Tülay Bilin-ce

Archive for Şubat 17th, 2009

Merhaba Tülay Abla, yaklaşık bir kaç haftadır sitenizi takip ediyorum. Sizin birkaç tane yazınızı okudum ve gerçekten çok anlamlı buldum. Yazdıklarınızda haklı olduğunuzu gördüm ve daha sonra yazılarınızın altındaki birazcık da olsa özgeçmişinizi okuyunca, size bir mail göndermek istedim.

Ben 20 yaşındayım. 17 sene Türkiye’de yaşadıktan sonra Avrupa’ya babamın yanına geldim. O, yıllardır Avrupa’da yaşıyordu. Daha önceki yıllarda senede bir kere izne geldiği zaman kendisini görürdüm. Son 5 yıldır işlerinin yoğunluğundan hiç izne gelememişti. Ben babamın isteği ile buralara geldim. Buraya geldiğim ilk günden beri babamın yanında çalışıyorum. Daha sonra hem okul hem işi birlikte yürüttüm. Bambaşka bir ülkeden bambaşka bir ülkeye geldim tam 17 yaşında. Tam ergenlik çağımda. Tam bir şeyleri görebilme çağında. Ne yazık ki bu çağımda bu güzel yaşımda ben dil öğrenmek zorundaydım. Anneme ve kız kardeşime sahip çıkmak zorundaydım ve hiç tanımadığım sadece iyi olduğunu tahmin ettiğim bir adamla, babamla yaşamak zorundaydım. Babamla çok sorunlarım oldu. Bize karşı çok haksızlıkları oldu. Bunları hep düşündüm, hep düşündüm, boş veremedim gecelerce uyuyamadım. Kendime çok kahrettim niye böyle diye. Çok emek verdim, çok çalıştım. Akranlarım gezip dolaşırken, kız arkadaşları varken ben çalışmak zorundaydım. Çalışmakla kalsa iyi, babam gibi bir adamla uğraşmak zorundaydım. Beni çok mahvetti. Onunla yaklaşık iki buçuk sene çalıştım. Hayatımda geçirmiş olduğum en kötü dönem buydu diyebilirim. Tamam önceden geçirmiş olduğum kötü dönemler de vardı ama bu babamla olan sorunlarım beni çok üzdü. Bunları başkaları yapsa üzülmeyecektim ama babam yaptı. Bu olaylardan sonra psikolojimde çökme hissediyordum. Bundan üç ay önce bir psikologa gittim. Bu tedavi halen sürüyor. Bu tedavi bana çok şey kazandırdı ama dil yetersizliğinden dolayı kendimi iyi anlatamadım. Benim kendimle ilgili şikayetleri şunlar;

– Özgüven eksikliği
– Kendini eksik hissetme
– Gelecek kaygısı
– Çekingenlik
– Çok sık olmasa da uykusuzluk

Arada bir bile olsa başarılarım oluyor ama bunları hemen unutuyorum, belki de hatırlamak istemiyorum. Özgüvenim iyi olduğu zaman diğer korkularımı pek yaşamıyorum. Ama bu durum devamlı olmuyor. Bütün amacım özgüvenimi yerine oturtmak ya da daha doğrusu bir daha gitmeyecek mişcesine kazanmak istiyorum. Çok çaba sarf ediyorum ama bazen çok yoruluyorum. Tamam diyorum, bitti diyorum. Tabiri caizse nefes nefese kalıyorum. Sizce ben hep böyle mi gideceğim yani kendisine özgüveni arada bir gelen, bazen kendisini küçük hisseden, bazen iyi hisseden gelecekten çoğu zaman kaygısı olan, bir kız arkadaşı olmadığında üzülen olunca sevinen kısacası pozitif düşünmeyi tam öğrenememiş biri mi olacağım?

Size sorunlarım ile ilgili küçük bir özet çıkarttım. Umarım bana bir cevap yazarsınız. Yazarsanız çok mutlu olurum. Sorunlarımı doğru yazmaya çalıştım çünkü önerileriniz benim için altın değerinde olacaktır. Cevap verseniz veya vermeseniz de size çok teşekkür ediyorum çünkü bu mailli yazmak bile bana bir şeyler kazandırdı. Tabii ki burada yazacağınız yazı benim bir anda bütün sorunlarımı çözmeyecek ama şimdilik bana yol gösterecektir. Şimdilik diyorum çünkü ben İstanbul’a gelip sizden profesyonel yardım almak istiyorum. Bu konuda da beni aydınlatmanızı rica ediyorum.

Saygılar
Rumuz:Sıradan bir vatandaş

Sevgili arkadaşım

Mutlu olmak için değişimi göze alman beni çok heyecanlandırdı. Bu kadar genç yaşta sorunları ile yüzleşmeyi göze alan çok az kişi var. Değişimin gerektiğini farkında olman bile bir başarı.

Babanla ilgili sorundan başlayalım; Bizler en büyük travmalarımızı çoğu kez çocukluğumuzda alıyoruz. Hani psikologlar tedaviye başlarken önce çocukluğuna inmek ister ya. Çocuklukta ve gençlikte yaşananlar hayatımızı belirliyor. Yani aile büyüklerinin yaptıklarından etkileniyoruz. Çünkü onları mükemmel olarak görüyoruz ya da görmek istiyoruz. Oysaki onların da çok yanlışlar yapabileceklerini kabullenmemiz gerekli. Babana biraz dışardan bakmaya
çalış. Onun yaşadığı koşullar neydi acaba? Babanın annesinin ve babasının ona verdiği eğitim yeterli miydi? Baban, anne ve babasından ne kadar sevgi görebildi acaba? Babanın çocukluğu nasıl geçti acaba? Kazandığı kötü
davranışları kimden öğrendi acaba? Ona yardımcı olan oldu mu acaba?

Eğer bunların cevapları babanı haklı çıkarıyorsa bence ona kızmak yerine ona yardımcı olmalısın. Hatta onu koruma altına almalısın. Eğer bu şartların hepsi iyi idi de baban kötüyse o zaman babanın içindeki kötü ruh onu yenilgiye
uğratıyor demektir. Şimdi sana bir anektot yazmak istiyorum:

Amerika’da yapılan bir araştırma sırasında ilginç bir aileye rastlamışlar. Hemen incelemeye almışlar. Baba adam öldürmüş ve uyuşturucu kullanmaktan ve satmaktan hüküm giymiş ve cezaevinde. Adamın iki tane oğlu var. Büyük oğlu kendi gibi aynı suçlardan cezaevinde yatmakta. Küçük oğlu ise dürüstlüğü ile ün salmış ünlü bir avukat. Önce cezaevindeki oğulla gidiyorlar. Neden böyle bir hayatı seçtiğini soruyorlar. Şöyle cevap veriyor;
“Babam da cezaevinde. Onu örnek aldım kendime. Başka çarem var mıydı?” diyor. Ünlü avukata aynı soruyu soruyorlar; “Babanız ve kardeşiniz cezaevinde siz nasıl oldu da bu kadar ünlü bir avukat oldunuz?” Avukat şöyle bir cevap veriyor; “-BAŞKA ÇAREM VAR MIYDI?”

Sevgili arkadaşım eğer babanın yanlışlarına takılır kalırsan ileride sen de babana benzeyen biri olarak yaşarsın. Ama amacın hikayedeki gibi ünlü avukat olmaksa çok çalışman gerekiyor. Sen de zaten değişmek istediğini açık yüreklilikle ortaya koydun. Babanı ailenin bir büyüğü olarak kabul edip gerekli saygıyı göstermeni tavsiye ederim. Ama senin yolun babanın yolu değil. Mücadele edip özgüvenini kazanman gerekiyor. Peki onu nasıl kazanacağım diye soruyorsan. İnsan mutsuzluğun nedenini bilmeden mutlu olamaz. Seni mutsuz eden her olay veya insanı tanıdığın zaman kendini de tanımış olacaksın. Özgüvenin temel taşı kendini tanımaktır. Özgüven öğrenilebilen bir duygudur. Öğrenmeye kendini tanıma ve kendine yatırım yapmakla başlayabilirsin. Senin de dediğin gibi bütün sorunları burada iki satır yazıyla çözemeyiz. Ama en azından bana yazman bile değişim için adım attığını gösterir. Profesyonel yardım konusunda elimden geleni yaparım. Denizyıldızlarını bilir misin?

