Tülay Bilin-ce

Archive for the ‘Kendimle Savaş’ Category

Yaşamanın neresi sanat diyeceksiniz. Bence yaşamak ölmekten çok daha zordur. Hayata tutunmak için insan manevi duygulara ihtiyaç duyar. Maneviyatı kuvvetli insanların zorlukları daha kolay atlattıklarına çok şahit oldum. Maneviyata ister tanrı de, ister yaradan de, istersen içimdeki ses de ya da vicdanım de. Bazı soruların cevaplarını insan kendi vermeli. Bazen çok kızdığımız zaman nefretimizin önüne geçemeyip karşımızdaki için tanrıdan kötü şeyler dileriz. Oysaki tanrı her şeyi gören ve bilendir. Kızdığımda hiçbir zaman kötü dileklerim olmamıştır. Çünkü bilirim ki yapılan haksızlık asla cevapsız kalmaz. Cevabı ben veremeyebilirim ama tanrı mutlaka cevap verir. Aşağıdaki hikaye tam da duygularıma tercüman oldu. Sizlerle paylaşmak istiyorum;

“Vaktiyle bir derviş, nefisle mücadele makamının sonuna gelir. Meşrebin usulünce bundan sonra her türlü süsten, gösterişten arınacak, varlıktan vazgeçecektir. Fakat iş yamalı bir hırka giymekten ibaret değildir. Her türlü görünür süslerden de arınması gereklidir. Saç, sakal, bıyık, kaş ne varsa hepsinden. Derviş, usule uygun hareket eder, soluğu berberde alır.
- Vur usturayı berber efendi, der.
Berber dervişin saçlarını kazımaya başlar. Derviş aynada kendini takip etmektedir. Başının sağ kısmı tamamen kazınmıştır. Berber tam diğer tarafa usturayı vuracakken, yağız mı yağız, bıçkın mı bıçkın bir kabadayı girer içeri. Doğruca dervişin yanına gider, başının kazınmış kısmına okkalı bir tokat atarak;
- Kalk bakalım kabak, kalk da tıraşımızı olalım diye kükrer.
Derviş bu, sövene dilsiz, vurana elsiz gerek kaideyi bozmaz derviş. Ses çıkarmaz, usulca kalkar yerinden. Berber mahcup, fakat korkmuştur. Ses çıkaramaz. Kabadayı koltuğa oturur, berber tıraşa başlar. Fakat küstah kabadayı tıraş esnasında da sürekli aşağılar dervişi, alay eder;
“Kabak aşağı, kabak yukarı.”
Nihayet tıraş biter, kabadayı dükkandan çıkar. Henüz birkaç metre gitmiştir ki, gemden boyanmış bir at arabası yokuştan aşağı hızla üzerine gelir. Kabadayı şaşkınlıkla yol ortasında kalakalır. Derken, iki atın ortasına denge için yerleştirilmiş uzun sivri demir karnına dalıverir. Kabadayı oracığa yığılır, kalır.
Ölmüştür. Görenler çığlığı basar.
Berber ise şaşkın, bir manzaraya, bir dervişe bakar, gayri ihtiyari sorar;
- Biraz ağır olmadı mı derviş efendi?
Derviş mahzun, düşünceli cevap verir;
- Vallahi gücenmedim ona. Hakkımı da helal etmiştim. Gel gör ki kabağın bir sahibi var. O gücenmiş olmalı! Bu sahibin en affetmeyeceği şey, kibir ve kul hakkı yemektir.”

Bazen kızgınlık duygusuyla başa çıkamayız. Mutlaka hınç almak isteriz. Böyle anlarda ben bütün kötü duyguları yüreğimden atıyorum. Kendimi hayata teslim ediyorum. Çok daha mutlu oluyorum. Benim çıkış yolum bu. Sizin çıkış yolunuz ne?

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

ENDİŞE

Posted on: 10/05/2009

Çevrenizde mutlaka vardır. Sürekli endişeli olan insanlar. Ne korkunç değil mi? Daha kötü bir olay olmadan sanki olmuş gibi mutsuz olmak. Bunun sonu yok ki. İnsan her an endişe duyacak bir şeyler bulabilir. Sen iste yeter ki beynin, sana istemediğin kadar endişe üretebilir.
KENDİ BAŞINA İYİ YA DA KÖTÜ OLAN BİR ŞEY YOKTUR, BUNU DÜŞÜNCELERİMİZ YAPAR
WILLIAM SHAKESPEARE

Düşüncelerimiz pozitif olursa beynimiz güzel şeyler üretir. Peki tehlikeleri hiç düşünmezsek onlara karşı nasıl hazırlıklı olabiliriz. Bu çok doğru işte. Her türlü olaya karşı A ve B planlarımız olmalı. Her türlü aksiliğe karşı tetikte olmalıyız ama bu sürekli endişe içinde yaşamamız anlamına gelmemeli. Tedbirlerimizi aldıktan sonra hayatı korkmadan cesurca yaşamalıyız. Sanıyor musunuz ki çok cesur insanlar hiç korkmaz. İnanın ki çok korkarlar ama onların korkuyla vakit geçirecek zamanları yoktur. Varmak istedikleri hedefleri vardır.
CESARET KORKUNUN YOKLUĞU DEĞİLDİR, BAŞKA BİR ŞEYİN KORKUDAN DAHA ÖNEMLİ OLDUĞU KANISIDIR
AMBROSE REDMOON

Hastalık boyutundaki endişeyi tıp doktorlarına bırakıyorum. Ben sadece küçük endişelerle hayatı kendine zehir edenler için aman dikkat diyorum. Hayatı doya doya yaşamak varken neden endişe içinde yaşayalım. Endişelendiğimiz olay ya hiç olmazsa …

HAYATIMDA ÇOK FELAKET ACISI ÇEKTİM. ÇOĞU HİÇ BİR ZAMAN GERÇEKLEŞMEDİ.
MARK TWAIN

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Etiketler: ,

Kadın gece uyanıyor ve kocasının yatakta olmadığını görüyor. Üzerine sabahlığını atıp, aşağıya iniyor. Kocası mutfakta oturmuş, önünde bir fincan kahve, derin düşüncelere dalmış görünüyor.
Gözlerinden süzülen iki damla gözyaşını elinin tersi ile silerken, kahvesinden de bir yudum alıyor.
- Hayırdır, gecenin bu saati aşkım? Nedir derdin? diyor kadın.
Adam, kahvenin üzerinden ona bakarken;
- Hatırlar mısın aşkım, çıkmaya başladığımızda sen henüz 16 yaşındaydın! Ne kadar duygusal, ne kadar şevkat ve sevgi doluydun!
Kadının gözleri doldu;
- Evet tabii ki hatırlıyorum.
Kocasının sözleri gırtlağında düğümleniyordu;
- Hani arabanın arka koltuğunda babana basılmıştık!!
Adam devam etti;
- Ve silahı kafama dayayıp, ‘Ya kızımı alırsın, ya da 20 yıl hapislerde çürürsün!!’ dediğini.
Yumuşacık bir sesle ‘Hımmm’ dedi kadın..
Adam yanağından bir gözyaşı daha silip, sözlerine devam etti;
- Bugün çıkıyor olacaktım!!!!!!!!!!!

Aslında sıradan bir fıkra gibi geliyor insana, gülüp geçebiliriz. Ama üzerinde biraz düşünürsek olayın ne kadar acı olduğunu farkına varırız. Yanlış aldığımız bir kararın bedelini hayatımızla ödemek zorunda kalabiliriz. Bir anlık zevk uğruna ya da masumane bir deneyim yüzünden hayatımız kararabilir. Yaşadığımız deneyimin illaki cinsellikle ilgili olması gerekmiyor. Hayatın her alanında iyi ve kötü deneyimlerimizin mutlaka bir bedeli var. Eğer bedelini ödemeye hazırsak problem değil. Ama ‘Bir şey olmaz’ diye geçiştirmenin bedeli çok ağır olabilir, hatta fıkrada olduğu gibi 20 yıl mutsuz bir hayat sürebiliriz. Peki hiç hata yapmayacak mıyız? Yapıcağız tabii ama bedeli bu kadar ağır olmamalı. Pişmanlığın bu kadarı da fazlaJ
Keşke demeyeceğiniz yıllar diliyorum….

Saygılarımla,
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

İki çocuklu bir aile hafta sonunu piknik yaparak geçirmeye karar verirler. Piknik yerine vardıklarında anne yemeği hazırlarken, çocuklar babalarıyla birlikte yürüyüşe çıkar. Uzun bir yürüyüşten sonra oldukça yorulan küçük çocuk yalvarırcasına bakan gözlerle; “Babacığım çok yoruldum. Lütfen beni kucağında taşır mısın?” der. Baba; “Ben de yoruldum oğlum” der demez çocuk ağlamaya başlar. Baba tek kelime etmeden ağaçtan bir dal keser. Dalı bıçakla biçimlendirip, çocuğa zarar vermeyecek biçimde yontar. Sonra dalı oğluna verir, “Al oğlum, sana güzel bir at” der.

Çocuk sevinçle dal parçasından yontulmuş ata biner ve sıçrayarak, ata vurarak annesinin yanına doğru gitmeye başlar. Babasını ve ablasını geride bırakmıştır bile.. Baba gülerek kızına;

-İşte yaşam budur kızım. Bazen zihnen ya bedenen kendini çok yorgun hissedeceksin. İşte o zaman kendine değnekten bir at bul ve neşe ile yoluna devam et. Bu at, bir arkadaş, bir şarkı, bir çiçek, bir şiir ya da bir çocuğun tebessümü olabilir. (ALINTIDIR)

Son zamanlarda ben de kendimi ruhen yorgun hissediyorum. Çünkü annemi kaybettim. Anne yokluğu insanı çok üzüyor. Ama hemen kendime bir dal kestim ve kendime bir at yaptım. Nedir biliyor musunuz? Kendime bu web sitesini kurdum. http://www.tulaybilin.com
Yazılarıma hem kendi sitemde hem de http://www.maksimum.com ‘da hem de http://www.ntvmsnbc.com/yaşam haber sitesinde devam edeceğim. Çünkü yazacağım çok şey var. Sizler okuduğunuz sürece ben hep yazacağım.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Etiketler:

25 yıldır kişisel gelişim ile ilgileniyorum. Profesyonel olarak eğitim vermeye 10 yıl önce başladım. Yazmaya başlayalı ise 5 yıl oldu. Son 3 yıldır yazılarım internet sitelerinde geziyor. 3 yıl her hafta yazdım. Şimdi de NTV okurlarıyla buluştuk.
Sıkıntılı bir günümdü, kişisel gelişim uzmanı Sayın Mümin Sekman’la sohbet ediyorduk. Nedenini bilmediğim bir sıkıntı içinde olduğumu söyledim. Benim çok kitap okuduğumu bildiği için o da bana şöyle demişti;
- Bir söz vardır, “Olmak, dolmak, taşmak”. Siz bilgileri kafanızda taşıdığınız için sıkılıyorsunuz. Kafanızın içindeki bilgilere insanların ihtiyacı var. Lütfen yazın artık..
İşte ondan sonra yazmaya başladım. Şimdi yazmadan duramıyorum. Yazılarımda hikayelerden ve atasözlerinden faydalandım. En çok da yaşadıklarımı yazdım. Duygularımı yazdım. Aldığım maillere göre, okuyanlar bundan çok hoşlandılar. Seminerlerimin sonunda en çok neden etkilendiniz diye sorduğumda hep şöyle bir cevap aldım.
- En çok yaşadıklarınızdan etkilendik.
22.2.2009 tarihinde Hürriyet Gazetesinde Ertuğrul Özkök’ün bir yazısını okudum. Şöyle diyordu;

“Köşe yazarlığına yeni başlayan gazeteci, ilk yazısında köpeğinden de söz eder.
Utana sıkıla yazıyı editöre götürür.
Editör, ifadesiz bir suratla yazıyı okur.
Genç köşe yazarı, “Kendimden de söz ettim, isterseniz çıkarabilirim” dediği zaman, somurtuk editörden hiç beklemediği bir cevap alır:
“Hayır, tam aksine, kendinden çok daha fazla bahset. Çok insani, çok güzel olmuş.”
Filmin o anında, 20 yıl önceki kendimi gördüm.
İlk pazar yazılarım aklıma geldi.
Kedimden, kendimden, Türk popçularından, zeytinyağından, şaraptan, kutsal pazar günlerinden, çocukluğumda otobüslerde başıma gelenlerden, mutlu olduğum anlardan, dibe vurduğum anlardan söz etmeye başladığım günlerde aldığım tepkileri düşündüm.
O zaman hiçbir editör bana, “Yazılarının içine kendini daha çok koy” demedi.
Ama ben, genç yazarlara dedim.
“Kendinizi yazın, daha çok yazın, utanmayın, temiz, kirli bütün çamaşırlarınızı ortaya dökün…” dedim.
Yeni bir köşe yazarı kuşağı doğdu.”

Bana kimse kendimden bahsetmemi söylememişti. Ben bu tarzı kendim yarattım. Demek ki Ertuğrul Özkök’ün belirttiği yeni köşe yazarı kuşağının içine ben de girmişim. Yazıyı okuyunca çok keyif aldım. Demek ki hayatın içinde insan doğal davrandığı zaman daha samimi oluyor ve okuyucu bu doğallığı çok seviyor. Bundan sonra da yazılarımda kendimden bahsedebilirim ama sonunda hep bir mesaj olacaktır. Umarım, okumaktan keyif alırsınız.

Saygılarımla,
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Etiketler: ,

Kişisel gelişimle ilgilenmeye başladığım yıllardan beri bu soruyu hep okudum. Hemen hemen bütün kitaplarda aynı soru vardır: “Altı aylık ömrün kalsa ne yaparsın?”

Bu soruyu defalarca oturup düşündüm. Aslında harika bir soru. Hayatı öylesine boş yaşıyoruz ki sanki hiç bitmeyecek gibi. Başkaları hastalanabilir ama biz asla, başkaları ölebilir ama biz asla. Ölümün bazen çok yakınımızda olduğunu fark ederiz ama tehlike geçtikten sonra hemen unuturuz. Sanırız ki elimizde bitmek tükenmek bilmeyecek kadar çok zaman dilimi var. Nasıl olsa isteklerimizi yapacak zamanımız olacaktır. Oysaki o bitişin ne zaman olacağını hiç birimiz bilemeyiz. Belki yarın, belki bu gece. Ama yarın öleceğiz diye kendimizi bırakmak için değil aksine çok fazla hayata sarılmak için yazıyorum bunları. Planlarımızı hiç ölmeyecekmişiz gibi yapıp ama hiç vaktimiz yok gibi de acele etmeliyiz. Düşünün bir kere 6 aylık ömrünüzün kaldığını, ne yaparsınız? Bu dünyadan gitmeden önce neler yapmak isterdiniz? Peki onları neden yapmıyorsunuz?

Geçen hafta vizyondaki filmlere bakarken bir tanesinin konusu beni çekti ve hemen gittim seyrettim. Filmin adı ŞİMDİ YA DA ASLA. Filmin yönetmeni Rod Reiner. Oyuncular ise; Jack Nicholson ve Morgan Freeman. Filmde 6 aylık ömrü kalmış iki insanın yaşamları anlatılıyor. Filmin başında hüzün vardı. Ama ölmeden önce yaşamaya karar verdikleri zaman eğlence başladı. Çok mutlu oldular. Hastalıklarını tamamen unuttular. Kendilerini hayatın akışına ve keyiflerine bıraktılar. Şimdi şöyle düşüneceksiniz. Ama onların parası vardı. Evet bir tanesinin parası var, ama bazı keyifler için paraya gerek olmuyor. Sevdiğin ile birlikte olmak, sevdiklerine seni seviyorum demek ve onlarla daha çok zaman geçirmek için para gerekmiyor. Ayrıca unutmayalım zenginler de ölüyor. Filmin en can alıcı yanı şu;

Carter Chambers’ın (Morgan Freeman) üniversite birinci sınıftaki felsefe hocası, uzun yıllar önce onlardan bir “Şimdi ya da Asla” listesi hazırlamasını istemiş. Bu listeye ölmeden önce yapmak, görmek, deneyimlemek istedikleri her şeyi yazın demiş. Oysa Carter, kişisel rüya ve planlarını belirlemeye çalışırken, araya hayatın gerçekleri girmiş. Evlilik, aile, sayısız sorumluluk derken, 46 yılını araba tamirciliği yaparak geçiren Carter, “Şimdi ya da Asla” listesini hiç unutmamış.

Milyarder işadamı Edward Cole (Jack Nicholson) ise, böyle bir liste görmemiştir hiç. Hayatı para kazanmak ve bir imparatorluk kurmakla geçmiştir.

Bu iki insanın yolu bir hastane odasında birleşir. İkisinin de yaşamda çok az zamanları kalmıştır. Onlar el ele verip geri kalan hayatlarını keyif içinde yapmadıklarını yaparak geçirmeye karar verirler. Hiç değilse bir tanesi hastalığı yener. Hayatta böyle bir şans varsa bunu denemeye değmez mi hiç?

Kendinize ŞİMDİ YA DA ASLA listesi yapmanızı öneririm. Aklınıza ne gelirse yazın. İstediği kadar uçuk olsun mutlaka yazın. Belki bir gün gerçekleştirirsiniz :)

UNUTMA; BUGÜN GERİYE KALAN HAYATININ İLK GÜNÜ
GOETHE

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Gençlikte yıllar zor geçer. Dış etkenler bir yana hele içimizdeki fırtınalar dinmek bilmez. Dış etkenlerin başında parasızlık gelir. Aileyle yaşamanın getirdiği zorluklar. Aileyle birlikte olmanın keyfini bilemediğimiz yıllar. Çünkü onları sadece baskı unsuru olarak görürüz. Gerçekte öyledir de. Çünkü tehlikeleri onlar gördüğü için bizi sürekli uyarırlar. Biz de bu uyarılardan hiç keyif almayız. Özgür olmak isteriz. Kararlarımızı kendimiz vermek isteriz. Ama buna asla müsaade etmezler. Flört etmek isteriz, yakalanacağız diye ödümüz kopar. Çünkü ağabeyimiz ya da babamız gördüğünde nasıl kıyametler kopacağını düşünmek bile istemeyiz. Ağız tadıyla bir flört bile edemeyiz. Hadi kaçamak yapıp flört ettik ama ona sevdiğimizi söyleyemeyiz. Çünkü sevdiğimiz ya bizi bırakır giderse diye düşünürüz ya da bizi hafif kız diye tanımlar diye ödümüz kopar. Doya doya seni seviyorum diyememenin sıkıntısını yaşarız.

Ya içimizdeki fırtınalar. Kendine güvensizlik. Kendini beğenmeme. Ya burnum kötüdür, ya biraz şişmanımdır ya da derdimi bir türlü anlatamıyorumdur. Kendimi iyi ifade edememenin sıkıntısını yaşıyorumdur. Ya yasak bir aşk yaşıyorumdur ya da sevdiğim beni sevmiyordur. Arkası arkasına gelen sorunlar yüzünden gençliğimizin en güzel yılları heba olup gider.

Yaş 35-40’ı geçtikten sonra bazı baskılardan kurtuluruz. Özgürlüğümüzü elimize almanın keyfi ile yüzümüz gülmeye başlar. Kendimizi iyi tanımanın getirdiği rahatlık yüz hatlarımıza yansır. Anne baba ile ilişkilerimiz düzelir. Onların kıymetini anlamaya başlarız. Kendimizi iyi ifade etmenin keyfini yaşarız. Artık fiziksel kusurlarımızı kabul edip kendimizi severiz. Canımız istediği zaman ağlamaya utanmayız. Her yerde kahkaha atmaya da utanmayız. Sevdiğime seni seviyorum dersek ya beni bırakır giderse diye aklımızdan bile geçmez. Eğer giderse güle güle deriz ve üstüne bir de kahkaha patlatırız :) Biri bizi terk edecek diye oturup üzülmeyiz. Zaten terk de edemez. Çünkü artık hoş bir kadın olmuşuzdur. Kadınlığın doruğunda yaşıyoruzdur. Benden daha iyisini mi bulacaktır. Birini ancak ben bırakırım, beni bırakıp gidemezler. Çünkü ben eğlenceli, akıllı, bilgili tam bir cemiyet kadını olmuşumdur. Yani artık vazgeçilmezim. Hani bir söz vardır; Bazı insanlar odadan çıktıklarında aydınlanır, bazı insanlar da odaya girdiklerinde aydınlanır.

İşte artık odayı girdiğimizde odayı aydınlatan kadınlar olmuşuzdur. Korkularımız yok olmuştur. Kariyerimizin en üst noktasına gelmişizdir. Ya da evliliklerimizi sorgulamışızdır. Mutsuz ise bunun çaresini bulacak cesaretimiz bile vardır artık. Doğru ve yanlışlarımıza karar vermişizdir. Yanlış yaptığımız zaman bunu itiraf etmekten çekinmeyiz. Hatta yanlış yapmaktan bile korkmayız artık. Sarhoş olduğumuzda da itiraf ederiz. Hayatı doya doya yaşadığımız bir dönem başlamıştır.

Bazı kadınlar bu dönemi yaşlılık olarak görür ve hayatı kendilerine zindan ederler. Oysaki ben bu dönemin kadınların en kadın olduğu yaş olarak düşünüyorum. Bu düşündüklerimi bir erkeğin kaleminden çıkmış bir yazıda okuyunca çok hoşuma gitti. Sabah gazetesinde Kazım Kanat köşesinde şöyle yazmış: “Bir kadına ‘Kadınların kadın olma yaşı kaçtır?’ diye sorabilseydim, acaba şöyle cevap verirmiydi. ‘Ekonomik açıdan özgürler. Ne istediklerini biliyorlar. Hayatla kavgalarını bitirmiş, hatta onunla barışmışlar bile. Ne estetik kaygısı, ne “Kim ne der?” duygusu…Oldukları gibi..Kimseden çekinmeden, ürkmeden. Birilerine hesap verme endişesi duymadan. İçlerinden geleni yapacak kadar hoyratlar. Zil zurna sarhoş olup ‘ben sarhoşum’ diyecek kadar.. Bu kadınlar, yılları geride bırakmışlar sadece, hayatı değil!”

Evet Kazım Kanat’ın dediği gibi 40 yaş üstü kadınlar sadece yılları geride bıraktık ama hayatı asla. Hayatı doya doya yaşıyoruz. Şimdi daha mutluyuz.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Biz insanların egoları neden şişkin dersiniz. Beğenilmek ve sevilmek hepimizi mutlu eder de ondan. Çoğumuz eleştiriye gelemeyiz. Hele bazılarımız eleştiriye tamamen kapalıdır. Bence yapıcı eleştiri iyidir. İnsanı alır bir yerlerden bir yerlere taşır. Eğer o taşımada ruhumuz da taşınırsa işte tadına doyum olmaz.

Kimimiz toplumun kurallarına aynen uymak isteriz. Neden derseniz, beğenilmek için derim. Kimi de marjinal olmayı tercih eder. Yani toplum baskısına karşı çıktığı zaman kendini daha iyi hisseder. Onun egosu yok mu diye sorarsanız tabii ki vardır. Marjinal olmak cesaret işidir. Çünkü belirli bir kesim tarafından beğenilmez hatta bazen dışlanır bile. Bazen deli damgası bile yer. Deli deyince akla ruhsal bir bozukluk gelmesin. Benim deli derken kastettiğim mana; hayatı biraz ti’ye alan, neşeli, hayatı istediği gibi yaşayan ve kendi değerini farkında olan demek istiyorum. Sadece kendisinin önemli olduğunu bilen. Ben varsam herkes vardır felsefesine inanan. Etraf ne der gibi bir düşüncesi olmayan yani mahalle baskısından korkmayan. Kısaca ben yaptım oldu diyerek özgür yaşamasını bilen insana bu toplumda marjinal ya da biraz deli deniyor. Bu tip insanlar çevresinde ya ciddiye alınır hatta saygı görür ya da hiç ciddiye alınmaz, huysuz, deli, sıradan, pasaklı gibi isimler takılır.

Hem çevrenizde marjinal ya da deli diye anılacaksınız hem de hayatın içinde hiçbir beceriniz olmayacak. İşte o zaman sıradan bir aykırılık olarak algılanır çevrenizden ilgi görmezsiniz. Bırak şu deliyi derler o kadar.

Bir de deliliğinizin hoş karşılandığı hatta sevildiği haller vardır. Bunun için hayatın içinde duruş biçiminizin hem dıştan hem de içten bir delilik sergilemesi gerekir. Yani herhangi bir şeyi herkesten daha iyi yapmak gibi. Çevreden saygı görülecek kadar bir şeyi iyi yaptığınız zaman size deli derken bile bunu bir saygı ifadesi gibi kullanırlar. Bunun en güzel örneği söz yazası Aysel Gürel’dir. Ne zaman bir televizyon programına katılsa yer yerinden oynuyor.

Geçenlerde bir televizyon programına telefon ile katıldı. Seyirciler deli gibi alkışladılar. Üstelik anlatıldığına göre bir çöp evde yaşıyormuş. Bir televizyon programında kendi şöyle ifade etmişti; “Ben akşamları sokaktaki çöpleri karıştırır üstüme başıma birşeyler bulurum ve giyerim.” Programlarda ya da gazetedeki resimlerindeki kıyafetleri toplum kurallarına göre çok aykırı. Sanırım Aysel Gürel gibi bir kadını sadece giyiminden dolayı anneniz olarak yanınızda taşımak istemezsiniz. Ama bugünki tanınmış ünlü Aysel Gürel’i taşırsınız. Çünkü kadın inanılmaz yaratıcı. Toplum tarafından kabul gören biri. Yani bir şeyi çok iyi yapıyor. Yani bir konuda uzman. Bir konuda uzman olunca onun deliliğini kabullendiğimiz gibi hatta hoşumuza bile gider. Bu tip aykırı tipler çevrelerinden saygı görürler. Ayakta alkışlanırlar. İşte Aysel Gürel de onlardan biri. Ben Aysel Gürel’i çok seviyorum. Kan çekiyor sanırım :) Biraz delilik bende de var çünkü :)

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Hani hepimiz yaparız ya, hiçbir şeyi atamayız bir türlü. Giymediğimiz giysiler, ayakkabılar, çantalar, eşofmanlar, biblolar, kül tablaları, kullanılmayan bir elektrik sobası, yenisini aldığımız halde eski fırın. Hani adeta evi onlar için tutmuşuz da biz de arada sığınmış yaşıyoruz. Neredeyse bize yer yok.

Hani geçen hafta size yazı yazamadım ya. İşte o zaman evden eve taşınmıştım. Zaten ancak taşınmalarda kıyı bucak temizlik yapılır. Uzun süredir atılmayı bekleyenler atılır. Ama yine de elin bir türlü gitmez. Yarısını tam atacakken geri alırsın, tekrar sarar kaldırırsın.

Ama bu sefer benim için böyle olmadı, gerçekten attım. O kadar çok şey attım ki arada halen kullandıklarım bile vardı. Bir şeylerden vazgeçmek ne rahatlatıcı bir şeymiş meğerse. İnanılmaz bir özgürlük veriyor insana. Kendimi hafiflemiş ve güven içinde hissediyorum ve hatta kuvvetli. Bağlanmak ne kötü bir şeymiş. Yani bağımlı olmak gibi. Eşyalar hayatımızı yönetiyormuş meğerse. Farkında bile değiliz. Ben hafifledim valla. Şiddetle tavsiye ederim.

Tam bunu düşünürken Can Yücel’in mısralarına takıldı aklım. O da aynı şeyleri düşünmüş. Keyif alacağınızı düşünerek Can Yücel’den alıntı yapmak istiyorum.

Körü körüne yaşamak

Bağlanmayacaksın bir şeye, öyle körü körüne.
“O olmazsa yaşayamam” demeyeceksin.
Demeyeceksin işte.
Yaşarsın çünkü.
Öyle beylik laflar etmeye gerek yok ki.
Çok sevmeyeceksin mesela. O daha az severse kırılırsın.
Ve zaten genellikle o daha az sever seni, senin o’nu sevdiğinden.
Çok sevmezsen, çok acımazsın.
Çok sahiplenmeyince, çok ait de olmazsın hem.
Çalıştığın binayı, masanı, telefonunu, kartvizitini…
Hatta elini ayağını bile çok sahiplenmeyeceksin.
Senin değillermiş gibi davranacaksın.
Hem hiçbir şeyin olmazsa, kaybetmekten de korkmazsın.
Onlarsız da yaşayabilirmişsin gibi davranacaksın.
Çok eşyan olmayacak mesela evinde.
Paldır küldür yürüyebileceksin.
İlle de bir şeyleri sahipleneceksen,
Çatıların gökyüzüyle birleştiği yerleri sahipleneceksin.
Gökyüzünü sahipleneceksin,
Güneşi, ayı, yıldızları…
Mesela kuzey yıldızı, senin yıldızın olacak.
“O benim” diyeceksin.
Mutlaka sana ait olmasını istiyorsan bir şeylerin…
Mesela gökkuşağı senin olacak.
İlle de bir şeye ait olacaksan, renklere ait olacaksın.
Mesela turuncuya, ya da pembeye.
Ya da cennete ait olacaksın.
Çok sahiplenmeden,
Çok ait olmadan yaşayacaksın.
Hem her an avuçlarından kayıp gidecekmiş gibi hem de hep senin kalacakmış gibi hayat.
İlişik yaşayacaksın. Ucundan tutarak…

Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Şu anda geriye dönük bir düşünün. Hayatınızda yer eden kaç tane önemli olay hatırlıyorsunuz. Çocukluğunuzdan birkaç sahne, ilk aşkınız, evlilik gününüz, çocuğunuz doğduğu gün ve belki de çok acı çektiğiniz birkaç gün. Peki bu güne kadar bilinçli olarak kaç yıl geçti? Kaç yaşındasınız? Belki 30 yıl diyeceksiniz, belki de 50. Yaşadıklarınız hatırladığınız birkaç olaydan mı ibaret? Gerisini hiç hatırlamıyorsunuz değil mi? Neden dersiniz? Çünkü yaşadıklarımıza anlam katmıyoruz. Kaç kere dolunay seyrettiniz? Bir tanesini anlatabilir misiniz desem söyleyecek söz bulamazsınız. Çünkü anı yaşayamıyoruz. Yıllar sıradan geçiyor. Oysaki hayatımız sadece hatırlayabildiklerimizdir.

