bilgisayarın başındayım. Kafamın içindeki sorgulamayı sizlerle paylaşmak istiyorum.

Dün Hürriyet Gazetesi’nin (10.3.2007 tarihli gazete) Güzin Abla köşesinde bir yazı okudum. Güzin abla bir erkeğin yazdığı bir yazıyı köşesine taşımış. Yazıyı aslında okudum geçtim. Ama demek ki bilinç altım yazıyı sorgulama bölümünde tutmuş ki bu sabah 06.00 gibi bu yazıyı düşünerek uyandım ve hemen yazmak için oturdum.

Yazıyı yazan erkek yeni tanıştığı bir kız ile cinsel ilişkiye giriyor ve kızın bekaretini aldığını ifade ediyor. Ondan sonra da başına gelmedik kalmıyor. Kızın onunla tanışmayı ve birlikte olmayı planladığı, amacının evlenmek olduğu ortaya çıkıyor. Mahkemeler, tacizler, tehditler vs. adamın hayatı zindan oluyor. Buraya kadar yazının konusunu özetledim. Yazının tamamını okumak isteyen internetten yazıyı bulup okusun. Benim yazmak istediğim düşüncelerim ise şöyle;

Bir kadın ile erkek tanıştığı zaman kadın genellikle çekingen durur. Öyle ilk seferden birlikte olmak gibi bir düşüncesi yoktur. Bu arada olanlar yok mu? Var tabii. Ama istisnalar kaideyi bozmaz diye düşünüyorum. Çünkü onlar azınlıktalar.

Kadının çekingen durmasındaki neden, karşısındaki erkeği tanımaktır. Hırlı mıdır, hırsız mıdır, sapık mıdır diye düşünür. Emin olmadan birlikte olmaz. Güven çok önemlidir onun için. Hele bu bakire bir genç kız ise asla böyle bir ilişkiye evlenmeden girmez. İlişki ilerledikten sonra birlikte olduğu erkeği çok severse sırf ona aşkını ispat etmek için evlenmeden olabilir. Yani aşktan kaynaklanan bir kendini feda durumudur. Eğer onun için bekaretin önemi yoksa sorun değil, ama yine de birlikte olacağı adamı özenle seçer. Bu mutlaka aşık olduğu biri olur.

Peki kadınların bu kadar seçici olmaları neden? Neden kendilerini bu kadar kasıyorlar? Çünkü güven istiyorlar. Amaçları sadece cinsellik değil. Amaçları duygularının tatmini. Hadi bu genel olarak kadınların tavrıdır diyelim. Bu genelin içinde bazı özel gruplar vardır. Diyelim ki kadın özgür. Onun cinselliğe bakış açısı biraz daha geniş. Buna rağmen kadın yeni tanıştığı erkekle birlikte olmaz. Ne kadar güven oluşmuş bile olsa, erkeğin fikirlerini öğrenmek ister. Kadın için erkeğin hayatın içindeki duruş biçimi de çok önemlidir. En azından birkaç kere arkadaşça birlikte olup erkeğin genel hayata bakışıyla ilgili fikirlerini öğrenmek ister. Çünkü istemediği bir ilişki yaşamaktan çok korkar. Çünkü şiddetten çok korkar. Çünkü yanlış bir ilişkinin hayatına getireceği olumsuzluklardan korkar. Ailesi, sosyal çevresinden utanır. Ayrıca sabah uyandığı zaman yanında sevdiği ve hoşlandığı bir erkek görmek ister. Yani kadın seçicidir.

Oysa erkeğin böyle korkuları yoktur. O ilk tanıştığı bir kadınla birlikte olabilir. Onun için kadının kafasının pek önemi yoktur. Hayatın içindeki duruş biçiminden ona ne. Ellerini yıkar olur biter. Hani Türkiye’deki erkeklerin ilişkileri için şöyle denir ya; “Kadın erkeğin elinin kiridir, ellerini yıkar ve biter.”

Tamam hepimiz bu fikirle büyüdük. Ama eğitimin bu düşünceyi artık değiştirmesi gerektiğini düşünüyorum. Bir erkek de seçici olmalı. Birlikte olmak istediği kadını iyice tanımadan onunla cinsel ilişkiye girmeyi ret etmesi gerekli. Çünkü kimse ilk günden anlaşılmaz. Biraz sohbet kadının olaylara bakış açısını anlatır. Eğer erkek seçici olursa sabah uyandığında kadının yanından bir an önce kaçmalayım diye düşünmez. Ama erkeklerin böyle bir düşüncesi olmuyor çünkü onun gücü var. O nasıl olsa kötü de olsa kurtulabilir. Kadınlar nazik ve narin varlıklardır. İki kere aramasan, işim var bugünlerde desen anlar ve köşesine çekilir üzüntüsünü kendi içinde yaşar. Ya da erkek güç kullanır. Kadını sindirir, korkutur. Erkek elini yıkar olay biter.

Kadının gücü ise beynindedir. Kötü niyetli bir kadından kurtulmak oldukça zordur. Çünkü kadın beyniyle hareket eder. Boşuna dememişler; KADININ FENDİ, ERKEĞİ YENDİ diye.

Güzin ablanın köşesindeki yazıda karşısındakini daha iyi tanımadan birlikte olan erkeğin başına gelenler inanılmaz bir zeka örneği. Kadın zekasının önüne geçmek mümkün değildir.

Burada ifade etmek istediğim şudur. Neden erkekler bir kadınla tanıştıklarında seçici davranmazlar. Eğer kadın birlikte olmayı istese bile erkek; “Biz daha yeni tanıştık. Birbirimizi tanımamız gerekli. Benim için senin kafa yapın önemli. Bir kadın beyinsel olarak beni etkilemeli. Önce seni tanımam gerekli. Henüz birlikte olmak istemiyorum. Bunu zamana bırakalım.” demez.

Böyle düşünen erkekler yok mu? Var tabii. Entelektüel beyne sahip bir erkek bunu böyle düşünür. Oysaki Güzin Ablanın köşesindeki yazıdaki erkek üniversite mezunu, yüksek lisans yapmış, iyi bir kariyer sahibi, çevresinde saygı ve gıpta ile söz edilen bir kişilik olduğunu yazıyor. Neden hep seçici davranan kadınlar oluyor. Neden erkekler için bunların önemi yok. Bence bilgi beyne girdiği zaman bunun erkeği kadını olmadan hayata dair davranış biçimi oluşturmalı.

Erkeklerin davranışını eleştirmemdeki neden ise; onların çok kıymetli olmasından. Onlarsız bir dünya düşünemiyor olmamdan. Kendilerini biraz daha değerli görmeleri gerektiğini düşünüyorum. Biraz daha seçici olmalılar. Yani kendilerine ve bedenlerine biraz daha saygı duymalılar. Özellikle beyinlerine saygılı davranmalılar.

Ya da Platon’un sözünü düşünmeliler; EN BÜYÜK ZAFER, İNSANIN KENDİNE HAKİM OLMASIDIR.
Şunu unutmayın, biz kadınlar için siz çok önemlisiniz. Sizin kaliteniz bizim de kalitemizi arttırır.

Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Aşk nasıl yaşanır?

Posted by: tulaybilin on: 28/02/2009

Son aylarda keyifle okuduğum bir dergi var. Cuma günleri çıkıyor. Derginin adı sadece K. Dergisi Alkım Yayınları çıkarıyor. Cuma günlerini dört gözle bekliyorum. Bugün size bu dergiden alıntılar yapmak istiyorum. Bu konuyu zaten uzun süredir yazmak istiyordum. Çoğumuzun yaşadığı duyguları yazmak istiyorum.

Yaşadığımız bir ilişki bittikten sonra (bu evlilik veya flört de olabilir), uzun süren bir yalnızlık dönemi yaşarız. Bir müddet sonra bu yalnızlık dönemi canımızı sıkmaya başlar. Aşık olma isteği duymaya başlarız. Çünkü tek düze heyecansız bir hayat sıkar insanı. Şöyle harika bir aşk yaşasam da mutlu olsam deriz. Ama ne gezer. Aşk insanı mutlu eder ama bir o kadar da acı verir. Aşık olan insana rahat huzur yoktur. Bir gün mutluluğu yaşıyorsak ertesi gün kendimizi ağlar buluruz. Oysaki düne kadar ne kadar dingin ve huzurlu bir hayatımız vardı. Portekizli yazar Marina Alcoforado aşık olduğu Chamilly Kontuna yazdığı mektupta bakın ne diyor; “Neden olduğunuz mutsuzluk için kalbimin derinliklerinden teşekkür ediyorum size. Sizi tanımadan önce yaşadığım dinginlikten nefret ediyorum.”

Aşk işte böyle insana aynı zamanda mutsuzluk veren bir duygu. O uzun süren dinginliğin arkasından geliyor. Nasıl bir dinginlik yaşıyoruz ki mutsuzluğu özlüyoruz. Dergide Portekizli yazar Marina Alcoforado’nun hayatını kaleme alan Ahmet Celal yazarın fikirlerini şöyle ifade etmiş; “Bir çıldırma haliydi aşk ve belki de herkesin yaşamında çılgınca şeyler yapmaya ihtiyacı olduğu için aşık oluyorduk. O çılgınlık bize ne kazandırıyor, neyi tattırıyordu ki eksikliğini hissedip arıyor, çektireceklerini bile bile pek fazla kaçıp kurtulmaya çalışmıyorduk.”

Demek ki yalnızlık ve dinginlik insan ruhuna huzur vereceğine çılgınlık hissi veren bir duygu. En sakin insanın bile içinde fırtınalar esebiliyor. Bazı kişiler bu çılgınlığı hayata geçirir, bazı kişiler çılgınlığı bastırarak yaşar. O zaman da içindeki fırtınalar kasırgalara dönüşür. Oysaki insan, doğasına ayak uydurmalı ve bu çılgınlıkları yaşamalı. Yoksa acısı fena halde vücudunun bir yerinden hastalık olarak ortaya çıkar. Ahmet Celal Marina Alcoforada’yı anlatmaya devam ediyor:

“Milyonlarca yıldır hep aynı yöne ve aynı hızda, yörüngesinden bir milim şaşmadan dönen dünya dahi, lavlar fışkırtarak patlayan yanardağlarla, depremlerle sarsılmasa, kasırgalarla, sellerle hırpalanmasa yaşamını sürdürebilir miydi? Onun tabiatı yaratıyordu bunları ve insan denilen dünya da arada bir kendi tabiatının koşullarına boyun eğmese yaşamazdı belki. İnsan mizacını “tabiatı” diye tanımlama alışkanlığımız bundan geliyor olmalıydı. Ve aşk, o tabiatın koynunda saklanmış bütün afetleri, bütün güzellikleri ortaya seriyor, yaşanmadık bir mevsim bırakmıyordu.”

Yaşanmadık mevsim bırakmamak için bazen riske girmek gerekiyor. Yani mutsuzluğu göze almak önemli tabii. Eğer göze almazsak o güzel aşkı yaşayamayız. Pişmanlıklarla dolu yıllar başlar. Yıllar sonra da dilimizden düşürmediğimiz tek kelime olur. Keşke……Keşke…Keşke.

ABD’li şair ve yazar Charles Bukowski’nin pişmanlık konusundaki fikirleri: “Aklıma yatan tek pişmanlık, yapılmış değil yapılmamış bir şey yüzünden hissedilen olabilir.” Ben de aynı şeyi düşünüyorum. Yıllar geçtikçe eğer dağarcığımızda keşke’lerimiz çok ise bilin ki hayatımızda eksik bir şeyler var. Bazen çok severiz ama bu kişi yanlış biri olabilir. Yani sevgimize layık olmayabilir. Ya da tek taraflı bir aşk olabilir. O zaman da ömür boyu bu aşkın peşinden gitmek de yıllar sonra bize keşke dedirtir. Ünlü şair Pablo Neruda bir şiirinde şöyle diyor;

YAVAŞ YAVAŞ ÖLÜRLER AŞKDA VE İŞTE BEDBAHT OLUP İSTİKAMET DEĞİŞTİRMEYENLER
RÜYALARINI GERÇEKLEŞTİRMEK İÇİN RİSK ALMAYANLAR
HAYATLARINDA BİR KEZ DAHİ MANTIKLI TAVSİYELERİN DIŞINA ÇIKMAMIŞ OLANLAR
YAVAŞ YAVAŞ ÖLÜRLER
ŞİMDİ YAŞAYIN
BUGÜN RİSKE GİRİN
HEMEN HAREKETE GEÇİN
KENDİNİ YAVAŞ YAVAŞ ÖLÜME TESLİM ETME!
MUTLULUKTAN KAÇINMA

Hiçbir ilişki dört dörtlük olmaz. Hayatımızda bir sürü yanlış ilişki olabilir. Ama yaşamadan bilemeyiz.
ABD’li şair ve yazar Charles Bukowski yaşamına giren kadınları şöyle anlatıyor; “Çok kadınım oldu ama. Sayısız, ama her biri tek ve eşsiz, her biri “bir”, hepsi tam ve eksiksiz. Her kadını teniyle, kokusu, sıcağıyla sevdim. Hepsini tek tek, elimden gelen en büyük özenle, yoğun bir istekle, sarhoş bir şehvet ve nefretle sevdim kadınlarımı. Bütün bahçelerimi kasıp kavuran yangınlar oldu aralarında, beni ölüme yaklaştıranlar, ölüme yakıştıranlar, ölüme yakışanlar oldu. Beni hayatımdan alıp çakalların ortasına kemiksiz bir et yığını gibi fırlatanlar oldu. Beni öldürenler, benim için ölenler oldu. Ama hiçbiri bende ölmedi, onlar yeraltındaki kasabamın en güzel kızları şimdi, acımasız baştan çıkarıcılıklarıyla sokağa çıkmaları yasaklanmaları gereken kadınlarım.”

Şairin yaşadığı deneyimlere bakar mısınız? Eğer bu ilişkileri yaşamamış olsaydı belki de bu kadar ünlü bir yazar olamazdı. Aynı konuyu Ahmet Altan da İçimizdeki Bir Yer isimli kitabında işlemiş. “Nice aşk yitirdim ben. Kışkırtıcı bir bakışıyla çılgına döndüğüm, bir dudak büküşüyle ağulu acılar çektiğim, kahkahalarıyla şenlenip gözyaşlarıyla kederlendiğim, bir tanrıça katına çıkartıp tapındığım, kutsal mabetlerinin sunaklarına hayatımı bir adak gibi bırakmayı arzuladığım, memelerinde, kasıklarında, kalçalarında, bacaklarında, boyunlarında adanmış topraklarda dolaşan bir sofu gibi vecd içinde kendimden geçerek dolaştığım, ayaklarına kapandığım, göğüslerinde ağladığım, saçının bir teline halel gelmesin diye fütursuzca ölüme yürüyeceğimi hissettiğim, bazen öldürmeyi şiddetle istediğim, onda yok olup onla var olduğum, bana her defasında aşkı, acıyı, sevinci, hayatı ve ölümü yeniden öğreten kadınlar yitirdim ben.
Kızıl bir kor gibi örslerine bıraktığım ruhumu bazen sert darbelerle, bazen yumuşak dokunuşlarla şekillendiren, benden bir başka ben yaratan, onun her şeyi, babası, oğlu, kardeşi, kocası, sevgilisi olduğum, onu her şeyim yaptığım, varlığıyla her şeyin tadına, kokusunu, görüntüsünü değiştiren, sıradan birçok davranışı olağanüstü maceralara dönüştürüp olağanüstü maceraları olağanlaştıran kadınlar.”

Yaşadığımız büyük aşkların bir gün biteceğini bilmek belki de bazı zor koşullara kendimizi hazırlamak açısından faydalı olabilir. Hiç bitmeyen aşk yok mu? Tabii ki var. Ama onlar azınlıkta olduğundan istisnalar kaideyi bozmaz demek zorundayım. İlişkilerin biteceğini Ahmet Altan da kabul ediyor;

“Biz üç kişiyiz.
Ben, sevdiğim ve ilişkimiz.
Beni sevdiğime bağlayan ilişki, bir zaman sonra beni sevdiğimden ayırıyor.
Yitirmenin ne olduğunu biliyorum.”diyor.

JAMES CONANT; KAMLUMBAĞAYA BAKIN. SADECE BAŞINI DIŞARI ÇIKARTTIĞI ZAMAN İLERLER.

Ben de James Conant gibi düşünüyorum ve risk almaktan yanayım.

Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Kişilik testi

Posted by: tulaybilin on: 28/02/2009

“Sınıf, öğrencilerin gürültü patırtısıyla sallanırken sert görünümlü hoca kapıda beliriyor. İçeriye kızgın bir bakış atıp kürsüye geçiyor. Tebeşirle tahtaya kocaman bir (1) rakamı çiziyor. “Bakın, bu kişiliktir. Hayatta sahip olabileceğiniz en değerli şey…”diyor. Sonra (1)’in yanına bir (0) koyuyor; “Bu, başarıdır. Başarılı bir kişilik (1)’i (10) yapar.” Bir (0) daha koyuyor. “Bu, beceridir. (10) iken (100) olursunuz”… Sıfırlar böyle uzayıp gidiyor: Yetenek…disiplin…sevgi… eklenen her yeni (0) ‘ın kişiliği 10 kat zenginleştirdiğini anlatıyor hoca. Sonra eline silgiyi alıp en baştaki (1)’i siliyor. Geriye bir sürü sıfır kalıyor. Yorum yaparsak kişiliğin yoksa, diğerleri bir hiçtir.”

Yazıma bugün bir anektot ile başladım. Neden mi? Çünkü bugün sabah (her sabah olduğu gibi) yürüyüşümü yapmak için Bostancı sahiline çıktım. Sahil gerçekten çok güzel oldu. Deniz ve güneş harikaydı ama yeşillikler daha da güzel. Her taraf çiçekler içinde. Belki bir sürü daha başka ihtiyaçlardan kesilip çiçekler dikildi. Çünkü gözümüzün gördüğü güzellik de çok önemli. Bu güzel duygularla çıktım sahile. Keyif içinde yürümeye başladım. Sabah çok erken olmasına rağmen sahil çok kalabalıktı. Sabah yürüyüşü yapan çok kişi var artık. Bu beni çok sevindiriyor. Bu kalabalık içinde yürürken karşıdan gelen bir kişi dikkatimi çekti. Üstünde oldukça kaliteli eşofmanları vardı. 35-40 yaş aralığında bir erkek. Üstelikte yakışıklı da diyebilirim. Hani bir sürü kadının peşinden koşabileceği kadar :) Tempolu bir yürüyüş tutturmuş gidiyor. Buraya kadar her şey güzeldi. Ama bir anda eğildi o canım çiçeklerin üstüne üstelik sesli bir şekilde, üstelik elinde herhangi bir mendil olmadan burnunu temizledi. Bütün ifrazatını boşalttı.

O anda çok kötü oldum. 10 dakika midem kendine gelemedi. Esas olayın kötülüğü 10 dakika bittikten sonraki duygularım idi. Medeniyet nedir acaba diye düşünmeye başladım. Çok kaliteli giyinmek midir acaba? Çok lüks bir semtte oturmak mıdır acaba? Herkes sabahları yürüyor diye modaya uymak mıdır acaba? Çok güzel olmak ve karşı cinsin ilgisini çekmek midir acaba? Arkadaş sohbetlerinde Türkiye’nin hali ne olacak diye dert yanmak mıdır acaba?

Türkiye’nin halini konuşmak artık gereksiz geliyor bana. Çünkü ülkemizin bu hale gelişinde hepimizin katkısı var diye düşünüyorum. Ben kaç kere yanlışlıkla ya da aman sende diye trafikte kırmızı ışıkta geçtim acaba. Kaç kere uzun bir kuyrukta sıraya girmek varken en önden araya girip işimizi halletmişizdir. Sonra da keyifle anlatmışızdır. Bu küçük hataları çoğumuz yapmışızdır. Bu ülkenin bu hale gelmesinde hiç de o kadar masum değiliz.

Buralara nerelerden geldim. Adamın sabah yürüyüşünde yaptığı bir hareket beni bu sabah çok etkiledi. Bence medeniyet insanın içinde olmalı. O içimizdeki medeniyetin bir adı da kişiliğimizdir. Hani yazıma anektot ile giriş yaptım ya. İşte kişiliğimiz çok önemli olduğu için yazıya o anektot ile başladım. Kişiliğimiz yok ise geriye bir şey kalmıyor. Peki kişiliği nereden bulacağız?

Bence eğitimin içinde saklı. Eğitim deyince üniversiteden bahsetmiyorum. Öncelikle aile eğitimi gerekli diye düşünüyorum. Bir çocuğun iyi yemesi ve iyi giyinmesinden daha önemli iyi bir kişiliğinin olmasıdır. Eğer aile bu konuda yeterli değilse o zaman kişinin kendisini yetiştirmesi gerekir. Yani okumak….okumak…okumak….
Bilim adamları yaptıkları incelemelerde dünyada 3 tip insan olduğu görüşüne varmışlar.

1-Sonuçları ortaya çıkaran ve uygulayan seçkin bir grup
2-Olup biteni seyreden büyük bir grup
3-Nelerin olup bittiğinden haberi bile olmayan büyük bir kalabalık.

Eğitimsiz toplumlarda 3 grup insanlar çoğalırlar…büyük büyük kalabalıklar halinde olurlar. Acaba siz hangi gruptansınız? Abaca ben hangi gruptanım?

Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Tünelden çıkanlar

Posted by: tulaybilin on: 28/02/2009

Tülay abla ben size Ordu’dan ulaşıyorum. Sitenizi tesadüfen buldum. Benim de size danışmak istediğim şeyler var. Benim yaşım 32, kendime ait bir dükkanım var ve onu işletiyorum. Ben çok karamsar bir insanım bu durumdan kurtulmaya çok çalıştım ama bir türlü kurtulamadım. Her zaman her şeyin en kötüsünü düşünüyorum. Sanki hep kötü şeyler olacakmış gibi geliyor, bu da beynimi fazlası ile yoruyor. Birini çok seviyorum. Onu çok seviyorum. Ama ona güvenemiyorum. Benden ayrıldıktan sonra sanki dediklerinin tersini yapıyormuş gibi geliyor. Bu da beynimi kemirip duruyor. Ona güvenmek istiyorum ama iki dakika sonra içimi kuşkular kemiriyor. Çok kuşkucu bir insanım. İnsanları hep kendimden üstün görüyorum böyle görünce de kendimi bir şeye yaramaz.insan olarak görüyorum bu da beni mutsuz ediyor. Aslında sessiz, kimseye zararı olmayan, kimsenin etlisine sütlüsüne karışmayan bir insanım. İnsanlara hep iyi niyetle yaklaşıp ona göre davranırım. Temel felsefem önce insanlık üzerine kuruludur. Ama Tülay abla bir şekilde kendimi çok mutsuz hissediyorum. Allah’a çok şükür her şeyim var ama mutlu değilim. Hayattan zevk alamıyorum. Bunun sebebi nedir? Çok duygusal bir insanım çoğu zaman ağlarım. Daha nasıl anlatayım. Sevdiği insana insan güvenir değil mi? Ben de hemen kuşku, hemen her şeyin tersi düşünce, beynim allak bullak oluyor. Kendi içimde öz güvenim yok aşırı kıskanç biriyim. Abla bana bu konularda açıklık getirirseniz sevinirim. Göstereceğin ilgiye şimdiden teşekkür ederim, saygılar sunarım. Lütfen en kısa zamanda cevap verirseniz sevinirim. Her şey gönlünüzce olsun. Hoşçakalın.
RUMUZ: MUTLULUK MUTSUZU

CEVAP: Yazdıklarını okurken inan ki hiç şaşırmadım. Neden mi? Çünkü Türkiye’de yapılan bir araştırmaya göre kendini bulma yaşı 45-55 arası imiş. Yani ondan önceki yıllar insanın kendini aramasıyla geçiyor. Üzülme lütfen. Bu yaşadıklarını birçok insan yaşıyor. Nedeni nedir diye sorarsan; Henüz kendinle yüzleşmedin. Henüz kendini tanımıyorsun. Gücünü farkında değilsin. Onun için diğer insanlar sana göre daha üstün geliyor. Oysa ki belki de sen o insanlardan daha üstünsün ama bunu bilemiyorsun. Çünkü karşındaki kişiyi neyle mukayese etmen gerektiğini bilemiyorsun. Bunlar eksiklik değil. Bu bir arayıştır. Kendini arayış yılları böyle acılı geçer. Doğal olan da bu zaten. Bütün bunları farkında olmayan o kadar çok insan var ki. Hiçbir arayış içinde olmadan ölüp gidenler var. Mutsuzluğunu farkında olman ve nedenlerini araştırman yolun yarısını geçtiği gösterir. Bak Dostoyevski ne demiş; EN BÜYÜK MUTLULUK, MUTSUZLUĞUN KAYNAĞINI BİLMEKTİR.

Sen mutsuzluğun kaynağını aramaya çıktın. Bu büyük bir başarıdır. Peki, nasıl başaracağım diyorsan; okumaktan başka çare yok. Bir de çevrendeki insanları gözlemlemek. Hiçbir şeye karar vermeden uzun süre okumanı tavsiye ederim. Bir müddet sonra bütün bilgilerin içinden kendini yaratacaksın. Ondan sonra, senden daha iyi olan insanları kıskanmaktan ziyade onlardan nasıl faydalanabilirim düşüncesine kapılacaksın. Birilerinin peşinden koşmayı ve kuşku duymayı gereksiz bulacaksın. Çünkü onlar senin peşinden koşacaklar. Çünkü kendin olacaksın. Sana başarılar diliyorum.

***

Tülay Hanım. Merhabalar, ben size daha önce de mail atmıştım.. Sizden gelişim kitapları istemiştim siz de bana bir okuma alışkanlığım olması gerektiğini söylemiştiniz ve ben de sizden etkilenerek her hafta kitaplar okumaya başladım. Uludağ Üniversitesi’nde olan panel ve seminerlere katıldım ve bunun gibi bir sürü kendime yararlı olabilecek eğitimler almaya devam ediyorum..:) 11.2.2007 tarihindeki “Kırılma noktası” başlıklı yazınızı okuduğumda bana ne kadar uyduğunu düşündüm. Ben de size mail attığım dönemlerde gerçekten bir tünelin içindeydim ve çıkamıyordum. Şimdi gerek ailem gerek özel hayatım.:) gerekse iş hayatım olsun artık o tünelden çıkmanın keyfine varıyorum.. Tabii ara ara kenarından geçip bakıyorum..:) Öğrendim ki Tülay Hanım okumak kendine bir şeyler katmak, at gözlüğünü çıkarmak çok güzel bir şey. Ben bunu başardım, geçen sene ki olaylara şimdi daha başka bir gözle bakıyorum..:) ve bunun herkes farkında.. ve ben kendimle gurur duyuyorum. Tünelden çıktım. Şimdi sıra öğrenmem gereken birçok şeyi öğrenme atağına geldi. Her şeyin gönlünüzce olmasını diliyorum…:) ve yazılarınızı sürekli takip ediyorum, okuyorum, arkadaşlarımla paylaşıyorum ve paylaştığınız düşünceleri ve sözleri not alıyorum..:)) Sevgiler
Rumuz: TÜNEL

CEVAP: Maillin beni çok mutlu etti. Tünelden dışarı çıkan bir kişi yaşama sevincim oluyor. Daha binlerce tünele girip çıkacaksın. Önemli olan tekniği bilmek. Hepsinden başarıyla çıkacağına eminim. Benim emin olmamdan ziyade, yazından anladığım kadarıyla esas sen kendinden eminsin. Bunu gördüğüme çok sevindim. Bu mailli tünelde yolunu kaybedenler için özellikle yayınladım.

Sevgiler

Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Kırılma noktası yeni bir hayatın başlangıcıdır

Posted by: tulaybilin on: 28/02/2009

Kırılma noktası nedir? Olumsuzluk ifade eden iki kelime gibi gelebilir size. Ama benim için olumsuzluk ifade etmiyor. Hatta bu iki kelimenin içinde iyi bir şeyler bile var.

Hani bir tünelin içine girdiğinizde ruhunuz daralır ya. Bir an önce çıkmak istersiniz. Çoğu kez tünelin ne kadar uzun olduğunu bilemeyiz. Hatta ya çıkış yoksa, ya hep karanlıkta kalırsak diye düşünür panik oluruz.. Zaten kapalı yer korkusu yaşamak da bu demek sanırım. Oysaki bence tünellerin mutlaka bir çıkışı vardır. Sıkıntılı geçen bir zaman dilimi olabilir ama çıkış mutlaka vardır.

Yeniden doğuş gibi. Bir kadının çocuk doğurması gibi. Çok acı veren bir süreçten sonra inanılmaz mutluluk.
Tünelin içine giriş de zor, tünelin içinde ilerlemek de zor. En zor an ise tünelden aydınlığa çıkış oluyor. Çünkü bu seferki aydınlık farklı. Bu aydınlığa uyum süresini rahat geçirirseniz sorun olmaz. Yoksa aydınlığa çıkmak karanlıkta yaşamaktan daha da zordur.

Hala zaman zaman o karanlık tünelin içine giriyorum. Tünelin ucundaki ışığa doğru ilerliyorum. İşte o aydınlığa çıkış anı benim için kırılma noktası oluyor. Eğer canım bir şeylere sıkılıyorsa hoşuma gidiyor çünkü yolun sonunda mutlaka bir kırılma noktası yaşayacak olmam beni sevindiriyor.

Şimdi nasıl bir sıkıntı yaşıyorsun ki bu sıkıntı seni mutlu ediyor diye soracaksınız. Hangi sıkıntı insanı mutlu eder? Sorunuzun cevabını vermeye hazırım.

Tünele giriş nedenlerim; Bazen yaşadığım bir ilişkinin bana yetmemesi neden olabilir. İlişki deyince bu eş, flört ya da bir dost olabilir. Günlük sorunlarda genellikle tek taraf haksız olur. Sorun hemen ifade edilirse ortadan kalkar. Eğer kalkarsa harika ama kalkmazsa ve devam eden süreçte de büyüyorsa o zaman iki tarafta da suç vardır diye düşünüyorum.

Şöyle bir bakış açısını yakaladım; UZUN ZAMAN DEVAM EDEN BİR ANLAŞMAZLIK, HER İKİ TARAFIN DA HAKSIZ OLDUĞUNU GÖSTERİR. Bu dönem çok sıkıntılıdır. Bir şeylerin eskisi gibi olmadığını hissetmek gibi. Eskiyi aramak ve bulamamak gibi.

Artık bu noktada yeni kararlar almalıyım yoksa sürekli şikayet eden biri haline gelirim. Karşımdakini değiştirmek yerine kendimi değiştirip bu tünelden çıkmam gerekli. Eğer ilişkinin ilk günlerdeki halini geri getirmek istiyorsam bu bana sadece üzüntü verir. Çünkü o zaman hayat bana hiçbir şey öğretmemiş demektir. Hayatım boyunca kişilerle ilgili bir problem olduğunda hep karşımdakinin davranışlarının yanlışlığını düşünür bunları nasıl değiştirebilirim diye planlar yapardım. Yani hep karşımdakinin değişmesini istedim. Oysa ki yanlış buradaymış. Benim davranışlarımı gözden geçirmem gerekli. Yeni kararlar almalıyım ya da bu durumdan hiç şikayetçi olmamalıyım. Değişmesi gerekenin ben olduğumu kavradığım anda bir anda kendimi tünelin dışında buldum.

Artık tüneller beni korkutmuyor. Çünkü her tünelden kendimi yeniden yaratarak çıkıyorum. Bir tünele girdiğim zaman içinde bulunduğum sıkıntının bana neler getireceğini düşünmeye başlıyorum. Ben bunun sonunda neyi öğreneceğim acaba. Öğrendiğim bir davranışı farkına varınca yeni kararlar arkasından geliyor ve bir anda kendimi tünelin dışında buluyorum.

Tabii ki her tünelin çıktığı yer ya da manzara farklı oluyor. İşte o noktada kararlı olmak gerekli. İnsanı mutsuz eden sadece sıkıntılar ve kötü günler değildir. Bazen aşırı güzellikler de insanı huzursuz eder. Bakın Cenap Şahabettin bu konuda ne güzel bir söz söylemiş;

YÜKSEK DÜŞÜNCELER
YÜKSEK DAĞLARA BENZER
ALIŞIK OLMAYANLARI ÜRKÜTÜR.

Bir kişinin bana öğrettiklerini yaşamıma yaydığım zaman işte bu kırılma noktası oluyor. Sanki yeni bir yaşama yelken açmak gibi.

Yıllar önceydi. Kendimi uzun süredir kötü hissediyordum. Sürekli okuyorum ama bir şeylerin eksik olduğunu hissediyordum. Ama neyin eksik olduğunu bulamıyordum. Kendimi kısır döngü içinde hissediyordum. Kişisel gelişim uzmanı olan bir arkadaşım beni ziyarete geldi. Kendisine sıkıntımı anlattım. Bana şöyle dedi;
- Olmak, dolmak ve taşmak diye tabir vardır Tülay. Sen olmuşsun, hatta dolmuşsun ama taşmıyorsun. Onun için bunalmışsın. Bilgiler beynimize girer, orda harmanlanır ve mutlaka çıkmak zorundadır. Eğer bilgiyi başkasına aktarmazsak bizi boğar. Tülay okuduklarını ve düşündüklerini lütfen yaz. Eğer yazarsan rahatlarsın hatta öyle bir gün gelecek ki yazmadan duramayacaksın.

Şimdi arkadaşıma çok hak veriyorum. O gün benim kırılma noktam olmuştu. Farklı bir yaşama geçtim. Yani bir anda tünelden çıktım. Ama o tünelden sonraki aydınlığa hazır olduğum için korkmak değil keyfini çıkarıyorum.

Kırılma noktasını size sadece bilimsel birkaç cümle ile anlatmak yerine size hayatımdan örnekler vererek anlatmayı tercih ettim. Neden mi? NASİHATİN YOLU UZUN, ÖRNEĞİN YOLU KISA VE ETKİLİDİR.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var

Posted by: tulaybilin on: 25/02/2009

Hepimizin bu dünyaya bir geliş nedeni olduğuna inanıyorum. Yaşadığımız sürece insanlara karşı görevlerimiz olmalı. Benim görevim de okuduğum ve öğrendiğim her şeyi sizlerle paylaşmak olduğuna inanıyorum. Bunun adına da misyon diyorum. Bu dünyadaki misyonumun paylaşım olmasından çok memnunum.

