Tülay Bilin-ce

Archive for Şubat 8th, 2009

Bilip, bilmediğim bilinmez. Ama biliyormuş gibi de yapmıyorum. Uzun süredir yazıyorum. Yazmaya devam ediyorum. Sizi sevdiğimi biliyorum. Şimdi sıra sizde. Ben yazdım, okumanız için bekliyorum.

Gülümsemek için kendinize şans tanıyın. Daha iyiyi hakkettiğinizi unutmayın. Bunu elde etmek için kendinize ihtiyacınız olduğunu unutmayın.

tulaybilin-gulumseKocaman Sevgilerimle,
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Son zamanlarda yazılarımı okuyanların sayılarının çok arttığını düşünüyorum. Bu bir tahmin değil. Gelen mailler bile beni bu düşünceye itiyor. İnanılmaz çok mail alıyorum. Daha çok gençlerden mail geliyor. Hepsinin ortak bir noktası var, hayattan pek keyif alamamak. Çünkü hayatlarına bir yön verememekten şikayetçiler.

Bazen hepimiz yaparız. Çok şikayet ederiz. Ama çarenin bizde olduğunu bir türlü anlayamayız. Hep bahaneler buluruz. Hep başarısız olmamızın nedenleri var. Hep “AMA” larımız vardır. Oysaki çoğu kez çare biziz. Bunu size bir fıkra ile anlatmak istiyorum:

Tarlada çalışan 3 kişi öğle tatilinde yemeklerini birlikte yerlermiş. Eşlerinin hazırladığı yemekleri açarlarmış. 2 tane işçi torbalarını açtıkları zaman eşlerinin ne hazırladığını hayretle görür şöyle derlermiş;
– Aaa bugün eşim bana makarna koymuş.
– Aaa bugün eşim bana köfte koymuş vs.
Üçüncü işçi olan Temel de her gün torbasını açar dert yanarmış;
– Aaa eşim bugün yine bana peynirli sandviç koymuş.
Diğer iki arkadaşı Temel’in haline çok üzülürlermiş. Bir gün demişler ki;
– Temel, neden eşine söylemiyorsun ki, sana peynirli sandviç koymasın?
– Benim eşim yok ki, bu sandviçi her gün ben hazırlıyorum demiş.

Bu fıkrada olduğu gibi şikayet ettiğimiz koşulları biz hazırlıyoruz. Ya da çare bizim elimizde olduğu halde bir şey yapmıyor ama sürekli şikayet ediyoruz. Bunu zaman zaman hepimiz yapıyoruz. Çünkü şikayet etmek daha kolayımıza gidiyor.
Sevgiler
Tülay Bilin

tulayb18@gmail.com

Başarı kelimesini çok seviyorum. Tabii ki içinin dolmuş halini. İçi boş kavramları sevmiyorum. Başarının birçok tarifi var. Ama ben bir tanesini kendime daha yakın hissediyorum.

BAŞARI; istediğin yaşam biçimini yaşamaktır.

Başarının hayatımıza getirdiği en olumlu duygu, mutluluktur. Yalnız unutmayın ki başarılı insanlar çok zeki olduklarından başarılı olmamışlardır. Onlar sadece çok çalıştıkları için başarılıdırlar.

EDİSON; Başarı %1 genetik ise, %99 terdir.

Başarılı insanların birçok özellikleri vardır. Ama en önemlisi, onlar mutluluğa önem verirler. Çünkü bilirler ki;

En büyük mutluluk, mutsuzluğun kaynağını bilmektir. Kaynağını bilmeden çare bulunamayacağını bilirler. Mutsuzluklarının üstüne giderler. Onu yok edene kadar uğraşırlar. Başarılı insanlar neşeli insanlardır. Mutluluğu yüreğinde bulmuşlardır.

Mutluluğun sırrı, mitolojik bir hikayede saklı;

Tanrılar, olimpos dağında toplanmışlar. Mutluluğu nereye saklayalım ki insanlar onu arayıp bulamasınlar demişler. Öyle bir yer olmalı ki oraya bakmak akıllarına gelmesin. Bir tanrı demişki;

– Yerin 7 kat altına saklayalım,
– Yerin 7 kat üstüne saklayalım,
– Dağlara saklayalım,
– Denizlere saklayalım,

Sonunda karar vermişler, insanların yüreklerine saklayalım, nasıl olsa oraya bakmak akıllarına gelmez. Mutluluklar o günden sonra yüreğimizde kalmış.
Başarılı insanlar, yaşamın sırrını çözmüş ve mutlu olmanın yollarını keşfetmiştir.
Darısı herkesin başına…..
Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Bu hafta gelen maillere genel bir cevap vermek istiyorum. Gençlerin ortak özelliklerinin bir tanesi, özgüven eksikliği. İkincisi de çevresindekilere “HAYIR” diyememe. Kızların yanında aşırı utangaç durmak gibi nedenler. Bu hafta gelen maillerin çoğu bu konu ile ilgiliydi. Onlara cevap verdim ama genel olarak tekrar yazarsam başkaları da faydalanır diye düşündüm.

Bugüne kadar okuduklarımdan çıkarttığım sonuca göre 3 tip insan vardır.

1-Bilmediklerini bilmeyenler;
Bu tip kişiler sadece bedensel yaşamlarını sürdürürler. Başımızın üstünde taşıdığımız o et parçasının bir çok becerisi olduğunu farkında olmayanlar. Sadece nefes alıp, yer, içer böylece ölmeden yaşarlar. Hiçbir şey bilmezler ama bunun farkında bile değillerdir. Ayrıca öğrenmek de istemezler. Leo Da Vinci bu kişiler için şöyle diyor; “Temel bedensel ihtiyaçlarını görmek için yaşayanlar.” Pascal ise; “Hiçbir şey bilmeyen cahiller” diyor.

2-Bilen ama uygulamayanlar;
Bu kişiler birçok konuda fikir sahibidir. Hatta okumayı bile severler. Ama okuduklarını hayatlarına geçirmedikleri için bilgiyi sadece süs gibi kullanırlar. Konfüçyüs’ün şu sözünü ilk okuduğumda ben bunun neresindeyim diye günlerce kendimi sorgulamıştım.

“ÖĞRENDİKLERİNİ İÇSELLEŞTİR, İÇSELLEŞTİRDİKLERİNİ ÖĞRET”
Bilgiler beynimize girer, orda harmanlanır ve çıkar. Eğer bilgileri harmanlamadan çıkarırsak kitap gibi konuşuruz. Bilgiler bize ait değildir. Eğer harmanladıktan sonra başkalarına aktarmazsak çatlarız.

3-Yeterli bilgiye sahip ve uygulayan dahiler;
Onlar bildiklerinin farkındadırlar. Okuduklarını hayatlarına geçirirler. Günden güne gelişirler. Bir gün önceyi beğenmezler. Hep ileri, hep ileri giderler. Onlar için öğrenme hayatlarının olmazsa olmazıdır. Okumadıkları gün yaşamadıklarını düşünürler.