20. yüzyıl edebiyatına damgasını vuran Gabriel Garcia Marquez sonunda anılarını yazdı. Kitabın adı “ANLATMAK İÇİN YAŞAMAK”. Bu kitapta yazar şöyle diyor; “Hayat, insanın yaşadığı değildir; aslolan, hatırladığı ve anlatmak için nasıl hatırladığıdır.” Peki neleri hatırlıyoruz? Neleri anlatabiliriz? Sadece yukarıda saydığım önemli günleri mi? Gerisi nerede? Yaşanmamış mı kabul etmeliyiz? Debbie Ford’un yazdığı Hayatınızın En Güzel Yılı adlı kitaptan küçük bir alıntı yapmak istiyorum:

“Kısa bir süre önce bir gemide yedi günlük workshop yapabilme onuruna sahip oldum. Yetiştirdiğim birçok koç ve seminere katılacak insanlarla beraber Gary de bizimleydi. Vaktimizi çok eğlenceli ve üretken geçirdik ve seyahatimiz sona ererken Gary bana bu gezi hakkında neleri hatırladığımı sordu. Beraber geçirdiğimiz bu binlerce dakikadan hangilerinin benim için önemli olduğunu bilmek istedi. Sorusunun cevabını düşünmek için birkaç dakika harcadıktan sonra şaşırmıştım, çünkü bu geziyi bu kadar özel yapan şeylerin ne olduğunu hatırlamakta zorlanıyordum. Bir hafta süren yemekler, danslar, konuşmalar, güneşlenmeler ve bu anları özel kılan yaptığımız bütün o muhteşem şeyler belirsizliğin içinde sanki kaybolup gitmişti. Ama Gary özellikle bundan 12 ay sonra hatırlayabileceğim şeyi öğrenmek istedi. Beraber yaşadığımız hangi şey zihnimize sonsuza kadar kazınmıştı. Tüm yıl içinde, gerçekten en eğlendiğim hafta olmasına rağmen, önümdeki beş yıl içinde hatırlayabileceğim sadece birkaç dakika olduğunu görmek gerçekten çok şaşırtıcıydı.Güvertede oturmuş denizi seyrederken hakkında hiçbir şey hatırlamadığım ne kadar çok yolculuk olduğunu fark ettim. Evet, on beş yıl önce Santorini’de eşek üstünde yaptığım yolculuğu hatırlıyordum, ama kiminle nerelere gittiğimizi ve bu geziyi neyin özel yaptığını hatırlamıyordum.”

Yazar cümlesini şöyle bitiriyor;

“Her gün hatırlanabilir olaylar aramaya, yaratmaya ve yakalamaya çalışın. Neyi aramanız gerekir? Bilincinizin hangi bölümünün değişime ihtiyacı var? Her gün hatırlayacağınız en az iki dakika bulun.”

Bizler bugüne kadar yaşadıklarımızdan çok şey hatırlamıyor olabiliriz. Yaşadıklarımız değil hatırladıklarımız yaşamımız olacağına göre bundan sonra ne yapmayı düşünüyorsunuz?

Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Etiketler: , ,

Yazılarıma iki hafta ara verdiğim için özür dilerim. Bir hafta ben izin yaptım bir hafta da sevgili editörüm izin yaptı. Sanki sizlerden bin yıldır ayrı kalmışım gibi bir his var içimde. Şükür kavuşturana derler ya, çok sevinçliyim şu anda.

Bilgisayarımın başındayım ve parmaklarım inanılmaz hızlı bir şekilde beynimden geçenleri klavyeye döküyor.
Son zamanlarda mail trafiği inanılmaz hareketlendi. Özellikle son günlerde yazdığım “Erkekler kime kadınım der?” başlıklı yazı için. Harika mailler geldi. Çok mutluyum.

Bu arada bir de soru geldi. Sanırım yazılarımı yeni okumaya başlamış birisinden. Soru şuydu; “Hiç doğum hakkında bir yazınız var mı?” Düşündüm yoktu. Üstelik bu hafta benim de doğum günümdü. Bu hafta yazacağım diye söz verdim.

24 ağustos benim doğum günümdü. İnsan ne hisseder doğum gününde. Hep yeni kararlar alırız. Yapamadıklarımızı yapmak için. Ama aradaki zaman ne çabuk geçer ki kendimizi hiç birini yapmadan yeni bir doğum gününde buluruz. Bunun için sakın üzülmeyin, insanın doğasında var. Ben de bu doğum günümde hayatıma baktım. Hayatımı enine boyuna düşündüm. Hesaplarımı yaptım. Varlıklarımı ve kaybettiklerimi düşündüm. Borçlarımı alacaklarımı düşündüm. Vardığım sonuç; MUTLUYUM

Daha yapmak istediğim yığınla şey var. İyi ki de var. Yoksa mutsuz olurdum. Tam doğum günümde tesadüfen internetten bir mail geldi. Hani arkadaşlar beğendiklerini birbirlerine yollarlar ya. Ard düşüncesiz bir arkadaş mail atmış. Oturup üzerinde bir hayli düşündüm. Sizlerle paylaşmam gerekli.

“-Tık, tık, tık.
- Kim o?
- Hazırlan gidiyoruz.
- Sen kimsin? Nereye gidiyoruz?
- Sıran geldi. Gerçek evine gidiyoruz.
- Gerçek ev mi? Sen? Yoksa?
- Evet, haydi gidelim.
- Dur bir dakika. Bir sürü yarım işim var.
- İş yarım kalmaz, birileri tamamlar, oyalanma artık.
- Çocuklar, onlar daha küçük, bari vedalaşsaydım.
- Sen olmadan da büyürler, haydi bekliyorlar.
- Bekliyorlar mı? Onlar da kim?
- Gidince görürsün.
- Anladım. Anladım. Ama kalbini kırıp gönlünü alamadıklarım, iyiliğini görüp karılık veremediklerim var. Anlayacağın borçlu gitmek istemiyorum.
- Bunu zamanında düşünseydin!
- Zamanında mı? İyi de ben zamanım var sanıyordum.
- Hepiniz aynısınız. Zaman dediğin içinde bulunduğun an. Bunun ötesi yok.
- Keşke…Keşke.
- Devam etme. Bugünü yaşarken hep yarın var gibi davrandın. Üstündeki üniformanın sorumlulukları var. Yerine getirmedin. Bu sana bir uyarıydı. Şimdi gitmiyoruz. Ama her an gidebiliriz. Bir daha geldiğimde arkanda pişmanlıklar olmasın.”

Düşünün ki doğum gününüzde böyle bir mail geliyor. İnsan nasıl düşünmesin ki. Hayatı hiç bitmeyecekmiş gibi yaşıyoruz ama biraz da her an bitecekmiş gibi yoğun yaşasak inanın ki daha zevkli olacak. Hep ileriye bakmak geçmişle ilgilenmemek gerekli diye düşünüyorum. Çünkü geçmişi değiştirme şansımız yok. CHARLES KETTERİNG dediği gibi;

BEN GEÇMİŞLE İLGİLENMİYORUM. GELECEĞİME BAKIYORUM. ÇÜNKÜ HAYATIMIN KALANINI ORADA GEÇİRMEYİ PLANLIYORUM.

Bunu dedikten sonra keşkeleri hayatımızdan çıkartmış olmalıyız. Ya da bizi rahatsız eden bir şey varsa hemen yerine getirip defterleri kapatmalıyız.

Sürekli ileriye bakarak yaşamalıyız. Tanrı nasıl olsa hepimiz için mutluluk hazırlamıştır bize. Tagore’nin dediği gibi;

HER YENİ DOĞAN ÇOCUK TANRININ İNSANLARDAN UMUDUNU KESMEDİĞİNİ GÖSTERİR

Hayat güzel yaşamak güzel….kendimizi mutlu etmek için geçmişe değil geleceğe bakmalıyız. Ama eski defterleri kapatmadan ileri dönüp bakamayız. Bilirsiniz muhasabelerde yıl sonu hesaplar kapanmadan asla yeni yılın hesabı açılmaz. Hesaplar tutmaz. Eski hesaplar temizlenir bakiyeler eksi veya artı olarak yeni yıla devir alınır. Artı bakiyeler mutluluk verir ama eksi bakiyeler de mutlaka sorgulamaya tabii tutulur. Muhasebe müdürüne yönetim hesap sorar bu eksi bakiyeler nedir, neden kapanmadı diye. Hepsinin en kısa sürede kapanması gereklidir. 7 yıl muhasebe müdürlüğü yaptığım için bu hesap kapatmaları iyi bilirim.

Geçmişten gelen eksi bakiyeleri sorgulayıp gelecek hayatımıza mutlu mutlu devam etmeliyiz. Bu doğum günümde aldığım en önemli kararım: Daha çok dost edinmek. Yeni insanlar tanımak keyifli bir yıl geçirmek istiyorum.

UNUTMA BUGÜN GERİYE KALAN HAYATININ İLK GÜNÜ
GOETHE

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Her zaman yazıyorum bazen bir yazı yazabilmek için 5 kitap okumam gerekiyor. Sürekli kendimi yenilemem gerektiğine inanıyorum. Yoksa yazılar hepsi birbirinin aynısı olur ve bu da sizi sıkar. Son günlerde biliyorsunuz “Sır” isimli bir kitap ortalığı kasıp kavuruyor. Aslında kuantum fiziğini anlatıyor. Yani çekim yasası. Kitabı okuyunca hemen aynı konu ile ilgili ne kadar kitap varsa okumaya karar verdim. En azından konu hakkında bir fikrim olsun diye.

Bir konuya el attım mı birkaç alternatif bilgiye ulaşmadan bırakamıyorum. Şimdiki ilgi alanım çekim yasası, elimdeki şu anki kitabın adı da “DÜŞÜN VE ZENGİN OL”. Zengin olmak deyince illaki parasal zenginliği algılamıyorum. İnsanın iç zenginliği daha önemli diye bakıyorum. Bugün size bu kitaptan alıntılar yapmak istiyorum.

Başarı ve başarısızlık hepimizin beynini meşgul eden bir kavram. Size daha önce başarı ile ilgili maddeler yazmıştım. Bugün de başarısızlığın nedenleri hakkında yazmak istiyorum.

1- KÖTÜ KALITIMSAL GEÇMİŞ; Bazen bunun için elimizden bir şey gelmez ama beyin gücü ile yenebiliriz.
2- HAYATTA İYİ BELİRLENMİŞ BİR AMAÇ EKSİKLİĞİ; Belki de başarısızlıklarımızın ana nedeni budur.
3- SIRADANLIĞI AŞACAK KADAR HIRSLI OLMAMAK; Eğer aldığımız kararların bedelini ödemekten kaçıyorsak içimizde başarılı olmak için bir hırs olmaz.
4- YETERSİZ EĞİTİM: Bu en kolay yoldur. Kendimizi yetersiz buluyorsak okumaktan başka çare yoktur. Üstelik bu çare sadece bizim elimizdedir.
5- DİSİPLİN YETERSİZLİĞİ: Bizleri idare eden sadece yine biziz. Hayatımızın kontrolünü elimize almazsak başarısızlık bizi kapıda bekler.
6- SAĞLIĞIN KÖTÜ OLMASI; Sağlam kafa sağlam vücutta bulunur diye boşa söylenmemiş. Sağlığımız her şeyimiz.
7- ÇOCUKLUK SIRASINDAKİ ELVERİŞSİZ ÇEVRE ETKENLERİ; Bu çocukken bizim elimizde olmayan nedenler ama hayatımız boyunca bu nedene sığınarak yaşamak da doğru değildir.
8- ERTELEME; En yaygın başarısızlık nedenlerinden biridir.
9- ISRAR ETMEME: Çoğumuz başladığımız her şey de iyi başlayıcılar ama kötü tamamlayıcılarız. En küçük bir yenilgi işaretin vazgeçmeye hazırızdır. Başarısızlık kararlılıkla başa çıkamaz.
10- OLUMSUZ KİŞİLİK: Çevremizin nefretini kazanarak bir yere varamayız. Olumsuz kişilik iş birliği sağlayamaz.
11- CİNSEL İSTEĞİN KONTROL EDİLEMEMESİ; Cinsellik harika bir duygu ama karşımızdakini cinsel obje olarak görmek belki de dostluklarımıza zarar verir.
12- HİÇBİR BEDEL ÖDEMEDEN BİR ŞEY İÇİN KONTROLSÜZ ARZU; Kumar tutkunu olmak gibi bağımlılıklar insanı başarıdan uzaklaştırır.
13- İYİ BELİRLENMİŞ KARAR GÜCÜ EKSİKLİĞİ; Kararsızlık ve erteleme ikiz kardeştir. Birinin bulunduğu yerde genellikle diğeri de bulunur. Sizi tamamen aciz hale düşürmeden bu çifti öldürün.
14- KORKULARIMIZ: Yersiz korkular başarısızlığın temel taşıdır.
15- EVLİLİKTE YANLIŞ EŞ SEÇİMİ; Kararlarımızı hep mutlu olacağız diye veririz ama yanlış karar aldığımızda da bedelini ödemeye hazır olmalıyız.
16- AŞIRI TEDBİRLİ OLMAK; Hayatın tadı riske girmeden alınmaz. Sakin limanlarda yatan gemiler fırtınalardan korunur ama geminin altının durmaktan delinmesine mani olamazsınız.
17- HAYATINDA YANLIŞ ORTAK SEÇİMİ; İşteki başarısızlıkların en yaygın nedenlerinden biri de budur.
18- BATIL İNANÇ VE ÖNYARGI; Batıl inanç bir tür korkudur. Ayrıca cahillik işaretidir.
19- YANLIŞ İŞ SEÇİMİ; Hiç kimse sevmediği bir işte başarılı olamaz.
20- ÇABA YOĞUNLUĞU EKSİKLİĞİ; Bütün çabalarınızı tek bir kesin hedefe yoğunlaştırın.
21- RASTLAGELE HARCAMA ALIŞKANLIĞI; Savurganlar başarılı olamazlar. Çünkü daima yoksulluk korkusuyla yaşarlar.
22- İSTEK EKSİKLİĞİ; İstek olmaksızın kişi ikna edici olamaz. Üstelik istek bulaşıcıdır. Çevremizi seçerken dikkatli olmalıyız.
23- HOŞGÖRÜSÜZLÜK: En zararlı hoşgörüsüzlük şekilleri, dinsel, ırsal ve siyasal fikir farklılıklarına karşı gösterilendir.
24- ÖLÇÜLÜ OLMAMA: En yıkıcı aşırıya kaçma şekilleri yeme, içme cinsel faaliyetlerle ilgili olandır. Bunların herhangi birinde ölçüsüzlük başarı için öldürücüdür.
25- DİĞERLERİYLE İŞ BİRLİĞİ YAPMA YETERSİZLİĞİ; Hiçbir bilgi sahibi iş adamının veya liderin katlanacağı bir hata değildir bu.
26- ÇABA GÖSTERMEDEN ELDE EDİLMİŞ GÜCE SAHİP OLMA: Zaman içinde hak ederek kazanılmamış güç çoğu zaman başarı için ölümcüldür. Ani zenginlik yoksullaktan daha tehlikelidir.
27- KASITLI SAHTEKARLIK; Dürüstlüğün yerini tutacak bir şey yoktur.
28- KENDİNİ BEĞENME VE KİBİR; Bu özellikler diğerlerini uzakta tutmaya yarayan kırmızı ışık görevi görür. Başarıyı öldürür.
29- DÜŞÜNMEK YERİNE TAHMİN ETMEK: Çoğu insan doğru bir şekilde düşünek için gerekli olan bilgiyi elde edemeyecek kadara tembel ya da ilgisizdir.
30- SERMAYE YETERSİZLİĞİ

Bir malı iyi pazarlamak için malı iyi tanımak gereklidir. Kendimizi de iyi pazarlamamız için kendimizi iyi tanımalıyız. Başarısızlık nedenlerimizi iyi bilmeliyiz. Ayrıca bu 30 maddeye sizin de ilave edecekleriniz olabilir. Tek başınıza çok açık yüreklilikle bu maddelere cevap vermenizi öneririm.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Geçen hafta size hayatımı değiştiren bir kitaptan özetler vermeye başlamıştım. Bu hafta da devam etmek istiyorum. Aslında kitap o kadar harika ki inanınki haftalarca yazsam bitmez. Araya başka yazılar sokarak zaman zaman yazmayı düşünüyorum. Bu yazıyı okumadan önce bir hafta önceki yazıdan başlamanızı öneririm. Kitabın adı ve yazarı; BAĞIMDAŞLIĞA SON – MELODY BEATTIE

Yazar bağımdaşlığı şöyle ifade ediyor: “Sorunlu insanları seven, bakımını üstlenen veya onlarla çalışan herkes bir bağımdaş olabilir.”

Geçen haftaki yazımda bağımdaşların özelliklerini yazmıştım. Bağımdaşlıktan uzaklaşmak için neler yapılması gerektiğini bakın yazar nasıl anlatıyor;

“Uzaklaşma, bizle ilgisi olmayan sorunları çözemeyeceğimiz, endişelenmenin fayda etmeyeceği, herkesin kendinden sorumlu olması gerektiği gerçeklerine dayanır. İlgimizi başkalarının sorumlulukları üzerinden çekip, kendi sorumluluklarımıza yöneltelim. Eğer bir insan kendi hayatında felaketler yaratıyorsa, bırakalım sonuçlarına da kendisi katlansın. İnsanları oldukları gibi kabul edelim. Onlara büyüme ve sorumlu olma özgürlüğü tanıyalım. Aynı özgürlüğü kendimize de tanıyalım. Kendi hayatımızı bütün güzellikleriyle yaşayalım. Değiştirebileceklerimizi ve değiştiremeyeceklerimizi belirleyelim. Ve değiştiremeyeceklerimiz için uğraşmaktan vazgeçelim. Bir problemi çözmek için elimizden geleni yapalım, olmuyorsa üzülmeyi ve öfkelenmeyi bırakalım. Eğer denemiş ve becerememişsek, onunla beraber veya ona rağmen yaşamayı öğrenelim. Sahip olduğumuz güzellikleri görelim ve bu güzelliklerin değerini bilerek mutlu olmaya çalışalım. Şu mucizeyi de unutmalım: sahip olduğumuz güzellikler biz kıymetlerini bildikçe fazlalaşacaklardır. Uzaklaşmak, ‘şimdiki zamanı yaşamak’dır, burada ve bu anda. Zorlamaktan ve kontrol etmekten vazgeçip, hayatı oluruna bırakalım. Geçmişten duyduğumuz pişmanlıkları ve gelecekten duyduğumuz korkuları içimizden atalım. Yaşadığımız her günün tadını çıkaralım.”

Ben bu kitabı okuduğumda her bir satırında kendimi bulmuştum. Bütün hayatım başkalarının hayatlarına, sorunlarına, hatalarına tepki duymakla geçiyordu. Bu tepkiler insan olmanın göstergesidir. Ama abartmamak şartıyla. Ben bütün tavsiyeleri yerine getirerek bağımdaşlıktan kurtuldum ve şimdi hayatın tadını çıkarıyorum. Yine çevremdekilerle ilgileniyorum. Kimin yardıma ihtiyacı varsa koşuyorum ama sürekli ağlamayı tercih etmiş insanlarla fazla zamanımı harcamıyorum. Ayrıca başkalarına karşı sorumluluk ve suçluluk hisleri duymadan kendi hayatımı yaşama özgürlüğüne kavuştum. Eğer dostlarımdan birisi düzgün yaşamayı seçmemişse bundan benim rahatsız olmam yersiz. Her koyun kendi bacağından asılır. İşte bağımdaşlık burada başlıyor. Onun sorumluluğunu üslenmek bağımdaşlıktır.

Yazar bağımdaşları şöyle anlatıyor;

“Sevgi adına kontrol ederler.
Çünkü yardım etmek isterler.
Çünkü, olması gerekeni ve insanların nasıl davranmaları gerektiğini en iyi onlar bilir.
Çünkü, kontrol edememekten korkarlar.
Çünkü başka ne yapabileceklerini bilemezler.
Çünkü acılarını bu şekilde dindireceğine inanırlar.
Çünkü yapmaları gerektiğini düşünürler.
Çünkü düşünmezler.
Çünkü akıllarına başka bir şey gelmez.
Çünkü şimdiye kadar her şeyi yoluna koyduğu yöntemin kontrol olduğuna inanırlar.”

Yazar bağımdaşlıktan kurtulmak için şöyle diyor;

“İnsanları değiştiremeyiz. Buna çabalamak hayalperestlik olur. Ya çabalarımıza karşı çıkarlar ya da onları kontrol edemediğimizi kanıtlamak için kötü davranışlarını artırırlar. Belki bir süre için bizim taleplerimize boyun eğebilirler, ama arkamızı döndüğümüz anda kendi doğal tavırlarını takınacaklardır. Artık elimizden bir şey gelmiyorsa uzaklaşma vakti gelmiş demektir. Duygularımla yüzleşelim, kaybetme korkumuzla yüzleşelim. Kendi sorumluluklarımızın kontrolünü elimize alalım. İnsanları rahat bırakalım. Böylece kendimizi de rahat bırakabiliriz.”

Bu satırlar benim hayatımı değiştirdi. İnşallah size de faydası olur.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Hayatımızda neye ilgi duyarsak hemen araştırıp bir kursa gitmeye kalkarız. Hiçbir şey olmazsa internetten araştırır ya da bir kitap alırız. Bunları neden yaparız. Öğrenmek için. Hayatı öğrenmek için ne yapıyoruz? Bir kursa gidiyor muyuz? Hayat öğrenilmez yaşanır diye bir görüş var. Ben hayatın öğrenilebileceğini düşünüyorum. Bilerek yaşamak daha da keyifli. O zaman değişim daha hızlı olur. Değişebilmek için farkına varmak ve sonra da kabullenmek gereklidir.

Yıllar önce hayatıma çok şey katan bir kitap okumuştum. Hatta hayatımı değiştiren bir kitap desem daha doğru olur. Bugün o kitaptan alıntılar yapmak istiyorum size. Kitabın adı; BAĞIMDAŞLIĞA SON, Kitabın yazarı MELODY BEATTIE.

Bağımdaşlık bir tür bağımlılıktır. Kökeni çocukluk dönemine kadar gider. Bağımdaşlar acı çeken, sürekli şikayet eden, her şeyi ve herkesi –kendileri hariç- kontrol etmeye çalışan insanlardır. Başkalarının dertlerinden sorumlu olduklarını düşünürler. Daha önceki yazılarımdan birinde yazmıştım. Ben de gençliğimde bir bağımdaştım. Başkalarının dertleri ile öylesine ilgilenirdim ki, kişi derdini unutur ama ben asla unutmazdım. Bu kitabı okuyunca bütün hayatım değişti. Artık başkalarının dertleri ile ilgilenmiyorum demek istemiyorum. Ama derdin sahibinden daha fazla üzülmem mümkün değil. Elimden geleni yapıyorum ama sonra hayatıma devam ediyorum. Fazlasının zararlı olduğu öğrendim. Hem de neredeyse hayatıma mal oluyordu. Yani bedelini ağır ödedim. Aşağıdaki maddeleri okuyunca yanlış yaptığımı anladım.

Bağımdaşların özellikleri:

1- Başkalarının, düşünceleri, duyguları, davranışları, istekleri, ihtiyaçları, seçimleri, iyilikleri, hastalıkları ve kaderlerinden kendilerini sorumlu tutarlar
2- Başkalarının problemleri karşısında heyecan, merhamet ve suçluluk duyarlar
3- Problemleri olan insana yardım etmeye kendilerini mecbur hissederler (kendilerinden istenmediği halde, tavsiyelerde ve önerilerde bulunmak gibi)
4- Yardımları yetersiz kaldığında öfkelenirler
5- Başkalarının ihtiyaçlarını hissedebilirler
6- Diğerlerinin neden aynı duyarlılıkta olmadıklarını anlayamazlar
7- Hayır demek isterken evet deyip; hem yapmak istemediklerini anlatır, hem de üzerlerine düşenden fazlasını yaparlar. Diğer insanların yapabilecekleri işleri de üzerlerine alırlar.
8- Kendi istek ve ihtiyaçlarının neler olduğunu bilemezler, bilseler de önemsiz olduğunu düşünürler
9- Kendileri hariç herkesi memnun etmeye çalışırlar
10- Kendilerine yapılan haksızlıklardan çok, başkalarına yapılan haksızlıklara öfkelenmek kolaylarına gelir
11- Özveride bulunurken kendilerini güvende hissederler
12- Başkaları özveride bulunursa, kendilerini güvensiz ve suçlu hissederler
13- Bütün hayatlarını verici olarak harcadıkları halde karşılık alamadıkları zaman üzülürler
14- Yardıma ihtiyacı olana bağlanırlar
15- Yardıma ihtiyacı olanları da kendilerine bağlarlar
16- Hayatlarında, bir kriz, çözülecek bir problem, yardım edecek bir olmadığında sıkılırlar ve kendilerini boş ve değersiz hissederler
17- Başkalarına yardım etmek için kendi hayatlarına boş verirler
18- Kendilerini zorlarlar
19- Kendilerini huzursuz ve baskı altında hissederler
20- Başkalarının sorumluluğu altında olduklarına yürekten inanırlar
21- İçinde oldukları durumun suçunu başkalarının üzerine atarlar
22- Hissettiklerinden başkalarını sorumlu tutarlar
23- Diğer insanların, kendilerini deli ettiklerini düşünürler
24- Kendilerini, öfkeli, kurban edilmiş, değeri bilinmemiş, kullanılmış ve harcanmış hissederler
25- Diğer insanların, taşıdıkları bu özellikler yüzünden kendilerine karşı bu kadar sabırsız ve öfke dolu davrandıklarını düşünürler.

Eğer siz de bir bağımdaşsanız önümüzdeki hafta kurtulmanın yollarını okuyabilirsiniz.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Özgüven nedir? Bireyin kendisinden memnun olması, kendi çevresiyle barışık yaşaması demektir. Başka bir tarif de Melody Beattıe’nin “Bağımdaşlığa Son” kitabındaki gibi;

“Nasıl görünüyorlar?
Ne kadar para kazanıyor?
Kimleri tanıyorlar?
Ne çeşit araba kullanıyorlar?
Ne tür işte çalışıyorlar?
Çocukları ne kadar başarılı?
Eşleri ne kadar önemli, güçlü ya da güzel?
Kaç diploması var?
Başkalarının gözünde ne kadar başarılı?

Tüm bu saydığım şeylerden doyum ve zevk almakta bir sakınca yok. Ama bunların hiç biri özgüven sağlamaz. Özgüven bu şeyler kaybedildiğinde geride kalandır.”

Özgüven doğuştan sahip olduğumuz bir duygu değildir. Sonradan edinilen bir kavramdır. Çocukluğumuzda büyüklerimizin bize davranış biçimleri bu duygumuzu iyi veya kötü yönlendirir.

Büyüklerimizden gördüğümüz sevgi, yakınlık ve ilgi çok önemlidir. Fikirlerimize ne kadar değer verildiği, önemsendiği, güven duyulduğu ile ilgilidir. Çocukken hangimize sorumluluk verilmişti. İyi bir şeyler yaptığımızda ne kadar ödüllendirildik. Yaptığımız hatalar ne kadar hoş görülmüştü. İşte bunlar özgüven duymamıza neden olur.

Çocuğa sorumluluk vererek büyütmek çok güzel ama fazlası da zarar veriyor. Benim çocukluğum ve gençliğim farklı geçti. Çok fazla sorumluluk verildi. Tülay her şeyin en iyisini yapar diye büyütüldüm. O yıllarda bu harika bir duyguydu. Kendime güvenimin oluşmasında çok yardımcı olmuştu. Ama yıllar ilerleyince çevremin benden beklediği akıllı uslu ve her şeyi en iyi şekilde yapan imajını zedelememek için hata yapmamam gerektiğini düşünerek yıllarımı geçirdiğimi fark ettim. Oysaki hata yapmasını da bilmem gerekliydi. Özgüven harika bir şey ama fazlası da zarar verir.

Özgüveni olmayan kişi kendinden şüphe duyar. Kendine güveni yetersizdir. Sevilmediğini düşünür, yalnızlık hisseder, eleştirilere karşı alıngandır. Başarısızlıktan çok korkar ve çok sık hayal kırıklığı yaşar.

Görüldüğü gibi hayatımızda sevginin yeri çok önemli. Hiçbir maliyeti yok. Üstelik de bedava :)

Özgüven eksikliğinin nedenlerini sıralamak gerekirse:

Çok yakın birinin ölümü
Anne babanın boşanması
Başarısızlığın üzerinde çok durma ve bu durumu büyütmek
Kendini acımasız bir şekilde eleştirmek
Gerçekçi olmayan hedefler belirleyip ve bunlara ulaşamayınca mutsuz olmak
Başarısızlık korkusu
Hata yapma hakkını kendinde görmemek

Özgüvene sahip olmak için yapılması gerekenler ise;

Risk almak ve cesur olmak gerekli
Kendini sevmek
Kendini tanımak
Hedef koymak
Pozitif düşünmek
İyi bir iletişim
Duyguları kontrol etmek
Fikirlerinizi savunun
Kendini iyi ifade edebilmek
Kendinizi ödüllendirebilmek
Güçlü tarafları ön plana çıkarmak
Çevresine hayır demeyi bilmek
Her an öğrenerek
Hobiler geliştirerek
Değişimi kabullenmek
Şimdi düşüneceksiniz ki bunların hepsi yuvarlak laflar ben bunları nasıl başaracağım. Çok haklısınız. Ama zaten benim bütün yazılarım hep bu duyguları ele alan yazılar. Sürekli her birini yazıyorum. En önemlisi kendimize güven, yapabileceklerimizi bilmek ve üzerine gitmek.

“Ben de kartal olmak istiyorum”

Bir çiftçi, yerde bulduğu bir kartal yumurtasını, tavuk yumurtası sanarak çiftliğine götürmüş. Kuluçkaya yatan tavuğun altına koymuş. Tavuk, kartal yumurtasını da kendi yumurtası sanarak kuluçka döneminde koruyucu kanatları altında tutmuş. Civcivler ve kartal yavrusu yumurtadan çıkmış. Kartal yavrusu, tavukların ve civcivlerin davranışlarını taklit ederek kanat çırpmış, eşinmiş, darı tanelerini ve solucanları yemiş. Kendisinin bir tavuk olmadığını düşünmek aklına bile gelmemiş. Bir gün küçük kartal gökyüzünde uçan kocaman bir kuş görmüş. Bu olağanüstü yaratığa hayranlıkla bakmış. En yakınındaki tavuğa bu kuşun ne olduğunu sormuş. Ona “kartal” derler yanıtını almış. “Ben de kartal olmak istiyorum” demiş küçük kartal. “Saçmalama” demiş tavuk ve devam etmiş:

“Haddini bil. Sen asla kartal olamazsın. Sen bir tavuksun. Bunu kabul et.” Küçük kartal boynunu eğerek, toprağı eşelemiş. “Galiba haklısın.” demiş. Küçük kartal yaşamı boyunca tavukların arasında yaşamış, gökyüzünde özgürce dolaşabileceğini bilmeden. Kendi gücünü görmeden, beş on santimetre yükseğe kadar kanat çırpıp daha fazlasını yapabileceğini, gökyüzüne ulaşabileceğini hiç düşünmemiş.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Etiketler: ,

Yazabilmek için sürekli okuduğumu yazılarımda sürekli ifade ediyorum. İnsanın ne yapmak istediğine karar vermesi hayatı keyifli yaşamasına neden oluyor. Böylece Eflatun’un dediği gibi kendimi fethediyorum: “İNSANIN KENDİNİ FETETMESİ, ZAFERLERİN EN BÜYÜĞÜDÜR”

Bugün size haftalık çıkan K Dergisi’nden alıntı yapmak istiyorum. Amerikalı şair ve yazar Jack Kerouac’un kendi hayatını anlatışı bana harika geldi. Öncelikle daha küçük yaşlarda ne olmak istediğine karar verişi ve bütün gücüyle tek bir hedef üzerine çalışması başarısının nedeni olmuş. Şöyle ifade ediyor;

“Daha on yaşına gelmeden yazar olmayı kafama koymuştum. Sürekli yazıyordum, her an her yerde. Yürürken bile yazdığım oluyordu. Kafama bir direk patlayana ya da ayağıma bir taş takılıp asfalta yapışana dek yazıyordum. Sonra ayağa kalkıp kaldığım satırdan devam ediyordum. Anneme, babama ve arkadaşlarıma uzun uzun mektuplar yazıyordum. Gün içinden fotoğraflar çekip, her küçük ayrıntısını yazıyordum bu fotoğrafların. Yazdıklarım satırlarla ifade edilen yaşam fotoğraflarıydı.”

