Tülay Bilin-ce

Archive for Şubat 15th, 2009

Ben yaşlanmak istemiyorum. Peki benim elimde mi yaşlanmamak? Bu sorunun cevabını düşünüyorum ve evet diyorum. Şaşırmayın lütfen. Ruh yaşlanmayınca heyecan devam ediyor. Bedenimizin yaşlanmasına mani olamıyoruz ama ruhumuz bizim elimizde. Onu istediğiniz şekilde kullanma şansımız var.

Ben emekli olmuş biriyim. Çevremde emekli olmuş bir sürü kişi var. Onlarla sohbet ettiğimde her cümlenin başına şu kelimeleri ekliyorlar: “ARTIK” ve “BUNDAN SONRA” ve “AMA”…

“Artık onu yapamam”, “Bundan sonra ne olacak ki” “Ama ben yaşlandım artık”.

Bu kelimeler olumsuzluk ifade ettiğinden beynimiz bir müddet sonra bu ifadelere göre düşünmeye başlıyor. Yapmak istediğimiz her iş işin bu cümleleri düşününce vazgeçiyoruz.

Ben vazgeçmiyorum. İçimde o kadar büyük bir coşku var ki…mümkün olsa yeniden ilkokuldan başlayabilirim. Kendime uzun vadeli hedefler koyuyorum. Gençlerin yaptığı her şeyi yapmak için heyecan duyuyorum. Hiçbir zaman onlar genç ben bunu yapmamalıyım diye düşünmüyorum. Her şeyi kendime yakıştırıyorum. Ben bunu yapabilirim dediğim her şey. Kendimi bazen öyle kaptırıyorum ki aynı yaşta olduğum birilerinin; “Bundan sonra hayat benim için yavaş geçecek. Artık yaşlandım. Genç olsaydım yapardım.” gibi cümlelerini duyunca çok şaşırıyorum, acaba onlar mı doğru ben mi doğruyum diye. Acaba yaşlandım mı?

Hayır yaşlanmadım. Sadece olgunlaştım. Yani gözümdeki gözlükler artık çok daha uzakları ve net olarak gösteriyor. Her şeyi daha çabuk öğreniyorum. Öğrenmekten çok keyif alıyorum. Ve bir şeyi çok iyi biliyorum, HİÇ BİR ŞEYİ BİLMEDİĞİMİ.

Öğrenecek o kadar çok bilgi, yaşanacak o kadar çok güzellik varken neden yaşlanmayı düşünüp geri çekileyim ki.
Çok eski çağlarda insanlar 30-40 gibi yaşlarda ölürlermiş. Şimdi 70 yaşında biri öldüğü zaman çok yaşlı da değilmiş diyoruz. İnsanlık bir gün gelecek çok uzun yaşamanın yollarını bulacak. Bizim torunlarımız bizim için zavallılar çok genç yaşta ölmüşler diye düşünecekler 🙂

Zaten ben hakkım olan hayatı belki bilimsel nedenlerden dolayı yaşamadan öleceğim 🙂 Bir de şimdi yaşlandım artık diye geri çekilirsem kendime haksızlık etmiş olurum. Bize sunulmuş harika bir fırsatı sonuna kadar değerlendirmek istiyorum. Bundan asla vazgeçmem. İşte bu yüzden başarı ve mutluluk da beni terk edemiyor. Çünkü her ikisi de güçlüleri seviyor.

Tarihte çok işler yapmış başarılı insanlara bakınca ne kadar haklı olduğumu düşünüyorum. Bir gazete Metin Ersin’in gönderdiği aşağıdaki yazıyı yayınlamıştı. Hemen kesip saklamıştım

“Kristof Kolomb, Amerika’yı keşfe çıktığı ilk yolculuğunda 50 yaşını çoktan aşmış durumdaydı.
Pasteur, kuduz aşısını bulduğunda 60 yaşındaydı.
Mimar Sinan, Süleymaniye Camisi’ni bitirdiğinde 70 yaşını geçmişti. Selimiye Camisi’ni tamamladığında ise 86 olmuştu.
Galileo, ayın günlük ve aylık çizimlerini yaparken 73 yaşındaydı.
Charlie Chaplin, 76 yaşında film yönetmenliği yaparak, hala işinin başındaydı.
Goethe, en büyük eseri Faust’u ölümünden bir yıl önce, yani 82 yaşında bitirmişti.
Nobel Ödüllü Alman doktor Albert Schweitzer, 88 yaşına rağmen Afrika hastanelerinde durmaksızın çalışarak ameliyat yapıyordu.
Ressam Titian, 99 yaşında hayata gözlerini yumdu. “Lepando Savaşı” adlı ünlü tablosunu ölümünden bir yıl önce tamamladı.
Dört defa İngiltere başbakanı seçilen Gladstone, son kez göreve geldiğinde yaşı 83’dü.
Gençlik hayatın belli bir çağı ile ilgili değildir. İnsan, kendine olan güveni derecesinde genç, şüphesi derecesinde yaşlıdır.
Cesareti derecesinde genç, korkuları derecesinde yaşlıdır.
Ümitleri derecesinde genç, ümitsizliği derecesinde yaşlıdır.
Hiç kimse fazla yaşamış olmakla ihtiyarlamaz.
İnsanları ihtiyarlatan, ideallerinin gömülmesidir.
Seneler cildi buruşturabilir, fakat heyecanların teslim edilmesi ruhu buruşturur.
İnsanlar yaşadıkça yaşlandıklarını sanırlar, halbuki yaşamadıkça yaşlanırlar.
İnsan ihtiyar olmaya karar verdiği gün ihtiyardır.
Güzelliği görme yeteneğini kaybetmeyen asla yaşlanmaz.
Yaşlanmak bir dağa tırmanmak gibidir. Çıktıkça yorgunluğunuz artar, nefesiniz daralır ama görüş alanınız genişler.
“Beynimiz yeni tecrübeler keşfettiği sürece insan genç sayılır.” William Gladstone”