Bu konuda Konfüçyüs’de çok düşünmüş ve düşüncelerini şöyle açıklamış;
Bildiğini bilenin, arkasından gidiniz
Bildiğini bilmeyeni, uyandırınız
Bilmediğini bilene öğretiniz
Bilmediğini bilmeyenden kaçınız

Bu yazım ile vermek istediğim mesaj şu; özgüven eksikliği, çevresine “HAYIR” diyememenin nedeni bilgi eksikliğinden gelir. Bazen de bildiğini bilmeme, bazen de bildiğini uygulamama. Her şeyin başı okumak ve çevreyi gözlemlemektir. Sadece okumak yeterli olmaz. Hayat sadece okuyarak öğrenilmez. Öğrendiklerini hayata geçirip yaşamak gerekiyor. Bildiklerini insanlarla paylaşmalısın, ki bu öğrenmenin bir yoludur. Başkalarından da bilgi almalısın.
En güzel alışveriş bilgi alışverişidir.
Tülay Bilin
Sevgiler


tulayb18@gmail.com

Eski yazılarımdan birinde “Kırılma Noktaları”nı anlatmıştım. Hatta bunu bir televizyon programında da anlatmıştım. İnsan bazen sıkılır. Bir türlü ilerleyemez. Enerjisi vardır ama ne yapacağını bilemez. Çünkü kendini tanımadığı için ne yapacağına bir türlü karar veremez. Hedeflerini belirleyemez. Yani Kırılma Noktası yaşar. Ya yerinde sayar ilerleyemez. Ya da bir çıkış yolu arar. İşte bu anda kişisel gelişim devreye girer.

Bana birçok kişi mail atıyor. “Ne yapacağımı bilmiyorum bana yardım edin” diyorlar. Ben de şöyle cevap veriyorum. Önce karar vermelisin. 3 tip yardım alabilirsin. Birincisi doktora gitmek ve ilaç kullanmak. İkincisi psikolojik yardım almak. Üçüncüsü de bir kişisel gelişim uzmanından yardım almak.

Kişisel gelişim uzmanı psikolojik yardım veremez. İlaç ise asla veremez. Ruh ve zihinsel sağlığı yerinde olan insanların yaşam kalitelerini yükseltmek için yol gösterir. Asla kişinin çocukluğuna inip yaşadığı travmaları belirlemek gibi bir misyona sahip değildir. Kişisel gelişim uzmanı geçmişle ilgilenmez. İleriye dönük hayatı ile ilgilenir. Bir kişisel gelişim uzmanı kişinin ileriye dönük hedeflerini belirlemesi için yardım eder. “Ben kimim?” sorusunun cevabını vermesi için ona sorular sorar. Potansiyelini ortaya çıkartmasına yardım eder. İçindeki cevheri çıkartmasını öğretir. Zamanı iyi kullanmasını öğretir. Motivasyonunu artırır. En önemlisi kendine güven sağlamanın yollarını gösterir. Bütün bunları öğrenmenin getirdiği faydaları anlatır. Kendine güven ve huzur duyacağını anlatır. Duyacağı güven ve huzur sayesinde hedeflerine ulaşmanın keyfini anlatır.

Ben kişisel gelişime çok inanan biriyim. Kişilerin öğretim hayatı üst düzeyde olabilir. Ama yaşamayı öğrenmek ve ondan keyif almayı bilmek için farklı bir eğitim gerektiğine inanlardanım. Yoksa üniversite hocalara kişisel gelişim dersi verebilir miydim? Kendi dallarında uzman olmuş bilim insanlarına ders vermek zor olurdu.

24 Ağustos 2008 tarihli Hürriyet Gazetesi’nde bir haber okudum. Bu düşüncelerimi doğrulayan bir yazıydı. Çok kısa olarak yazmak istiyorum:

PATRONLARIN YENİ GÖZDESİ KİŞİSEL GELİŞİM PROGRAMLARI
“İş dünyasında yeni trend kişisel gelişim programları oldu. MBA’den yabancı dil eğitimine, stresi yönetmekten topluluk önünde konuşma becerisine kadar her türlü kurs ve eğitim programını gündemlerine alan CEO ve patronlar, kişisel gelişimde birbirleriye yarışıyor. Eskiden sadece master ve MBA programlarına ilgi gösteren patronlar, artık vücut dili ve motivasyon kurslarından stresle mücadele ve iş-yaşam dengesine kadar geniş bir listeye sahipler.”
Sevgiler
Tülay Bilin

tulayb18@gmail.com

20 yıldan fazla bir zamandır kişisel gelişim ile ilgileniyorum. Her zaman şunu ifade ederim. Kendi üstümde denemediğim hiçbir davranışı başkasına önermem. Öncelikle kendim denerim yani hayatıma geçiririm sonra da başkalarına öneririm.

Bunu şunun için yazıyorum. İnsanların hayatlarında çok acı günler olabilir. En acısı da ölüm acısıdır. İnsanlar mutlaka acılarını yaşamalılar. Yani yaslarını tutmalılar. Acılarıyla yüzleşerek yani acının üstünü örtmeden yaşamalı. Ama yasını yaşamayı asla abartmamalı. Yaşadığın sorunların yoğunluğuna göre özellikle ölüm acısını bile abartmamak gerekli. Eğer makul bir zaman dilimi geçtiği halde hala yas tutuyorsan mutlaka bir doktora gitmelisin diye okumuştum. Bu okuduklarım büyük düşünürlerin yazdıkları ya da tıp doktorlarının önerileridir. Bunu uygulamaya hep çalıştım. Ama şimdiye kadar bu kadar canımı acıtan bir acı yaşamamıştım.

3 hafta önce annemi kaybettim. Acıların en büyüğünü yaşadım. Onun için 3 haftadır yazılarıma ara verdim. Kendimle baş başa kaldım ve acımı yaşadım. Yani 3 hafta yaşama ara verdim. Ama bu arada dünya durmadı, dönmeye devam etti. Yani her şeye rağmen hayat devam etti. Ben de acımı unutmak değil ama onunla birlikte yaşamayı öğrendim. Eğer bu zaman diliminde hayata dönemeseydim mutlaka profesyonel bir yardım almayı denerdim. Ama makul bir zaman diliminde hayata döndüm.

Benim de sizlere önerim problemleri büyütmeyin acıların en büyüğünü bile yaşamanın belirli bir zamanı var. Eğer bu acıdan kurtulamıyorsanız mutlaka profesyonel bir yardım almanızı öneririm.
Sevgiler
Tülay Bilin

tulayb18@gmail.com

Geçen hafta size kişisel gelişim hakkında bildiklerimi aktarmıştım. Kişisel gelişimi öğrenmenin en güzel yolu kitap okumaktır. Bu konuda bana çok mail geliyor “Ne okumam gerekir?” diye. Tek tek kitap ismi vermek istemiyorum. Artık bütün kitapçılarda kişisel gelişim standları var. Yani kişisel gelişim kitaplarının hepsi aynı yerde duruyor. Seçmek çok daha rahat oluyor. Zaten sürekli yenisi çıkıyor.

Özellikle Epsilon Yayınevi son zamanlarda kişisel gelişim seti çıkardı. Daha önce yayınlanmış kişisel gelişim kitaplarını cep kitapları olarak tekrar yayınladı. Çantaya ya da cebinize sığacak boyutta. Özellikle toplu taşıma araçlarında giderken okuyabilmek için. Sanırım toplamı 10 tane. Nereden mi biliyorum? Bana bayramda bir arkadaşım şeker getirmek yerine bu kitapları getirmiş. İnanılmaz sevindim. Benim için dünyadaki bütün şekerlere bedel bir hediye. Fiyatlarına gelince her bir kitabın bedeli 5-6 YTL civarında. Piyasada bundan daha ucuz kitap bulmak imkansız hale geldi.