Bir hedefin peşinden koşabilmemiz için öncelikle bir hedefimiz olmalı. Sonra da deli gibi peşinden koşmalıyız. Hiç birimizin hayatı birbirine benzemiyor. Benzemesi de gerekmiyor. Başkalarına benzemek için uğraşmamalıyız. En iyisi özgün bir hayatımız olması. Bize özgü, sadece bize özgü. Bundan da asla utanmamalıyız.

Yazarın notlarından devam edelim bakın nasıl bir düşünce yapısı var:

“Canımın sıkıldığı bir gün bilmediğim bir gemiye atlayıp dünyanın değişik yerlerini görmeye karar verdim. Kendime müthiş eğlenceler düzenledim. Singapur barlarında polo sopası salladım, Avustralya’da at yarışı oynadım, Bombay’da sokak serserileriyle dalaştım, pislik yuvası Karaçi’de kendi ihtilalimi yaptım ve bunu Marsilya’dan başlatıp öbür tarafa kadar yaydım. Hayatım boyunca ait olduğum yeri aradım. Yaşımım ve yazdıklarımla toplumun kalıplarını kırmaya çalıştım hep. Kafamın içindekileri yıkmak için çok uğraştım. Çok özgür kaldım, çok dolaştım, çok açıldım. Zihnimin içine çöreklenmiş o eski dünyayı yerinden söküp attım. Galiba hep mutluluğu aradım ama mutluluğun yolu, mutluğun harika, garip bir düş olduğunu anlamaktan geçiyor. Zaman ise tozun bile demirden olduğu katranlı çukur sadece. Her taşın altına elimi sokmaktan çekinmedim. Spor muhabirliği, inşaat ameleliği, askerlik, yemek dağıtıcılığı, kamarotluk, kasaplık, garsonluk, bulaşıkçılık, orman yangın gözcülüğü, demiryolları işçiliği…Şimdi sadece takılıyorum. Ama ben daha çok çılgın insanları kale alırım. Yaşamak için çıldıranları. İçlerindeki ateşi tutkuyla besleyenleri. Yıldızların arasına ağ örmeye çalışan bir örümcek çılgınlığında tek bir mumla dünyayı aydınlatmaya kalkanları severim. Neredeyse tüm hayatım boyunca seyahat ettim ve yazdım. Günlük kaygılarla ömür tüketen insanlar gördüm. Otuz dört yaşına kadar araba kullanmadım, hiç ehliyetim olmadı. Çocukluğundan beri araba kullananlar ve ilk fırsatta ehliyet sahibi olanlar tüm ömürlerini ev-iş arasında yol yaparak harcarken ben dünyayı gezdim. Garip bir tezat…”

Farkında mısınız bizden bahsediyor :) Büyük şehirlerde yaşayan bizler, hayatımız arabaların içinde iş-ev arasında geçti ve geçiyor. Tatil demek, yılda bir kere bir hafta deniz tatili oldu :)

Devam edelim:

“Yalnız kalmaya, bilgelik kazanmaya çalışıyordum. Yaşamın keyfini tam kalbinden yakalamaya uğraşıyordum. Bu durum beni yangın gözcülüğüne sürükledi. Doğa koşulları altında, tamamen yalnız başıma, ormanın tam ortasında altmış üç gün ve gece, sonsuza dek ıssız kalmaya mahkum bir dağda sonsuzluğu aradım. Kayalara ve ağaçlara hiçliğin anlamını sordum zaman zaman. Yanıt boşlukta kükreyen kocaman bir sessizlikti. Yıldızları o kadar uzun zaman izledim ki onların birer sözcük olduğunu düşünüyorum artık. Bedenim dünyanın hangi ücra köşesine kavrulursa kavrulsun doğanın hüküm sürdüğü bu evrende her şey beynimin içinde olup bitiyor. Kafamın içindeki önyargılardan kurtuluyorum ve yaşamı olduğu gibi seviyorum.”

Yazarın hayatı beni çok etkiledi ve sizinle paylaşmak istedim. Biraz daha özgür yaşamalıyız, biraz daha hayatın tadına bakarak yaşamalıyız diye düşünüyorum. Hani geçen haftalarda Ataol Behramoğlu’nun bir şiirini yazmıştım size. Kusura bakmayın ama tekrar yazmak istiyorum. Hayatı doya doya yaşayanlara selam olsun…

YAŞADIKLARIMDAN ÖĞRENDİĞİM BİRŞEY VAR

Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var:
Yaşadın mı, yoğunluğuna yaşayacaksın bir şeyi
Sevgilin bitkin kalmalı öpülmekten
Sen bitkin düşmelisin koklamaktan bir çiçeği
İnsan saatlerce bakabilir gökyüzüne
Denize saatlerce bakabilir, bir kuşa, bir çocuğa
Yaşamak yeryüzünde, onunla karışmaktır
Kopmaz kökler salmaktır oraya
Kucakladın mı sımsıkı kucaklayacaksın arkadaşını
Kavgaya tüm kaslarınla, gövdenle, tutkunla gireceksin
Ve uzandın mı bir kez sımsıcak kumlara
Bir kum tanesi gibi, bir yaprak gibi, bir taş gibi dinleneceksin
İnsan bütün güzel müzikleri dinlemeli alabildiğine
Hem de tüm benliği seslerle, ezgilerle dolarcasına
İnsan balıklama dalmalı içine hayatın
Bir kayadan zümrüt bir denize dalarcasına
Uzak ülkeler çekmeli seni, tanımadığın insanlar
Bütün kitapları okumak, bütün hayatları tanımak arzusuyla yanmalısın
Değişmemelisin hiç bir şeyle bir bardak su içmenin mutluluğunu
Fakat ne kadar sevinç varsa yaşamak özlemiyle dolmalısın
Ve kederi de yaşamalısın, namusluca, bütün benliğinle
Çünkü acılar da, sevinçler gibi olgunlaştırır insanı
Kanın karışmalı hayatın büyük dolaşımına
Dolaşmalı damarlarında hayatın sonsuz taze kanı
Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var:
Yaşadın mı büyük yaşayacaksın, ırmaklara, göğe, bütün evrene karışırcasına
Çünkü ömür dediğimiz şey, hayata sunulmuş bir armağandır
Ve hayat, sunulmuş bir armağandır insana

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Mutsuzluğumuzun nedenlerinin en başında stres geliyor. Bugün stres ile ilgili nedenleri ve kurtulmanın yollarını yazmak istiyorum.

Stresin nedenleri

1- Anı yaşayamadığımız için
2- Yaptığımız işi sevmediğimiz için
3- Evliliğimizden memnun olmadığımız için
4- Maddi imkansızlıklar içinde olmamız
5- Affetmediğimiz için
6- Hadi dostlar sınava diyemiyoruz
7- Vazgeçemediğimiz için
8- Kızgınlıklarımızı ifade edemediğimiz için
9- Çocuklarımıza ne vereceğimizi bilemiyoruz
10- Çocuklara yönelip kendimizi unutuyoruz
11- Eşimizle birlikte adım atamıyoruz
12- Her konuyu negatif olarak anlatıyoruz
13- Başkalarının yanlışlarının bedelini biz ödüyoruz
14- İlişkilerimizi sonuna kadar yaşamıyoruz
15- Ayrılıkları ve bitişleri kabullenmiyoruz
16- Bazı insanlar sürekli ağlar
17- Korkularımız (yalnız kalma, terk edilme, tanımadığımız korkular ..vs..)
18- İhanet ve nedenleri
19- Empati yapamamamız
20- Depresyonda olduğumuz halde doktora gitmememiz
21- Bir hedefimimizin olmaması
22- Kıskançlık
23- Özgür olmadığımız için
24- Bağımdaşlığa son veremememiz

Stesten neden kurtulamıyoruz?

Mutsuzluğun kaynağını bilmiyoruz
Bir bilene sorma alışkanlığımız yok
Stresten gerçekten kurtulmayı istemiyoruz
Ağlamayı seviyoruz
Hedefleri elde edince keyfini çıkaramıyoruz
Ben kimim cevabını bilmiyoruz
Özgürlük için savaşmıyoruz
Stersten kurtulmanın yolları

1- En büyük mutluluk, mutsuzluğun kaynağını bulmaktır
2- Bütün streslerimizi kağıda yazalım
3- Sorunları tek tek ele alıp artı ve eksilerini yazalım
4- Eğer sorunu şimdi çözmemek yani beklemek bize ileride artı katacaksa rafa kaldıralım
5- Yapılması gereken her şeyi ajandaya yazalım
6- Zamanı planlayalım
7- Hedefler koyalım
8- Anı yaşamayı öğrenelim
9- Bütün yarım işleri bitirelim
10- Spor yapalım
11- Sağlıklı olmayı hedef edinelim
12- Bağımdaşlıktan kurtulalım

Bu yazdıklarımın her bir satırı ayrı bir yazı konusu. Zaman içinde detaylara girerim. Bu yazımda sizi olumsuzluklarla sıkmak istemiyorum. Yazdığım bu maddeleri hiçbir kitapta okumadım. İnanın ki hepsinde yaşanmışlık var. Bunlar pratik hayatta başımdan geçenlerden çıkarttığım derslerin sonuçları. Umarım sizlere de faydalı olur.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Gazeteleri okurken bir elimde makas bir elimde kalem ile okuyorum. Neden mi? Çünkü beni motive eden o kadar çok olay oluyor ki. Bütün haberlere bakış açım değişti artık. İnsanlar neyi nasıl başarmışlar diye arayış içinde olduğumdan bir haber görünce hemen kesiyorum. Önce kendim motive oluyorum. Sonra seminerlerde örnekler vererek anlatıyorum. Bugün beni motive eden bir haberi sizinle paylaşmak istiyorum. Haber üzüntülü olarak başlıyor. Ama sonra nasıl başardığını görünce içime umut doğdu. Haber 1 Ağustos 2006 tarihinde Hürriyet Gazetesi’nde çıkmıştı:

Manisa Gölmarmaralı sanayici Gazanfer Sanlıtop, 1992’de kanser oldu, midesinin dörtte üçü ve safrakesesi alındı. Hayata küsmek yerine işine sarılan Sanlıtop, kanserle mücadele ederken bir fabrika kurup, ABD’lilere sattı. İlk fabrikasını büyüttü 45 ülkeye ihracat yapıyor.

“1940’ta Manisa Gölmarmara’da doğdum. Ailem 500 yıl önce Karaman’dan Makedonya’ya gitmiş, 1925’te babam tekrar Türkiye’ye göç etmiş. Önce İzmir’e sonra da Gölmarmara’ya yerleşmişler. Babam da girişimciydi, Gölmarmara’da tuğla kiremit imalatı ve bakkallık yapıyordu. Dedemiz de Manastır’da kereste imalatı, değirmencilik yaparmış. Aileden girişimciliği öğrenmişim.”

Antibiyotik kullandım kanserim ortaya çıktı

Gazanfer Sanlıtop kanser teşhisini şöyle anlatıyor: “Kulağım iltihaplandı bir antibiyotik kullandım ve mide kanaması geçirdim. Böylece kanser ortaya çıktı. 16 Aralık 1992’ydi ve teşhis konuldu. 21 Aralık’ta midemin dörtte üçünü safra kesesiyle birlikte alındı. Uzun süre kemoterapi gördüm. Hiç iyi sonuç vermedi, moralimiz bozuldu ama aynı zamanda da fabrika inşaatım sürüyordu ve iki kolumda iki adam inşaata giderek Teknopolimer’i kurduk, işlettik. Büyüttük ve Amerikalılara sattık. Kemoterapiden sonra tahliller çok kötü çıkınca ABD’ye gittim ama orada da ’yapacak bir şey yok’ dediler. Ben de bir daha kafaya takmadım. Sadece bir kez bu duruma söylendim o da ameliyattan bir gece önce ’Allahım çok gencim, daha 53 yaşındayım’ dedim.”

Kanser olunca çok daha verimli oldum

Gazanfer Sanlıtop, kanserle mücadele ederken bir anda ’şiirler, sevgi ve tecrübe’ üzerine kitaplar yazmaya başlar. Sanlıtop, “Şimdi 10’uncu kitabım basılacak. Adı da ’Ayrık Otu’; Çiftçiler bilirler ayrık otu kanser gibidir iyi temizlemezsen tarlayı mahveder. Kanser gibi yani. Belki de bu kitaplar hastalığın meyvesidir. Bir arkadaşım anlatmıştı bir kayısı ağacı varmış, üç beş meyve verirmiş. Sonra bir anda çok meyve vermiş. Ziraat mühendisi arkadaşını çağırmış ve sormuş ’niye böyle oldu?’ Meğerse ağaca bir çamaşır ipi bağlanmış ama sonra ip kopmuş ağaçtaki bağlı kısım boğum şeklinde kalmış ve ağacı sıkmaya başlamış. Ağaç öleceğini anlayıp çok meyve vermeye başlamış. Ben de acaba öleceğim diye korkudan mıdır nedir bir şiir kitabıyla başladım sonra 10 kitap çıktı. 1997’de umreye gittiğimde Kabe’yi tavaf ederken ’en iyi dua içinden gelendir’ diye bir şeyler söyledim. Otele dönerken de bir kağıda yazdım. Bundan sonra şiirler çoğaldı kitap olarak basıldı. Sonra başka kitaplar oldu. Bana ’bravo kanseri yendin’ diyorlar. Ben de durumu kendimce şöyle açıklıyorum: “Binbir derdi olsa da sevilir yalan dünya/Hayat denen muamma fanilerce bilinmez/Ümidini kaybetme isyan etme tanrıya/İnsan ecelden ölür hastalıktan ölünmez.”

Kafaya takmamanın ne kadar önemli olduğunu bu haberle daha iyi anladım. Yukarıdaki paragraftaki cümleyi tekrar buraya almak istiyorum. Beni en çok motive eden cümle bu olmuştu: “Kemoterapiden sonra tahliller çok kötü çıkınca ABD’ye gittim ama orada da ’yapacak bir şey yok’ dediler. Ben de bir daha kafaya takmadım.”

Hayatımızdaki olumlu ya da olumsuz olayları düşüncelerimiz ile büyütüyoruz. Madem ki ben büyütüyorum o zaman mutlulukları büyütmeyi tercih ederim. Yapabileceklerimizi yaptıktan sonra hayata teslim olmak gerekli diye düşünüyorum. Çünkü mutluluk varılması gereken bir nokta değil, bir yoldur. Bu yola da hayat deniyor. Eğer sadece mutluluklarımızı varacağımız hedeflere saklarsak o noktaya vardığımızda belki de hayat bitmiş olacak. Onun için bize sunulan bu güzel hayatı yaşamaya bakalım mutluluk nasıl olsa arkamızdan gelecektir. Burada size güzel bir anektot yazmak istiyorum:

“Büyük kedi, kuyruğuyla oynayan küçük kediye sordu:
- Neden kuyruğunu kovalayıp duruyorsun?
Küçük kedi şöyle yanıt verdi:
- Bir kedi için en güzel şeyin mutluluk, mutluluğun da kuyruğumda olduğunu öğrendim. Kuyruğumu kovalıyorum, kovalıyorum..Sonunda onu yakaladığım zaman, biliyorum ki, mutluluğu yakalamış olacağım.
Yaşlı kedi gülümsedi;
- Gençken ben de senin gibi, mutluluğun kuyruğum olduğuna inanıyordum. Yıllar geçtikçe anladım ne zaman ki kovalasam o benden uzaklaşıyor, ne zaman kendi işime baksam, o hep peşimden geliyor.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Son aylarda keyifle okuduğum bir dergi var. Cuma günleri çıkıyor. Derginin adı sadece K. Dergisi Alkım Yayınları çıkarıyor. Cuma günlerini dört gözle bekliyorum. Bugün size bu dergiden alıntılar yapmak istiyorum. Bu konuyu zaten uzun süredir yazmak istiyordum. Çoğumuzun yaşadığı duyguları yazmak istiyorum.

Yaşadığımız bir ilişki bittikten sonra (bu evlilik veya flört de olabilir), uzun süren bir yalnızlık dönemi yaşarız. Bir müddet sonra bu yalnızlık dönemi canımızı sıkmaya başlar. Aşık olma isteği duymaya başlarız. Çünkü tek düze heyecansız bir hayat sıkar insanı. Şöyle harika bir aşk yaşasam da mutlu olsam deriz. Ama ne gezer. Aşk insanı mutlu eder ama bir o kadar da acı verir. Aşık olan insana rahat huzur yoktur. Bir gün mutluluğu yaşıyorsak ertesi gün kendimizi ağlar buluruz. Oysaki düne kadar ne kadar dingin ve huzurlu bir hayatımız vardı. Portekizli yazar Marina Alcoforado aşık olduğu Chamilly Kontuna yazdığı mektupta bakın ne diyor; “Neden olduğunuz mutsuzluk için kalbimin derinliklerinden teşekkür ediyorum size. Sizi tanımadan önce yaşadığım dinginlikten nefret ediyorum.”

Aşk işte böyle insana aynı zamanda mutsuzluk veren bir duygu. O uzun süren dinginliğin arkasından geliyor. Nasıl bir dinginlik yaşıyoruz ki mutsuzluğu özlüyoruz. Dergide Portekizli yazar Marina Alcoforado’nun hayatını kaleme alan Ahmet Celal yazarın fikirlerini şöyle ifade etmiş; “Bir çıldırma haliydi aşk ve belki de herkesin yaşamında çılgınca şeyler yapmaya ihtiyacı olduğu için aşık oluyorduk. O çılgınlık bize ne kazandırıyor, neyi tattırıyordu ki eksikliğini hissedip arıyor, çektireceklerini bile bile pek fazla kaçıp kurtulmaya çalışmıyorduk.”

Demek ki yalnızlık ve dinginlik insan ruhuna huzur vereceğine çılgınlık hissi veren bir duygu. En sakin insanın bile içinde fırtınalar esebiliyor. Bazı kişiler bu çılgınlığı hayata geçirir, bazı kişiler çılgınlığı bastırarak yaşar. O zaman da içindeki fırtınalar kasırgalara dönüşür. Oysaki insan, doğasına ayak uydurmalı ve bu çılgınlıkları yaşamalı. Yoksa acısı fena halde vücudunun bir yerinden hastalık olarak ortaya çıkar. Ahmet Celal Marina Alcoforada’yı anlatmaya devam ediyor:

“Milyonlarca yıldır hep aynı yöne ve aynı hızda, yörüngesinden bir milim şaşmadan dönen dünya dahi, lavlar fışkırtarak patlayan yanardağlarla, depremlerle sarsılmasa, kasırgalarla, sellerle hırpalanmasa yaşamını sürdürebilir miydi? Onun tabiatı yaratıyordu bunları ve insan denilen dünya da arada bir kendi tabiatının koşullarına boyun eğmese yaşamazdı belki. İnsan mizacını “tabiatı” diye tanımlama alışkanlığımız bundan geliyor olmalıydı. Ve aşk, o tabiatın koynunda saklanmış bütün afetleri, bütün güzellikleri ortaya seriyor, yaşanmadık bir mevsim bırakmıyordu.”

Yaşanmadık mevsim bırakmamak için bazen riske girmek gerekiyor. Yani mutsuzluğu göze almak önemli tabii. Eğer göze almazsak o güzel aşkı yaşayamayız. Pişmanlıklarla dolu yıllar başlar. Yıllar sonra da dilimizden düşürmediğimiz tek kelime olur. Keşke……Keşke…Keşke.

ABD’li şair ve yazar Charles Bukowski’nin pişmanlık konusundaki fikirleri: “Aklıma yatan tek pişmanlık, yapılmış değil yapılmamış bir şey yüzünden hissedilen olabilir.” Ben de aynı şeyi düşünüyorum. Yıllar geçtikçe eğer dağarcığımızda keşke’lerimiz çok ise bilin ki hayatımızda eksik bir şeyler var. Bazen çok severiz ama bu kişi yanlış biri olabilir. Yani sevgimize layık olmayabilir. Ya da tek taraflı bir aşk olabilir. O zaman da ömür boyu bu aşkın peşinden gitmek de yıllar sonra bize keşke dedirtir. Ünlü şair Pablo Neruda bir şiirinde şöyle diyor;

YAVAŞ YAVAŞ ÖLÜRLER AŞKDA VE İŞTE BEDBAHT OLUP İSTİKAMET DEĞİŞTİRMEYENLER
RÜYALARINI GERÇEKLEŞTİRMEK İÇİN RİSK ALMAYANLAR
HAYATLARINDA BİR KEZ DAHİ MANTIKLI TAVSİYELERİN DIŞINA ÇIKMAMIŞ OLANLAR
YAVAŞ YAVAŞ ÖLÜRLER
ŞİMDİ YAŞAYIN
BUGÜN RİSKE GİRİN
HEMEN HAREKETE GEÇİN
KENDİNİ YAVAŞ YAVAŞ ÖLÜME TESLİM ETME!
MUTLULUKTAN KAÇINMA

Hiçbir ilişki dört dörtlük olmaz. Hayatımızda bir sürü yanlış ilişki olabilir. Ama yaşamadan bilemeyiz.
ABD’li şair ve yazar Charles Bukowski yaşamına giren kadınları şöyle anlatıyor; “Çok kadınım oldu ama. Sayısız, ama her biri tek ve eşsiz, her biri “bir”, hepsi tam ve eksiksiz. Her kadını teniyle, kokusu, sıcağıyla sevdim. Hepsini tek tek, elimden gelen en büyük özenle, yoğun bir istekle, sarhoş bir şehvet ve nefretle sevdim kadınlarımı. Bütün bahçelerimi kasıp kavuran yangınlar oldu aralarında, beni ölüme yaklaştıranlar, ölüme yakıştıranlar, ölüme yakışanlar oldu. Beni hayatımdan alıp çakalların ortasına kemiksiz bir et yığını gibi fırlatanlar oldu. Beni öldürenler, benim için ölenler oldu. Ama hiçbiri bende ölmedi, onlar yeraltındaki kasabamın en güzel kızları şimdi, acımasız baştan çıkarıcılıklarıyla sokağa çıkmaları yasaklanmaları gereken kadınlarım.”

Şairin yaşadığı deneyimlere bakar mısınız? Eğer bu ilişkileri yaşamamış olsaydı belki de bu kadar ünlü bir yazar olamazdı. Aynı konuyu Ahmet Altan da İçimizdeki Bir Yer isimli kitabında işlemiş. “Nice aşk yitirdim ben. Kışkırtıcı bir bakışıyla çılgına döndüğüm, bir dudak büküşüyle ağulu acılar çektiğim, kahkahalarıyla şenlenip gözyaşlarıyla kederlendiğim, bir tanrıça katına çıkartıp tapındığım, kutsal mabetlerinin sunaklarına hayatımı bir adak gibi bırakmayı arzuladığım, memelerinde, kasıklarında, kalçalarında, bacaklarında, boyunlarında adanmış topraklarda dolaşan bir sofu gibi vecd içinde kendimden geçerek dolaştığım, ayaklarına kapandığım, göğüslerinde ağladığım, saçının bir teline halel gelmesin diye fütursuzca ölüme yürüyeceğimi hissettiğim, bazen öldürmeyi şiddetle istediğim, onda yok olup onla var olduğum, bana her defasında aşkı, acıyı, sevinci, hayatı ve ölümü yeniden öğreten kadınlar yitirdim ben.
Kızıl bir kor gibi örslerine bıraktığım ruhumu bazen sert darbelerle, bazen yumuşak dokunuşlarla şekillendiren, benden bir başka ben yaratan, onun her şeyi, babası, oğlu, kardeşi, kocası, sevgilisi olduğum, onu her şeyim yaptığım, varlığıyla her şeyin tadına, kokusunu, görüntüsünü değiştiren, sıradan birçok davranışı olağanüstü maceralara dönüştürüp olağanüstü maceraları olağanlaştıran kadınlar.”

Yaşadığımız büyük aşkların bir gün biteceğini bilmek belki de bazı zor koşullara kendimizi hazırlamak açısından faydalı olabilir. Hiç bitmeyen aşk yok mu? Tabii ki var. Ama onlar azınlıkta olduğundan istisnalar kaideyi bozmaz demek zorundayım. İlişkilerin biteceğini Ahmet Altan da kabul ediyor;

“Biz üç kişiyiz.
Ben, sevdiğim ve ilişkimiz.
Beni sevdiğime bağlayan ilişki, bir zaman sonra beni sevdiğimden ayırıyor.
Yitirmenin ne olduğunu biliyorum.”diyor.

JAMES CONANT; KAMLUMBAĞAYA BAKIN. SADECE BAŞINI DIŞARI ÇIKARTTIĞI ZAMAN İLERLER.

Ben de James Conant gibi düşünüyorum ve risk almaktan yanayım.

Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Tülay abla ben size Ordu’dan ulaşıyorum. Sitenizi tesadüfen buldum. Benim de size danışmak istediğim şeyler var. Benim yaşım 32, kendime ait bir dükkanım var ve onu işletiyorum. Ben çok karamsar bir insanım bu durumdan kurtulmaya çok çalıştım ama bir türlü kurtulamadım. Her zaman her şeyin en kötüsünü düşünüyorum. Sanki hep kötü şeyler olacakmış gibi geliyor, bu da beynimi fazlası ile yoruyor. Birini çok seviyorum. Onu çok seviyorum. Ama ona güvenemiyorum. Benden ayrıldıktan sonra sanki dediklerinin tersini yapıyormuş gibi geliyor. Bu da beynimi kemirip duruyor. Ona güvenmek istiyorum ama iki dakika sonra içimi kuşkular kemiriyor. Çok kuşkucu bir insanım. İnsanları hep kendimden üstün görüyorum böyle görünce de kendimi bir şeye yaramaz.insan olarak görüyorum bu da beni mutsuz ediyor. Aslında sessiz, kimseye zararı olmayan, kimsenin etlisine sütlüsüne karışmayan bir insanım. İnsanlara hep iyi niyetle yaklaşıp ona göre davranırım. Temel felsefem önce insanlık üzerine kuruludur. Ama Tülay abla bir şekilde kendimi çok mutsuz hissediyorum. Allah’a çok şükür her şeyim var ama mutlu değilim. Hayattan zevk alamıyorum. Bunun sebebi nedir? Çok duygusal bir insanım çoğu zaman ağlarım. Daha nasıl anlatayım. Sevdiği insana insan güvenir değil mi? Ben de hemen kuşku, hemen her şeyin tersi düşünce, beynim allak bullak oluyor. Kendi içimde öz güvenim yok aşırı kıskanç biriyim. Abla bana bu konularda açıklık getirirseniz sevinirim. Göstereceğin ilgiye şimdiden teşekkür ederim, saygılar sunarım. Lütfen en kısa zamanda cevap verirseniz sevinirim. Her şey gönlünüzce olsun. Hoşçakalın.
RUMUZ: MUTLULUK MUTSUZU

CEVAP: Yazdıklarını okurken inan ki hiç şaşırmadım. Neden mi? Çünkü Türkiye’de yapılan bir araştırmaya göre kendini bulma yaşı 45-55 arası imiş. Yani ondan önceki yıllar insanın kendini aramasıyla geçiyor. Üzülme lütfen. Bu yaşadıklarını birçok insan yaşıyor. Nedeni nedir diye sorarsan; Henüz kendinle yüzleşmedin. Henüz kendini tanımıyorsun. Gücünü farkında değilsin. Onun için diğer insanlar sana göre daha üstün geliyor. Oysa ki belki de sen o insanlardan daha üstünsün ama bunu bilemiyorsun. Çünkü karşındaki kişiyi neyle mukayese etmen gerektiğini bilemiyorsun. Bunlar eksiklik değil. Bu bir arayıştır. Kendini arayış yılları böyle acılı geçer. Doğal olan da bu zaten. Bütün bunları farkında olmayan o kadar çok insan var ki. Hiçbir arayış içinde olmadan ölüp gidenler var. Mutsuzluğunu farkında olman ve nedenlerini araştırman yolun yarısını geçtiği gösterir. Bak Dostoyevski ne demiş; EN BÜYÜK MUTLULUK, MUTSUZLUĞUN KAYNAĞINI BİLMEKTİR.

Sen mutsuzluğun kaynağını aramaya çıktın. Bu büyük bir başarıdır. Peki, nasıl başaracağım diyorsan; okumaktan başka çare yok. Bir de çevrendeki insanları gözlemlemek. Hiçbir şeye karar vermeden uzun süre okumanı tavsiye ederim. Bir müddet sonra bütün bilgilerin içinden kendini yaratacaksın. Ondan sonra, senden daha iyi olan insanları kıskanmaktan ziyade onlardan nasıl faydalanabilirim düşüncesine kapılacaksın. Birilerinin peşinden koşmayı ve kuşku duymayı gereksiz bulacaksın. Çünkü onlar senin peşinden koşacaklar. Çünkü kendin olacaksın. Sana başarılar diliyorum.

***

Tülay Hanım. Merhabalar, ben size daha önce de mail atmıştım.. Sizden gelişim kitapları istemiştim siz de bana bir okuma alışkanlığım olması gerektiğini söylemiştiniz ve ben de sizden etkilenerek her hafta kitaplar okumaya başladım. Uludağ Üniversitesi’nde olan panel ve seminerlere katıldım ve bunun gibi bir sürü kendime yararlı olabilecek eğitimler almaya devam ediyorum..:) 11.2.2007 tarihindeki “Kırılma noktası” başlıklı yazınızı okuduğumda bana ne kadar uyduğunu düşündüm. Ben de size mail attığım dönemlerde gerçekten bir tünelin içindeydim ve çıkamıyordum. Şimdi gerek ailem gerek özel hayatım.:) gerekse iş hayatım olsun artık o tünelden çıkmanın keyfine varıyorum.. Tabii ara ara kenarından geçip bakıyorum..:) Öğrendim ki Tülay Hanım okumak kendine bir şeyler katmak, at gözlüğünü çıkarmak çok güzel bir şey. Ben bunu başardım, geçen sene ki olaylara şimdi daha başka bir gözle bakıyorum..:) ve bunun herkes farkında.. ve ben kendimle gurur duyuyorum. Tünelden çıktım. Şimdi sıra öğrenmem gereken birçok şeyi öğrenme atağına geldi. Her şeyin gönlünüzce olmasını diliyorum…:) ve yazılarınızı sürekli takip ediyorum, okuyorum, arkadaşlarımla paylaşıyorum ve paylaştığınız düşünceleri ve sözleri not alıyorum..:)) Sevgiler
Rumuz: TÜNEL

CEVAP: Maillin beni çok mutlu etti. Tünelden dışarı çıkan bir kişi yaşama sevincim oluyor. Daha binlerce tünele girip çıkacaksın. Önemli olan tekniği bilmek. Hepsinden başarıyla çıkacağına eminim. Benim emin olmamdan ziyade, yazından anladığım kadarıyla esas sen kendinden eminsin. Bunu gördüğüme çok sevindim. Bu mailli tünelde yolunu kaybedenler için özellikle yayınladım.