Hepimizin birbirimizden daha iyi bildiği bilgiler var. Bunların paylaşılmasından yanayım. Çünkü bilgiler beynimizin içine girer orda harmanlanır yani kendi yorumumuzu elde ederiz. Bu bilgilerin beynimizden akması gerekli diye düşünüyorum. Yoksa beynimiz bilgiden boğulur. Ama bu bilgilerin doğru olmasına dikkat etmeliyiz. Bildiklerimizi de saklamaya gerek yok. Büyük düşünür PLATON bu konuda şöyle demiş; “BİLİRKEN SUSMAK, BİLMEZKEN SÖYLEMEKTEN DAHA KÖTÜDÜR”

O zaman doğru yoldayım. Üstelik ben bu yazıları yazarken sürekli okumak zorundayım. Öğreniyorum ve öğretiyorum. Ayrıca öğretirken yeniden öğreniyorum. İnanın, bana da çok faydası oluyor. Sokrates’in de aynı fikirde olması beni mutlu ediyor: “ÖĞRENDİĞİN HER ŞEYİ İÇSELLEŞTİR, İÇSELLEŞTİRDİĞİN HER ŞEYİ ÖĞRET.”

Paylaşmanın ne zararı olabilir ki. Sizlerden gelen maillerden anladığıma göre çok da faydalı oluyorum. Birçok kişi yazılarımı okuyarak hayatına yön verdiğini yazıyor. Demek ki Mevlana’nın dediğini yapıyorum: “BİR MUM DİĞER BİR MUMU TUTUŞTURMAKLA IŞIĞINDAN BİR ŞEY KAYBETMEZ”

Işığımdan bir şey kaybetmediğim gibi her gün biraz daha aydınlandığımı hissediyorum. Ama daha çok uzun yolum var. Ölene dek öğrenmeye ve öğretmeye devam edeceğim. Çünkü yaşamak için bir nedenim var. Bu neden beni ayakta tutuyor ve yaşama keyfi veriyor. Bu keyif de her türlü zorluğu yenmemi sağlıyor. Beni tembellikten kurtarıyor. Yaşlanmak istemiyorum. Belki fiziksel yaşlanmalara mani olamam ama beyinsel yaşlanmaya mani olabilirim: “İNSANI VAKTİNDEN ÖNCE YIPRATAN BİR ŞEY VARSA, O DA TEMBELLİKTİR” HZ. ALİ

Hazreti Ali’nin dediğine katılıyorum. Bazı günler canım tembellik etmek istiyor ama bunu abarttığım zaman yerimden kalkmakta bile zorluk çekiyorum. Hatta bir can sıkıntısı başlıyor. Sonra aklıma LA BRUYERE’nin sözü geliyor ve hemen harekete geçiyorum: “CAN SIKINTISI DÜNYAYA TEMBELLİKLE BERABER GELMİŞTİR”

Tembel olarak geçirdiğim günlerin acısını çıkarır gibi deli gibi okumaya başlıyorum. Çünkü boş geçirdiğim günleri yaşanmamış olarak görüyorum. Arada sırada tembellik harika bir şey ama abartmamak gerektiğine inanıyorum. Öğrenmeden geçirdiğim günlerde yerimde sayıyorum. Hiçbir yeni fikir öğrenmeyince beynimdeki hücreler bile ölüyor. Kendimi yenileyemiyorum. Aklıma yeni fikirler gelmiyor. Fikirlerimi değiştirebilmem için öğrenmem gerekli ki eskisiyle mukayese yapabileyim. JAMES CANANT’ın sözü aklıma gelince harekete geçiyorum: “ANCAK APTALLAR VE ÖLÜLER DÜŞÜNCELERİNİ HİÇ DEĞİŞTİRMEZLER”

Ben ne aptalım ne de ölüyüm. Yaşıyorum ve deliler gibi yaşamak istiyorum. Yaşamın hakkını vermek istiyorum. Ataol Behramoğlu’nun bu şiiri daima bana yol göstermiştir. Haftada en az 2 kere okuyorum. Her okuyuşumda içime bir sevinç doğuyor. Yaşama dört elle sarılıyorum. Size de keyifli bir okuma diliyorum.

YAŞADIKLARIMDAN ÖĞRENDİĞİM BİRŞEY VAR

Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var:
Yaşadın mı, yoğunluğuna yaşayacaksın bir şeyi
Sevgilin bitkin kalmalı öpülmekten
Sen bitkin düşmelisin koklamaktan bir çiçeği

İnsan saatlerce bakabilir gökyüzüne
Denize saatlerce bakabilir, bir kuşa, bir çocuğa
Yaşamak yeryüzünde, onunla karışmaktır
Kopmaz kökler salmaktır oraya

Kucakladın mı sımsıkı kucaklayacaksın arkadaşını
Kavgaya tüm kaslarınla, gövdenle, tutkunla gireceksin
Ve uzandın mı bir kez sımsıcak kumlara
Bir kum tanesi gibi, bir yaprak gibi, bir taş gibi dinleneceksin

İnsan bütün güzel müzikleri dinlemeli alabildiğine
Hem de tüm benliği seslerle, ezgilerle dolarcasına

İnsan balıklama dalmalı içine hayatın
Bir kayadan zümrüt bir denize dalarcasına

Uzak ülkeler çekmeli seni, tanımadığın insanlar
Bütün kitapları okumak, bütün hayatları tanımak arzusuyla yanmalısın
Değişmemelisin hiç bir şeyle bir bardak su içmenin mutluluğunu
Fakat ne kadar sevinç varsa yaşamak özlemiyle dolmalısın

Ve kederi de yaşamalısın, namusluca, bütün benliğinle
Çünkü acılar da, sevinçler gibi olgunlaştırır insanı
Kanın karışmalı hayatın büyük dolaşımına
Dolaşmalı damarlarında hayatın sonsuz taze kanı

Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var:
Yaşadın mı büyük yaşayacaksın, ırmaklara, göğe, bütün evrene karışırcasına
Çünkü ömür dediğimiz şey, hayata sunulmuş bir armağandır
Ve hayat, sunulmuş bir armağandır insana

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Ben şimdi yazar mıyım?

Posted by: tulaybilin on: 22/02/2009

2-3 gün süren seminerlerimin bitiminde katılanlara son kez bir soru sorarım: “Bu seminerde sizi en çok etkileyen ne oldu?” Nerdeyse %90 ‘ı tek bir şey söyler; “En çok hayatınızdan verdiğiniz örnekler beni etkiledi. Ben de yapabilirim diye düşünüyorum.”

Öyleyse LEWIS CASS doğru söylemiş: “İNSANLAR SÖYLEDİKLERİNİZDEN ŞÜPHE EDEBİLİRLER, AMA YAPTIKLARINIZA İNANIRLAR”

Bir işi bilimsel olarak okumak insanı motive etmez. Nasihatler de insanı sıkar. Bir başkasının deneyimleri daha etkilidir. Burada bir yaptırım yoktur sadece paylaşım vardır. Onun için yazılarımda çoğu kez size kendi yaşadığım deneyimlerimi de anlatıyorum.

Sadece deneyimlerimi anlatırsam o zaman da sıkılırsınız. Gözlemlerim, okumalarım ve deneyimlerim birleşince bu yazılar çıkıyor ortaya. Sizlerden gelen maillere bakınca çok sayıda insan yazılarda kendini bulduğunu, hayatına yön verdiğini ifade ediyor. Hatta bazı yazıları güne başlarken en az bir kere mutlaka okuduğunu ifade eden var. Motive olduklarını ifade ediyorlar. Demek ki doğru yerdeyim.

Bu hafta NOTOS diye bir edebiyat dergisi okuyordum. İçinde genç yazar adaylarına öneriler diye bir bölüm vardı. Okuduktan sonra düşündüm. İnsan yazar olarak mı doğar? Yani sadece yetenek olayı mıdır yazar olmak? Bence hiçbir şey sadece yetenek olayı değildir. Mutlaka payı vardır ama büyük bir yüzde değil. Ampulü bulmak için yüzlerce kez deney yapan Edison deneyimlerinden yola çıkarak şöyle demiş; “DEHA YÜZDE BİR YETENEK, YÜZDE DOKSAN DOKUZ TERDİR”

Lisede edebiyat dersinde kompozisyon dersi vardı. Edebiyat hocası bazen evde yazmak için bazen de derste süre vererek bir konu hakkında bir şeyler yazmamızı isterdi. Bütün derslerde çok başarılı olmama karşı kompozisyon dersim çok kötüydü. Matematik dersine daha çok kafam çalışıyordu. Kompozisyonlarımı hep başkalarına yazdırırdım. Ama bugün gördüğünüz gibi her hafta bu köşede yazı yazıyorum. Bir kitap yazdım. Nasıl oluyor bu derseniz? Çok okumak. Her hangi bir konuda uzmanlık seviyesinde bilgi sahibi olmak çok önemli . Beynimize bilgiler giriyor. Bu bilgiler beynimizde harmanlanıyor. Yani kendi kimliğini buluyor. Bu bilgilerin beynimizden dışarı akması gerek, yoksa boğuluruz. İşte benimki de okuduklarımın paylaşılması oluyor. Bunun adı yazarlık mıdır bilmiyorum, ama ben yazmaktan çok keyif alıyorum. Ama yazmak için de saatlerce çalışmam gerekli. Öyle hop diye aklıma gelip yazmıyorum. Sürekli okuyorum.

“BİLGİNİN EFENDİSİ OLMAK İÇİN, ÇALIŞMANIN KÖLESİ OLMAK GEREKİR” – BALZAC

İşte bana yön veren bir düşünürün bu sözleri oldu. Onun için deli gibi okuyorum ve yazıyorum. Sizlerden gelen maillerden de anlıyorum ki en azından kötü bir şey yapmıyorum.

Okumaktan kim zarar görmüş ki. Ne kadar çok okursak yani öğrenirsek beynimiz o kadar genç kalır. Şu söz ne harika değil mi? :)

“DÜNYAYI YÖNETENLER KALEM, MÜREKKEP VE KAĞITTIR” – JAMES HOWELL

Tabii şimdi bu söze teknolojinin getirdiği radyo, televizyon ve bilgisayarı da etkilemek gerekir. Yani bütün mesele öğrenme. Ve sonunda OLMAK, DOLMAK VE TAŞMAK.

İşte taşma noktasına gelince hiçbir engel kalmıyor. Bilirsiniz barajların kapakları açıldığı zaman suyun gücüne mani olmak imkansızdır. Bilgi de aynı şekilde. Bildiklerinizi yazdıkça arkasından daha çok öğrenme isteği geliyor. İnsan yazdıkça yazma isteği duymaya başlıyor. Bu isteğin arkasında ne gizli biliyor musunuz? MUTLULUK

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Dostluk ipi

Posted by: tulaybilin on: 22/02/2009

Genç adam iyi bir terziymiş. Bir dikiş makinası ve küçücük bir dükkanı varmış. Sabahlara kadar uğraşıp didinir ama pek az para kazanırmış. Çok soğuk bir kış gecesi dükkanı kapatırken elektrik sobasını açık unutmuş ve çıkan yangın onun felaketi olmuş. Artık ne işi varmış ne de parası. Günler boyu iş aramış ama bulamamış. Yük taşımış, bulaşıkçılık yapmış, yine de evinin kirasını ödeyecek kadar para kazanamamış. Sonunda ev sahibinin de sabrı taşınca, küçük bir bavula sığan eşyalarıyla sokakta bulmuş kendini. Mevsim kış, hava ayaz olsa da genç adamın köşesindeki parktan başka gidecek yeri yokmuş.

Bir sabah iş arayacak derman bulamamış bacaklarında. Açlıktan ve soğuktan bitkin bir şekilde bankta otururken, kocaman bir araba yanaşmış kaldırıma. Arka kapıyı açmaya çalışan şöförü kızgınlıkla yana itip arabadan inen yaşlı adam; “Yalnız bırakın beni, parkta dolaşırsam belki sinirim geçer.” diye söylenmiş. Zengin bir işadamı olduğu her halinden belli olan ihtiyar, birkaç adım attıktan sonra bankta titreyen terziyi görmüş. Terzi adamın üzerindeki paltoya bakıyormuş dikkatle. Birden siniri geçiveren ihtiyar; “Zavallı adamcağız kim bilir nasıl üşüyordur, ona nasıl yardım etsem acaba?” diye düşünmeye başlamış.

Oysa terzinin düşlediği paltonun sıcaklığı değilmiş. O, çok kalın ve kaliteli bir kumaştan üretilen bu paltonun sahibine hiç yakışmadığını ve onun vücuduna uygun şekilde dikilmediğini düşünüyormuş. Yaşlı işadamı terzinin yanına yaklaşıp; “Ne o evlat, bu ayazda parkta donmuşsun. İstersen paltomu sana verebilirim” deyince; “Hayır teşekkür ederim. Ben sadece bu paltonun size göre olmadığını düşünüyordum. Kumaş fazla kalın ve sizi olduğunuzdan şişman göstermiş” diye yanıt vermiş terzi. Yaşlı adam bu cevabı alınca hayli şaşırmış. Çünkü o da üzerindeki paltoya onca para ödediği halde kendisine bir türlü yakıştıramıyormuş. “Soğuktan titrerken nasıl böyle bir şeye dikkat edebiliyorsun?” diye soran yaşlı adam; “Ben terziyim” yanıtını alınca; “Benimle gel, hayat hikayeni yolda anlatırsın.” diyerek arabaya bindirmiş bizim terziyi.

Bu karşılaşma, terzinin hayatındaki dönüm noktası olmuş. Böyle yetenekli bir insanın işsiz ve evsiz kalmasına çok üzülen iyiliksever yaşlı adam, terziye bir dükkan açmasına yetecek kadar para vermiş. Bunun karşılığında tek istediği kendi giysilerini bu genç adamın dikmesiymiş. Terzi yeniden bir işe hem de kendi işine başlamanın heyecanıyla deliler gibi çalışmaya başlamış. Bu arada yaşlı işadamı da desteğini esirgemiyor, onu kendi çevresinden zengin kişilerle tanıştırarak yeni siparişler almasını sağlıyormuş. Küçük dükkan, önce kocaman bir modaevine dönüşmüş, sonra da pek çok ünlü marka için üretim yapmaya başlamış. Terzi artık “ünlü işadamı” diye anılır olmuş.

Bir gün ihtiyar adam onu ziyarete gitmiş. Terzi çok büyük bir iş bağlantısı yapmak üzere yurt dışına gidecekmiş ve uçağa yetişmesine az bir zaman varmış. Biraz sohbet ettikten sonra yaşlı adam birden fenalaşmış. Yeni işadamımız ise büyük işi kaçırmak istemediği için uçağa yetişmiş. Yaşlı adam krizi atlatmış ve uzun süre hastanede yatmış bir yandan da sadece bir kez telefon ederek durumunu soran terziyi bekliyormuş. Fakat terzi daha çok para kazanmak için oradan oraya koştururken bir türlü yaşlı adamı ziyarete gidememiş. Aradan o kadar uzun bir süre geçmiş ki bu sefer de utancından yaşlı adamın kapısını çalamaz olmuş.

Bir süre sonra terzinin işleri yolunda gitmemeye başlamış. Fabrikalarını kapatmak zorunda kalmış ve elinde kala kala yine küçücük bir dükkan kalmış. Utana sıkıla yaşlı adama koşmuş hemen nerede hata yaptığını sormak için. Son derece kırgın olan ihtiyar yine de onu kabul etmiş ama anlatacağı öyküyü dinledikten sonra hemen çıkıp gitmesini istemiş.

Başlamış anlatmaya; “Bir zamanlar fakir bir oduncu varmış. Ormandaki bir kulübede yaşar ve odun keserek hayatını kazanırmış. Bir gün kulübesinde yangın çıkmış ve bu yangın bütün ormanı kül etmiş. O çevrede kimse ona güvenip iş vermeyince, çıkınını alan oduncu, eşeğine binip yola koyulmuş. Ağaçların arasında yürürken birinin kendisine seslendiğini duymuş. Başını kaldırınca konuşanın bir bülbül olduğunu görmüş. Bülbül ona; “Senin haline çok üzüldüm, şimdi öyle bir büyü yapacağım ki, eşeğin çok güzel şarkı söylemeye başlayacak. Sen de onunla gösteriler yapıp çok para kazanacaksın” demiş. Gerçekten de eşek birbirinden güzel şarkılar söylemeye başlamış. Oduncu o şehir senin bu kasaba benim dolaşıp eşeğine şarkı söyletiyor ve herkes onları izlemek için birbiriyle yarışıyormuş. Oduncu ve şarkı söyleyen eşeği bütün ülküde ünlenmişler.

Bir gün yine bir gösteriye yetişmek için koştururken, bülbülün yardım isteyen sesini duymuş oduncu. Bir kedi bülbülü yakalamış ve yemek üzereymiş. Şöyle bir duraklamış ama gösteriye gitmemeyi, onca parayı kaçırmayı gözü yememiş. Arkasına bakmadan kaçmış oradan. Gösteri başladığında ise eşeği her zamanki güzel şarkılar söylemek yerine sadece bir eşeğin çıkarabileceği sesleri çıkarmış. Oduncu kendisini şarlatanlıkla suçlayan izleyicilerin elinden canını zor kurtarmış. İşte o zaman bülbül ölünce büyünün bozulduğunu anlamış. Ben de senin bülbülündüm ve sen beni öldürdün, büyü de o yüzden bozuldu. Keşke güzel giysiler dikenden dostluk ipliğini koparmasaydın.”
Öyküyü dinleyince hemen çekip gitmiş terzi, çünkü söyleyecek bir sözü yokmuş….”

Bu güzel hikayenin arkasından bir şeyler yazmaya gerek yok sanırım. Hepimizin başına gelebilecek bir hikaye. Bülbülün ölmesine asla müsaade etmemeliyiz.

Dostluk ipimizin kopmaması dileğiyle….

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Hatırlama teknikleri

Posted by: tulaybilin on: 22/02/2009

Hatırlamak istiyorum ama unutuyorum diyorsanız üzülmeyin. Hatırlamak istediğinizi teknik yöntemler kullanarak hatırlayabilirsiniz.

Hatırlama tekniklerini öğrenmek için çok zaman harcadım. Eskiden sanırdım ki sadece çok zeki insanlar her şeyi hatırlar. Oysaki öyle değilmiş. Hatırlamak için zeki olmaya gerek yokmuş. Sadece tekniklerini bilmek gerekliymiş. Ben eskiden konuyla ilgili fıkra anlatanlara veya bir anektot anlatanlara bayılırdım. Nasıl hatırlayıp da tam yerinde anlatırlar diye hayranlık duyardım. Meğerse bu sadece beynini terbiye etmekle ilgili bir alışkanlıkmış. Beynimizi kendi haline bırakırsak ya da gereksiz şeylerle beynimizi doldurursak hatırlama konusunda geri kalırız. Birçok insan çoğu şeyi unuttuğu zaman beyin fonksiyonlarının iyi çalışmadığını, hasta olduğunu ya da yeteri kadar zeki olmadıklarını sanırlar.

Evinizdeki kitapları kütüphaneye gelişigüzel koyduğunuz zaman aradığınızı bulmakta zorlanırsınız. Mutlaka bulursunuz ama gerekli olduğu zaman değil de belki ertesi günü bulursunuz. Bulmak için de çaba sarf etmeniz gerekir. Oysaki konularına göre düzenlenmiş bir kütüphanede bir kitabı bulmak birkaç saniyedir. Beynimiz de bizim kütüphanemizdir. Eğer bilgileri beynimizin içine gelişigüzel atarsak hiçbir şeyi hatırlayamayız. Hatırlamanın bir tekniği olduğunu öğrendikten ve uyguladıktan sonra artık hiçbir şeyi unutmuyorum. Bir konu hakkında sohbet ederken o konuyla ilgili anektot veya fıkra anında aklıma geliyor. Bilirsiniz bir söz zamanında kullanılmayınca değeri olmuyor. Sohbet bittikten ve insanlar dağıldıktan sonra arkadaşımızı arayıp konuyla ilgili aklımıza geleni söylemeyiz.

Yazı yazmak için bilgisayarın başına oturduğumda sadece yazacağım konuya karar vermiş oluyorum. Parmaklarımı klavyeye koyduktan sonra beynimin içinden bütün bilgiler dökülüyor. Neden mi? Çünkü beynimin içindeki bilgiler düzenli. Yani klasörlere yerleşmiş durumda. İlgili bilgi kendiliğinden ve doğru zamanda geliyor. Bu da beni çok mutlu ediyor. Bu klasörlere bilgileri nasıl mı yerleştirdim?

Yani hatırlama teknikleri nelerdir?

1- Gereksiz bilgilerin akılda tutulmaması
2- Akılda tutulması gerekmeyen ama unutulmaması gereken her şeyi yazmak, yani bir ajanda kullanmak,
3- Okunan her şeye konsantre olmak,
4- Konsantre olunan kitabın altını çizmek ve bu çizili yerleri tekrarlamak. Unutmamanın en önemli şartı tekrardır. Yeni duyduğunuz bir fıkrayı gün içinde 3-4 kişiye anlatarak deneyin. İddia ediyorum o fıkrayı asla unutmazsınız.
6- Aynı anda iki iş yapmamak. Tek işe konsantre olmak
7- Hatırlanması gereken konu ile ilgili zihin haritaları çıkarmak
8- Yapılan işe mana katmak
9- Bir işle uzun süre ilgilenmemek. Birer saat arayla molalar vermek ve beyni dinlendirmek,
10- Unutulmaması gereken isim, sayı veya olay için akıldan onunla ilgili senaryo yazmak.

Geçenlerde yeni tanıştığım biriyle sohbet ederken, verdiğim seminerlerin konusunu sordu. Ben de stres, mutluluk, duygular, hatırlama teknikleri vs. dedim. Bana şöyle bir soru sordu, “Hatırlamama teknikleri de var mı?”

Evet bazen bazı şeyleri hatırlamak bazı şeyleri de hatırlamamak isteriz. Şimdi aklıma güzel bir hikaye geldi. Bu hikaye çölde yolculuk eden iki arkadaş hakkında anlatılır.

“Yolculuğun bir aşamasında iki arkadaş tartışırlar. Biri ötekine bir tokat atar. Tokadı yiyenin canı çok yanar ama tek kelime etmez ve kum üzerine şu sözleri yazar; BUGÜN EN İYİ ARKADAŞIM BANA BİR TOKAT ATTI. Yıkanabilecekleri bir vahaya rastlayana dek yürümeyi sürdürürler. Tokadı yiyen yıkanırken batağa saplanır. Boğulmak üzereyken, arkadaşı tarafından kurtarılır. Boğulmak üzeren olan arkadaş tam selamete çıktıktan sonra, bir kaya parçası üzerine şu sözleri kazır; BUGÜN EN İYİ ARKADAŞIM BENİM HAYATIMI KURTARDI. Önce tokadı atan sonra da en iyi arkadaşının hayatını kurtaran kişi ona şöyle der;
-Senin canını yaktığımda bunu kum üzerine yazdın. Ama şimdi kayaya yazıyorsun. Neden?
Arkadaşı şöyle cevap verir;
-Biri bizi incittiğinde bunu kum üzerine yazmalıyız ki, bağışlama rüzgarı estiğinde onu silebilsin. Ama biri bize iyi bir şey yaparsa, onu kayaya kazımalı ki, onu hiçbir rüzgar yok etmesin.”

Önemli olan hatırlamamız ve hatırlamamamız gerekenleri ayırabilmek. Bunun için de sadece akıl gerekli. İkisini birbirinden ayırt edebilmek için.

Tanrım aklımı koru… :)

Sevgiler
Tülay Bilin

Hatırlamak istiyorum ama unutuyorum diyorsanız üzülmeyin. Hatırlamak istediğinizi teknik yöntemler kullanarak hatırlayabilirsiniz.

Hatırlama tekniklerini öğrenmek için çok zaman harcadım. Eskiden sanırdım ki sadece çok zeki insanlar her şeyi hatırlar. Oysaki öyle değilmiş. Hatırlamak için zeki olmaya gerek yokmuş. Sadece tekniklerini bilmek gerekliymiş. Ben eskiden konuyla ilgili fıkra anlatanlara veya bir anektot anlatanlara bayılırdım. Nasıl hatırlayıp da tam yerinde anlatırlar diye hayranlık duyardım. Meğerse bu sadece beynini terbiye etmekle ilgili bir alışkanlıkmış. Beynimizi kendi haline bırakırsak ya da gereksiz şeylerle beynimizi doldurursak hatırlama konusunda geri kalırız. Birçok insan çoğu şeyi unuttuğu zaman beyin fonksiyonlarının iyi çalışmadığını, hasta olduğunu ya da yeteri kadar zeki olmadıklarını sanırlar.

Evinizdeki kitapları kütüphaneye gelişigüzel koyduğunuz zaman aradığınızı bulmakta zorlanırsınız. Mutlaka bulursunuz ama gerekli olduğu zaman değil de belki ertesi günü bulursunuz. Bulmak için de çaba sarf etmeniz gerekir. Oysaki konularına göre düzenlenmiş bir kütüphanede bir kitabı bulmak birkaç saniyedir. Beynimiz de bizim kütüphanemizdir. Eğer bilgileri beynimizin içine gelişigüzel atarsak hiçbir şeyi hatırlayamayız. Hatırlamanın bir tekniği olduğunu öğrendikten ve uyguladıktan sonra artık hiçbir şeyi unutmuyorum. Bir konu hakkında sohbet ederken o konuyla ilgili anektot veya fıkra anında aklıma geliyor. Bilirsiniz bir söz zamanında kullanılmayınca değeri olmuyor. Sohbet bittikten ve insanlar dağıldıktan sonra arkadaşımızı arayıp konuyla ilgili aklımıza geleni söylemeyiz.

Yazı yazmak için bilgisayarın başına oturduğumda sadece yazacağım konuya karar vermiş oluyorum. Parmaklarımı klavyeye koyduktan sonra beynimin içinden bütün bilgiler dökülüyor. Neden mi? Çünkü beynimin içindeki bilgiler düzenli. Yani klasörlere yerleşmiş durumda. İlgili bilgi kendiliğinden ve doğru zamanda geliyor. Bu da beni çok mutlu ediyor. Bu klasörlere bilgileri nasıl mı yerleştirdim?

Yani hatırlama teknikleri nelerdir?

1- Gereksiz bilgilerin akılda tutulmaması
2- Akılda tutulması gerekmeyen ama unutulmaması gereken her şeyi yazmak, yani bir ajanda kullanmak,
3- Okunan her şeye konsantre olmak,
4- Konsantre olunan kitabın altını çizmek ve bu çizili yerleri tekrarlamak. Unutmamanın en önemli şartı tekrardır. Yeni duyduğunuz bir fıkrayı gün içinde 3-4 kişiye anlatarak deneyin. İddia ediyorum o fıkrayı asla unutmazsınız.
6- Aynı anda iki iş yapmamak. Tek işe konsantre olmak
7- Hatırlanması gereken konu ile ilgili zihin haritaları çıkarmak
8- Yapılan işe mana katmak
9- Bir işle uzun süre ilgilenmemek. Birer saat arayla molalar vermek ve beyni dinlendirmek,
10- Unutulmaması gereken isim, sayı veya olay için akıldan onunla ilgili senaryo yazmak.

Geçenlerde yeni tanıştığım biriyle sohbet ederken, verdiğim seminerlerin konusunu sordu. Ben de stres, mutluluk, duygular, hatırlama teknikleri vs. dedim. Bana şöyle bir soru sordu, “Hatırlamama teknikleri de var mı?”

Evet bazen bazı şeyleri hatırlamak bazı şeyleri de hatırlamamak isteriz. Şimdi aklıma güzel bir hikaye geldi. Bu hikaye çölde yolculuk eden iki arkadaş hakkında anlatılır.

“Yolculuğun bir aşamasında iki arkadaş tartışırlar. Biri ötekine bir tokat atar. Tokadı yiyenin canı çok yanar ama tek kelime etmez ve kum üzerine şu sözleri yazar; BUGÜN EN İYİ ARKADAŞIM BANA BİR TOKAT ATTI. Yıkanabilecekleri bir vahaya rastlayana dek yürümeyi sürdürürler. Tokadı yiyen yıkanırken batağa saplanır. Boğulmak üzereyken, arkadaşı tarafından kurtarılır. Boğulmak üzeren olan arkadaş tam selamete çıktıktan sonra, bir kaya parçası üzerine şu sözleri kazır; BUGÜN EN İYİ ARKADAŞIM BENİM HAYATIMI KURTARDI. Önce tokadı atan sonra da en iyi arkadaşının hayatını kurtaran kişi ona şöyle der;
-Senin canını yaktığımda bunu kum üzerine yazdın. Ama şimdi kayaya yazıyorsun. Neden?
Arkadaşı şöyle cevap verir;
-Biri bizi incittiğinde bunu kum üzerine yazmalıyız ki, bağışlama rüzgarı estiğinde onu silebilsin. Ama biri bize iyi bir şey yaparsa, onu kayaya kazımalı ki, onu hiçbir rüzgar yok etmesin.”

Önemli olan hatırlamamız ve hatırlamamamız gerekenleri ayırabilmek. Bunun için de sadece akıl gerekli. İkisini birbirinden ayırt edebilmek için.

Tanrım aklımı koru… :)

Sevgiler
Tülay Bilin

tulayb18@gmail.com

Mutsuz birlikteliklerin nedenleri

Posted by: tulaybilin on: 22/02/2009

Zuhal Olcay’ın bir filmini seyretmiştim. Filmin adı “Dünden Sonra Yarından Önce” idi. Kariyer peşinde olan bir karı kocayı canlandırıyorlardı. İkisinin de çok yoğun iş temposu vardı. Karı koca birbirlerine deli gibi aşıktılar. O yoğun iş temposunda birbirlerine zaman ayırmak için deli oluyorlardı ama özellikle kadının iş temposu daha yoğundu. İş seyahatleri çoktu. Kocası sürekli onu çok sevdiğini ve çok özlediği söylüyordu.

Bir müddet sonra adam kadına işten çık seni çok özlüyorum demeye başladı. Kadın da kocasını çok sevdiği için bir gün geldi “peki” dedi ve işten çıktı. Kendine küçük bir resim galerisi açtı. Ama galeri kadının bütün zamanını almıyordu. Çünkü mesai saatlerinde çalışıyor ve erkenden eve geliyordu. Zaten kadının bütün amacı kocasına zaman ayırmak olduğundan başka bir işle ilgilenmiyordu. Erkenden eve gelip yemeğini yapıp kocasını bekliyordu. Ama kocası seyahatler ve iş toplantılarından sürekli eve geç geliyordu. Kadın sıkılıyordu. Yapacak hiçbir işi olmadığı için kocası eve gelince de surat asıyordu. Şık şık sofralar hazırlıyor ve sofra gece saat 23.00 e kadar ortada duruyordu. Kocası eve geldiğinde kadını genellikle koltuğun üstünde uyumuş buluyordu. Üstelik kocası için giyinmiş ve süslenmiş bir vaziyette.

Adam kadına kızmaya başladı. Neden beni sürekli böyle bekliyorsun benim geliş saatim belli olmaz sen yemeğini ye ve yat demeye başladı. Aralarında kopukluk başlamıştı. Adam bir gün şöyle dedi; “Senin bu halini hiç sevmiyorum. Ben eski karımı istiyorum. Sürekli bana endeksli yaşaman hoşuma gitmiyor.” Oysaki kadın kocası için işten çıkmıştı. Onun için kariyerini bırakmıştı. Bir gün kadın şüphelendi adamı takip etti. Kocasını sekreterinin evinde yakaladı. Eve geldi kocasının bavulunu hazırladı ve götürüp sekreterinin kapısına bıraktı. Zili çaldı. Adamın bavulunu eline verdi ve “İlişkimiz bitti” dedi.

Şimdi bu filmi bize niye anlattın diyeceksiniz. Şunun için; İlişkilerimizde yaşadığımız sorunlardan birine örnek olsun diye anlattım. Bu model evlilik çok var. Erkekler evlenseler bile eski hayatlarını yaşamaya devam ediyorlar. Erkek yine maçına gidiyor. Eve gelince yine maçını seyrediyor, okunmamış gazetelerini okuyor. İş hayatının içinde olduğundan hayatı takip edebiliyor. Yeni yeni insanlar tanıyor. İş toplantıları ve seyahatleri hiç kaçırmıyor. Bu toplantılar çocuğunun doğum gününe rastlasa bile. Erkek arkadaşları ile içkili yemeklere gidiyor.

Bunlar çok normal. Çünkü insan evlenince hayattan elini ayağını çekecek hali yok ki. O zaman kimse evlenmez. Ama kadınlarımız bunun aksini yaşıyor. Eğer çalışmıyorsa bütün hayatını kocasının işten eve gelme saatine göre ayarlıyor. Kocasının eve her gece aynı saatte ve mutlaka erken gelmesini istiyor. Zaten bütün gün ev işi yapmış, yemek yapmış, ütü yapmış. Yorgunluktan ölmüş. Güzel yemekler yapmış. Güzel bir sofra hazırlamış. Ama kocası eve geç geliyor. O akşam toplantısı varmış. Kadın çalışma hayatının içinde olmağı için toplantının önemini anlayamıyor. Kuşku duymaya başlıyor acaba yalan mı söylüyor, acaba artık beni sevmiyor mu diye. Beyninin içinde şüpheler kol geziyor. Huysuzluklar başlıyor. Çünkü bütün dünyası kocası ve de çocukları. Bu dırdırlar çoğaldıkça adam dış dünyaya daha çok açılmaya başlıyor ve canı eve gelmek istemiyor. Çünkü kadın kendine ait bir dünya yaratamadı.

Oysaki kadın da çalışıyor olsa durum biraz daha iyi. Aslında sorun çalışmak veya çalışmamaktan ziyade kişilerin kendilerine ait hobileri olmamasından kaynaklanıyor. Kendilerini oyalayacak keyifli saatleri yaratamıyorlar. Tek eğlenceleri birlikte olmak. Bir taraf bu birlikteliği aksattığı zaman sorun başlıyor. Adamın belki bekarken de toplantıları veya seyahatleri vardı. Ama kadın şöyle düşünür bir evlenelim de ben onu nasıl olsa yollamam. İşte en büyük yanılgı bu. Bir evlenelim ben onu nasıl olsa değiştiririm. Kimse kimseyi değiştiremiyor. Mutsuzluklar başlıyor. Hiç birimiz kendimizi değiştirmeyi göze alamıyoruz. Ama karşımızdakinden değişmesini bekliyoruz.