İstanbul dışında yaşayanlar bulundukları yerdeki kitapevlerine ısmarlayabilirler. Kitapevi olmayan yerlerde oturanlar ise internetten bir kitabevinin sitesine girip kitaplarınıza nasıl ulaşabilirim diye mail gönderebilirler. Mutlaka size yol göstereceklerdir. Özellikle okumanızı tavsiye ediyorum.
Sevgiler
Tülay Bilin

tulayb18@gmail.com

Bu hafta bir arkadaşımdan güzel bir mail geldi. Harika bir filmin hikayesiydi. Ama hikayenin altında isim yazmıyordu. Kim kaleme almış bilmiyorum. Sizlere bu hikayeyi yazmadan önce internette bir araştırma yaptım ve buldum. Ahmet Altan Hürriyet Gazetesi’ndeki köşesinde yazmış. Frank Capra’nın “Bu muhteşem bir hayat” isimli filmi. Eski bir Amerikan filmi. Ahmet Altan filmi anlatmış ve sonra da kendi yorumunu yazmış. Ben yorum kısmını almadım. Sadece filmin hikayesini kendi yorumumla aktarmak istiyorum.

”Çocukluğundan beri bütün hayali dünyayı dolaşmaktı ama art arda gelen olaylar yüzünden kasabasını terk edememiş, sonunda babasının pek de parlak olmayan işini devralmak zorunda kalmıştı. Sevdiği bir karısı ve çocukları vardı. Ama işler iyi gitmiyordu. Borçlar birikmişti. Yaşadığı hayal kırıklığına bir de borçlar eklenince dayanacak gücü
kalmamıştı. Karlı bir gece arabasına binip, kasabanın biraz ötesinden akan nehrin kıyısındaki bara gidip iyice sarhoş olana kadar içtikten sonra kendini köprünün üzerinden atıvermişti.

Stewart sulara düşerken, karanlık göklerden gelen bir konuşma duyuldu. Tanrı, “ikinci sınıf meleklerden” birine görev veriyordu.

– Eğer bu ümitsiz adama yeniden yaşama isteği vermeyi başarırsan, ben de sana çok istediğin o iki kanadı verir, seni birinci sınıf melek yaparım.

Ve, yeryüzüne tonton, yaşlı bir adam kılığında “başarısız” bir melek düşüyordu. O güne dek bir türlü verilen görevleri doğru dürüst yerine getiremediği için istediği kanatlara kavuşamayan, kederli bir melekti bu. Görevi ise çok zordu.

Tümüyle çaresiz, borçlar içinde yüzen, hayallerini kaybetmiş, istediklerinden hiçbirine kavuşamamış, dünyayı gezmek isterken önemsiz bir kasabaya sıkışıp kalmış bir adama hayatı yeniden sevdirecek, onu intihardan vazgeçirecekti.

Melek yeryüzüne indiğinde, bir polis Stewart’ı sulardan çıkarıyordu. Onu, kendini sulara atmadan önce son içkisini içtiği bara götürüyordu ama orası şimdi çok değişikti. Serserilerin toplandığı, pis bir batakhane olmuştu. Kimse Stewart’ı tanımıyordu. Stewart kasabaya dönüyordu ama orada da eski dostları onun kim olduğunu bilmeyen gözlerle ona bakıyorlardı. Kasaba bakımsızdı, çirkindi, karanlıktı. Eski bir okul arkadaşı arka sokaklarda fahişelik yapıyordu.
Karısı ise bir kütüphanede çalışan zavallı bir yaşlı kızdı. O sulara atlamadan önce ünlü bir adam olarak dünyayı dolaşan erkek kardeşinin ise bir kilisenin bahçesinde mezarı duruyordu. Stewart, suya düşmesiyle çıkması arasında geçen bu beş dakikada her şeyin nasıl bu kadar değişebilmiş olduğunu anlayamadan etrafına bakarken “ikinci sınıf melek” yanına yaklaşıyordu. Ona anlatmaya başlıyordu.

– Sen hayatına son vermek istedin ya, ben daha iyisini yaptım, sen hiç bu dünyaya gelmemiş gibi oldun… Sen olmamış olsaydın ne olacaktı, gör…
Kardeşim ne zaman öldü, diye soruyordu Stewart.
– Sen dokuz yaşındayken o kuyuya düşmüştü ve sen onu kurtarmıştın… Ama ben senin doğumunu iptal edince ve sen hiç doğmayınca onu kurtaracak kimse de olmadı… O çocukken öldü.
– Peki sınıf arkadaşım ne zaman fahişe oldu?
– Bir gün o çok parasız kalmıştı, para bulabileceği hiçbir yer yoktu ve sen ona borç vermiştin… Ama sen olmayınca o gece kendini sattı ve sonra fahişe olarak kaldı.
– Kasaba niye böyle bakımsız ve korkunç gözüküyor?
– Çünkü sen babanın yerini aldıktan sonra insanlardan para toplayıp kooperatifler kurmuştun, binalar yapmıştın, kasaba gelişmişti… Sen hiç olmadığın için o kooperatif kurulmadı, o binalar yapılmadı, kasaba bakımsız kaldı, o inşaatta çalışıp para kazanan birçok insan para kazanamayıp serseri oldu.

Bütün seyircilerle birlikte Stewart da, bir insanın farkına varmadan ne kadar çok başka insanın hayatına değdiğini, o hayatları varlığıyla değiştirdiğini, en sıradan insanın bile bu hayatta tahmin edemeyeceği ölçüde önemi olduğunu görüyordu.

Stewart, o yaşlı ve tonton “ikinci sınıf” melek sayesinde bu gerçeği görünce intihar etmekten vazgeçiyordu. Kendisine o kadar manasız ve değersiz gözüken hayatının aslında birçok insan için ne kadar değerli olduğunu kavrıyordu. O intihar etmekten vazgeçince yeniden her şey eskisine dönüyordu. “Bu muhteşem bir hayat” isimli film, mutlu sonla biterken de gökyüzünde bir “çın” sesi duyuluyordu. Tonton meleğe, Tanrı çok arzuladığı kanatlarını veriyordu. “

Hepimiz bazen işe yaramadığımızı, bu dünyaya neden geldiğimizi düşünürüz. Zor anlar yaşarız. Hayat çok manasız gelir. Oysaki filmde olduğu gibi geri dönüp hayatımıza bir baksak, biz olmasak birçok şey şimdi olduğundan farklı olabilirdi. Birçok insanın hayatının değişmesine vesile olmuş olabiliriz. Tanrı hepimize bir görev vermiştir. Hayatta olmamızın bir anlamı vardır. Üstelik daha bitmemiş görevlerimiz olabilir. Son nefesimize kadar da hayatta görevlerimiz olduğunu unutmamalıyız. Bu hayatı sadece kendimiz için yaşamak bazen tatsız olabilir ama yaşamımızın anlamını bulursak hayat yaşamaya değer.
Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

“Bir kurbağa sürüsü ormanda ilerlerken, içlerinden ikisi bir çukura düşmüş. Diğer bütün kurbağalar çukurun etrafında toplanıp, çaresiz bir şekilde bakıyorlarmış.
Çukur bir hayli derin olduğundan düşen arkadaşlarının zıplayıp dışarı çıkması mümkün gözükmüyormuş.

Yukarıdaki kurbağalar, boşuna çabalamamalarını söylemişler arkadaşlarına;

-Çukur çok derin. Dışarı çıkmanız imkansız!