Adamın biri sahile vurmuş binlerce denizyıldızını güneş doğmadan denize atmak için kan ter içinde yere eğilip bir denizyıldızını alıp denize fırlatıyormuş. Uzaktan kendisini izleyen ama ne yaptığını bir türlü anlamayan bir yazar gelip ne yaptığını sormuş; “Birazdan güneş doğacak. Eğer bunları denize atmazsam hepsi ölecekler” demiş. Yazar çok şaşırmış; “İyi ama burada binlerce denizyıldızı var. Hepsini atamazsın ki, ne fark eder?”. Bir yandan da denizyıldızlarını denize atmakla uğraşan adam eğilip yerden bir denizyıldızı alıp onu denize fırlatırken kendisini dikkatle izleyen yazara; “Bak bu denizyıldızı için fark etti. O yaşama döndü” demiş. İşte ben de bu hayatta kaç tane denizyıldızı kurtarabilirsem o kadar mutlu olacağım.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Etiketler: ,

Eski yazılarımın içinde “Hadi Dostlar Sınava” diye bir yazım var. Zaman zaman dostlarımızı gözden geçirmek gerekiyor demiştim. Bazılarının dostluğu insana zarar verir onları hemen hayatımızdan atmak gerekli. Bazılarının çok faydasını görmüşüzdür onlara hiç ayrılmamasına sarılırız. Ama bir de ne faydası ne zararı olan dostlarımız vardır. Hani bazen kullanmadığımız ama bir türlü de atamadığımız giysilerimiz vardır ya. Hep bir gün kullanırım deyip ama hiç kullanmadığımız. Ya artık şişmanlamışızdır ya da modası geçmiştir. Ama bir türlü doyasıya giymediğimiz giysiler. Bir türlü atamayız. Her seferinde elimize alırız ve tekrar yerine koyarız. Bir yıl sonra bakarız yine giymemişiz. Yani ona hiç ihtiyacımız olmamış.

İşte bazı dostlarımız da böyledir. Bize hiç faydası olmamıştır ama zarar da vermemiştir. Belki bir gün diye diye bekleriz. Hani zararı olmasın da faydadan vazgeçtim deriz. Oysaki insanların birbirlerine katkısı olması gerekli. Bu katkının maddi anlamda olanından bahsetmiyorum. Manevi katkılar. Hepimizin bir başkasına göre daha iyi yaptığımız becerilerimiz vardır. Bazı uzmanlık dallarımız olabilir. Bilgileri paylaşmamız gerekli diye düşünüyorum. Paylaşım benim için çok önemli. Onun için radyoda yaptığım programımın adını “TÜLAY’LA PAYLAŞIM” koydum. Bu tesadüfen konmuş bir isim değildir. Paylaşmak harika bir duygu.

Çocukluğumdan beri nerden edindiğimi bilmediğim bir huyum var. Çevremdeki dostlarımın güzel huylarını hemen kaparım. Ama kötü huylarını asla örneklemem. Bunu nasıl yapıyorum bilmiyorum. Yani birinden kitap okuma zevkini edinmişimdir, birinden klasik müzik dinleme zevkini edinmişimdir vs. Herkesten bir şeyler öğrenmişimdir. O insanlar benim için çok kıymetlidirler. Öğrendim derken aslında karşımdaki beni bazı şeylere özendirmiştir. Yaptığını öyle güzel anlatır ki, yani ortaya koyar paylaşmak adına. Bazı kişilerin çok iyi becerileri olduğu halde kapalı bir kutu gibidir. Asla paylaşmaz

Yıllar sonra geri dönüp baktığımda çok iyi becerileri olan arkadaşlarım olduğunu görüyorum. Ama onlardan o becerilerini asla kapmamışım. Kendisinin iyi yaptığı ama karşısındakinin yapamadığı bir davranış biçimi için içten içe küçümsediğini fark ediyorum. Oysaki o güzelliği paylaşıp bana da bir adım attırtabilirdi. Hayır bunu yapmıyor çünkü o becerinin sadece kendisinde olmasını istiyor. Bir başkasının da iyi bir şeyler yapmasına tahammülü yok. Ama bunu asla aleni yapmıyor. O becerisini sürekli ortaya koyuyor ama bunun konuşulmasından hoşlanmıyor. Yani ona övgüler yağdırabilirsin ama o bunu nasıl başardığı hakkında asla bilgi vermiyor. Konu açılsa bile hemen kapatıyor.

Geri dönüp baktığımda kitap okuma alışkanlığını edinmemde bana faydası dokunan kişiyi anarken içim sevgiyle doluyor. Oysaki ondan daha eski bir dostumu düşünüyorum ki o hepimizden fazla kitap okur ama bir gün bile şu kitabı okudum harikaydı, mutlaka okumalısın demiyor. Ya da bu hafta harika bir film seyrettim, konu şuydu, şunu anlatıyordu demiyor. Ya da bu akşam televizyonda çok güzel bir film var aman kaçırma demiyor. Bazı insanlar güzellikleri paylaşmayı sevmiyor. Neden acaba?

Oysaki Mevlana şöyle demiş; Bir mum diğer mumu tutuşturmakla, ışığından bir şey kaybetmez. Demek ki hepimiz avucumuzdaki taşları ortaya koyup paylaşırsak taşlar azalmaz çoğalır.

Taş deyince aklıma geldi. Sırası gelmişken yazayım. Hindistan’da bir bilge dağlarda gezerken karnı acıkmış. Bir ağacın altına oturmuş. Torbasını açmış. Tam bir şeyler yiyecekken yanına biri gelmiş. Bilge bakmış ki adam yorgunluktan bitap düşmüş:
-Karnın aç mı?
-Evet çok açım.
-Gel beraber yiyelim demiş ve ekmeğini diğer adamla paylaşmış. Ama adamın karnı çok aç olduğu halde kendisine verilen ekmeğin yerine gözü bilgenin torbasındaki çok güzel bir taşa takılmış. Bilgeye demişki;
-Aaa bu taş çok güzel bunu bana verir misin? Bilge hiç düşünmeden;
-Tabii, al senin olsun.
Adam karnını doyurmuş, kıymetli taşı da almış bilgenin yanından hızla uzaklaşmış. Uzun bir süre yürümüş. Fakat aklı hep bilgeden aldığı kıymetli taştaymış. Bir müddet sonra düşünmeye başlamış. Bilgenin bu kadar kıymetli bir taşı hiç düşünmeden nasıl kendisine verdiğini bir türlü anlayamamış. Geri dönüp bilgeyi aramaya karar vermiş. Bilgeyi bulduğunda şöyle demiş;
-Bu taşı sen bana verdin. Ama bu taş çok kıymetli bir taş.
Bilge;
-Evet kıymetli bir taş demiş.
Adam bilgeye;
-Ben bu taşı istemiyorum. Ben bu kadar kıymetli bir taşı hiç düşünmeden bana veren yüreği istiyorum.

İşte içindeki güzellikleri çevresiyle paylaşan insanlar gerçek dostlarımızdır. Ben hayatındaki güzellikleri benimle paylaşacak yüreği istiyorum.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Büyüklerimizden öğrendiklerimizin çağ ile değiştiğine tanık olmaya başladım. Bunun böyle olması normal. Çünkü bizden önceki nesillerin yaşadıkları koşullarla bugün yaşadığımız koşullar çok farklı. Zamana ayak uydurmak zorundayız. Teknoloji çağında yaşıyoruz. İlişkilerimiz de bu çağa göre değişti. Olumlu değişiklikler de var ama olumsuzlar da var. Çocukluğumdan beri duyduğum bir söz vardır; “İyi gün dostu bulmak kolay. Önemli olan kötü gün dostu bulmak. İyi günde herkes yanında olur ama kötü günde yanında kimse kalmaz.”

Böyle bir bilgi ile büyüyen bizler dostlarımızı da ölçerken hep kötü gündeki davranışları ile değerlendirdik. Eğer kötü günde yanımdaysa o benim gerçek dostumdur. Bu bakış açısının yanlış olduğunu savunmuyorum. Gerçekten insan sıkıntılı gününde dostlarını yanında görmek istiyor. Aynı anda iki arkadaşıma gitmek zorunda kalsam hep sıkıntısı olanı tercih ettim. İyi olan nasıl olsa mutlu, onunla olmasam da olur diye düşünmüştüm. Mutsuz olanın daha çok ihtiyacı olduğunu düşünmüşümdür. Çevremdeki bir çok insan da aynı şeyi düşünüyor. Kötü gün dostu olmak örnek bir davranış.

Ama son zamanlarda bir şey fark ettim. Bu konu üzerinde düşündüm ve biraz da araştırma yaptım. Bir de baktım ki kötü gün dostu bulmak ne kadar zorsa iyi gün dostu bulmak da zormuş. Şaşırmayın lütfen. Bize öğretilene göre eğlencede herkes var ama kötü günde arkadaş bulmak zor diye büyütüldük onun için iyi gün dostlarımızı hiç sorgulamadık. Başarılarınızda yanınızda kimler vardı?

Bazı insanlara dikkat edin ne zaman siz ağlıyorsunuz başucunuzda olur. Siz ne kadar kötü olursanız onun size olan şefkati daha da büyür. Ama siz başarılara imza atın bakalım o kişiyi yanınızda bulabilecek misiniz? Çok iyi bir evlilik yapın. Kariyerinizde yükselin, çok para kazanın işte o zaman o kişilerin size yaklaşımı biraz mesafeli olur.