Çevremdeki mutsuz birlikteliklere bakıyorum. Taraflar sürekli karşı tarafı şikayet ediyor. Ama kendisinin bir şey yapması gerektiğine asla inanmıyor. Bu durumu kabullen diyorum. Kabullenmiyor. Peki ayrıl o zaman diyorum. Bu sefer de kızıyor. Tek istediği var karşı taraf onun istediği gibi biri olsun. Tek çözüm bu diyor. Yani çözümsüzlük.

Eğer kişiler kendilerine keyif alanları bulurlarsa daha mutlu olurlar. Bu keyif alanları dediğim beyinlerini oyalayacak öğrenme alanları demek istiyorum. Yoksa öyle altın günleri pastalar börekler demek istemiyorum. Beynini meşgul edecek öğrenmeler. Okuma olabilir. Bir kurs olabilir. Kendiyle meşgulken karşısındakinin zayıf taraflarını görmeye vakti olmaz. Hiçbir iş yapmayınca sadece zayıf taraflara endeksli yaşıyor. O zaman da işte hır çıkıyor. Sonra da eskiden böyle değildi çok değişti gibi cümleler ortalarda dolaşıyor.

Mutlu birliktelikler için biraz özel alanlar yaratıp ve karşılıklı bu özel alanlara saygı gerekli diye düşünüyorum.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Özgüven eksikliği

Posted by: tulaybilin on: 17/02/2009

Merhaba Tülay Abla, yaklaşık bir kaç haftadır sitenizi takip ediyorum. Sizin birkaç tane yazınızı okudum ve gerçekten çok anlamlı buldum. Yazdıklarınızda haklı olduğunuzu gördüm ve daha sonra yazılarınızın altındaki birazcık da olsa özgeçmişinizi okuyunca, size bir mail göndermek istedim.

Ben 20 yaşındayım. 17 sene Türkiye’de yaşadıktan sonra Avrupa’ya babamın yanına geldim. O, yıllardır Avrupa’da yaşıyordu. Daha önceki yıllarda senede bir kere izne geldiği zaman kendisini görürdüm. Son 5 yıldır işlerinin yoğunluğundan hiç izne gelememişti. Ben babamın isteği ile buralara geldim. Buraya geldiğim ilk günden beri babamın yanında çalışıyorum. Daha sonra hem okul hem işi birlikte yürüttüm. Bambaşka bir ülkeden bambaşka bir ülkeye geldim tam 17 yaşında. Tam ergenlik çağımda. Tam bir şeyleri görebilme çağında. Ne yazık ki bu çağımda bu güzel yaşımda ben dil öğrenmek zorundaydım. Anneme ve kız kardeşime sahip çıkmak zorundaydım ve hiç tanımadığım sadece iyi olduğunu tahmin ettiğim bir adamla, babamla yaşamak zorundaydım. Babamla çok sorunlarım oldu. Bize karşı çok haksızlıkları oldu. Bunları hep düşündüm, hep düşündüm, boş veremedim gecelerce uyuyamadım. Kendime çok kahrettim niye böyle diye. Çok emek verdim, çok çalıştım. Akranlarım gezip dolaşırken, kız arkadaşları varken ben çalışmak zorundaydım. Çalışmakla kalsa iyi, babam gibi bir adamla uğraşmak zorundaydım. Beni çok mahvetti. Onunla yaklaşık iki buçuk sene çalıştım. Hayatımda geçirmiş olduğum en kötü dönem buydu diyebilirim. Tamam önceden geçirmiş olduğum kötü dönemler de vardı ama bu babamla olan sorunlarım beni çok üzdü. Bunları başkaları yapsa üzülmeyecektim ama babam yaptı. Bu olaylardan sonra psikolojimde çökme hissediyordum. Bundan üç ay önce bir psikologa gittim. Bu tedavi halen sürüyor. Bu tedavi bana çok şey kazandırdı ama dil yetersizliğinden dolayı kendimi iyi anlatamadım. Benim kendimle ilgili şikayetleri şunlar;

- Özgüven eksikliği
- Kendini eksik hissetme
- Gelecek kaygısı
- Çekingenlik
- Çok sık olmasa da uykusuzluk

Arada bir bile olsa başarılarım oluyor ama bunları hemen unutuyorum, belki de hatırlamak istemiyorum. Özgüvenim iyi olduğu zaman diğer korkularımı pek yaşamıyorum. Ama bu durum devamlı olmuyor. Bütün amacım özgüvenimi yerine oturtmak ya da daha doğrusu bir daha gitmeyecek mişcesine kazanmak istiyorum. Çok çaba sarf ediyorum ama bazen çok yoruluyorum. Tamam diyorum, bitti diyorum. Tabiri caizse nefes nefese kalıyorum. Sizce ben hep böyle mi gideceğim yani kendisine özgüveni arada bir gelen, bazen kendisini küçük hisseden, bazen iyi hisseden gelecekten çoğu zaman kaygısı olan, bir kız arkadaşı olmadığında üzülen olunca sevinen kısacası pozitif düşünmeyi tam öğrenememiş biri mi olacağım?

Size sorunlarım ile ilgili küçük bir özet çıkarttım. Umarım bana bir cevap yazarsınız. Yazarsanız çok mutlu olurum. Sorunlarımı doğru yazmaya çalıştım çünkü önerileriniz benim için altın değerinde olacaktır. Cevap verseniz veya vermeseniz de size çok teşekkür ediyorum çünkü bu mailli yazmak bile bana bir şeyler kazandırdı. Tabii ki burada yazacağınız yazı benim bir anda bütün sorunlarımı çözmeyecek ama şimdilik bana yol gösterecektir. Şimdilik diyorum çünkü ben İstanbul’a gelip sizden profesyonel yardım almak istiyorum. Bu konuda da beni aydınlatmanızı rica ediyorum.

Saygılar
Rumuz:Sıradan bir vatandaş

Sevgili arkadaşım

Mutlu olmak için değişimi göze alman beni çok heyecanlandırdı. Bu kadar genç yaşta sorunları ile yüzleşmeyi göze alan çok az kişi var. Değişimin gerektiğini farkında olman bile bir başarı.

Babanla ilgili sorundan başlayalım; Bizler en büyük travmalarımızı çoğu kez çocukluğumuzda alıyoruz. Hani psikologlar tedaviye başlarken önce çocukluğuna inmek ister ya. Çocuklukta ve gençlikte yaşananlar hayatımızı belirliyor. Yani aile büyüklerinin yaptıklarından etkileniyoruz. Çünkü onları mükemmel olarak görüyoruz ya da görmek istiyoruz. Oysaki onların da çok yanlışlar yapabileceklerini kabullenmemiz gerekli. Babana biraz dışardan bakmaya
çalış. Onun yaşadığı koşullar neydi acaba? Babanın annesinin ve babasının ona verdiği eğitim yeterli miydi? Baban, anne ve babasından ne kadar sevgi görebildi acaba? Babanın çocukluğu nasıl geçti acaba? Kazandığı kötü
davranışları kimden öğrendi acaba? Ona yardımcı olan oldu mu acaba?

Eğer bunların cevapları babanı haklı çıkarıyorsa bence ona kızmak yerine ona yardımcı olmalısın. Hatta onu koruma altına almalısın. Eğer bu şartların hepsi iyi idi de baban kötüyse o zaman babanın içindeki kötü ruh onu yenilgiye
uğratıyor demektir. Şimdi sana bir anektot yazmak istiyorum:

Amerika’da yapılan bir araştırma sırasında ilginç bir aileye rastlamışlar. Hemen incelemeye almışlar. Baba adam öldürmüş ve uyuşturucu kullanmaktan ve satmaktan hüküm giymiş ve cezaevinde. Adamın iki tane oğlu var. Büyük oğlu kendi gibi aynı suçlardan cezaevinde yatmakta. Küçük oğlu ise dürüstlüğü ile ün salmış ünlü bir avukat. Önce cezaevindeki oğulla gidiyorlar. Neden böyle bir hayatı seçtiğini soruyorlar. Şöyle cevap veriyor;
“Babam da cezaevinde. Onu örnek aldım kendime. Başka çarem var mıydı?” diyor. Ünlü avukata aynı soruyu soruyorlar; “Babanız ve kardeşiniz cezaevinde siz nasıl oldu da bu kadar ünlü bir avukat oldunuz?” Avukat şöyle bir cevap veriyor; “-BAŞKA ÇAREM VAR MIYDI?”

Sevgili arkadaşım eğer babanın yanlışlarına takılır kalırsan ileride sen de babana benzeyen biri olarak yaşarsın. Ama amacın hikayedeki gibi ünlü avukat olmaksa çok çalışman gerekiyor. Sen de zaten değişmek istediğini açık yüreklilikle ortaya koydun. Babanı ailenin bir büyüğü olarak kabul edip gerekli saygıyı göstermeni tavsiye ederim. Ama senin yolun babanın yolu değil. Mücadele edip özgüvenini kazanman gerekiyor. Peki onu nasıl kazanacağım diye soruyorsan. İnsan mutsuzluğun nedenini bilmeden mutlu olamaz. Seni mutsuz eden her olay veya insanı tanıdığın zaman kendini de tanımış olacaksın. Özgüvenin temel taşı kendini tanımaktır. Özgüven öğrenilebilen bir duygudur. Öğrenmeye kendini tanıma ve kendine yatırım yapmakla başlayabilirsin. Senin de dediğin gibi bütün sorunları burada iki satır yazıyla çözemeyiz. Ama en azından bana yazman bile değişim için adım attığını gösterir. Profesyonel yardım konusunda elimden geleni yaparım. Denizyıldızlarını bilir misin?

Adamın biri sahile vurmuş binlerce denizyıldızını güneş doğmadan denize atmak için kan ter içinde yere eğilip bir denizyıldızını alıp denize fırlatıyormuş. Uzaktan kendisini izleyen ama ne yaptığını bir türlü anlamayan bir yazar gelip ne yaptığını sormuş; “Birazdan güneş doğacak. Eğer bunları denize atmazsam hepsi ölecekler” demiş. Yazar çok şaşırmış; “İyi ama burada binlerce denizyıldızı var. Hepsini atamazsın ki, ne fark eder?”. Bir yandan da denizyıldızlarını denize atmakla uğraşan adam eğilip yerden bir denizyıldızı alıp onu denize fırlatırken kendisini dikkatle izleyen yazara; “Bak bu denizyıldızı için fark etti. O yaşama döndü” demiş. İşte ben de bu hayatta kaç tane denizyıldızı kurtarabilirsem o kadar mutlu olacağım.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Etiketler: ,

Kimden ne öğrendiniz?

Posted by: tulaybilin on: 17/02/2009

Eski yazılarımın içinde “Hadi Dostlar Sınava” diye bir yazım var. Zaman zaman dostlarımızı gözden geçirmek gerekiyor demiştim. Bazılarının dostluğu insana zarar verir onları hemen hayatımızdan atmak gerekli. Bazılarının çok faydasını görmüşüzdür onlara hiç ayrılmamasına sarılırız. Ama bir de ne faydası ne zararı olan dostlarımız vardır. Hani bazen kullanmadığımız ama bir türlü de atamadığımız giysilerimiz vardır ya. Hep bir gün kullanırım deyip ama hiç kullanmadığımız. Ya artık şişmanlamışızdır ya da modası geçmiştir. Ama bir türlü doyasıya giymediğimiz giysiler. Bir türlü atamayız. Her seferinde elimize alırız ve tekrar yerine koyarız. Bir yıl sonra bakarız yine giymemişiz. Yani ona hiç ihtiyacımız olmamış.

İşte bazı dostlarımız da böyledir. Bize hiç faydası olmamıştır ama zarar da vermemiştir. Belki bir gün diye diye bekleriz. Hani zararı olmasın da faydadan vazgeçtim deriz. Oysaki insanların birbirlerine katkısı olması gerekli. Bu katkının maddi anlamda olanından bahsetmiyorum. Manevi katkılar. Hepimizin bir başkasına göre daha iyi yaptığımız becerilerimiz vardır. Bazı uzmanlık dallarımız olabilir. Bilgileri paylaşmamız gerekli diye düşünüyorum. Paylaşım benim için çok önemli. Onun için radyoda yaptığım programımın adını “TÜLAY’LA PAYLAŞIM” koydum. Bu tesadüfen konmuş bir isim değildir. Paylaşmak harika bir duygu.

Çocukluğumdan beri nerden edindiğimi bilmediğim bir huyum var. Çevremdeki dostlarımın güzel huylarını hemen kaparım. Ama kötü huylarını asla örneklemem. Bunu nasıl yapıyorum bilmiyorum. Yani birinden kitap okuma zevkini edinmişimdir, birinden klasik müzik dinleme zevkini edinmişimdir vs. Herkesten bir şeyler öğrenmişimdir. O insanlar benim için çok kıymetlidirler. Öğrendim derken aslında karşımdaki beni bazı şeylere özendirmiştir. Yaptığını öyle güzel anlatır ki, yani ortaya koyar paylaşmak adına. Bazı kişilerin çok iyi becerileri olduğu halde kapalı bir kutu gibidir. Asla paylaşmaz

Yıllar sonra geri dönüp baktığımda çok iyi becerileri olan arkadaşlarım olduğunu görüyorum. Ama onlardan o becerilerini asla kapmamışım. Kendisinin iyi yaptığı ama karşısındakinin yapamadığı bir davranış biçimi için içten içe küçümsediğini fark ediyorum. Oysaki o güzelliği paylaşıp bana da bir adım attırtabilirdi. Hayır bunu yapmıyor çünkü o becerinin sadece kendisinde olmasını istiyor. Bir başkasının da iyi bir şeyler yapmasına tahammülü yok. Ama bunu asla aleni yapmıyor. O becerisini sürekli ortaya koyuyor ama bunun konuşulmasından hoşlanmıyor. Yani ona övgüler yağdırabilirsin ama o bunu nasıl başardığı hakkında asla bilgi vermiyor. Konu açılsa bile hemen kapatıyor.

Geri dönüp baktığımda kitap okuma alışkanlığını edinmemde bana faydası dokunan kişiyi anarken içim sevgiyle doluyor. Oysaki ondan daha eski bir dostumu düşünüyorum ki o hepimizden fazla kitap okur ama bir gün bile şu kitabı okudum harikaydı, mutlaka okumalısın demiyor. Ya da bu hafta harika bir film seyrettim, konu şuydu, şunu anlatıyordu demiyor. Ya da bu akşam televizyonda çok güzel bir film var aman kaçırma demiyor. Bazı insanlar güzellikleri paylaşmayı sevmiyor. Neden acaba?

Oysaki Mevlana şöyle demiş; Bir mum diğer mumu tutuşturmakla, ışığından bir şey kaybetmez. Demek ki hepimiz avucumuzdaki taşları ortaya koyup paylaşırsak taşlar azalmaz çoğalır.

Taş deyince aklıma geldi. Sırası gelmişken yazayım. Hindistan’da bir bilge dağlarda gezerken karnı acıkmış. Bir ağacın altına oturmuş. Torbasını açmış. Tam bir şeyler yiyecekken yanına biri gelmiş. Bilge bakmış ki adam yorgunluktan bitap düşmüş:
-Karnın aç mı?
-Evet çok açım.
-Gel beraber yiyelim demiş ve ekmeğini diğer adamla paylaşmış. Ama adamın karnı çok aç olduğu halde kendisine verilen ekmeğin yerine gözü bilgenin torbasındaki çok güzel bir taşa takılmış. Bilgeye demişki;
-Aaa bu taş çok güzel bunu bana verir misin? Bilge hiç düşünmeden;
-Tabii, al senin olsun.
Adam karnını doyurmuş, kıymetli taşı da almış bilgenin yanından hızla uzaklaşmış. Uzun bir süre yürümüş. Fakat aklı hep bilgeden aldığı kıymetli taştaymış. Bir müddet sonra düşünmeye başlamış. Bilgenin bu kadar kıymetli bir taşı hiç düşünmeden nasıl kendisine verdiğini bir türlü anlayamamış. Geri dönüp bilgeyi aramaya karar vermiş. Bilgeyi bulduğunda şöyle demiş;
-Bu taşı sen bana verdin. Ama bu taş çok kıymetli bir taş.
Bilge;
-Evet kıymetli bir taş demiş.
Adam bilgeye;
-Ben bu taşı istemiyorum. Ben bu kadar kıymetli bir taşı hiç düşünmeden bana veren yüreği istiyorum.

İşte içindeki güzellikleri çevresiyle paylaşan insanlar gerçek dostlarımızdır. Ben hayatındaki güzellikleri benimle paylaşacak yüreği istiyorum.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

İyi gün dostu bulmak daha zor

Posted by: tulaybilin on: 17/02/2009

Büyüklerimizden öğrendiklerimizin çağ ile değiştiğine tanık olmaya başladım. Bunun böyle olması normal. Çünkü bizden önceki nesillerin yaşadıkları koşullarla bugün yaşadığımız koşullar çok farklı. Zamana ayak uydurmak zorundayız. Teknoloji çağında yaşıyoruz. İlişkilerimiz de bu çağa göre değişti. Olumlu değişiklikler de var ama olumsuzlar da var. Çocukluğumdan beri duyduğum bir söz vardır; “İyi gün dostu bulmak kolay. Önemli olan kötü gün dostu bulmak. İyi günde herkes yanında olur ama kötü günde yanında kimse kalmaz.”

Böyle bir bilgi ile büyüyen bizler dostlarımızı da ölçerken hep kötü gündeki davranışları ile değerlendirdik. Eğer kötü günde yanımdaysa o benim gerçek dostumdur. Bu bakış açısının yanlış olduğunu savunmuyorum. Gerçekten insan sıkıntılı gününde dostlarını yanında görmek istiyor. Aynı anda iki arkadaşıma gitmek zorunda kalsam hep sıkıntısı olanı tercih ettim. İyi olan nasıl olsa mutlu, onunla olmasam da olur diye düşünmüştüm. Mutsuz olanın daha çok ihtiyacı olduğunu düşünmüşümdür. Çevremdeki bir çok insan da aynı şeyi düşünüyor. Kötü gün dostu olmak örnek bir davranış.

Ama son zamanlarda bir şey fark ettim. Bu konu üzerinde düşündüm ve biraz da araştırma yaptım. Bir de baktım ki kötü gün dostu bulmak ne kadar zorsa iyi gün dostu bulmak da zormuş. Şaşırmayın lütfen. Bize öğretilene göre eğlencede herkes var ama kötü günde arkadaş bulmak zor diye büyütüldük onun için iyi gün dostlarımızı hiç sorgulamadık. Başarılarınızda yanınızda kimler vardı?

Bazı insanlara dikkat edin ne zaman siz ağlıyorsunuz başucunuzda olur. Siz ne kadar kötü olursanız onun size olan şefkati daha da büyür. Ama siz başarılara imza atın bakalım o kişiyi yanınızda bulabilecek misiniz? Çok iyi bir evlilik yapın. Kariyerinizde yükselin, çok para kazanın işte o zaman o kişilerin size yaklaşımı biraz mesafeli olur.

“Nasıl olsa bana ihtiyacı yok artık. Kötü olduğunu duyarsam hemen yanında olurum” der. Oysaki bizim iyi günümüzde de dostlara ihtiyacımız var. Yaşadığımız güzellikleri paylaşacak dostlarımız olmadıktan sonra güzellikler neye yarar. Dostlarının sizinle birlikte olması için hep kötü olaylar yaşayıp sıkıntı mı çekmen gerekli. Hayatımızda hep sıkıntılar yok. Güzel şeyler de var.

Düşünün ki süper bir iş teklifi aldınız. Bu sizin de beklemediğiniz bir yükseliş oldu. Heyecanlısınız. Acaba bu kadar büyük bir sorumluluğun altından kalkabilecek miyim diye düşünüyorsunuz. Yeni bir iş yeri, yeni bir çevre ve bir sürü kişinin gözü sizin üstünüzde. Arkadaşlarınız sizin yeni bir işe başlayacağınızı biliyorlar. O gün size bir çiçek göndererek size destek vermeleri ne hoş olur değil mi? Çiçeğin manası şudur; “Aferin sana arkadaşım. Hayatında büyük bir atak yaptın. Zaten bunu hak ediyordun. Sen buna layıksın. Seni kutluyorum. Mutluluğunu paylaşıyorum. Her zaman yanındayım.”

Ya da bu mesajı telefonla da verebilir. İşinizle ilgili heyecanı paylaşmak demek “Bu senin hakkın, sen bu göreve layıksın.” demektir. Ama böyle düşünmüyorsa sizin böyle bir göreve atandığınızda nedense o günlerde o da yoğun günler yaşıyordur. Aslında senin o gün yeni işe başlayacağını unutmuştur. Hatta unutması için bir sürü nedeni bile vardır. Bu seni o göreve layık görmediği anlamına gelir. Bu görevi hak etmediğini düşünüyordur. Bunu açıkça ifade edemediği zaman bu güzel mutluluğu yok farz ederek günü geçiştirmeye çalışır. Oysaki işten kovulduğun haberini aldığı zaman ilk koşan o olabilir. Vah vah çok üzülmüştür. Aslında beklediği olmuştur. Ya da harika bir evlilik yaptın. Şartların çok iyi olduğu bir mutluluğa adım attın. Düğüne gelmek zorundadır. Ama bakarsınız ki o gün kuaföre bile gidecek zamanı olmamıştır. Aslında gelemeyebilirdi bile ama mutlaka gelmesi gerektiği için gelmiştir. Eğlenceye bile katılmaz. Köşesine çekilir, sessiz kalmayı tercih eder. Üstelik de ortamdaki olumsuzlukları aramaya başlar. Ama evliliğin ile ilgili sorunlar olmaya başlarsa herkesten önce o koşar. İşte bazı kişiler çevresindeki kişilerin mutluluğunu taşıyamaz. Onların bunu hak etmediğini düşünür. Çünkü o sizin kötü günlerinizi görmüştür. Seni o günlerde daha çok sevmiştir. Bu kadar başarı da nereden çıktı şimdi diye düşünür. Çünkü siz onun gözünde hep kötü günlerdeki gibisiniz. Mutsuz, başarısız ve maddi sıkıntıları olan biri.

Hayatın içinde sabit bir noktada durmak insanı geriletir. Mutlaka kötü günlerimiz de olabilir ama atak yaptığınız başarılara imza attığınız günler de olur. İşte o zaman dostlar gerekli. Mutluluğu paylaşmak için. Hiçbir şey talep etmeden. Tek istediğiniz canı yürekten sevinmesi ve desteklemesi. İşte en zoru da budur.

Bu konuyla ilgili araştırma yaparken büyük Hun İmparatorunun bir sözüne rastladım; “En değerli çabalarınızın arkadaşlarınız tarafından lanetleneceğini bilin. Siz mükemmel oldukça en çok acıyı çekecek onlardır.”

Eğer mutluluklarınızı paylaşacak dostlarınız varsa şanslısınız demektir.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Etiketler: ,

Mailler ve cevaplar

Posted by: tulaybilin on: 17/02/2009

Geçen haftaki bir yazımın en altında bana yolladığınız mailleri isterseniz yayınlamak istiyorum diye yazmıştım. Değişik sorunlara buradan cevap yazmak da bir bakıma faydalı olur diye düşündüm. Bu hafta aldığım maillerden bir tanesini yayınlıyorum. Mailleşmemizin tamamını yazdım. Tabii ki kişinin isteği ile. Ama siz isterseniz isim yerine rumuz da kullanabilirsiniz. Burada sorunlarına cevapları yetersiz bulan daha çoğunu isteyenler için kişiye özel çalışmalar yapıyorum.

Sorunu olan kişilerin sorunlarını yüz yüze teke tek konuşarak çözme tekniği. Bu konuyla ilgili isteği olan bana mail atabilir. Ayrıca radyo programım tekrar başladı. Detaylı bilgi yazımın en alt kısmında “Tülay Bilin kimdir?” bölümündedir.

Şimdi gelelim mailimize;

Merhaba ben Kayseri’den Arzu

Benim içinden çıkamadığım bir sorunum var ve ben bu soruna nerden ve nasıl yaklaşacağımı öğrenmek istiyorum. Bu benim için çok önemli. Birkaç ay sonra iş dünyasına gireceğim ve kendimi o kadar yetersiz görüyorum ki. Gün geçtikçe korkularım artıyor. Dün yaptığımı bugün beğenmiyorum kendimi sürekli eleştiriyorum ve bu beni karamsarlığın içine sürüklüyor. Hızlı ve doğru kararlar alamıyorum. Duygularımla hareket ediyorum. Ani hareket ediyorum ve genelde sonunda keşke öyle değil de şöyle yapsaydım veya söyleseydim diyorum. Yakın bir gelecekte kendi iş yerimi kuracağım fakat sanırım bende iş kadını olacak soğukkanlılık ve akılcılık yok. Kendimi geliştirmek için neler yapmalıyım kitap okumak istemiyorum çünkü kitaplardaki anlatılanlar pratiğe uymuyor. Bilemiyorum ya da ben yanlış kitapları okuyorum. Kendime nasıl yaklaşmalıyım?

Benim kesinlikle çok başarılı olmam gerekiyor çünkü başarısızlığa katlanamıyorum. Bunu düşünemiyorum bile. Bana bu konuda yardımcı olun lütfen. Buna çok ihtiyacım var. Sevgiler
Arzu

Sevgili Arzu merhaba

Yazındaki telaşlar bana çok tanıdık geldi. Duygularının hepsini yaşadım ve çevremdeki herkes de yaşadı. Gençlikle yaşlılık arasındaki fark bu işte. Sen ancak yaşayarak öğreneceksin. Yaptığın hatanın arkasından düşünüp hep yeni kararlar alarak yaşamak. Hata yapmaktan korkmamalısın. İnsan ancak hata yaparak öğrenir. Eğer hata yapmaktan korkarsan başarılı olamazsın.

Paul Sweene şöyle demiş; Gerçek başarı, başarısız olmak korkusunu yenebilmektir. Ama bu deneme yanılma usulüdür ki en uzun yoldur. Buna ilave olarak okumak da çok önemlidir. Kariyer dünyası ile ilgili veya Kişisel Gelişim kitapları okumanı tavsiye ederim. O zaman bir iş yapmadan önce işin sonu hakkında alternatifler üretebilirsin. Ancak bütün bunlar senin hiç hata yapmadan yaşaman için yeterli değil. Yeter ki aynı hataları tekrarlama.

Sartre şöyle diyor; Hayatta yapılacak o kadar çok hata var ki, aynı hatayı yapmakta ısrar etmenin bir anlamı yoktur. Bir gün önceyi beğenmeden yaşamak ilerlemenin temel prensibidir. Yapabileceklerini yaptıktan sonra biraz da hayata teslim olmak gerekli diye düşünüyorum. Hani bir Çin Atasözü var:

Tanrım, bana değiştirebileceğim şeyleri değiştirmek için CESARET,
Değiştiremeyeceğim şeyleri kabullenmek için SABIR,
İkisi arasındaki farkı bilmek için de AKIL ver.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Etiketler: ,

Bu aşkı ben çok sevdim

Posted by: tulaybilin on: 17/02/2009

Görür görmez bir aşk değildi bu. Giderek büyüyen bir aşktı. Birlikte olmaktan hoşlanmayla başladı. Biraz bakışma, biraz ilgi, biraz farkındalık, biraz merak ve biraz hayranlık. Asla bir teklif yoktu. Benimle birlikte olur musun demeden. Sadece gözlerin konuştuğu bir hoşluk. Hayatımın her alanıyla ilgilendi. Sadece o bundan hoşlanır diyerek yapılan davranışlar. Bir koruma iç güdüsüydü. Benim olur musun demeden ama ne olur benim ol diyen bakışlar. Belli belirsiz dokunuşlar. Bir kadının kaçmasına fırsat vermeyecek sakinlik. Adeta bilgelik düzeyinde kendinden emin davranışlar. Hiç acele etmeyen tarzını sevdim. 50 kilo et peşinde olmayışını sevdim. Ruhumu fethetme isteğini sevdim. Beynime sahip olmak isteyişini sevdim. Hiçbir kötü amaç beslemeyen yemeğe davet edişini sevdim. Bu yemek davetinde sadece seninle sohbet etmek ve seni seyretmek istiyorum deyişini sevdim. Verdiğin güven hissini sevdim. ,

Çıkılan ilk yemekte; “Bana seni anlat” deyişini sevdim. Saatlerce beni dinleyişini sevdim. İlk geceden; “Hadi birlikte olalım” demeyişini sevdim. Saatlerce süren sohbetlerimizi sevdim. Sonra bana, beni anlatışını sevdim. Kendimin bile farkında olmadığım taraflarımı anlatışını sevdim. Yemek yemeni sevdim. Yemeğin tadını çıkararak hiç acele etmeden içki içişini sevdim. Yemek ve içki içme adabını bilmeni sevdim. Bana bakarken dünyanın en güzel kadınına bakarmış gibi gözlerindeki pırıltıyı sevdim. Bana çok güzel bir kadın olduğumu anlatışını sevdim. Beynimin kıvrımlarına girmeni ve fethetmeni sevdim. Ama bu fethetmede asla ambargo koymadan seyredişini sevdim. Zekanı sevdim. Hayat tecrübesini sevdim. Benim hayata bakışımı merakla dinleyişini sevdim.

Sonra yavaş yavaş kendini anlatışını sevdim. Dürüstlüğünü sevdim. Yapamayacağın sözleri vermeyişini sevdim. Ama yapabileceklerini anlatmanı sevdim. Hayatının özetini yaparken olaylar karşısında dimdik duruşunu sevdim. Verdiği sözlerin arkasında duruşunu sevdim. Eski aşklarını anlatırken yalansız anlatışını sevdim. Yaşadıklarının arkasında duruşunu sevdim. Bana olan saygısını sevdim. Bana insan olarak değer verişini sevdim. Mütevazı oluşunu sevdim. Hep kendini geri planda tutup yaptıklarınla övünmeyişini sevdim. Söylediğim bir sözün üzerinde saatlerce felsefe yapışını sevdim. Söylediklerimin tarihe geçecek kadar önemli oluşunu anlatmanı sevdim. Bana mektuplar yazmanı sevdim. Yazdıklarımın üzerinde yorum yapıp kendimi önemli hissetmemi sağlamasını sevdim. Karşısında otururken kendimi dünyanın en güzel kadını olduğuma inandırmanı sevdim. Küçük hediyelerle beni hep şaşırtmanı sevdim. Bana verdiğin randevularını asla tehir etmeyişini sevdim. Buluşacağımız günü heyecanla beklemeni sevdim. Saatlerce bana olan aşkını anlatmanı sevdim. Ne kadar anlayışlı bir kadın olduğumu anlatmanı sevdim. Hep buluşma için saatleri birlikte kararlaştırmamızı sevdim.

Bu arada kendimi de çok sevdim. Bu sevgiye yürekten bağlandım. Sevildiğime inandığım için teslim oldum. Hiç kadınca kaprisler yapmadan ve hiçbir şeyi sorgulamadan yaşadım. Seninle birlikte olacağım saatlerde her türlü engeli düşünerek hepsini tek tek eledim. Hep yarın olmayabilir belki bu sondur diye saatlerimizi doya doya yaşama mücadelemi sevdim. Geleceksin diye saatlerce hazırlanmamı ve en seksi kıyafetlerimi sadece senin için giymemi sevdim. Hiç kıskançlık göstermedim. Hiçbir şeyin nedenini sorgulamadım. Sana duyduğum güven hissimi sevdim. Birlikte kitap okuyuşumuz sonra saatlerce kitabı tartışmamız. Benim yazı yazmamı bekleyişin ve yazımın üstünde yorum yapışın. Saatlerce yürüyüşe çıkmamız. Sabahın 6’sında kalkıp güneşin doğuşunu seyretmemiz. Güneşin batışındaki kızıllığı seyretmemiz. Birlikte mutfağa girip yemek yapışımız. Ellerim yağlı veya kirli iken beni sıkıştırman ve benim de kadınca kaçışlarım :) Sofrayı hazırlarken gösterdiğim özen. Hep renk cümbüşü bir sofra. Özenle seçilmiş renkli mumlar. Özenle seçilmiş renkli peçeteler. Işıkların söndüğü andaki evin atmosferinin güzelliğini hep farkına varmanı sevdim. Güzel bir müzik eşliğinde yaptığımız sohbetler. Felsefeyle başlayan sohbetlerimizin aşk sözcüklerine dönüşü.

Ve önemli bir hüzünü dile getirişin. Küçük bir kıskançlık duygusunun itirafı. Bu itirafta asla bir suçlama olmayışı. Hüznünü şöyle dile getiriyordun; “Dün akşam karşı masada oturan adamın sana çok dikkatli bakışı yüreğimi dağladı. Senin bunda hiç suçun yoktu. Tek suçun senin çok hoş bir kadın olman. Adama da suç bulmuyorum. Ama nedense içim acıdı” deyişin. Bana sarılışındaki içtenlik. Dokunurken verdiğin zevk. Beyinlerin fethinden sonraki harika birliktelik. Senin dışında başka hiçbir erkeği anlamlı bulmayışımı sana anlatmam ve bana inanman.

Bu aşkı ben çok sevdim.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Etiketler:

Mutluluk herşeyin yolunda gitmesi demek değildir

Posted by: tulaybilin on: 17/02/2009

Ünlü ressama; “Mutluluğun resmini yapabilir misin?” diye sormuşlar. Ben mutluluğun resmini yapamam ama mutlu yaşamasını öğrendim artık. Bu hiç problemim olmadığı için mutlu olduğum anlamına gelmiyor. Bu çağda bir de üstelik büyük şehirde yaşayınca imkansız. Ayrıca gelişmekte olan bir ülkede ekonomik zorluklarla yaşayınca daha da imkansız. Sadece sorunları çözüp yoluma devam ediyorum. Bütün amacım mutlu olmak ve çevremdekilere mutluluğu anlatmakla oluyor.

Sizlerden çok mail alıyorum. Hepsine de tek tek cevap veriyorum. Gördüğüm kadarıyla mutlulukla başımız dertte. Son günlerde güzel bir mail aldım. Sadece bir bölümünü yazıyorum.

“Mutluluk benim için çok zor bir kavram. Belki de mutluyum farkında değilim. Yaşam bir rol vermiştir oynuyorumdur. Mutsuzluğu oynamak da belki bir mutluluktur.”