Ancak, çukura düşen kurbağalar onların söylediklerine aldırmayıp çukurdan çıkmak için mücadeleye devam etmişler. Yukarıdakiler ise hala boşuna çırpınıp durmamalarını, ölümün onlar için kurtuluş olduğunu söylüyorlarmış. Sonunda kurbağalardan birisi söylenenlerden etkilenmiş ve mücadeleyi bırakmış. Diğeri ise, çabalamaya devam etmiş. Yukarıdakiler de çırpınıp durarak daha çok acı çektiğini söylemeyi sürdürmüşler.

Ne var ki, çukurdaki kurbağa onlara hiç aldırmadan son bir hamle daha yapmış, bu kez daha yükseğe sıçramayı başarmış ve çukurdan çıkmış.
O kurbağa arkadaşlarının ümit kırıcı sözlerine hiç kulak asmamıştı…
Çünkü doğuştan sağırdı!”

Yeni bir işe başlamak istediğimizde çevremizde bazı kişiler hemen “yapamazsın, sakın başlama” derler. Eğer ortaya gerçekçi nedenler koyup da hayır diyorlarsa, o da bir görüştür saygı duyarım. Ama sadece kendi cesaretsizliğini sende görmek istiyorsa aman bu kişilere kulak asmayın. Kendinize inanın. İnanmak başarmanın yarısıdır.
Sevgiler
Tülay Bilin

tulayb18@gmail.com

Çocukluğumda bir insan 45 yaşına geldi mi, yaşlıydı benim için. Hatta ölebilirdi bile. Oysa şimdi bakıyorum, hayat 40’dan sonra başlıyor. Gençlik bir kavgayla geçiyor. Kavga derken hayat kavgasından bahsetmiyorum. Hayat kavgası var tabii, kimin yok ki. Benim kavga dediğim kişinin kendi ile olan kavgası. Kişiliğinin oturması için sorgulamalar. “Ben kimim?” sorusunun cevabını bulmak için geçen uzun yıllar. Evlilikler genellikle genç yaşlarda olduğundan iki kavga birbirine giriyor.

Oysaki gerçek ilişki insanın kendiyle olan kavgasının bitiminden sonra başlıyor. Kavga hiçbir zaman bitmez ama en azından ne istediğini bilmek çok önemli. Size internetten mail yoluyla gelen bir yazıyı yazmak istiyorum. Kadın cephesinden hayata bakan bir yazı. Bazı kadınlar 40’dan sonra böyle düşünüyor. Yazı şöyle;

“Bir konuşma sırasında adamın biri kadının birine sormuş;
– Nasıl bir erkek arıyorsun?
Kadın bir süre sessiz kaldıktan sonra adamın gözlerinin içine bakarak sormuş;
– Gerçekten bilmek istiyor musun?
Adam biraz isteksiz “Evet” demiş. Ve kadın başlamış anlatmaya…
– Bugün ve bu yaşta bir kadın olarak bir erkeğe onun benim için benim kendime yapabileceğimden fazla ne yapabileceğini soracak konumdayım. Kendi masraflarımı karşılayabiliyorum. Bir erkeğin ya da bir başka kadının yardımına gerek duymadan evimi idare ediyorum. Böyle olunca “Sen masaya ne koyuyorsun?” sorusunu sorma konumundayım.
Adam kadına bakmış. Paradan söz ettiğini düşünüyormuş. Kadın hemen bu düşünceyi düzeltmiş;
– Sözünü ettiğim para değil. Ondan öte bir şey istiyorum. Hayatın her alanında mükemmeliyeti arayan bir erkeğe ihtiyacım var.
Adam arkasına yaslanıp kollarını kavuşturarak kadından biraz daha açıklama istemiş. Kadın başlamış anlatmaya;
– Kendini zihnen mükemmelleştirmeye çalışan birini istiyorum, çünkü sohbet ve zihnen uyarılma arıyorum. Basit bir adama ihtiyacım yok. Ruhen mükemmelleşmeye çalışan birini arıyorum, çünkü dengesiz bir birleşemeye ihtiyacım yok. İnananlarla inanmayanların bir araya gelmesi felakete yol açar. Bir kadın olarak yaşadıklarımı anlayacak kadar duyarlı, ayağımı sağlam basmamı sağlayacak kadar güçlü bir erkek arıyorum. Saygı duyabileceğim birini arıyorum. Ona boyun eğmem için onu saymam gerekir. Ben ona ne kadar dürüst ve açıksam, onun da bana dürüst ve açık olması gerekir. Kendi işini, hayatını yürütemeyen adama boyun eğemem. Boyun eğme konusunda bir sorunum yok. Yeter ki buna değer biri olsun. Tanrı kadını erkeğe eş ve yardımcı olarak yaratmış. Kendine yardım edemeyen adama ben yardım edemem.
Kadın aklından geçenleri böyle döküverdikten sonra adama bakmış. Adam yüzünde şaşkın bir ifadeyle otura kalmış;
– Çok fazla istiyorsun demiş.
-Değerim çok fazla..diye yanıtlamış kadın.”

Dünyanın her yerinde olgunlaşmış kadının istekleri aynı sanırım. Amerikalı Lynda Lemay’ın şarkısının sözlerinin bir kısmı şöyle;

50 yaşında bir adam arıyorum
Şimdi artık ne istediğini bilen..
50 yaşında bir adam arıyorum
Gerçeklerle yüzleşebilen
Yalan söylememe cesaretini edinmiş
Hislerinden kaçmamayı öğrenmiş..
50 yaşında bir adam arıyorum
Beni sukünetle seven ve
Beni sukünete davet eden
50 yaşında bir adam arıyorum.

Şunu ifade etmek isterim ki bunları isteyen kadın veya erkek olabilir. Örnek olacak olan, olgunlaşmış bir insandır.
Sevgiler
Tülay Bilin

tulayb18@gmail.com

Hayattaki en büyük zenginlik güven duyacağımız dostlarımız olması. Bence paradan daha önemli. Çünkü parayla her şeyi satın alabiliriz ama gerçek dost satın alamayız. Sizinle güven duymanın güzelliğini anlatan iki tane anektot paylaşmak istiyorum.

Bu yazı bana mail ile gelmişti. İşleyen sistemin tarih aralığını bilemiyorum ama hoş bir olay;

“İngiltere’de yargıçların maaşı yoktur. Onun yerine ihtiyaçları oldukça kullandıkları kredileri ve sınırsız çek defterleri vardır. İngiliz devleti hakimlerine o kadar güveniyordu yani. Bir gün hakimin biri bir bankaya gidip 1.000.000 poundluk bir çek bozdurmak istediğini söylemiş. Tabii ortalık birbirine girmiş. Banka yöneticileri en üst makamlardan onay almadan bu kadar parayı veremeyeceklerini söyleyip hemen İçişleri Bakanlığı, Adalet Bakanlığı ve Başbakanlık gibi yerlere telefon etmişler. Ancak aradıkları her yerden gelen cevap aynıymış: ÖDEYİN.

Gel gelelim bankada o kadar nakit yokmuş. Hakimden ertesi gün gelmesi rica edilmiş. Ertesi gün para bir bavul içinde hazırlanmış. Hakim gelip parayı almış. Aradan birkaç gün geçmiş. Hakim tekrar çıkagelmiş. Parayı bankaya geri vermek istiyormuş. Banka yönetimi hemen bakanlığı aramış. Derhal bakanlık müfettişleri devreye girmiş ve hakime hareketinin sebebi sorulmuş. Hakim; “Kraliçe’nin hükümeti bize gerçekten bu kadar güveniyor mu? Onu sınadım.” cevabını vermiş. Raporlar bakanlığa iletilmiş ve aynı gün hakim işinden azledilmiş. Adalet Bakanlığı hakime gönderdiği yazıda gerekçeyi şöyle açıklıyor: Kraliçe hükümetinin saygın bir hakimi, devletine güvenmiyor ve onu sınıyorsa, devlet ona asla güvenmez.”