Ben her sabah hayatı yeniden keşfetmek için heyecanla uyanıyorum ve uyandığımda hep şu cümleyi tekrarlıyorum;

“UNUTMA! BUGÜN GERİYE KALAN HAYATININ İLK GÜNÜ.” GEOETHE

Ben keşfe gidiyorum gelen var mı 🙂

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Reklamlar
Etiketler: , ,

Bazı kişiler için çevre çok önemlidir. Yani yaptığı her bir hareket için çevre ne der acaba diye düşünmeden yapamaz. Lisedeyken psikoloji dersinde okuduğumuz bir konuda şöyle diyordu: “Pijama ile sokağa çıkılamaz diye bir kanun maddesi yoktur ama toplum baskısından dolayı çıkamazsın. Yani toplum bazı davranışlarımızı belirler.”

Yaşamımızda bazı hareketleri yapamayız. Hep arkadaşlar ne der acaba? Komşular ne der acaba? İş arkadaşlarım ne der acaba? Eşim, çocuklarım, annem, babam ne der acaba? Çoğu zaman aklımızdan çılgınlık yapmak geçer ama hemen çevremizdekiler aklımıza gelir ve vazgeçeriz. Ama bazen de umursamayız. Peki neden?

Çünkü önceliklerimiz vardır. Bazı şeylerden vazgeçebiliriz ama bazılarından asla vazgeçemeyiz. Size bir soru sormak istiyorum; Siz öldükten sonra sizin için neyin söylenmesini ya da neyin asla söylenmemesini istersiniz?Diyeceksiniz ki ben öldükten sonra ne söylerlerse söylesinler umrumda bile değil 🙂 Bu da bir bakış açısı olabilir. Ama ben şöyle düşünüyorum:

Bu dünyaya sadece bir tesadüf olarak gelmedik. Gelişimizin bir nedeni olduğunu düşünüyorum. Bu dünyada bir iz bırakmadan ölmek, hiç kimsenin farkında olmadığı bir kişi olarak yaşamak istemiyorum. Benim önceliklerimden biri güvendir. Nasıl yani? Ben öldükten sonra benim için söylenmesini istediğim tek şey: “Tülay güvenilir biriydi. Söylediği gibi yaşadı ve hep yaşadığı gibi konuştu.” İşte bu bakış açısı benim önceliklerimden biridir.

Bu yaşıma kadar yığınla insan tanıdım ve insanları sürekli gözlemledim. Bir gün sizinle çok samimi oluyor ertesi gün sizi tanımıyor bile. Çünkü o dakikada sadece sohbet etmek için yanında herhangi biri olabilir. O’nun için karşısındakinin çok önemi yoktur. Hayır bu tip insanı sevmiyorum. Eğer bugün biriyle sohbet ettiysem ertesi gün onu mutlaka tanırım. Yani aklıma estiği gibi davranmam. Yani rüzgar nerden eserse ona göre bir davranış şekli sergilemem. Kimse benim için: “Bırak ya şu Tülay Bilin’i, hiç sözünde durmaz, bugün çok samimi konuşur yarın seni tanımaz. Konuşması ile yaşaması arasında çok fark var. Şunu yapın, bunu yapın diye konuşur ama asla kendisi yapmaz vs….” işte bu cümleyi duymak istemiyorum.

Ayrıca Tülay’a sırrını söyle ve asla endişe etme, acaba başkasına söyler mi diye. Bundan 30 yıl önceydi..İşyerinde bir arkadaşım bana çok önemli bir aile sırrını söylemişti. Ama o günlerde o kadar çok üzüntülüydü ki, her dakika göz pınarlarındaki yaşlar ile geziyordu. Diğer samimi olduğumuz arkadaşlar soruyorlardı bana; “Tülay bu kızın ne derdi var..seninle paylaşıyor bize de söyler misin?” Asla söyleyemem dedim. Ve o sırrını benimle paylaşan arkadaşım işyerinden ayrıldı. Ve bir daha birbirimizi görmedik. O yıllardaki diğer dostlarımla hala görüşürüz. Hala bana takılırlar;
“Tülay artık o arkadaşın izini bile kaybettik..hadi söylesene o günlerdeki sırrı neydi o kızın?” Hayır söyleyemem derim ve gülüşürüz:)

Gerçi o sırrını benimle paylaşan arkadaş bugün olsa kendi bile sırrını açıklayabilir. Çünkü o tarihte çok önemli dediğimiz olay bugün bir şey ifade etmiyor artık. Çünkü hayata bakışımız değişti. Toplumun değer yargıları değişti. Biz değiştik. Annelerimiz babalarımız bile değişti. Ama yine de söylemem.

Kimse ben öldükten sonra “Tülay’a sakın sırrını verme gider başkalarına anlatır” diyemez. İşte bu benim için önemli.Hayatımın önceliklerinden biri güven. Bana güvenilmeli. O zaman bu isteğim doğrultusunda yaşamalıyım. Hem etrafına güven vermeyen bir insan olarak yaşayıp sonra da arkamdan güvenilir biri diye bahsetmelerini beklemek yanlış olur bence. O zaman önceliklerimizi belirlemeliyiz. Yani yaşam felsefemizi belirlemeliyiz.
Öldükten sonra Tülay Bilin kimdir diye sorulursa ilk cümle şu olmalı; GÜVENİLİR BİRİYDİ….