Mutluluk ve mutsuzluk bir seçimdir. Biz beynimizde üretiyoruz. Peki sorunlar ne olacak. Sorunsuz bir hayat düşünüyorsanız mutlu olma şansınız yoktur. Mutsuzluklarımızın nedenini bulup çıkartmak gerekli. Bunun için ne yapabilirim diye düşünün. Yapacak bir şey var ve yapmıyorsanız mutsuzluk için ağlamak sizin hakkınızdır. Ama yapacak bir şey yoksa da ağlıyorsanız bu da bir seçimdir. Eğer ağlamanızın faydası varsa hep beraber ağlayalım. Ama inan ki yok. Yaşamı farkında olarak yaşamalıyız. Acılar olmadan bir hayat düşünmek mümkün değil.
Acıdan korkmak da yaşamımızı engelliyor. Benim çocuk sahibi olmaktan korktuğum gibi. Ya ona bir şey olursa diye korkudan çocuk sahibi olamadığımı yıllar sonra fark ettim. Hayat bence cesurların yanında. Bir mutluluğu yaşamadan vazgeçiyoruz. Ya sonunda şöyle olursa ya böyle olursa diye. Her türlü tehlikeyi göze alınca güzellikleri görüyor insan.

YÜKSEK DÜŞÜNCELER YÜKSEK DAĞLARA BENZER. ALIŞIK OLMAYANLARI ÜRKÜDÜR.
CENAP ŞAHABETTİN

Mutluluğa sahip olmak için acılara katlanmak gerekiyor. Mutluluk her şeyin yolunda gitmesi demek değildir.

Bana sürekli mail atıyorsunuz. İster misiniz bana attığınız maillere rumuz koyup burada yayınlayalım. Kısa kısa yazarsanız hem yer işgal etmez ben de yorum yapabilirim.

Bu hafta tatil olduğu için sizi uzun bir yazıya boğmak istemiyorum. İyi bayramlar diliyorum. 2007 yılının hepimize mutluluk getirmesini ve bizim o mutluluğu farkına varıp yaşamamızı istiyorum.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Etiketler: ,

Son nefesine kadar aşktan ümidini kesmeyenlere

Posted by: tulaybilin on: 17/02/2009

Dün bir ilki gerçekleştirdim. Hediye fuarının içinde bir konferans verdim. Konusu ise “Hediye seçiminde duyguların önemi” idi. Bu tür bir seminer bugüne kadar hiç yapılmadı. Hediye seçiminin de konferansı mı olur diyeceksiniz. Böyle bir konferans vermemi istedir. Ben de verdim. Benim için de bir ilkti. Ama harika oldu. Son hazırlıklar yapılırken halk da yerini aldı. O arada bir hanım geldi yanıma;

- Konferansı siz mi vereceksiniz? Dedi.
- Evet dedim.
- Benim hediye konusunda yaşadığım zorluklar var. Bir türlü hediye seçiminde başarılı olamıyorum. Şimdi fuara geldim ama nasıl hediye alacağım diye düşünüyordum. Tam o anda konferansı anons ettiler ve hemen geldim.
- Konferanstan sonra inanıyorum rahatlayacaksınız dedim.
Gerçekten konferans bitti bayan tekrar geldi.
- Şimdi anladım ve rahatladım teşekkür ederim dedi. Oysa ki ben şöyle hediye seçin diye yol göstermedim. Sadece duyguları ile yüzleşmelerini sağladım. Onlara aşkı ve sevgiyi anlattım.

Bugün size biraz aşkın önemi hakkında görüşlerimi yazmak istiyorum. Ben hayatımda 3 kere aşık oldum. Aşkın ne demek olduğunu biliyorum. Ama beni etkileyen iki tane haber var. Bu haberleri okuyunca benim anladığım aşkın bile yetersiz olduğunu anladım.

21.12.2006 tarihinde Hürriyet Gazetesinde bir habere gözüm takıldı. Haber şöyleydi;
Geçirdiği kas hastalığı nedeniyle 9 yıldır solunum cihazına bağlı olarak yaşayan İtalyan şairin “ötanazi yapılması” için verdiği mücadele devam ediyor. Şair Piergiorgio Welby (60) “Hayat bir kadının sizi sevmesidir, saçlarınızın arasından esen rüzgar, yüzünüze vuran güneş, bir arkadaşınız ile çakır keyif olmaktır. Hayat, aynı zamanda bir kadının sizi terk etmesi, yağmurlu bir gün ve bir arkadaşın ihanetidir de. Melankolik ya da manik depressif değilim. Ölüm fikri bana korkunç geliyor. Ancak benim için geride kalan, artık hayat değildir.”

Bu haberi okuyunca çok etkilendim. Bir insan ölüm döşeğinde hayatı sorgularken yaşadıklarından çıkardığı sonucu söyler. O noktada artık yalan, riya, menfaat yoktur. Kimseden bir beklentisi yoktur. Yaşam ile ölüm arasındaki son noktadır. Ne hissediyorsa onu söylediğine inanıyorum. Hayatta aşk yoksa bundan sonra yaşamamın anlamı yok diyor. Bunu söyleyen 60 yaşında bir şair. Şair olması neden önemli, çünkü duygularını en iyi şekilde aktarabilmesi. 2 gün sonra Hürriyet aynı haberin devamını verdi. Yasalar gereği ötanazi hakkını veremediğini açıklayan yargıç ancak hastanın tedaviyi reddetme hakkı olduğunu ifade etti. Doktoru hastanın tedaviyi reddetmesi üzerine solunum cihazını kapattı ve İtalyan şair öldü.

Temmuz 2006 da gazetelerde şöyle bir haber yayınlandı;
“Çağımızın tartışmasız en büyük yazarlarından biri olan Gabriel Garcia Marquez yakalandığı lenf bezi kanseri nedeniyle sağlık durumu kötüleşmiş ve inzivaya çekilme kararı almış, yakın dostlarına bir veda mektubu göndermiş.”
Size mektubun tamamını yazamayacağım ama bir bölümünü almak istiyorum:

“Tanrım bir yudumluk yaşamım olsaydı, aşk içinde yaşardım. Erkeklere yaşlandıkları zaman aşkı bırakmalarının ne kadar yanlış olduğunu anlatırdım. Çünkü insan aşkı bırakınca yaşlanır. “

İki tane duygularını en iyi ifade edebilen kişi ölüm kalım savaşının içinde bile hayatının anlamının en önemli noktası olarak aşkı görüyor. Şunları daha çok yeseydim, daha güzel giysiler alsaydım demiyor. Sadece sevgiye doymadım diyor. Bu çok önemli bir itiraf bence.

Yaşımız kaç olursa olsun yüreğimizden aşık olmak isteğimizi ve aşkı yaşama istediğimizi çıkarttığımız zaman gerçek ölüm bu oluyor demekki. Bedenin yaşamasından daha önemli ruhun ölmesi.

Tanrı hepimize 2 tane el vermiş tokalaşmak için, 2 tane ayak vermiş yürümek için, 2 tane kulak vermiş duymak için, 2 tane göz vermiş görmek için ama bir tane kalp vermiş. Neden mi? Diğerini gidip bulmamız için.

Gerçek aşk yalnızlıktan kurtulmak için ya da ekonomik şartlardan doğan sığınma değildir. Hiçbir menfaat düşünmeden birini sevmektir. Can Yücel bir şiirinde şöyle diyor:

Sen gittikten sonra yalnız kalacağım.
Yalnız kalmaktan korkmuyorum da,
Ya canım ellerini tutmak isterse….

Mevlana da aşk ile maddi değerleri kıyaslamış ve;

ALTIN NE OLUYOR,
CAN NE OLUYOR,
İNCİ, MERCAN DA NEDİR?
BİR SEVGİYE HARCANMADIKTAN,
BİR GÜZELE FEDA EDİLMEDİKTEN SONRA.

Son nefesine kadar aşktan ümidini kesmeyenlere duyurulur :)

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Etiketler: ,

Kadınların kimlik savaşı

Posted by: tulaybilin on: 17/02/2009

Korkmayın kadınların kimlik savaşına ilk çağlardan başlamayı düşünmüyorum. Kendi savaşımla başlayan dönemlerden alarak bugüne gelmek istiyorum.

İş hayatına başladığım ilk yıllarda kadınlar genellikle ev kadını ve iş kadını diye sınıflandırılırdı. Ev kadınının iş hayatıyla pek ilgisi olmazdı. Sadece ev işleri ve çocuklarla uğraşır ve akşam eşinin eve gelmesini beklerdi. Erkeğin dış dünyada olması ve kadının dış dünyadan habersiz olmasından dolayı evliliklerde erkekle kadın arasında bir müddet sonra sohbetler azalır. Erkek eşiyle ne konuşacağını bilemez dolayısıyla eve geldiğinde koltuğun üstünde uykuya dalar ya da maç keyfini yaşar. Çünkü kadın adeta başını kuma gömmüş gibi yaşardı. Ev işlerinden kendine bakmak için zamanı kalmazdı. Erkek de bir müddet sonra bu bakımsız ve hep yorgun olan kadını sadece çocuklarının annesi olarak görür ve eğlenceyi dışarıda arardı. Bu rolü oynayan ev kadınları için durum hala değişmedi.

İş kadınına gelince. O da kariyer sahibi bir kadın olma yolunda ev kadını kimliğini unutabiliyordu. Çalışma hayatının, tüm zamanını aldığını ifade edip erkekle yarışma telaşı içinde kendini artık erkek gibi görüp ev kadını kimliğinden soyunmak istiyordu. Çünkü ev kadını demek sadece ev işleri ile uğraşan ve altın günlerine giden kadın demekti. Oysaki o kariyer sahibi bir kadındı. Ona bulaşık yıkamak yakışmazdı. Çocukları vardı ama onlara bakan birileri de vardı. Bütün yemekler yardımcı tarafından yapılır ya da hep üstün körü yemeklerle geçiştirilirdi. Çünkü iki kadın tipi arasında sınıf farklı vardı adeta. Erkeğin ev kadınına davranışı ile kariyer sahibi kadına yaklaşımı da farklı olurdu. Kariyer sahibi akıllı kadın ile sohbet etmeye bayılır ama onunla evlenmeyi düşünmezdi. Çünkü o tip kadından içten içe bir korku vardı. Oysaki o dış dünyayla ilgisini kesmiş ev kadını çok kolaydı erkek için. Bu konuda erkekleri haklı görüyorum çünkü o kariyer sahibi kadın artık erkeksi bir hal almıştı. Erkekle yarışır bir duruma girmişti. Ev kadını kimliğinden kurtulmak için başka bir kimliğin içinde kadınlığını unutmaya başlamıştı. Oysaki erkek iş kadını bile olsa erkek gibi bir kadınla birlikte olmak istemiyordu. Evdeki dış dünya ile ilgisi olmayan kadını daha cazip görüyordu. Çünkü o kadın daha yumuşaktı.

Ama bu dengeler artık değişti. Kariyer sahibi kadın erkeksi tavırlarını bırakmaya başladı. Bir kadın ev kadını ya da iş kadını bile olsa kadın olma özelliğini tekrar edinmeye başladı. Artık kariyer sahibi kadın evinde de iyi bir ev hanımı, iyi bir anne ve eşiyle arkadaş olabiliyor. Kadınsı kimliğinin getirdiği avantajları farkına vardı. Artık ben akıllı bir iş kadınıyım diye hava atmasına gerek olmadığını farkına vardı. Çünkü o artık okuyan bir kadın. Sesini nasıl duyuracağını çok iyi biliyor. Hatta artık şunu da biliyor.

BAZEN SESİNİ DUYURABİLMEK İÇİN SUSMAN GEREKİR. S.LEC

Oysaki iş kadını kimliğine bürünüp erkeklerle yarışırken ne kadar bağırırsa o kadar sesini duyuracağını sanmıştı. Ben ev kadını tipi değilim ben iş yapamam diye savunuyordu. Ama bilgi insanı öylesine güçlendiriyor ki artık hiçbir kimlik kadını korkutmuyor. Bilgilendikçe sakinledi.

İNSANLARIN EN BÜYÜK MUTLULUĞU AKILLARINI DOĞRU KULLANMAYI ÖĞRENMELERİDİR. R.RESCERLAS

Akıl iyi kullanıldığı zaman elde edilmeyecek makam kalmadı artık. Erkeklerle yarışmanın da anlamı yok. Çünkü kadının elinde inanılmaz bir güç var. Kadın olmak çok önemli bir güçtür. Erkeksi olmadan ve erkeğine bilgisini kanıtlama yoluna gitmeden yaşayan kadınları daha mutlu olarak görüyorum artık. Artık bağırıp çağırmasının gereği olmadığını anlamaya başladı. Kimseye bir şeyleri kanıtlamaya gereği yok. Çünkü o çok akıllı ve kadın. Kadın bilgi ile donandıkça sakinledi çünkü kendine güveni var artık. Artık ev kadını kimliğinden bile korkmuyor. Çünkü artık ev kadınları da saçlarını süpürge etmektense, saçlarını akıllı olarak kullanmayı öğrendiler. Çünkü onlar da okumaya başladı. Ev işlerini düzenleyip kendilerine zaman ayırmaya başladılar. Her iki kadın tipini de akıllandıran ve harekete geçiren ve değişime uğratan en önemli şey bilgi oldu. Kendini bilgi ile donatan kadın artık kimlik savaşını bırakmaya başladı. Çünkü gerçekte elindeki tek gücün bilgi olduğunu ve bunu kadınlığı ile harmanladığı zaman daha mutlu olduğunu gördü. Daha sakin ve istediğini elde eden kadın tipi. Belki de şu sözü bir yerlerde okudular.

İNSANLAR BAŞAKLARA BENZERLER, İÇLERİ BOŞKEN BAŞLARI HAVADADIR. İÇLERİ DOLDUKÇA EĞİLİRLER. MONTAİGNE

16.1.2006 tarihinde yazdığım “Sadece Akıllı Kadın Olmak İstemiyorum” başlıklı yazımı okumanızı öneririm. Bu yazıyla bütünleşince çok daha iyi anlam kazanacaktır. Eski yazılarıma ulaşmak için siteye girdiğinizde arama çubuğuna Tülay Bilin diye yazmanız yeterlidir. Bütün eski yazılarımı görme imkanınız olacaktır.

Buradan size başka bir bilgi vermek istiyorum. 23.12.2006 tarihinde Harbiye’deki Askeri Müze’de saat 14.30′da bir konferansım olacak. 17.12.2006 tarihli Hürriyet Gazetesi’nin 14. sayfasında ilan çıktı. Konferans ücretsiz olup herkesin katılımına açıktır. Bu bilgi paylaşımı ve tanışmak için bir fırsattır.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Kurumsallaşmanın insani tarafı

Posted by: tulaybilin on: 17/02/2009

Çalışma hayatı ayakta kalmamız için gerekli yaşam biçimidir. Ama babadan kalma hanlar apartmanlar varsa onu bilemem. Çevremde babadan kalan hanları ve apartmanları olan arkadaşlarım bile çalışıyorlarsa eğer demek ki çalışma hayatı sadece para kazanmak için olmamalı. Öncelikle para yaşamak için gerekli bir malzeme ama çalışma hayatına kariyer gözüyle bakarsanız iş değişir. İşte o zaman daha keyifli hale gelir. Yani mecburiyet gözüyle bakılmadığı zaman daha verimli çalışırız. Bir de bizi çalışma hayatının içinde rahatsız eden ve mutlu olmamızı engelleyen koşullar vardır. Bu koşulların başında çalıştığımız şirketin kurum kimliğinde olmamasıdır. Şirketin büyüklüğü küçüklüğünden ziyade kurumsallaşma önemlidir. Kurumsal şirketlerde insana daha çok yatırım yapılır ve çalışanlara mutlu çalışmaları için eşitlik ilkesi uygulanır. O zaman çalışan da kendini şirketin ferdi olarak görür ve mutlu olur. Çok büyük şirket olup da hala kurumsallaşamayan patron şirketleri biliyorum. Bu tamamen patronun bakış açısı ile ilgilidir. Peki kurumsal şirket nasıl olunur? Bu uzunca bir anlatım gerekir. Bugün konunun o kısmını anlatmayı düşünmüyorum. Olaya başka bir açıdan yaklaşmak istiyorum.

Bu hafta küçük bir turistik seyahat yaptım. Çocukluğumdan beri seyahat ettiğim otobüs firması VARAN idi. Ancak evimin köşesinde ULUSOY firmasına ait bir irtibat bürosu olduğundan son yıllarda ULUSOY firmasını kullanıyordum. ULUSOY harika bir şirket. Gerçekten kurumsallaşmayı uygulayan personeline değer veren bir şirket. Ancak son bir yıl içinde evimin köşesindeki irtibat bürosunu kapattı. Onun yerine VARAN firması büro açtı. Bu hafta seyahatimi VARAN ile yaptım. Seyahat demek insanın bilgisini kültürünü arttırdığı bir eylem şeklidir. Yeter ki cama başını dayayıp hülyalara dalmazsan tabii. Ben artık anı yaşamayı öğrendiğim için çevreyle bağlantım çok kuvvetli. Her şeye dikkat ediyorum. VARAN firması gerçekten kurumsallaşmanın doruğuna çıkmış. Kendimi çok özel hissettim. Bir kere eleman seçimi harika. Eleman seçimini iyi yapmışlar daha ziyade çok iyi eğitim vermişler. Kaptan şöförlere baktım adamlar şöför değil de adeta bir şirketin genel müdürü gibiler. Adamları ayrıca giydirmene bile gerek yok valla. Olduğu gibi bir şirketin genel müdürünün masasına oturttur kimse yadırgamaz. Davranışlarında öylesine bir medeniyet içindeler. Müşterilere yardımcı olan host denen elemanlar ise sanki senin özel yardımcın gibi. Yüzüne bakıyor ve ne istediğini anında anlıyor. Kendini güvende hissetmen için elinden geleni yapıyor. İşte bütün bu kişisel davranışları sağlayan kurum kimliğidir. Şirket kendi ilkelerini belirliyor ve bunu personeline anlatıyor ve personel de bu kalıplar içinde davranıyor. Bilirsiniz bir orkestra elemanları hepsi konusunda uzman bile olsa orkestra şefi olmadan bir müzik parçasını çalamazlar. Onun için VARAN firmasının kurum olma çabaları müşteriye olumlu yönde yansıyor. İnsan rahat ettiği için bir daha ki seyahatinde aynı firmayla gitmek istiyor.

Buraya kadar yazdıklarım kurum olmanın matematiksel tarafı. Yani kurum olmak için kitaplarda yazan kriterleri çok iyi uygularsan kurumsal bir şirket olunur. Ama şirketin ruhu olmaz. Ona bir de ruh katmak gerekli. Peki bu nasıl olacak. Biraz manevi değerler devreye giriyor. Biz Türklerin bir özelliği de dostluklara ve aile değerlerine önem vermemizdir. Bir müşteriye çok iyi hizmet verirsiniz ama bunu öylesine makine gibi yaparsınız ki karşınızdakini mutlu edemezsiniz ve nerede yanlış yapıyorum diye düşünürsünüz. Ben çalışma hayatımın 25 yılını Hürriyet Gazetesi’nde geçirdim. Hürriyet gazetesindeki yöneticiler çalışanlarına şöyle bir imaj verirlerdi: “Sen olmazsan bu gazete batar”

Tabii ki biz de yeni iş hayatına başlayan biri olarak yıllarca bu söze inandık delicesine çalıştık. Oysaki kurumun devamlılığı söz konusudur. Kim giderse gitsin kurum yoluna devam eder. Ama sen olmazsan işler yürümez deyip bir de sırtını bir sıvazlar ki insan dört nala koşmak ister. İşte bu da kurumsallaşmanın manevi tarafı bence.

Şimdi VARAN firmasındaki manevi tarafı anlatmak istiyorum. Bugüne kadar hiç fark etmediğim bir şey gördüm ki inanılmaz hoşuma gitti. Bilirsiniz çok sevdiğiniz bir aile ferdi seyahate çıkarken arkasından su dökülür. Yani su gibi gidip gel. Yani kazasız belasız bize geri dön. Yani seni çok seviyoruz. Seni kaybetmeyi asla düşünemeyiz gibi hisleri içinde barındıran eski bir gelenek. Ama bunu ancak insanın ailesi yapar. Siz çalıştığınız şirket için bir seyahate çıkarken şirket sizin arkanızdan hiç su döktü mü şimdiye kadar? Ben rastlamadım. Dün sabah Ankara’dan VARAN firmasıyla İstanbul’a gelmek için otobüs tam hareket halindeyken bir şey dikkatimi çekti. En önde şöförün arkasında oturuyordum. Otobüsün sağ tarafındaki dışarıdaki büyük aynadan otobüsün arka tarafını görüyordum. Görevlinin birinin kucağında bir kova tuttuğunu gördüm. Otobüs manevrasını yaptı tam perondan çıkmak üzeriydi ki görevli elindeki kovadaki suyu otobüsün arkasından yere döktü.

İçimden o dakikada ağlamak geçti. Çocukluğum aklıma geldi. Bu kadar acımasız para kazanma savaşı içinde manevi değerlere sahip çıkan bir kurum görmenin sevincini yaşadım. Sanki ailem beni yola uğurluyorlarmış gibi geldi. Emin ellerde olduğumu hissettim. Yani yolda hastalansam bu firma beni yolda bırakmaz. Bana sahip çıkar. Beni evime kadar getirir.

İşte bu kurumsallaşmanın insani değerlerini kaybetmeden uygulanışıdır. Amaç sadece para kazanmak değil. Amaç sadece çok iyi hizmet değil. Eğer müşterinize ve personelinize sahip çıkan bir kurumsallaşma içine girmezseniz belirli süre iyi para kazanabilirsiniz. Ama devamlılığın esas olduğunu düşünürseniz bence doğru olmaz.
Çünkü önemli olan en iyi olmak değil farklı olmak. Eğer bu fark manevi değerlerle doldurulursa güçlü bir kurum olmanın önündeki bütün engeller kalkar.

Diliyorum ülkemizde böyle insani değerlere de önem veren kurumların olması.
İyi seyahatler diliyorum.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Etiketler:

Aloha=Koşulsuz sevgi

Posted by: tulaybilin on: 17/02/2009

Bu hafta bir kitapta (Sözlü Dövüş Sanatı) şöyle bir yazı ile karşılaştım.

“Hawaii adasında yaşayanlar iyi niyeti kendilerine özgü şekilde tarif ederler, onu aloha diye adlandırırlar. Hawaii’de genellikle içten bir selamlama ve yolcu etme sözcüğü olarak kullanılan aloha, başkalarının iyiliği için bencil olmayan anlamına geliyor. Aloha koşulsuz sevgi demektir.”

Bu yazıyı okuyunca koşulsuz sevgiye karşı düşüncelerimi düşündüm ve bu yazıyı yazmaya karar verdim.

Öncelikle bir anektotla başlamak istiyorum. Günlerden bir gün kırlangıcın biri bir adama aşık olmuş ve adamın penceresinin önüne konup adama şöyle demiş: “Ben seni çok seviyorum, lütfen pencereyi açıp beni içeri al da birlikte yaşayalım.” Adam: “Olmaz alamam… Sen bir kuşsun. Hiç, bir kuş adama aşık olur mu ?” demiş. Kırlangıç tekrar: “Lütfen pencereyi açıp beni içeri al, birlikte yaşarız. Hem ben sana dost ve arkadaş olurum, canın da sıkılmaz, birlikte yaşar gideriz” demiş. Adam yine : “Olmaz alamam… Git başımdan” diye cevap vermiş. Üçüncü ve son defa kuş adamın penceresinin önüne konup adama tekrar şöyle demiş: “Lütfen beni içeri al… Artık soğuklar da başladı, dışarıda kalamam, biliyorsun ben sıcak havalarda yaşayabilirim sadece. Beni içeri almazsan başka sıcak ülkelere gitmek zorunda kalırım. Lütfen beni içeri al da burada kalayım. Birlikte yemek yer, omuzuna konar seni neşelendirir, sana yârenlik ederim. Hem sen de benim gibi yalnızsın” der. Adam ona: “Git derhal başımdan! Ben yalnız kalırım.” demiş ve kuşu kovmuş… Kırlangıç da bu cevap üzerine üzüntülü bir şekilde uçmuş ve uzaklara gitmiş. Adam kırlangıç uzaklara gittikten sonra düşünmüş ve kendi kendine: “Ben ne aptal, ne kadar akılsız bir adamım, niye kırlangıçla birlikte kalmayı kabul etmedim? Ne güzel birlikte kalırdık” demiş ve çok pişman olmuş. Pişman olmuş olmasına ama iş işten geçmiş. Kendi kendine: “Nasıl olsa sıcaklar başlayınca kırlangıcım yine gelir, ben de onu içeri alır birlikte, mutlu bir hayat sürerim” demiş ve penceresini sonuna kadar açıp beklemeye başlamış. Yazın gelmesiyle kırlangıçlar da gelmeye başlamış ama onun kırlangıcı gelmemiş. Yazın sonuna kadar hiç penceresini kapatmadan pencerenin başında beklemiş ama boşuna… Kırlangıç yokmuş. Gelen kırlangıçlara sormuş ama onun kırlangıcını gören olmamış.
Sonunda bir bilge kişiye hâlini danışmak ve ondan bilgi almak için gitmiş. Bilge kişiye olayı anlattıktan sonra bilge kişi ona şöyle demis: “Kırlangıçların ömrü 6 aydır!”

Hayatta bazı fırsatlar vardır, ömründe bir defa insanın eline geçer ve değerlendiremezsen uçup gider…

Biz ne yapıyoruz hayatımıza belki bir kere karşımıza çıkan dostluk fırsatlarını ne kadar değerlendiriyoruz. Belki o kişi hayatımız boyunca başımızı omzuna koyup huzur bulabileceğimiz birisi, belki hayatımızın aşkı, belki zor günlerimde hep yanımda olmasından mutluluk duyacağım birisi, acaba onu tanıyabiliyor muyuz? Ya da hoyratça hayatımızdan çıkardığımız dostlarımızı bir gün yerinde bizi bekliyor olabileceğini düşünüp eğlenmemize mi bakıyoruz. Eğlenceli insanlar yanımızdan gidip sıcak bir dost aradığımızda dönüp onu yerinde bulabilecek miyiz acaba? O her zaman benim dostum, o beni nasıl olsa affeder ben hayatımı yaşayayım sonra ona dönerim diye kendimize güvenerek mi yaşıyoruz.

ORDA BİR KÖY VAR UZAKTA, O KÖY BENİM KÖYÜMDÜR. GİTMESEK DE KALMASAK DA O KÖY BENİM KÖYÜDÜR.

Böyle bir şarkı vardı. Hatırlarsınız sanırım. Ama ben bu söze artık inanmıyorum. Dostlara emek vermek gerekiyor. Nasıl olsa benim diye düşündüğün zaman emek vermediğin zaman uçup gidiyor. Onun için koşulsuz sevgilerin bu çağda pek yeri yok diye düşünüyorum. Koşulsuz sevgiyi şöyle düşünüyorum. O bugün sinirli olup kalbimi de kırsa ben onu yine çok seviyorum. Hastalığında, hastalığında ben onu çok seviyorum. Ama arkadaşlığımıza emek vermediği zaman birlikteliğimizin kıymetini bilmediği zaman bir gün geri geldiğinde onu bekliyor olacağım garantisi içinde koşulsuz bir bekleyiş içinde değilim.

Yıllardır televizyonlarda oynar durur “Al Yazmalım” diye bir Türk filmi vardır. O filmin ana teması filmin sonundaki bir tek cümlede saklıdır: SEVGİ EMEKTİR

Ona önceleri kızgınlık duyarız. Bir gün gelir onu da duymayız. Çünkü kızgınlık bile sevginin bir ürünüdür. Hiçbir şey hissetmediğim anda bitmiştir.

NEFRET ETTİKLERİNİZİ BİR DÜŞÜNÜN. HATIRLAYAMAZSANIZ, UNUTACAĞIMIZ KADAR DEĞERSİZDİRLER.
ALBERTO DELLA VECCHİA

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Etiketler: ,

Kadınlar ne ister?

Posted by: tulaybilin on: 17/02/2009

erkekler bu yazıyı okuyunca şöyle düşünebilirler. Neden bizin isteklerimiz önemsenmiyor da hep kadınların ne istediği konuşuluyor. Bu sorunuza hemen cevap vermek istiyorum.

Çünkü siz erkekler biz kadınlar kadar duygusal değilsiniz. Günün koşullarına göre hayatınızı değiştirmek sizin için daha kolay. Bu kolaylığı sağlayanlardan birincisi Türkiye’nin erkek egemen bir toplum olması. Erkeklerin yaptığı yanlışların toplum tarafından daha kolay kabul görmesi. Yani gelenek ve görenekler erkekten yana. Erkekler bu avantajı çok doğal olarak kullanıyorlar. İkincisi dış dünya ile ilişkileri evdeki kadına göre daha kolay. En önemlisi maddi imkanlar meselesi. Peki bütün bunlar yeterli mi. Hayır yeterli değil. Bir de yapı olarak zorluklara daha kolay sırtlarını dönebiliyorlar. Zorluklar derken kadın erkek ilişkisindeki zorluklar demek istiyorum. Yani evli ise ve mutsuzsa mutluluğunu dışarıda arayabiliyor. Ama kadının böyle bir şansı yok. Evlendiği andan itibaren bütün mutluluğu evinde bulması gerekiyor. Bulamadığı zaman hayata küsüyor. Bu sefer çocuklar için katlanma dönemi başlıyor. Kadın için şartları değiştirmek çok kolay değil. Çünkü kadın evinde kullandığı bardağından bile ayrılmak istemez. Peki kadın neden mutsuz oluyor?

Bence Türkiye’de kendini bulma yaşı 35’lerden sonra başlıyor. İnsan ne istediğine daha karar vermeden evleniyor. Yani henüz kendini tam olarak tanımadan. Şu soruların cevaplarını bile bilmeden.

- Ben evlilik için uygun bir yapıya sahip miyim?
- Benim istediğim kalabalık bir ev ortamı mı?
- Ben hayatımı ev kadını olarak yaşayabilir miyim?
- Yoksa ben bir iş kadını olarak mı yaratılmışım?
- Hem iş kadını ve hem de ev kadını olarak da yaşayabilir miyim?
- Yoksa ben yalnız yaşamayı mı daha iyi becerebilirim?
- Ben anne olacak yapıya uygun bir kadın mıyım?
- Yoksa sadece kendiyle baş başa yaşamayı seven mesuliyet almaktan hoşlanmayan bir yapıya mı sahibim?
- Bir evliliği hangi koşullarda yürütebilirim?
- Birlikte olacağım kişinin olmazsa olmazları nelerdir?
- Tabii ki sevgi ve aşk olmalı ama bunların heyecanı geçtikten sonra geriye kalanlarla yetinebilecek miyim? İşte bu geriye kalanlar benim olmazsa olmazlarım olmalı ve bunlar nelerdir?

Bu soruları sayfalarca uzatabilirim. Bu soruların cevabını bilmeden yaşanan hayatların sonunda kadınlar mutsuz oluyor. Bu yaşamları değiştirmek de çok zor olduğundan yaşam sadece bir görev gibi yaşanıyor.

Benim yıllardır tanıdığım bir kişiden örnek vermek istiyorum. Bu kadın 2 evlilik yaptı. Her bir evliliği ayrılma ve barışmayla geçti. Barışmaların en uzunu 6 ay, ayrılıkların en uzunu da 3-4 ay sürüyordu. Neden mi?

Çünkü evliliği 6 aydan fazla sürdüremiyordu. Bu evlilik bitti artık diye ayrılıyor fakat 3 ay sonra da yalnız yaşayamayacağına karar veriyordu. Aslında hem kendisi hem de eşleri çok iyi insanlardı. Tek hatası kendini iyi tanımamasından kaynaklanıyordu. Ben kimim? Ben evli olarak mı yaşamalıyım yoksa yalnızlığı mı seçmeliyim? Ya da eşlerimle neden mutlu değilim? Bu soruları kendine sorup cevaplarını vermediği için hiç aradığını bulamadı.

Yalnız yaşamak özgür olmak zordur. Bundan korkmalarını çok iyi anlıyorum. Ama bence insan birlikte olduğu insanı neden sevdiğini bilmeli. Eğer gerekçelerin ilk sıralarını para ve yalnızlık korkusu alıyorsa birliktelik evlilik değil katlanma oluyor. Bunu sadece evlilikler için düşünmüyorum aynı şey birliktelikler için de geçerlidir.

Bir başka örnek verebilirim. Kadın başarılı bir iş hayatının tam ortasında evlendi. Çocuk olunca mecburen işi bıraktı. Ama aklı hep iş hayatındaydı. Kendini ev kadını moduna sokmama mücadelesi verdi. Sürekli okudu ve sosyal hayatı evinden bile olsa takip etti. Ama eşiyle mücadelesi hiç bitmedi. Bir gün bana bir anlaşmazlıklarını anlatırken ona şöyle dedim:

-Senin mutsuzluk sorunun nedir biliyor musun? Sen ev kadını olduğunu bir türlü kabul etmiyorsun. Sen 7 yıldır çalışmıyorsun. Doğal olarak artık ne kadar mücadele etsen de ev kadını oldun. Bu seni çok mutsuz ediyor ve seni hırçınlaştırıyor. Ya bu durumu kabul et ya da iş hayatına dön ve mutlu ol.

Tabii ki arkadaşım özgüveni tam olan bir kadın olduğundan itiraf etmekte hiç sakınca görmedi.

-Evet haklısın Tülay. Olaya hiç böyle bakmamıştım. Benim bütün sorunum bu dedi.

Kendisi şimdi iş hayatının içinde kariyer sahibi bir kadın olarak mutlu yaşıyor. Ve çevresindekileri de mutlu ediyor. Çünkü ne istediği biliyor ve uyguluyor.

İnsan mutsuzluğunun altında yatan nedenleri ortaya çıkartmadığı bunu kendine itiraf etmediği zaman mutlu olamıyor. Çünkü itiraf ettiğinde değişimi acı verebilir. Bu da çok ağır bir bedel ödemeyi gerektirebilir.

Bedel ödemektense mutsuz yaşamak daha kolay geliyor. Mutlu olmak için mutlaka eşinden ayrılmayı savunmuyorum. Sadece kendini tanıyarak isteklerini açık ve net olarak ortaya koyma cesaretini göstermek. Bu hem kadını mutlu eder hem de erkeği. O zaman sürekli mutsuz bir kadınla birlikte olmaktansa yaratıcı ve güler yüzlü bir kadın ile birlikte olmanın keyfini yaşar erkek. İnsan bazen şartları değiştiremez. Bu mümkün olmayabilir ama o zaman da o şartların içinde kendimize gül bahçeleri kurarak yaşamalıyız. Durumumuzu kabullenmeliyiz. Sürekli şartlardan şikayet etmek ama bunu değiştirmek için eğer cesaretin ya da imkanların müsait değilse o zaman o şartlardan faydalanarak yaşamak gerekli diye düşünüyorum.