“Nasıl olsa bana ihtiyacı yok artık. Kötü olduğunu duyarsam hemen yanında olurum” der. Oysaki bizim iyi günümüzde de dostlara ihtiyacımız var. Yaşadığımız güzellikleri paylaşacak dostlarımız olmadıktan sonra güzellikler neye yarar. Dostlarının sizinle birlikte olması için hep kötü olaylar yaşayıp sıkıntı mı çekmen gerekli. Hayatımızda hep sıkıntılar yok. Güzel şeyler de var.

Düşünün ki süper bir iş teklifi aldınız. Bu sizin de beklemediğiniz bir yükseliş oldu. Heyecanlısınız. Acaba bu kadar büyük bir sorumluluğun altından kalkabilecek miyim diye düşünüyorsunuz. Yeni bir iş yeri, yeni bir çevre ve bir sürü kişinin gözü sizin üstünüzde. Arkadaşlarınız sizin yeni bir işe başlayacağınızı biliyorlar. O gün size bir çiçek göndererek size destek vermeleri ne hoş olur değil mi? Çiçeğin manası şudur; “Aferin sana arkadaşım. Hayatında büyük bir atak yaptın. Zaten bunu hak ediyordun. Sen buna layıksın. Seni kutluyorum. Mutluluğunu paylaşıyorum. Her zaman yanındayım.”

Ya da bu mesajı telefonla da verebilir. İşinizle ilgili heyecanı paylaşmak demek “Bu senin hakkın, sen bu göreve layıksın.” demektir. Ama böyle düşünmüyorsa sizin böyle bir göreve atandığınızda nedense o günlerde o da yoğun günler yaşıyordur. Aslında senin o gün yeni işe başlayacağını unutmuştur. Hatta unutması için bir sürü nedeni bile vardır. Bu seni o göreve layık görmediği anlamına gelir. Bu görevi hak etmediğini düşünüyordur. Bunu açıkça ifade edemediği zaman bu güzel mutluluğu yok farz ederek günü geçiştirmeye çalışır. Oysaki işten kovulduğun haberini aldığı zaman ilk koşan o olabilir. Vah vah çok üzülmüştür. Aslında beklediği olmuştur. Ya da harika bir evlilik yaptın. Şartların çok iyi olduğu bir mutluluğa adım attın. Düğüne gelmek zorundadır. Ama bakarsınız ki o gün kuaföre bile gidecek zamanı olmamıştır. Aslında gelemeyebilirdi bile ama mutlaka gelmesi gerektiği için gelmiştir. Eğlenceye bile katılmaz. Köşesine çekilir, sessiz kalmayı tercih eder. Üstelik de ortamdaki olumsuzlukları aramaya başlar. Ama evliliğin ile ilgili sorunlar olmaya başlarsa herkesten önce o koşar. İşte bazı kişiler çevresindeki kişilerin mutluluğunu taşıyamaz. Onların bunu hak etmediğini düşünür. Çünkü o sizin kötü günlerinizi görmüştür. Seni o günlerde daha çok sevmiştir. Bu kadar başarı da nereden çıktı şimdi diye düşünür. Çünkü siz onun gözünde hep kötü günlerdeki gibisiniz. Mutsuz, başarısız ve maddi sıkıntıları olan biri.

Hayatın içinde sabit bir noktada durmak insanı geriletir. Mutlaka kötü günlerimiz de olabilir ama atak yaptığınız başarılara imza attığınız günler de olur. İşte o zaman dostlar gerekli. Mutluluğu paylaşmak için. Hiçbir şey talep etmeden. Tek istediğiniz canı yürekten sevinmesi ve desteklemesi. İşte en zoru da budur.

Bu konuyla ilgili araştırma yaparken büyük Hun İmparatorunun bir sözüne rastladım; “En değerli çabalarınızın arkadaşlarınız tarafından lanetleneceğini bilin. Siz mükemmel oldukça en çok acıyı çekecek onlardır.”

Eğer mutluluklarınızı paylaşacak dostlarınız varsa şanslısınız demektir.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Etiketler: ,

Geçen haftaki bir yazımın en altında bana yolladığınız mailleri isterseniz yayınlamak istiyorum diye yazmıştım. Değişik sorunlara buradan cevap yazmak da bir bakıma faydalı olur diye düşündüm. Bu hafta aldığım maillerden bir tanesini yayınlıyorum. Mailleşmemizin tamamını yazdım. Tabii ki kişinin isteği ile. Ama siz isterseniz isim yerine rumuz da kullanabilirsiniz. Burada sorunlarına cevapları yetersiz bulan daha çoğunu isteyenler için kişiye özel çalışmalar yapıyorum.

Sorunu olan kişilerin sorunlarını yüz yüze teke tek konuşarak çözme tekniği. Bu konuyla ilgili isteği olan bana mail atabilir. Ayrıca radyo programım tekrar başladı. Detaylı bilgi yazımın en alt kısmında “Tülay Bilin kimdir?” bölümündedir.

Şimdi gelelim mailimize;

Merhaba ben Kayseri’den Arzu

Benim içinden çıkamadığım bir sorunum var ve ben bu soruna nerden ve nasıl yaklaşacağımı öğrenmek istiyorum. Bu benim için çok önemli. Birkaç ay sonra iş dünyasına gireceğim ve kendimi o kadar yetersiz görüyorum ki. Gün geçtikçe korkularım artıyor. Dün yaptığımı bugün beğenmiyorum kendimi sürekli eleştiriyorum ve bu beni karamsarlığın içine sürüklüyor. Hızlı ve doğru kararlar alamıyorum. Duygularımla hareket ediyorum. Ani hareket ediyorum ve genelde sonunda keşke öyle değil de şöyle yapsaydım veya söyleseydim diyorum. Yakın bir gelecekte kendi iş yerimi kuracağım fakat sanırım bende iş kadını olacak soğukkanlılık ve akılcılık yok. Kendimi geliştirmek için neler yapmalıyım kitap okumak istemiyorum çünkü kitaplardaki anlatılanlar pratiğe uymuyor. Bilemiyorum ya da ben yanlış kitapları okuyorum. Kendime nasıl yaklaşmalıyım?

Benim kesinlikle çok başarılı olmam gerekiyor çünkü başarısızlığa katlanamıyorum. Bunu düşünemiyorum bile. Bana bu konuda yardımcı olun lütfen. Buna çok ihtiyacım var. Sevgiler
Arzu

Sevgili Arzu merhaba

Yazındaki telaşlar bana çok tanıdık geldi. Duygularının hepsini yaşadım ve çevremdeki herkes de yaşadı. Gençlikle yaşlılık arasındaki fark bu işte. Sen ancak yaşayarak öğreneceksin. Yaptığın hatanın arkasından düşünüp hep yeni kararlar alarak yaşamak. Hata yapmaktan korkmamalısın. İnsan ancak hata yaparak öğrenir. Eğer hata yapmaktan korkarsan başarılı olamazsın.

Paul Sweene şöyle demiş; Gerçek başarı, başarısız olmak korkusunu yenebilmektir. Ama bu deneme yanılma usulüdür ki en uzun yoldur. Buna ilave olarak okumak da çok önemlidir. Kariyer dünyası ile ilgili veya Kişisel Gelişim kitapları okumanı tavsiye ederim. O zaman bir iş yapmadan önce işin sonu hakkında alternatifler üretebilirsin. Ancak bütün bunlar senin hiç hata yapmadan yaşaman için yeterli değil. Yeter ki aynı hataları tekrarlama.