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

İşkolik misiniz yoksa evkolik misiniz? Hayır ikisini de istemiyorum. Bağımlı olmak çok kötü bir şey. Hayatım yoğun bir iş ortamında geçti. İş hayatımda hep elimi taşın altına koydum. Bazı şeyleri görmezden gelemedim. Hep insiyatif kullandım. Tabii ki bir yönetici olarak insiyatif kullanmanın artıları olduğu kadar eksileri de var. Bazen aldığın kararın sonucu iyi oluyor o zaman patron sesini çıkartmıyor. Ama ya bir de aldığın kararın sonucu yanlışsa vay haline. İşte o zaman yaptığın yanlışın bedeli ödetiliyor. Bu bütün iş dünyasında böyledir. Oysaki yanlış yapmayan insan bir şey yapmıyor demektir. Kişisel gelişim ile ilgili çok kitap okuduğum için ve çoğu da yabancı ülkelerin kitapları olduğundan Türkiye’deki bakış açısının dünya trendlerinden ne kadar uzak olduğunu fark edebiliyorum. Ben bu konuda kendimi şanslı hissediyorum. Çünkü çok iyi bir iş hayatım oldu.

Çalışma hayatının içinde oluşumuzun birkaç nedeni var;

1- Para kazanmak için
2- Kariyer yapmak için
3- Evde oturmamak için
4- Hobisi işi olduğu için keyif alanlar

Ben bu dört maddeyi sırasıyla yaşadım. Bir dönem şöyle diyordum; “Ben çalışma hayatını o kadar çok seviyorum ki, çok param olsa bile yine çalışırım.” Ama bu çalışma hayatı dediğim bu güne kadar olduğu gibi büyük bir şirketin içinde olmak. İşte bu bağımlılıktı aslında. Yani amaç sadece koruma altında olduğunu hissetmek. Bu da çok yanlış değil tabii. Çünkü birey olarak yaşamanın çok zor olduğu bir coğrafyada yaşıyoruz. Büyük bir kurumun içinde olmak insana güven veriyor.

İşten ayrılmak istemememin bir nedeni de ben evde ne yaparım. Yani nasıl vakit geçiririm. Yani korku. Kimden peki? Kendimden. Çünkü kendi kendine yetemeyince geriye sadece ev işi ve komşu gezmeleri kalıyor. Artık evde oturan kadınlar bile bundan şikayetçiler ve kendilerine bir sürü uğraşlar buldular son yıllarda. İşte hep korkudan çalışmak istermişim meğerse.

Ama öyle bir gün geldi ki amacım sadece o büyük kuruluşun içinde olmak değil yaptığım işi sevmek. Yani kendime aşırı güven duygusu. O işe sahip olmayı sadece üretmek için istemek. Böylece işkoliklik safhasını aşmış bulundum.. Yaptığın işe güvenmek ve sevmek. Yani yukarıdaki 4. maddeyi yaşıyorsunuz. Ben son yıllarda 4. maddeyi doya doya yaşadım.

Yaptığım işten keyif aldım. Çok mutlu oldum. Ama fark ettim ki artık büyük bir kuruluşun içinde olmayı güven duygusundan dolayı istemiyorum. Sadece yapmak istediğimi yapmak için bir zemin olarak görüyorum.Yapmak istediklerimi küçük bir oluşumun içinde de yapabilirim. Ya da tek başıma yaparım bir tek kişiye karşı sorumlu olmak yerine sorumlu olduğum kişi sayısı belki binlerce belki milyonlarca olabilir. İşte şu anda yaptığım iş gibi. Yazı yazıyorum. Yazarken her bir cümleme dikkat ediyorum. Çünkü her yazım için bir sürü mail alıyorum. İnsanları yanlış yönlendirmemek gibi bir sorumluluğum var.

İnanın ki çalışmak daha kolay. Önemli olan evdeyken üretken olmak. Çünkü kendini kandırmak çok kolay. Şöyle;
Nasıl olsa evdeyim ve ev işlerini yapmak zorundayım başka bir şey yapmak için zamanım da yok. Ben ne yapabilirim ki.” İşte bunu sakın söylemeyin. Hayatımızın en önemli işi nedir biliyor musunuz? Hayatın içindeki duruş biçimimize karar vermek. Yani misyonumuzun ne olduğuna karar vermek. Bu dünyaya neden gönderildiğimizi anlamak.

Ben inanıyorum ki bu evrende hiçbir şey tesadüf değil. Bu dünyada bulunuş nedenimi tesadüflere bağlamak istemiyorum. Görevlerimin bilincindeyim.

Siz de sakın ben ne yapabilirim diye düşünmeyin. Önce kendinizi keşfedin sonra keşiflerinizi insanlarla paylaşın. Eğer çalışıp para kazanmak gibi bir göreviniz yoksa evde olmanın nimetlerini kutlanın. Çok şanslı olduğunuzu unutmayın.

Çünkü yapılacak çok şey var…..

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Çok iddialı olacak ama inanın ki yaşadıklarımız hayata bakış açımızın sonucudur. Bazen kendimizi mutsuz, bazen de mutlu hissediyoruz. Olaya bakış açımızın sonucu olarak da mutlu veya mutsuz oluyoruz.

Pozitif bir bakış açısı her zaman mutlu eder insanı. Şu anda size desem ki bir arkadaşınızı bana pozitif ve negatif olarak anlatın. Aynı kişi için çok kötü sözler kullanarak anlatırken hem canınız sıkılır hem de o kişiye karşı birden bire kötü hisler beslemeye başlarsınız. Yüzünüzdeki çizgiler aşağıya doğru sarkar. Gözlerinizin rengi bile değişir. Ama bir de aynı kişi için çok güzel sözlerle anlatın desem. Birden bire o kişiye ait sıcacık duygular duymaya başlarsınız. Sanki o dakikada hayatınızda güzel bir şeyler olmuş gibi mutlu olursunuz. İşte bakış açısı ile yarattığımız mutluluklar ve mutsuzluklar.