Dostumuzdan böyle bir cevap alsak ne kadar mahcup oluruz değil mi? Gerçekten böyle bir dosta sahip olmak da harika bir duygu. Şimdi de başka bir güven duygusunu yaşayalım.

“Savaşın en kanlı günlerinden biriydi. Asker, en iyi arkadaşının az ilerde kanlar içinde yere düştüğünü gördü. İnsanın başını bir saniye bile siperin üzerinde tutamayacağı ateş yağmuru altındaydılar. Tam siperden dışarı doğru bir hamle yapacağı sırada, başka bir arkadaşı onu omzundan tutarak tekrar içeri çekti.
– Delirdin mi sen? Gitmeye değer mi? Baksana delik deşik olmuş. Büyük bir ihtimalle ölüştür. Artık onun için yapabileceğin bir şey yok. Boşuna kendi hayatını tehlikeye atma dedi.
Fakat asker onu dinlemedi ve kendisini siperden dışarıya attı. İnanılması güç bir mucize gerçekleşti. Asker, o korkunç ateş yağmuru altında arkadaşına ulaştı. Onu sırtına aldı ve koşa koşa geri döndü. Birlikte siperin içine yuvarlandılar. Fakat cesur asker yaralı arkadaşını kurtaramamıştı. Siperdeki diğer arkadaşı;
– Sana değmez demiştim. Hayatını boşu boşuna tehlikeye attın dedi.
– Değdi, dedi, gözleri dolarak, değdi…
– Nasıl değdi? Bu adam ölmüş görmüyor musun?
-Yine de değdi. Çünkü yanına ulaştığımda henüz sağdı. Onun son sözlerini duymak, dünyalara bedeldi benim için. Ve hıçkırarak arkadaşının son sözlerini tekrarladı;
-Geleceğini biliyordum….Geleceğini biliyordum…”

Çok şükür böyle dostlarım var. Darısı herkesin başına…..
Sevgiler
Tülay Bilin

tulayb18@gmail.com

İki tip insan olduğunu düşünüyorum. Birincisi bir şeyler yapmak için her şeyin dört dörtlük olmasını bekleyen grup. Bu gruptakiler bir iş yapmak için öncelikle kötü düşüncelerden arınmak, sağlıklı olmak, maddi sıkıntısı olmamak gibi şartlar öne sürer. Bunlar düzelmeden asla kendini bir işe veremez. Yaratıcı olmasından vazgeçtim kitap bile okuyamaz. Sürekli bir bahanesi vardır. Bu işler bitse yapacaktır ama şimdi bir türlü aklını veremiyordur.
Oysaki bir başka insan grubu daha vardır ki, her türlü zorluğa karşı inanılmaz yaratıcıdır. Topluma mal olmuş bu kişilerden örnekler vermek istiyorum.

Müjdat Gezen ne zaman televizyona çıksa spiker onu rahatlatmak için “Müjdat Bey merak etmeyin ambülans kapıda bekliyor. Rahat olun.” der. Kendisi de bu durumu açıklamaktan hiç çekinmez. Ruhi olarak evhamlı bir yapısı varmış. Korkuları çok fazla, hatta hayatının akışını etkileyecek boyutta. Düşünebiliyor musunuz bu kadar yoğun negatif duygular yaşayan birinin çok fazla yaratıcı olması. Müjdat Gezen, toplumda yaptığı iyi şeylerle isim yapmış saygın bir tiyatrocudur. Bir tiyatro okulu var. Bütün maddi imkanlarını bu okula koyarak öğrencilerin hiç ücret ödemeden okumalarını sağlıyor. Ayrıca tiyatrosu var. Ayrıca kitap yazıyor. Sağlıklı düşünemeyen birinin bunları yapması ne zor değil mi. Oysaki bütün zorluklar onun ruhunu besliyor olabilir.

21.10.2008 tarihinde televizyonda Saba Tümer’in konuğu Özgür Çevik’ti. Biliyorsunuz televizyondaki “Popstar” yarışmalarından birinde dereceye girmişti. Sonra “Yabancı Damat” adlı dizide çok başarılı oldu. Bu sene ise “Gece Sesleri” adlı dizi ile tekrar ekranlara döndü. İki dizi arasında da bir CD çıkartmış. Oyunculuk hayatına yeni atılmış biri için bunlar başarıdır. Üstelik felsefe mezunu. Saba Tümer’in yaptığı sohbette Özgür Çevik kendini şöyle ifade etti; “Çok fazla düşünüyorum, düşüncelerime mani olamadığım için çok yoruluyorum. Ölümü çok düşünürüm. Sevdiklerimi kaybetme korkusu yaşarım. Düşüncelerim hep negatif yöndedir. “ Sürekli negatif düşünceler üreten bir beynin başka yaratıcılıklara zaman bulacağını sanmıyor insan. Ama öyle değil. Bütün bu olumsuzluklar ruhunu besliyor. Hastalıklar ve beynin negatif duygu üretmesi yaratıcılığını arttırıyor.

Bir başka insan tanıdım. Çok ünlü bir astrolog olan Oğuzhan Ceyhan. Doğuştan taşıdığı bir hastalığı için çocukluk ve ergenlik döneminde tam 13 tane ameliyat geçirmiş. Hayatı hastanelerde geçmiş. “Bir yıl hastanede yattığımı bilirim” diyor. Böyle bir insanın okulunu bitirmiş olmasını bile bekleyemezsiniz. Okumamış olmasını mazur görürsünüz. Oysaki o üniversiteyi bitirmiş. Basketbol antrenörlüğü yapmış, birkaç tane futbol klübü kurmuş ve gençlere devretmiş. Yoğun çalışma hayatı olan biri. Hastalığı süresince kendisini okumaya vermiş. Hani o okurken doktorlar da onu ameliyat etmişler adeta. Bir insanda bu kadar bilgi birikimi nasıl olabilir. Ayaklı kütüphane gibi. İnanılmaz bir beyin yapısı var. Deha gibi. Astrolojiyi yemiş yutmuş. Sanki o icat etmiş gibi iyi biliyor. İnanılmaz güzel yorumlar yapıyor. Onunla konuşunca kendimi yetersiz hissettiğim bile oluyor.

Ne zaman sorunlarım olsa bu kişileri düşündüğüm an hemen motive oluyorum. Kendimi bırakmadan oturup yazıyorum veya okuyorum. Toplumumuzda bu kişiler gibi yaratıcı ve başarılı ne çok insan var.
Biz ne kadar sorunlarla boğuşursak boğuşalım dünya dönmeye devam ediyor. Onun için hayatı kaçırmamak gerektiğine inanıyorum.
Sevgiler
Tülay Bilin

tulayb18@gmail.com

Başkalarının hayatlarını gözlemlemek bizi ileri taşıyorsa bu harika bir duygu. Bizi motive edip içimizdeki enerjiyi dışarı çıkarmamıza yarıyorsa güzel de, kıskanmamızı sağlıyor ve hiç bir şey yapmadan sadece onun gibi olmak istiyorsak hiç de güzel değildir.