Sartre şöyle diyor; Hayatta yapılacak o kadar çok hata var ki, aynı hatayı yapmakta ısrar etmenin bir anlamı yoktur. Bir gün önceyi beğenmeden yaşamak ilerlemenin temel prensibidir. Yapabileceklerini yaptıktan sonra biraz da hayata teslim olmak gerekli diye düşünüyorum. Hani bir Çin Atasözü var:

Tanrım, bana değiştirebileceğim şeyleri değiştirmek için CESARET,
Değiştiremeyeceğim şeyleri kabullenmek için SABIR,
İkisi arasındaki farkı bilmek için de AKIL ver.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Etiketler: ,

Görür görmez bir aşk değildi bu. Giderek büyüyen bir aşktı. Birlikte olmaktan hoşlanmayla başladı. Biraz bakışma, biraz ilgi, biraz farkındalık, biraz merak ve biraz hayranlık. Asla bir teklif yoktu. Benimle birlikte olur musun demeden. Sadece gözlerin konuştuğu bir hoşluk. Hayatımın her alanıyla ilgilendi. Sadece o bundan hoşlanır diyerek yapılan davranışlar. Bir koruma iç güdüsüydü. Benim olur musun demeden ama ne olur benim ol diyen bakışlar. Belli belirsiz dokunuşlar. Bir kadının kaçmasına fırsat vermeyecek sakinlik. Adeta bilgelik düzeyinde kendinden emin davranışlar. Hiç acele etmeyen tarzını sevdim. 50 kilo et peşinde olmayışını sevdim. Ruhumu fethetme isteğini sevdim. Beynime sahip olmak isteyişini sevdim. Hiçbir kötü amaç beslemeyen yemeğe davet edişini sevdim. Bu yemek davetinde sadece seninle sohbet etmek ve seni seyretmek istiyorum deyişini sevdim. Verdiğin güven hissini sevdim. ,

Çıkılan ilk yemekte; “Bana seni anlat” deyişini sevdim. Saatlerce beni dinleyişini sevdim. İlk geceden; “Hadi birlikte olalım” demeyişini sevdim. Saatlerce süren sohbetlerimizi sevdim. Sonra bana, beni anlatışını sevdim. Kendimin bile farkında olmadığım taraflarımı anlatışını sevdim. Yemek yemeni sevdim. Yemeğin tadını çıkararak hiç acele etmeden içki içişini sevdim. Yemek ve içki içme adabını bilmeni sevdim. Bana bakarken dünyanın en güzel kadınına bakarmış gibi gözlerindeki pırıltıyı sevdim. Bana çok güzel bir kadın olduğumu anlatışını sevdim. Beynimin kıvrımlarına girmeni ve fethetmeni sevdim. Ama bu fethetmede asla ambargo koymadan seyredişini sevdim. Zekanı sevdim. Hayat tecrübesini sevdim. Benim hayata bakışımı merakla dinleyişini sevdim.

Sonra yavaş yavaş kendini anlatışını sevdim. Dürüstlüğünü sevdim. Yapamayacağın sözleri vermeyişini sevdim. Ama yapabileceklerini anlatmanı sevdim. Hayatının özetini yaparken olaylar karşısında dimdik duruşunu sevdim. Verdiği sözlerin arkasında duruşunu sevdim. Eski aşklarını anlatırken yalansız anlatışını sevdim. Yaşadıklarının arkasında duruşunu sevdim. Bana olan saygısını sevdim. Bana insan olarak değer verişini sevdim. Mütevazı oluşunu sevdim. Hep kendini geri planda tutup yaptıklarınla övünmeyişini sevdim. Söylediğim bir sözün üzerinde saatlerce felsefe yapışını sevdim. Söylediklerimin tarihe geçecek kadar önemli oluşunu anlatmanı sevdim. Bana mektuplar yazmanı sevdim. Yazdıklarımın üzerinde yorum yapıp kendimi önemli hissetmemi sağlamasını sevdim. Karşısında otururken kendimi dünyanın en güzel kadını olduğuma inandırmanı sevdim. Küçük hediyelerle beni hep şaşırtmanı sevdim. Bana verdiğin randevularını asla tehir etmeyişini sevdim. Buluşacağımız günü heyecanla beklemeni sevdim. Saatlerce bana olan aşkını anlatmanı sevdim. Ne kadar anlayışlı bir kadın olduğumu anlatmanı sevdim. Hep buluşma için saatleri birlikte kararlaştırmamızı sevdim.

Bu arada kendimi de çok sevdim. Bu sevgiye yürekten bağlandım. Sevildiğime inandığım için teslim oldum. Hiç kadınca kaprisler yapmadan ve hiçbir şeyi sorgulamadan yaşadım. Seninle birlikte olacağım saatlerde her türlü engeli düşünerek hepsini tek tek eledim. Hep yarın olmayabilir belki bu sondur diye saatlerimizi doya doya yaşama mücadelemi sevdim. Geleceksin diye saatlerce hazırlanmamı ve en seksi kıyafetlerimi sadece senin için giymemi sevdim. Hiç kıskançlık göstermedim. Hiçbir şeyin nedenini sorgulamadım. Sana duyduğum güven hissimi sevdim. Birlikte kitap okuyuşumuz sonra saatlerce kitabı tartışmamız. Benim yazı yazmamı bekleyişin ve yazımın üstünde yorum yapışın. Saatlerce yürüyüşe çıkmamız. Sabahın 6’sında kalkıp güneşin doğuşunu seyretmemiz. Güneşin batışındaki kızıllığı seyretmemiz. Birlikte mutfağa girip yemek yapışımız. Ellerim yağlı veya kirli iken beni sıkıştırman ve benim de kadınca kaçışlarım 🙂 Sofrayı hazırlarken gösterdiğim özen. Hep renk cümbüşü bir sofra. Özenle seçilmiş renkli mumlar. Özenle seçilmiş renkli peçeteler. Işıkların söndüğü andaki evin atmosferinin güzelliğini hep farkına varmanı sevdim. Güzel bir müzik eşliğinde yaptığımız sohbetler. Felsefeyle başlayan sohbetlerimizin aşk sözcüklerine dönüşü.

Ve önemli bir hüzünü dile getirişin. Küçük bir kıskançlık duygusunun itirafı. Bu itirafta asla bir suçlama olmayışı. Hüznünü şöyle dile getiriyordun; “Dün akşam karşı masada oturan adamın sana çok dikkatli bakışı yüreğimi dağladı. Senin bunda hiç suçun yoktu. Tek suçun senin çok hoş bir kadın olman. Adama da suç bulmuyorum. Ama nedense içim acıdı” deyişin. Bana sarılışındaki içtenlik. Dokunurken verdiğin zevk. Beyinlerin fethinden sonraki harika birliktelik. Senin dışında başka hiçbir erkeği anlamlı bulmayışımı sana anlatmam ve bana inanman.

Bu aşkı ben çok sevdim.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Etiketler:

Ünlü ressama; “Mutluluğun resmini yapabilir misin?” diye sormuşlar. Ben mutluluğun resmini yapamam ama mutlu yaşamasını öğrendim artık. Bu hiç problemim olmadığı için mutlu olduğum anlamına gelmiyor. Bu çağda bir de üstelik büyük şehirde yaşayınca imkansız. Ayrıca gelişmekte olan bir ülkede ekonomik zorluklarla yaşayınca daha da imkansız. Sadece sorunları çözüp yoluma devam ediyorum. Bütün amacım mutlu olmak ve çevremdekilere mutluluğu anlatmakla oluyor.

Sizlerden çok mail alıyorum. Hepsine de tek tek cevap veriyorum. Gördüğüm kadarıyla mutlulukla başımız dertte. Son günlerde güzel bir mail aldım. Sadece bir bölümünü yazıyorum.

“Mutluluk benim için çok zor bir kavram. Belki de mutluyum farkında değilim. Yaşam bir rol vermiştir oynuyorumdur. Mutsuzluğu oynamak da belki bir mutluluktur.”

Mutluluk ve mutsuzluk bir seçimdir. Biz beynimizde üretiyoruz. Peki sorunlar ne olacak. Sorunsuz bir hayat düşünüyorsanız mutlu olma şansınız yoktur. Mutsuzluklarımızın nedenini bulup çıkartmak gerekli. Bunun için ne yapabilirim diye düşünün. Yapacak bir şey var ve yapmıyorsanız mutsuzluk için ağlamak sizin hakkınızdır. Ama yapacak bir şey yoksa da ağlıyorsanız bu da bir seçimdir. Eğer ağlamanızın faydası varsa hep beraber ağlayalım. Ama inan ki yok. Yaşamı farkında olarak yaşamalıyız. Acılar olmadan bir hayat düşünmek mümkün değil.
Acıdan korkmak da yaşamımızı engelliyor. Benim çocuk sahibi olmaktan korktuğum gibi. Ya ona bir şey olursa diye korkudan çocuk sahibi olamadığımı yıllar sonra fark ettim. Hayat bence cesurların yanında. Bir mutluluğu yaşamadan vazgeçiyoruz. Ya sonunda şöyle olursa ya böyle olursa diye. Her türlü tehlikeyi göze alınca güzellikleri görüyor insan.

YÜKSEK DÜŞÜNCELER YÜKSEK DAĞLARA BENZER. ALIŞIK OLMAYANLARI ÜRKÜDÜR.
CENAP ŞAHABETTİN

Mutluluğa sahip olmak için acılara katlanmak gerekiyor. Mutluluk her şeyin yolunda gitmesi demek değildir.

Bana sürekli mail atıyorsunuz. İster misiniz bana attığınız maillere rumuz koyup burada yayınlayalım. Kısa kısa yazarsanız hem yer işgal etmez ben de yorum yapabilirim.