Bundan 2-3 ay önceydi. Hani size bir evvelki yazımda bahsettiğim ev işlerinde bana yardım eden Sevgi temizliğini yapıp gittikten sonra ablam bana gelmişti. Kenarlarda tozlar görmüştü. Bana “Tülay bak kenarlarda tozlar kalmış, senin elektrik süpürgen çok iyi çekmiyor artık. Gel sana bir elektrik süpürgesi alalım.”dedi. Ben de “haklısın, ben de aynı şeyi düşünmüştüm.”dedim. Ertesi gün gidip bir tane elektrik süpürgesi aldık. Sevgi tekrar temizliğe geldiğinde “Sevgicim bak yeni elektrik süpürgesi aldım. Kenarlarda tozlar kalmış herhalde makine iyi çekmiyordu artık.” dedim.
Sevgi tabii çok akıllı bir kadın olduğundan hemen şöyle bir cevap verdi; “Tülay hanım, başkası olsa sen iyi temizlik yapamıyorsun diye beni suçlardı, sizin aileniz ise tozları gördüğü halde gidip yeni makine alıyor. Ne kadar iyi niyetlisiniz.” dedi.

Olaylara iyi niyetli bakmak insanı çok rahatlatan bir tarzdır. Hem sen hem de karşındaki huzurlu olur.
Bakın size bir iyi niyet ile ilgili hikaye;

“BAKIŞ AÇISI”
Arjantinli ünlü golfçü Robert Vincenzo yine bir ödül kazanmış, ödülünü alıp kameralara poz vermiş. Ardından klübüne uğramış, eşyalarını toplayıp otoparktaki arabasının yanına doğru yürümüş. O sırada yanına bir kadın yaklaşmış. Vincenzo’yu kutladıktan sonra ona küçük bir bebeği olduğunu, bebeğin çok hastalandığını ve hastane masraflarını karşılayamadğını onun her gün biraz daha ölüme yaklaştığını anlatmış bir çırpıda. Kadının anlattıkları Vincenzo’yu çok etkilemiş. Hemen çek defterini çıkarmış ve turnuvadan kazandığı paranın bir bölümünü yazıp imzalamış. Çeki kadına uzatmış. O sırada kadına; “Umarım bebeğin iyi günleri için harcarsın”demiş. Ertesi hafta Vincenzo klüpte öğle yemeğini yerken Golf derneğinin bir üyesi yanına yaklaşmış ve; “Otoparktaki çocuklar, geçen hafta siz turnuvayı kazandığınız gün bir kadının yanınıza yaklaştığını ve sizinle konuştuğunu söylediler.”demiş. “Evet” demiş Vincenzo, “Bunun neresi garip?”, “Garip değil tabii ki.” demiş adam, “Ama size bir haberim var. O kadın bir sahtekarmış. Sizin gibi zengin kişilere yaklaşıp hasta bir bebeği olduğunu söyleyip para koparırmış. Korkarım sizden de koparmış.”
Vincenzo şaşkınlıkla; “Yani ölümü beklenen bir bebek yok mu?” demiş. “Yok”demiş adam. “İşte bu hafta duyduğum en iyi haber” demiş Vincenzo.

İşte buna bakış açısı diyorum. Parasını kaybettiği için üzüleceğine ölümü bekleyen bir bebek olmadığına sevinme de bir bakış açısıdır.

Hayata bakışımız hakkında; AYNI PENCEREDEN DIŞARI BAKAN İKİ İNSANDAN, BİRİ SOKAKTAKİ ÇAMURU
DİĞERİ İSE GÖKTEKİ YILDIZLARI GÖRÜR. – FREDERİCK LANGBRİDGE

Hayata bakış açımızı yumuşatmak için benim için hayat felsefesi olan bir anektot yazmak istiyorum.

Bir adam ve oğlu ormanda yürüyüş yapıyorlarmış. Birden oğlan takılıp düşüyor ve canı yanıp “AHHHHHHHHH!!!!”diye bağırıyor. İleride bir dağın tepesinden “AHHHHHHHH!”diye bir ses duyuyor ve şaşırıyor. Merak ediyor ve “SEN KİMSİN?”diye bağırıyor. Aldığı cevap “SEN KİMSİN?”oluyor. Aldığı cevaba kızıp “SEN BİR KORKAKSIN!”diye tekrar bağırıyor. Dağdan gelen ses; “SEN BİR KORKAKSIN!”diye cevap veriyor. Çocuk babasına dönüp; “BABA NE OLUYOR BÖYLE?” diye soruyor. “OĞLUM” diyor adam, “DİNLE VE ÖĞREN” ve dağa dönüp “SANA HAYRANIM” diye bağırıyor. Gelen cevap “SANA HAYRANIM” oluyor. Baba tekrar bağırıyor “SEN MUHTEŞEMSİN”. Gelen cevap “SEN MUHTEŞEMSİN”. Oğlan çok şaşırıyor, ama halen ne olduğunu anlayamıyor. Babası açıklamasını yapıyor.
“İNSANLAR BUNA YANKI DERLER, AMA ASLINDAN BU YAŞAM’DIR. YAŞAM DAİMA SANA SENİN VERDİKLERİNİ GERİ VERİR. YAŞAM YAPTIĞIMIZ DAVRANIŞLARIN AYNASIDIR. DAHA FAZLA SEVGİ İSTEDİĞİN ZAMAN DAHA ÇOK SEV! DAHA FAZLA ŞEFKAT İSTEDİĞİNDE, DAHA ŞEFKATLİ OL! SAYGI İSTİYORSAN İNSANLARA DAHA ÇOK SAYGI DUY.”