Başkalarını taklit etmek hep onlar gibi olmayı deniyorsak kendimizden uzaklaşıyoruz demektir. Bir şeyin daima aslı değerlidir. Kopyası geçici bir süre için değer kazanabilir ama aslı gibi olmaz. Kendimiz olmaya çalışmalıyız. Kendimiz olduğumuzda özgüvenimiz tam olur. Herkes tarafından takdir edilir ve seviliriz. Aşağıdaki hikaye de buna bir örnektir. Sizi hikaye ile baş başa bırakıyorum. İyi okumalar…..

“Evvel zaman içinde, Mogo adında bir fakir Japon vardı. Mogo kendi halinde bir taşçı idi. Zavallıcık hayatını kazanmak için güneşin doğuşundan batışına kadar, yağmur demez, fırtına demez, güneş demez boyuna taş kırardı.

Doğrusu işi çok güçtü ama yine de Mogo’nun pek o kadar hayatından şikâyetçi olmaması lâzımdı. Çünkü babası, büyükbabası hep taşçıydılar. Daha iyi bir hayat görmeyen Mogo da taşçılığı seve seve yapmalıydı. Mogo, genç ve iri yapılıydı, hastalık nedir bilmezdi, sabahtan akşama kadar çalışması, karnını doyuracak kadar pirinç almasına yetiyordu.

Bu yüzden birçok arkadaşı onu kıskanıyorlardı bile. Çünkü Mogo çalışma zamanında çalışıyor, dinlenme zamanı gelince de babasından kalma evine çekilip, dünyanın bütün kötülüklerine arkasını dönerek rahatına bakıyordu.
Bütün bunlara rağmen Mogo hayatından memnun değildi. Zenginlik ve büyüklük sevdası içini kemiriyor, zaman zaman bir asilzade olarak doğmadığına üzülüyordu. Bütün boş zamanlarında kendi kendine halinden şikâyet eder, kendisini daha iyi bir seviyeye ulaştırması için Tanrı’ya yalvarırdı. Bu hal bir gün değil, beş gün değil, aylarca, yıllarca devam etti. Tanrı, Mogo’nun hangi seviyeye gelirse gelsin, daima daha ötesini isteyecek bir yaratılışta olduğunu biliyordu. Bununla beraber ona ders vermek için bütün isteklerini yerine getirmeye karar verdi.

Yine sıcak bir gündü. Mogo yolun kenarında, kan ter içinde taş kırıyordu. Bir ara yoruldu ve kazmasının sapına dayanarak dinlenmeye başladı. O sırada yolun öbür ucundan bir toz bulutu yükseldi. Aynı zamanda kulağına sürekli gürültüler gelmeye başladı.

Toz bulutu yaklaştığı zaman, Mogo, tozların arasında son derece süslü üniformalar giyinmiş süvariler görmeye başladı. Birçok süvarinin arasında ise her tarafı altın, gümüş ve kıymetli taşlarla işlemeli bir tahtırevan geliyordu. Tahtırevanda bir prens vardı. Mogo artık dayanamadı:

– Ey Tanrım, neden ben de bir prens değilim, diye söylendi.
Bunun üzerine Tanrı:
– Peki, dedi, madem ki prens olmak istiyorsun, o halde ol!

Mogo daha ne olduğunu anlamadan kendisini prens haline gelmiş buldu. Sayısız uşakları, askerleri, atları, arabaları, sarayı ve pırıl pırıl işlemeli bir sürü elbisesi vardı. Ama onun asıl hoşuna giden şey, ahalinin kendisine gösterdiği hürmetti. Sokağa çıktığı zaman herkes karşısında iki büklüm eğiliyor, hele eski arkadaşları onu görünce yerlere kapanıyorlardı. Bunlardan çok hoşlandığı için Mogo her gün sokağa çıkıyordu.

Bu hal uzun müddet Mogo’yu eğlendirdi. Fakat aradan zaman geçince yine düşünmeye başladı. Dünyada kendisinden üstün durumda bulunan birçok prens, birçok kral ve en nihayet de kendi imparatorları Mikado vardı. Düşündü ki, Mikado bile olsa kendisinden üstün başka bir şey daima mevcut olacaktır. Bunun üzerine güneşin, her şeyden üstün olduğu aklına geldi. Şüphesiz ki o, bütün kralların, Mikado’nun, her şeyin üstündeydi. Dünyayı ısıtan, hayat veren tek varlık güneşti. O halde en iyisi güneş olmaktı. Mogo böyle düşününce:

– Ey Tanrım, dedi, beni prens yapacağına güneş yapsan olmaz mıydı?
– Güneş mi olmak istiyorsun, dedi Tanrı, öyleyse ol!

Ve Mogo bir anda güneş oldu. Doğrusu gökyüzündeki saltanatının keyfine diyecek yoktu. Dünyaya istediği gibi sıcaklık dağıtıyor, ekinleri, meyvaları olgunlaştırıyor, insanları ısıtıyordu. Mogo aylarca güneş olmanın keyfini sürdü, sonra günlerden bir gün, uzaklarda bir siyah nokta gördü. Bu nokta gitgide büyüdü büyüdü ve simsiyah bir leke gibi kendi ışıklarını önlemeye başladı. Bu, buluttu. Mogo ne yaptıysa onu yenemedi. Nihayet bulutlar güneşin her tarafını kapladı ve şiddetli bir fırtına başladı. Bunun üzerine Mogo:

– Ey Tanrım, diye bağırdı, bulut güneşten daha kuvvetli, ben bulut olmak istiyorum.
Tanrı kısaca:
– Ol! dedi.

Ve Mogo bulut oldu. Güneşten daha kuvvetli olmak demek artık kâinatta her şeyin üstünde olmak demekti. Bunu düşünmek zavallı Mogo’yu büsbütün deli etti. Sevincinden ne yapacağını bilemiyordu. Mogo, güneşi istediği zaman ve istediği yerde kapatabildiği için bunun tadını bol bol çıkarmak istedi. Tarihin hiçbir devrinde Japonya o kadar fırtına, o kadar tayfun ve kasırga görmemişti. Kara ve denizdeki felâketlerin haddi hesabı yoktu. Ama Mogo bütün bunları güneşe karşı kazanılmış bir zafer sayıyor ve gittikçe zulmünü arttırıyordu.

Bu sırada bir gün, Mogo gökyüzünde dolaşıp dururken okyanusun kıyısında âbide gibi dikilmiş muazzam bir kayalık gördü. Granit bir sütun olan kayalığın binlerce seneden beri mevcut olduğu ve tabiatın her türlü olayına göğüs gerip hiçbirinden müteessir olmadığı aşikârdı. Zamanın ve tabiatın bütün tesirlerine karşı koyan bu muazzam kayalık, nihayet Mogo’nun gözüne çarpmıştı. Mogo onun bu haşmetli halini görünce ne yapıp yapıp yerinden sökmeyi ve denize fırlatarak dalgaların arasında yok etmeyi kararlaştırdı.

Çıkan fırtınada sade gök değil, yer de karmakarışık oldu. Kayanın kıyısında bulunduğu denizde dağlar gibi dalgalar yükseliyor, fakat bütün dalgalar granit kayanın eteklerine çarptığı zaman parçalanıp kayboluyordu. Fırtına üç gün üç gece devam etti. Fırtınanın arkasından şiddetli bir kasırga, onun arkasından bir siklon çıktı. Artık evler yıkılıyor, ağaçlar kökünden çıkıyor, nehirler taşıyordu. Ama aradan bir hafta geçip de fırtına dindiği zaman, kayanın yine eski haliyle, okyanusun kıyısında durduğunu gördü. Mogo hırsından küplere biniyordu. Demek ki bu kaya kendisinden daha kuvvetliydi. Hırsla:

– Tanrım, diye bağırdı, kaya benden daha kuvvetli, ben kaya olmak istiyorum.
– Ol! dedi Tanrı.