Bu hafta tatil olduğu için sizi uzun bir yazıya boğmak istemiyorum. İyi bayramlar diliyorum. 2007 yılının hepimize mutluluk getirmesini ve bizim o mutluluğu farkına varıp yaşamamızı istiyorum.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Etiketler: ,

Dün bir ilki gerçekleştirdim. Hediye fuarının içinde bir konferans verdim. Konusu ise “Hediye seçiminde duyguların önemi” idi. Bu tür bir seminer bugüne kadar hiç yapılmadı. Hediye seçiminin de konferansı mı olur diyeceksiniz. Böyle bir konferans vermemi istedir. Ben de verdim. Benim için de bir ilkti. Ama harika oldu. Son hazırlıklar yapılırken halk da yerini aldı. O arada bir hanım geldi yanıma;

– Konferansı siz mi vereceksiniz? Dedi.
– Evet dedim.
– Benim hediye konusunda yaşadığım zorluklar var. Bir türlü hediye seçiminde başarılı olamıyorum. Şimdi fuara geldim ama nasıl hediye alacağım diye düşünüyordum. Tam o anda konferansı anons ettiler ve hemen geldim.
– Konferanstan sonra inanıyorum rahatlayacaksınız dedim.
Gerçekten konferans bitti bayan tekrar geldi.
– Şimdi anladım ve rahatladım teşekkür ederim dedi. Oysa ki ben şöyle hediye seçin diye yol göstermedim. Sadece duyguları ile yüzleşmelerini sağladım. Onlara aşkı ve sevgiyi anlattım.

Bugün size biraz aşkın önemi hakkında görüşlerimi yazmak istiyorum. Ben hayatımda 3 kere aşık oldum. Aşkın ne demek olduğunu biliyorum. Ama beni etkileyen iki tane haber var. Bu haberleri okuyunca benim anladığım aşkın bile yetersiz olduğunu anladım.

21.12.2006 tarihinde Hürriyet Gazetesinde bir habere gözüm takıldı. Haber şöyleydi;
Geçirdiği kas hastalığı nedeniyle 9 yıldır solunum cihazına bağlı olarak yaşayan İtalyan şairin “ötanazi yapılması” için verdiği mücadele devam ediyor. Şair Piergiorgio Welby (60) “Hayat bir kadının sizi sevmesidir, saçlarınızın arasından esen rüzgar, yüzünüze vuran güneş, bir arkadaşınız ile çakır keyif olmaktır. Hayat, aynı zamanda bir kadının sizi terk etmesi, yağmurlu bir gün ve bir arkadaşın ihanetidir de. Melankolik ya da manik depressif değilim. Ölüm fikri bana korkunç geliyor. Ancak benim için geride kalan, artık hayat değildir.”

Bu haberi okuyunca çok etkilendim. Bir insan ölüm döşeğinde hayatı sorgularken yaşadıklarından çıkardığı sonucu söyler. O noktada artık yalan, riya, menfaat yoktur. Kimseden bir beklentisi yoktur. Yaşam ile ölüm arasındaki son noktadır. Ne hissediyorsa onu söylediğine inanıyorum. Hayatta aşk yoksa bundan sonra yaşamamın anlamı yok diyor. Bunu söyleyen 60 yaşında bir şair. Şair olması neden önemli, çünkü duygularını en iyi şekilde aktarabilmesi. 2 gün sonra Hürriyet aynı haberin devamını verdi. Yasalar gereği ötanazi hakkını veremediğini açıklayan yargıç ancak hastanın tedaviyi reddetme hakkı olduğunu ifade etti. Doktoru hastanın tedaviyi reddetmesi üzerine solunum cihazını kapattı ve İtalyan şair öldü.

Temmuz 2006 da gazetelerde şöyle bir haber yayınlandı;
“Çağımızın tartışmasız en büyük yazarlarından biri olan Gabriel Garcia Marquez yakalandığı lenf bezi kanseri nedeniyle sağlık durumu kötüleşmiş ve inzivaya çekilme kararı almış, yakın dostlarına bir veda mektubu göndermiş.”
Size mektubun tamamını yazamayacağım ama bir bölümünü almak istiyorum:

“Tanrım bir yudumluk yaşamım olsaydı, aşk içinde yaşardım. Erkeklere yaşlandıkları zaman aşkı bırakmalarının ne kadar yanlış olduğunu anlatırdım. Çünkü insan aşkı bırakınca yaşlanır. “

İki tane duygularını en iyi ifade edebilen kişi ölüm kalım savaşının içinde bile hayatının anlamının en önemli noktası olarak aşkı görüyor. Şunları daha çok yeseydim, daha güzel giysiler alsaydım demiyor. Sadece sevgiye doymadım diyor. Bu çok önemli bir itiraf bence.

Yaşımız kaç olursa olsun yüreğimizden aşık olmak isteğimizi ve aşkı yaşama istediğimizi çıkarttığımız zaman gerçek ölüm bu oluyor demekki. Bedenin yaşamasından daha önemli ruhun ölmesi.

Tanrı hepimize 2 tane el vermiş tokalaşmak için, 2 tane ayak vermiş yürümek için, 2 tane kulak vermiş duymak için, 2 tane göz vermiş görmek için ama bir tane kalp vermiş. Neden mi? Diğerini gidip bulmamız için.

Gerçek aşk yalnızlıktan kurtulmak için ya da ekonomik şartlardan doğan sığınma değildir. Hiçbir menfaat düşünmeden birini sevmektir. Can Yücel bir şiirinde şöyle diyor:

Sen gittikten sonra yalnız kalacağım.
Yalnız kalmaktan korkmuyorum da,
Ya canım ellerini tutmak isterse….

Mevlana da aşk ile maddi değerleri kıyaslamış ve;

ALTIN NE OLUYOR,
CAN NE OLUYOR,
İNCİ, MERCAN DA NEDİR?
BİR SEVGİYE HARCANMADIKTAN,
BİR GÜZELE FEDA EDİLMEDİKTEN SONRA.

Son nefesine kadar aşktan ümidini kesmeyenlere duyurulur 🙂

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Etiketler: ,

Korkmayın kadınların kimlik savaşına ilk çağlardan başlamayı düşünmüyorum. Kendi savaşımla başlayan dönemlerden alarak bugüne gelmek istiyorum.

İş hayatına başladığım ilk yıllarda kadınlar genellikle ev kadını ve iş kadını diye sınıflandırılırdı. Ev kadınının iş hayatıyla pek ilgisi olmazdı. Sadece ev işleri ve çocuklarla uğraşır ve akşam eşinin eve gelmesini beklerdi. Erkeğin dış dünyada olması ve kadının dış dünyadan habersiz olmasından dolayı evliliklerde erkekle kadın arasında bir müddet sonra sohbetler azalır. Erkek eşiyle ne konuşacağını bilemez dolayısıyla eve geldiğinde koltuğun üstünde uykuya dalar ya da maç keyfini yaşar. Çünkü kadın adeta başını kuma gömmüş gibi yaşardı. Ev işlerinden kendine bakmak için zamanı kalmazdı. Erkek de bir müddet sonra bu bakımsız ve hep yorgun olan kadını sadece çocuklarının annesi olarak görür ve eğlenceyi dışarıda arardı. Bu rolü oynayan ev kadınları için durum hala değişmedi.

İş kadınına gelince. O da kariyer sahibi bir kadın olma yolunda ev kadını kimliğini unutabiliyordu. Çalışma hayatının, tüm zamanını aldığını ifade edip erkekle yarışma telaşı içinde kendini artık erkek gibi görüp ev kadını kimliğinden soyunmak istiyordu. Çünkü ev kadını demek sadece ev işleri ile uğraşan ve altın günlerine giden kadın demekti. Oysaki o kariyer sahibi bir kadındı. Ona bulaşık yıkamak yakışmazdı. Çocukları vardı ama onlara bakan birileri de vardı. Bütün yemekler yardımcı tarafından yapılır ya da hep üstün körü yemeklerle geçiştirilirdi. Çünkü iki kadın tipi arasında sınıf farklı vardı adeta. Erkeğin ev kadınına davranışı ile kariyer sahibi kadına yaklaşımı da farklı olurdu. Kariyer sahibi akıllı kadın ile sohbet etmeye bayılır ama onunla evlenmeyi düşünmezdi. Çünkü o tip kadından içten içe bir korku vardı. Oysaki o dış dünyayla ilgisini kesmiş ev kadını çok kolaydı erkek için. Bu konuda erkekleri haklı görüyorum çünkü o kariyer sahibi kadın artık erkeksi bir hal almıştı. Erkekle yarışır bir duruma girmişti. Ev kadını kimliğinden kurtulmak için başka bir kimliğin içinde kadınlığını unutmaya başlamıştı. Oysaki erkek iş kadını bile olsa erkek gibi bir kadınla birlikte olmak istemiyordu. Evdeki dış dünya ile ilgisi olmayan kadını daha cazip görüyordu. Çünkü o kadın daha yumuşaktı.