Bence de hayatımızın akışını biraz olsun yumuşatmak için bakış açımızı yumuşatmamız daha doğru olur. Yaşam bir sanattır. Bu konuda JEAN JACQUES ROUSSEAU bakın ne güzel yorumlamış; “Bir çok insan matematiğin yasalarını bilir ve güzel sanatların birçoğunda beceri sahibidir. Fakat çoğu insan yaşamı yöneten yasalarla, yaşama sanatı denilen o güç sanat hakkında az şey bilir. Bir insan uçak yapabilir ve onunla bütün dünyayı baştanbaşa dolaşabilir. Fakat nasıl mutlu, başaralı ve memnun olunacağını öğreten o basit sanatın tamamıyla cahilidir. Sanatları öğrenirken listenin en başına yaşama sanatını koymayı unutma!”

Hayat çok güzel…..

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Hayatınızda mucizeler oldu mu hiç? Ya da mucizelere inanır mısınız?

Yıllar önce olsaydı bu olaylara mucize ya da tesadüf derdim. Ama şimdi artık ne mucize ne de tesadüf diyemiyorum. Çünkü bütün olayları benim beynim yaratıyor. Ne istiyorsam o oluyor. Hayatımda ne zaman bir konu düşünsem hemen karşıma çıkıyor. Çünkü o bilgiye ihtiyacım olmaya başladığım zaman arayışa geçiyorum. Şunu iyi biliyorum ki insan ne aradığını bilmezse bulduğu zaman farkına bile varmaz. Peki neden o güne kadar hiç karşılaşmadım da bugün tam onu ararken karşıma çıktı? İnanın ki aynı olayı belki kaç kere görmüşümdür ama ihtiyacım olmadığı için farkına varmadım. Eski bir söz vardır: “ÖĞRENCİ HAZIR OLDU MU, ÖĞRENTMEN ORDAYA ÇIKAR.”

Evet işte bu sözü sürekli yaşıyorum. İsterseniz size biraz örnekler vereyim. Geçen seneydi. Sabahları saat 05.00 gibi kalkıyordum. Neden mi? Çünkü hayatı yakalamak için. Gece yarılarına kadar kitap okuyorum. Ayrıca bu arada çalışıyorum. İnanılmaz bir tempo. Bu tempo hızlandıkça enerjim artıyor, enerjim arttıkça yerimde duramıyorum. Her şeyi her anı yaşamak istiyorum. Bütün kitapları ve bütün gazeteleri okumak istiyorum. Bu arada sürekli yazıyorum. Arkadaşlarıma zaman ayırıyorum. Her şeye yetişmek istiyorum ve yaptıklarım bana az geliyor. Mümkün olsa hiç yatağa girmek istemiyorum, uyumak bile bana zaman kaybı gibi geliyor. Bazen oturup seçim yapmak zorunda kalıyorum. Bu da beni rahatsız ediyor. Böyle yoğun düşünceler içinde olduğum bir gün, arkadaşımdan bir mail aldım. Biliyorsunuz gazetelerdeki güzel yazıları insanlar birbirlerine internet ortamında yolluyorlar. İşte yazı Vatan Gazetesi’nden bir köşe yazısı. Haşmet Babaoğlu yazmış.

“HAYAT HEP KAÇAR KOVALAMAK ÇARE Mİ?
Kimi tanıdıklarım var; sürekli bir şeyleri kaçıracak olmaktan korkarak yaşarlar. Ne yapsalar içlerindeki o duyguyu yenemezler.
Hep endişeli bir telaş içindedirler.
Hep son trene yetişmeye çalışır gibidirler.
…………….
Oysa…

Şimdi şuracıkta ne yapsak, orada yapılmamış şeyler kalır.
Ne kadar çoğaltırsak çoğaltalım sahip olduklarımızı, başka şeyler eksik kalır, hiç tamamlanmaz.

Bir şeyi tutabilmek bir başkasının ellerimizin arasından kayıp gitmesiyle mümkündür.
Kimi sevsek, başka ihtimallerin boynu bükük kalır.
Ve bir başka yere gitmek her zaman burayı ihmal etmektir.
Yani, kabul etmesi zor tabii ama hayat hep kaçar…
Hep bizden önde koşar, hep bizden daha hızlıdır.
Arkasından koşmak fayda etmez.”

Bu yazıyı okuyunca çok şaşırdım. Aradan iki gün geçmişti ki bir yazı daha geçti elime. Bu yazı milattan 2000 yıl önce Hitit’lere ait kalıntılar içerisinde bulunan bir duvar yazısına aitmiş. Bu yazıyı da size aynen yazıyorum;

TANRIM BENİ YAVAŞLAT
Tanrım beni yavaşlat
Aklımı sakinleştirerek kalbimi dinlendir..
Zamanın sonsuzluğunu göstererek bu telaşlı hızımı dengele..
Günün karmaşası içinde bana sonsuza kadar yaşayacak tepelerin sükunetini ver
Sinirlerim ve kaslarımdaki gerginliği, belleğimde yaşayan akarsuların melodisiyle yıka, götür.
Uykunun o büyüleyici ve iyileştirici gücünü duymama yardımcı ol..
Anlık zevkleri yaşayabilme sanatını öğret; bir çiçeğe bakmak için yavaşlamayı, güzel bir köpek ya da kediyi okşamak için durmayı, güzel bir kitaptan birkaç satır okumayı, balık avlayabilmeyi, hülyalara dalabilmeye öğret..
Her gün bana kaplumbağa ve tavşanın masalını hatırlat. Hatırlat ki yarısı her zaman hızlı koşanın bitirmediğini, yaşamda hızı arttırmaktan çok daha önemli şeyler olduğunu bileyim..
Heybetli meşe ağacının dallarından yukarıya doğru bakmamı sağla. Bakıp göreyim ki, onun böyle güçlü ve büyük olması yavaş ve iyi büyümesine bağlıdır…
Beni yavaşlat Tanrım ve köklerimi yaşam toprağının kalıcı değerlerine doğru göndermeme yardım et…
Yardım et ki, kaderimin yıldızlarına doğru daha olgun ve daha sağlıklı olarak yükseleyim..