Ve Mogo okyanusun kıyısında muazzam bir kaya haline geldi. Artık ona ne güneş, ne bulut, ne fırtına hiçbir şey tesir etmiyordu. Artık kâinattaki bütün varlıkların üstündeydi.

Bir sabah, bir tarafını bir şey sokmuş gibi bir acıyla uyandı. Evet, hakikaten bir yerine bir şey batıyor gibiydi. Sonra vücudundan bir parça et koparmışlar gibi bir acı duydu. Sonra kendisine vurduklarını hissetti. Evet, muntazam aralıklarla durmadan vuruyor, vuruyorlardı. Her vuruşta aynı acıyı duyuyor, her vuruşta vücudundan bir şeyler kopmuş gibi oluyordu. Bu hal saatlerce devam etti, Mogo saatlerce tahammül etti, sesini çıkarmadı ama sonra öyle bir an geldi ki birden kuvveti kesilir gibi oldu, yerinde sallanmaya başladığını farketti. Bunun üzerine:

– Tanrım, diye bağırdı. Bana kayadan daha kuvvetli biri hücum ediyor. Ben o olmak istiyorum.
Tanrı:
– Ol! dedi.

Ve Mogo tekrar taşçı oldu.”
Sevgiler
Tülay Bilin

tulayb18@gmail.com

Bilirsiniz kadınları anlamak zordur. Tam anladım sanırsınız ki sil baştan. Çünkü kadın her yaşta farklı özellikler gösterir. 20’li yaşlara kadar olan dönem ergenlik sayılabilir. 20-30 yaş arası kafasında kavak yelleri estiği yıllardır. Aşık olur ama bir türlü aşkını ifade edemez. Her aşk inanılmaz mutsuzluk getirir. Bir türlü istediklerini ifade edemez. 30-35 arası olgunluğa geçiş dönemi. Bazen çok olgun bazen çok da çocuk ruhlu. Kendi de bir türlü karar veremez. 35 yaştan sonrası kendini iyi ifade etme dönemidir. Hele 40-45 arası süperdir. Ben daha sonrası için de süper diyorum. Ama daha sonraki dönem eğer kendini dinç tutabiliyorsan, hayatı yaşamayı seviyorsan muhteşem olur.

Size her bir dönemi tek tek anlatmak istemiyorum. Ama 35’den sonrası için internette bir yazı buldum. Çok beğendim. İnternette çok araştırdım ancak yazının sahibine ulaşamadım. Her yerde alıntı diye yazıyordu. Neyse ben saygısızlık etmek istememiştim. Yazana da burada teşekkür edecektim. Aşağıdaki yazıyı okumanızı tavsiye ediyorum. Her bir satırına katılıyorum. Keyifli okumalar…..

Yolu yarılayan kadın sevgisinde ve öfkesinde cömerttir. Onunla olan erkeğin her şeye hazır olması gerekir.
‘Yaş otuz beş, yolun yarısı eder’ deyince şair, yolu yarılayan kadınlar aklıma gelir.
Ne aradığını ya da ne aramadığını bilen kadınlar.
Aşkı, sevdayı mutlaka tatmış olurlar.
Bu nedenle onları yüzeysel duygularla kandırmak mümkün değildir.
Aşkın da aşksızlığın da kokusu bu kadınlara sizden önce gelir.
Ömrünün diğer yarısını kendini geliştirmeye adayacağından bilinçleri doruğa yükselir.

Akıl ve bedenle birlikte girdiği ortama renk ve ışık verir.

Yolu yarılayan kadınlarla kolay ve zor bir hayat iç içedir. Sevgisinde de öfkesinde de cömerttir.

Evet anlamına gelen kadınsı hayırlarla kapris yapılmayacağını çoktan öğrenmiştir.

Erkeğin ne ardından gelir, ne de ilerisinde olmak için didinir.
Yan yana, can cana duruşlar tercihidir.

Bazen bir anne şefkati, bazen de bir aslan kükremesi ile şaşkınlığa çevirir.

Onunla birlikte olan erkeğin her şeye hazır olması gerekir.

Yolu yarılayan kadınlar duygularını yaşamasını bilir.
Davranışları sebepsiz değildir.
Kalbi kırıldıysa ağlar, ağlayışının sebebi erkeğin ona sunacağı sevgi değildir.
Mutluysa kahkahalar atar, gülüşünün sebebi dikkat çekmek değildir.
Seviyorsa kıskanır, kıskanç oluşunun sebebi kendine güvensizlik değildir.
Üzgünse omuz arar, destek istemesi çaresizliğinden değildir.
Suskunsa sebebi vardır, kendi haline bırakılması gerekir.
Yolu yarılayan kadınların hissiyatı kuvvetlidir.
Aldatıldığını sezgilerini kullanarak gün ışığına çıkarır.
Veda vakti geldi demenize bile gerek yoktur.
O verdiğiniz mesajı çoktan anlayıp kendi yolunu tutmuştur.
Her gidiş kadını daha da kadınlaştırır.
Gidenin ardından bakacak kadar hayatın uzun olmadığını anlamıştır.
Ve gizem kadına en çok bu yaşlarda yakışır.
Sevgiler
Tülay Bilin

tulayb18@gmail.com

Etiketler: , , , ,

Yılbaşının ertesi günüydü. Gündüz televizyonum açıktı. CNNTÜRK kanalında akşam programıyla ilgili reklam vardı. 5N 1K adlı programda saat 20.00’de Tema Vakfı Onursal Başkanı Hayrettin Karaca ve Sümerolog Muazzez İlmiye Çığ’ın olacağını anons ediyordu. Bu iki kişiyi de tanıyorum. Kişisel olarak tanımıyorum. Medya dünyasından tanıyorum. Yaptıklarını çok beğeniyorum. Akşam saati televizyonun karşısına oturdum. Zevkle programı izledim. İnanılmaz tatlı iki ihtiyar. Zaten kendilerine çılgın ihtiyarlar ismini takmışlar. Hayrettin Karaca 87, Muazzez İlmiye Çığ ise 95 yaşında imiş. Yılbaşından önceki hafta yaptıkları protesto ile ilgili olayı anlattılar. Gazetede okudukları bir habere karşı görüşlerini belirtmek için battaniyelerini almışlar, gerekli yerlerden izinlerini de almışlar, Büyük Millet Meclisinin önünde iki kişilik eylem yapmak üzere İstanbul’dan Ankara’ya gitmişler. Oturma eylemini yapmışlar ve gelmişler. Bunda ne var diyeceksiniz. Türkiye’de insanlar 50’li yaşlarda her şeyden ellerini eteklerini çekerlerken biri 87, diğeri 95 yaşında iki ihtiyar hala Türkiye’de gündem oluşturuyorlar. Mutlaka bazı sağlık sorunları vardır ama kendilerini dinleyip bugün şuram ağrıyor diye kendilerini dünyaya kapatmıyorlar.