Ama bu dengeler artık değişti. Kariyer sahibi kadın erkeksi tavırlarını bırakmaya başladı. Bir kadın ev kadını ya da iş kadını bile olsa kadın olma özelliğini tekrar edinmeye başladı. Artık kariyer sahibi kadın evinde de iyi bir ev hanımı, iyi bir anne ve eşiyle arkadaş olabiliyor. Kadınsı kimliğinin getirdiği avantajları farkına vardı. Artık ben akıllı bir iş kadınıyım diye hava atmasına gerek olmadığını farkına vardı. Çünkü o artık okuyan bir kadın. Sesini nasıl duyuracağını çok iyi biliyor. Hatta artık şunu da biliyor.

BAZEN SESİNİ DUYURABİLMEK İÇİN SUSMAN GEREKİR. S.LEC

Oysaki iş kadını kimliğine bürünüp erkeklerle yarışırken ne kadar bağırırsa o kadar sesini duyuracağını sanmıştı. Ben ev kadını tipi değilim ben iş yapamam diye savunuyordu. Ama bilgi insanı öylesine güçlendiriyor ki artık hiçbir kimlik kadını korkutmuyor. Bilgilendikçe sakinledi.

İNSANLARIN EN BÜYÜK MUTLULUĞU AKILLARINI DOĞRU KULLANMAYI ÖĞRENMELERİDİR. R.RESCERLAS

Akıl iyi kullanıldığı zaman elde edilmeyecek makam kalmadı artık. Erkeklerle yarışmanın da anlamı yok. Çünkü kadının elinde inanılmaz bir güç var. Kadın olmak çok önemli bir güçtür. Erkeksi olmadan ve erkeğine bilgisini kanıtlama yoluna gitmeden yaşayan kadınları daha mutlu olarak görüyorum artık. Artık bağırıp çağırmasının gereği olmadığını anlamaya başladı. Kimseye bir şeyleri kanıtlamaya gereği yok. Çünkü o çok akıllı ve kadın. Kadın bilgi ile donandıkça sakinledi çünkü kendine güveni var artık. Artık ev kadını kimliğinden bile korkmuyor. Çünkü artık ev kadınları da saçlarını süpürge etmektense, saçlarını akıllı olarak kullanmayı öğrendiler. Çünkü onlar da okumaya başladı. Ev işlerini düzenleyip kendilerine zaman ayırmaya başladılar. Her iki kadın tipini de akıllandıran ve harekete geçiren ve değişime uğratan en önemli şey bilgi oldu. Kendini bilgi ile donatan kadın artık kimlik savaşını bırakmaya başladı. Çünkü gerçekte elindeki tek gücün bilgi olduğunu ve bunu kadınlığı ile harmanladığı zaman daha mutlu olduğunu gördü. Daha sakin ve istediğini elde eden kadın tipi. Belki de şu sözü bir yerlerde okudular.

İNSANLAR BAŞAKLARA BENZERLER, İÇLERİ BOŞKEN BAŞLARI HAVADADIR. İÇLERİ DOLDUKÇA EĞİLİRLER. MONTAİGNE

16.1.2006 tarihinde yazdığım “Sadece Akıllı Kadın Olmak İstemiyorum” başlıklı yazımı okumanızı öneririm. Bu yazıyla bütünleşince çok daha iyi anlam kazanacaktır. Eski yazılarıma ulaşmak için siteye girdiğinizde arama çubuğuna Tülay Bilin diye yazmanız yeterlidir. Bütün eski yazılarımı görme imkanınız olacaktır.

Buradan size başka bir bilgi vermek istiyorum. 23.12.2006 tarihinde Harbiye’deki Askeri Müze’de saat 14.30’da bir konferansım olacak. 17.12.2006 tarihli Hürriyet Gazetesi’nin 14. sayfasında ilan çıktı. Konferans ücretsiz olup herkesin katılımına açıktır. Bu bilgi paylaşımı ve tanışmak için bir fırsattır.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Çalışma hayatı ayakta kalmamız için gerekli yaşam biçimidir. Ama babadan kalma hanlar apartmanlar varsa onu bilemem. Çevremde babadan kalan hanları ve apartmanları olan arkadaşlarım bile çalışıyorlarsa eğer demek ki çalışma hayatı sadece para kazanmak için olmamalı. Öncelikle para yaşamak için gerekli bir malzeme ama çalışma hayatına kariyer gözüyle bakarsanız iş değişir. İşte o zaman daha keyifli hale gelir. Yani mecburiyet gözüyle bakılmadığı zaman daha verimli çalışırız. Bir de bizi çalışma hayatının içinde rahatsız eden ve mutlu olmamızı engelleyen koşullar vardır. Bu koşulların başında çalıştığımız şirketin kurum kimliğinde olmamasıdır. Şirketin büyüklüğü küçüklüğünden ziyade kurumsallaşma önemlidir. Kurumsal şirketlerde insana daha çok yatırım yapılır ve çalışanlara mutlu çalışmaları için eşitlik ilkesi uygulanır. O zaman çalışan da kendini şirketin ferdi olarak görür ve mutlu olur. Çok büyük şirket olup da hala kurumsallaşamayan patron şirketleri biliyorum. Bu tamamen patronun bakış açısı ile ilgilidir. Peki kurumsal şirket nasıl olunur? Bu uzunca bir anlatım gerekir. Bugün konunun o kısmını anlatmayı düşünmüyorum. Olaya başka bir açıdan yaklaşmak istiyorum.

Bu hafta küçük bir turistik seyahat yaptım. Çocukluğumdan beri seyahat ettiğim otobüs firması VARAN idi. Ancak evimin köşesinde ULUSOY firmasına ait bir irtibat bürosu olduğundan son yıllarda ULUSOY firmasını kullanıyordum. ULUSOY harika bir şirket. Gerçekten kurumsallaşmayı uygulayan personeline değer veren bir şirket. Ancak son bir yıl içinde evimin köşesindeki irtibat bürosunu kapattı. Onun yerine VARAN firması büro açtı. Bu hafta seyahatimi VARAN ile yaptım. Seyahat demek insanın bilgisini kültürünü arttırdığı bir eylem şeklidir. Yeter ki cama başını dayayıp hülyalara dalmazsan tabii. Ben artık anı yaşamayı öğrendiğim için çevreyle bağlantım çok kuvvetli. Her şeye dikkat ediyorum. VARAN firması gerçekten kurumsallaşmanın doruğuna çıkmış. Kendimi çok özel hissettim. Bir kere eleman seçimi harika. Eleman seçimini iyi yapmışlar daha ziyade çok iyi eğitim vermişler. Kaptan şöförlere baktım adamlar şöför değil de adeta bir şirketin genel müdürü gibiler. Adamları ayrıca giydirmene bile gerek yok valla. Olduğu gibi bir şirketin genel müdürünün masasına oturttur kimse yadırgamaz. Davranışlarında öylesine bir medeniyet içindeler. Müşterilere yardımcı olan host denen elemanlar ise sanki senin özel yardımcın gibi. Yüzüne bakıyor ve ne istediğini anında anlıyor. Kendini güvende hissetmen için elinden geleni yapıyor. İşte bütün bu kişisel davranışları sağlayan kurum kimliğidir. Şirket kendi ilkelerini belirliyor ve bunu personeline anlatıyor ve personel de bu kalıplar içinde davranıyor. Bilirsiniz bir orkestra elemanları hepsi konusunda uzman bile olsa orkestra şefi olmadan bir müzik parçasını çalamazlar. Onun için VARAN firmasının kurum olma çabaları müşteriye olumlu yönde yansıyor. İnsan rahat ettiği için bir daha ki seyahatinde aynı firmayla gitmek istiyor.

Buraya kadar yazdıklarım kurum olmanın matematiksel tarafı. Yani kurum olmak için kitaplarda yazan kriterleri çok iyi uygularsan kurumsal bir şirket olunur. Ama şirketin ruhu olmaz. Ona bir de ruh katmak gerekli. Peki bu nasıl olacak. Biraz manevi değerler devreye giriyor. Biz Türklerin bir özelliği de dostluklara ve aile değerlerine önem vermemizdir. Bir müşteriye çok iyi hizmet verirsiniz ama bunu öylesine makine gibi yaparsınız ki karşınızdakini mutlu edemezsiniz ve nerede yanlış yapıyorum diye düşünürsünüz. Ben çalışma hayatımın 25 yılını Hürriyet Gazetesi’nde geçirdim. Hürriyet gazetesindeki yöneticiler çalışanlarına şöyle bir imaj verirlerdi: “Sen olmazsan bu gazete batar”

Tabii ki biz de yeni iş hayatına başlayan biri olarak yıllarca bu söze inandık delicesine çalıştık. Oysaki kurumun devamlılığı söz konusudur. Kim giderse gitsin kurum yoluna devam eder. Ama sen olmazsan işler yürümez deyip bir de sırtını bir sıvazlar ki insan dört nala koşmak ister. İşte bu da kurumsallaşmanın manevi tarafı bence.