Sevgiler

Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Hepimizin bu dünyaya bir geliş nedeni olduğuna inanıyorum. Yaşadığımız sürece insanlara karşı görevlerimiz olmalı. Benim görevim de okuduğum ve öğrendiğim her şeyi sizlerle paylaşmak olduğuna inanıyorum. Bunun adına da misyon diyorum. Bu dünyadaki misyonumun paylaşım olmasından çok memnunum.

Hepimizin birbirimizden daha iyi bildiği bilgiler var. Bunların paylaşılmasından yanayım. Çünkü bilgiler beynimizin içine girer orda harmanlanır yani kendi yorumumuzu elde ederiz. Bu bilgilerin beynimizden akması gerekli diye düşünüyorum. Yoksa beynimiz bilgiden boğulur. Ama bu bilgilerin doğru olmasına dikkat etmeliyiz. Bildiklerimizi de saklamaya gerek yok. Büyük düşünür PLATON bu konuda şöyle demiş; “BİLİRKEN SUSMAK, BİLMEZKEN SÖYLEMEKTEN DAHA KÖTÜDÜR”

O zaman doğru yoldayım. Üstelik ben bu yazıları yazarken sürekli okumak zorundayım. Öğreniyorum ve öğretiyorum. Ayrıca öğretirken yeniden öğreniyorum. İnanın, bana da çok faydası oluyor. Sokrates’in de aynı fikirde olması beni mutlu ediyor: “ÖĞRENDİĞİN HER ŞEYİ İÇSELLEŞTİR, İÇSELLEŞTİRDİĞİN HER ŞEYİ ÖĞRET.”

Paylaşmanın ne zararı olabilir ki. Sizlerden gelen maillerden anladığıma göre çok da faydalı oluyorum. Birçok kişi yazılarımı okuyarak hayatına yön verdiğini yazıyor. Demek ki Mevlana’nın dediğini yapıyorum: “BİR MUM DİĞER BİR MUMU TUTUŞTURMAKLA IŞIĞINDAN BİR ŞEY KAYBETMEZ”

Işığımdan bir şey kaybetmediğim gibi her gün biraz daha aydınlandığımı hissediyorum. Ama daha çok uzun yolum var. Ölene dek öğrenmeye ve öğretmeye devam edeceğim. Çünkü yaşamak için bir nedenim var. Bu neden beni ayakta tutuyor ve yaşama keyfi veriyor. Bu keyif de her türlü zorluğu yenmemi sağlıyor. Beni tembellikten kurtarıyor. Yaşlanmak istemiyorum. Belki fiziksel yaşlanmalara mani olamam ama beyinsel yaşlanmaya mani olabilirim: “İNSANI VAKTİNDEN ÖNCE YIPRATAN BİR ŞEY VARSA, O DA TEMBELLİKTİR” HZ. ALİ

Hazreti Ali’nin dediğine katılıyorum. Bazı günler canım tembellik etmek istiyor ama bunu abarttığım zaman yerimden kalkmakta bile zorluk çekiyorum. Hatta bir can sıkıntısı başlıyor. Sonra aklıma LA BRUYERE’nin sözü geliyor ve hemen harekete geçiyorum: “CAN SIKINTISI DÜNYAYA TEMBELLİKLE BERABER GELMİŞTİR”

Tembel olarak geçirdiğim günlerin acısını çıkarır gibi deli gibi okumaya başlıyorum. Çünkü boş geçirdiğim günleri yaşanmamış olarak görüyorum. Arada sırada tembellik harika bir şey ama abartmamak gerektiğine inanıyorum. Öğrenmeden geçirdiğim günlerde yerimde sayıyorum. Hiçbir yeni fikir öğrenmeyince beynimdeki hücreler bile ölüyor. Kendimi yenileyemiyorum. Aklıma yeni fikirler gelmiyor. Fikirlerimi değiştirebilmem için öğrenmem gerekli ki eskisiyle mukayese yapabileyim. JAMES CANANT’ın sözü aklıma gelince harekete geçiyorum: “ANCAK APTALLAR VE ÖLÜLER DÜŞÜNCELERİNİ HİÇ DEĞİŞTİRMEZLER”

Ben ne aptalım ne de ölüyüm. Yaşıyorum ve deliler gibi yaşamak istiyorum. Yaşamın hakkını vermek istiyorum. Ataol Behramoğlu’nun bu şiiri daima bana yol göstermiştir. Haftada en az 2 kere okuyorum. Her okuyuşumda içime bir sevinç doğuyor. Yaşama dört elle sarılıyorum. Size de keyifli bir okuma diliyorum.

YAŞADIKLARIMDAN ÖĞRENDİĞİM BİRŞEY VAR

Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var:
Yaşadın mı, yoğunluğuna yaşayacaksın bir şeyi
Sevgilin bitkin kalmalı öpülmekten
Sen bitkin düşmelisin koklamaktan bir çiçeği

İnsan saatlerce bakabilir gökyüzüne
Denize saatlerce bakabilir, bir kuşa, bir çocuğa
Yaşamak yeryüzünde, onunla karışmaktır
Kopmaz kökler salmaktır oraya

Kucakladın mı sımsıkı kucaklayacaksın arkadaşını
Kavgaya tüm kaslarınla, gövdenle, tutkunla gireceksin
Ve uzandın mı bir kez sımsıcak kumlara
Bir kum tanesi gibi, bir yaprak gibi, bir taş gibi dinleneceksin

İnsan bütün güzel müzikleri dinlemeli alabildiğine
Hem de tüm benliği seslerle, ezgilerle dolarcasına

İnsan balıklama dalmalı içine hayatın
Bir kayadan zümrüt bir denize dalarcasına

Uzak ülkeler çekmeli seni, tanımadığın insanlar
Bütün kitapları okumak, bütün hayatları tanımak arzusuyla yanmalısın
Değişmemelisin hiç bir şeyle bir bardak su içmenin mutluluğunu
Fakat ne kadar sevinç varsa yaşamak özlemiyle dolmalısın

Ve kederi de yaşamalısın, namusluca, bütün benliğinle
Çünkü acılar da, sevinçler gibi olgunlaştırır insanı
Kanın karışmalı hayatın büyük dolaşımına
Dolaşmalı damarlarında hayatın sonsuz taze kanı

Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var:
Yaşadın mı büyük yaşayacaksın, ırmaklara, göğe, bütün evrene karışırcasına
Çünkü ömür dediğimiz şey, hayata sunulmuş bir armağandır
Ve hayat, sunulmuş bir armağandır insana

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

2-3 gün süren seminerlerimin bitiminde katılanlara son kez bir soru sorarım: “Bu seminerde sizi en çok etkileyen ne oldu?” Nerdeyse %90 ‘ı tek bir şey söyler; “En çok hayatınızdan verdiğiniz örnekler beni etkiledi. Ben de yapabilirim diye düşünüyorum.”

Öyleyse LEWIS CASS doğru söylemiş: “İNSANLAR SÖYLEDİKLERİNİZDEN ŞÜPHE EDEBİLİRLER, AMA YAPTIKLARINIZA İNANIRLAR”

Bir işi bilimsel olarak okumak insanı motive etmez. Nasihatler de insanı sıkar. Bir başkasının deneyimleri daha etkilidir. Burada bir yaptırım yoktur sadece paylaşım vardır. Onun için yazılarımda çoğu kez size kendi yaşadığım deneyimlerimi de anlatıyorum.

Sadece deneyimlerimi anlatırsam o zaman da sıkılırsınız. Gözlemlerim, okumalarım ve deneyimlerim birleşince bu yazılar çıkıyor ortaya. Sizlerden gelen maillere bakınca çok sayıda insan yazılarda kendini bulduğunu, hayatına yön verdiğini ifade ediyor. Hatta bazı yazıları güne başlarken en az bir kere mutlaka okuduğunu ifade eden var. Motive olduklarını ifade ediyorlar. Demek ki doğru yerdeyim.

Bu hafta NOTOS diye bir edebiyat dergisi okuyordum. İçinde genç yazar adaylarına öneriler diye bir bölüm vardı. Okuduktan sonra düşündüm. İnsan yazar olarak mı doğar? Yani sadece yetenek olayı mıdır yazar olmak? Bence hiçbir şey sadece yetenek olayı değildir. Mutlaka payı vardır ama büyük bir yüzde değil. Ampulü bulmak için yüzlerce kez deney yapan Edison deneyimlerinden yola çıkarak şöyle demiş; “DEHA YÜZDE BİR YETENEK, YÜZDE DOKSAN DOKUZ TERDİR”

Lisede edebiyat dersinde kompozisyon dersi vardı. Edebiyat hocası bazen evde yazmak için bazen de derste süre vererek bir konu hakkında bir şeyler yazmamızı isterdi. Bütün derslerde çok başarılı olmama karşı kompozisyon dersim çok kötüydü. Matematik dersine daha çok kafam çalışıyordu. Kompozisyonlarımı hep başkalarına yazdırırdım. Ama bugün gördüğünüz gibi her hafta bu köşede yazı yazıyorum. Bir kitap yazdım. Nasıl oluyor bu derseniz? Çok okumak. Her hangi bir konuda uzmanlık seviyesinde bilgi sahibi olmak çok önemli . Beynimize bilgiler giriyor. Bu bilgiler beynimizde harmanlanıyor. Yani kendi kimliğini buluyor. Bu bilgilerin beynimizden dışarı akması gerek, yoksa boğuluruz. İşte benimki de okuduklarımın paylaşılması oluyor. Bunun adı yazarlık mıdır bilmiyorum, ama ben yazmaktan çok keyif alıyorum. Ama yazmak için de saatlerce çalışmam gerekli. Öyle hop diye aklıma gelip yazmıyorum. Sürekli okuyorum.

“BİLGİNİN EFENDİSİ OLMAK İÇİN, ÇALIŞMANIN KÖLESİ OLMAK GEREKİR” – BALZAC

İşte bana yön veren bir düşünürün bu sözleri oldu. Onun için deli gibi okuyorum ve yazıyorum. Sizlerden gelen maillerden de anlıyorum ki en azından kötü bir şey yapmıyorum.

Okumaktan kim zarar görmüş ki. Ne kadar çok okursak yani öğrenirsek beynimiz o kadar genç kalır. Şu söz ne harika değil mi? :)

“DÜNYAYI YÖNETENLER KALEM, MÜREKKEP VE KAĞITTIR” – JAMES HOWELL

Tabii şimdi bu söze teknolojinin getirdiği radyo, televizyon ve bilgisayarı da etkilemek gerekir. Yani bütün mesele öğrenme. Ve sonunda OLMAK, DOLMAK VE TAŞMAK.

İşte taşma noktasına gelince hiçbir engel kalmıyor. Bilirsiniz barajların kapakları açıldığı zaman suyun gücüne mani olmak imkansızdır. Bilgi de aynı şekilde. Bildiklerinizi yazdıkça arkasından daha çok öğrenme isteği geliyor. İnsan yazdıkça yazma isteği duymaya başlıyor. Bu isteğin arkasında ne gizli biliyor musunuz? MUTLULUK

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Genç adam iyi bir terziymiş. Bir dikiş makinası ve küçücük bir dükkanı varmış. Sabahlara kadar uğraşıp didinir ama pek az para kazanırmış. Çok soğuk bir kış gecesi dükkanı kapatırken elektrik sobasını açık unutmuş ve çıkan yangın onun felaketi olmuş. Artık ne işi varmış ne de parası. Günler boyu iş aramış ama bulamamış. Yük taşımış, bulaşıkçılık yapmış, yine de evinin kirasını ödeyecek kadar para kazanamamış. Sonunda ev sahibinin de sabrı taşınca, küçük bir bavula sığan eşyalarıyla sokakta bulmuş kendini. Mevsim kış, hava ayaz olsa da genç adamın köşesindeki parktan başka gidecek yeri yokmuş.

Bir sabah iş arayacak derman bulamamış bacaklarında. Açlıktan ve soğuktan bitkin bir şekilde bankta otururken, kocaman bir araba yanaşmış kaldırıma. Arka kapıyı açmaya çalışan şöförü kızgınlıkla yana itip arabadan inen yaşlı adam; “Yalnız bırakın beni, parkta dolaşırsam belki sinirim geçer.” diye söylenmiş. Zengin bir işadamı olduğu her halinden belli olan ihtiyar, birkaç adım attıktan sonra bankta titreyen terziyi görmüş. Terzi adamın üzerindeki paltoya bakıyormuş dikkatle. Birden siniri geçiveren ihtiyar; “Zavallı adamcağız kim bilir nasıl üşüyordur, ona nasıl yardım etsem acaba?” diye düşünmeye başlamış.

Oysa terzinin düşlediği paltonun sıcaklığı değilmiş. O, çok kalın ve kaliteli bir kumaştan üretilen bu paltonun sahibine hiç yakışmadığını ve onun vücuduna uygun şekilde dikilmediğini düşünüyormuş. Yaşlı işadamı terzinin yanına yaklaşıp; “Ne o evlat, bu ayazda parkta donmuşsun. İstersen paltomu sana verebilirim” deyince; “Hayır teşekkür ederim. Ben sadece bu paltonun size göre olmadığını düşünüyordum. Kumaş fazla kalın ve sizi olduğunuzdan şişman göstermiş” diye yanıt vermiş terzi. Yaşlı adam bu cevabı alınca hayli şaşırmış. Çünkü o da üzerindeki paltoya onca para ödediği halde kendisine bir türlü yakıştıramıyormuş. “Soğuktan titrerken nasıl böyle bir şeye dikkat edebiliyorsun?” diye soran yaşlı adam; “Ben terziyim” yanıtını alınca; “Benimle gel, hayat hikayeni yolda anlatırsın.” diyerek arabaya bindirmiş bizim terziyi.

Bu karşılaşma, terzinin hayatındaki dönüm noktası olmuş. Böyle yetenekli bir insanın işsiz ve evsiz kalmasına çok üzülen iyiliksever yaşlı adam, terziye bir dükkan açmasına yetecek kadar para vermiş. Bunun karşılığında tek istediği kendi giysilerini bu genç adamın dikmesiymiş. Terzi yeniden bir işe hem de kendi işine başlamanın heyecanıyla deliler gibi çalışmaya başlamış. Bu arada yaşlı işadamı da desteğini esirgemiyor, onu kendi çevresinden zengin kişilerle tanıştırarak yeni siparişler almasını sağlıyormuş. Küçük dükkan, önce kocaman bir modaevine dönüşmüş, sonra da pek çok ünlü marka için üretim yapmaya başlamış. Terzi artık “ünlü işadamı” diye anılır olmuş.

Bir gün ihtiyar adam onu ziyarete gitmiş. Terzi çok büyük bir iş bağlantısı yapmak üzere yurt dışına gidecekmiş ve uçağa yetişmesine az bir zaman varmış. Biraz sohbet ettikten sonra yaşlı adam birden fenalaşmış. Yeni işadamımız ise büyük işi kaçırmak istemediği için uçağa yetişmiş. Yaşlı adam krizi atlatmış ve uzun süre hastanede yatmış bir yandan da sadece bir kez telefon ederek durumunu soran terziyi bekliyormuş. Fakat terzi daha çok para kazanmak için oradan oraya koştururken bir türlü yaşlı adamı ziyarete gidememiş. Aradan o kadar uzun bir süre geçmiş ki bu sefer de utancından yaşlı adamın kapısını çalamaz olmuş.

Bir süre sonra terzinin işleri yolunda gitmemeye başlamış. Fabrikalarını kapatmak zorunda kalmış ve elinde kala kala yine küçücük bir dükkan kalmış. Utana sıkıla yaşlı adama koşmuş hemen nerede hata yaptığını sormak için. Son derece kırgın olan ihtiyar yine de onu kabul etmiş ama anlatacağı öyküyü dinledikten sonra hemen çıkıp gitmesini istemiş.

Başlamış anlatmaya; “Bir zamanlar fakir bir oduncu varmış. Ormandaki bir kulübede yaşar ve odun keserek hayatını kazanırmış. Bir gün kulübesinde yangın çıkmış ve bu yangın bütün ormanı kül etmiş. O çevrede kimse ona güvenip iş vermeyince, çıkınını alan oduncu, eşeğine binip yola koyulmuş. Ağaçların arasında yürürken birinin kendisine seslendiğini duymuş. Başını kaldırınca konuşanın bir bülbül olduğunu görmüş. Bülbül ona; “Senin haline çok üzüldüm, şimdi öyle bir büyü yapacağım ki, eşeğin çok güzel şarkı söylemeye başlayacak. Sen de onunla gösteriler yapıp çok para kazanacaksın” demiş. Gerçekten de eşek birbirinden güzel şarkılar söylemeye başlamış. Oduncu o şehir senin bu kasaba benim dolaşıp eşeğine şarkı söyletiyor ve herkes onları izlemek için birbiriyle yarışıyormuş. Oduncu ve şarkı söyleyen eşeği bütün ülküde ünlenmişler.

Bir gün yine bir gösteriye yetişmek için koştururken, bülbülün yardım isteyen sesini duymuş oduncu. Bir kedi bülbülü yakalamış ve yemek üzereymiş. Şöyle bir duraklamış ama gösteriye gitmemeyi, onca parayı kaçırmayı gözü yememiş. Arkasına bakmadan kaçmış oradan. Gösteri başladığında ise eşeği her zamanki güzel şarkılar söylemek yerine sadece bir eşeğin çıkarabileceği sesleri çıkarmış. Oduncu kendisini şarlatanlıkla suçlayan izleyicilerin elinden canını zor kurtarmış. İşte o zaman bülbül ölünce büyünün bozulduğunu anlamış. Ben de senin bülbülündüm ve sen beni öldürdün, büyü de o yüzden bozuldu. Keşke güzel giysiler dikenden dostluk ipliğini koparmasaydın.”
Öyküyü dinleyince hemen çekip gitmiş terzi, çünkü söyleyecek bir sözü yokmuş….”

Bu güzel hikayenin arkasından bir şeyler yazmaya gerek yok sanırım. Hepimizin başına gelebilecek bir hikaye. Bülbülün ölmesine asla müsaade etmemeliyiz.

Dostluk ipimizin kopmaması dileğiyle….

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Ben Kadıköy yakasındaki sahilde sabahları yürüyüş yapıyorum. Bugün 8.10.2006 Pazar. Bu sabah da yürüyüşten sonra şimdi geldim kahvemi yaptım ve bilgisayarımın başına oturdum bu yazıyı yazıyorum. Hava inanılmaz güzel. İçim kıpır kıpır. Birazdan arkadaşlarım ile buluşup Devlet Tiyatroları’ndaki bir tiyatro oyununa gideceğiz.

Sabahları yürürken “anı yaşamayı” uyguladığım için her şeye dikkat ediyorum. Bir beyefendi denize giriyordu. Onu yüreklendirdim; “Harikasınız” diye seslendim. Kedileri ve köpekleri sevdim. Denizi seyrettim. Çiçeklerle konuştum. Baktım insanların kim bilir ne kadar çok dertleri vardır ama hayata tutunmak için kendilerini motive ediyorlar. İnsanların yüzlerindeki sevinçleri ve hüzünleri seyrettim.

Tabii bir çok kişinin elinde harika köpekler. Tasmaları sahiplerinin elinde. Kimini denize sokuyorlar, kimisini yeşilliklerin üstünde koşturuyorlar. Hepsi belli ki çok iyi besleniyor. Bu arada bir şey dikkatimi çekti. Hani çöp bidonlarından kağıt ya da metal parçaları toplayan üstü başı kir içinde kişiler vardır ya. Hepimiz rastlarız sokaklarda. Ya da kimsesiz biri. Belli ki yatacak yeri bile yok. Akşam belki de parkta sabahlamıştır. Öyle biri yanımdan geçti. Arkasında da gariban bir köpek. Onun köpeği. Birden film şeridi gibi çocukluğum geçti gözümün önünden.Mahalleden hep böyle garibanlar geçerdi arkalarında da bir köpek. Masallara bile konu olur bu tip kişiler.

İşte tam öyle bir tip yanımdan geçti. Adama baktım belli ki karnı aç. Belki akşam bile yemek yememiştir. Peki yanındaki köpek ne olacak. Mutlaka arada sırada kendi yediğinden ona da veriyordur. Tamam köpek de çöplükten yiyeceğini yiyordur ama sahibi onu mutlaka kolluyordur. Akşam olunca birlikte yatıyorlardır. Çünkü köpekler sahiplerinden asla ayrılmazlar. Onlar için mekan önemli değildir. Yeter ki sahibinin yanında olsun. Oysa kediler için mekan çok önemlidir. Bilirsiniz alır kediyi uzaklara götürürsünüz tekrar bulur geri gelir. Evi onun için çok önemlidir. Köpek için sahibi önemlidir. Yani kendisine yemek veren. O zavallı çöpten ekmeğini toplayan adamın o köpeği sahiplenmesi olayı inanılmaz bir paylaşım duygusu.

Size şöyle bir hikaye anlatmak istiyorum. Bu hikaye bana mail yoluyla geldiğinden kimin başından geçtiği konusunda çok emin değilim. Zaten önemli olan hikayedeki yaşanan duygu.

“Hz Ali’nin ağabeyi Cafer B.Ebu Talib’in oğlu Abdullah, sıcak bir günde bir kabilenin hurmalığına inmişti. Abdullah burada dinlenirken, hurmalıkta çalışan köleye, yemek vakti üç parça ekmek geldiğini gördü. Adam ekmeklerden birini ağzına götürmek üzereydi ki birden önünde açlığı her halinden belli bir köpek belirdi. Köle elindeki ekmeği köpeğin önüne attı. Köpek ekmeği derhal yedi. Köle ekmeğin ikinci parçasını da attı. Köpek bunu da bir kerede sildi süpürdü. Köle bunun üzerine üçüncü parçayı da köpeğe verdi. Kalkıp yeniden işine dönmek üzereydi ki, olup biteni uzaktan seyreden Abdullah, yaklaşıp sordu:
- Ey köle, bugünkü yiyeceğin ne kadardı?
- Köle sıkılarak cevap verdi;
- İşte bu üç parça ekmek.
- O halde neden kendine hiç ayırmadın?
- Baktım ki hayvan çok aç. O halde bırakmak istemedim.
- Peki sen ne yiyeceksin şimdi?
- Oruç tutacağım.
Bunun üzerine Abdullah, köleye sahibini, evinin nerede olduğunu sordu. Sonra da gidip adamdan bu hurmalığı içindeki köleyle birlikte satın aldı. Sonra döndü köleye bu tarlayı ve onu sahibinden satın aldığını söyledi ve ekledi;
- Seni azad ediyorum. Bu hurmalığı da sana hediye ediyorum.

Cömertliği ile meşhur Abdullah, kendisinden daha cömert birini tanıyıp tanımadığı sorulduğunda, bu olayı anlatır ve;
“Ama o köpeğe topu topu üç parça ekmek vermiş, sense ona koskoca bir hurmalığı ve hürriyetini vermişsin” dediklerinde şu karşılığı verirmiş; “Ama o elindeki her şeyi verdi, ben ise elimdekinin bir kısmını…”

Evet sahildeki o adamı görünce yaşanmış bu olay aklıma geldi. Paylaşmak ne kadar önemli. Oysa bakıyorum çevreme. Ne kadar çok para sahibi olursak o kadar çok “DAHA DAHA” diyoruz. Ne kadar çok mal mülk sahibi olursak “DAHA DAHA” diyoruz. Sahip oldukça sahiplenme duygusu yani paylaşmama duygusu yüreğimizi esir alıyor adeta. Bu hırs nedir? Neden her şeyin bizim olmasını istiyoruz. Çevremiz ile ilişkilerimiz sadece eğlenceyi ya da dertlerimizi anlatmak için paylaşmak haline geldi. Onun derdini paylaşmak değil. Kendi derdimizi anlatıp rahatlamak için. Oysa ki bu koca kainata geliş nedenimiz sıradan mı acaba?

Bir gün çelimsiz küçük bir kız çocuğu sokağın köşesinde oturmuş yiyecek, para ya da alabileceği herhangi bir şey için dileniyordu. Üzerinde yırtık pırtık giysiler vardı, yüzü gözü kir içinde, perişan bir durumdaydı. Küçük kız dilenirken, sokaktan genç, canlı ve iyi görünümlü bir adam geçti. Kızı fark etmişti ama belli etmemek için dönüp ikinci kez bakmadı. Büyük ve lüks evine, mutlu ve rahat ailesinin yanına geldiğinde, çok güzel hazırlanmış akşam sofrası onu bekliyordu. Fakat az sonra düşünceleri tekrar o yoksul kıza takılıverdi. Duyguları bir şeylere itiraz ediyordu. Sonra kolay yolu yeğledi ve itirazlarını Tanrı’ya yönetti; “Böyle bir şeyin olmasına nasıl izin veriyorsun? Neden o küçük kıza yardım için bir şeyler yapmıyorsun Tanrım?” diye yakındı içinden. Sonra ruhunun derinliklerinden gelen bir yanıt duydu; “YAPTIM, SENİ YARATTIM!”

Bu dünyaya geliş nedenimiz sadece yemek yemek ve gezip eğlenmek değilse paylaşmak daha güzel bence. Hiçbir şey olmasa bildiklerimizi paylaşalım. Bir dilim ekmeğimizi paylaşalım.

Paylaştıklarımın içinde en önemlisi mutluluğa giden yollarda öğrendiklerimi sizler ile paylaşmak. Hiçbir şeyi paylaşmıyorsak bile bilgiyi paylaşalım. Çevremize faydalı bilgiler saçmak harika. İhtiyacı olan alır. Kendisinin ihtiyacı olmasa bile bir başkası için gerekebilir.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Bu sitede yazı yazmaya başlayalı 7 ay oldu. Her hafta yeni bir yazı yazıyorum. 10 yıldır eğitim veriyorum. 6 aydır canlı olarak bir radyo programı yapıyorum.

Bütün bu çabalarımdan memnun olan hayatının akışını değiştiren bir sürü tanıdığım insan var. Ayrıca hiç tanımadığım bir sürü insan bu sitedeki mail adresime görüşlerini yazıyorlar. Radyoda söylediğim her bir görüş için anında canlı yayına bağlanma gibi fırsat var ve insanlar bunu da kullanıyorlar.

Ee peki anladık ne demek istiyorsun diyorsunuz. Şunu demek istiyorum. Bu yaptığım işler sadece beni bağlayan kişisel sorumluluk isteyen işler değil. Burada yazdığım ya da radyoda söylediğim bir söz ile birilerini yanlış yönlendirmek ya da zarar vermek gibi bir tehlike de var. Onun için yazdığım ve söylediğim her şeye çok dikkat ediyorum. Ben insanlara mutlu olmanın yollarını açmak isterken asla zarar vermek istemem. Herkes benim gösterdiğim yoldan giderse mutlu olur mu? Hayır olmaz. Çünkü herkesin yaşam biçimi, gelenekleri, ekonomik durumu ve hayata bakışı ve de keyif aldığı olaylar farklıdır. Ben genel olarak motivasyon ve mutluluklardan bahsediyorum. Bazı genel prensiplerden bahsediyorum. Önemli olan sizin içinizdeki cevheri çıkarıp bulmanız ve mutlu olmanız.

Yaptığım bu işlerden geri dönüşümler alıyorum. Seminerlerde her zaman şunu söylerim. “Konuştuklarımda size ters gelen bir fikir olduğunda hemen söz isteyin. Konuyu hep birlikte tartışalım. Beni eleştirebilirsiniz bundan sakın çekinmeyin.”

Hiçbir seminerimde büyük bir görüş ayrılığına düştüğüm kimse olmadı. Seminerlerden herkes çok mutlu ayrıldılar. Bu sitede yazdığım yazılarım için çok fazla mail alıyorum. İnanılmaz güzel dostluklar kurdum. Türkiye’nin her yerinden hiç tanımadığım ama yıllardır sanki birlikteymişiz gibi can dostlarım var. Bana ilk yazış nedenleri o günkü yazıyla ilgili görüşlerini belirten bir yazı. Ama daha sonra bu mailleşmeler güzel dostluklara döndü.

Hiç eleştiri almıyor musun diye sorarsanız. Aldım tabii. Bu sitedeki yazılarım ile ilgili 2 tane olumsuz mail aldım. Bir tanesi ismini izni olmadan açıklayamam. Batman’da yaşayan entelektüel bir kişiden aldım. Bir yazımdaki fikrimi eleştirmiş ama biraz tarz olarak canımı acıtan bir mail idi. Hemen kendisine cevap verdim. Şöyle dedim;

Merhaba
Maillinizi dikkatli bir şekilde okudum. Bana oldukça ağır bir mail atmışsınız.
Ben bundan 3-4 ay gibi önce Lütfi Kırdar’da çok büyük bir pazarlama seminerine katılmıştım. 2000 kişinin katıldığı büyük bir seminerdi. Konuşmacı inanılmaz büyük bir gaf yaptı. Konuşmasını bitirdiğinde sorusu olan var mı dedi. Ben el kaldırdım. Bana mikrofon verdiler. Sorumu sordum: “Biraz evvel konuşmanızda insan beyni gelişimini tamamlamıştır. İnsanlık bundan sonra asla gelişmeyecektir. Başka yenilik olmayacaktır. Yaratıcılık bitmiştir dediniz. Ben her gün yataktan heyecanla kalkıyorum acaba bugün ne öğreniceğim diye. Her gün her konuda yeni bir buluş okuyoruz. Neden böyle söylediniz. Lütfen biraz açıklar mısınız?”dedim.

Konuşmacı şöyle dedi;
-Ben böyle düşünüyorum ve bu konuyu tartışmak istemiyorum.
Anladım ki bildikleri sadece söyleyebildiği kadardı. Onu rencide etmek istemedim. Peki teşekkür ederim dedim ve mikrofonu uzattım.
Sonra çay molasında bir bey geldi yanıma. Dedi ki;
“Neden biraz evvel sorunuzun devamını getirmediniz, çünkü anladığım kadarıyla bu konuda oldukça bilgiliydiniz ama üstüne gitmediniz..neden?
Sadece onu mahçup etmek istemedim. Çünkü anladım ki derinlemesine bilgisi yok. Ancak ben ondan şunu beklerdim. Lütfen kahve molasında görüşelim sizin bu konudaki görüşünüzü almak isterim ve ben de görüşümü size aktarayım. Onu yapmadı. Ben olsam bunu kesinlikle yapardım.