EN BÜYÜK MUTLULUK, MUTSUZLUĞUN KAYNAĞINI BİLMEKTİR.
DOSTOYEVSKİ

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Etiketler:

Ne kadar özgürsünüz?

Posted by: tulaybilin on: 17/02/2009

Hiç aidiyet duygusu hakkında düşündünüz mü? Yani bir kişiye, bir cemiyete, bir derneğe, bir aileye, bir işyerine ait olmak. Yani kendini o gurubun içinde hissetmek. Bazen onların koruması altına girmek. O gurupla ya da o kişiyle birlikte olmanın getirdiği şartları yerine getirmek.

Hangisinin doğru olduğunu bilmiyorum. Ya da hangisi daha sağlıklı bilmiyorum. Bence hangisi daha doğru demek yanlış olur. Kişilere göre değişen bir duygudur. Her ikisi de doğrudur.

Bende aidiyet duygusu fazlaca gelişmiş. Yani bir seyahate gitsem 3 gün sonra evimi özlerim. Ailemi özlerim. Dostlarımı özlerim. Bazı insanlar çok hoşuma gidiyor. 3-4 ay tatile gidiyor. Otelde kalıyor ya da pansiyonda kalıyor. Ben de çok seyahat ettim. Ama dönüşümde hep özlem oldu içimde.

Yabancı filmlerde hep görürüz. Kişi örneğin Paris’te yaşıyordur. Birden bire iş teklifi alır ya da teklif bile olmasa Amerika’ya yerleşmeye karar verir. Eline bavulunu alır ve gider. Bazen ailece giderler. Peki bu kişilerin hiç mi eşi dostu, annesi, babası, kardeşi yoktur. Ben mahalledeki bakkalı bile özlüyorum. Nasıl hepsini birden terk eder giderler. Bunun kötü olduğunu savunmuyorum. Sadece 2 tarzı irdelemeye çalışıyorum. Hatta çekip gitmeyi özgürlükçü buluyorum. Hiçbir şeye bağımlı olmamak belki de özgürlüklerin en güzeli ama ben henüz başarmış değilim.

İstanbul ‘da yaşayan bir arkadaşım şehir dışından bir yerden iş teklifi aldı ve gitti. Orada küçük bir ev tuttu 2 yıl yaşadı. Üstelik eşi İstanbul’da kaldı. 2 yıl sonra proje bitti. Evin eşyalarını tekrar İstanbul’a taşıdı. Aradan 4 ay geçti tekrar bir iş teklifi aldı. Ama projenin ilk bir yılı tekrar İstanbul dışında olacaktı. Bu sefer evi taşımadı. Eşyalı bir ev tuttu. Yani başkasına ait eşyalarla birlikte yaşamak. Bu duygu erkekler için biraz daha kolay da biz kadınların ev ile ilgili takıntıları daha fazladır. Arkadaşıma sordum;
- Bir başkasının eşyaları ile yaşamak nasıl bir duygu?
- Hiç önemli değil. Kendimi özgür hissediyorum demişti.
Hatta bu işi almak için konuşmaya gittiğinde patron şöyle demiş;
- İnşallah sizinle uzun yıllar çalışmak isterim.
Arkadaşımın cevabına ise çok şaşırmıştım:
-Ben size uzun yıllar birlikte çalışmak için söz veremem. Böyle bir düşünce içinde değilim. Ancak proje bitiminde tekrar görüşürüz.

Bu cevaba şaşırmamın nedeni ise ben Hürriyet Gazetesine girip ancak 22 yıl sonra çıkabilmiştim. Sonra Dünya Gazetesi 8 yıl. Ama eski yazılarımda da belirtmiştim. Büyük holdinglerde çalışmak insana güç veriyor ama artık bu güce ihtiyacım yok. Çünkü ben tek başıma bir güç oldum diye. Demek ki insanın gücü arttıkça aidiyet duygusu değerini kaybediyor.

Bugünlerde tiryakisi olduğum bir dergi var. Alkım Yayınları’nın çıkarttığı K Dergisi. Cuma günlerini iple çekiyorum. Cuma günü dergiyi aldığımda o gün okuyup bitiriyorum ve şimdi bir hafta nasıl geçecek diye düşünüyorum. Dergiyi çıkaran grup Hürriyet’te yıllarca birlikte çalıştığım arkadaşlarım. Mehmet Güreli ve Cafer Yarkent. Ayrıca Ahmet Altan’ın da bu çorbada tuzu olduğunu biliyorum ama nedense derginin künyesine adını koymamış.

10 Kasım 2006 tarihli dergide Jean Paul Sartre ve Simone de Beauvoir’un birlikteliklerini anlatıyordu. Yazıyı çeviren Ebru Kuş. Yazıdan biraz alıntı yapınca yukarıdaki konuyla bağlantısı ortaya çıkacak:

“Jean Paul Sartre ve Simone de Beauvoir. Birinin adı söylendiğinde hemen diğerinin akla geldiği yirminci yüzyıla damgasını vurmuş bir çiftti onlar. 1950’de, Tamanrasset yakınlarındaki bir çölde kurdukları çadırlarında kaldılar. 1955’de Çin’e, Hang Çeu Gölü’ne, 1960’da ise arkadaşları Fidel Castro’yu ziyaret için Küba’ya gittiler. Daha sonra , aynı yıl içinde Amazon’u birlikte geçtiler. 1961’de ise Yunan harabelerini gezerken göründüler. Her yerdeydiler; Litvanya, Almanya, Afrika ve Eski Sovyetler Birliği. Her yaz, bir ay boyunca Roma’da kalmak bir alışkanlıktı onlar için. Roma sokaklarında ağır ağır gezinmek ve o çılgın seyahatlere ara vermek. Santre otellerde tanınmamayı tercih ediyordu. Aynı zamanda oralarda insanda aidiyet duygusu uyandıracak hiçbir şeyin olmamasına da bayılıyordu. Simgesel başka bir şey ifade etmeden “Dünyaya ait olmak istiyorum” diyordu.”

İşte bana bu hafta bu yazıyı yazdıran da bu son cümleler oldu. Gerçek özgürlük bu olsa gerek :)

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Etiketler:

Nazım Hikmet

Posted by: tulaybilin on: 17/02/2009

Yazılarımı takip edenler bilirler genellikle sabahları Suadiye –Caddebostan sahilinde yürüyüş yapıyorum. Bu sabah yine o günlerden biriydi. Sanki yazdan kalma bir hava. Soğuk yerinde ama güneş pırıl pırıl. Gökyüzünde bir tane bile bulut yoktu. Ama deniz köpük içinde. Büyük dalgalar sahile vuruyordu. Kıyıdan gidilince dalgaların savurduğu suların damlacıkları insanın yüzüne vuruyor. Ben o anı yaşamayı öğrendiğimden beri hiç aklımdan geçmiş ve gelecekle ilgili bir düşünce geçmiyor artık. Sürekli çevremi seyrediyorum. Deniz harika, her taraf yemyeşil, kediler, köpekler, kuşlar, koşan insanlar, sahildeki banklara oturmuş gözlerini ufka dikmiş insanlar.

Birden bire yanımdan geçen insanlardan birinin bana; “Merhaba..gelsene seninle şöyle oturalım biraz sohbet edelim” demesini bekledim. “Peki sen neden demedin” diyeceksiniz. Çok haklısınız. Bugün bir sürü kişi için bunu hissettim. Bilirsiniz insan bazen hiç tanımadığı birilerine kendini çok yakın hisseder. O kişiyle sanki yıllardır tanışıyormuşuz gibi. Ben de bugün hep birilerine;

- Merhaba…nasılsın? demek istedim.

Baktım ki bir kişi banka oturmuş, canı sıkkın. Yanına oturup derdini dinlemek istedim. Bir başkasına baktım. Belli ki keyfi yerinde. Zıp zıp zıplıyor. Yerinde duramıyor. Hayatında güzel bir şeyler olduğu çok belli. Hepsiyle konuşmak istedim. Ama olmuyor. Neden mi? İnsanların bazıları çok iyi bazıları kötü. Herkes birbirinden korkar durumda. Acaba ne kötülük gelir diye çekiniyorlar. Bir kadına merhaba desem, kadın içinden;

“Acaba bu kadın normal mi? Durup dururken neden bana merhaba, hadi gel sohbet edelim dedi. Sapık mıdır nedir acaba? Hemen kaçmalıyım” diye düşünür.

Bir erkeğe merhaba desem o daha farklı bakar. Hemen o geceyle ilgili planlar yapmaya başlar. O planlarının da bir kötülüğü yok. Yabancıların özgüvenine sahip olsak. Açıkça arkadaşlık teklif eder. Her iki taraf için de uygunsa birlikte olurlar. Değilse teşekkür ederler ve ayrılırlar. Asla biri diğerini rahatsız etmez. Ama bizim toplumumuzda eğer kabul etmezsen; “Bana yar olmayanı kimseye yar etmem” der ve çeker vurur.

Yani kimseye sohbet etmeyi teklif etmeden eve geldim. Hem kahvemi içip hem de dinlenirken televizyonu açtım. Şöyle bir haber;

Edremit’te Pazar yerinde bir emniyet görevlisi bir hırsızı yakalamış kıskıvrak yere yatırmış emniyet görevlilerinden telsizle yardım istemiş ama arkadaşları yetişene kadar esnaftan yardım istemiş ve kimse yardım etmemiş. Hırsız da emniyet görevlisinin elinden kaçmış kurtulmuş. Emineyet görevlisi Pazar yerinin ortasında bağırıyor; “Neden yardım etmiyorsunuz? Bir hırsıza teslim mi oluyorsunuz? Bu toplum nasıl düzelecek? Hepimizin polis olması mı gerekli? Yardım etseydiniz kaçmayacaktı.”

Emniyet görevlisi tek başına bağırdı bağırdı ve gitti. Yani esnaftan bir tek kişi çıkıp tek bir kelime etmedi. Tam o dakikada da bir televizyon kamerasının orda olması da tamamen tesadüf tabii. Ya da amatör kamera vardı, bilemiyorum.

Bakar mısınız bir sabah yürüyüşünden nerelere geldim. Birbirimizden korkar olduk. Oysaki birbirimize selam vermek istemenin ne kötülüğü var ki. Bunları yazarken Nazım Hikmet’in bir şiiri aklıma geldi.

KARLI KAYIN ORMANI

Ben ordan geçerken biri
Amca dese gir içeri
Girip yerden selamlasam
Hane içindekileri

Üstelik Nazım Hikmet memleketinden uzaklarda yazmış bu satırları. Biz ise kendi ülkemizde düşünüyoruz. Ama ben yine de sabahları bir çok kişiye günaydın demeyi ihmal etmiyorum. Bazen bir kediyi severken yanımdan geçenlere laf atıyorum. Ama henüz gelin biraz sohbet edelim demedim.

Bunları düşündüğüm için ben deli miyim acaba? :)

İnşallah deliyimdir :)

Not: Aşağıdaki programa bir göz atmanızı rica ediyorum. Değişiklik oldu.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Etiketler:

Korkunun içinden geçmek

Posted by: tulaybilin on: 17/02/2009

Bugün bir duygumuz hakkında düşüncelerimi yazmak istiyorum. Bu yazıyı yazmadan önce şöyle bir internette dolaştım. Bazı bilimsel yazıları okudum. Psikolojideki korku kelimesini araştırdım. Ama şunu ifade etmek istiyorum ben doktor değilim. Onun için yazılarıma bilimsel olarak bakmak doğru olmaz. Ben yaşanan günlük hayatın içindeki duyguları irdeliyorum. Hani Nasrettin Hoca bir gün eşekten düşmüş, çevresindekiler;
- Aman hocam hemen bir doktor çağıralım, demişler. Nasrettin Hoca şöyle cevap vermiş:
- Ben doktor istemem. Bana eşekten düşmüş birisini getirin.

Aman sevgili doktorlarım sakın bundan alınmasınlar. Burada yazdığım yazıların bilimsel bir değeri olmadığını ifade etmek için yazıyorum. Sadece duygularımı ve yaşadıklarımdan çıkarttığım sonuçları yazıyorum. Gerçi ben bu yazıların bilimsel olmadığını savunuyorum ama biraz evvel bir mail aldım. İsmini açıklayamayacağım bir Profesör yazılarımdan etkilendiğini ifade etmiş ve şöyle yazmış;

“Yanlızlık ve Affetmeli miyiz? isimli makalelerinizi okudum, makale diyorum çünkü bence bilimsel yazılar ve etkilendim.”

Bir bilim adamının bu yazılarımı bilimsel kabul etmesi beni oldukça yüreklendirdi. Ama ben yine de bilimsel olduğu konusunda iddialı değilim. İnternette yaptığım araştırmada insanların korku çeşitlerinin ne kadar çok olduğunu gördüm.

- Başarısızlıktan, sevilmemekten, önemsenmemekten, ölümden, hastalıktan, kaybetmekten, kontrol edemediği her türlü etkiden, kontrol edilmekten, terk edilmekten, sakat kalmaktan, aldatılmaktan, zayıf görünmekten, anlaşılamamaktan, aşağılanmaktan, kavgadan, tehdit gibi algıladığı her şeyden ve herkesten, düzenin bozulmasından, elindeki değerleri kaybetmekten, aklını kaçırmaktan, parasızlıktan, sahip olduğu mal varlığını yitirmekten, düşmanlardan, Zarar görmekten, düşmekten, uçaktan, hayvanlardan, yüksekten, yalnızlıktan, karanlıktan, işsiz kalmaktan, hırsızdan, psikopat insanlardan, doğal afetlerden.

Bütün bunlar tek tek yazı konusu olabilir. Ama benim bugünkü konum kaybetme korkusu. Bu bile kendi içinde sınırsız konulara ayrılabilir. Sadece sevdiğini kaybetme korkusu demek istiyorum. Bazı insanlara karşı kendimizi bağımlı hissederiz. Bu sevgilimiz olabilir. Ya da arkadaşımız olabilir. Kendimizi o kişiyle öylesine özdeştiririz ki sanki onsuz asla yaşayamayız. Sanki hayatımızda o olmazsa sorunların altından kalkamayız, sanki o olmazsa sevinçleri bu kadar güzel yaşayamayız, sanki o olmazsa kendimizi yarım hissederiz, sanki o olmazsa sinemaya gidemeyiz, sanki olmazsa alışverişlerimize karar veremeyiz, sanki o olmazsa toplum içinde kendimizi iyi ifade edemeyiz.

Aslında işin bu boyutu bağımlılıktır. Kurtulmak isteriz ama bir türlü başaramayız. Oturup bir düşünsek onun bana katkısı nedir? Hangi noktada kendimi ona bağımlı hissediyorum? Neleri ben tek başıma yapamam? Hele karşımızdaki kişi bu bağımlılığımızı hissederse bizi daha da bağımlı hale getirebilir. Bütün bunlardan kurtulmak için kendimizi iyi tanımamız gerekli. Ondan vazgeçemememizin altında yatan korkular nelerdir? Belki de yalnızlık korkusudur. Belki de kendine güven korkusudur. Bunları bilince bu korkulardan kurtulmak daha kolaydır. Bu korkuların üstüne gidince diğerine olan bağımlılığınızın ortadan kalktığını göreceksiniz.

Bence bir tane güzel korku var. Korkunun da güzeli olur mu diyeceksiniz. Bence var. Bağımlılık derecesinde olmayan kaybetme korkusu. Sevdiklerimizi kaybetme korkusu. Eğer bu duyguyu yüreğimizde hissetmezsek sevdiğimizin değeri kalmaz. Bizi birbirimize bağlayan en büyük his kaybetme korkusudur. Bu duygunun dışa vurumu da SEVGİ’dir.
Burada ki korku onsuz yaşayamama korkusu değil. Sadece birlikte olmaktan keyif almak. Birine aşık olduğumuzda onu kaybetmemek için onun hoşuna giden her şeyi yapmak ve onu mutlu etmek isteriz. Bu kaybetmek korkusu ona verdiğimiz değeri gösterir. Sürekli onu düşünür ve onunla birlikte olma yollarını ararız. Onun sevgisine ihtiyacımız vardır. Bu kaybetme korkusunu yendiğimiz zaman ona olan ilgimiz azalmıştır artık. Eskisi kadar onu kaybetmekten korkmuyoruz demektir. Yani hayatımızdan bir yıldız kaymıştır. Belki de korkunun içinden geçmişizdir. Bakın Sezen Aksu’nun da kaybetme korkusu için yazdığı sözler;

SENSİZİM
Sensizim senden uzakta
Seni düşünüyorum
Seni özlüyorum
Ve özlemeyi çok seviyorum
Sensizim senden uzakta
Seni özlüyorum
Seni seviyorum
Seni sevmeyi çok seviyorum
Seninleyim sana dokunuyor
Seni hissediyorum
Ve hissetmeyi çok seviyorum
Bir gün seni kaybedeceğim
Duygusu sarıyor benliğimi korkuyorum
Ve bu korkuyu çok seviyorum

Ben de sevdiklerimi kaybetme korkusunu çok seviyorum. Yüreğimizden bu korkunun kaybolmaması dileğiyle.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Etiketler:

Affetmeli miyiz?

Posted by: tulaybilin on: 17/02/2009

Düşünün ki sokakta yürüyorsunuz. Yol kalabalık. Karşıdan gelen kişi size çarptı ve döndü pardon dedi. Bu durumda hiç sorun yok. Ya da pardon demedi. Kızdınız. İçinizden o kişiyle ilgili negatif duygular geçti.

- Ne kadar kaba bir insan.
- Yürümesini bilmiyor daha.
- İnsan bir özür diler gibi duygu ve düşünceler.

Sizce bu kızgınlık hissi ne kadar sürer. En fazla 10 dakika. Kendi düşüncelerinize dalarsınız. Alışveriş yapıyorsanız hemen ilk gelen vitrin sizi kızgınlığınızdan koparır alır. Farkına bile varmadan unutursunuz. Neden unutursunuz?

Çünkü size çarpan o kişiye karşı özel olarak hiçbir duygunuz yoktur. Onunla birlikte yaşanmış bir anınız yoktur. Ona verdiğiniz emek yoktur. Hastalandığı zaman onun başında oturduğunuz bir geceyi hatırlamadınız. Onun üzüntüsü için sabaha kadar uyumadığınız hiçbir gece olmamıştır. Üzüntülü bir gecenizde telefon edip sesinizin tonunu kötü bulup gecenin hangi saatinde olursa olsun atlayıp yanınıza gelmemiştir. O üzülmesin diye sabahlara kadar onu ikna etmeye uğraşmamışsınızdır. Sevincinizi veya üzüntünüzü onunla paylaşmak için uğraş vermemişsinizdir. Onu gerçek dost sınıfına koymamışsınızdır. Ona rahatlıkla arkamı dönebilirim o benim gerçek dostum diye düşünmemişsinizdir. Ağladığı zaman her şeyinizi verecek kadar üzülmemişsinizdir. Onu ailenizden bir parça olarak görmemişsinizdir. Gecenin bir vakti onu uykusundan hiç uyandırmamışsınızdır. Ya da o gece ağlayarak sizi hiç aramamıştır. Hayata dair bir sürü konuyu birlikte öğrenmemişsinizdir. Ona hiçbir zaman; “Ben yanındayım korkma” dememişsinizdir.
Sen eğlenceye giderken onun evde mutsuz olarak oturmasından etkilendiğin olmamıştır. Onun mutluluğunun sana keyif vermesinin önemini hiç hatırlamıyorsundur. Ya bir gün hayatımda olmazsa diye düşünmemişsindir. Ya onu kaybedersem diye hiç korkmamışsındır. Hiç kimseye itiraf edemediğin yanlış düşüncelerini bile onunla paylaşmayı hiç düşünmemişsindir. Hayatının en büyük sırdaşı o değildir. Bir şeye canın sıkıldığı zaman ilk aklına gelen o değildir.
Peki bütün bu duyguları onun için taşımıyorsan sırf yoldan geçerken sana çarptı diye ona niye kızacaksın. Ya da o kızgınlık ile yaşayacaksın. O, kim olduğunu bilmediğin biri. Onun için hiçbir endişe taşımıyorsun. Sadece çarpıştınız ve bu çarpışmadan kimse zarar görmedi. 10 dakika sonra hiçbir şey hatırlamıyorsun. Aynı kişiyi ertesi gün tesadüf olarak tekrar görsen yolunu çevirip sitem eder misin? Bence hiç birimiz böyle bir şey yapmayız. Çünkü o kişinin hayatımızda yeri olmadığı için unutmuşuzdur.

Ama, ya o kişi bizim için çok önemliyse ve bizi üzecek bir ilgisizlik yaşadıysak. Kalbimiz çok kırılmışsa. İşte o zaman ona yüreğimizden geçen sitemi söyleriz ve bir türlü aklımızdan çıkaramayız. Bunu dile getirmemizdeki tek neden onu çok sevmektir.

Bir dostumuza sitem etmek ona verdiğimiz değeri gösterir. Ama iki dost arasında büyük bir kırgınlık olduysa da onu affetmeyi tercih etmeliyiz. Ama bu asla ona verdiğimiz değerin yetersizliğinden değil de ilişkinin sağlığı açısından gereklidir. Ama bu affediş için mutlaka kendimize mantıklı bir neden bulmalıyız. Yoksa yüreğimiz öyle hadi bu kişiyi affet deyince öyle kolayca affetmez. Yapılan harekete bir mazeret bulmak gerekir. İşte o zaman onu anlamış oluruz. Rahatlarız ve dostumuza yeniden sarılırız. Ama mutlaka bir ders çıkartmış olmalıyız. İşte o zaman dostluklar yenilenir. Yüreğinde ona dair kızgınlık veya kırgınlık duygusu kalmaz. Aradaki sevgi yeniden üremeye başlar. Belki ilişki kendine yeni bir yol bulur. Bulmalı ki dostluk tazelensin. Unutmamak gereklidir ki bu yolda da hayatın bize öğreteceği yaşama dair bilgiler vardır.

SCHİLLER; “AFFETMEK VE UNUTMAK İYİ İNSANLARIN İNTİKAMIDIR.”

Ramazanı ve bayramı geçirdik. Artık yoğun olarak çalışmak keyif verecektir diye düşünüyorum. Taksim toplantıları devam ediyor. Bu toplantılar için bir değişiklik yapmak istedim. Aşağıdaki tarihlerde Taksim’deki seminerler ücrete tabii değildir.

18 Kasım 2006 Cumartesi 16.00-18.00 ücretsiz
25 Kasım 2006 Cumartesi 16.00-18.00 ücretsiz
2 Aralık 2006 Cumartesi 16.00-18.00 ücretsiz

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Etiketler: ,

Eski bayramları hiç özlemiyorum

Posted by: tulaybilin on: 17/02/2009

Bayram yaklaştığı zaman televizyonlarda ya da gazetelerdeki yazılarda hep aynı cümle “Nerede o eski bayramlar?”
Her şey çağ ile değişiyor. Ama esas her şeyi değiştiren bizleriz. Çocukluğumuzda bayramları yaşadık. Doya doya yaşadık mı? Hayır yaşayamadık. Neden? O yıllarda yokluklar o kadar çoktu ki bayramların zevkini hatırlayamıyorum valla. Onun için de eskiyi özleyemiyorum. Hele nerde o eski bayramlar demiyorum. Çünkü bayramları bu hale biz getirdik.

Bir yıl evvelinden bayram tatillerini hesaplayıp tatil planları yaptık. Annelerimizi babalarımızı yalnız başlarına bırakıp tatil beldelerine gittik. Hatırlıyorum ilk tatile gittiğimde annem çok endişelenmişti:

- Tülay çok ayıp ediyorsun, bayramda gelenlere ben diyeceğim. Gitmesen olmaz mı?
- Hayır gitmesem olmaz. Çünkü ben çalışıyorum. Bu tatil benim için fırsat. Üstelik de misafir karşıla, mecburi ziyaretler…aman aman istemem dedim.

Çevremde bir sürü kişi aynısını yaşadı. Ben de tatile giderken yalnız gitmedim. Gittiğimiz tatil beldeleri de tıklım tıklım doluydu. Aynı hisleri herkes yaşadı. Demek ki o eski adetlerin yok olmasında hepimizin çorbada tuzu var. Ben inkar etmiyorum. Bizim ailedeki düzeni ben bozdum. O güne kadar bayram denince herkes bizim evde toplanırdı. Hala da öyle. Ama ben bayramlarda hep ya denize girdim ya da yurt dışına gittim. Yani suçluyum. Suçumu inkar etmiyorum. Ama şunu da ifade edeyim ki bugünkü durumdan da memnunum. Eğer eskiyi özlüyorsam tatile gitmem, ailem ve dostlarım ile birlikte olurum. Ki bu bayramda bunu yaptım. Seyahate çıkmadım. Doya doya misafir karşılayacağım ve uzun süredir görmediğim büyüklerimin ellerini öpeceğim. Anacığımın dizine yatıp başımı okşamasını isteyeceğim. Ellerinden öpüp hayır duasını alacağım. Belki bir daha bayramda aramızda olmayabilir. Kim öle kim kala derler ya. Onun için eskiye özenmektense yaşamayı tercih ediyorum. Bir sürü kişi bu hafta dert yandı eski bayramlar artık yok diye ama hepsi de tatile gitti.

Ben eski bayramları özlemiyorum çünkü bugün ki bayramları doya doya yaşıyorum.
Sevdiklerimizle geçireceğimiz nice bayramlar diliyorum.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Etiketler:

Bu konuda bilgim yok

Posted by: tulaybilin on: 17/02/2009

Bazı insanlara bir şey sorulduğu zaman bilmiyorum demek zor geliyor. Bazı insanlar ise çok kolay bilmiyorum diyebiliyor. Neden mi?

Bence bir insan hiçbir şey bilmiyorsa bilmiyorum diyemiyor. Bunu da mı bilmiyorsun diyecekler diye korkuyor. Çünkü hiçbir konuda bilgisi olmadığı için utanıyor. Ayrıca biliyormuş gibi konuşmanın sakıncalarını da farkında değil. Hani cahiller cesur olur derler ya. Konu hakkında bilgisi olmasını bırakın, bir fikri bile olmadığı halde rahatlıkla konuşabiliyor.

Oysaki okuyan öğrenmeye meraklı bir kişi bilginin boyutlarını bilince yanlış bir şey söylerim de mahcup olurum diye ödü patlar. Ben okudukça ve öğrendikçe şöyle düşünüyorum; “Acaba daha ne kadar bilmediğim konu var.” Bir konuda bilmiyorum demek bana hiç ayıp gelmiyor çünkü başka konularda çok şey biliyorum. Her şeyi bilmek zorunda değilim. İlgi alanıma girmeyebilir. Her şeyi sevmek ve bilmek zorunda değilim. Ama bazı ilgi alanlarım olmalı.
Herkesin en az bir uzmanlık dalı olmalı. Yani o konuda çok bilgisi olmalı. Zaten uzman ne demek? “AZ KONUDA ÇOK ŞEY BİLEN”

O halde bir konuyu uzmanlık derecesinde öğrenmek için gerekçesi ya da isteği yoksa o konuda fikir sahibi olması yeterlidir. Ama bu fikir, kişinin o konuda gündemi belirlemesi ve sonuca varmak için iddialı olması anlamına gelmez. Çevremizde izleriz bazı kişiler konuyu tam olarak bilmedikleri halde inanılmaz iddiaya girerler. Bilmediklerini bir türlü kabul etmezler.

Sokrat ne demiş; “BEN BELMEDİĞİMİ BİLDİĞİM İÇİN DİĞER İNSANLARDAN AKILLIYIM”. Düşünüyorum da gençliğimde ne kadar çok konuşurmuşum. Her konuda bilgi sahibi gibi davranır ve üstelik de iddiaya girerdim. Ama şimdi çok korkuyorum söylediklerimin doğru olmamasından.

BERTRAND RUSSELL: “NE KADAR AZ BİLİRSENİZ; O KADAR ŞİDDETLE MÜDAFAA EDERSİNİZ” Hele bu cümleyi okuyunca kendime hak verdim artık arkasını getiremeyeceğim konuda susuyorum.

Bu konuyu neye bağlayacağımı merak ediyorsunuz değil mi? Son günlerde Orhan Pamuk’un ödül alması ile ilgili polemikler var. Bu işin uzmanlarını konumuzun dışında bırakıyorum. Onlara söyleyecek sözüm yok. Ama diğer kişiler hiç bilgisi olmasa bile Orhan Pamuk’un bu ödülü almayı hak edip etmediği konusunda görüş belirtiyorlar. Hararetle savunuyorlar. Bunun çok yanlış olduğunu düşünüyorum.

Bu hafta bana sordular Orhan Pamuk’un aldığı ödül konusunda ne düşünüyorsun diye; Ben çok okuyan biri olarak bu konuda fikrimi söyleyemeyeceğim. Çünkü Orhan Pamuk’un kitapları ilgi alanıma girmediği için hiç okumadım. Hiçbir bilgimin olmadığı bir konuda nasıl ısrar edebilirim ki. Ama güvendiğim ve kitaplarını okumuş bir arkadaşıma sordum.
- Ne diyorsun sence hak etti mi yoksa karar siyasi mi?
- Ben kitaplarını okudum hak ettiğini düşünüyorum. Kitapları çok güzel dedi.

İnsanlar bilmedikleri konularda dostlarının fikrini alabilirler ama da o fikri sanki kendi fikri gibi savunmak bence yanlış olur. İnsan ancak kendi bilgisine güvenmeli. Dostlar arasında fikrini söylemenin sakıncası olmayabilir ama televizyon için bir mikrofon uzatıldığı zaman söylediklerinin sorumluluğunu taşımalısın.

Bu hafta Orhan Pamuk ile ilgili konuşan insanları izlediğimde bir sürü kişi hararetle bu ödülü hak etmediğini savundular. İşin enteresanı bu kişiler Orhan Pamuk’un kitaplarını okumamışlar. İnsan bilmediği bir konu için medya önünde toplumu etkileyebilecek boyutta nasıl ısrarcı olabilir. Gerekçe olarak ortaya koyabileceği bir bilgisi bile yok. Uzmanlar konuşsun onlara sözüm yok. Kimisi bu ödülü hak etti kimisi asla hak etmedi diyebilir. Farklı farklı fikirlere tahammül etmemiz kendine güven hissini ortaya çıkarır. Zaten aynı fikirde olmamamız sayesinde insan olarak ilerleyebiliriz.

ALBERT LİPPMANN: “HERKES AYNI ŞEYİ DÜŞÜNÜYORSA HİÇ KİMSE BİR ŞEY DÜŞÜNMÜYOR DEMEKTİR”

Peki biz neden kendimize güvenmiyoruz. Ne olur şöyle desek: “Bu konu hakkında bir bilgim olmadığı için konuşmak istemiyorum. Çünkü kitaplarını hiç okumadım ya da okuyamadım. Şimdilik çevremi izliyorum, köşe yazarlarını okuyorum genel olarak bir fikir sahibi olma yolundayım.”

Bir insan bu cümleyi kuramaz mı? Yani böyle söylese prestij kaybına mı uğrar. Çevresi tarafından aşağılanır mı?
Şahsen benim gözümde değer kazanır. Çünkü her konuda bilgi sahibi olmak zorunda değiliz. Genel kültür olarak fikrimiz olsun diye takip ederiz ama iddiaya girmemiz doğru olmaz.

Göğsümü gere gere bu konuda bilgim yok diyebilirim. Ama öğrenmem gereken bir konuysa da hemen öğrenme yoluna giderim. Ama eğer öğreniyorsam da her boyutuyla öğrenmek isterim. İşte o zaman gündemi belirlerim ve iddiaya bile girerim.

İyi öğrenmeler diliyorum…

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmaili.com

Hepsi benim olsun

Posted by: tulaybilin on: 17/02/2009

Ben Kadıköy yakasındaki sahilde sabahları yürüyüş yapıyorum. Bugün 8.10.2006 Pazar. Bu sabah da yürüyüşten sonra şimdi geldim kahvemi yaptım ve bilgisayarımın başına oturdum bu yazıyı yazıyorum. Hava inanılmaz güzel. İçim kıpır kıpır. Birazdan arkadaşlarım ile buluşup Devlet Tiyatroları’ndaki bir tiyatro oyununa gideceğiz.

Sabahları yürürken “anı yaşamayı” uyguladığım için her şeye dikkat ediyorum. Bir beyefendi denize giriyordu. Onu yüreklendirdim; “Harikasınız” diye seslendim. Kedileri ve köpekleri sevdim. Denizi seyrettim. Çiçeklerle konuştum. Baktım insanların kim bilir ne kadar çok dertleri vardır ama hayata tutunmak için kendilerini motive ediyorlar. İnsanların yüzlerindeki sevinçleri ve hüzünleri seyrettim.

Tabii bir çok kişinin elinde harika köpekler. Tasmaları sahiplerinin elinde. Kimini denize sokuyorlar, kimisini yeşilliklerin üstünde koşturuyorlar. Hepsi belli ki çok iyi besleniyor. Bu arada bir şey dikkatimi çekti. Hani çöp bidonlarından kağıt ya da metal parçaları toplayan üstü başı kir içinde kişiler vardır ya. Hepimiz rastlarız sokaklarda. Ya da kimsesiz biri. Belli ki yatacak yeri bile yok. Akşam belki de parkta sabahlamıştır. Öyle biri yanımdan geçti. Arkasında da gariban bir köpek. Onun köpeği. Birden film şeridi gibi çocukluğum geçti gözümün önünden.Mahalleden hep böyle garibanlar geçerdi arkalarında da bir köpek. Masallara bile konu olur bu tip kişiler.

İşte tam öyle bir tip yanımdan geçti. Adama baktım belli ki karnı aç. Belki akşam bile yemek yememiştir. Peki yanındaki köpek ne olacak. Mutlaka arada sırada kendi yediğinden ona da veriyordur. Tamam köpek de çöplükten yiyeceğini yiyordur ama sahibi onu mutlaka kolluyordur. Akşam olunca birlikte yatıyorlardır. Çünkü köpekler sahiplerinden asla ayrılmazlar. Onlar için mekan önemli değildir. Yeter ki sahibinin yanında olsun. Oysa kediler için mekan çok önemlidir. Bilirsiniz alır kediyi uzaklara götürürsünüz tekrar bulur geri gelir. Evi onun için çok önemlidir. Köpek için sahibi önemlidir. Yani kendisine yemek veren. O zavallı çöpten ekmeğini toplayan adamın o köpeği sahiplenmesi olayı inanılmaz bir paylaşım duygusu.