Ve hepsinden önemlisi…
Tanrım, bana değiştirebileceğim şeyleri değiştirmek için CESARET,
Değiştiremeyeceğim şeyleri kabul etmek için SABIR,
İkisi arasındaki farkı bilmek için AKIL ver..

Bakar mısınız benim telaşımın cevabına. Yani hayat bana bir şeyler öğretiyor. Bana sakin ol diyor. Önemli olan bu mesajın bana iletilmesi.

Yaşadığım bir başka olay; Ben Zülfü Livanelli’nin şarkılarını çok severim. Yıllardır bütün kasetlerini aldım ama bu konuda nedense arşiv yapma gibi bir becerim olamadı. Sonra teknoloji ilerleyip de bu MP3 denen CD’ler çıkınca aklıma geldi. Zülfü Livanelli’nin tüm eski şarkılarını bir MP3 halinde toplasam diye. Gittim bir sürü CD satan yerlere sordum. Bu yasal bir işlem değil biz yapamayız dediler. İnternetten bulmaya çalıştım ama bulamadım. Tam kendi kendime teknoloji ile boğuşurken bir gün bir arkadaşım dedi ki; “Tülay sana bir süprizim var.Sen Zülfü Livanelli’yi çok seversin bilirim. Bir arkadaşım verdi. Zülfü Livanelli’nin bütün eski şarkıları bir arada. Sana da kopyaladım bir tane.”

Bu benim için inanılmaz bir şeydi. Günlerdir uğraştığım bir isteğimin yerine gelmesi.

Bir başka olay daha yazmak istiyorum. Kişisel gelişim ile ilgilenmeye başladığım ilk yıllardaydı. Öğrendiklerimi sürekli hayatıma geçiriyordum. Yani streslerimle başa çıkmak için çareler buluyor ve uyguluyordum. Bunun gibi bir çok bilgiyi kullanıyordum. Bu arada sürekli okuyordum. Bir gün düşünmeye başladım. Acaba ben her okuduğumu hayatıma geçirmekle hata mı yapıyorum. Bunun iyisi kötüsü olabilir. Bir şeyleri yanlış yapıyorum belki de diye düşünmeye başladım. Ya zararlı bir davranışı da benimsersem diye. Oysaki biliyordum ki ben çocukluğumdan beri bütün çevremdeki insanları gözler, hep onların iyi taraflarını örnek alır ama kötü taraflarını asla almazdım. Ama yine de şüpheye düştüm. Günlerce ne yapsam da bundan emin olsam diye düşünüyordum ki bir gün kitap zevkine çok güvendiğim bir arkadaşım bana bir yazar tavsiye etti. Bu yazarın kitaplarını okumamı istedi. Tabii ki gittim o yazarın 3-4 tane kitabını aldım. Heyecanla eve geldim ve okumaya başladım. Daha birinci kitabın birinci bölümünde yazdığı her bir fikir için isyan ettim.

“Hayır, hayır bu doğru değil bence…ben böyle düşünmüyorum..hayır hayır…” diye diye 4 kitabı da bitirdim. Kitaplar bitince çok memnun oldum. Harika dedim.. Demek ki bu güne kadar bazı şeyleri beğendiysem bunlar gerçekten bana göre doğru olduğu içinmiş. Beğenmediğim bir fikir karşısında nasıl tepki koydum. Oh çok şükür süzgeçlerim iyi çalışıyor diye düşündüm.

Kafamın içinde yeni sorular veya bir arayış belirmeye başladığı zaman çevreme bakıyorum. Mesajın geleceğini biliyorum artık.

Bazen kafamdaki sorunun cevabını televizyondaki bir spiker söylüyor. Bazen gazetede manşet olarak görüyorum.

Çok eminim bu yazıyı okurken çoğunuz “BEN DE YAŞIYORUM AYNISINI” diyeceksiniz. Ölene dek bu güzellikleri yaşamak dileğiyle..

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Hepimiz bir koşturmaca içindeyiz. Hiç birimizin vakti yok. Hoşlanmadıklarımızdan vazgeçtim, hoşlandıklarımızdan bahsederken bile hep vakitsizlikten yakınıyoruz. Oysaki zaman doğanın tüm insanlara eşit sunduğu bir olgudur.

“Çok yapmak istiyorum ama vaktim yok.” Hep bu cümleyi kuruyoruz. Oysaki bunların hepsi kendimizi kandırmaktan başka bir şey değil. Size bunun doğru olmadığını anlatmak istiyorum.