İşte o gün, bugün. Siz beni eleştirdiniz. Keşke biraz daha yapıcı, biraz daha yumuşak ve biraz daha pozitif olabilseydiniz. Biz değil miyiz ki büyüklerimizin eksik sevgilerinden, sert tutumlarından ya da sevgisiz nasihatlerinden dolayı bir türlü yanlışı ve doğruyu seçemiyoruz. Benim bakış açım yanlış olabilir, siz haklı olabilirsiniz. Ayrıca bir başka dostum da bana mail atmış. Şöyle diyor; “Tülaycım yazını okudum. Ama bu sefer sana katılamıyorum.” diye yazmış.

Eleştirilerimizi birbirimizi döverek değil severek yapsak daha yapıcı olur. Eğer karşımızdakini mahcup etmek istiyorsak bence bundan daha iyi yol olmaz. Ayrıca zaman ayırıp yazımı okuduğunuz için çok teşekkür ederim. Eğer bana kızgınlığınız geçtiyse şimdi yazımın konusu hakkında yazışabiliriz :)
Sevgiyle kalın
Tülay Bilin

Kendisine aynen bu mailli attım. Bana hemen bir cevap geldi. Gelen mailde kendine özgüveni tam, gerektiğinde bildiğinden asla dönmeyen gerektiğinde özür dileyebilen büyük bir beyin vardı. Yolladığı mailden birkaç cümle;
“Özür diliyorum, beni bu kadar mahcup etmek zorunda mıydınız? İnternetteki resminizdeki gülümsemenin sahte olmadığına inandırdınız beni.”

Özür dilediği yaptığı eleştiri değildi. Eleştirisinden geri dönmüyordu sadece tarzı için özür diliyordu. Özür dilemek bir erdemdir. Ancak kendinden çok emin insanlar özür diler. Bu mailden sonra kendisiyle dost olduk. Kendisini hiç görmedim ama o benim çok iyi dostum. Şu kadarını söyleyebilirim. Bugün kendisine mail atsam ve şöyle desem;
“Arkadaşım ben bugünlerde zordayım. Bana şu konuda yardım eder misin?” desem koşa koşa gelir ve gerekeni yapar. Buna inanıyorum bu bana yeter. Böylesine kendine güvenen bu kadar insanca davranan ve adam gibi adam dediğim kişinin önünde saygıyla eğiliyorum.

Eleştirilere açığım ama yapıcı eleştirilere açığım. Buradaki amaç ortaya konan fikri tartışmaktır. Fikri ortaya koyan insanın özel hayatı veya kişiliğini zedelemek yanlış olur. Üstelik sadece tatsız bir konuşmadan başka bir işe de yaramaz. Benim de yanlış bildiğim bir bilgi olabilir. Her gün yeni bilgiler öğreniyorum. Her gün kendimi yeniliyorum. Bazen dün düşündüğümü bugün beğenmiyorum.

J.R.COWELL ‘in bir sözü; “ANCAK APTALLAR VE ÖLÜLER DÜŞÜNCELERİNİ HİÇ DEĞİŞTİRMEZLER.” Birbirimizi eleştirelim ve birlikte bir adım atalım. İşte o zaman faydalı olabiliriz. Ayrıca ne kadar çok değişik fikir ortaya atılırsa o kadar faydalanırız.

ALBERT LİPPMANN diyor ki; “HERKES AYNI ŞEYİ DÜŞÜNÜYORSA HİÇ KİMSE BİR ŞEY DÜŞÜNMÜYOR DEMEKTİR.” Ben bu görüşe katılıyorum. Çünkü benim yazdıklarım doğrudur gerisi yanlıştır demiyorum. Bilgilerimizi paylaşalım farklılıkları da paylaşalım ama bunları yaparken birbirimize olan saygımızı azaltmayalım. Okudukça ne kadar az şey bildiğimi fark ediyorum.

Bu konuda SOKRAT;
“BEN BİLMEDİĞİMİ BİLDİĞİM İÇİN DİĞER İNSANLARDAN AKILLIYIM”demiş. Ben kişisel olarak hiç iddialı değilim. Her şeyi çok iyi biliyorum demiyorum. Sadece öğrendiklerimi paylaşıyorum. Önemli olan fikirleri tartışmamız. Kişileri eleştirip bozguna uğratmak amacından uzaklaşmalıyız.

İlk duyduğumda kocaman bir kağıda yazıp duvara astığım bir söz ile yazımı bitirmek istiyorum. HYMAN RICKOVER;
“BÜYÜK BEYİNLER FİKİRLERİ, ORTA BEYİNLER OLAYLARI, KÜÇÜK BEYİNLER İSE KİŞİLERİ KONUŞUR.”

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Streslerimizin hayatımızdaki rolünü incelemeye kalkarsak ne kadar zarar gördüğümüze inanamazsınız. Fiziksel olarak yaşadığımız bazı sorunlarımızın kaynağı bile stres.

Bu kadar hayatımızı kontrol altında tutan strese karşı bir şey yapılabilir mi? Tabii ki yapılabilir. Peki stresle başa çıkma öğrenilebilir mi? Tabii ki öğrenilir. Bu konuda bir sürü kitaplar var. Ancak kitaplarda öğrenilenler bazen bizim yaşam biçimimize uymuyor. Neden mi? Çünkü Amerikan toplumunun yaşam standartlarına göre hazırlanmış kitaplar olduğundan aynen uygulamak isterseniz üzülürsünüz. Öğretilenleri kendi yaşam biçimimize göre uygulamalıyız.

Mesela yabancı kaynaklı bir kitapta şöyle diyordu; “Eğer bugünlerde kendinizi mutsuz hissediyorsanız, gardrobunuzu açın bütün giysilerinizi hemen çöpe atın ve kendinize yeni yeni giysiler alın. Mutlaka kendinizi iyi hissedeceksiniz.”

Evet yenilikler hepimizi geçici bir süre için mutlu edebilir. O günlük streslerimizden kurtarabilir. Ama bizim ekonomik durumumuz böyle bir zevki kaldıramaz. Biz Türkiye’de zaten yaşam mücadelesi veriyoruz. Var olanlara sahip çıkarak yaşamaya çalışıyoruz. Ayrıca bu tip motivasyon bence sivrisinekleri öldürmektir. Bataklığı kurutmadan sineklerden kurtulunmaz.

Hayatımızda çeşit çeşit stres var. Hiç birimizinki birbirine benzemiyor.

Ülkemizin ekonomik şartlarından dolayı gelecek ile ilgili kaygısı olanlar var.
Ülkemizdeki sağlık koşullarından dolayı hastalanmaktan korkanlarımız var.
Çocuklarını iyi yetiştirmek için çabalayan anne ve babaların kaygıları var.
Çocuklarına iyi eğitim vermek isteyip de veremediği için çok üzülen aileler var.
Çocuklarına çok iyi eğitim ve imkanlar verdikleri halde sevgi vermeyi unuttukları için olumsuzluklar yaşayan aileler var.
Ekonomik özgürlüğünü kazanmak ve ayakları üzerinde durmak için mücadele eden kadınlarımız var.
Ekonomik özgürlüğü olmadığı için kötü giden evliliklerini sürdürmek zorunda kalan kadınlarımız var.
Türkiye’nin bir bölümü medeniyetin izinden giderken bir bölümü hala gelenekler ile boğuşuyor.
Akşam bir davete giderken son zamanlarda bir kilo aldığı için elbisesinin fermuarının zor kapandığını görüp stres yaşayanlar var.
Ne güzel aylardır dikkat ediyordum tırnaklarımı uzatıyordum. Amacım hepsi aynı boyda olsundu. Allah kahretsin bugün bir tanesi kırıldı. Evet bunun için stres yaşayanlar var.
Bu tırnağı kırıldığı için üzülen kadının kocasının da stresi çok. Çünkü o da eşini mutlu etmek için didinip duruyor.
Ekonomik durumdan dolayı bir türlü evlenemeyen sevgililer var.
Para sorunu olmayıp tek derdinin sadece 2 tane sevgilisi olduğu için üzülenler var.
Şu hafta sonu aile muhabbeti bitsin de hafta ortası sevgilime gitsem diye stres yaşayanlar var.
Eşini ve çocuklarını daha iyi imkanlarda yaşatmak için mücadele eden erkeklerimiz var.

Gördüğünüz gibi stresin kaynağı çok verimli. İstediğiniz kadar üretebilirsiniz.

Streslerimizin nedenleri biraz ekonomik durumumuzla, biraz da kültürümüzle alakalı. Hangi kaynaktan beslendiğimize bağlı. Şimdi soruyorsunuz tabii ki…Peki bu streslerden kurtulmak için ne yapmalıyız?

Yukarıda ne kadar stres kaynağı varsa bir o kadar da çare var. Yeter ki yapılması gerekeni bul ve yap. Yaptım ama olmuyor. Gerçekten elinden geleni yaptın mı? Başka yapacak bir şey yok mu? Bir daha düşün bakalım. Eğer yoğun bir şekilde stres yaratan olayının üstene gider ve elinden geleni yaparsan o iş zaten biter. Ama bitmedi diyorsun.
İşte o zaman biraz hayata kendimizi teslim etmemiz gerekiyor. Yapabileceğim her şeyi yaptım bundan sonrasında beklemek gerekiyor deyip biraz da hayattan keyif almak gerekiyor.

Hayat kendi çizgisini çizer ve sen de onu yaşarsın. Bunu acizlik olarak düşünmüyorum. Sadece yapabilecekleri yaptım bundan sonrasını kabulleniyorum gibi bir düşünce. Çünkü senin veya benim başıma gelen kötü olaylardan dolayı dünya durmuyor. Robert Frost “ Hayatım boyunca öğrendiğim her şeyi üç kelimede özetleyebilirim; HAYAT DEVAM EDİYOR.”diyor.

Hani bir Çin atasözü var: TANRIM, DEĞİŞTİREBİLECEĞİM ŞEYLER İÇİN BANA CESARET VER, DEĞİŞTİREMİYECEKLERİMİ KABULLENMEK İÇİN SABIR VER, İKİSİ ARASINDAKİ FARKI BİLMEK İÇİN DE AKIL VER.

Eğer paramız varsa bir sürü şeyi satın alabiliriz. Satın alamayacaklarımızın en başında akıl geliyor. Aklım olsun ki stresle başa çıkabileyim. Çok şükür aklım var ve stresim yok.

Stressiz günler diliyorum.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Çok iddialı olacak ama inanın ki yaşadıklarımız hayata bakış açımızın sonucudur. Bazen kendimizi mutsuz, bazen de mutlu hissediyoruz. Olaya bakış açımızın sonucu olarak da mutlu veya mutsuz oluyoruz.

Pozitif bir bakış açısı her zaman mutlu eder insanı. Şu anda size desem ki bir arkadaşınızı bana pozitif ve negatif olarak anlatın. Aynı kişi için çok kötü sözler kullanarak anlatırken hem canınız sıkılır hem de o kişiye karşı birden bire kötü hisler beslemeye başlarsınız. Yüzünüzdeki çizgiler aşağıya doğru sarkar. Gözlerinizin rengi bile değişir. Ama bir de aynı kişi için çok güzel sözlerle anlatın desem. Birden bire o kişiye ait sıcacık duygular duymaya başlarsınız. Sanki o dakikada hayatınızda güzel bir şeyler olmuş gibi mutlu olursunuz. İşte bakış açısı ile yarattığımız mutluluklar ve mutsuzluklar.

Bundan 2-3 ay önceydi. Hani size bir evvelki yazımda bahsettiğim ev işlerinde bana yardım eden Sevgi temizliğini yapıp gittikten sonra ablam bana gelmişti. Kenarlarda tozlar görmüştü. Bana “Tülay bak kenarlarda tozlar kalmış, senin elektrik süpürgen çok iyi çekmiyor artık. Gel sana bir elektrik süpürgesi alalım.”dedi. Ben de “haklısın, ben de aynı şeyi düşünmüştüm.”dedim. Ertesi gün gidip bir tane elektrik süpürgesi aldık. Sevgi tekrar temizliğe geldiğinde “Sevgicim bak yeni elektrik süpürgesi aldım. Kenarlarda tozlar kalmış herhalde makine iyi çekmiyordu artık.” dedim.
Sevgi tabii çok akıllı bir kadın olduğundan hemen şöyle bir cevap verdi; “Tülay hanım, başkası olsa sen iyi temizlik yapamıyorsun diye beni suçlardı, sizin aileniz ise tozları gördüğü halde gidip yeni makine alıyor. Ne kadar iyi niyetlisiniz.” dedi.

Olaylara iyi niyetli bakmak insanı çok rahatlatan bir tarzdır. Hem sen hem de karşındaki huzurlu olur.
Bakın size bir iyi niyet ile ilgili hikaye;

“BAKIŞ AÇISI”
Arjantinli ünlü golfçü Robert Vincenzo yine bir ödül kazanmış, ödülünü alıp kameralara poz vermiş. Ardından klübüne uğramış, eşyalarını toplayıp otoparktaki arabasının yanına doğru yürümüş. O sırada yanına bir kadın yaklaşmış. Vincenzo’yu kutladıktan sonra ona küçük bir bebeği olduğunu, bebeğin çok hastalandığını ve hastane masraflarını karşılayamadğını onun her gün biraz daha ölüme yaklaştığını anlatmış bir çırpıda. Kadının anlattıkları Vincenzo’yu çok etkilemiş. Hemen çek defterini çıkarmış ve turnuvadan kazandığı paranın bir bölümünü yazıp imzalamış. Çeki kadına uzatmış. O sırada kadına; “Umarım bebeğin iyi günleri için harcarsın”demiş. Ertesi hafta Vincenzo klüpte öğle yemeğini yerken Golf derneğinin bir üyesi yanına yaklaşmış ve; “Otoparktaki çocuklar, geçen hafta siz turnuvayı kazandığınız gün bir kadının yanınıza yaklaştığını ve sizinle konuştuğunu söylediler.”demiş. “Evet” demiş Vincenzo, “Bunun neresi garip?”, “Garip değil tabii ki.” demiş adam, “Ama size bir haberim var. O kadın bir sahtekarmış. Sizin gibi zengin kişilere yaklaşıp hasta bir bebeği olduğunu söyleyip para koparırmış. Korkarım sizden de koparmış.”
Vincenzo şaşkınlıkla; “Yani ölümü beklenen bir bebek yok mu?” demiş. “Yok”demiş adam. “İşte bu hafta duyduğum en iyi haber” demiş Vincenzo.

İşte buna bakış açısı diyorum. Parasını kaybettiği için üzüleceğine ölümü bekleyen bir bebek olmadığına sevinme de bir bakış açısıdır.

Hayata bakışımız hakkında; AYNI PENCEREDEN DIŞARI BAKAN İKİ İNSANDAN, BİRİ SOKAKTAKİ ÇAMURU
DİĞERİ İSE GÖKTEKİ YILDIZLARI GÖRÜR. – FREDERİCK LANGBRİDGE

Hayata bakış açımızı yumuşatmak için benim için hayat felsefesi olan bir anektot yazmak istiyorum.

Bir adam ve oğlu ormanda yürüyüş yapıyorlarmış. Birden oğlan takılıp düşüyor ve canı yanıp “AHHHHHHHHH!!!!”diye bağırıyor. İleride bir dağın tepesinden “AHHHHHHHH!”diye bir ses duyuyor ve şaşırıyor. Merak ediyor ve “SEN KİMSİN?”diye bağırıyor. Aldığı cevap “SEN KİMSİN?”oluyor. Aldığı cevaba kızıp “SEN BİR KORKAKSIN!”diye tekrar bağırıyor. Dağdan gelen ses; “SEN BİR KORKAKSIN!”diye cevap veriyor. Çocuk babasına dönüp; “BABA NE OLUYOR BÖYLE?” diye soruyor. “OĞLUM” diyor adam, “DİNLE VE ÖĞREN” ve dağa dönüp “SANA HAYRANIM” diye bağırıyor. Gelen cevap “SANA HAYRANIM” oluyor. Baba tekrar bağırıyor “SEN MUHTEŞEMSİN”. Gelen cevap “SEN MUHTEŞEMSİN”. Oğlan çok şaşırıyor, ama halen ne olduğunu anlayamıyor. Babası açıklamasını yapıyor.
“İNSANLAR BUNA YANKI DERLER, AMA ASLINDAN BU YAŞAM’DIR. YAŞAM DAİMA SANA SENİN VERDİKLERİNİ GERİ VERİR. YAŞAM YAPTIĞIMIZ DAVRANIŞLARIN AYNASIDIR. DAHA FAZLA SEVGİ İSTEDİĞİN ZAMAN DAHA ÇOK SEV! DAHA FAZLA ŞEFKAT İSTEDİĞİNDE, DAHA ŞEFKATLİ OL! SAYGI İSTİYORSAN İNSANLARA DAHA ÇOK SAYGI DUY.”

Bence de hayatımızın akışını biraz olsun yumuşatmak için bakış açımızı yumuşatmamız daha doğru olur. Yaşam bir sanattır. Bu konuda JEAN JACQUES ROUSSEAU bakın ne güzel yorumlamış; “Bir çok insan matematiğin yasalarını bilir ve güzel sanatların birçoğunda beceri sahibidir. Fakat çoğu insan yaşamı yöneten yasalarla, yaşama sanatı denilen o güç sanat hakkında az şey bilir. Bir insan uçak yapabilir ve onunla bütün dünyayı baştanbaşa dolaşabilir. Fakat nasıl mutlu, başaralı ve memnun olunacağını öğreten o basit sanatın tamamıyla cahilidir. Sanatları öğrenirken listenin en başına yaşama sanatını koymayı unutma!”

Hayat çok güzel…..

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Hayatınızda mucizeler oldu mu hiç? Ya da mucizelere inanır mısınız?

Yıllar önce olsaydı bu olaylara mucize ya da tesadüf derdim. Ama şimdi artık ne mucize ne de tesadüf diyemiyorum. Çünkü bütün olayları benim beynim yaratıyor. Ne istiyorsam o oluyor. Hayatımda ne zaman bir konu düşünsem hemen karşıma çıkıyor. Çünkü o bilgiye ihtiyacım olmaya başladığım zaman arayışa geçiyorum. Şunu iyi biliyorum ki insan ne aradığını bilmezse bulduğu zaman farkına bile varmaz. Peki neden o güne kadar hiç karşılaşmadım da bugün tam onu ararken karşıma çıktı? İnanın ki aynı olayı belki kaç kere görmüşümdür ama ihtiyacım olmadığı için farkına varmadım. Eski bir söz vardır: “ÖĞRENCİ HAZIR OLDU MU, ÖĞRENTMEN ORDAYA ÇIKAR.”

Evet işte bu sözü sürekli yaşıyorum. İsterseniz size biraz örnekler vereyim. Geçen seneydi. Sabahları saat 05.00 gibi kalkıyordum. Neden mi? Çünkü hayatı yakalamak için. Gece yarılarına kadar kitap okuyorum. Ayrıca bu arada çalışıyorum. İnanılmaz bir tempo. Bu tempo hızlandıkça enerjim artıyor, enerjim arttıkça yerimde duramıyorum. Her şeyi her anı yaşamak istiyorum. Bütün kitapları ve bütün gazeteleri okumak istiyorum. Bu arada sürekli yazıyorum. Arkadaşlarıma zaman ayırıyorum. Her şeye yetişmek istiyorum ve yaptıklarım bana az geliyor. Mümkün olsa hiç yatağa girmek istemiyorum, uyumak bile bana zaman kaybı gibi geliyor. Bazen oturup seçim yapmak zorunda kalıyorum. Bu da beni rahatsız ediyor. Böyle yoğun düşünceler içinde olduğum bir gün, arkadaşımdan bir mail aldım. Biliyorsunuz gazetelerdeki güzel yazıları insanlar birbirlerine internet ortamında yolluyorlar. İşte yazı Vatan Gazetesi’nden bir köşe yazısı. Haşmet Babaoğlu yazmış.

“HAYAT HEP KAÇAR KOVALAMAK ÇARE Mİ?
Kimi tanıdıklarım var; sürekli bir şeyleri kaçıracak olmaktan korkarak yaşarlar. Ne yapsalar içlerindeki o duyguyu yenemezler.
Hep endişeli bir telaş içindedirler.
Hep son trene yetişmeye çalışır gibidirler.
…………….
Oysa…

Şimdi şuracıkta ne yapsak, orada yapılmamış şeyler kalır.
Ne kadar çoğaltırsak çoğaltalım sahip olduklarımızı, başka şeyler eksik kalır, hiç tamamlanmaz.

Bir şeyi tutabilmek bir başkasının ellerimizin arasından kayıp gitmesiyle mümkündür.
Kimi sevsek, başka ihtimallerin boynu bükük kalır.
Ve bir başka yere gitmek her zaman burayı ihmal etmektir.
Yani, kabul etmesi zor tabii ama hayat hep kaçar…
Hep bizden önde koşar, hep bizden daha hızlıdır.
Arkasından koşmak fayda etmez.”

Bu yazıyı okuyunca çok şaşırdım. Aradan iki gün geçmişti ki bir yazı daha geçti elime. Bu yazı milattan 2000 yıl önce Hitit’lere ait kalıntılar içerisinde bulunan bir duvar yazısına aitmiş. Bu yazıyı da size aynen yazıyorum;

TANRIM BENİ YAVAŞLAT
Tanrım beni yavaşlat
Aklımı sakinleştirerek kalbimi dinlendir..
Zamanın sonsuzluğunu göstererek bu telaşlı hızımı dengele..
Günün karmaşası içinde bana sonsuza kadar yaşayacak tepelerin sükunetini ver
Sinirlerim ve kaslarımdaki gerginliği, belleğimde yaşayan akarsuların melodisiyle yıka, götür.
Uykunun o büyüleyici ve iyileştirici gücünü duymama yardımcı ol..
Anlık zevkleri yaşayabilme sanatını öğret; bir çiçeğe bakmak için yavaşlamayı, güzel bir köpek ya da kediyi okşamak için durmayı, güzel bir kitaptan birkaç satır okumayı, balık avlayabilmeyi, hülyalara dalabilmeye öğret..
Her gün bana kaplumbağa ve tavşanın masalını hatırlat. Hatırlat ki yarısı her zaman hızlı koşanın bitirmediğini, yaşamda hızı arttırmaktan çok daha önemli şeyler olduğunu bileyim..
Heybetli meşe ağacının dallarından yukarıya doğru bakmamı sağla. Bakıp göreyim ki, onun böyle güçlü ve büyük olması yavaş ve iyi büyümesine bağlıdır…
Beni yavaşlat Tanrım ve köklerimi yaşam toprağının kalıcı değerlerine doğru göndermeme yardım et…
Yardım et ki, kaderimin yıldızlarına doğru daha olgun ve daha sağlıklı olarak yükseleyim..

Ve hepsinden önemlisi…
Tanrım, bana değiştirebileceğim şeyleri değiştirmek için CESARET,
Değiştiremeyeceğim şeyleri kabul etmek için SABIR,
İkisi arasındaki farkı bilmek için AKIL ver..

Bakar mısınız benim telaşımın cevabına. Yani hayat bana bir şeyler öğretiyor. Bana sakin ol diyor. Önemli olan bu mesajın bana iletilmesi.

Yaşadığım bir başka olay; Ben Zülfü Livanelli’nin şarkılarını çok severim. Yıllardır bütün kasetlerini aldım ama bu konuda nedense arşiv yapma gibi bir becerim olamadı. Sonra teknoloji ilerleyip de bu MP3 denen CD’ler çıkınca aklıma geldi. Zülfü Livanelli’nin tüm eski şarkılarını bir MP3 halinde toplasam diye. Gittim bir sürü CD satan yerlere sordum. Bu yasal bir işlem değil biz yapamayız dediler. İnternetten bulmaya çalıştım ama bulamadım. Tam kendi kendime teknoloji ile boğuşurken bir gün bir arkadaşım dedi ki; “Tülay sana bir süprizim var.Sen Zülfü Livanelli’yi çok seversin bilirim. Bir arkadaşım verdi. Zülfü Livanelli’nin bütün eski şarkıları bir arada. Sana da kopyaladım bir tane.”

Bu benim için inanılmaz bir şeydi. Günlerdir uğraştığım bir isteğimin yerine gelmesi.

Bir başka olay daha yazmak istiyorum. Kişisel gelişim ile ilgilenmeye başladığım ilk yıllardaydı. Öğrendiklerimi sürekli hayatıma geçiriyordum. Yani streslerimle başa çıkmak için çareler buluyor ve uyguluyordum. Bunun gibi bir çok bilgiyi kullanıyordum. Bu arada sürekli okuyordum. Bir gün düşünmeye başladım. Acaba ben her okuduğumu hayatıma geçirmekle hata mı yapıyorum. Bunun iyisi kötüsü olabilir. Bir şeyleri yanlış yapıyorum belki de diye düşünmeye başladım. Ya zararlı bir davranışı da benimsersem diye. Oysaki biliyordum ki ben çocukluğumdan beri bütün çevremdeki insanları gözler, hep onların iyi taraflarını örnek alır ama kötü taraflarını asla almazdım. Ama yine de şüpheye düştüm. Günlerce ne yapsam da bundan emin olsam diye düşünüyordum ki bir gün kitap zevkine çok güvendiğim bir arkadaşım bana bir yazar tavsiye etti. Bu yazarın kitaplarını okumamı istedi. Tabii ki gittim o yazarın 3-4 tane kitabını aldım. Heyecanla eve geldim ve okumaya başladım. Daha birinci kitabın birinci bölümünde yazdığı her bir fikir için isyan ettim.

“Hayır, hayır bu doğru değil bence…ben böyle düşünmüyorum..hayır hayır…” diye diye 4 kitabı da bitirdim. Kitaplar bitince çok memnun oldum. Harika dedim.. Demek ki bu güne kadar bazı şeyleri beğendiysem bunlar gerçekten bana göre doğru olduğu içinmiş. Beğenmediğim bir fikir karşısında nasıl tepki koydum. Oh çok şükür süzgeçlerim iyi çalışıyor diye düşündüm.

Kafamın içinde yeni sorular veya bir arayış belirmeye başladığı zaman çevreme bakıyorum. Mesajın geleceğini biliyorum artık.

Bazen kafamdaki sorunun cevabını televizyondaki bir spiker söylüyor. Bazen gazetede manşet olarak görüyorum.

Çok eminim bu yazıyı okurken çoğunuz “BEN DE YAŞIYORUM AYNISINI” diyeceksiniz. Ölene dek bu güzellikleri yaşamak dileğiyle..

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Bu ne demek diyeceksiniz şimdi. Ağlamayı mecazi olarak kullandım. Çevrenizdeki insanları bir gözden geçirirseniz. Sürekli negatif olan bazı kişiler olduğunu göreceksiniz. Şimdi diyeceksiniz ki; “Ama onun gerçekten çok dertleri var,,zavallı çok talihsiz.”

Böyle düşünmekte ilk anda haklı olabilirsiniz. Ama bir düşünün ona kaç kere yol göstermişsinizdir. Eğer söylediğinizi yapsaydı daha iyi olmaz mıydı? Olurdu mutlaka. Onlara başkaları da bazı çareler üretmişlerdir. Keşke bana bir inansa diye içinizden geçirdiğiniz olmuştur. Bazen de onu ikna edemediğiniz için kendinizi suçladığınız bile olmuştur. Çünkü aynı duyguları yıllarca ben yaşadım. Karşımdakini ikna etmek için ne metotlar denedim bilemezsiniz. Saatlerce dil döktüm. Ondaki bütün negatif enerjiyi ben yüklendim. Bendeki pozitif enerjiyi ona verdim. Bu konuşmaların neticesinde kendimi çok yorgun hissettim. Ama o hiç bir şey yapmadı. Bir hafta sonra tekrar bana dert yandı ben yine onun üzüntüsünü hafifletmek için saatlerce ona dil döktüm.

Yıllarca kişisel gelişim ile uğraşınca insan duyguları ile ilgili çok kitap okuyup insanları gözlemleyince her şeyi daha iyi anlamaya başladım. Derdine çare için bir şeyler yapması gerektiğini söylediğim zaman haklısın diyor ama yapmıyor. Belki de dertler bazı insanların ruhunu besliyor. Çevremde yakınım olan bazı kişiler var. Dertlerini anlatırken adeta keyif alıyorlar. Mutsuzluk onların yaşam biçimleri haline gelmiş. Artık onları çok iyi tanıyorum ve onlar için üzülmüyorum. Çünkü bu tarzı onlar seçtiler. Hani eskiler derler ya “Kendi düşen ağlamaz” diye. Machiavelli daha farklı yaklaşmış şöyle demiş; “KENDİ DÜŞEN BİR ADAMI BIRAK DÜŞSÜN, ŞAYET BİR BAŞKASI TARAFINDAN İTİLMİŞSE ONU TUT.”

Bir başka insan tipi de derdinin çaresini söylediğin halde yapmaz. Çünkü senin söylediğin onun derdinin çaresi değildir. Kendini tanımadığı için aslında neden mutsuz olduğunu bile bilmez. Yanlış adres vererek karşısındakini kendine acındırmaya çalışır.

Dostoyevski; “EN BÜYÜK MUTLULUK, MUTSUZLUĞUN KAYNAĞINI BİLMEKTİR.” Mutsuzluğun kaynağına inmek için çalışmak gerekiyor. Oysa ki ağlamak dert yanmak daha kolaydır. Ve farkındaysanız sürekli geçmişte yaşar. Peki şimdi ne yapmak gerekir sorusuna hiç cevap aramaz. Oysaki olan olmuştur artık geriye dönük düşünmek çare değil sadece zaman kaybıdır. Yarın ne yapmam gerekli onu düşünmeli.

Dale Carnegie; “BATAN GÜNEŞ İÇİN AĞLAMAYIN. YENİDEN DOĞDUĞUNDA NE YAPACAĞINIZA KARAR VERİN.”

PEKİ NEŞELİ İNSANLARIN HİÇ DERDİ YOK MU?

Olmaz olur mu hiç. Sadece neşeli ve güçlü insanların en büyük özelliği onlar hayatın acı olduğunu bilirler. İleriye dönük tedbirlerini alarak dertleri hafifletirler. Dertleri azaltmanın en önemli yolu ileriye dönük hedefler koymaktır. Eğer bir insanın ileriye dönük bir hedefi yoksa yaşamdan keyif almaz. Oysa mutsuz insan için derdinin olmaması imkansızdır. Çünkü o talihsiz biridir. Bu dert geçse mutlaka onu bir başka dert bulur diye düşünür. Bazı yeteneklerin doğuştan olduğunu sanır. Ama Thomas Edison farklı düşünüyor; “DEHA YÜZDE BİR YETENEK, YÜZDE DOKSAN DOKUZ TERDİR.” Yani her şey çalışılarak elde edilebilir. Ah mutsuzlar bir inansalar her şeyin kendi ellerinde olduğuna. Çevremizdekileri değiştirmek bizim elimizde. Eğer bana zarar veren dostlarım varsa onları bile…

Geothe; “Kardeşlerimi Allah yarattı, fakat dostlarımı ben buldum.” demiş. Bence doğru. Çareler bizim elimizde..Ya sürekli mutsuz ya sürekli mutlu olmak…Karar sizin.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Etiketler: ,

Geçenlerde bir televizyon programında yazar Selim İleri böyle dedi. Evet bu uzun süredir üzerinde düşündüğüm bir konuydu.