Size şöyle bir hikaye anlatmak istiyorum. Bu hikaye bana mail yoluyla geldiğinden kimin başından geçtiği konusunda çok emin değilim. Zaten önemli olan hikayedeki yaşanan duygu.

“Hz Ali’nin ağabeyi Cafer B.Ebu Talib’in oğlu Abdullah, sıcak bir günde bir kabilenin hurmalığına inmişti. Abdullah burada dinlenirken, hurmalıkta çalışan köleye, yemek vakti üç parça ekmek geldiğini gördü. Adam ekmeklerden birini ağzına götürmek üzereydi ki birden önünde açlığı her halinden belli bir köpek belirdi. Köle elindeki ekmeği köpeğin önüne attı. Köpek ekmeği derhal yedi. Köle ekmeğin ikinci parçasını da attı. Köpek bunu da bir kerede sildi süpürdü. Köle bunun üzerine üçüncü parçayı da köpeğe verdi. Kalkıp yeniden işine dönmek üzereydi ki, olup biteni uzaktan seyreden Abdullah, yaklaşıp sordu:
- Ey köle, bugünkü yiyeceğin ne kadardı?
- Köle sıkılarak cevap verdi;
- İşte bu üç parça ekmek.
- O halde neden kendine hiç ayırmadın?
- Baktım ki hayvan çok aç. O halde bırakmak istemedim.
- Peki sen ne yiyeceksin şimdi?
- Oruç tutacağım.
Bunun üzerine Abdullah, köleye sahibini, evinin nerede olduğunu sordu. Sonra da gidip adamdan bu hurmalığı içindeki köleyle birlikte satın aldı. Sonra döndü köleye bu tarlayı ve onu sahibinden satın aldığını söyledi ve ekledi;
- Seni azad ediyorum. Bu hurmalığı da sana hediye ediyorum.

Cömertliği ile meşhur Abdullah, kendisinden daha cömert birini tanıyıp tanımadığı sorulduğunda, bu olayı anlatır ve;
“Ama o köpeğe topu topu üç parça ekmek vermiş, sense ona koskoca bir hurmalığı ve hürriyetini vermişsin” dediklerinde şu karşılığı verirmiş; “Ama o elindeki her şeyi verdi, ben ise elimdekinin bir kısmını…”

Evet sahildeki o adamı görünce yaşanmış bu olay aklıma geldi. Paylaşmak ne kadar önemli. Oysa bakıyorum çevreme. Ne kadar çok para sahibi olursak o kadar çok “DAHA DAHA” diyoruz. Ne kadar çok mal mülk sahibi olursak “DAHA DAHA” diyoruz. Sahip oldukça sahiplenme duygusu yani paylaşmama duygusu yüreğimizi esir alıyor adeta. Bu hırs nedir? Neden her şeyin bizim olmasını istiyoruz. Çevremiz ile ilişkilerimiz sadece eğlenceyi ya da dertlerimizi anlatmak için paylaşmak haline geldi. Onun derdini paylaşmak değil. Kendi derdimizi anlatıp rahatlamak için. Oysa ki bu koca kainata geliş nedenimiz sıradan mı acaba?

Bir gün çelimsiz küçük bir kız çocuğu sokağın köşesinde oturmuş yiyecek, para ya da alabileceği herhangi bir şey için dileniyordu. Üzerinde yırtık pırtık giysiler vardı, yüzü gözü kir içinde, perişan bir durumdaydı. Küçük kız dilenirken, sokaktan genç, canlı ve iyi görünümlü bir adam geçti. Kızı fark etmişti ama belli etmemek için dönüp ikinci kez bakmadı. Büyük ve lüks evine, mutlu ve rahat ailesinin yanına geldiğinde, çok güzel hazırlanmış akşam sofrası onu bekliyordu. Fakat az sonra düşünceleri tekrar o yoksul kıza takılıverdi. Duyguları bir şeylere itiraz ediyordu. Sonra kolay yolu yeğledi ve itirazlarını Tanrı’ya yönetti; “Böyle bir şeyin olmasına nasıl izin veriyorsun? Neden o küçük kıza yardım için bir şeyler yapmıyorsun Tanrım?” diye yakındı içinden. Sonra ruhunun derinliklerinden gelen bir yanıt duydu; “YAPTIM, SENİ YARATTIM!”

Bu dünyaya geliş nedenimiz sadece yemek yemek ve gezip eğlenmek değilse paylaşmak daha güzel bence. Hiçbir şey olmasa bildiklerimizi paylaşalım. Bir dilim ekmeğimizi paylaşalım.

Paylaştıklarımın içinde en önemlisi mutluluğa giden yollarda öğrendiklerimi sizler ile paylaşmak. Hiçbir şeyi paylaşmıyorsak bile bilgiyi paylaşalım. Çevremize faydalı bilgiler saçmak harika. İhtiyacı olan alır. Kendisinin ihtiyacı olmasa bile bir başkası için gerekebilir.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Hayatın şifresi

Posted by: tulaybilin on: 17/02/2009

Hayatın bir şifresi olduğuna inanıyorum. Ama hepimizin şifresi farklı. Kimi böyle bir şifrenin varlığından bile haberdar değil, kimi hayatı boyunca o şifreyi bulmak için uğraşıyor, kimi de şifreyi keşfediyor. Tabii en güzeli şifreyi bulmak için alınan yol. Çünkü gerçek öğrenme budur.

Ben hayatım boyunca o şifrenin peşinde koşanlardanım. Zaman zaman şifrenin bir tek harfini buluyorum. Bu beni çok sevindiriyor ama şifrem oldukça uzun. Hala şifreyi çözmek için uğraşıyorum ve bu bana inanılmaz keyif veriyor. Her gün yeni bir duygumu keşfediyorum.

Gençliğimde bilgi açısından çok yetersiz olduğum zamanlarda bile çok iyi dostlarım vardı. Yani o yıllarda her konuda fikrim vardı ama derinlemesine bilgim yoktu. Sadece iyi insan katogorisinde biriydim. O yıllarda bazı olayları çözemezdim. Örneğin o tıfıl halimle iyi dostlarım vardı. Yani benden çok daha bilgi sahibi. O zamanlar düşünürdüm bu kişi benden ne keyif alıyor, onun bilgi dağarcığı benden çok fazla, ben onun beynini tatmin edemem ama benden hiç ayrılmıyordu. Şimdi olayları çözebiliyorum.

İnsanları bilgi, kültür, yaşamını idare ediş şekli, neşesi, kendini ifade edişi olarak numaralandırsak yani 1 ile 10 arasında; Yıllar önce benim 3-4 gibi olduğum yıllarda, 7-8 numaraya koyabileceğim dostlarım vardı. Ben onlardan tabii ki çok keyif alıyordum ama onlar benden ne alıyorlardı. Bilemiyorum. Hayatım boyunca hep benden büyük numaraların peşinden koştum. Hep bir şeyler öğrenmek için. Yani beyninin içindeki bilgileri çalmak için. Ben hep seminerlerde şunu ifade ederim. Çevrenizdekileri bilgi için sömürün. Bunun hiç sakıncası yok.

Evet ben de çevremdeki 7-8 numaralı dostlarımın bilgilerini çaldım. Onlardan çok şey öğrendim. Peki sonra ne oluyor. Tabii ki ilerleme diye bir şeyi hayatına geçirdiysen bir gün 7-8 numara sen oluyorsun. Ya da geçiyorsun. Ama bu noktada tehlike başlıyor. Çünkü o kişi seni 3-4 numara olduğun için seviyordu. Madem ki sen beni geçtin artık seninle arkadaş olamam diye düşünüyor. Gittikçe ilişki kopuyor. En güzeli birlikte ilerlemek. O noktadan sonra yeniliklere birlikte kucak açmak. Eğer bu birliktelik olmuyorsa ilişki kopuyor. Çünkü öncelikle seni şöyle suçluyor; “Sen son zamanlarda çok değiştin. Artık seni anlayamıyorum.”

Bu çok değiştin var ya aslında senin olumlu olarak almış olduğun yollardan şikayetçi. Değiştin çünkü artık eskisi gibi ona her konuda hak vermiyorsun. Bazen onu eleştiriyorsun. Bazen haksız olduğunu söylüyorsun. Bazen onunla aynı görüşte olmadığını söylüyorsun. Hele ki bir davranışını eleştirdiğin zaman bittin sen onun için. Hiç kurtuluşun yok. Bazen de susuyorsun.

S.LEC şöyle demiş; “BAZEN SESİNİ DUYURABİLMEN İÇİN SUSMAN GEREKİR”

Yalnız o 7-8 numaralı dostların neden sustuğunu anlayacak kadar da zekidirler. Sen artık tehlikeli olmaya başladın.
İlk yapması gereken seni hayatından çıkartmaktır. Çünkü sen ona artık mutsuzluk veriyorsundur. Çünkü onun daha küçük sayılara ihtiyacı var. O tekrar 2-3 numaralı kişiler bulması gerekli. Çünkü ruhunu onlar besliyor.
Benim de hayatımda benden küçük numaralar olmuştur. Onları hiçbir zaman küçük görmem ama eğer hayatımın büyük bölümünü onlar ile geçirirsem ilerleyemem. Ben hep şunu söylerim. Benim ellerim benden yukarıda olan kişilere ulaşmak için yukarı asılı duruyor. Hep kendimi benden yukarıdaki kişilerin yanına çekmek için uğraşıyorum. Birileri de bana asılsın. Hiç itirazım yok. O da benden faydalansın. Ben bir üstümdekinden ne kadar çok şey öğrenirsem altımdaki kişilere daha çok fayda sağlayabilirim. İnsan kendinden daha küçük numaralarda kişilerle olunca egosu tatmin oluyor. Ama bu ego tatminini bir yaşam biçimi haline getirmek bence yerinde saymaktır.

Çevremde benden küçük numaralarda olan kişiler hep oldu ve olacak da. Ama bir gün gelip beni geçtiklerinde ben onları asla terk etmem aksine onların peşine takılırım. Başarılarından keyif alırım. Esas yarış benim için şimdi başlıyor diye düşünürüm. Hiç başarılı oldu diye bir arkadaşımı terk etmedim. Zaten öyle düşünsem hep kendimden küçük numaralar ile ilgilenirdim. Ama küçük numaraların büyümesi ve benim de büyük numaralara asılmam bana heyecan veriyor. Keşke hepsi beni geçse de heyecanım daha da artsa. Geçenlerde gazeteden bir haber okurken araya sıkışmış bir cümle gördüm. Bu bakış açısı beni üzdü. Hayatımızda böyle dostlarımız olmaması dileğiyle;

Büyük Hun İmparatoru Atilla şöyle demiş: “EN DEĞERLİ ÇABALARINIZIN ARKADAŞLARINIZ TARAFINDAN LANETLENECEĞİNİ BİLİN. SİZ MÜKEMMEL OLDUKÇA EN ÇOK ACIYI ÇEKECEK ONLARDIR. EĞER HAREKET VE İSTEKLERİNİZ ONLARI TEHDİT ETMİYORSA, ÖNEMSİZ BİRİ OLMA YOLUNDASINIZ DEMEKTİR.”

Hepimizin çevresinde böyle insanlar da vardır mutlaka. Oysaki birbirimizden bir şeyler öğrenmekle ne kaybederiz. Bence hayatın şifresini bulmuş bir insan olan MEVLANA şöyle demiş; “BİR MUM DİĞER MUMU TUTUŞTURMAKLA, IŞIĞINDAN BİR ŞEY KAYBETMEZ.”

Şimdi bu cümleyi okuyunca küçük numaralar peşinde koşanlar için onlar adına seviniyorum çünkü insanın ne istediğini bilmesi de bir erdemdir. Herkes dostlarını seçmekte serbesttir.

Büyük düşünürler de bu konularda çok kafa yormuşlar ki görüşlerini güzel cümleler ile ifade etmişler. Bakın dostluk için GEOTHE ne demiş; “KARDEŞLERİMİ ALLAH YARATTI, FAKAT DOSTLARIMI BEN BULDUM.”

İnanıyorum ki dostlarımız sayesinde çok şey öğreniyoruz. Ben hala öğrenmeye devam ediyorum. Ama öğrendiklerimi de öğretmeye devam ediyorum. Her hafta sonu Taksim’de Derinlikler Kültür ve Sanat Merkezinde Cumartesi günleri 16.00-18.00 arası bütün bildiklerimi paylaşmak için oradayım.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Etiketler:

Bugün size yıllar önce mail yoluyla elde ettiğim ve çok faydalandığım güzel cümleler yazmak istiyorum. Hepsi üzerinde tek tek tartışmak gerekli. Açılımlarını yorumlamak gerekli. Bunu zaman içinde yapmayı düşünüyorum. Yazıyı size sunuyorum.

- Bir kavgada ilk sen vur ve sert olsun.
- Bir konuşmanın hemen öncesinde asla yemek yeme.
- Mesleğinin dümenlerini öğrenmekle zaman yitirme. Mesleğini öğren.
- Zekanı eğlendirmek için kullan, başkalarıyla eğlenmek için değil.
- Cesur ol. Değilsen bile öyle davran. Hiç kimse aradaki farkı anlayamaz.
- Hayat arkadaşını çok dikkatli seç. Mutluluğunun ya da mutsuzluğunun %80’i bu karara bağlıdır.
- Bardakta bir papatya bile olsa, gözünün önünde daima güzel şeyler bulunsun.
- Bol bol gülümse hem maliyeti sıfırdır hem de bedeline paha biçilemez.
- Dinlemeyi öğren. Bazı fırsatlar kapıyı hafif tıklatır.
- En ciddi iş kıyafetinin altına en cüretkar iç çamarını giy.
- Birisi sana başına gelmiş bir olay anlatırken, “Benim de başına şöyle bir olay gelmişti” diye araya girme. Sahneyi onlara bırak.
- Asla birilerinin umudunu kırma. Belki de sahip oldukları tek şey odur.
- Seni kışkırtmış birine cevap vermeden önce sakinleşmek için kendine bir saatlik zaman tanı. Konu senin için gerçekten önemliyse, bunu ertesi sabaha uzat.
- Mükemmeli ara, kusursuzu değil.
- Olumsuz insanlardan uzak dur.
- İmzalayacağın kağıtları dikkatli oku. Büyük puntolu yazıların sana verilenleri, minik puntolu olanların da senden alınacakları içerdiğini unutma.
- Yaşlan ama paslanma.
- İnsanlar neleri savunduğunu da, nelere katlanacağını da bilsinler.
- Başka bir iş ayarlayıncaya kadar istifa etme.
- Tanıdığın en olumlu ve coşkulu insan sen ol.
- Çocuklarına her şeyin en iyisini veremediğin için üzülme. Senin verebileceğinin en iyisini ver.
- Unutma! Bir insanın en derin duygusal ihtiyacı, takdir edildiğini hissetmesidir.
- Değer yargılarınla çelişmeyecek bir meslek seç.
- Geniş ol. Rahatla. Ölüm kalım gibi durumların dışında, hiç bir şey göründüğü kadar önemli değildir.
- Daima bir adım ileri gitmek için kendi kendine söz ver.
- Kimin haklı olduğuyla zaman yitireceğine, neyin doğru olduğuyla ilgilen.
- Herkesin önünde öv.
- Eleştirilerini bir kenara çekerek söyle.
- Biri sana sarıldığında, önce onun kollarını gevşetmesini bekle.
- İş bitmeden önce asla ödemenin tamamını yapma.
- Arkadaşına borç para verirken ihtiyatlı davran. İkisini de yitirebilirsin.
- Bir avukata ya da muhasebeciye asla fikrini sorma. Onlar çözüm değil, sorun üretirler.
- İlk kes tanıştığın insanlara ne iş yaptıklarını sorma. Onlarla ahpaplığını etiketlerden bağımsız başlat.
- Kaybedecek bir şeyi kalmamış insanlardan kendini kolla.
- Her şeyi bulduğundan daha iyi bırak.
- Kendini değiştirebilme gücünü hafife alma.
- Başkalarını değiştirebilme gücüne çok fazla güvenme.
- Köprüleri atma. Aynı nehri kaç kez daha geçmek zorunda kalacağına şaşıracaksın.
- Gerektiğinden fazla verici olma. Zaman zaman hayır demesini öğren.
- Umutlarını yüksek tut.
- Acıyı ve hayal kırıklığını hayatın bir parçası olarak kabul et.
- Başarılı bir evliliğin temelinde iki şeyin yattığını unutma; doğru insanı bulmak ve doğru insan olmak.
- Başarılarını sana sağladığı iç huzuru ve sevgiyle ölç.
- Kıskanma, mutsuzluk kaynağıdır.
- Fırsat ara, güven arama. Limandaki bir tekne güvendedir ama bir süre sonra altı çürümeye başlar.
- Hayatı bir anlamlandırma çabası olarak değil, bir çığlık gibi yaşa.
- Aldanma. Bir şey gerçekte olamayacağı kadar iyi gösteriliyorsa, muhtemelen iyi değildir.
- Atak ve cesur ol. Bir gün geriye dönüp baktığında yaptıklarından çok, yapmadıkların için pişmanlık duyacaksın.
- Birisine seni seviyorum deme fırsatını asla kaçırma.
- Bir aşk ilişkisinin ardından “Hepsi benim hatamdı” diye açıkla.
- Kendini başkalarının değil kendi standartlarına göre ölçüp biç.
- İnsanların sana ihtiyaçları olduğu zaman, yanlarında ol.
- Yanılma olasılığın olsa bile kararlı davran.
- Büyük olduğunu düşündüğün bir fikirden seni vazgeçirmelerine izin verme.
- Hazırlıklı ol. Arada sırada kaybedebilirsin de.
- Çocuklarını özgüvene sahip olacak biçimde yetiştir. Başarılarını garantilemek için yapabileceğin en iyi şey budur.
- Mutluluğun mala mülke, iktidara ya da prestije değil, sevgi ve saygıya dayalı insan ilişkilerine bağlı olduğunu unutma.
- Sevdiğin birine, eksik yanlarını ima edecek bir armağanı asla verme.
- Dikkatini, işini büyütmeye değil, daha iyi yapmaya ver.
- Ölmeden önce denemek istediğin 25 şeyin listesini çıkar, cüzdanında taşı ve sık sık göz at.
- Kendi dininden başka üç din hakkında da bilgin olsun.
- Telefonunu coşkulu ve dinamik bir sesle aç.
- Başucunda kağıt kalem bulundur. Milyarlık fikirler bazen sabaha karşı üçte gelir.
- Sevgiline önce çiçeği yolla, nedenini sonra bul.
- Zamanı ve sözleri dikkatsizce kullanma. İkisi de geri alınamaz.
- Daha sonra ne olacağını düşünerek o anın sihrini bozma.
- Her büyük sorunun arkasında büyük fırsatlar gizlenmiş olabilir. Gözünü aç.
- Senden daha fazla ya da çok az parası olanlarla para konuşma.
- İnsanların hayalleriyle asla alay etme.
- Derin ve ihtiraslı sev. Kalbin kırılabilir ama hayatı dolu dolu yaşamanın tek yoludur.
- Borç para istemeye giderken çok paran varmış gibi giyin.
- İnsanları akrabalarına bakarak değerlendirme.
- Tanıştığın herkesin bir şeylerden korktuğunu, bir şeyleri sevdiğini ve bir şeyleri yitirmiş olduğunu unutma.
- Sana verilen bir sırra asla ihanet etme.
- Senin pes ettim dediğin anda bir başkasının aynı durum için aman allahım ne büyük fırsat dediğini unutma.
- Ailenin günde en az bir öğün hep birlikte masaya oturamayacak kadar meşgul olmasına izin verme.
- Kaybettiğin zaman, bundan aldığın dersi de kaybetme.
- Yemeğini didikleyen bir kadınla asla evlenme.
- Pasaklı bir insanı düzenli yapabilmek için yalnızca aşkının yeteceğini ümit etme.
- Yumurta çalanın tavuğu da çalacağını unutma.
- Seni heyecanlandıran iki şey arasında kaldığında da daima daha önce denemediğini seç.
- Hayat bazen sana sihirli bir an sunacaktır. Tadını çıkar.
- Müşterilerinden biraz daha iyi giyin ama asla patronun kadar iyi giyinme.
- Herkes bir doğum günü pastasını hak eder. Asla pastasız bir doğum günü kutlama.
- Sessizliğin bazen en iyi cevap olduğunu unutma.
- Mutluğun kendiliğinden gelen bir şey olduğunu düşünme. Mutluluk birfiil yaptıklarının sonucudur.
- Önce ateş edip sonra nişan almaya kalkma.
- Sürekli nişan alıp bir türlü ateş edemeyen birisi de olma.
- Fırsat kapını çaldığında yemeğe de kalması için ısrar et.
- İşlerini yaparken tırnaklarının içine kadar kirlenen insanlara özellikle daha saygılı ol.
- Nasıl söylediğinin ne söylediğin kadar önemli olduğunu unutma.
- Dostlukları, sağlığı ve iyi bir evliliği asla olağan sayma.
- Dua et. Onda sınırsız bir güç vardır.
- Yolculuk süresini daima on beş dakika fazla hesapla.
- Büyük aşkların ve büyük başarıların büyük riskler içerdiğini unutma.
- Kaybetmeye gücün yetmeyeceği şeyleri asla tehlikeye atma.
- Arada sırada kendine şu soruyu sor: Para düşünülmesi gereken bir konu olmasaydı şimdi ne yapıyor olmak isterdim.
- Kendini asla gerçek değerinin altında tutma.
- İçten döktüğün gözyaşlarından utanma.
- Çok öfkelendiğin zaman, ellerini sıkı sıkıya cebinde tut.
- Başarını, onu elde etmek için vazgeçtiklerinle ölç.
- Budalalığı kahramanlıkla karıştırma.
- İyi kalpliliği zayıflıkla karıştırma.
- Evinden uzaktayken gün batımlarında seni seven birilerini düşün.
- Kişiliğin senin kaderindir. Unutma.
- Küçük ve ucuz bir fotoğraf makinesi satın al. Gittiğin her yere yanında götür.
- Ne kadar beğenirsen beğen, kaba bir satıcıdan asla hiçbirşey satın alma.
- Tasa yastığı sertleştirir. Seni rahatsız eden bir şey varsa, gece yatmadan önce, ertesi gün sorunu çözmeye yardımcı olacak üç şeyi not et.
- Hayır demek istediğin zaman belirsizlik taşımayacak biçimde söyle.
- Hayat kısa. Diyet bisküviden daha çok kek ye.
- Karar vermekten çok toplantı yapan patrondan şüphelen.
- Bir odaya girer girmek aydınlatan bir insan ol.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Nasıl karizmatik olunur

Posted by: tulaybilin on: 16/02/2009

Bu güne kadar o kadar çok karizma ile ilgili yazı okudum ki artık hangi kitapta kim ne yazmıştı inanın hatırlamıyorum. Ama bütün bu okuduklarımdan sonra kendi tarifimi ortaya koydum. Belki bu tarif de aynı cümleyle bir kitapta vardı. Belki de birkaç tariften sonra benim yarattığım bir cümle haline geldi. Valla hatırlamıyorum. Sadece inandığım bir tarif oldu bu. Diğerlerine yanlış demiyorum. Benim doğrum olarak kabul ettiğim tarif bu.

KARİZMA NEDİR? BEYNİN İÇİNDEKİ BİLGİLERİN VE KENDİNE GÜVEN HİSSİNİN BEDEN DİLİNE YANSIMASI.

En doğru tarif bu geldi bana. Neden mi? Anlatayım. Bir insanın marka giyinmesi, en pahalı mağazadan alışveriş yapması, 2 tane üniversite bitirmiş olması karizmatik olması için yeterli değil.

Şaşırdınız değil mi? Evet ben de gençliğimde bunun aksini düşünüyordum. Onun için gençliğimde marka giymek daha çok hoşuma giderdi. Yıllar sonra baktım ki, marka giydiğim zaman bile yaşamadığım olayları şimdi yaşıyorum. Şimdi marka merakım kalmadı. Önemli olanın marka değil giyimdeki uyum olduğunu gördüm. Sakın bu markalaşmaya karşı olduğum anlamına gelmesin. Markalaşmayı sadece kaliteli hizmet açısından alıyorum. Marka olan şirketler müşteriye daha saygılıdır, müşterinin hakları daima saklıdır. Kişiye göre değil,, tüm müşteriye aynı davranış biçimini uygulanır….vs. Ama marka olmanın bedeli de ağırdır bilirsiniz. Dolayısıyla çok emek verdiği ürünün fiyatı da pahalıdır. Çünkü satıştan sonra bile hizmet devam eder. Tamam bunların hepsi güzel, asla kötü demiyorum ama o kadar param olmazsa ne olacak. En az ile yetinerek yaşamak zorundayım. Gerektiği zaman pazardan bile alıveriş edilebilir ki ben çok ediyorum. Peki, güzel giyinmek fark edilmek için önemli değil mi yani?

Önemli olmaz mı hiç hem de çok önemli. E peki ne demek istiyorsun? Şunu demek istiyorum. Önemli olan ucuz ya da pahalı uyumu yakalamak. Buradaki en önemli vurgulamak istediğim renk uyumu. Bluzunuz çok pahalı bir marka olabilir. Etek ya da pantolon da çok pahalı ve çok kaliteli olabilir. Ama arada renk uyumu yoksa rezil bir kıyafet haline gelir. Ayrıca bütün bu giysiler içinde çok sade de olabilirsiniz. Ama tarzınızı oluşturmanız gerekli bence. Giydiğiniz giysinin içinde kendinizi çok rahat hissetmelisiniz. Ve mutlaka en basit bir eşofman bile giyseniz mutlaka boynunuza bir fular ya da bir kolye ya da başınıza bir bant gibi bir çarpıcılık yapın. Ama bunları yaparken renk uyumuna dikkat edin.

Yani ben bunları yapınca karizmatik olur muyum diyeceksiniz. Hayır öyle bir tane kolye ya da fular takmakla olunmuyor tabii. Ama en azından barajı aşarsınız. Gerisi nedir peki?

Gerisi, beynimizin içini doldurmamız gerekli. Yani kendine güven hissi önemli. Bilgi bunun çoğunu yapar. Ama ben şöyle bir insan tanıyorum; üniversite mezunu, 2 lisanı var. Ama ismini sor, zor söylüyor. Bu tıp doktorunun alanına giren bir konu. O alana girmek istemiyorum.

Eğer psikolojik bir hastalığımız yoksa giyimimizdeki hoşluğu yani uyumu yakalayabilirsek, beynimizin içini bize gerekli olan (en azından ilk etapta) bilgi ile doldurursak bu durum davranışlarımıza yansıyacaktır. İşte o zaman bizim için de çok karizmatik birisi diyebilirler. Çevremizde de dikkat çekebilirsiniz. En önemlisi fark edilmek. Sıradan olmamak gerekli. Hiç unutmam bir televizyon programında Sezen Aksu şöyle demişti “Anneannem rahmetli hep şunu söylerdi. Asla sıradan olmam. Herkesten bir farkım olmalı mutlaka. Ben de onun sözünü dinliyorum. Ben sıradan bir kadın değilim.” Ben de aynı şeyi düşünüyorum.

Dün yaşadığım bir olay karşısında şaşırdım kaldım. Dün teknolojik bir alışveriş yapmak için büyük bir mağazaya gittim. Bir adet yazıcı almak istedim. Ne istediğimi daha önce araştırmıştım. Gerek internetten gerekse bir gün önce aynı mağazaya giderek bütün ürünleri incelemiş kararımı vermiştim. Dün ne istediğimi bilerek mağazadan içeri girdim ve şu model yazıcıyı istiyorum dedim. Hemen çıkardılar. Kasaya gittim. Bana alışverişte yardım eden görevli ürünü paketledi kredi kartımı uzattım. Bu kadar çabuk alışveriş etmeme ya da bu kadar çabuk karar vermeme şaşırdığından olsa gerek sohbet etmeye başladı. Ben de izah etmek ya da sohbet ortamı açmak için şöyle dedim;

-Ne alacağıma karar vermek için dün buraya gelmiştim. Bütün ürünleri inceledim. Onun için bugün alışveriş kolay oldu.
-Biliyorum dedi
-Neyi biliyorsun dedim
-Dün buraya geldiniz, ürünleri incelediniz ve gittiniz. Sizi fark etmiştim.

İnanamadım. Çünkü ben oraya gitmeden önce internetten her türlü araştırmamı yapmış ve bu işleri iyi bilen dostlarımdan bilgileri almıştım zaten. Sadece ürünlere bakıp çıkmak yetmişti bana. Üstelik çok kalabalık alışveriş kitlesi olan bir mağazadır. Buna rağmen fark edilmek :) Bu tip olayları çok fazla yaşıyorum. Geçen hafta da arabamla ışıklarda durmuştum ki, yanımdaki arabadaki kadının telaş içinde camı açmakla uğraştığını gördüm. Camı açtı ve aynı anda yeşil ışık yandı ve arabalar harekete geçti. Kadın ve yanında da bir kadın daha bana seslendiler “Harikasınız, ışık saçıyorsunuz :) ” Ve arabalar hızla hareket etti bir dakika sonra arabayı kaybettim.

Ben 20 yaşında 90-60-90 bir genç kız değilim. Bu sadece pozitif enerjinin dışa yansıması. Fark edilmek için özel bir çabam yok. Ama tarz oturmuş artık. Farklı bir tarz. Bir büyük holdingin en tepelerinde görevli bir arkadaşım var. Kendisi giyimine çok özen gösterir. Bazen bana şöyle der “Bu kıyafetin harika olmuş. Ama ben giyemem. Bana yakışmaz. Bu tarz meselesi. Senin, tarzına uygun.”

Demek ki bir tarzım var. İşte bu fark yaratan bir duruş biçimini de arkasından getiriyor. Biraz da söyleyecek sözün varsa kapıların önünde açılması çok kolay artık. Ama gerçek mücadele bundan sonra başlıyor çünkü buradan sonra kendini fikirlerin ile kabul ettirmen gerekli. Anadolu’da şöyle bir atasözü vardır; İnsanlar kıyafetleri ile ağırlanırlar, fikirleri ile uğurlanırlar.

Gördüğünüz gibi ilk barajı geçmek için dış görünüş çok önemli ama daha sonra yerini bilgiye bırakamıyorsa arkanızdan sadece şu söylenir; Süslü kokona :)

Ben sadece süslü kokona diye tanınmak istemiyorum. Kültürlü bir süslü kokona olabilirim. Buna itirazım yok :)

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Bir haber okudum inanın çok şaşırdım

Posted by: tulaybilin on: 16/02/2009

Size daha önce alışveriş çılgınlığı ile ilgili bir yazı yazmıştım. Durun hemen nerede diye telaşlanmayın. Katagorilerden ‘Alışveriş’i seçin. Yazının başlığı ‘Ruhumuzu besleyen alışverişler’

İnanın o yazıyı yazdığımda böyle bir hastalık olduğunu hiç bilmiyordum. Sadece olayı uzun süredir kendimde gözlemlediğim için dikkatimi çekiyordu. Sonra dikkat etmeye başlayınca bu konuda çok fazla yazı yazıldığını gördüm. Ayrıca alışveriş çılgınlığının bir psikolojik hastalık olduğunu da sonradan örgendim.

Eski yazımdan size alıntılar yapıp yer işgal etmek istemiyorum. Eğer o yazıyı okuduysanız ve de bu konudaki bir sürü yazıyı okuduysanız aşağıdaki haberi okuyunca ne düşüneceksiniz acaba. Ben haberi okuyunca gelmiş ve geleceğimi gözden geçirdim valla. Siz ne düşünürsünüz bilmiyorum. Aşağıdaki haber 23.08.2006 Vatan Gazetesinde çıkan bir haber.

“GURURUMU ÇOK KIRDILAR ONLARIN ÖDÜLÜNÜ ALMAM”

100 yıldır çözülemeyen matematik problemlerini çözerek ABD’deki Clay Matematik Enstitüsü’nün 1 milyon $’lık ödülüne layık görülen ancak, “Beni Bilim Akademisine almayıp gururumu kırdılar” diyerek almaya yanaşmayan Rus Matematikçi Grigory Grisha Perelman, dün de kendisine İspanya’da verilen matematik ödülünü almaya gitmedi.

AYDA 60 $‘LA GEÇİNİYOR

Perelman, İspanya’da verilen dünyanın en büyük matematik ödülünü almayan ilk bilim adamı oldu. Arkadaşları, ayda 60$ ile geçinen Perelman’ın ünlü olmak istemediğini belirtti. Şekilleri, boşlukları ve yüzeyleri birleştirerek evrenin şeklini anlama amacı taşıyan problemi 10 yıldan fazla sürede çözen Perelman’ın, Rus Bilim Akademisi’ne 2003 yılında üye olarak alınmayınca emekli olup topluma küstüğü ifade ediliyor.

Bu haberdeki benim dikkatimi çeken özellikle bir taraf var. Bu kişi ki ayda 60$ dolar ile geçiniyor ve belki dünyanın düzenini değiştirecek buluşlar peşinde. 1 milyon $’lık ödülünü reddediyor.

Siz ne düşünüyorsunuz. Yorumu size bırakıyorum?

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Dostlar hadi sınava

Posted by: tulaybilin on: 16/02/2009

Bu köşede Kişisel Gelişim başlığı altında yazılar yazıyorum. Yazdıklarım yaşadıklarımdan öğrendiğim davranış biçimleridir. Bu davranışları çevremdeki kişileri gözlemleyerek ayrıca bu konuda yazılanları okuyarak ya da bilimsel boyutunu inceleyerekten kendimi yeniliyorum. Ve bunları da uzun süredir sizinle paylaşıyorum.

Sürekli hayatımı sorguluyorum. Beni rahatsız eden olayları sorgulayıp bana artı değer kazandırması için yeniden yapılanmam devam ediyor. Sanıyor musunuz ki artık her şey dört dörtlük. Asla. Hala bir çok konuda yanıldığımı görüyorum. Hala bazı kişiler iyi niyetimi kullanıyor. Bunlar yaşadığım sürece hiç bitmeyecek. Ölene kadar öğrenmeye devam edeceğim. Ben oldum artık demiyorum. Hayatımda her şey harika olmayacak. Bundan da üzüntü duymuyorum. Çünkü değişen dünya ile davranış biçimleri değişiyor. Teknolojinin değişmesi gibi insanlar da sürekli değişiyor. Çağa ayak uydurmak için bizim de değişmemiz gerekiyor.