Şimdi VARAN firmasındaki manevi tarafı anlatmak istiyorum. Bugüne kadar hiç fark etmediğim bir şey gördüm ki inanılmaz hoşuma gitti. Bilirsiniz çok sevdiğiniz bir aile ferdi seyahate çıkarken arkasından su dökülür. Yani su gibi gidip gel. Yani kazasız belasız bize geri dön. Yani seni çok seviyoruz. Seni kaybetmeyi asla düşünemeyiz gibi hisleri içinde barındıran eski bir gelenek. Ama bunu ancak insanın ailesi yapar. Siz çalıştığınız şirket için bir seyahate çıkarken şirket sizin arkanızdan hiç su döktü mü şimdiye kadar? Ben rastlamadım. Dün sabah Ankara’dan VARAN firmasıyla İstanbul’a gelmek için otobüs tam hareket halindeyken bir şey dikkatimi çekti. En önde şöförün arkasında oturuyordum. Otobüsün sağ tarafındaki dışarıdaki büyük aynadan otobüsün arka tarafını görüyordum. Görevlinin birinin kucağında bir kova tuttuğunu gördüm. Otobüs manevrasını yaptı tam perondan çıkmak üzeriydi ki görevli elindeki kovadaki suyu otobüsün arkasından yere döktü.

İçimden o dakikada ağlamak geçti. Çocukluğum aklıma geldi. Bu kadar acımasız para kazanma savaşı içinde manevi değerlere sahip çıkan bir kurum görmenin sevincini yaşadım. Sanki ailem beni yola uğurluyorlarmış gibi geldi. Emin ellerde olduğumu hissettim. Yani yolda hastalansam bu firma beni yolda bırakmaz. Bana sahip çıkar. Beni evime kadar getirir.

İşte bu kurumsallaşmanın insani değerlerini kaybetmeden uygulanışıdır. Amaç sadece para kazanmak değil. Amaç sadece çok iyi hizmet değil. Eğer müşterinize ve personelinize sahip çıkan bir kurumsallaşma içine girmezseniz belirli süre iyi para kazanabilirsiniz. Ama devamlılığın esas olduğunu düşünürseniz bence doğru olmaz.
Çünkü önemli olan en iyi olmak değil farklı olmak. Eğer bu fark manevi değerlerle doldurulursa güçlü bir kurum olmanın önündeki bütün engeller kalkar.

Diliyorum ülkemizde böyle insani değerlere de önem veren kurumların olması.
İyi seyahatler diliyorum.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Etiketler:

Bu hafta bir kitapta (Sözlü Dövüş Sanatı) şöyle bir yazı ile karşılaştım.

“Hawaii adasında yaşayanlar iyi niyeti kendilerine özgü şekilde tarif ederler, onu aloha diye adlandırırlar. Hawaii’de genellikle içten bir selamlama ve yolcu etme sözcüğü olarak kullanılan aloha, başkalarının iyiliği için bencil olmayan anlamına geliyor. Aloha koşulsuz sevgi demektir.”

Bu yazıyı okuyunca koşulsuz sevgiye karşı düşüncelerimi düşündüm ve bu yazıyı yazmaya karar verdim.

Öncelikle bir anektotla başlamak istiyorum. Günlerden bir gün kırlangıcın biri bir adama aşık olmuş ve adamın penceresinin önüne konup adama şöyle demiş: “Ben seni çok seviyorum, lütfen pencereyi açıp beni içeri al da birlikte yaşayalım.” Adam: “Olmaz alamam… Sen bir kuşsun. Hiç, bir kuş adama aşık olur mu ?” demiş. Kırlangıç tekrar: “Lütfen pencereyi açıp beni içeri al, birlikte yaşarız. Hem ben sana dost ve arkadaş olurum, canın da sıkılmaz, birlikte yaşar gideriz” demiş. Adam yine : “Olmaz alamam… Git başımdan” diye cevap vermiş. Üçüncü ve son defa kuş adamın penceresinin önüne konup adama tekrar şöyle demiş: “Lütfen beni içeri al… Artık soğuklar da başladı, dışarıda kalamam, biliyorsun ben sıcak havalarda yaşayabilirim sadece. Beni içeri almazsan başka sıcak ülkelere gitmek zorunda kalırım. Lütfen beni içeri al da burada kalayım. Birlikte yemek yer, omuzuna konar seni neşelendirir, sana yârenlik ederim. Hem sen de benim gibi yalnızsın” der. Adam ona: “Git derhal başımdan! Ben yalnız kalırım.” demiş ve kuşu kovmuş… Kırlangıç da bu cevap üzerine üzüntülü bir şekilde uçmuş ve uzaklara gitmiş. Adam kırlangıç uzaklara gittikten sonra düşünmüş ve kendi kendine: “Ben ne aptal, ne kadar akılsız bir adamım, niye kırlangıçla birlikte kalmayı kabul etmedim? Ne güzel birlikte kalırdık” demiş ve çok pişman olmuş. Pişman olmuş olmasına ama iş işten geçmiş. Kendi kendine: “Nasıl olsa sıcaklar başlayınca kırlangıcım yine gelir, ben de onu içeri alır birlikte, mutlu bir hayat sürerim” demiş ve penceresini sonuna kadar açıp beklemeye başlamış. Yazın gelmesiyle kırlangıçlar da gelmeye başlamış ama onun kırlangıcı gelmemiş. Yazın sonuna kadar hiç penceresini kapatmadan pencerenin başında beklemiş ama boşuna… Kırlangıç yokmuş. Gelen kırlangıçlara sormuş ama onun kırlangıcını gören olmamış.
Sonunda bir bilge kişiye hâlini danışmak ve ondan bilgi almak için gitmiş. Bilge kişiye olayı anlattıktan sonra bilge kişi ona şöyle demis: “Kırlangıçların ömrü 6 aydır!”

Hayatta bazı fırsatlar vardır, ömründe bir defa insanın eline geçer ve değerlendiremezsen uçup gider…

Biz ne yapıyoruz hayatımıza belki bir kere karşımıza çıkan dostluk fırsatlarını ne kadar değerlendiriyoruz. Belki o kişi hayatımız boyunca başımızı omzuna koyup huzur bulabileceğimiz birisi, belki hayatımızın aşkı, belki zor günlerimde hep yanımda olmasından mutluluk duyacağım birisi, acaba onu tanıyabiliyor muyuz? Ya da hoyratça hayatımızdan çıkardığımız dostlarımızı bir gün yerinde bizi bekliyor olabileceğini düşünüp eğlenmemize mi bakıyoruz. Eğlenceli insanlar yanımızdan gidip sıcak bir dost aradığımızda dönüp onu yerinde bulabilecek miyiz acaba? O her zaman benim dostum, o beni nasıl olsa affeder ben hayatımı yaşayayım sonra ona dönerim diye kendimize güvenerek mi yaşıyoruz.

ORDA BİR KÖY VAR UZAKTA, O KÖY BENİM KÖYÜMDÜR. GİTMESEK DE KALMASAK DA O KÖY BENİM KÖYÜDÜR.

Böyle bir şarkı vardı. Hatırlarsınız sanırım. Ama ben bu söze artık inanmıyorum. Dostlara emek vermek gerekiyor. Nasıl olsa benim diye düşündüğün zaman emek vermediğin zaman uçup gidiyor. Onun için koşulsuz sevgilerin bu çağda pek yeri yok diye düşünüyorum. Koşulsuz sevgiyi şöyle düşünüyorum. O bugün sinirli olup kalbimi de kırsa ben onu yine çok seviyorum. Hastalığında, hastalığında ben onu çok seviyorum. Ama arkadaşlığımıza emek vermediği zaman birlikteliğimizin kıymetini bilmediği zaman bir gün geri geldiğinde onu bekliyor olacağım garantisi içinde koşulsuz bir bekleyiş içinde değilim.

Yıllardır televizyonlarda oynar durur “Al Yazmalım” diye bir Türk filmi vardır. O filmin ana teması filmin sonundaki bir tek cümlede saklıdır: SEVGİ EMEKTİR

Ona önceleri kızgınlık duyarız. Bir gün gelir onu da duymayız. Çünkü kızgınlık bile sevginin bir ürünüdür. Hiçbir şey hissetmediğim anda bitmiştir.

NEFRET ETTİKLERİNİZİ BİR DÜŞÜNÜN. HATIRLAYAMAZSANIZ, UNUTACAĞIMIZ KADAR DEĞERSİZDİRLER.
ALBERTO DELLA VECCHİA

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Etiketler: ,

erkekler bu yazıyı okuyunca şöyle düşünebilirler. Neden bizin isteklerimiz önemsenmiyor da hep kadınların ne istediği konuşuluyor. Bu sorunuza hemen cevap vermek istiyorum.