Yalnız olmak nedir sizce? Yalnızlık bir çok insanı korkutur. Yalnız kalmaktan korkan yığınla insan vardır. Yalnızlığın boyutları farklıdır. Kimi yalnız başına arka yatak odasına bile gidemez. Kimi bir evde yalnız kalamaz. Kimi çevresinde insanlar olmadan yaşayamaz. Kimi tek başına okyanusu geçmeye kalkar. Şu anda elimde 1 Nisan 2006 Hürriyet gazetesinin ilavesi var. Şöyle bir haber var:

“Atlantik’in ortasında yapayalnız bir Türk Okyanus aşmak denizle ilgilenen herkesin düşüdür. Kürekle, tek başına okyanusu aşmayı düşleyen azdır, bunu gerçekleştirmek için yola çıkan ise parmakla gösterilir. İşte, Erden Eruç o mangal yürekli insanlardan biri. Eruç şu anda Atlantik Okyanusunun tam ortasında kürek çekiyor.”

Düşünebiliyor musunuz Okyanus’un ortasında tek başına. Havanın sürekli aydınlık ve denizin çarşaf gibi olduğunu hayal etmeyelim. Bütün bunların aksi olduğu andaki yalnızlık ve çaresizliği düşünelim. Bu nasıl bir kendine güvendir.

Gerçek yalnızlık nedir?

Benim için bir evde tek başına yaşamak yalnızlık değildir. Eğer dostların bir telefon kadar yakınsa. Eğer telefon edeceğin dostların varsa. Bu gece bir şeyler paylaşmak istiyorum dediğinde seninle olacak dostların varsa. Bu gece bir dostumun omzuna başımı koyup ağlamak istiyorum dediğinde bir omuz bulabiliyorsan. Bu gece canım eğlenmek istiyor dediğinde arkadaş bulabiliyorsan yalnız sayılmazsın.

Gerçek yalnızlık etrafında bunları söyleyebileceğin hiç kimsenin olmamasıdır. İşte o zaman üzülmek gereklidir. İşte o zaman kimse benimle birlikte olmak istemiyor, kimse varlığımın farkında bile değil diye üzülmek gerekir.

Hele kalabalıklar içinde kendini yalnız hissedenler. Ruhunu tatmin edecek bir başka ruh bulamayanlar. İnsan üzüntüsünü paylaşacak bir insana ne kadar ihtiyaç duyarsa sevincini de paylaşacak insan arar. Güzellikler de paylaşılmalıdır. Belki de üzüntünü paylaşacak insan bulmak daha kolaydır. Çünkü biz millet olarak dertlinin ve mazlumun yanındayızdır. Caddeye çık. Durakta otobüs beklerken yanındakine biraz gülümse ve yavaş yavaş sohbet etmeye başla. Derdini anlatmaya başla. İnanılmaz ilgiyle dinler. Görüyorsunuz televizyonlarda kim mağdursa halk onun tarafını tutar hemen. Çare bulur, bulmaz o ayrı bir olay ama en azından dinler ve vah vah diye yakınır. Oysa ki hayatınızda çok heyecanlı bir olay yaşadınız. İnanılmaz keyiflisiniz. Sizin heyecanınızı hissedecek ve sizi kıskanmadan gönlünce destekleyecek insan bulmak inanın ki daha zor. Anlatırsın anlatırsın sadece şöyle der;
“aaa ne güzel, senin adına çok sevindim.”

İşte çevrenizde sevinçlerinizi ve üzüntülerinizi anlatabileceğiniz ve sizi gerçekten anlayacak dostlarınız varsa yalnız değilsiniz.

Bence yalnızlıktan korkmamak gerekli. Yalnız insan daha cesur olmak zorundadır. Korkularıyla yüzleşmiş insandır. Daha üretkendir. Çok zamanı olduğundan kendiyle hesaplaşmayı daha rahat yapabilir. Kendinden kaçması zordur. Kendine daha çok zaman ayırır.Daha üretkendir. Yaratıcıdır. Hayal gücü çok kuvvetlidir.

Brown şöyle demiş; HAYAL GÜCÜNE SAHİP BİRİ, ASLA YALNIZ KALMAZ

Üretken, yaratıcı insan neşeli insandır. Hayat doludur. Böyle birinin etrafından insanlar ayrılmak istemez. Yalnız kalmaktan korkmak, kendinden korkmaktır. Yani kendine yetmemektir.

Çok yıllar önceydi bir erkek arkadaşımla sohbet ediyorduk. Evliliğinde mutsuz olduğunu söylemişti. Ben de doğal olarak ayrıl o zaman demiştim. Çok şaşırdığım bir cevap vermişti: “Ayrılamam çünkü ben asla yalnız yaşayamam. Ancak birini bulmalıyım ki o zaman ayrılabilirim.” Oysaki benim gözümde öylesine güçlü bir erkekti ki. Çok şaşırmıştım.

Bir sürü insanın hayatında hala yalnız kalmaktan korktuğu için devam eden birliktelikler var. Yani zorunlu birliktelikler. Alternatif olmadan düzenini bozamayanlar. Yani hep bir garanti altında yaşamak isteyenler. Aman düzen bozulmasın diye katlanılan gerçek yalnızlıklar. Yalnızlık insanın içindedir. İnsan yalnız kalmaktan korkmazsa yani yalnızlığı yaşadıysa birliktelikleri daha sağlıklı olur. Onunla birlikte oluşunun tek sebebi yalnızlık duygusu değildir. Seni sen olduğun için istiyordur. İşte menfaatsiz bir sevgi. Henrik İbsen bakın yalnızlığı nasıl tarif etmiş:

DÜNYANIN EN KUVVETLİ İNSANI, EN FAZLA YALNIZ KALABİLENİDİR.

Ayrıca yalnızlık güzeldir ve herkesin mutlaka yalnız yaşaması gerekli diye bir tezi savunuyorum sanılmasın. Hayatı paylaşmaktan yanayım. Ama sağlıklı ilişkiler kurabilmek için insanın yalnızlıktan korkmaması gerektiğine inanıyorum. İşte o zaman gerçek kişilikler ortaya çıkar ve birliktelikler daha mutlu devam eder.

Bunlar benim düşüncelerim. Peki sizin düşünceleriniz nasıl? Bana yazar mısınız? Meraktan ölüyorum..Lütfennnnnnnnnnnnnnnnnnnnnn yazın.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Kızgınlığın sadece insana özgü bir duygu olmadığını düşünüyorum.. Hayvanların da kızgınlık duyguları vardır tabii. Kedi kızınca tırmık atar, köpek havlar veya ısırır. İnsan da kızınca sesini yükseltir. İnsan onuruyla oynandığı zaman insanın o anda duyduğu duygunun adı kızgınlıktır. Hayvanlar konuşamadıkları için kızgınlıklarını saldırı ile ifade ediyorlar. Oysa insanlar konuşabiliyorlar. Kızgınlıkların ifade edilmesi gerekir. Yani dışa vurmak gerekli. Eğer dışa vurulmazsa insanın içinde dağ gibi büyür. Sürekli o kişiyle içinden konuşmaya başlarsın. Bu içinden yapılan konuşmanın karşı tarafla paylaşılması gerekir. İçimizden sürekli konuşuruz.

“Neden bunu demedim, niye şöyle cevap vermedim.”diye. İşte dışa vurulmayan bu kızgınlık duygusu bir müddet sonra öfkeye ve nefrete dönüşür. Konuyla ilgili görüşlerini o kişiye anlatmadığın için kişi tekrar aynı hatayı yapabilir. Sende öylesine bir birikim yapar ki, bir gün hiç önemsiz bir konuya inanılmaz büyük bir tepki gösterirsin. Bu sefer karşıdaki kişi çok şaşırır. Ne var bunda bu kadar tepki gösterecek der. Oysa ki bilmez ki altında yatan ifade edilmemiş kızgınlıkları. Hepsinin hıncı alınıyordur. Gerçekte bir hesaplaşmadır ama bunu sadece sen biliyorsun. Bazen de kendi iç sesinle o kadar çok konuşursun ki, belki haklı olduğun konuda bir müddet sonra kendini suçlamaya başlarsın. Kendinin o konuda ne kadar yetersiz olduğuna karar verirsin. İşte tehlike çanları o zaman çalmaya başlar. Bir konuda karşımızdakine kızıyorsak mutlaka bunu ifade etmeliyiz. Belki bilmediğimiz bir sorun vardır. Ya da kişinin öyle davranması için bir nedeni vardır. Eğer karşı taraf seni tatmin edecek bir açıklama yapamıyorsa yani bu onun hayata bakışından kaynaklanan sana kasti olarak yapmadığı bir durumsa işte o zaman bazı önlemler almak zorundasın. Tabii aynı kızgınlık duygusunu bir daha yaşamak istemiyorsan.

Romanya halkının söylediği güzel bir söz var; BİRİ SİZİ BİR KEZ ALDATIRSA SUÇ ONUNDUR İKİ KEZ ALDATIRSA SUÇ SİZİNDİR.

Gazetelerde okuyoruz kadın kocasını balta ile doğradı, sonra pişirdi ve yedi gibi :) Kadın sürekli dayak yiyor ve kızgınlığını normal yoldan ifade edemediği için birikim yapıyor ve sonunda kocasını balta ile doğruyor.

Nil Gün Geçmişin Gölgeleri adlı kitabında şöyle diyor;
“Her insan kızgınlık duygusunu yaşar. Bu duygunun nedeni insanın gururuna ya da onuruna yönelik hayali veya gerçek saldırıya duyulan tepkidir. Yani duygu dünyasının bir şekilde yara almasının acısıdır kızgınlık. Kızgınlıklarımızda henüz duygular tazeyken ifade etmeliyiz. Ama bazen edemeyiz. Neden?
Çünkü kızgınlığın olumsuz bir duygu olduğuna inanırız.
Çünkü birini incitmekten korkarız.
Çünkü reddedilmekten, aşağılanmaktan korkarız.
Çünkü yanlış anlaşılmaktan korkarız.
Çünkü kontrolümüzü yitireceğimizden korkarız.
Çünkü terk edilmekten korkarız.
Çünkü kötü bir insan imajı vereceğimizden korkarız.
Çünkü zayıf görünmekten korkarız.”

Bazen o anda kızgınlık duyduğumuzun farkına bile varmayız. Tıpkı darbe yiyen, eli kesilen ya da vücuduna kurşun yiyen kişinin ilk anda acıyı hissetmemesi gibi. Daha sonra kafamızın içinde kurmaya başlarız. Oysa ki kızgılıkları öfkeye dönüşmeden halledersek içimizde dağ gibi büyümesine engel olmuş oluruz. Bu dağ gibi büyüyen kızgınlıklar bir müddet sonra insanı intikam alma duygusuna iter. Sürekli kafanızda bir hesaplaşma halinde yaşarsınız. Kızgınlığınızı ifade edip unutmalısınız. Schiller şöyle demiş; AFFETMEK VE UNUTMAK İYİ İNSANLARIN İNTİKAMIDIR.

Kızgınlık duygusunu ifade etmememizin bir başka zararı da şimdiyi yaşayamayız. Çünkü kafamızın içindeki geçmiş ve gelecek ile olan hesaplaşmalarımız şimdiyi yaşamamıza engel olur. Ve arkadan mutsuzluklar geliyor. Bazı kişiler mutsuzluğunun nedenini bile bilmiyor.

Dostoyevski; “EN BÜYÜK MUTLULUK, MUTSUZLUĞUN KAYNAĞINI BİLMEKTİR.” demiş.

Mutsuzluğun bir nedeni de çözülmemiş sorunların birikimidir. Bu duyguyu çok iyi biliyorum. Gençliğimde asla kızgınlıklarımı dile getiremezdim. Sürekli biriktirirdim. Ve bir gün aniden öylesine bir tepki gösterirdim ki karşımdaki de şaşırırdı. Hadi karşımdakinden de vazgeçtim diyelim ama kendi iç dünyamda yaşadığım mutsuzluk ne olacak. Kafamın içinde halledilmemiş sorunlarla yaşamayı beceremedim çünkü hastalandım. Strese bağlı bir hastalık. O zaman işte çareler aramaya başladım. Şimdi bütün kızgınlıklarımı ifade ediyorum. Özellikle biriktirmediğim için daha yumuşak ve karşımdakini de incitmeden konuşabiliyorum. Her zaman başarılı olduğumu söyleyemem. Eğer kızgınlık duyduğum kişi yıllarımı verdiğim dostumsa bu çok kolay olmuyor. Çünkü ondan vazgeçemiyorum. Uzun süre mücadele ediyorum. Bu süre inanılmaz kötü dönem oluyor çünkü çok içim acıyor. Onu kaybetme korkusu beni rahatsız ediyor. Ama dostlarımdan her gün yeni bir şeyler öğreniyorum. Onları seçme hakkına sahip olduğumu farkındayım.

Geothe bu konuda beni haklı çıkarıyor; “KARDEŞLERİMİ ALLAH YARATTI, FAKAT DOSTLARIMI BEN BULDUM.”

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Etiketler: , ,

Güç

Posted on: 15/02/2009

Güç, heyecan verici bir kavram. İnsanlar bu kavrama farklı bakarlar. Kimi korkar, kimi elde etmek için hayatını verir. En büyük güç, insanın kendisidir. Güç insanın içinde gizlidir. Yeter ki onu dışarı çıkarmayı bilelim. Güç, insanın kendi davranışlarını yönetme yeteneğidir. Yakın geçmişte güç, insanların başkalarını yönetme sanatıydı. Halbuki şimdi, en etkili güç bilgidir. Eğer bilgiyi eyleme çevirebiliyorsak yani gücü kontrol altına alabiliyorsak işte en büyük gücü yakalamışız demektir. Bilgi doğru ve yerinde kullanılınca işe yarıyor. Son zamanlarda bir lastik reklamında şöyle bir cümle kullanılıyor;

“Kontrolsüz güç, güç değildir.”

Bence en büyük güç bilgidir. Eğer bilgiyi eyleme çevirebilirsek gücü elde edebiliriz. Bu eylem insanın kendini tanıması ile başlamalıdır. Önce mutlu olmayı bilmemiz lazım. Mutsuz olmak istiyorsanız, omuzlarınızı aşağı çekin, yüzünüzü buruşturun, aklınıza üzgün olduğunuz bir anı getirin. Ve o gün size nasılsın diye sorulan bütün sorulara çok kötüyüm diye cevap verin. Bakınız moraliniz nasıl sıfıra inecektir. Oysa bu gücünüzü mutlu olmak için harcayabilirsiniz.

Bu sabah yataktan kalkarken “Allah kahretsin yine saat çaldı” diye değil de “Ohhh güzel bir gün daha başladı” diye kalkıp güne başlayabilirsiniz. Gülümseyin. Size mutluluk veren bir olayı düşünün. Omuzlarınızı dik tutun, yumruğunuzu havaya kaldırın “Çok mutluyum” deyin. Gününüzün güzel geçmesine yarayacak bu inanın.

Evet güne güçlü ve mutlu başladık. Şimdi bu gücü gün içinde kullanmamız gerek. Günlük programınız yok mu? O halde gücünüz boşa gidecek. Oysa hayat çok kısa. Programsız geçen bir gün bile hayatınızda yaşanmamış sayılır. Oysa akşam eve giderken gün içinde yaptıklarınızı düşünürken ne kadar keyiflenecektiniz. Tabii programlar aslında günlük olmamalı. Hayatımızı programlamalıyız. “Ben kimim? Ne yapmak istiyorum? Bundan sonra hayattan ne bekliyorum?” Bu soruların cevapları olmalı kafamızda. Günlük programlar ağaçları tek tek görmektir. Oysa bizim ormanı görmemiz gerek. Onun için daha uzun vadeli programlar yapmalıyız. O zaman bir hedefimiz olduğundan hayata daha sıkı sarılıp zevk almaya başlarız. Hedefimize ulaşmak için daima ileri bakmalıyız. Uzun bir yolda yürüyorsunuz. Varmak istediğiniz hedef uzakta bir dağ. Önünüze çıkan engellere takılmayın. Sizin gözünüz uzaktaki dağda. Yollar yokuş yukarı veya aşağı olabilir, ününüze kayalar, ağaçlar çıkabilir fakat siz daima ileri bakıyorsunuz. Küçük engellere takılmıyorsunuz.

Kafanızın içinde ulaşacağınız yeri hayal ederseniz, sizi hiçbir şey yolunuzdan döndüremez. Rüzgar nerden eserse essin sizin ulaşmanız gereken bir hedefiniz var. Oysa nereye gittiğinizi bilmediğiniz zaman, rüzgar ne tarafa eserse siz o tarafa savrulacaksınız.

Günlerden bir gün adam deniz kıyısında dolaşırken balık tutmakta olan bir adamın davranışları dikkatini çeker. Adam oltasını denizden çekerken bir de bakar ki oltanın ucunda kocaman bir balık var. Hemen oltadan balığı çıkarır ve denize atar. Biraz sonra tekrar büyük bir balık yakalar onu da denize atar. Daha sonra yakaladığı küçük bir balığı kendi kovasına koyar. Seyretmekte olan adam çok şaşırır ve dayanamaz neden böyle yaptığını sorar. Balık tutan adam şöyle cevap verir;

“Onları kızartacağım tavam küçük olduğundan küçük balıkları tercih ediyorum.”

Aman bu adamın yaptığını yapmayın. Çıtanızı çıkabileceğiniz yere kadar yükseltin. Hedefinizi ulaşabileceğinizden bir adım öteye koyun. Yani;

“Büyük düşünün”

Böyle bir bakış açısı insanın hayata bakışını değiştirir. Her şeyden zevk almasını sağlar. Artık tek düşündüğünüz hedef olduğundan sabahları uyuyamıyacaksınız. Güne erken başlayacaksınız. Kendinizi daha enerjik hissedeceksiniz. Nefes alışınız bile hızlanacak. “Aman zaman geçmesin daha yaşacak çok işim var.” Diyeceksiniz. Günlük programınıza bakarak günü yaşayacaksınız. İşte anı yaşamak da budur.

Yalnız önemli bir uyarıda bulunmak istiyorum. Hedefe ulaşınca mutlaka keyfini çıkarın…

Logan Pearsall Simith bakın ne demiş…;

“Hayatta amaçlanacak iki şey vardır. Önce istediğine ulaşmak, sonra onun keyfini çıkarmak. Sadece en akıllılar ikinciye ulaşır.”

Sevgiyle kalın..
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Etiketler: ,

Hastayım :)

Nasıl oluyor, insan hem hastayım diye yazar hem de sonuna bir gülücük ya da mutluluk işareti koyar diyeceksiniz. Çok haklısınız şimdi anlatıcağım.

Yıllar, yıllar önceydi çok büyük bir hastalık yaşadım. Bu hastalıktan kurtulmam uzun yıllarımı aldı. Yani uzun yıllar yatakta geçirdim. O günlerde hayatı kendi haline bırakmıştım. Çünkü hayata karşı hiçbir hedefim yoktu. O günlerde hani sorsalar bana;

“Hayattaki hedefin nedir?”

Ben hastayım nasıl hedefim olabilir ki. Oysaki bu yanlış bir bakış akışı. Evet kendimize çok iyi bakmak zorundayız. Bize düşen görevleri yerine getirmeliyiz. Ama bazen ne kadar her şeyi tam da yapsak bir yerlerden mikrop alabiliriz ya da kalıtımsal bir hastalığa yakalanabiliriz. Yani bu hastalık bir bitsin o zaman hedeflerime bakarım diye düşünüyordum. Ama hastalık beni uzun süre yatağa bağladı. Ve doktor en sonunda vurucu cümleyi kullandı:
“Yapacak bir şeyim kalmadı. Hastanede yatmasına gerek yok. Evine götürün.” dedi. Anladım. İşte o zaman dibe vurmuştum. Peki bunun çaresi nedir dedim. Strese girmeyeceksin, üzülmeyeceksin dedi.

İşte ondan sonra stresi hayatımdan çıkarıcağım diye uğraşırken bugünlere geldim. Bu sefer de abarttım sanırım :) Mutluluktan uçuyorum artık. Mutluluğun kime ne zararı olmuş ki diye düşünüyorum..Kendimi çok mutlu hissediyorum.

Ruhen çok iyiyim. Ama bugünlerde grip oldum. Yani 3 gündür evde yatıyorum. Hatta dün akşam üstü ateşim yükseldi. Her zaman her konuda işin uzmanına danışılmasından yana olduğumdan hemen hastaneye gittim. Mikrobik bir grip dediler. Vücutta enfeksiyon var dedi doktor, “Kesin istirahat, asla kendini yormayacaksın, ilaçlarını alacaksın bol sıvı alacaksın” gibi yapmam gerekenlerle birlikte eve geldim ve tekrar yatağa girdim.

Yatıyorum ama bir yandan da bugün size yazmam gerektiğini de biliyorum. Çarşamba günü radyo programım var. Dünya Gazetesinde geçen hafta seminer yaptığım arkadaşların kafalarından geçen sorulara cevap vermem gerekiyor. Yani bir sürü bana heyecan veren işyerim var. Hiç birisi benim için sadece iş diye baktığım, sadece para kazanmak amacıyla baktığım uğraşlar değil. İnanılmaz keyif alıyorum. Bir an evvel iyileşmem gerekli. Bir sürü kişi beni bekliyor. Yatakta yatarken boş durmuyorum. İleriye dönük planlar yapıyorum. Bugün yazmam gereken yazıyı düşündüm. Önemli olan size hasta olduğumu anlatmam değil. Buradaki anlatmak istediğim eski yıllarda yaşadığım bilinçsiz hastalık yıllarımla şimdikiler arasındaki fark. Şu anda içim kaynıyor. Yatakta kafamın içinde yazımı kurguladım ki bilgisayarın başında uzun süre zaman kaybetmemek için. On parmak çok süratli yazdığımdan kafamın içindekileri yazmak 15 dakikamı aldı.

İnsan hasta olur da bu kadar nasıl mutlu olur diyorsunuz ama oluyor. Biraz evvel bu yazıyı yazmak için bilgisayarımı açtığımda bir de baktım ki bir mail gelmiş. NewYork’tan yazıyorum diyor. Yazını okudum çok beğendim. Bana bir konuda yardım et diyor. Bakar mısınız? Dünyanın neresinde olursa olsun insanın tek arayışı var: MUTLU OLMAK

Ve ben hayatım boyunca insanlara mutluluğu dilimin döndüğünce anlatıcağım. Ben mutluyum siz de mutlu olun……

Not: Bu haftaki yazımın pazartesi değişmemesi hastalığa bağlı değil. Editör arkadaşın yazı değişimini salı gününe almasından kaynaklanıyor. Yazılarım bundan böyle Salı günleri değişecek. Her işin uzmanı var ve uzmanın sözü geçer demiştim ya :)

Tülay Bilin
Dünya Gazetesi

tulayb18@gmail.com

Evet mümkün. Ben başardım. Ben anneye aşırı bağlı bir kişiydim. Bu bağlılık öylesine bir durum ki, buna bağımlılık desek daha doğru olur. Bu bağımlılık hayatıma yön verme noktasında önüme çıkan bir engel oluyordu. Çünkü anneme olan saygım ve sevgimin boyutunu abarttığım için yeni çağı yaşayamıyordum. Annem ne derse o oluyordu. Bir gün geri baktığımda annem üzülmesin diye hiçbir şey yapmadığımı fark ettim. Yani boşa giden yıllar diyebiliriz. Oysaki benim yapmak istediklerim annemi rencide edecek ya da ona zarar verecek bir yaşam biçimi değildi ki. Sadece aramızdaki yaş farkından dolayı bakış açılarımız değişikti. Onu üzmeden hatta ona da bazı şeyleri anlatarak hayatta ataklar yapmam gerektiğini ifade etmeye başladım. Başardım. Evet başardım. Bunu başardıktan sonraki yıllarda Astrolog Oğuzhan Ceyhan ile tanıştım. Benim astrolojik haritama baktığında doğum tarihime göre yapılan bilimsel incelemede benim aşırı anneci olduğumu ve bunun hayatımı yaşamama engel olduğunu ifade etti. Çünkü sağlıklı karar alamıyordum. Her aldığım kararda anneme danışmadan yapamıyordum. Sonunda her zaman annemin dediği oluyordu. Oysa ben çok büyük bir şirkette çalışan, sürekli yurt dışı ile bağlantıları olan entelektüel çevresi olan bir gençtim. Sayın Oğuzhan Ceyhan’ın yaptığı açıklama artık doğru yolda olduğumu anlamama neden oldu. Artık kararlarımı kendim alıyordum. Sadece ben istediğim için yapıyorum bir çok şeyi. Yalnız bu aileyle ilişkinin koptuğu anlamına gelmiyor. Üstelik şimdi annemle ilişkim daha harika. Onu çok seviyorum. Hala ona tapıyorum ve bir çok konuda fikrini alıyorum ama kendi doğrularımı buldum. Kendi kararlarımı kendim veriyorum ve bedellerini de ödüyorum. Şöyle düşünüyorum annem bir önceki çağda kaldı. Ben ise teknolojiyi takip eden sürekli okuyan ve gezen biriyim. Tabii ki görüşlerimiz farklı olacak. Şu görüş dünyaya farklı bakmama da yaradı..

“DÜNKÜ GÜNEŞ İLE BUGÜN ÇAMAŞIR KURUMAZ.”

Nasıl? Harika değil mi? Kaderimizi değiştirmek elimizde ama önce kişiliğimizi değiştirmek zorundayız. Hayatımızdaki olumsuzlukları inanın biz yaratıyoruz çoğu kez. Etrafımızda yanlış insanlar olduğunda şöyle deriz: “Ay ben ne talihsiz biriyim, hep beni buluyor bu yanlış ilişkiler.”

Hayır o yanlış kişiler ve ilişkiler hep bizi bulmuyor. Biz onları buluyoruz. Kaderimizi kendimiz belirliyoruz. Sadece değişime cesaretimiz olmadığı için o yanlış kişilerin kaderimiz olduğunu söylemek daha kolay geliyor. Oysaki hayatımızı ya da kaderimizi değiştirmemek daha zor. Katlanılması gereken zorluklar…kabullenilmeyen hatalarla başa çıkmak.. Peki nasıl??????????

Sadece değişmeye karar vermek….inanın o kadar. Gerisi kendiliğinden olacak. İhtiyacınız olan her şey ayağınıza gelecek. Yeter ki görmeyi bilin ve farkında olun..

Sevgiler

Tülay Bilin

tulayb18@gmail.com

Gençliğimden beri hiç çocuk sahibi olmak istemedim. Bunun kendimce bir sürü nedeni vardı. Yani mazeretlerim hazırdı. Kendime göre haklıydım ve bundan asla rahatsızlık duymuyordum. Çünkü çocuk sahibi olmak istemiyordum. Bazı zaman çocukları pek sevmediğim için, bazı zaman sıkıntıya gelememem, bazı zaman rahatıma düşkünlüğüm…vs gibi . Bunlara aslında kendim de inanıyordum.

Yıllar sonra bir gün bir Türk filmine gittim. “KÖREBE” Türkan Şoray’ın baş rolde oynadığı bir filmdi. Konuyu özetlemek istiyorum. Türkan Şoray eşinden boşanmış 6-7 yaşlarındaki kızı ile birlikte yaşamakta ve bir bankada çalışmaktadır. Bir gün çocuğu okuldan eve gelmez. Yapılan aramalardan sonucu çocuğun meçhul kişiler tarafından kaçırıldığı ortaya çıkar. Günlerce aramalar yapılır ama çocuk bulunamaz. Anne (Türkan Şoray) perişan bir haldedir. Bir gün yolda bir arkadaşı ile karşılaşır ve arkadaşı hala çocuğunun bulunmadığını öğrendiği zaman şöyle der;
“Seni çok üzgün ve perişan gördüm. Üzülmekte çok haklısın. Sana bir şey itiraf etmek istiyorum. Ben neden evlenmedim ve çocuk sahibi olmadım biliyor musun? Bugün senin yaşadığın bu acıyı yaşamamak için. Hep böyle bir acıyı yaşamaktan korktuğum için.”

Bunun üzerine Türkan Şoray’ın yanıtı şöyledir: “Sen de haklısın. Ben de onunla birlikte yaşarken hep bir yerlere gitmek ister gidemezdim, onu ayak bağı olarak görüyordum bazı günler. Oysa ki ne kadar yanlışmış. Bak şimdi o yok, bol bol zamanım var ama hiçbir şeyden keyif almıyorum. Aslında hiç de ayak bağı değilmiş. O benim her şeyimdi.”

Bu filmi seyrederken birden bire kafamda şimşekler çakmıştı. İşte bu, evet evet, ben de işte bu anı yaşamamak için çocuk sahibi olmayı istememiştim. Yani acıdan kaçış. Acıyı yaşamamak için keyfi de yaşamamak. Bunun adı korku. Yaşamanın bir cesaret işi olduğunu o yıllarda öğrenmiştim. İnsan eğer mutlu olmak istiyorsa hüzne de katlanmalı. Gülün bile dikeni var. Ya da dikenin gülü var diyebiliriz. Bakış açısı önemli.

Şimdi bu yazıyı yazmak aklıma nerden geldi biliyor musunuz? Bu akşam AKM’de oynayan BATI YAKASININ HİKAYESİ’ne gittim. Şimdi eve geldim ve kapıdan girdim, doğru bilgisayarın başına oturdum. Oyunda bir aşk vardı. Maria ile Tony birbirlerine delicesine aşık oluyorlar. Ama aşkları yasak bir ilişkiydi. Çünkü iki düşman çetenin ayrı ayrı taraflarındalar. Aslında onlar çetenin içinde değillerdi ama akrabalık ilişkileri içindeydiler.

Çetelerin kavgası içinde aşklarını yaşayamadılar. Tony, oyunda Maria için yani aşkları için şöyle dedi; “Onunla sadece bir gece bile beraber olsam yine de onu bir ömür sevmeye ona aşık olmaya değer.” Ve sonra Tony öldü.
Onlar inanılmaz büyük bir aşk yaşadılar ama sonu hüsranla bitti. İşte bizler o sonuçtaki acıyı yaşamamak için zaman zaman güzellikleri de yaşayamıyoruz.