İnsanlarla ilişkilerde zaman zaman zorluklar yaşıyorum. Sadece, beni rahatsız eden bir olayı düşünüp hemen çaresini bulmak gibi bir aceleciliğim var. Hayatımda olumsuzluk istemiyorum. İşte bir davranış biçimimi değiştirip rahat ettiğimde bunları sizlerle paylaşmalıyım diye düşünüyorum.

Şimdi geri dönüp hayatıma baktığımda şöyle bir manzara görmeye başladım. Uzun çalışma hayatının sonucunda hiç para biriktirmemişim. Tek yaptığım dost biriktirmişim. Hayatım boyunca dostluğa çok önem verdim. Hep ben çok zengin bir insanım derim. Çünkü çok dostum var. En büyük servet budur. Ne depremde yıkılıyor, ne sele kapılıp gidiyor, ne bankanın iflası gibi bir korku yaşıyorsun, ne borsa gibi düşünce değeri azalıyor, ne bir hortumcunun kurbanı oluyor. Gerçek dostlar bu gibi olumsuzluklardan etkilenmiyorlar.

Peki nerden buldun bu kadar mükemmel dostları diyeceksiniz? Çok haklısınız. Evet gerçek dostlarım var tabii. Ama benim yanlışlarımdan dolayı azalan dostluklarım da var. Neden mi? Çünkü onları hiç sorgulamamak gibi bir yanlış içinde yaşadım hayatım boyunca. Bir tane yanlışlığı fark ettiğim zaman genellikle bir daha o yanlışa düşmem. Ama dostluk konusunda bu kadar başarılı olamadım. Çünkü onlara gösterdiğim tolerans sonsuz oldu.

Onları sorgulamadım derken ne demek istiyorum biliyor musunuz. Atıyorum kafadan bir tane dostum hayatım boyunca; “Sen bir gün denize düşsen ben elbiselerimle hangi şartlarda olursa olsun atlar seni denizden kurtarırım.” diyor.

Ben o kişinin söylediği söze inanmışımdır. Bir gün başıma böyle bir şey gelirse bu arkadaşım beni kurtarır buna inanıyorum. Ama hiçbir zaman bu söylediğini kontrol etmek gibi bir düşünceye girmedim. Bir gün geliyor ki gerçekten denize düşüyorum diyelim ama o kişi beni kurtarmıyor. İnanılmaz gerekçeleri de var. Ondan sonra uyanıyorum. Tesadüf gibi birkaç kere daha denize düşüyorum bakıyorum ki artık bir mazeret bile öne sürmüyor. Ama benim can dostum gibi davranmaya devam ediyor. Sonra onu hiç sorgulamadan ona inanarak geçirdiğin yıllara acıyorum. Tabii ki hayatımı ona endeksleyip yaşamadım ama bir gün baktım ki güven duygusunun yerinde yeller esiyor.

Çok eski yıllardaydı. Çok önemsediğim, çok değer verdiğim bir arkadaşım yurt dışına gitti. Her yaz bir aylığına İstanbul’a gelirdi. Ve bana derdi ki; “Tülay ben kısa süre burada olacağımdan sana gelip gidemeyeceğim çünkü ailemle birlikte olmak istiyorum ama seninle de olmak istiyorum onun için sürekli sen gel hatta bu bir ay bizde kal. Bizden işe git gel.” Neden olmasın. Arkadaşımı çok seviyorum. Çok da haklı. Aynı durumda ben olsam o da bana aynı şekilde davranırdı dedim ve bir ay onlarda zaman geçirdiğim oldu. Bunu yaparken hiç rahatsız olmadım. Çünkü çok emindim. Bu yurt dışında yaşamak 7 yıl sürdü. Sonunda bu arkadaşım İstanbul’a temelli dönüş yaptı. O bana geliyor, ben ona gidiyorum. Bir gün;
-Bu akşam bize gelsene dedim ve şöyle bir cevap aldım.
-Son iki kere ben sana geldim artık gelmem, sen gel.

Nasıl yani? Tabii bu nasıl yani’yi içimden söyledim. Şimdi düşünüyorum onun hiç suçu yok. Suç benim. Suçum aşırı verici olmak. Yani hiç sorgulamadan. Hiç o kişiyi sınava sokmadan. Bu olaydan sonra akıllandığımı sanıyorsanız yanılıyorsunuz.

Sonra bir başka arkadaşım haftanın en az 3 gününü bizim evde geçirirdi.. Birlikte sinema, tiyatroya giderdik. Onun evi uzak olduğundan sizde kalsam olur mu derdi ben de çok sevinirdim. Ayrıca hep ben de ısrar ederdim. Ne olur kal gitme diye. Bu olay uzun süre böyle devam etti. Günlerden bir gün onların evinin yakınındaki bir yerde konsere gittik. Giderken zaten anneme; “Anne ben bu gece gelmem, merak etme” dedim. Çünkü onun evinin bu kadar yakınındayken ve gece saat 01.30 gibi bir saatte neden ben eve geleyim ki, onun evinde kalırız diye düşünmüştüm.
Konserden çıktık.
-Bu gece ben de seninle gelmek istiyorum, anneme zaten sende kalacağımı söyledim dedim.
Bana şöyle bir cevap verdi;
-Kusura bakma Tülay seni misafir edemiyeceğim, evim misafir ağırlamak için uygun değil.
İnanamadım, ve ben o gece tek başıma gece yarısı eve gelmiştim. Ama hani korkudan da donuma yapmıştım :)
O geceden sonra herhalde çok özel bir durum vardı, ben yanlış anlamışımdır diye üzerinde durmadım ama onun evine özellikle gitmeye çalıştım ama asla başaramadım.

Yıllarca sandım ki gerekirse benim ona gösterdiğim misafirperverliği o da bana gösterir. Yanılmışım. Sonra bunun benimle ilgisi olmadığını misafirperverlik konusunda belki de bir kötü deneyim yaşamış olduğunu düşündüm, ya da yetiştiriliş biçimi, ailenin yapısı olarak düşündüm. Bunu anlayışla karşılıyorum. Ama o zaman kendisinin de kimsenin evine gitmemesi gerekir. Çünkü insan kendini kullanılmış hissediyor. Şimdi daha anlayışla bakıyorum.

Bütün bunlardan sonra akıllandım mı sanıyorsunuz? Asla. Yine dostluklarımda aynı hataları yapıyorum.
Yine karşımdakini mutlu etmek adına ya da birlikte olmak için oluşması gereken ortamı hazırlama konusunda hep öndeyim:

-Ben gelirim, sen bu saatte dışarı çıkma.
-Dur ben onu alıp sana getiririm, sen uğraşma onunla.

Bunlardan vazgeçer miyim? Sanmıyorum. Geçen yıl biri ile tanışmıştım. Bir kere oturup uzun uzun sohbet etme imkanımız oldu. Sonra kendisini 1,5 yıl gibi hiç görmedim. Bir gün tekrar karşılaştık. Sohbet ederken görüşmediğimiz bir yıl içinde yaşadığı çok önemli bir olayı anlattı. Bir gece eşiyle kavga etmişler ve o gece nerdeyse ayrılık noktasına gelmiş ve gece saat 01.00 gibi evi terk etmiş. Bir anda nereye gidebilirim diye düşündüm diyor. İlk aklıma gelen sen oldun ama bir kere tanıdığım insanın evine nasıl giderim diye düşündüm ve gelmedim. Ama o gece ilk aklıma gelen sen oldun diyor. Bakar mısınız nasıl bir güven duymuş ki kişi zor durumunda ilk aklına gelen ben olmuşum. Bu inanılmaz hoş bir duygu. Ama bu kişi hayatın içinde duruşuna karar vermiş biri olduğundan içinde bulunduğu duruma hemen çare bulmuş ve yoluna devam etmiş biri. Ama bazen kullanılan olabiliyor insan.

İşte artık dostları sınava sokmanın zamanı geldi. Artık daha seçici olmanın zamanı geldi. Artık çoktan ziyada az ve öz olmasının zamanı geldi. Artık kaybetme korkusunun aşıldığı zaman geldi. Kişilerin ben şunu yaparım ben bunu yaparım diye ahkam kesmelerini gözlemleme ve sorgulama zamanı geldi.

Bu türlü dostları biriktirmenin hiç manası olmadığını düşünüyorum artık. Dün yolda tanıştığım kişinin hayatıma daha çok katkı sağladığını görmeye başladım. En azından hiç beklentisiz. Bu türlü bana hiç katkısı olmayan ama “senin dostunum” diye bana sarılan kişilerin sadece negatif enerjilerini taşıdığımı fark ettim.

Bir başka konu daha var. Hangi dostumuzla neyi paylaşıyoruz?
Biriyle sinemaya veya tiyatroya gitmekten hoşlanırsın.
Biriyle sabahlara kadar oturup felsefe konuşursun.
Biriyle sohbet ederken hiç utanmadan onun omzuna başını koyar ağlarsın.
Birisine çok güvenirsin, bilirsin ki başın sıkışsa ilk yanında olacak kişi odur.
Birisi vardır ki, çok eski yıllardan beri gelen bir arkadaşlık. Çok seversin, çok iyidir, ya da sadece zararsızdır. Artık hayata bakışınız değişmiştir ama olsun. Yine de onu çok seversin.
Birisi vardır ki onun görüşlerine çok güvenirsin, ona bazı konuları danışırsın.
Birisi vardır ki, belirli konularda uzmanlığı vardır ve bu konu senin de çok ilgini çekiyordur.
Birisi vardır ki, seni yeni teknoloji ile tanıştırır ve senin yeniliklerle tanışmanı sağlar,
Birisi vardır ki vizyonu çok geniş biridir ondan etkilenirsin.
Birisi vardır ki motivasyonu yüksek biridir onunla beraber olduğunda kendini iyi hissedersin.
Birisi vardır ki sana yol göstericidir.
Birisi vardır ki çevresi çok geniştir. Onun sayesinde bir çok insan tanırsın.
Birisi vardır ki onunla sadece geyik muhabbeti yaparsın. Canın sıkkın olduğunda onunla birlikte olursun, bol bol gülersin, eğlenirsin.
Birisi vardır ki hayatın içinde duruşuna saygı duyarsın ve kendine örnek olarak seçersin.
Birisi vardır ki, kimseye anlatamadıklarını ona anlatırsın. Yani sır küpü.

Şöyle bir dostlarınızı gözden geçirin, kiminle ne yapmaktan hoşlanıyorsunuz. Kime ne kadar güvenebilirsiniz. Gereksizleri attığınız zaman geriye kaç kişi kalıyor. Hani zaman zaman evimizde temizlik yaparız, hep dursun bir gün kullanırım deyip hiçbir işe yaramayan eşya, giyim ya da mutfak malzemelerini temizleriz. Artık zamanı geçmiş ya da daha iyisine sahip olduğundan kullanmadığımız eşyaları atarız. Eğer atmaz ve sürekli alırsak zaten bir müddet sonra eve sığmamaya başlarız. Kullanmadığımız halde bir sürü eşya için emek harcarız. Onların tozlarının alınması gerekir. Onlara evimizde bir yer ayırırız ama hiç kullanmayız. Ama bazıları vardır ki bizim için çok önemlidir. Yeni teknoloji olarak daha iyisi olduğu halde ondan bir türlü vazgeçemeyiz. Ya da hiçbir fonksiyonu olmayan bir bibloyu sırf hatırası var diye atamayız. Bence atmamalıyız da. Hiç siz yaşlandın artık, evim de müsait değil artık diye yıllardır evinizde yaşayan köpeğinizi veya kedinizi sokağa bırakır mısınız? Hayat bir yürüyüştür. Bu yürüyüşte bazıları geride kalır. Bazıları da bizi geçer gider.

KENDİ DÜŞEN BİR ADAMI BIRAK DÜŞSÜN, ŞAYET BİR BAŞKASI TARAFINDAN İTİLMİŞSE ONU TUT.
MACHIAVELLI

Bu sözü okuduğumda çok sevdim.

Hayatın bu yürüyüşünde yavaş yürüyen var, hızlı yürüyen var. Hem hızlı yürümek istiyorum hem de çok yavaş yürümek isteyen birine kızmak yanlış olur diye düşünüyorum. Onu kendi kaderine bırakmanın doğru olduğunu düşünüyorum. Çünkü o senin hızına yetişemeyince sen onun yavaşlığına uyum sağlamaya başlarsın. Ki bu çok kötü olur. İşte hayatın içinde hızlarımız birbirine eşit değilse yürümenin keyfi olmuyor. Bir de en önemlisi hep öndeki koşana yetişmek gibi bir çabamız olması gerekir. Bu yürüyüşte tabii ki çok değer verdiğin ama yürümekte zorlanan bazı dostlarını sırtlayabilirsin. Ama hadi çok zorlandın 2 kişiyi sırtına aldın. Daha fazlası senin yürümene engel olur. Ama senin hızlı yürümen belki ilerde onları da geri kalmışlıktan kurtarır.

Bir gün bir arkadaşımdan beklediğim davranışın gelmemesinden üzüntü duyarken şöyle bir mail gelmişti;
DOSTLAR IRMAKLAR GİBİDİR, KİMİNİN SUYU AZ, KİMİNİN ÇOK.
KİMİNDE SADECE ELLERİN ISLANIR,
KİMİNDE RUHUN YIKANIR BOYDAN BOYA.

İşte bunu okuyunca bütün kızgınlığım bitti.

Ama onları hayatımızdan çıkaralım çöpe atalım ve bir daha asla görmeyelim anlamında değil. Sadece onlara ayıracağımız zaman dilimlerinde daha hesaplı olmak gerekli diye düşünüyorum.
Bence GEOTHE bu konuda oldukça düşünmüş ve şöyle demiş; KARDEŞLERİMİ ALLAH YARATTI, FAKAT DOSTLARIMI BEN BULDUM.

Bütün ilişkilerim için; SIRTINDA YÜRÜMEK İÇİN DEĞİL, YANINDA YÜRÜMEK İÇİN DOST ARIYORUM.

Eğer yılların dostluklarını sorguladığımda gerçekten endişelerimde haklı çıktıysam çok üzülüyorum. Böyle bir duyguyu kimsenin yaşamasını dilemiyorum. Bir arkadaşım için kuşkuya kapıldığımda sonunda mahcup olmayı tercih ediyorum. Keşke onunla ilgili kuşku duyduğum için bana çok kızsa :)

Keşke aşağıdaki olayı yaşasam. Bu yazı bana mail ile gelmişti. İşleyen sistemin tarih aralığını bilemiyorum ama hoş bir olay;

“İngiltere’de yargıçların maaşı yoktur. Onun yerine ihtiyaçları oldukça kullandıkları kredileri ve sınırsız çek defterleri vardır. İngiliz devleti hakimlerine o kadar güveniyor yani. Bir gün hakimin biri bir bankaya gidip 1.000.000 foundluk bir çek bozdurmak istediğini söylemiş. Tabii ortalık birbirine girmiş. Banka yöneticileri en üst makamlardan onay almadan bu kadar parayı veremeyeceklerini söyleyip hemen İçişleri Bakanlığı, Adalet Bakanlığı ve Başbakanlık gibi yerlere telefon etmişler. Ancak aradıkları her yerden gelen cevap aynıymış: ÖDEYİN.

Gel gelelim bankada o kadar nakit yokmuş. Hakimden ertesi gün gelmesi rica edilmiş. Ertesi gün para bir bavul içinde hazırlanmış. Aradan birkaç gün geçmiş. Hakim çıkagelmiş. Parayı bankaya geri vermek istiyormuş. Banka yönetimi hemen bakanlığı aramış. Derhal bakanlık müfettişleri devreye girmiş ve hakime hareketin sebebini sormuşlar. Hakim; “Kraliçe’nin hükümeti bize gerçekten bu kadar güveniyor mu? Onu sınadım.” cevabını vermiş. Raporlar bakanlığa iletilmiş ve aynı gün hakim azledilmiş. Adalet bakanlığı hakime gönderdiği yazıda gerekçeyi şöyle açıklıyor: Kraliçe hükümetinin saygın bir hakimi, devletine güvenmiyor ve onu sınıyorsa, devlet ona asla güvenmez.”

Bu çok güzel bir olay ama dostluk adına yapılması gerekenleri hiç yapmadığın halde vay sen benim dostluğumu sınıyorsun diye gidene de güle güle diyorum. Yolları açık olsun. Dostluğumun değerini bilen, yalnız benim onu aramam ve onunla birlikte olmak için onun yanında olduğum zaman mutlu olan değil, benimle birlikte olmak için çaba sarf eden dostlar istiyorum. Yüreğime sadece hak edenler girsin. Ben hurdacı değilim. Bana daha çok sarılanı da sırtımda taşırım.

Bazı insanlar odaya girdiğinde çevre aydınlanır, bazıları da çıktığında. Ben odaya girdiğinde çevreyi aydınlatacak dostlar arıyorum. Geldiği zaman boşluk doldursun istemiyorum. Benim istediğim gittiği zaman yeri dolmayacak kadar önemli olsun. Ona karşı olan alışkanlığımı bilsin ama şımarmasın.

Çok mu şey istiyorum dersiniz? Ama bunları istemezsem yaşamanın ne anlamı var ki :)

Hoşça kalın dostlar :)

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Aşk ve Özgürlük

Posted by: tulaybilin on: 16/02/2009

Genç kız nihayet uyanmıştı. Tüm gece boyunca uyumuştu. Gözlerini ovuşturdu. Elbiselerini düzeltti. Şaşkındı.
“Neredeyim ben? Siz kimsiniz?”, “Demek dün gece neler olduğunu hatırlamıyorsun?”, “Çok içtiğimi hatırlıyorum o kadar….”, “Evet, kapıyı sana açığımda çok sarhoştun gerçekten. Kapıyı açar açmaz bana ilk söylediğin söz şuydu; “Ben tanrının hediyesiyim”. Genç kız bu söz karşısında utancını gizleyemiyordu. Bir şeyler söylemek istiyor ama nereden başlayacağını da bilemiyordu. Şaşkınlığını biraz olsun gizlemek için; “Peki ya sonra? “ dedi. “İşin doğrusu ben tanrıdan böyle bir hediye beklemiyordum. Şaşırdım bir an. Gerçeği arayan birisine senin gibi bir serabın gösterilmesi doğal gelmedi bana. Ben bunları düşünürken sen de şu anda yattığın yerde sızıp kaldın zaten.”
Dün geceden beri yerde mi yatıyordum? diye sordu şaşkınlıkla.”Evet, düşüp sızdığın yerden kaldırmadım. Biliyorsun seraba dokunulmaz. Bütün gece tanrının seni almasını bekledim. Ama görüyorsun ki hala gelmedi. Sahi söyler misin sen hangi tanrını hediyesisin böyle?”. Ferda sitem dolu bir utangaçlıkla; “Lütfen benimle alay etmeyin” dedi. “Alay etmiyorum. Sadece seni anlamaya çalışıyorum. İstersen önce sana bir kahve yapayım da kendine gel.

Kemal kahveleri getirdiğinde Ferda biraz olsun kendine gelmişti. Üzerindeki yabancılığı atmaya, doğal olmaya çalışıyordu. “Benim adım Ferda. İki sokak ilerideki sitelerde oturuyorum. Dün gece için özür dilerim. Arkadaşlarla yaşadığım bir çılgınlıktı o kadar. Çok utanıyorum. “Ben de Kemal. Bu evde tek başıma yaşıyorum” bir an duraksadı Kemal, “Senin hakkında ne düşündüğümü merak ediyorsun değil mi? , “Biraz öyle…..”, “Hiç …hiçbir şey düşünmedim…”, “Neden?”, “Özel olarak hiçbir insan üzerinde düşünmem pek…”, “Gecenin yarısında kapını çalıp evinde yatan bir kız hakkında bile mi?” , “Evet”, “Çok garip bir insansın”. Kemal sustu…ve sonra “Söylesene maskeli bir baloda insanların gerçek yüzlerini tanımak mümkün müdür sence?

-Tabii ki değil.
-İşte şu toplumda gördüğün bir çok insan ve sen..hepiniz maskelerinizle yaşıyorsunuz. Şu toplum maskeli bir balodan farksızdır bence. Hem de zamanı, kişilere ve olaylara göre her an değişen maskelerin kullanıldığı bir balo..bu yüzden pek anlamlı gelmiyor bana insanlar üzerinde düşünmek.
-Kendini soyutluyorsun insanlardan.
-Öyle de denebilir. Zaten toplum ferdin en büyük düşmanıdır bence. Bu yüzden insanlardan n hiç bir şey almamayı yeğliyorum. Buna rağmen her şeyimi vermeye de hazırım onlara.
-İnsanların sevgisini de reddeder misin, örneğin?
-En başta onu. Bugünün sahte sevgileri bir insanın kalbini yaralamak için seçilen en tehlikeli yoldur.
-Ama insan hiç sevilmeden yaşayamaz ki…
-Bunda yanılıyorsun. İnsan sanıldığının aksine sevilerek değil severek yaşar. İnsan sevilmek ihtiyacında olan zayıf bir varlık değildir. Kısacası sorun bence sevilmek değil sevmektir.
-Sevdiğin halde sevilmiyorsan?
-Sevilmek senin sorunun değil onun sorunu. Bence sevmek bir insanı kendi içinde hissetmendir. Sevilmek ise kendini bir insanın içinde hissetmen. Anlayabiliyor musun? Sevmek seni zenginleştirir, sevilmek değil. Bunu evreni kapsayacak şekilde de düşünebilirsin.
-Nasıl yani?
-Evrensel anlamda sevmek kainatı kendinde seyretmek, sevilmek ise kendini kainatta seyretmektir. Ferdanın kafası karışmıştı. Hiç bu kadar derinlemesine düşünmemişti sevgi üzerine. Bunu fark eden Kemal;
-Bunları bir anda anlamak sana güç gelebilir. Ama biraz düşünürsen umarım anlayabilirsin. Şunu unutma ki insanlık bugün ikinci taş devrini yaşıyor. Birinci taş devrinde insanlar yumuşacıktı. Sevgi sayesinde her şey yumuşacıktı. Sadece evleri ve aletleri taştandı. Şimdi ise her şeyimiz yumuşacık, yüreklerimiz taş gibi. Hatta taştan da katı. Çünkü öyle taşlar vardır, üzerlerinde otlar yetişir ve öyleleri de vardır ki….Kemalin gözleri nemlendi bunları söylerken. Yılların acılarını, ihanetlerini, buruklukların, kelimelere döküyordu aslında. Ağlamaklı bir hale dönüşüyordu sesi kesik kesik….uzun bir sessizlik oldu.

Bütün bir hayat şeridi geçti Ferda’nın gözleri önünden. Eğer Kemal’in anlattıkları doğruysa sevgi hiç olmamıştı hayatında. Bir anda gözleri duvarda bir çerçeve içindeki mısralara takıldı. “Donuk sevgiler çağındayız. Sıcak sevgiler cehennemde yanıyor, sevgi…yaşanmayacak kadar güzel, fark edilmeyecek kadar sade, duyulmayacak kadar doğaldır.”

Kemal duvarda ağlayan bir çocuk portresi gösterdi Ferda’ya;
-Biliyor musun bir çocuğa verilecek en değerli besin şefkattir. Ve de cesaret. Bunlar öyle hassas bir dengeye sahiptir ki, denge bozuldu mu işte şu insanları görürsün karşında. Şefkat ve cesaret kurbanları…kimileri aşırı şefkatin yanında cesaretsiz büyütülürler. Bu insanlar küçücük bir dünya kurmak isterler kendilerine. Güçsüzdür bu insanlar, kolayca kırılırlar. Dünya çok acımasızdır böylelerine göre. Kendilerini sevecek birilerini ararlar hep. O kadar yoğunlaşırlar ki bazen şiddetli bir arzuyla birine doğru akmak isterler. Cesurca sevemezler. Cesareti öğrenememiştir bu insanlar. Öte yandan da cesur insanlar …dünyayı bile devirebilirler. Ama basit bir sevgi oyunuyla kolayca yıkılıverirler. Dünyayı titretecek cesareti taşıyan bu insanlar kalplerine dokunan bir parmakla diz üstü çöküverirler yere. Ve şu sözleri duyar gibi olursun onlardan; “Dağ düştü üstümüze yıkılmadık ama insan değdi tenimize acısı yıktı bizi….” Cesaret onları öyle sertleştirmiştir ki sevdikleri insanı kolları ile kalpleri arasında neredeyse öldürür. Kemal sustu birden. Ferda bir şeylerin olduğunu hissetmişti. Çözmek istiyordu Kemal’i.
-Niye sustun?
-Bana ne şefkati öğrettiler nede cesareti.
-Ama tüm bunları biliyorsun sen…
-Nasıl olduğunu merak ediyorsun değil mi. Anlatayım. Bir an durdu sonra;
-İnsanların nefretinden sevgiyi, ihanetlerinden sadakati, korkaklıklarından cesareti öğrendim.
-İnsanlar bu kadar acımasız mı? Gerçekten seven insanlar yok mu hiç?
-Bırak sevgilerini gülmeleri bile doğal değil onların. Seni senin için değil kendileri için severler. O kadar iyi o kadar güzel ve o kadar haince severler ki hayran olmamak elde değil biliyor musun? Sevgi ve ihaneti sanatsal bir uyarlamayla o kadar güzel sahneye koyarlar ki son sahnede öleceğini bile bile seyredersin oyunu. Mükemmel bir katildir onlar. Seve seve öldürürler seni. Dudaklarından sevgi sözcükleri yükselir. Yapacağın tek şey gözlerini kapatıp sevgi atmosferi içinde sevgi sözcüklerinin sağanak yağmuru altında ölümü beklemendir. Anlıyor musun?
-Sen sevilmekten korkuyorsun..
-Belki….
-Neden?
-Neden mi? Ben her insanı kalbime misafir edebilirim, sevebilirim yani. Kalbimden eminim çünkü. Sevdiğim inanı rahatsız edecek hiçbir şey yok kalbimde. Ama kimsenin kalbine girmek istemem. Çünkü bilmiyorum nelerle karşılaşacağımı. Bilmiyorum hangi tuzaklar bekliyor beni. Ve bilmiyorum o insan bunlardan haberdar mı?
-Fikirlerimi alt üst ettin. Her şey karıştı. Sevmek sevilmek. Nefret sevgi..hatta şu ana kadar gerçekten yaşayıp yaşamadığımı düşünüyorum.
-Aslında sana anlattığım her şeyi kendinde bulabilirsin.
-Nasıl?
-Kendini tanıyarak.yalnız kaldığın anlarda…
-Yalnızlıktan kaçmışımdır hep….
-Yalnızlıktan kaçmak kendinden kaçmaktır. Bir düşünsene, doğarken de yalnızsın, ölürken de. O halde yaşarken yalnızlıktan kaçmak anlamsız değil mi?
-Yalnızlıkta insan ne bulabilir ki sıkıntı ve boşluktan başka?
-Kendini gerçekten tanıyabilseydin uzaydaki derinlikten daha derin bir iç uzayın olduğunu görebilirdin. Bizler ruhumuzu öldürüyor sonra başına geçip ağıt yakıyoruz. Benliğindeki zenginliği fark etseydin dünyada ikinci bir insan aramazdın biliyor musun?
-Anlamadım!
-Dünyada bir tek kişi vardır aslında. O bir tek kişinin içinde beş milyar insan…
-Benliğim bu kadar kalabalık mı?
-Evet. Benliğin tüm varlığın merkezidir. Tüm acılar ve sevinçler yüreğinde gizlidir senin. Ölenleri yüreğine gömdüğün gibi doğacak çocuğun kalbi de senin içinde atar. Hem acıyı hem sevinci yaşarsın iç içe, yan yana…hatta o kadar acı çekersin ki acı, acı olmaktan çıkar….
-Sözlerin çok karışık….
-Belki haklısın bu konuda. Bazı insanlar başlı başına paradokstur. Düşünceleri de öyle. İnsanlar paradoksal düşünmeye alışık değiller. Bu yüzden anlaşılmıyoruz.

Zaman bir hayli ilerlemişti. Ferda izin istedi. Zihni o kadar dağılmıştı ki hiçbir şey söylemeden çıktı evden. Bütün gece boyunca Kemalin sözleri ile uğraştı Ferda. Bazen onu anladığını düşünüyor, bazen saçmaladığına karar veriyordu. Her şeye rağmen hayranlık duyuyordu ona. Ara sıra arkadaşlarına anlatmak istiyordu onu. Ama kimsenin anlamayacağından emindi. Günler geçiyor, yüreğinde Kemal’e, karşı konulmaz bir sevgi taşıdığını hissediyordu Ferda. Her geçen gün biraz daha büyüyordu sevgisi. Aylar geçmiş ama bir türlü ona gitmeye karar verememişti. Çekiniyordu. İnsanlardan bu kadar uzak biri onun gibi deli dolu bir kızı ciddiye alır mıydı?

“Hiç kimse sevgiyle dirilmeyecek kadar ölmüş değildir hiçbir zaman” evet bu söz de onun değil miydi? Nihayet karar verdi Ferda. Gitmeli ve ona sevdiğini söylemeliydi. Ferda, Kemal’in evine gittiğinde büyük bir şaşkınlık geçirdi. Evde kimse yoktu, taşımıştı. Evin bekçisi yaklaştı Ferda’ya; “Kızım, adınızı öğrenebilir miyim?” dedi.
-Adım Ferda, Kemal bey taşındı mı?
-Evet kızım taşındı. Ve kimseye söylemedi nereye gittiğini, bana bile. Bir mektup bıraktı sana. Gelirse verirsin dedi. Ferda mektubu aldı. Tereddütlü adımlarla evine gitti. Yıkılmıştı. Derin bir boşluk hissetti yüreğinde. Birden ümitle doldu yüreği. Belki de onu yanına çağırıyordu. Sabırsızlıkla mektubu açtı…

–Ey sevgili, seni sevip sevmediğimi söylemeyeceğim. Ama sevgiyi öğretebildim sana sanırım (ne kadar öğretilebiliyorsa). Dilerim kalbine kalbimden verdiğim şey yüreğinde yeşerip meyve verir. Böylece ne sen bende kaybolacaksın, ne de ben sende. Sen beni kendinde, ben seni kendimde bulmuş olacağım. O zaman hiç ayrılmayacağız. Sakın sevgimle seni tuzağa düşürdüğümü sanma. Sevgi hayatın hem çekirdeği hem de meyvesidir. Bir ağaç, meyvesiyle seni kendine çağırıyorsa bu bir aldatma sayılmaz. Unutma ki ağaç meyvesine çağırır, kendine değil..

Ey sevgili, Sen bir sığınak arıyorsun ama ben durulmaz bir fırtınayım. Sen kendinin sakini olmak istiyorsun ama ben evrenin sakini olmak istiyorum. Sen olmayacak bir barışı arıyorsun, bense tüm kötülüklerle savaşmak istiyorum. Sen küçücük bir çocuksun ama ben küçükken çok büyüdüm. Sen dünyadan kopup yıldızlara sığınmak istiyorsun bense kendimi yeryüzüne karşı sorumlu tutuyorum. Sen bir ağacın gölgesine sığınıp yaşamak istiyorsun bense ülkemi arıyorum. Yolları aydınlık, insanları ümitli ve huzur dolu olan bir ülke. Sen bende kaybolmak istiyorsun ama ben seni kaybetmek istemiyorum. Sen susuyorsun bense haykırıyorum. Sakın unutma..
KALBİM PAYLAŞILAMIYACAK KADAR SENİNDİR….SENİNLE BİLE……
(BU YAZI BİR ALINTIDIR)
Bu haftaki köşeme yorumsuz bir yazı koydum. Bu yazıyı destekleyen bir cümleyi de ayrıca yazmak istiyorum..

DÜNYADA İÇTENLİKLE İSTEDİĞİM VE BANA YAŞAMI SEVDİREN BİR İKİLİ VAR; AŞK VE ÖZGÜRLÜK.
AŞK UĞRUNA GEREKİRSE YAŞAMIMI VERİRİM AMA ÖZGÜRLÜK UĞRUNDA AŞKIMI HARCARIM.
VİCTOR HUGO

Bu konuda sizin fikriniz nedir??????

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Etiketler:

Aşık olmak istiyorum

Posted by: tulaybilin on: 16/02/2009

Bugünlerde aşık olmak istiyorum. Neden mi? Sabahları saat 7.30-08.00 gibi Bostancı sahiline yürüyüşe çıkıyorum. Yarım saat hızlı tempoda yürüdükten sonra sahile belediyenin koyduğunu spor aletlerinde spor yapıyorum. Sonra tekrar yarım saat eve yürüyüş. Eve gelip duşumu aldığımda dünyanın en mutlu insanı ben oluyorum. Bazen sabah yürüdüğümden tatmin olmuyorum ve akşam da çıkıyorum yürüyüşe. Kadıköy yakasının harika bir sahil şeridi var. Yemyeşil çimenler, deniz ve akın akın yürüyen insanlar. Bazen tembellik ettiğim oluyor tabii. Ama sahile çıktığımda iyi ki çıktım diyorum.

Bana mı oluyor sadece bilmiyorum ama yazın duygularım coşuyor. Her an kendimi heyecanlı hissediyorum. Hep biraz sonra çok güzel şeyler olacak gibi geliyor bana. Aklımdan hiçbir kötü düşünce geçmiyor. Güneşin üzerimde inanılmaz olumlu etkisi var. Bu sanırım kişiye göre değişiyor. Bazı insanlar var kışı daha çok seviyorlar. Bu fiziksel ya da ruhsal bir bütünleşme. Ben yazın enerjik oluyorum.

Sabah yürüyüşümü yaptığım halde akşam tekrar çıkmak isteği duyduğum bir akşamdı. Ama anı yaşamayı öğrendiğim için yürüyüşü bir şey düşünerek değil de sürekli çevreme bakarak geçiriyorum. İnsanları gözlemliyorum. Yanımdan köpeğini gezdiren bir çok kişi geçiyor. Bütün köpekleri seviyorum. Üstelik onlara laf atıyorum. Sohbet ediyorum. Bazen bu sohbete sahibi de katılıyor. Bu yürüyüşlerde günü birlik dostluklarım var. Sadece 10 dakika sohbet ediyoruz. Ayrılırken birbirimize randevü vermiyoruz. Birbirimize telefonlarımızı vermiyoruz. İleriye dönük vaadlerde bulunmuyoruz. Neden böyle söylüyorsun diye birbirimize kızmıyoruz. Birbirimizi saygıyla dinliyoruz. Gülümsüyoruz ve sonra hoşça kal deyip uzaklaşıyoruz. Birbirimizi değiştirmeye çalışmıyoruz. Kendimiz gibi düşünmeleri için baskı yapmıyoruz. Bazen hep birlikte bir şeye kızıyoruz bazen hep birlikte gülüp geçiyoruz. Çünkü o anda kişinin tek amacı var. Spor yapmak ve rahatlamak. Onun için evden çıkarken zaten keyif almak için çıktığından negatif bir elektrik yaymıyor çevreye.