Uzun yıllardır bana ev işlerinde yardımcı olan bir kadın var. Kadın derken sakın onu küçümsediğimi zannetmeyin. Bütün ev hanımlarının tabirini kullandım. Aralarında şöyle bahsederler; “Yarın ben sana gelemem çünkü benim kadınım var.” Hep bu muhabbet vardır ev hanımlarında. Oysaki benim kadınım kendinden şöyle bahsediyor; “Ben bir hizmetçiyim. ” Evet bana gelen kadın bunu söylüyor. Bir keresinde evde temizlik yaparken camları sildikten sonra geri döndü camı tekrar silmeye başladı. Sanırım elindeki su cama sıçramıştı. Ben de “Aman Sevgi boşver o kadar olsun.” dedim. Şöyle bir cevap geldi, “Aaaa Tülay Hanım lütfen arkamdan kariyerime laf söyletmem” 🙂

İşine bakış açısı inanılmaz profesyonel. Şöyle ifade ediyor kendini: “Bakın ben bir hizmetçiyim ama onurumla çalışıyorum. Paraya ihtiyacım olduğuna göre çalışmak zorundayım. Siz benim velinimetimsiniz. Siz ne zaman gel derseniz gelirim. Asla bugün yorgunum, bugün müsait değilim gibi mazeretlerim olamaz. İhtiyacınız olduğunda yanınızda olmalıyım.” diyor. Gerçekten daha bir gün gelemem demedi. Tabii ki bir başka yerde çalışmıyorsa. Gece bile gel desem geliyor.

Şimdi en baştaki başlığa gelelim. Bu ben hizmetçiyim diyen kadının bir özelliği de kitap okumak. Birlikte çalışmaya başladığımız ilk yıllardaydı ki bir gün bana bir kitap hediye etti. “Tülay hanım ben bu kitabı okudum çok beğendim size de hediye aldım.” dediğinde çok şaşırmıştım. Çünkü elindeki kitap Konfüçyus’a ait bir kitaptı. Artık her gelişinde kitaplardan konuşmaya başladık tabii.

Ama geçen hafta beni yine şaşırttı. Yoğun bir şekilde temizlik yaparken birden bire; “Tülay Hanım size bir kitap tavsiye edebilir miyim?” dedi. “Aaaa tabii ki” dedim. “Bu günlerde harika bir kitap okuyorum. Adı Tanrılar Okulu. Okumalısınız mutlaka.” İnanamadım. Ben kitabı 15 gün önce aldım. 10 sayfa okudum. Bu günlerde yoğun olduğumdan devam edemedim. O ise kitabı bitirmek üzereymiş.

Düşünebiliyor musunuz yeni çıkan bir kitabı takip ediyor ve okuyor. Üstelik bu kadın gündüzleri bir işyerinin çaycılığını yapıyor. Akşamları bazı müşterilerine temizliğe gidiyor. Ayrıca evli ve 2 çocuğu var. Yani eve gidiyor yemek ve ev işleri. Ay pardon unuttum bir de oturdukları binanın kapıcılığını yapıyor. Ve bu kadın kitap okuyor. Onu düşününce vaktim yok demeye çok utanıyorum artık. Üstelik ben de zamanı iyi değerlendirmeyi öğrenmiş biriyim. Ama daha öğrenecek çok şey var. Gün hepimiz için 24 saat. Önemli olan iyi değerlendirmek. Can Dündar da bu konuda bir yazı yazmıştı. Aşağıya yazısının bazı bölümlerini aldım.

17/12/2005 – BU YAZI;HİÇ BİR ŞEYE VAKTİM YOK DİYENLER İÇİN

“Ay seni arayacaktım, hep aklımdasın ama işlerden başımı kaldıramıyorum ki…” Kâinatın en saçma ve zekâ özürlü mazereti. Yani “kafama uçan daire düştü, hastanedeydim” deseniz daha inandırıcı olur. Normalde hiç kimse hayatının 24 saatini çalışarak geçirmez. En azından yemek yemek, uyumak ve tuvalete gitmek için ara vermeniz gerekir. Ve bu aralarda sevdiğiniz insanlarla en azından telefonda konuşabilirsiniz, değil mi?
…………

Ben bir insana vakit ayırmamanın mazereti olarak “çok çalışıyorum”u kesinlikle kabul etmiyorum. Eğer biriyle aylarca görüşmüyor ve “işlerim var, ondan” diyorsanız, bunun iki anlamı vardır:
a) Ben aynı anda iki işi yapamam. Doğal olarak çalışırken araya kimseyi katamam. Merdiven çıkarken çiklet de çiğneyemem. Hayatım allak bullaktır. Zaman nasıl değerlendirilir bilmiyorum.
b) Seninle görüşmek istemiyorum.
c) Ciddi anlamda işlerim yüzünden görüşemediğimizi sanıyorum. Bu mazerete gerçekten inanmışım. Kimi kandırıyorum ki?

(Son şıkkı kabul edecek babayiğit pek bulunmaz.) Ve hiç kimse beni birinci şıkka inandıramaz. Çünkü biriyle görüşmek isterseniz, mutlaka vakit ayırırsınız. Bu aralar üst üste birkaç kişiyle bu “çok çalışıyorum da; başka bir şeye bakamıyorum” muhabbetini yaşadım; konuya o yüzden taktım.
………….

Vakit ayırmak istersen, istediğin her şeye ve herkese vakit ayırabilirsin. Ama müsaadenizle ben bu konuyla ilgili söylenmiş ve gerçekten çok hoşuma giden sözlerden de bir demet sunmak istiyorum.

-Bitap bırakan günlük yaşam, ancak bir aptalın karşılaşabileceği bir hayat krizidir. (Anton Çehov)

-Eğer boş zamanınız yoksa, ruhunuzu kaybediyorsunuz demektir. (L.P.Smith)

-Kalitenizin ölçüsü, boş zamanlarınızda ne yaptığınızdır. Medeniyetlerin kalitesi de insanlara sağladığı boş zaman ve bunun kalitesi ile ölçülür. (Arwin Edman)

-Babam bana çalışmayı, fakat işin esiri olmamayı öğretti. Şimdi okumanın,hikaye anlatmanın, şakalaşmanın, konuşmanın ve gülmenin iş kadar; hatta ondan da önemli olduğunu biliyorum. (Abraham Lincoln)

-Boş zamanı iyi değerlendirmek, çok ciddi bir sorumluluktur. (William Rusell)