Bazı güzelliklerin riskleri vardır. En basitinden yağmurlu bir havada doyasıya ıslanana kadar yürümek ne güzeldir. Sonunda üşütüp hastalanma risk olsa bile. Artık keyif aldığım anların her türlü riskini seve seve üstleniyorum. Evet bu en basit dediğim yağmurda ıslanma işini bundan bir ay kadar önce yaptım. Bir cumartesi günüydü. Camdan baktığımda hava güneşliydi. Soğuk olduğunu bildiğim için sıkıca giyindim, spor amacıyla yürüyüşe çıktım. Dışarı çıktığımda bir de baktım ki gökyüzü simsiyah. Her an sağanak bir şekilde yağmur başlayacak durumda. Bir an düşündüm, keyfim için uzun süredir yağmurda yürümemiştim. Ama çok ıslanacak belki de üşüyecektim. Bu riski göze aldım. Eve döndüm. Üzerime bir anorak giydim ve tekrar çıktım. Ama elime şemsiye almadım. Yürüyüşe çıktığımdan 10 dakika sonra yağmur başladı. Bu benim beklediğim bir şeydi. Eyvah ne olacak şimdi dememe gerek yoktu. Çünkü ben bu engel için önlemimi almıştım. O yağmurda tam bir saat yürüdüm. Eve geldiğimde inanın içeri giremedim. Her yerimden sular sızıyordu. Doğru banyoya. Suyun ısısını maksimum düzeye getirip, uzun süre ısınmak için uğraştım. Hemen kendime bir ıhlamur yaparak riskleri göğüsledim. Ama yağmurda ıslanırsam kaygısı yaşamadan yaptığım bu yürüyüşten aldığım keyif her türlü riske değerdi.

Şimdi diyeceksiniz ki; “Yani yağmurda yürümenin ne zevki olacak ki?” Belki de haklısınız. Ama bence hayatın keyfi ayrıntılarda gizli. İşe bu küçük sevinçler, küçük mutluluklar çok büyük zenginliklerden daha önemli benim için.
Bu küçük mutlulukların önemi kalmadığı zaman hayat benim için önemini yitirecek. Böyle bir şeyin olmaması dileğiyle…

Bu günlerde sinemalarda yeni bir film başladı. Filmin adı KANIT. Filmin tanıtımında şöyle bir slogan var. (Henüz filmi görmedim) “HAYATTAKİ EN BÜYÜK RİSK, RİSK ALMAMAKTIR.”

Haklıyım değil mi :)

Sevgilerimle..
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Etiketler:

Geçen haftaki yazımda “Yaşamayı öğrenme kursuna gider misiniz?” diye bir yazı yazmıştım. Hayatı doya doya yaşamak gerekli demiştim. Biraz evvel bir arkadaşım aradı şöyle dedi;

“Arkadaşım yazını okudum çok beğendim ve bazı kendini mutsuz hisseden arkadaşlarıma da gönderdim. Aslında ısmarlama yazı olmaz ama senden depresyonla ilgili yazı yazmanı rica edeceğim. Çevremde bazı kişiler var depresyonda belki onlara da faydan dokunur. Kendilerini yalnız hissedenler var.”

Bir anda kafamın içinde şimşekler çaktı. Evet bunu yazabilirim. Çünkü depresyonu ben de yaşadım. Ama hayatıma bir daha girmesini asla istemiyorum. Aslında bize doktorlar bu türlü duygulardan nasıl kurtulunur çok güzel anlatıyorlar. Bu konuları siz de okumuş veya bir doktora gitmiş ve doktorların önerilerini dinlemiş ama yapmakta zorlanmışsınızdır. Zorlandınız biliyorum. Çünkü karşınızdaki doktor yani mükemmel bir insan ya da hiç hayatında depresyon yaşamamış sizin duygularınızı nerden bilecek diye düşünebilirsiniz. Oysaki onların söylediklerinin hepsi doğru. Ben bilimsel bir tarif yapmayacağım size. Zaten böyle bir tarif yapmam bu işin uzmanlarına karşı saygısızlık olur. Nasrettin Hoca için şöyle bir hikaye anlatılır;

“Nasrettin Hoca bir gün eşekten düşmüş. Çevresindekiler çok telaşlanmışlar ve; “Aman hocam dur kalkma yerinden sana hemen bir doktor çağıralım” demişler. Oysa ki Nasrettin Hoca’nın isteği farklıymış: “Aman ben doktor istemem, bana eşekten düşen birini bulun” demiş :)

Bilmem duygularımı izah edebildim mi? Size tıbbı terimlerle bilimsel metodlar önermeyeceğim sadece yaşadıklarımı anlatsam belki siz de bir yol bulursunuz kendinize..

Yıllar, yıllar önceydi. (neden kaç yıl olduğunu yazmıyorsun diyeceksiniz ama unutmayın ki ben bir kadınım ve kadınlar yılların sayıya vurulmasından pek hoşlanmazlar :)). Çok kötü bir deniz kazası geçirdim ve bir arkadaşım gözümün önünde öldü. Bir yıl gibi bir süre pisikolojik tedavi gördüm. Bir yılın sonunda iyiydim ama depresyonun getirdiği bir başka fiziksel hastalık sahibi olmuştum. O hastalığı yenmek için mücadele ederken hayatı yaşamadığımı yıllar sonra farkettim.

Sandım ki hastalık bitecek ve ben sonra yaşamaya baştan başlıyacağım. Meğerse hayat öyle değilmiş. Hastalıklar insanların hayatlarında tamamen bitmiyor. Hastalık olmasa başka başka sorunlar ya da başkalarının hastalıklarına üzülmelerimiz oluyor. Yani bütün dertler bitsin herşey güzel olsun, sorunsuz olsun ve ben mutlu olarak yaşayayım ya da depresyondan kurtulayım. Hayır böyle bir şart koşamıyoruz mutluluğa. Mutluluk hiçbir zaman hayatımızda tek başına olmuyor. Eğer bir sürü sorunun içinde de mutluluğu yakalayabiliyorsak işte hayat bu.

Benim depresyon şeklimi anlatayım size. Aslında bunun adı depresyondan ziyade mutsuzluk bence. Mesela bir arkadaşımın annesi ölüyor ya da çok yakın ilişkim olmayan birisi ölüyor. O kadar çok üzülüyorum ki hatta buna ölenin yakını bile şaşırıyor. Çünkü ölüm olayının üstünden bir müddet geçiyor ve ölünün yakınları normal hayatlarına dönüyorlar ama ben asla. Ben aylarca o üzüntüyü yaşıyorum. Kafamın içinde olayı o kadar büyütüyorum ki benim için hayat duruyordu adeta. Ve bir müddet sonra hastalanıyordum. Çevremdeki insanların bir üzüntüleri olsa asla bana söylememeye başlamışlardı. Aman Tülay duymasın diye birbirlerine tembih ediyorlardı, ki ben üzülmeyeyim diye.
Bu zor bir hayat. Çünkü herkes hayatını yaşarken ben başkalarının dertlerini dert edip hastalanıyordum. Aslında üzüntü duyması gereken kişiden benim daha çok üzülmem mümkün mü? Asla değil. Hani bir atasözü vardır;
“Ateş düştüğü yeri yakar” ne kadar doğru bir söz. Bu arada sürekli kitap okuduğum için kendimi inceliyordum da ayrıca.

Artık bu hastalıklı düşünme ve yaşama biçiminden kurtulmam gerekliydi.

1. Geriye dönüp baktığımda hayatı kaçırdığımı farkettim. Oysaki başkaları hayatlarını yaşadılar. Peki benim üzülmem ve hayatımı yaşamamamın birilerine faydası oldu mu? Hayır. Üstelik çevremi çok üzdüm. Çünkü strese bağlı olarak sürekli hastalandım. Oysa gerçek üzülmesi gereken üzüntüsünü gereği kadar yaşadı ve hayatın içine katıldı. Doğrusu onun yaptığı idi.

2. Sürekli okuduğum için bir gün şöyle bir bakış açısıyla karşılaştım kitaplarda. Eğer bir üzüntü veya sıkıntı 3 günden fazla sürüyorsa lütfen bir uzmandan yardım alın, eğer bir yakınınızı kaybettiyseniz en fazla bir yıl yas tutun ama hala hayata dönemiyorsanız bir uzmandan yardım alın diyor. Yaşadıklarımın yanlış olduğunu kanıtlayan bir görüş açısı yakalamıştım.

3. Sonra bir gün güçlü insanların özelliklerini okurken çok etkilendiğim bir madde oldu. Şöyle diyordu:

“GÜÇLÜ İNSANLAR HAYATIN ACI OLDUĞUNU DAİMA BİLİRLER”.

Bunu öğrendikten sonra çevremdeki güçlü insanları incelemeye ve başarılı insanların hayat hikayelerini okumaya başladım. Baktım ki onlar da çok büyük acılar çekmişler ama üzüntülerini abartmamışlar. Gereği kadar üzülmüşler ama hayatın ipini hiç bırakmamışlar.

Şimdi şöyle düşünüyorum. Bir insan fiziksel olarak hasta olsa bile mutlu olabilir. Çevremizde bir sürü insan var sağlıkları bozuk olduğu halde evleniyor, çocuk sahibi oluyor, bir şirketin genel müdürü oluyor, yazar oluyor, tatile gidiyor vs… Yani hayatımızın her anında fiziksel bir takım aksaklıklar oluyor. Bunu hayatımızdan çıkartmak imkanımız yok ancak sağlığımıza çok iyi bakmalıyız ki hasta olmayalım. Ama bütün bunlara rağmen mutlu olabiliyoruz. Oysaki insan deprasyonda olduğunda herşeyi olduğu halde mutsuzdur.. Hiçbir şeyden keyif almaz. Canı hiçbir şey yapmak istemez. Peki insanın canı bir şey yapmak istemediği zaman mutsuz olursa ve bu süreklilik arzediyorsa depresyona giriyor demektir. Ya da depresyonda olunca canı bir şey yapmak istemiyorsa o zaman düşmanımız belli demekki. Yani öncelikle bir şeyler yapmak zorundayız. Bedensel hareket beyni de meşgul ediyor ve o işe karşı ilgi başlıyor. Bir müddet sonra sıkıntılarını unutuyor insan.

Aslında depresyondan kurtulmanın birinci çaresi bir doktora gitmektir. Ancak esas iş kişiye düşüyor. Ondan kurtulmayı istemek ve bunun için çaba sarfetmek birinci koşul.

Mutsuz olmak sadece hayatın o dönemini yaşamadan zamanın geçmesi demek. Artık yaşanmadan geçecek bir dakikaya bile müsaade edemem. Hayatın her anını doya doya yaşıyorum. Depresyonun ve mutsuzluğun hayatıma girmesine asla müsaade etmiyorum. Çünkü hayatım çok dolu. Kafamın içinde yığınla hedefler var. Zaman zaman heyecandan hangisini önce yapmalıyım diye şaşırıyor, karar vermekte zorlanıyorum. Ama bu zorlanmayı çok seviyorum. Çünkü bu heyecan kalbimin hızlı atmasına sebep oluyor. Hızlı atan bu kalbe kan yetiştirmek için alyuvarlarım telaş içindeler. Ciğerlerim ise oksijeni en ücra köşelere kadar götürme telaşında. Vücüdumun her organı bu grup çalışmasında birlik halinde. Bundan evvelki yazımda da belirttiğim gibi organlarımın bu telaşı beynime de taşınınca işte o zaman birleşip bana bazen sabahın 04.00’de bile olsa kalk diyorlar. Uyutmuyorlar beni. Hani çocukluğumuzdaki bayram sabahlarında olduğu gibi bütün ev halkı kalkmış yeni giysilerini giymiş sofralar hazırlanmışken yatabilir miydik? Üstelik yastığımızın altındaki yeni ayakkabımız :)

İşte benim artık her sabah giyilecek yeni ayakkabılarım var. Yani her gün heyecanla yataktan kalkacak nedenlerim var. Bu nedenleri ben yaratıyorum.

Nedenlerimin hiç bitmemesini istiyorum…
İNANILMAZ MUTLUYUM….

Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Çocukluğumdan beri duyduğum bir tanım var; Aptal sarışın!

Bu tanıma uyan bir kadın olmayı asla düşünmedim ve hayatım boyunda da olmama mücadelesi verdim. Tabii bu mücadeleyi o kadar abarttım ki; akıllı görünücem diye kadınlığımı unuttum. Öyle yıllar yaşadım ki çok süslü bir kadın olmak boş kafalı ile eş anlamlıydı. Ne kadar sade ne kadar erkeksi görünürsen o kadar akıllı göründüğün zannedilirdi. Bizim jenerasyondaki kadınlarla yaptığımız sohbetlerde erkeklere çok kızardık. Çünkü erkekler o APTAL SARIŞIN dediğimiz kadınların peşinden koşardı. Ve biz bunu hiç anlayamazdık. O erkekler ki eğitimli ve kariyer sahibi erkeklerdi. O dönemdeki erkekler akıllı kadından kaçarlardı. Biz de onları kendilerine güvenleri yok diye yorumlardık. Hep “ERKEKLER BİZİ KALDIRAMIYOR, BİZİ TAŞIYACAK ERKEK BULAMAMAKTAN” şikayet ederdik. Ve gerçek de böyleydi çoğu için.

Ama artık herşey değişti. Bütün erkekler akıllı kadın istiyor ve akıllı kadınlarla birlikte olmaktan korkmuyorlar. Neden mi dersiniz?

Çünkü biz kadınlar değiştik. Aptal sarışının, aptalını attık ama sarışın kısmını aldık. Üstüne aklımızı koyduk. Akıllı ve sarışın ile yeni bir kadın tipi yarattık. Yani artık kadınlar çok akıllı ama bunu göstericeğim diye çaba sarfetmek yerine sarışın kısmını kullanıyor. Sarışın kısmı demek bakımlı, şık, kadınsı…

Neden yıllarca akıllı görünmenin erkeksi görünmeyle eş değer olduğunu sandık? Bunu da çok düşündüm. Bunun altında yatan neden ise; “Hafif kadın” damgası yememek için. Yani ahlaki değerlerimiz. Eğer çok süslenirsem ya karşımdaki erkek beni her an her şeye müsait sanırsa korkusunu yaşadık. Ahlaki değerlerimiz tabii ki önemli. Ama eğer biraz kadınsı görününce, ben ahlaki değerlerimi kaybedebiliyorsam zaten o zaman kişiliğimde bir değişme oluyor demektir ki o da bir seçimdir. Benim ilkelerim var, ahlaki değerlerimin sınırlarını ben belirleyebilirim.

Kimsenin bizi hafif bir kadın olarak görmemesi için kendimizi kapatmak yerine bunu iletişim yoluyla anlatmalıyız.. Bakın biz kafası çalışan, okuyan, çevresinde neler olup bittiği ile ilgilenen, kariyer sahibi, toplumda her zaman söyleyecek sözü olan, kendine saygısı olan, çevresine saygısı olan, bir toplulukta gündemi değiştirecek ve idare edecek kadar bilgisine güvenen ve özgüveni olan biriysek neden kadınsı olmaktan korkalım ki. İşte erkeklerin de istediği bu zaten: Akıllı ve kadınsı.

Neden dış görünüş bu kadar önemli diyeceksiniz. Yıllardır kişisel gelişim için yaptığım araştırmalarda şöyle bir sonuç yakaladım. Bu sonuç tabii ki istatistiki bir takım araştırmaların sonuçları.

Karşındakini etkilemenin kriterleri:

%60 dış görünüş
%30 ses tonu
%10 kelimeler
Hatta pazarlama konusunda uzman bir arkadaşım şöyle diyor. “Bu kriterler pazarlama dünyasında daha farklı. Son trendlerde %80-90 gibi dış görünüş olarak kabul ediliyor.” Gördünüz mü. Dış görünüşümüz çok önemli. Peki ben bir kadınım. Bu konuda herhangi bir tıbbi sorunum da yok. O zaman neden erkeksi görüneyim ki.

Ses tonu da çok önemli. Ama bu asla hiçbir estetik cerrahinin değiştiremiyeceği bir olayımız. Buradaki olay sadece beynimizin içindeki bilgilerin kadınsı bir şekilde ifade edilişi. Zaten karizma da budur benim için. Bilgilerin beden diline hoş bir şekilde yansımasıdır bence karizma.

Peki dış görünüşümüzü çok iyi hale getirdik diyelim, ses tonumuzu da ayarladık. Eğer %10 dediğimiz bilgi yani kelimeler dağarcığımızda yoksa sadece dış görünüşün ömrü kısa oluyor. Onun için hem kadınsı ama da akıllı kadınlar artık kazanıyor.

Yalnız şunu ifade etmek istiyorum. Kadın ve erkek ilişkilerini anlatırken sadece aşk, evlilik gibi kavramlar için yazmıyorum. Arkadaş olarak erkeklerle aramızdaki münasebetler için de geçerli bunlar. Çünkü bu dünyada ne onlar bizsiz ne de biz onlarsız yapamayız. Doğanın kanunu bu….

Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Her zaman yaptığımı yaptım yine. Geçen haftadan bu haftaki yazımı hazırlamıştım. Henüz yazmamıştım ama aklımda yazılmıştı bile. Ama yeni bir yazı ile karşınızdayım. Bu akşam bir film seyrettim ve size başka bir konu yazmaya karar verdim: Cinsellik

Cinsellik ülkemizde tabudur. Çocukluğumuzdan beri ayıp diye büyütüldük. Ailece film seyretsek öpüşme sahnelerinde hepimiz önümüze bakardık. Ya da büyüklerimiz hadi siz yatağa bakalım diye bizi kovalarlardı. Kızların evlenme yaşı geldi artık diye evlendirilirdi. Yaşının gelmesi ne demekse? Evde kalacak diye ödleri kopardı. Kızların da ödü kopardı. Yani cinselliği yaşama yaşı geldi. Aman bir kazaya uğramadan evlendirelim gitsin. Gerisini kocası düşünsün gibi…Zavallı kocası farklı bir durumda mı sanki. Onun için ülkemizde bir sürü cinayetler oluyor. Temelinde hep yaşanmamış cinsellik yatıyor. Daha yakın zamanda bir şoför Yunanistan’dan gelen bir sanatçıya nasıl tecavüz edip öldürdü. Tabularımızı kıramadığımız için en kolay yol öldürmek oluyor.

Oysaki batı toplumlarında arkadaşlık teklif ediliyor. Kabul ederse birlikte olunuyor, etmezse teşekkür ediliyor. Israr yok. Arkadaşlığın sonu evliliğe gidebilir. Onlar için de aile kavramı önemli. Çocuklarına çok önem veriyorlar. Büyütüyorlar sonra kendi ayakları üstünde durması için serbest bırakıyorlar.

Neden bizde her şey tersine oluyor. Çünkü toplum olarak kendimize güvenimiz yok. Eğitimsizlik güven kaybı yapıyor. Eğitim ailede başlıyor sonra da öğretim ile devam ediyor. Ne eğitim tek başına yeterli ne de öğretim. İkisinin de olması gerekli. Biliyorsunuz eğitim demek hayatın içindeki öğrenmeler (aile içi ve toplum eğitimi) öğretim demek okul hayatının getirdikleridir.

Özgür insanlar görmek istiyorum. Kararlarını özgür iradesi ile verebilen. Hayatı yaşamasını bilen. Çağa ayak uydurabilen. Eski çağların geleneklerine bağlı yaşamayan, bugünü yaşayan gençler görmek istiyorum. Hiç kimse kendinden önceki neslin kurallarına göre yaşamamalı. Teknoloji çağında her şey çok çabuk eskiyor. Ama işe yaramayan kurallar bir türlü eskimiyor :(

Geçen yıllarda televizyonda çok güzel bir margarin reklamı vardı. “Siz hala annenizin margarinini mi kullanıyorsunuz?” diye bir soru soruluyordu. Eğer annenizin margarinini kullanıyorsanız geri kalmışsınız çünkü yenisi çıktı demek istiyor. Bu büyüklerimize saygısızlık edelim, onlara asi gelelim ya da onları sevmeyelim demek değil. Aksine bunları mutlaka yerine getirelim. Sadece kendi çağımızı yaşayalım diyorum.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Son zamanlarda yazılarımı okuyanların sayılarının çok arttığını düşünüyorum. Bu bir tahmin değil. Gelen mailler bile beni bu düşünceye itiyor. İnanılmaz çok mail alıyorum. Daha çok gençlerden mail geliyor. Hepsinin ortak bir noktası var, hayattan pek keyif alamamak. Çünkü hayatlarına bir yön verememekten şikayetçiler.

Bazen hepimiz yaparız. Çok şikayet ederiz. Ama çarenin bizde olduğunu bir türlü anlayamayız. Hep bahaneler buluruz. Hep başarısız olmamızın nedenleri var. Hep “AMA” larımız vardır. Oysaki çoğu kez çare biziz. Bunu size bir fıkra ile anlatmak istiyorum:

Tarlada çalışan 3 kişi öğle tatilinde yemeklerini birlikte yerlermiş. Eşlerinin hazırladığı yemekleri açarlarmış. 2 tane işçi torbalarını açtıkları zaman eşlerinin ne hazırladığını hayretle görür şöyle derlermiş;
- Aaa bugün eşim bana makarna koymuş.
- Aaa bugün eşim bana köfte koymuş vs.
Üçüncü işçi olan Temel de her gün torbasını açar dert yanarmış;
- Aaa eşim bugün yine bana peynirli sandviç koymuş.
Diğer iki arkadaşı Temel’in haline çok üzülürlermiş. Bir gün demişler ki;
- Temel, neden eşine söylemiyorsun ki, sana peynirli sandviç koymasın?
- Benim eşim yok ki, bu sandviçi her gün ben hazırlıyorum demiş.

Bu fıkrada olduğu gibi şikayet ettiğimiz koşulları biz hazırlıyoruz. Ya da çare bizim elimizde olduğu halde bir şey yapmıyor ama sürekli şikayet ediyoruz. Bunu zaman zaman hepimiz yapıyoruz. Çünkü şikayet etmek daha kolayımıza gidiyor.
Sevgiler
Tülay Bilin

tulayb18@gmail.com

Eski yazılarımdan birinde “Kırılma Noktaları”nı anlatmıştım. Hatta bunu bir televizyon programında da anlatmıştım. İnsan bazen sıkılır. Bir türlü ilerleyemez. Enerjisi vardır ama ne yapacağını bilemez. Çünkü kendini tanımadığı için ne yapacağına bir türlü karar veremez. Hedeflerini belirleyemez. Yani Kırılma Noktası yaşar. Ya yerinde sayar ilerleyemez. Ya da bir çıkış yolu arar. İşte bu anda kişisel gelişim devreye girer.

Bana birçok kişi mail atıyor. “Ne yapacağımı bilmiyorum bana yardım edin” diyorlar. Ben de şöyle cevap veriyorum. Önce karar vermelisin. 3 tip yardım alabilirsin. Birincisi doktora gitmek ve ilaç kullanmak. İkincisi psikolojik yardım almak. Üçüncüsü de bir kişisel gelişim uzmanından yardım almak.

Kişisel gelişim uzmanı psikolojik yardım veremez. İlaç ise asla veremez. Ruh ve zihinsel sağlığı yerinde olan insanların yaşam kalitelerini yükseltmek için yol gösterir. Asla kişinin çocukluğuna inip yaşadığı travmaları belirlemek gibi bir misyona sahip değildir. Kişisel gelişim uzmanı geçmişle ilgilenmez. İleriye dönük hayatı ile ilgilenir. Bir kişisel gelişim uzmanı kişinin ileriye dönük hedeflerini belirlemesi için yardım eder. “Ben kimim?” sorusunun cevabını vermesi için ona sorular sorar. Potansiyelini ortaya çıkartmasına yardım eder. İçindeki cevheri çıkartmasını öğretir. Zamanı iyi kullanmasını öğretir. Motivasyonunu artırır. En önemlisi kendine güven sağlamanın yollarını gösterir. Bütün bunları öğrenmenin getirdiği faydaları anlatır. Kendine güven ve huzur duyacağını anlatır. Duyacağı güven ve huzur sayesinde hedeflerine ulaşmanın keyfini anlatır.

Ben kişisel gelişime çok inanan biriyim. Kişilerin öğretim hayatı üst düzeyde olabilir. Ama yaşamayı öğrenmek ve ondan keyif almayı bilmek için farklı bir eğitim gerektiğine inanlardanım. Yoksa üniversite hocalara kişisel gelişim dersi verebilir miydim? Kendi dallarında uzman olmuş bilim insanlarına ders vermek zor olurdu.

24 Ağustos 2008 tarihli Hürriyet Gazetesi’nde bir haber okudum. Bu düşüncelerimi doğrulayan bir yazıydı. Çok kısa olarak yazmak istiyorum:

PATRONLARIN YENİ GÖZDESİ KİŞİSEL GELİŞİM PROGRAMLARI
“İş dünyasında yeni trend kişisel gelişim programları oldu. MBA’den yabancı dil eğitimine, stresi yönetmekten topluluk önünde konuşma becerisine kadar her türlü kurs ve eğitim programını gündemlerine alan CEO ve patronlar, kişisel gelişimde birbirleriye yarışıyor. Eskiden sadece master ve MBA programlarına ilgi gösteren patronlar, artık vücut dili ve motivasyon kurslarından stresle mücadele ve iş-yaşam dengesine kadar geniş bir listeye sahipler.”
Sevgiler
Tülay Bilin

tulayb18@gmail.com

Bu hafta bir arkadaşımdan güzel bir mail geldi. Harika bir filmin hikayesiydi. Ama hikayenin altında isim yazmıyordu. Kim kaleme almış bilmiyorum. Sizlere bu hikayeyi yazmadan önce internette bir araştırma yaptım ve buldum. Ahmet Altan Hürriyet Gazetesi’ndeki köşesinde yazmış. Frank Capra’nın “Bu muhteşem bir hayat” isimli filmi. Eski bir Amerikan filmi. Ahmet Altan filmi anlatmış ve sonra da kendi yorumunu yazmış. Ben yorum kısmını almadım. Sadece filmin hikayesini kendi yorumumla aktarmak istiyorum.

”Çocukluğundan beri bütün hayali dünyayı dolaşmaktı ama art arda gelen olaylar yüzünden kasabasını terk edememiş, sonunda babasının pek de parlak olmayan işini devralmak zorunda kalmıştı. Sevdiği bir karısı ve çocukları vardı. Ama işler iyi gitmiyordu. Borçlar birikmişti. Yaşadığı hayal kırıklığına bir de borçlar eklenince dayanacak gücü
kalmamıştı. Karlı bir gece arabasına binip, kasabanın biraz ötesinden akan nehrin kıyısındaki bara gidip iyice sarhoş olana kadar içtikten sonra kendini köprünün üzerinden atıvermişti.

Stewart sulara düşerken, karanlık göklerden gelen bir konuşma duyuldu. Tanrı, “ikinci sınıf meleklerden” birine görev veriyordu.

- Eğer bu ümitsiz adama yeniden yaşama isteği vermeyi başarırsan, ben de sana çok istediğin o iki kanadı verir, seni birinci sınıf melek yaparım.

Ve, yeryüzüne tonton, yaşlı bir adam kılığında “başarısız” bir melek düşüyordu. O güne dek bir türlü verilen görevleri doğru dürüst yerine getiremediği için istediği kanatlara kavuşamayan, kederli bir melekti bu. Görevi ise çok zordu.

Tümüyle çaresiz, borçlar içinde yüzen, hayallerini kaybetmiş, istediklerinden hiçbirine kavuşamamış, dünyayı gezmek isterken önemsiz bir kasabaya sıkışıp kalmış bir adama hayatı yeniden sevdirecek, onu intihardan vazgeçirecekti.

Melek yeryüzüne indiğinde, bir polis Stewart’ı sulardan çıkarıyordu. Onu, kendini sulara atmadan önce son içkisini içtiği bara götürüyordu ama orası şimdi çok değişikti. Serserilerin toplandığı, pis bir batakhane olmuştu. Kimse Stewart’ı tanımıyordu. Stewart kasabaya dönüyordu ama orada da eski dostları onun kim olduğunu bilmeyen gözlerle ona bakıyorlardı. Kasaba bakımsızdı, çirkindi, karanlıktı. Eski bir okul arkadaşı arka sokaklarda fahişelik yapıyordu.
Karısı ise bir kütüphanede çalışan zavallı bir yaşlı kızdı. O sulara atlamadan önce ünlü bir adam olarak dünyayı dolaşan erkek kardeşinin ise bir kilisenin bahçesinde mezarı duruyordu. Stewart, suya düşmesiyle çıkması arasında geçen bu beş dakikada her şeyin nasıl bu kadar değişebilmiş olduğunu anlayamadan etrafına bakarken “ikinci sınıf melek” yanına yaklaşıyordu. Ona anlatmaya başlıyordu.

- Sen hayatına son vermek istedin ya, ben daha iyisini yaptım, sen hiç bu dünyaya gelmemiş gibi oldun… Sen olmamış olsaydın ne olacaktı, gör…
Kardeşim ne zaman öldü, diye soruyordu Stewart.
- Sen dokuz yaşındayken o kuyuya düşmüştü ve sen onu kurtarmıştın… Ama ben senin doğumunu iptal edince ve sen hiç doğmayınca onu kurtaracak kimse de olmadı… O çocukken öldü.
- Peki sınıf arkadaşım ne zaman fahişe oldu?
- Bir gün o çok parasız kalmıştı, para bulabileceği hiçbir yer yoktu ve sen ona borç vermiştin… Ama sen olmayınca o gece kendini sattı ve sonra fahişe olarak kaldı.
- Kasaba niye böyle bakımsız ve korkunç gözüküyor?
- Çünkü sen babanın yerini aldıktan sonra insanlardan para toplayıp kooperatifler kurmuştun, binalar yapmıştın, kasaba gelişmişti… Sen hiç olmadığın için o kooperatif kurulmadı, o binalar yapılmadı, kasaba bakımsız kaldı, o inşaatta çalışıp para kazanan birçok insan para kazanamayıp serseri oldu.

Bütün seyircilerle birlikte Stewart da, bir insanın farkına varmadan ne kadar çok başka insanın hayatına değdiğini, o hayatları varlığıyla değiştirdiğini, en sıradan insanın bile bu hayatta tahmin edemeyeceği ölçüde önemi olduğunu görüyordu.

Stewart, o yaşlı ve tonton “ikinci sınıf” melek sayesinde bu gerçeği görünce intihar etmekten vazgeçiyordu. Kendisine o kadar manasız ve değersiz gözüken hayatının aslında birçok insan için ne kadar değerli olduğunu kavrıyordu. O intihar etmekten vazgeçince yeniden her şey eskisine dönüyordu. “Bu muhteşem bir hayat” isimli film, mutlu sonla biterken de gökyüzünde bir “çın” sesi duyuluyordu. Tonton meleğe, Tanrı çok arzuladığı kanatlarını veriyordu. “

Hepimiz bazen işe yaramadığımızı, bu dünyaya neden geldiğimizi düşünürüz. Zor anlar yaşarız. Hayat çok manasız gelir. Oysaki filmde olduğu gibi geri dönüp hayatımıza bir baksak, biz olmasak birçok şey şimdi olduğundan farklı olabilirdi. Birçok insanın hayatının değişmesine vesile olmuş olabiliriz. Tanrı hepimize bir görev vermiştir. Hayatta olmamızın bir anlamı vardır. Üstelik daha bitmemiş görevlerimiz olabilir. Son nefesimize kadar da hayatta görevlerimiz olduğunu unutmamalıyız. Bu hayatı sadece kendimiz için yaşamak bazen tatsız olabilir ama yaşamımızın anlamını bulursak hayat yaşamaya değer.
Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

“Bir kurbağa sürüsü ormanda ilerlerken, içlerinden ikisi bir çukura düşmüş. Diğer bütün kurbağalar çukurun etrafında toplanıp, çaresiz bir şekilde bakıyorlarmış.
Çukur bir hayli derin olduğundan düşen arkadaşlarının zıplayıp dışarı çıkması mümkün gözükmüyormuş.