Hayatımızın her safhasında sağlık sorunlarımız vardır. Yediklerimizin hormonlu oluşundan, doğal beslenmediğimizden daha genç yaşlardan itibaren bir sürü sağlık sorunları yaşanıyor. Ya da ben bunun için ya da şunun için daha çok gencim, şunun için yaşlıyım demek doğru değil. Hepimizin her yaşta yapabileceği işler var. Bunu sadece eylemlere katılmak anlamında yazmıyorum. İllaki bir şeyleri protesto etmek gerekmiyor. Ama çevremizdeki olaylarla ilgilenmemiz gerekli diye düşünüyorum. Özellikle gençlere sesleniyorum ortaokul ve lise çağlarında ülkede olup bitenle ilgilenme zamanı gelmiştir. Hiç değilse günde bir tane gazete okumalısınız. Bunun derslerinizi engelleyeceğini asla düşünmeyin. Ama sakın her okuduğunuz haberi protesto edeceğim diye sokaklara çıkmayın 🙂

Hayrettin Karaca ve Muazzez İlmiye Çığ iki kişiler ama onlar aslında bir ordular. Çünkü toplumun inandığı ve güvendiği insanlar olmak için bir ömür boyu çalışmışlar. Gençler şimdi sizler için okumak zamanı. Dağarcığınıza bilgi biriktirme zamanınız. Bir gün gelir sizler de tek kişilik ordu olabilirsiniz. Ama şimdiden okumaya başlamalısınız…
Sevgiler
Tülay Bilin

tulayb18@gmail.com

Eğitim hayatım boyunca hep bir veya 2 tane en samimi olduğum arkadaşım oldu. Onunla ders çalışır, onunla sinemaya giderdik. Bütün sırlarımı onunla paylaşırdım. Şimdi çevremdeki çocukları izliyorum, onlar da aynılar.

İşin kötüsü bazı insanlar gençlik döneminde edindikleri bu alışkanlığı, daha sonra da devam ettiriyorlar. Oysaki 1-2 kişi ile yapılan bu görüşmeler bizim ufkumuzu daraltıyor ya da sürekli aynı kalmasını sağlıyor. Bir kişi ile yapılan bu sohbetlerin sınırını biraz daha genişletsek, hem çevremiz genişler hem de ufkumuz.

Sosyolog Mark Granovetter, 1973 yılında yazdığı “Zayıf Bağların Gücü” makalesinde ve devamında yaptığı çalışmalarda, az sayıda insanla sıkı bir ilişki içinde olmak yerine, çok sayıda insanla tanışıp nispeten zayıf bağlantılar kurmanın iş yaşamında başarıyı getirdiğini ve bunun da iki temel nedeni olduğunu ortaya koydu:

* Sürekli aynı kişileri görmek, sabit ve sınırlı bir çevreye sahip olmak, kişisel gelişimi engeller.
* Sürekli ve yalnızca birbiriyle iletişim halinde bir grubun tüm üyeleri bir süre sonra birbirinden farksız hale gelir.
* Daha çok sayıda zayıf bağlantınız olduğunda, hareket ve iletişim kabiliyetiniz yükselecektir.
* Farklı sorunlara gerekli çözümleri üretecek kişiler, tanıdıklarınız arasından mutlaka bulunabilirler.

Gençliğimde yaptığım bu tip ilişkilerin kişisel gelişimimi engellediğini hiç düşünmemiştim. Bugün geriye dönüp baktığımda, üstelik Sosyolog Mark Granovetter’in çalışmasının sonucunu okuyunca ne kadar zaman kaybı olduğunu anlıyorum.

Zararın neresinden dönersen kardır denir ya…. 🙂
Sevgiler
Tülay Bilin

tulayb18@gmail.com

Kişisel Gelişimin dışında, benim bir de mesleğim var. 20 yıl İnsan Kaynakları Müdürlüğü yaptım. Düşündüm ki gençlerin iş hayatı hakkında bilmek istedikleri çok şey var. Biraz da bu konuda sizlere bildiklerimi aktarmak istiyorum. Yıllar boyunca çalıştığım şirketin eleman alımlarını ben yaptım. Vasıfsız elemanı da ben aldım, üst düzey çalışanları da ben aldım. Bu konuda çok tecrübem var.

İŞ GÖRÜŞMELERİNDE NELERE DİKKAT EDİLMELİ?

Prof.Dr.Albert Mehriban’ın iletişime dair yapmış olduğu araştırma sonuçları şöyledir;

BEDEN DİLİ %55

SES TONU %38

KELİMELER %7

Bunu neden yazdım biliyor musunuz? İş görüşmelerine giderken kıyafete çok özen gösterilmeli. Yani kapıdan içeriye girerken sizin için kararın çoğu verişmiş oluyor. Eğer o görev için beden diliniz iyi değilse o işi baştan kaybediyorsunuz. Çünkü kapıdan içeriye giriş çok önemlidir. Kendine güvenli bir duruş sizi ele verir. Hele bir de el sıkışınız. Merhaba deyişiniz. Eğer el sıkışırken karşınızdaki kişinin ellerini parmaklarınızın ucu ile tutarsanız karşınızdakine güven vermezsiniz. Tokalaşırken karşınızdakinin elini avucunuzun içine alıp kavramalısınız. Ondan sonra kuvvetli bir sıkış gereklidir. Ama sakın karşı taraf şimdi elimi nasıl kurtaracağım diye endişelenmesinJ El sıkışmasını yaparken karşınızdakinin gözlerine bakıp merhaba demelisiniz.

İş görüşmelerine giderken erkeklerin mutlaka takım elbise ile gitmesi gereklidir. Kadınların ise ceketleri olmalıdır. Bu kıyafetlerin koyu renk olmasına özen gösterilmeli. Kot pantolon ile gidilen iş görüşmesi karar aşamasında yetkiliyi olumsuz etkiler. Saçların çok düzgün taranmış, traş olunmuş, bayanların biraz makyaj yapmalarında hiçbir mahsur yoktur.

Kapıdan içeriye girmeyi iyi bir şekilde geçtik diyelim. İkinci önemli sorun ses tonu. Yani kendinizi anlatış biçiminiz. Kendinizi anlatırken anlattıklarınıza inandığınız sesinizden belli olmalı. Bazen insan yapmayı çok istediği bir hedefini söylerken sesinin tonu ben bunu asla başaramam der gibi güvensizdir. Ses tonu insanı ele verir. Kendinizi ifade ederken karşınızdaki yetkilinin aklından şu cümleler geçmektedir.

-Bu kişiyi hangi özelliğinden dolayı işe almalıyım?

Yetkili bu sorunun cevabını aramaktadır. Şimdi sıra neler yaptığınıza geldi. Hangi okulu bitirdiniz? Yetkinliklerinizi nelerdir? Yabancı lisanınız var mı? Daha önceki iş hayatınızdaki tecrübeniz yeterli mi? İş görüşmesinin tüm safhaları önemlidir. Ama inanın bazen yetkinlikleri iyi olduğu halde kendine güvensizliği ve dış görünüşündeki özensizliği yüzünden işe almamışımdır. Bazen de kişinin tecrübesi olmadığı halde beden dili ve kendini ifade ediş biçimi öylesine güven veriyor ki ben o kişiyi işe almışımdır. Çok da başarılı olmuştur.

İş görüşmelerinde kendine güven, lisan bilmek ve üniversite mezunu olmak kadar önemlidir.

Başarılar diliyorum.

Tulay Bilin

tulayb18@gmail.com


Arşiv

Kategorilere Göre Yazılar

Son Yazılar

Takvim

Şubat 2009
P S Ç P C C P
 1
2345678
9101112131415
16171819202122
232425262728