VE BENİM FAVORİM: “Yeterli zamanım yok deme. Büyük insanların da günleri 24 saattir…” Can Dündar

Ben ise şunu tavsiye ediyorum; Kendinize keyifli zamanlar ısmarlayın.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Etiketler: , ,

Geçen hafta bir okur bana mail atmıştı. Bana okumam için hangi kitapları tavsiye edersiniz diye soruyordu. Ona kitap ismi vermedim. Eğer kişisel gelişim okumak istiyorsan öncelikle önüne gelen kitabı okumalısın. Yani bazıları çok iyi bazıları kötü olabilir. İlk günlerde sadece okumak gerekli. Ama belirli bir süre sonra seçmeye başlıyor insan. Çünkü artık sana ait fikirler oluşmaya başlıyor ve kitap seçerken daha seçici olmaya başlıyorsun.

Bu söylediğimi inanın aynen yaşadım. Kişisel gelişim hakkındaki bütün kitapları okudum. İyisi ve kötüsü ile..Ve öğrendiğim her şeyi hayatıma geçirdim. Kendimi adeta yeniden yarattım. Ama bir gün rahatsız olmaya başladım. Acaba ben her okuduğumu hiç sorgulamadan hayatıma mı geçiriyorum. Tam böyle düşündüğüm günlerden bir gün fikirlerine çok güvendiğim bir arkadaşım bana bir kitap tavsiye etti.
Hemen o gece gittim aldım. Tabii ki yazarın bir çok kitabını birden aldım. Okuduğum her bir satırda isyan ettim. Çünkü kitaptaki fikirler benim düşüncelerine uymadı. Evet onu bilgi olsun diye okuyabilirim ama hayatıma geçirmek zorunda değilim. İşte o an çok rahatladım. Çünkü artık benim de bir süzgecim vardı.

O günden beri her olaya bakarken hep kişisel gelişim açısından bakıyorum. Gazetedeki bir aile faciası veya bir magazin haberi bile benim için çok önemli. Her olayın her haberin içinden insana ait bir şeyler çıkarıyorum.
İşte bu yazdıklarımı da bugün yaşadım. Sizinle bu duygumu paylaşmak istiyorum.

Bugün sinemaya gittim. Filmin adı İÇERİDEKİ ADAM. Film aslında bir aksiyon filmiydi ve ben aksiyon filmlerini pek sevmem. Ama inanılmaz güzel bir filmdi. Filmin en başında başrolü oynayan erkek oyuncu durumu anlatan bir özet yapıyor. Bir banka soyduğunu itiraf ediyordu. Bu bankayı soymakla ilgili olayları gazeteciliğin 5N 1K förmülü ile anlatıyordu. Gazetecilikte haber yazmanın kuralı olarak bilinir 5N 1 K.

NE
NEREDE
NASIL
NİÇİN
NE ZAMAN

KİM

İşte filmin başında adam bu soruların cevaplarını şöyle verdi.
NE: Banka soygunu
NEREDE: Amerika’ da bir şehir ve sokak ismini söyledi
NE ZAMAN: Tarih söyledi
NASIL:Birazdan izleyeceksiniz dedi
“BEN BUNU YAPABİLİRİM” dedi.

Bakış açısına inanamadım. Filmin devamında da zaten bankayı soyduğunda paraya hiç el sürmedi. Kasadan kendince çok önemli bir evrak aldı.. Sadece yapabileceğini ispat etmek için eyleme geçiyor. Bu ispatı kimse için değil kendi için yapıyor. Üstelik banka soygununu oyuncak silah ile yapıyor. Bu durum soygundan sonra ortaya çıkıyor. Düşünebiliyor musunuz yaptığı tek şey kendine güven. Kendine güvenen insana hiç kimse mani olamaz. Tabii ki banka soyduğu için içerdeki müşterileri ve çalışanları rehin aldı. Ayrıca dışarıda da bir polis ordusu ve teknoloji kullanımı. Fakat eylem sıradan bir banka soygunu gibi görünüyor ama asla değil. Soygunu yapan 5 kişilik bir grup ama esas başı çeken kişinin kendine olan güveni görülmeye değerdi. Eylem baştan sona hesaplanmıştı. Hiç telaşsız, ne yapılacağı bilenen sonuca adım adım gidilen bir olay. Buradaki en önemli bakış açım şu: Neyi, niçin, neden….vs yaptığımıza iyi karar vermeliyiz. Ve yola çıkınca da asla vazgeçmemeliyiz.

Aman sakın siz de banka soyun demiyorum. Söylemek istediğim şudur; Bazı kararları alıyoruz ama bir türlü eyleme geçemiyoruz. Tek nedenimiz kendimize güvenimiz yok. Çünkü yapabileceğimize inanmıyoruz. Eğer kendimize inanmaz isek o işi asla başaramayız. Ben yapabilirim diye ortaya çıkın bakın herkes size nasıl yardım edecek. Kendimizden korktuğumuz sürece hiç bir şey tam olarak bitmez. Ben yaptım oldu demek gerekli. Peki bu her seferinde doğru mu acaba? Tabii ki gözü kara olmanın da bedelleri var. Ama başarılı insanların kriterlerinden birisinde şöyle deniyor: ONLAR EYLEME GEÇMEK İÇİN HERŞEYİN DÖRT DÖRTLÜK OLMASINI BEKLEMEZLER.

Biraz cesaret..biraz özgüven…
Gerisi kendiliğinden gelir.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Etiketler: , , , ,

Arşiv

Kategorilere Göre Yazılar

Son Yazılar

Takvim

Şubat 2009
P S Ç P C C P
    Mar »
 1
2345678
9101112131415
16171819202122
232425262728  
Reklamlar