Yukarıdaki kurbağalar, boşuna çabalamamalarını söylemişler arkadaşlarına;

-Çukur çok derin. Dışarı çıkmanız imkansız!

Ancak, çukura düşen kurbağalar onların söylediklerine aldırmayıp çukurdan çıkmak için mücadeleye devam etmişler. Yukarıdakiler ise hala boşuna çırpınıp durmamalarını, ölümün onlar için kurtuluş olduğunu söylüyorlarmış. Sonunda kurbağalardan birisi söylenenlerden etkilenmiş ve mücadeleyi bırakmış. Diğeri ise, çabalamaya devam etmiş. Yukarıdakiler de çırpınıp durarak daha çok acı çektiğini söylemeyi sürdürmüşler.

Ne var ki, çukurdaki kurbağa onlara hiç aldırmadan son bir hamle daha yapmış, bu kez daha yükseğe sıçramayı başarmış ve çukurdan çıkmış.
O kurbağa arkadaşlarının ümit kırıcı sözlerine hiç kulak asmamıştı…
Çünkü doğuştan sağırdı!”

Yeni bir işe başlamak istediğimizde çevremizde bazı kişiler hemen “yapamazsın, sakın başlama” derler. Eğer ortaya gerçekçi nedenler koyup da hayır diyorlarsa, o da bir görüştür saygı duyarım. Ama sadece kendi cesaretsizliğini sende görmek istiyorsa aman bu kişilere kulak asmayın. Kendinize inanın. İnanmak başarmanın yarısıdır.
Sevgiler
Tülay Bilin

tulayb18@gmail.com

Çocukluğumda bir insan 45 yaşına geldi mi, yaşlıydı benim için. Hatta ölebilirdi bile. Oysa şimdi bakıyorum, hayat 40’dan sonra başlıyor. Gençlik bir kavgayla geçiyor. Kavga derken hayat kavgasından bahsetmiyorum. Hayat kavgası var tabii, kimin yok ki. Benim kavga dediğim kişinin kendi ile olan kavgası. Kişiliğinin oturması için sorgulamalar. “Ben kimim?” sorusunun cevabını bulmak için geçen uzun yıllar. Evlilikler genellikle genç yaşlarda olduğundan iki kavga birbirine giriyor.

Oysaki gerçek ilişki insanın kendiyle olan kavgasının bitiminden sonra başlıyor. Kavga hiçbir zaman bitmez ama en azından ne istediğini bilmek çok önemli. Size internetten mail yoluyla gelen bir yazıyı yazmak istiyorum. Kadın cephesinden hayata bakan bir yazı. Bazı kadınlar 40’dan sonra böyle düşünüyor. Yazı şöyle;

“Bir konuşma sırasında adamın biri kadının birine sormuş;
- Nasıl bir erkek arıyorsun?
Kadın bir süre sessiz kaldıktan sonra adamın gözlerinin içine bakarak sormuş;
- Gerçekten bilmek istiyor musun?
Adam biraz isteksiz “Evet” demiş. Ve kadın başlamış anlatmaya…
- Bugün ve bu yaşta bir kadın olarak bir erkeğe onun benim için benim kendime yapabileceğimden fazla ne yapabileceğini soracak konumdayım. Kendi masraflarımı karşılayabiliyorum. Bir erkeğin ya da bir başka kadının yardımına gerek duymadan evimi idare ediyorum. Böyle olunca “Sen masaya ne koyuyorsun?” sorusunu sorma konumundayım.
Adam kadına bakmış. Paradan söz ettiğini düşünüyormuş. Kadın hemen bu düşünceyi düzeltmiş;
- Sözünü ettiğim para değil. Ondan öte bir şey istiyorum. Hayatın her alanında mükemmeliyeti arayan bir erkeğe ihtiyacım var.
Adam arkasına yaslanıp kollarını kavuşturarak kadından biraz daha açıklama istemiş. Kadın başlamış anlatmaya;
- Kendini zihnen mükemmelleştirmeye çalışan birini istiyorum, çünkü sohbet ve zihnen uyarılma arıyorum. Basit bir adama ihtiyacım yok. Ruhen mükemmelleşmeye çalışan birini arıyorum, çünkü dengesiz bir birleşemeye ihtiyacım yok. İnananlarla inanmayanların bir araya gelmesi felakete yol açar. Bir kadın olarak yaşadıklarımı anlayacak kadar duyarlı, ayağımı sağlam basmamı sağlayacak kadar güçlü bir erkek arıyorum. Saygı duyabileceğim birini arıyorum. Ona boyun eğmem için onu saymam gerekir. Ben ona ne kadar dürüst ve açıksam, onun da bana dürüst ve açık olması gerekir. Kendi işini, hayatını yürütemeyen adama boyun eğemem. Boyun eğme konusunda bir sorunum yok. Yeter ki buna değer biri olsun. Tanrı kadını erkeğe eş ve yardımcı olarak yaratmış. Kendine yardım edemeyen adama ben yardım edemem.
Kadın aklından geçenleri böyle döküverdikten sonra adama bakmış. Adam yüzünde şaşkın bir ifadeyle otura kalmış;
- Çok fazla istiyorsun demiş.
-Değerim çok fazla..diye yanıtlamış kadın.”

Dünyanın her yerinde olgunlaşmış kadının istekleri aynı sanırım. Amerikalı Lynda Lemay’ın şarkısının sözlerinin bir kısmı şöyle;

50 yaşında bir adam arıyorum
Şimdi artık ne istediğini bilen..
50 yaşında bir adam arıyorum
Gerçeklerle yüzleşebilen
Yalan söylememe cesaretini edinmiş
Hislerinden kaçmamayı öğrenmiş..
50 yaşında bir adam arıyorum
Beni sukünetle seven ve
Beni sukünete davet eden
50 yaşında bir adam arıyorum.

Şunu ifade etmek isterim ki bunları isteyen kadın veya erkek olabilir. Örnek olacak olan, olgunlaşmış bir insandır.
Sevgiler
Tülay Bilin

tulayb18@gmail.com

Hayattaki en büyük zenginlik güven duyacağımız dostlarımız olması. Bence paradan daha önemli. Çünkü parayla her şeyi satın alabiliriz ama gerçek dost satın alamayız. Sizinle güven duymanın güzelliğini anlatan iki tane anektot paylaşmak istiyorum.

Bu yazı bana mail ile gelmişti. İşleyen sistemin tarih aralığını bilemiyorum ama hoş bir olay;

“İngiltere’de yargıçların maaşı yoktur. Onun yerine ihtiyaçları oldukça kullandıkları kredileri ve sınırsız çek defterleri vardır. İngiliz devleti hakimlerine o kadar güveniyordu yani. Bir gün hakimin biri bir bankaya gidip 1.000.000 poundluk bir çek bozdurmak istediğini söylemiş. Tabii ortalık birbirine girmiş. Banka yöneticileri en üst makamlardan onay almadan bu kadar parayı veremeyeceklerini söyleyip hemen İçişleri Bakanlığı, Adalet Bakanlığı ve Başbakanlık gibi yerlere telefon etmişler. Ancak aradıkları her yerden gelen cevap aynıymış: ÖDEYİN.

Gel gelelim bankada o kadar nakit yokmuş. Hakimden ertesi gün gelmesi rica edilmiş. Ertesi gün para bir bavul içinde hazırlanmış. Hakim gelip parayı almış. Aradan birkaç gün geçmiş. Hakim tekrar çıkagelmiş. Parayı bankaya geri vermek istiyormuş. Banka yönetimi hemen bakanlığı aramış. Derhal bakanlık müfettişleri devreye girmiş ve hakime hareketinin sebebi sorulmuş. Hakim; “Kraliçe’nin hükümeti bize gerçekten bu kadar güveniyor mu? Onu sınadım.” cevabını vermiş. Raporlar bakanlığa iletilmiş ve aynı gün hakim işinden azledilmiş. Adalet Bakanlığı hakime gönderdiği yazıda gerekçeyi şöyle açıklıyor: Kraliçe hükümetinin saygın bir hakimi, devletine güvenmiyor ve onu sınıyorsa, devlet ona asla güvenmez.”

Dostumuzdan böyle bir cevap alsak ne kadar mahcup oluruz değil mi? Gerçekten böyle bir dosta sahip olmak da harika bir duygu. Şimdi de başka bir güven duygusunu yaşayalım.

“Savaşın en kanlı günlerinden biriydi. Asker, en iyi arkadaşının az ilerde kanlar içinde yere düştüğünü gördü. İnsanın başını bir saniye bile siperin üzerinde tutamayacağı ateş yağmuru altındaydılar. Tam siperden dışarı doğru bir hamle yapacağı sırada, başka bir arkadaşı onu omzundan tutarak tekrar içeri çekti.
- Delirdin mi sen? Gitmeye değer mi? Baksana delik deşik olmuş. Büyük bir ihtimalle ölüştür. Artık onun için yapabileceğin bir şey yok. Boşuna kendi hayatını tehlikeye atma dedi.
Fakat asker onu dinlemedi ve kendisini siperden dışarıya attı. İnanılması güç bir mucize gerçekleşti. Asker, o korkunç ateş yağmuru altında arkadaşına ulaştı. Onu sırtına aldı ve koşa koşa geri döndü. Birlikte siperin içine yuvarlandılar. Fakat cesur asker yaralı arkadaşını kurtaramamıştı. Siperdeki diğer arkadaşı;
- Sana değmez demiştim. Hayatını boşu boşuna tehlikeye attın dedi.
- Değdi, dedi, gözleri dolarak, değdi…
- Nasıl değdi? Bu adam ölmüş görmüyor musun?
-Yine de değdi. Çünkü yanına ulaştığımda henüz sağdı. Onun son sözlerini duymak, dünyalara bedeldi benim için. Ve hıçkırarak arkadaşının son sözlerini tekrarladı;
-Geleceğini biliyordum….Geleceğini biliyordum…”

Çok şükür böyle dostlarım var. Darısı herkesin başına…..
Sevgiler
Tülay Bilin

tulayb18@gmail.com

İki tip insan olduğunu düşünüyorum. Birincisi bir şeyler yapmak için her şeyin dört dörtlük olmasını bekleyen grup. Bu gruptakiler bir iş yapmak için öncelikle kötü düşüncelerden arınmak, sağlıklı olmak, maddi sıkıntısı olmamak gibi şartlar öne sürer. Bunlar düzelmeden asla kendini bir işe veremez. Yaratıcı olmasından vazgeçtim kitap bile okuyamaz. Sürekli bir bahanesi vardır. Bu işler bitse yapacaktır ama şimdi bir türlü aklını veremiyordur.
Oysaki bir başka insan grubu daha vardır ki, her türlü zorluğa karşı inanılmaz yaratıcıdır. Topluma mal olmuş bu kişilerden örnekler vermek istiyorum.

Müjdat Gezen ne zaman televizyona çıksa spiker onu rahatlatmak için “Müjdat Bey merak etmeyin ambülans kapıda bekliyor. Rahat olun.” der. Kendisi de bu durumu açıklamaktan hiç çekinmez. Ruhi olarak evhamlı bir yapısı varmış. Korkuları çok fazla, hatta hayatının akışını etkileyecek boyutta. Düşünebiliyor musunuz bu kadar yoğun negatif duygular yaşayan birinin çok fazla yaratıcı olması. Müjdat Gezen, toplumda yaptığı iyi şeylerle isim yapmış saygın bir tiyatrocudur. Bir tiyatro okulu var. Bütün maddi imkanlarını bu okula koyarak öğrencilerin hiç ücret ödemeden okumalarını sağlıyor. Ayrıca tiyatrosu var. Ayrıca kitap yazıyor. Sağlıklı düşünemeyen birinin bunları yapması ne zor değil mi. Oysaki bütün zorluklar onun ruhunu besliyor olabilir.

21.10.2008 tarihinde televizyonda Saba Tümer’in konuğu Özgür Çevik’ti. Biliyorsunuz televizyondaki “Popstar” yarışmalarından birinde dereceye girmişti. Sonra “Yabancı Damat” adlı dizide çok başarılı oldu. Bu sene ise “Gece Sesleri” adlı dizi ile tekrar ekranlara döndü. İki dizi arasında da bir CD çıkartmış. Oyunculuk hayatına yeni atılmış biri için bunlar başarıdır. Üstelik felsefe mezunu. Saba Tümer’in yaptığı sohbette Özgür Çevik kendini şöyle ifade etti; “Çok fazla düşünüyorum, düşüncelerime mani olamadığım için çok yoruluyorum. Ölümü çok düşünürüm. Sevdiklerimi kaybetme korkusu yaşarım. Düşüncelerim hep negatif yöndedir. “ Sürekli negatif düşünceler üreten bir beynin başka yaratıcılıklara zaman bulacağını sanmıyor insan. Ama öyle değil. Bütün bu olumsuzluklar ruhunu besliyor. Hastalıklar ve beynin negatif duygu üretmesi yaratıcılığını arttırıyor.

Bir başka insan tanıdım. Çok ünlü bir astrolog olan Oğuzhan Ceyhan. Doğuştan taşıdığı bir hastalığı için çocukluk ve ergenlik döneminde tam 13 tane ameliyat geçirmiş. Hayatı hastanelerde geçmiş. “Bir yıl hastanede yattığımı bilirim” diyor. Böyle bir insanın okulunu bitirmiş olmasını bile bekleyemezsiniz. Okumamış olmasını mazur görürsünüz. Oysaki o üniversiteyi bitirmiş. Basketbol antrenörlüğü yapmış, birkaç tane futbol klübü kurmuş ve gençlere devretmiş. Yoğun çalışma hayatı olan biri. Hastalığı süresince kendisini okumaya vermiş. Hani o okurken doktorlar da onu ameliyat etmişler adeta. Bir insanda bu kadar bilgi birikimi nasıl olabilir. Ayaklı kütüphane gibi. İnanılmaz bir beyin yapısı var. Deha gibi. Astrolojiyi yemiş yutmuş. Sanki o icat etmiş gibi iyi biliyor. İnanılmaz güzel yorumlar yapıyor. Onunla konuşunca kendimi yetersiz hissettiğim bile oluyor.

Ne zaman sorunlarım olsa bu kişileri düşündüğüm an hemen motive oluyorum. Kendimi bırakmadan oturup yazıyorum veya okuyorum. Toplumumuzda bu kişiler gibi yaratıcı ve başarılı ne çok insan var.
Biz ne kadar sorunlarla boğuşursak boğuşalım dünya dönmeye devam ediyor. Onun için hayatı kaçırmamak gerektiğine inanıyorum.
Sevgiler
Tülay Bilin

tulayb18@gmail.com

Başkalarının hayatlarını gözlemlemek bizi ileri taşıyorsa bu harika bir duygu. Bizi motive edip içimizdeki enerjiyi dışarı çıkarmamıza yarıyorsa güzel de, kıskanmamızı sağlıyor ve hiç bir şey yapmadan sadece onun gibi olmak istiyorsak hiç de güzel değildir.

Başkalarını taklit etmek hep onlar gibi olmayı deniyorsak kendimizden uzaklaşıyoruz demektir. Bir şeyin daima aslı değerlidir. Kopyası geçici bir süre için değer kazanabilir ama aslı gibi olmaz. Kendimiz olmaya çalışmalıyız. Kendimiz olduğumuzda özgüvenimiz tam olur. Herkes tarafından takdir edilir ve seviliriz. Aşağıdaki hikaye de buna bir örnektir. Sizi hikaye ile baş başa bırakıyorum. İyi okumalar…..

“Evvel zaman içinde, Mogo adında bir fakir Japon vardı. Mogo kendi halinde bir taşçı idi. Zavallıcık hayatını kazanmak için güneşin doğuşundan batışına kadar, yağmur demez, fırtına demez, güneş demez boyuna taş kırardı.

Doğrusu işi çok güçtü ama yine de Mogo’nun pek o kadar hayatından şikâyetçi olmaması lâzımdı. Çünkü babası, büyükbabası hep taşçıydılar. Daha iyi bir hayat görmeyen Mogo da taşçılığı seve seve yapmalıydı. Mogo, genç ve iri yapılıydı, hastalık nedir bilmezdi, sabahtan akşama kadar çalışması, karnını doyuracak kadar pirinç almasına yetiyordu.

Bu yüzden birçok arkadaşı onu kıskanıyorlardı bile. Çünkü Mogo çalışma zamanında çalışıyor, dinlenme zamanı gelince de babasından kalma evine çekilip, dünyanın bütün kötülüklerine arkasını dönerek rahatına bakıyordu.
Bütün bunlara rağmen Mogo hayatından memnun değildi. Zenginlik ve büyüklük sevdası içini kemiriyor, zaman zaman bir asilzade olarak doğmadığına üzülüyordu. Bütün boş zamanlarında kendi kendine halinden şikâyet eder, kendisini daha iyi bir seviyeye ulaştırması için Tanrı’ya yalvarırdı. Bu hal bir gün değil, beş gün değil, aylarca, yıllarca devam etti. Tanrı, Mogo’nun hangi seviyeye gelirse gelsin, daima daha ötesini isteyecek bir yaratılışta olduğunu biliyordu. Bununla beraber ona ders vermek için bütün isteklerini yerine getirmeye karar verdi.

Yine sıcak bir gündü. Mogo yolun kenarında, kan ter içinde taş kırıyordu. Bir ara yoruldu ve kazmasının sapına dayanarak dinlenmeye başladı. O sırada yolun öbür ucundan bir toz bulutu yükseldi. Aynı zamanda kulağına sürekli gürültüler gelmeye başladı.

Toz bulutu yaklaştığı zaman, Mogo, tozların arasında son derece süslü üniformalar giyinmiş süvariler görmeye başladı. Birçok süvarinin arasında ise her tarafı altın, gümüş ve kıymetli taşlarla işlemeli bir tahtırevan geliyordu. Tahtırevanda bir prens vardı. Mogo artık dayanamadı:

- Ey Tanrım, neden ben de bir prens değilim, diye söylendi.
Bunun üzerine Tanrı:
- Peki, dedi, madem ki prens olmak istiyorsun, o halde ol!

Mogo daha ne olduğunu anlamadan kendisini prens haline gelmiş buldu. Sayısız uşakları, askerleri, atları, arabaları, sarayı ve pırıl pırıl işlemeli bir sürü elbisesi vardı. Ama onun asıl hoşuna giden şey, ahalinin kendisine gösterdiği hürmetti. Sokağa çıktığı zaman herkes karşısında iki büklüm eğiliyor, hele eski arkadaşları onu görünce yerlere kapanıyorlardı. Bunlardan çok hoşlandığı için Mogo her gün sokağa çıkıyordu.

Bu hal uzun müddet Mogo’yu eğlendirdi. Fakat aradan zaman geçince yine düşünmeye başladı. Dünyada kendisinden üstün durumda bulunan birçok prens, birçok kral ve en nihayet de kendi imparatorları Mikado vardı. Düşündü ki, Mikado bile olsa kendisinden üstün başka bir şey daima mevcut olacaktır. Bunun üzerine güneşin, her şeyden üstün olduğu aklına geldi. Şüphesiz ki o, bütün kralların, Mikado’nun, her şeyin üstündeydi. Dünyayı ısıtan, hayat veren tek varlık güneşti. O halde en iyisi güneş olmaktı. Mogo böyle düşününce:

- Ey Tanrım, dedi, beni prens yapacağına güneş yapsan olmaz mıydı?
- Güneş mi olmak istiyorsun, dedi Tanrı, öyleyse ol!

Ve Mogo bir anda güneş oldu. Doğrusu gökyüzündeki saltanatının keyfine diyecek yoktu. Dünyaya istediği gibi sıcaklık dağıtıyor, ekinleri, meyvaları olgunlaştırıyor, insanları ısıtıyordu. Mogo aylarca güneş olmanın keyfini sürdü, sonra günlerden bir gün, uzaklarda bir siyah nokta gördü. Bu nokta gitgide büyüdü büyüdü ve simsiyah bir leke gibi kendi ışıklarını önlemeye başladı. Bu, buluttu. Mogo ne yaptıysa onu yenemedi. Nihayet bulutlar güneşin her tarafını kapladı ve şiddetli bir fırtına başladı. Bunun üzerine Mogo:

- Ey Tanrım, diye bağırdı, bulut güneşten daha kuvvetli, ben bulut olmak istiyorum.
Tanrı kısaca:
- Ol! dedi.

Ve Mogo bulut oldu. Güneşten daha kuvvetli olmak demek artık kâinatta her şeyin üstünde olmak demekti. Bunu düşünmek zavallı Mogo’yu büsbütün deli etti. Sevincinden ne yapacağını bilemiyordu. Mogo, güneşi istediği zaman ve istediği yerde kapatabildiği için bunun tadını bol bol çıkarmak istedi. Tarihin hiçbir devrinde Japonya o kadar fırtına, o kadar tayfun ve kasırga görmemişti. Kara ve denizdeki felâketlerin haddi hesabı yoktu. Ama Mogo bütün bunları güneşe karşı kazanılmış bir zafer sayıyor ve gittikçe zulmünü arttırıyordu.

Bu sırada bir gün, Mogo gökyüzünde dolaşıp dururken okyanusun kıyısında âbide gibi dikilmiş muazzam bir kayalık gördü. Granit bir sütun olan kayalığın binlerce seneden beri mevcut olduğu ve tabiatın her türlü olayına göğüs gerip hiçbirinden müteessir olmadığı aşikârdı. Zamanın ve tabiatın bütün tesirlerine karşı koyan bu muazzam kayalık, nihayet Mogo’nun gözüne çarpmıştı. Mogo onun bu haşmetli halini görünce ne yapıp yapıp yerinden sökmeyi ve denize fırlatarak dalgaların arasında yok etmeyi kararlaştırdı.

Çıkan fırtınada sade gök değil, yer de karmakarışık oldu. Kayanın kıyısında bulunduğu denizde dağlar gibi dalgalar yükseliyor, fakat bütün dalgalar granit kayanın eteklerine çarptığı zaman parçalanıp kayboluyordu. Fırtına üç gün üç gece devam etti. Fırtınanın arkasından şiddetli bir kasırga, onun arkasından bir siklon çıktı. Artık evler yıkılıyor, ağaçlar kökünden çıkıyor, nehirler taşıyordu. Ama aradan bir hafta geçip de fırtına dindiği zaman, kayanın yine eski haliyle, okyanusun kıyısında durduğunu gördü. Mogo hırsından küplere biniyordu. Demek ki bu kaya kendisinden daha kuvvetliydi. Hırsla:

- Tanrım, diye bağırdı, kaya benden daha kuvvetli, ben kaya olmak istiyorum.
- Ol! dedi Tanrı.

Ve Mogo okyanusun kıyısında muazzam bir kaya haline geldi. Artık ona ne güneş, ne bulut, ne fırtına hiçbir şey tesir etmiyordu. Artık kâinattaki bütün varlıkların üstündeydi.

Bir sabah, bir tarafını bir şey sokmuş gibi bir acıyla uyandı. Evet, hakikaten bir yerine bir şey batıyor gibiydi. Sonra vücudundan bir parça et koparmışlar gibi bir acı duydu. Sonra kendisine vurduklarını hissetti. Evet, muntazam aralıklarla durmadan vuruyor, vuruyorlardı. Her vuruşta aynı acıyı duyuyor, her vuruşta vücudundan bir şeyler kopmuş gibi oluyordu. Bu hal saatlerce devam etti, Mogo saatlerce tahammül etti, sesini çıkarmadı ama sonra öyle bir an geldi ki birden kuvveti kesilir gibi oldu, yerinde sallanmaya başladığını farketti. Bunun üzerine:

- Tanrım, diye bağırdı. Bana kayadan daha kuvvetli biri hücum ediyor. Ben o olmak istiyorum.
Tanrı:
- Ol! dedi.

Ve Mogo tekrar taşçı oldu.”
Sevgiler
Tülay Bilin

tulayb18@gmail.com

Eğitim hayatım boyunca hep bir veya 2 tane en samimi olduğum arkadaşım oldu. Onunla ders çalışır, onunla sinemaya giderdik. Bütün sırlarımı onunla paylaşırdım. Şimdi çevremdeki çocukları izliyorum, onlar da aynılar.

İşin kötüsü bazı insanlar gençlik döneminde edindikleri bu alışkanlığı, daha sonra da devam ettiriyorlar. Oysaki 1-2 kişi ile yapılan bu görüşmeler bizim ufkumuzu daraltıyor ya da sürekli aynı kalmasını sağlıyor. Bir kişi ile yapılan bu sohbetlerin sınırını biraz daha genişletsek, hem çevremiz genişler hem de ufkumuz.

Sosyolog Mark Granovetter, 1973 yılında yazdığı “Zayıf Bağların Gücü” makalesinde ve devamında yaptığı çalışmalarda, az sayıda insanla sıkı bir ilişki içinde olmak yerine, çok sayıda insanla tanışıp nispeten zayıf bağlantılar kurmanın iş yaşamında başarıyı getirdiğini ve bunun da iki temel nedeni olduğunu ortaya koydu:

* Sürekli aynı kişileri görmek, sabit ve sınırlı bir çevreye sahip olmak, kişisel gelişimi engeller.
* Sürekli ve yalnızca birbiriyle iletişim halinde bir grubun tüm üyeleri bir süre sonra birbirinden farksız hale gelir.
* Daha çok sayıda zayıf bağlantınız olduğunda, hareket ve iletişim kabiliyetiniz yükselecektir.
* Farklı sorunlara gerekli çözümleri üretecek kişiler, tanıdıklarınız arasından mutlaka bulunabilirler.

Gençliğimde yaptığım bu tip ilişkilerin kişisel gelişimimi engellediğini hiç düşünmemiştim. Bugün geriye dönüp baktığımda, üstelik Sosyolog Mark Granovetter’in çalışmasının sonucunu okuyunca ne kadar zaman kaybı olduğunu anlıyorum.

Zararın neresinden dönersen kardır denir ya…. :)
Sevgiler
Tülay Bilin

tulayb18@gmail.com

Bir imparator sabah gezintisi sırasında bir dilenciye rastlar. “Dile benden NE dilersen” der. Dilenci güler ve : “Sanki dileğimi gerçekleştirebilecekmiş gibi soruyorsunuz. ” Diye yanıtlar. Kral alınır ve söyleşi koyulaşır…. Pek tabii her dediğini yerine getirebilirim. Sen söyle hele; NE istiyorsun?
“Söz vermeden önce iki kez düşünün kralım”. Dilenci sıradan bir dilenci değildir. İmparatorun ilk yaşantısında ögretmeni olmuştur. Ve ona şu sözü vermiştir. “Bundan sonraki yaşantında tekrar karşına çıkıp seni uyaracagim.” İmparator olayı çoktan unutmuştur. Zaten geçmişi hangimiz noktasına virgülüne kadar anımsayabiliriz ki? Birlikte yaşlanan kişilerin bile anıları farklıdır. Bu nedenle imparator bastırır.
Ne istersen verebilirim. Ben güçlü bir imparatorum. Yerine getiremeyeceğ im hiçbir dileğin olamaz. Bunun üzerine dilenci, çanağını uzatıp, “Şu çanağı herhangi bir şeyle doldurabilir misiniz?” diye sorar. İmparator kahkaha atar ve vezirine çanağı altınla doldurmasını emreder. Çanak dolup taşmakta ve anında boşalmaktadır. Paralar buhar olup uçmaktadır sanki. İmparatorun onuru kırılır. Bir dilenci çanağını dolduramadığı kulaktan kulaga yayılır. Giderek pırlantalar, elmaslar, yakutlar akıtılır çanağa. Ne var ki çanağın dibi yoktur sanki. Yer yutar AMA boş kalır. İmparator yenik düşmüştür. Dilenciye yakarir : “Tamam, sen kazandın. Dileğini yerine getiremedim AMA NE olur bana çanağın neden yapılmış olduğunu itiraf et.”

Çok basit, diye yanıtlar dilenci.

İnsan dimağından yapılmıştır. Yani insanın arzu ve İsteklerinden. Doymak bilmez oluşuda bundandır.

Bu gerçeği bir kez kavrarsan yaşantın değişir. İstek nedir ki! İstek ulaşılana kadar, belli bir süre heyecen veren bir duygudur.
Örnegin; bir araba istersin… Bir yat… Bir ev… Bir eş… Vs vs…
Tek tek her birini elde ettiğinde, tümü anlamını yitirir.
Neden? Çünkü beynin, aklın onları dışlar.
Araba garajdadır ve artık istek uyandırmamaktadır.
Heyecan, onu elde ettiginde sönüp gitmiştir. Eş yatağında, para cebindeyse, onlara erişmek için katlandığın yoğun istek yok oluverir.
Gene boşluğa düşer, yeni bir istek yaratmak zorunda kalırsın….
İstek doyumsuzluk uyandırır ve giderek dilenci olursun. Bir istekten bir diğerine çırpınıp durursun.
Amacına ulaşır ulaşmaz bir yenisini yaratırsın.
İstegin bu yönünü kavradığında hayatının dönüm noktasındasın demektir.
Sürekli yolculuk hali iyi sonuç vermez.
Geri dön… Evine dön…
Seni mutlu edecek öğeleri dışında değil, kendi içinde ara!
Sevgiler

Tulay Bilin
tulayb18@gmail.com

Bir Hint masalina göre;

kedi korkusundan, endişe içinde yasayan
bir fare vardir. Büyücünün biri fareye acır ve onu bir kediye
dönüstürür.
Fare, kedi olmaktan son derece mutlu olacagi yerde bu kez de köpekten
korkmaya baslar. Büyücü bu kez onu bir kaplana dönüstürür. Kaplan olan
fare, sevinecegi yerde avcidan korkmaya baslar. Büyücü bakar ki, ne
yaparsa yapsin farenin korkusunu yenmeye imkan yok. Onu eski haline
döndürür..

Ve der ki,
“Sen cesaretsiz ve korkak birisin. Sende sadece bir farenin yüregi var.
O yüzden ben sana yardim edemem.”

Ünlü yazar Shakespeare, bu konuda söyle diyor:


“Insanlarin çogu kaybetmekten korktugu için sevmekten korkuyor…
Düsünmekten korkuyor, sorumluluk getirecegi için.
Konusmaktan korkuyor, elestirilmekten korkttugu için.
Yaslanmaktan korkuyor, gençligin kiymetini bilmedigi için.
Unutulmaktan korkuyor, dünyaya iyi bir sey vermedigi için.
Ve ölmekten korkuyor, aslinda yasamayi bilmedigi için.”

Tulay Bilin

tulayb18@gmail.com


Arşiv

Kategorilere Göre Yazılar

Takvim

Nisan 2014
Pts Sal Çar Per Cum Cts Paz
« Kas    
 123456
78910111213
14151617181920
21222324252627
282930  
Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 43 takipçiye katılın