İşte böyle çevremdeki en küçük ışıltıyı bile kaçırmadan sevinç içinde yürürken saat 20.30’u gösteriyordu. Güneş batmış ama gökyüzüne bir kızıllık hakimdi. Biraz sonra sahilin ışıkları yanmaya başladı. Adalardaki ışıklar tek tek yanmaya başladı. Güneşin battığı yere bir de baktım ki gökyüzünde hilal şeklinde bir ay. Sanıyorum ilk gecesiydi. Bir renk cümbüşü ile karşı karşıyaydım. Her bir ışığı tek tek inceleyip beynime kazıdım. Kendimi öylesine hafif hissediyordum ki sanki üzerimde bir şey yokmuş gibi. İşte yazın güzelliği burada..

Üzerimde bir şort ve incecik askılı bir buluz. Ayağımda eski mi eski spor ayakkabılarım. Onlar aslında beni bıraktı da ben onları bırakmamakta ısrar ediyorum :)

Anı yaşamayı öğrendiğimden kafamın içinde hiçbir sorun yok. Sadece çevremi inceliyorum. Birdenbire hani insanın canı tatlı ister ya, hani kriz gibi önünüze gelen ilk dükkana girer bir çikolata alırsınız ya. Ya da çok susarsınız ya…o anda mutlaka su içmek istersiniz. Ve içtikten sonra da bir “ohhhhh” çekersiniz. İşte aynı bu duygu gibi canım bir şey istedi. Ne istedi biliyor musunuz? CANIM AŞIK OLMAK İSTEDİ. El ele mehtabı seyretmek ve bu güzelliği paylaşmak.

Ertesi gece arkadaşlarla bu sahil şeridini 180 derece açı ile gören bir Bar’a gittik. Bir gece evvel içinden geçtiğim güzel manzarayı bu sefer tepeden seyrettim. Muhteşem bir yer. Neresi diye soracaksınız ben de hemen şimdi yazıyorum. Kadıköy yakasındaki Suadiye Otel’inin karşısındaki Reşat Clup’un yerine yapılan binanın en üst katındaki Mirror. Özellikle bar bölümünü denize nazır ön tarafa koymuşlar. Arka tarafta ise masalar. Ama hepsi denizi görüyor. Harika bir mekan. İster yemeğe gidin isterseniz yemeğinizi evde yiyin sonra içki içmeye gidin. Mutlu olmak için sadece Mirror’a gitmek gerekli değil ama bu dünyada mutlu olmayı istemek gerekli. Sevmek gerekli. Ve bence bu dünyada aşık olmak gerekli. Bu dünyadan aşık olmadan gidilirse bence yazık olur.

İşte bu güzel havalar beni bu duygulara itti. Sonra hatırladım ki Orhan Veli Kanık da benim gibi bu havaları anlatan bir şiir yazmıştı. O da bu havalardan şikayetçiydi :)

GÜZEL HAVALAR
Beni bu güzel havalar mahvetti,
Böyle bir havada istifa ettim
Evkaftaki memuriyetimden.
Tütüne böyle havada alıştım,
Böyle havada aşık oldum.
Eve ekmekle tuz götürmeyi;
Böyle havalarda unuttum.
Şiir yazma hastalığım;
Hep böyle havalarda nüksetti.
Beni bu güzel havalar mahvetti.
ORHAN VELİ KANIK

Bakın ben pek haksız sayılmam. Yaz ayları o kadar da masum değil. Benim bir suçum yok. Temmuz ayının suçu valla. Bu sıcacık duyguları içimize sokuyor. Bir başkası da Temmuz ayından şikayetini şöyle ifade etmiş :)

AKDENİZ AKŞAMLARI, SÖZ: SERHAN KELLEÖZÜ;
Akdeniz akşamları bir başka oluyor
Hele bir de aylardan temmuz ise bir başka
Sahilde insanlar kolkola sımsıcak
Coşmamak elde mi böyle bir akşamda
İşte ben böyle bir akşamda aşık oldum
Aşık oldum, aşık oldum, aşık oldum

İnşallah bu yazıyı okurken içinizden şu iki cümleden biri geçsin; İŞTE BEN BÖYLE BİR AKŞAMDA AŞIK OLDUM ya da BEN AŞIK OLMAK İSTİYORUM.

Bu coşkuyu yaşayan bütün yüreklere saygılarımı sunuyorum.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Ruhumuzu besleyen alışverişler

Posted by: tulaybilin on: 16/02/2009

Alışveriş skorunu elinde tutan özellikle kadınlardır. Gerçi büyük şehirlerde artık erkekler de bu yarışa dahil oldular. Ama yine de bu konuda birinciliği kadınlar erkeklere kaptırmazlar. Nedir bu alışveriş çılgınlığı?

Bu sorunun cevabını uzun süredir düşünüyorum. Neden bu kadar alışveriş yapıyoruz? Etrafımda bir sürü kişi ile bu sorunu paylaştım. Hürriyet Gazetesi’nin Müessese Doktoru Gündüz Tezmen hem doktorum hem de can arkadaşımdır. Geçen hafta sordum sence bu alışveriş çılgınlığımızın nedeni nedir? Şöyle cevap verdi;

-Tülaycım biz yokluklarla büyümüş bir nesiliz. Hep sıkıntı çektik. Bir şeylere sahip olmak bizim için zordu onun için elimize biraz para geçince çıldırıyoruz. Hepimiz aynıyız merak etme.

Kontrolsüz alışveriş yapmakla ilgili ilk bilimsel yazı Alman bir psikiyatr tarafından 1915 yılında yazılmış. Yani görüldüğü gibi yeni bir duygu değil.

Yaptığım araştırmalarda bu alışveriş çılgınlığının tıpta da yeri var. Yani psikolojik olarak bir takım eksikliklerin yerine koymak istediğimiz bir eylem. Bir tatmin duygusu yaşıyoruz. Peki neyimiz eksik de bunu alışveriş yaparak tatmin etmeye çalışıyoruz. Hayatımızda bize yetmeyen ya da az gelen nedir? Hangi boşluğun yerini doldurmaya çalışıyoruz? Bu sorunun cevabı hepimiz için ayrı olabilir. Önemli olan kendimizi tanıyıp eksikliklerimizi bulmak.

Özellikle büyük şehirlerde yaşayanlarda görülen bu çılgınlığın sonucunda evlerimizde çok büyük yerler işgal eden gereksiz giysiler, ayakkabılar, çantalar ya da ev eşyaları var. Lütfen bir düşünün yarından itibaren hiçbir şey almasanız bile size en az 5 yıl hatta 10 yıl da yetecek kadar giysiniz olduğunu fark edersiniz. Ben bunu fark ettim. Uzun süre önce kendime dur dedim. Şimdi bir şey alacaksam mutlaka düşünüyorum. Buna gerçekten ihtiyacım var mı? Elimde bunun işini görecek başka bir şey var mı? Almasam ne olur? Alırsam ne olur? Bu soruları sorunca cevap veremediğim için ya da gerçekleri görünce vazgeçiyorum.

Yıllar önce bir gün gazetede genelev sahibi Matild Manukyan ile yapılmış bir röportaj okumuştum. Bilirsiniz Türkiye’de bir dönem çok meşhur olmuştu. Meşhur oluş nedeni de bir genelev sahibi olarak vergi rekortmeni oluşuydu. Sonra günlerce zenginliği gazete manşetlerinden inmedi. Mal varlığının sayısını nerdeyse kendi bile bilmiyormuş. Yatlar, katlar, son model arabalar. Hatta bu son model arabalarının garajda durduğu, yılda bir kez bindiği gibi şeyler yazılmıştı. Neyse bunların yarısı belki magazin diyelim. Bu ropörtajlarının birinde şu cümlesi çok dikkatimi çekmişti;

Gazeteci: Efendim siz çok zenginsiniz ama giyim konusunda çok çeşitliğiniz yok. Giyim konusunda ne düşünüyorsunuz. Sık sık kıyafet alır mısın?
Matild Manukyan: Hayır kesinlikle almam. Bu üstümdeki eskiyince alıcam tabii. Ama henüz yeni.
Yani bir tane olduğunu ifade ediyor. Bu eskisin yenisini alırım diyor.

Bakar mısınız kendisi nerdeyse bütün dünyadaki giyim eşyalarını alacak kadar zengin bir kadın bir tek giysi ile yaşıyor, o eskiyor ve yenisini alıyor. Bilirsiniz yüzyıllar önce insanların giyim ihtiyacı sadece örtünmekti. Şimdi ise bir alışveriş çılgınlığına girdik.

Şunu özellikle belirtmek istiyorum. Ben de giyinmeyi örtünmenin ilerisinde yani giyinmenin keyfini yaşayanlardanım. Çok severim şıkır şıkır giyinmeyi. Ama ölçüyü kaçırdığım yıllarım var. Şimdi bir vitrinde harika bir kıyafet görüyorum. Çok beğeniyorum. Eskiden olsa düşünmeden hemen girer alırdım. Şimdi şöyle düşünüyorum; Peki Tülay şimdi gir bu kıyafeti al. Bu dükkan sahibi yarın bu mankenin üzerine başka bir kıyafet koyacak. Muhtemelen o da çok güzel olacak. Sonra başka, sonra daha başka. Bunun sonu yok. Tamam olay bitmiştir. O giysiyi almıyorum ve eve geldiğimde inanılmaz bir huzur duyuyorum. Bu huzurun içinde alışveriş çılgını olmamak var, nefsime hakim olmanın getirdiği keyif var, paramın cebimde kalması var.

Şimdi diyeceksiniz ki acaba biraz cimriliğe doğru giden bir yolda mısın? Hayır kesinlikle değil. Çünkü giyim mağazasından nefsime hakim olma duygusuyla çıkıp eve gelirken kitapevinin önünden geçerken kendimi içeri atıp o parayı harcayabilirim. E ne oldu şimdi diyebilirsiniz. Hani alkolik bir adam içkiyi bırakmaya karar vermiş. İşinden çıkmış evine giderken her akşam uğradığını meyhanenin önünden geçerken içinden düşünmüş;

-Hayır, girmeyeceğim, içmeyeceğim…
Meyhanenin önünden geçtikten sonra da kendine iradesini kullandığı ve içmediği için bravo demiş. Yürümüş yürümüş bir de bakmış ki içki içebileceği ikinci meyhane. Düşünmüş;
-Hayır, girmeyeceğim, içmeyeceğim. İrademe sahibim ben…

Böyle düşüne düşüne evine giderken en son içki içebileceği meyhanenin önüne gelince demiş ki;

-Bak kaç tane meyhane gördüm ve girmedim. Artık buna girip içmem gerekli. Çünkü bu irade kutlanır :)

Şimdi siz de diyeceksiniz ki giysi almamak için irade sarf ettin sonra kitapçıya girdin ve aynı parayı yine harcadın. Keşke hepimiz alışveriş çılgınlığımızı kitapçılarda tatmin etsek.

13 Temmuz 2006 tarihli Hürriyet Gazetesinde harika bir haber okudum. Şimdi bunu sizinle paylaşmak istiyorum:

***

En mutlu insanlar ülkesi

Dünyanın en mutlu ülkesi, Pasifik’te küçük bir ada devleti olan Vanuatu çıktı. New Economics Foundation (NEF) tarafından yayımlanan ve 178 ülkenin sıralandığı “Happy Planet Index”te (Mutlu Gezegen İndeksi) Türkiye 98. sırada yer alırken, 209 bin nüfuslu Vanuatu’da insanlar dünyanın kaynaklarını çok tüketmediği ve çok paraları olmadığı halde kendilerini çok mutlu hissediyor ve uzun yaşıyor.

Listenin başında yer alan ülkelerin çoğu kalkınmışlık sıralamasında geri sıralarda yer alıyor. Kolombiya, Kosta Rika, Dominik Cumhuriyeti, Panama, Küba, Honduras gibi Latin Amerika ülkeleri listenin başlarında yer aldı. 108’inci sırada yer alan Fransa ile 129. sırada yer alan İngiltere gibi ülkeler, listenin ancak sonlarında yer bulabilirken dünyanın süper ülkesi ABD listede 150. oldu. Listenin en kötüleri arasında Rusya 172, Ukrayna 174, Zimbabve sonuncu sırada yer alıyor. NEF direktörü Andrew Simms, ülkelerin sıralamasının şaşırtıcı olduğunu kabul ettiği açıklamasında, “Ancak Mutlu Gezegen İndeksi, ülkelerin vatandaşlarına, çevreye saygıyla hoş bir yaşam sunmadaki başarı ya da başarısızlığını ölçüyor” dedi.

***

Gördüğünüz gibi mutlu olmak için çok para ve çok şeye sahip olmak yetmiyor.
Benim mutlu olmak için sahip olmam gerekenler.
AİLEM VE DOSTLARIM
KİTAPLARIM
SAĞLIĞIM, ÖZELLİKLE RUH SAĞLIĞIM

Sizin mutlu olmanız için neler gerekli?

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Bu sitede yazı yazmaya başlayalı 7 ay oldu. Her hafta yeni bir yazı yazıyorum. 10 yıldır eğitim veriyorum. 6 aydır canlı olarak bir radyo programı yapıyorum.

Bütün bu çabalarımdan memnun olan hayatının akışını değiştiren bir sürü tanıdığım insan var. Ayrıca hiç tanımadığım bir sürü insan bu sitedeki mail adresime görüşlerini yazıyorlar. Radyoda söylediğim her bir görüş için anında canlı yayına bağlanma gibi fırsat var ve insanlar bunu da kullanıyorlar.

Ee peki anladık ne demek istiyorsun diyorsunuz. Şunu demek istiyorum. Bu yaptığım işler sadece beni bağlayan kişisel sorumluluk isteyen işler değil. Burada yazdığım ya da radyoda söylediğim bir söz ile birilerini yanlış yönlendirmek ya da zarar vermek gibi bir tehlike de var. Onun için yazdığım ve söylediğim her şeye çok dikkat ediyorum. Ben insanlara mutlu olmanın yollarını açmak isterken asla zarar vermek istemem. Herkes benim gösterdiğim yoldan giderse mutlu olur mu? Hayır olmaz. Çünkü herkesin yaşam biçimi, gelenekleri, ekonomik durumu ve hayata bakışı ve de keyif aldığı olaylar farklıdır. Ben genel olarak motivasyon ve mutluluklardan bahsediyorum. Bazı genel prensiplerden bahsediyorum. Önemli olan sizin içinizdeki cevheri çıkarıp bulmanız ve mutlu olmanız.

Yaptığım bu işlerden geri dönüşümler alıyorum. Seminerlerde her zaman şunu söylerim. “Konuştuklarımda size ters gelen bir fikir olduğunda hemen söz isteyin. Konuyu hep birlikte tartışalım. Beni eleştirebilirsiniz bundan sakın çekinmeyin.”

Hiçbir seminerimde büyük bir görüş ayrılığına düştüğüm kimse olmadı. Seminerlerden herkes çok mutlu ayrıldılar. Bu sitede yazdığım yazılarım için çok fazla mail alıyorum. İnanılmaz güzel dostluklar kurdum. Türkiye’nin her yerinden hiç tanımadığım ama yıllardır sanki birlikteymişiz gibi can dostlarım var. Bana ilk yazış nedenleri o günkü yazıyla ilgili görüşlerini belirten bir yazı. Ama daha sonra bu mailleşmeler güzel dostluklara döndü.

Hiç eleştiri almıyor musun diye sorarsanız. Aldım tabii. Bu sitedeki yazılarım ile ilgili 2 tane olumsuz mail aldım. Bir tanesi ismini izni olmadan açıklayamam. Batman’da yaşayan entelektüel bir kişiden aldım. Bir yazımdaki fikrimi eleştirmiş ama biraz tarz olarak canımı acıtan bir mail idi. Hemen kendisine cevap verdim. Şöyle dedim;

Merhaba
Maillinizi dikkatli bir şekilde okudum. Bana oldukça ağır bir mail atmışsınız.
Ben bundan 3-4 ay gibi önce Lütfi Kırdar’da çok büyük bir pazarlama seminerine katılmıştım. 2000 kişinin katıldığı büyük bir seminerdi. Konuşmacı inanılmaz büyük bir gaf yaptı. Konuşmasını bitirdiğinde sorusu olan var mı dedi. Ben el kaldırdım. Bana mikrofon verdiler. Sorumu sordum: “Biraz evvel konuşmanızda insan beyni gelişimini tamamlamıştır. İnsanlık bundan sonra asla gelişmeyecektir. Başka yenilik olmayacaktır. Yaratıcılık bitmiştir dediniz. Ben her gün yataktan heyecanla kalkıyorum acaba bugün ne öğreniceğim diye. Her gün her konuda yeni bir buluş okuyoruz. Neden böyle söylediniz. Lütfen biraz açıklar mısınız?”dedim.

Konuşmacı şöyle dedi;
-Ben böyle düşünüyorum ve bu konuyu tartışmak istemiyorum.
Anladım ki bildikleri sadece söyleyebildiği kadardı. Onu rencide etmek istemedim. Peki teşekkür ederim dedim ve mikrofonu uzattım.
Sonra çay molasında bir bey geldi yanıma. Dedi ki;
“Neden biraz evvel sorunuzun devamını getirmediniz, çünkü anladığım kadarıyla bu konuda oldukça bilgiliydiniz ama üstüne gitmediniz..neden?
Sadece onu mahçup etmek istemedim. Çünkü anladım ki derinlemesine bilgisi yok. Ancak ben ondan şunu beklerdim. Lütfen kahve molasında görüşelim sizin bu konudaki görüşünüzü almak isterim ve ben de görüşümü size aktarayım. Onu yapmadı. Ben olsam bunu kesinlikle yapardım.

İşte o gün, bugün. Siz beni eleştirdiniz. Keşke biraz daha yapıcı, biraz daha yumuşak ve biraz daha pozitif olabilseydiniz. Biz değil miyiz ki büyüklerimizin eksik sevgilerinden, sert tutumlarından ya da sevgisiz nasihatlerinden dolayı bir türlü yanlışı ve doğruyu seçemiyoruz. Benim bakış açım yanlış olabilir, siz haklı olabilirsiniz. Ayrıca bir başka dostum da bana mail atmış. Şöyle diyor; “Tülaycım yazını okudum. Ama bu sefer sana katılamıyorum.” diye yazmış.

Eleştirilerimizi birbirimizi döverek değil severek yapsak daha yapıcı olur. Eğer karşımızdakini mahcup etmek istiyorsak bence bundan daha iyi yol olmaz. Ayrıca zaman ayırıp yazımı okuduğunuz için çok teşekkür ederim. Eğer bana kızgınlığınız geçtiyse şimdi yazımın konusu hakkında yazışabiliriz :)
Sevgiyle kalın
Tülay Bilin

Kendisine aynen bu mailli attım. Bana hemen bir cevap geldi. Gelen mailde kendine özgüveni tam, gerektiğinde bildiğinden asla dönmeyen gerektiğinde özür dileyebilen büyük bir beyin vardı. Yolladığı mailden birkaç cümle;
“Özür diliyorum, beni bu kadar mahcup etmek zorunda mıydınız? İnternetteki resminizdeki gülümsemenin sahte olmadığına inandırdınız beni.”

Özür dilediği yaptığı eleştiri değildi. Eleştirisinden geri dönmüyordu sadece tarzı için özür diliyordu. Özür dilemek bir erdemdir. Ancak kendinden çok emin insanlar özür diler. Bu mailden sonra kendisiyle dost olduk. Kendisini hiç görmedim ama o benim çok iyi dostum. Şu kadarını söyleyebilirim. Bugün kendisine mail atsam ve şöyle desem;
“Arkadaşım ben bugünlerde zordayım. Bana şu konuda yardım eder misin?” desem koşa koşa gelir ve gerekeni yapar. Buna inanıyorum bu bana yeter. Böylesine kendine güvenen bu kadar insanca davranan ve adam gibi adam dediğim kişinin önünde saygıyla eğiliyorum.

Eleştirilere açığım ama yapıcı eleştirilere açığım. Buradaki amaç ortaya konan fikri tartışmaktır. Fikri ortaya koyan insanın özel hayatı veya kişiliğini zedelemek yanlış olur. Üstelik sadece tatsız bir konuşmadan başka bir işe de yaramaz. Benim de yanlış bildiğim bir bilgi olabilir. Her gün yeni bilgiler öğreniyorum. Her gün kendimi yeniliyorum. Bazen dün düşündüğümü bugün beğenmiyorum.

J.R.COWELL ‘in bir sözü; “ANCAK APTALLAR VE ÖLÜLER DÜŞÜNCELERİNİ HİÇ DEĞİŞTİRMEZLER.” Birbirimizi eleştirelim ve birlikte bir adım atalım. İşte o zaman faydalı olabiliriz. Ayrıca ne kadar çok değişik fikir ortaya atılırsa o kadar faydalanırız.

ALBERT LİPPMANN diyor ki; “HERKES AYNI ŞEYİ DÜŞÜNÜYORSA HİÇ KİMSE BİR ŞEY DÜŞÜNMÜYOR DEMEKTİR.” Ben bu görüşe katılıyorum. Çünkü benim yazdıklarım doğrudur gerisi yanlıştır demiyorum. Bilgilerimizi paylaşalım farklılıkları da paylaşalım ama bunları yaparken birbirimize olan saygımızı azaltmayalım. Okudukça ne kadar az şey bildiğimi fark ediyorum.

Bu konuda SOKRAT;
“BEN BİLMEDİĞİMİ BİLDİĞİM İÇİN DİĞER İNSANLARDAN AKILLIYIM”demiş. Ben kişisel olarak hiç iddialı değilim. Her şeyi çok iyi biliyorum demiyorum. Sadece öğrendiklerimi paylaşıyorum. Önemli olan fikirleri tartışmamız. Kişileri eleştirip bozguna uğratmak amacından uzaklaşmalıyız.

İlk duyduğumda kocaman bir kağıda yazıp duvara astığım bir söz ile yazımı bitirmek istiyorum. HYMAN RICKOVER;
“BÜYÜK BEYİNLER FİKİRLERİ, ORTA BEYİNLER OLAYLARI, KÜÇÜK BEYİNLER İSE KİŞİLERİ KONUŞUR.”

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Aklım var, stresim yok

Posted by: tulaybilin on: 16/02/2009

Streslerimizin hayatımızdaki rolünü incelemeye kalkarsak ne kadar zarar gördüğümüze inanamazsınız. Fiziksel olarak yaşadığımız bazı sorunlarımızın kaynağı bile stres.

Bu kadar hayatımızı kontrol altında tutan strese karşı bir şey yapılabilir mi? Tabii ki yapılabilir. Peki stresle başa çıkma öğrenilebilir mi? Tabii ki öğrenilir. Bu konuda bir sürü kitaplar var. Ancak kitaplarda öğrenilenler bazen bizim yaşam biçimimize uymuyor. Neden mi? Çünkü Amerikan toplumunun yaşam standartlarına göre hazırlanmış kitaplar olduğundan aynen uygulamak isterseniz üzülürsünüz. Öğretilenleri kendi yaşam biçimimize göre uygulamalıyız.

Mesela yabancı kaynaklı bir kitapta şöyle diyordu; “Eğer bugünlerde kendinizi mutsuz hissediyorsanız, gardrobunuzu açın bütün giysilerinizi hemen çöpe atın ve kendinize yeni yeni giysiler alın. Mutlaka kendinizi iyi hissedeceksiniz.”

Evet yenilikler hepimizi geçici bir süre için mutlu edebilir. O günlük streslerimizden kurtarabilir. Ama bizim ekonomik durumumuz böyle bir zevki kaldıramaz. Biz Türkiye’de zaten yaşam mücadelesi veriyoruz. Var olanlara sahip çıkarak yaşamaya çalışıyoruz. Ayrıca bu tip motivasyon bence sivrisinekleri öldürmektir. Bataklığı kurutmadan sineklerden kurtulunmaz.

Hayatımızda çeşit çeşit stres var. Hiç birimizinki birbirine benzemiyor.

Ülkemizin ekonomik şartlarından dolayı gelecek ile ilgili kaygısı olanlar var.
Ülkemizdeki sağlık koşullarından dolayı hastalanmaktan korkanlarımız var.
Çocuklarını iyi yetiştirmek için çabalayan anne ve babaların kaygıları var.
Çocuklarına iyi eğitim vermek isteyip de veremediği için çok üzülen aileler var.
Çocuklarına çok iyi eğitim ve imkanlar verdikleri halde sevgi vermeyi unuttukları için olumsuzluklar yaşayan aileler var.
Ekonomik özgürlüğünü kazanmak ve ayakları üzerinde durmak için mücadele eden kadınlarımız var.
Ekonomik özgürlüğü olmadığı için kötü giden evliliklerini sürdürmek zorunda kalan kadınlarımız var.
Türkiye’nin bir bölümü medeniyetin izinden giderken bir bölümü hala gelenekler ile boğuşuyor.
Akşam bir davete giderken son zamanlarda bir kilo aldığı için elbisesinin fermuarının zor kapandığını görüp stres yaşayanlar var.
Ne güzel aylardır dikkat ediyordum tırnaklarımı uzatıyordum. Amacım hepsi aynı boyda olsundu. Allah kahretsin bugün bir tanesi kırıldı. Evet bunun için stres yaşayanlar var.
Bu tırnağı kırıldığı için üzülen kadının kocasının da stresi çok. Çünkü o da eşini mutlu etmek için didinip duruyor.
Ekonomik durumdan dolayı bir türlü evlenemeyen sevgililer var.
Para sorunu olmayıp tek derdinin sadece 2 tane sevgilisi olduğu için üzülenler var.
Şu hafta sonu aile muhabbeti bitsin de hafta ortası sevgilime gitsem diye stres yaşayanlar var.
Eşini ve çocuklarını daha iyi imkanlarda yaşatmak için mücadele eden erkeklerimiz var.

Gördüğünüz gibi stresin kaynağı çok verimli. İstediğiniz kadar üretebilirsiniz.

Streslerimizin nedenleri biraz ekonomik durumumuzla, biraz da kültürümüzle alakalı. Hangi kaynaktan beslendiğimize bağlı. Şimdi soruyorsunuz tabii ki…Peki bu streslerden kurtulmak için ne yapmalıyız?

Yukarıda ne kadar stres kaynağı varsa bir o kadar da çare var. Yeter ki yapılması gerekeni bul ve yap. Yaptım ama olmuyor. Gerçekten elinden geleni yaptın mı? Başka yapacak bir şey yok mu? Bir daha düşün bakalım. Eğer yoğun bir şekilde stres yaratan olayının üstene gider ve elinden geleni yaparsan o iş zaten biter. Ama bitmedi diyorsun.
İşte o zaman biraz hayata kendimizi teslim etmemiz gerekiyor. Yapabileceğim her şeyi yaptım bundan sonrasında beklemek gerekiyor deyip biraz da hayattan keyif almak gerekiyor.

Hayat kendi çizgisini çizer ve sen de onu yaşarsın. Bunu acizlik olarak düşünmüyorum. Sadece yapabilecekleri yaptım bundan sonrasını kabulleniyorum gibi bir düşünce. Çünkü senin veya benim başıma gelen kötü olaylardan dolayı dünya durmuyor. Robert Frost “ Hayatım boyunca öğrendiğim her şeyi üç kelimede özetleyebilirim; HAYAT DEVAM EDİYOR.”diyor.

Hani bir Çin atasözü var: TANRIM, DEĞİŞTİREBİLECEĞİM ŞEYLER İÇİN BANA CESARET VER, DEĞİŞTİREMİYECEKLERİMİ KABULLENMEK İÇİN SABIR VER, İKİSİ ARASINDAKİ FARKI BİLMEK İÇİN DE AKIL VER.

Eğer paramız varsa bir sürü şeyi satın alabiliriz. Satın alamayacaklarımızın en başında akıl geliyor. Aklım olsun ki stresle başa çıkabileyim. Çok şükür aklım var ve stresim yok.

Stressiz günler diliyorum.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Keşfe gidiyorum gelen var mı?

Posted by: tulaybilin on: 15/02/2009

Ben yaşlanmak istemiyorum. Peki benim elimde mi yaşlanmamak? Bu sorunun cevabını düşünüyorum ve evet diyorum. Şaşırmayın lütfen. Ruh yaşlanmayınca heyecan devam ediyor. Bedenimizin yaşlanmasına mani olamıyoruz ama ruhumuz bizim elimizde. Onu istediğiniz şekilde kullanma şansımız var.

Ben emekli olmuş biriyim. Çevremde emekli olmuş bir sürü kişi var. Onlarla sohbet ettiğimde her cümlenin başına şu kelimeleri ekliyorlar: “ARTIK” ve “BUNDAN SONRA” ve “AMA”…

“Artık onu yapamam”, “Bundan sonra ne olacak ki” “Ama ben yaşlandım artık”.

Bu kelimeler olumsuzluk ifade ettiğinden beynimiz bir müddet sonra bu ifadelere göre düşünmeye başlıyor. Yapmak istediğimiz her iş işin bu cümleleri düşününce vazgeçiyoruz.

Ben vazgeçmiyorum. İçimde o kadar büyük bir coşku var ki…mümkün olsa yeniden ilkokuldan başlayabilirim. Kendime uzun vadeli hedefler koyuyorum. Gençlerin yaptığı her şeyi yapmak için heyecan duyuyorum. Hiçbir zaman onlar genç ben bunu yapmamalıyım diye düşünmüyorum. Her şeyi kendime yakıştırıyorum. Ben bunu yapabilirim dediğim her şey. Kendimi bazen öyle kaptırıyorum ki aynı yaşta olduğum birilerinin; “Bundan sonra hayat benim için yavaş geçecek. Artık yaşlandım. Genç olsaydım yapardım.” gibi cümlelerini duyunca çok şaşırıyorum, acaba onlar mı doğru ben mi doğruyum diye. Acaba yaşlandım mı?

Hayır yaşlanmadım. Sadece olgunlaştım. Yani gözümdeki gözlükler artık çok daha uzakları ve net olarak gösteriyor. Her şeyi daha çabuk öğreniyorum. Öğrenmekten çok keyif alıyorum. Ve bir şeyi çok iyi biliyorum, HİÇ BİR ŞEYİ BİLMEDİĞİMİ.

Öğrenecek o kadar çok bilgi, yaşanacak o kadar çok güzellik varken neden yaşlanmayı düşünüp geri çekileyim ki.
Çok eski çağlarda insanlar 30-40 gibi yaşlarda ölürlermiş. Şimdi 70 yaşında biri öldüğü zaman çok yaşlı da değilmiş diyoruz. İnsanlık bir gün gelecek çok uzun yaşamanın yollarını bulacak. Bizim torunlarımız bizim için zavallılar çok genç yaşta ölmüşler diye düşünecekler :)

Zaten ben hakkım olan hayatı belki bilimsel nedenlerden dolayı yaşamadan öleceğim :) Bir de şimdi yaşlandım artık diye geri çekilirsem kendime haksızlık etmiş olurum. Bize sunulmuş harika bir fırsatı sonuna kadar değerlendirmek istiyorum. Bundan asla vazgeçmem. İşte bu yüzden başarı ve mutluluk da beni terk edemiyor. Çünkü her ikisi de güçlüleri seviyor.

Tarihte çok işler yapmış başarılı insanlara bakınca ne kadar haklı olduğumu düşünüyorum. Bir gazete Metin Ersin’in gönderdiği aşağıdaki yazıyı yayınlamıştı. Hemen kesip saklamıştım

“Kristof Kolomb, Amerika’yı keşfe çıktığı ilk yolculuğunda 50 yaşını çoktan aşmış durumdaydı.
Pasteur, kuduz aşısını bulduğunda 60 yaşındaydı.
Mimar Sinan, Süleymaniye Camisi’ni bitirdiğinde 70 yaşını geçmişti. Selimiye Camisi’ni tamamladığında ise 86 olmuştu.
Galileo, ayın günlük ve aylık çizimlerini yaparken 73 yaşındaydı.
Charlie Chaplin, 76 yaşında film yönetmenliği yaparak, hala işinin başındaydı.
Goethe, en büyük eseri Faust’u ölümünden bir yıl önce, yani 82 yaşında bitirmişti.
Nobel Ödüllü Alman doktor Albert Schweitzer, 88 yaşına rağmen Afrika hastanelerinde durmaksızın çalışarak ameliyat yapıyordu.
Ressam Titian, 99 yaşında hayata gözlerini yumdu. “Lepando Savaşı” adlı ünlü tablosunu ölümünden bir yıl önce tamamladı.
Dört defa İngiltere başbakanı seçilen Gladstone, son kez göreve geldiğinde yaşı 83’dü.
Gençlik hayatın belli bir çağı ile ilgili değildir. İnsan, kendine olan güveni derecesinde genç, şüphesi derecesinde yaşlıdır.
Cesareti derecesinde genç, korkuları derecesinde yaşlıdır.
Ümitleri derecesinde genç, ümitsizliği derecesinde yaşlıdır.
Hiç kimse fazla yaşamış olmakla ihtiyarlamaz.
İnsanları ihtiyarlatan, ideallerinin gömülmesidir.
Seneler cildi buruşturabilir, fakat heyecanların teslim edilmesi ruhu buruşturur.
İnsanlar yaşadıkça yaşlandıklarını sanırlar, halbuki yaşamadıkça yaşlanırlar.
İnsan ihtiyar olmaya karar verdiği gün ihtiyardır.
Güzelliği görme yeteneğini kaybetmeyen asla yaşlanmaz.
Yaşlanmak bir dağa tırmanmak gibidir. Çıktıkça yorgunluğunuz artar, nefesiniz daralır ama görüş alanınız genişler.
“Beynimiz yeni tecrübeler keşfettiği sürece insan genç sayılır.” William Gladstone”

Ben her sabah hayatı yeniden keşfetmek için heyecanla uyanıyorum ve uyandığımda hep şu cümleyi tekrarlıyorum;

“UNUTMA! BUGÜN GERİYE KALAN HAYATININ İLK GÜNÜ.” GEOETHE

Ben keşfe gidiyorum gelen var mı :)

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Etiketler: , ,

Arşiv

Kategorilere Göre Yazılar

Son Yazılar

Takvim

Mayıs 2012
Pts Sal Çar Per Cum Cts Paz
« Nis    
 123456
78910111213
14151617181920
21222324252627
28293031  
Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.