Çünkü siz erkekler biz kadınlar kadar duygusal değilsiniz. Günün koşullarına göre hayatınızı değiştirmek sizin için daha kolay. Bu kolaylığı sağlayanlardan birincisi Türkiye’nin erkek egemen bir toplum olması. Erkeklerin yaptığı yanlışların toplum tarafından daha kolay kabul görmesi. Yani gelenek ve görenekler erkekten yana. Erkekler bu avantajı çok doğal olarak kullanıyorlar. İkincisi dış dünya ile ilişkileri evdeki kadına göre daha kolay. En önemlisi maddi imkanlar meselesi. Peki bütün bunlar yeterli mi. Hayır yeterli değil. Bir de yapı olarak zorluklara daha kolay sırtlarını dönebiliyorlar. Zorluklar derken kadın erkek ilişkisindeki zorluklar demek istiyorum. Yani evli ise ve mutsuzsa mutluluğunu dışarıda arayabiliyor. Ama kadının böyle bir şansı yok. Evlendiği andan itibaren bütün mutluluğu evinde bulması gerekiyor. Bulamadığı zaman hayata küsüyor. Bu sefer çocuklar için katlanma dönemi başlıyor. Kadın için şartları değiştirmek çok kolay değil. Çünkü kadın evinde kullandığı bardağından bile ayrılmak istemez. Peki kadın neden mutsuz oluyor?

Bence Türkiye’de kendini bulma yaşı 35’lerden sonra başlıyor. İnsan ne istediğine daha karar vermeden evleniyor. Yani henüz kendini tam olarak tanımadan. Şu soruların cevaplarını bile bilmeden.

– Ben evlilik için uygun bir yapıya sahip miyim?
– Benim istediğim kalabalık bir ev ortamı mı?
– Ben hayatımı ev kadını olarak yaşayabilir miyim?
– Yoksa ben bir iş kadını olarak mı yaratılmışım?
– Hem iş kadını ve hem de ev kadını olarak da yaşayabilir miyim?
– Yoksa ben yalnız yaşamayı mı daha iyi becerebilirim?
– Ben anne olacak yapıya uygun bir kadın mıyım?
– Yoksa sadece kendiyle baş başa yaşamayı seven mesuliyet almaktan hoşlanmayan bir yapıya mı sahibim?
– Bir evliliği hangi koşullarda yürütebilirim?
– Birlikte olacağım kişinin olmazsa olmazları nelerdir?
– Tabii ki sevgi ve aşk olmalı ama bunların heyecanı geçtikten sonra geriye kalanlarla yetinebilecek miyim? İşte bu geriye kalanlar benim olmazsa olmazlarım olmalı ve bunlar nelerdir?

Bu soruları sayfalarca uzatabilirim. Bu soruların cevabını bilmeden yaşanan hayatların sonunda kadınlar mutsuz oluyor. Bu yaşamları değiştirmek de çok zor olduğundan yaşam sadece bir görev gibi yaşanıyor.

Benim yıllardır tanıdığım bir kişiden örnek vermek istiyorum. Bu kadın 2 evlilik yaptı. Her bir evliliği ayrılma ve barışmayla geçti. Barışmaların en uzunu 6 ay, ayrılıkların en uzunu da 3-4 ay sürüyordu. Neden mi?

Çünkü evliliği 6 aydan fazla sürdüremiyordu. Bu evlilik bitti artık diye ayrılıyor fakat 3 ay sonra da yalnız yaşayamayacağına karar veriyordu. Aslında hem kendisi hem de eşleri çok iyi insanlardı. Tek hatası kendini iyi tanımamasından kaynaklanıyordu. Ben kimim? Ben evli olarak mı yaşamalıyım yoksa yalnızlığı mı seçmeliyim? Ya da eşlerimle neden mutlu değilim? Bu soruları kendine sorup cevaplarını vermediği için hiç aradığını bulamadı.

Yalnız yaşamak özgür olmak zordur. Bundan korkmalarını çok iyi anlıyorum. Ama bence insan birlikte olduğu insanı neden sevdiğini bilmeli. Eğer gerekçelerin ilk sıralarını para ve yalnızlık korkusu alıyorsa birliktelik evlilik değil katlanma oluyor. Bunu sadece evlilikler için düşünmüyorum aynı şey birliktelikler için de geçerlidir.

Bir başka örnek verebilirim. Kadın başarılı bir iş hayatının tam ortasında evlendi. Çocuk olunca mecburen işi bıraktı. Ama aklı hep iş hayatındaydı. Kendini ev kadını moduna sokmama mücadelesi verdi. Sürekli okudu ve sosyal hayatı evinden bile olsa takip etti. Ama eşiyle mücadelesi hiç bitmedi. Bir gün bana bir anlaşmazlıklarını anlatırken ona şöyle dedim:

-Senin mutsuzluk sorunun nedir biliyor musun? Sen ev kadını olduğunu bir türlü kabul etmiyorsun. Sen 7 yıldır çalışmıyorsun. Doğal olarak artık ne kadar mücadele etsen de ev kadını oldun. Bu seni çok mutsuz ediyor ve seni hırçınlaştırıyor. Ya bu durumu kabul et ya da iş hayatına dön ve mutlu ol.

Tabii ki arkadaşım özgüveni tam olan bir kadın olduğundan itiraf etmekte hiç sakınca görmedi.

-Evet haklısın Tülay. Olaya hiç böyle bakmamıştım. Benim bütün sorunum bu dedi.

Kendisi şimdi iş hayatının içinde kariyer sahibi bir kadın olarak mutlu yaşıyor. Ve çevresindekileri de mutlu ediyor. Çünkü ne istediği biliyor ve uyguluyor.

İnsan mutsuzluğunun altında yatan nedenleri ortaya çıkartmadığı bunu kendine itiraf etmediği zaman mutlu olamıyor. Çünkü itiraf ettiğinde değişimi acı verebilir. Bu da çok ağır bir bedel ödemeyi gerektirebilir.

Bedel ödemektense mutsuz yaşamak daha kolay geliyor. Mutlu olmak için mutlaka eşinden ayrılmayı savunmuyorum. Sadece kendini tanıyarak isteklerini açık ve net olarak ortaya koyma cesaretini göstermek. Bu hem kadını mutlu eder hem de erkeği. O zaman sürekli mutsuz bir kadınla birlikte olmaktansa yaratıcı ve güler yüzlü bir kadın ile birlikte olmanın keyfini yaşar erkek. İnsan bazen şartları değiştiremez. Bu mümkün olmayabilir ama o zaman da o şartların içinde kendimize gül bahçeleri kurarak yaşamalıyız. Durumumuzu kabullenmeliyiz. Sürekli şartlardan şikayet etmek ama bunu değiştirmek için eğer cesaretin ya da imkanların müsait değilse o zaman o şartlardan faydalanarak yaşamak gerekli diye düşünüyorum.

EN BÜYÜK MUTLULUK, MUTSUZLUĞUN KAYNAĞINI BİLMEKTİR.
DOSTOYEVSKİ

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Etiketler:

Hiç aidiyet duygusu hakkında düşündünüz mü? Yani bir kişiye, bir cemiyete, bir derneğe, bir aileye, bir işyerine ait olmak. Yani kendini o gurubun içinde hissetmek. Bazen onların koruması altına girmek. O gurupla ya da o kişiyle birlikte olmanın getirdiği şartları yerine getirmek.

Hangisinin doğru olduğunu bilmiyorum. Ya da hangisi daha sağlıklı bilmiyorum. Bence hangisi daha doğru demek yanlış olur. Kişilere göre değişen bir duygudur. Her ikisi de doğrudur.

Bende aidiyet duygusu fazlaca gelişmiş. Yani bir seyahate gitsem 3 gün sonra evimi özlerim. Ailemi özlerim. Dostlarımı özlerim. Bazı insanlar çok hoşuma gidiyor. 3-4 ay tatile gidiyor. Otelde kalıyor ya da pansiyonda kalıyor. Ben de çok seyahat ettim. Ama dönüşümde hep özlem oldu içimde.

Yabancı filmlerde hep görürüz. Kişi örneğin Paris’te yaşıyordur. Birden bire iş teklifi alır ya da teklif bile olmasa Amerika’ya yerleşmeye karar verir. Eline bavulunu alır ve gider. Bazen ailece giderler. Peki bu kişilerin hiç mi eşi dostu, annesi, babası, kardeşi yoktur. Ben mahalledeki bakkalı bile özlüyorum. Nasıl hepsini birden terk eder giderler. Bunun kötü olduğunu savunmuyorum. Sadece 2 tarzı irdelemeye çalışıyorum. Hatta çekip gitmeyi özgürlükçü buluyorum. Hiçbir şeye bağımlı olmamak belki de özgürlüklerin en güzeli ama ben henüz başarmış değilim.

İstanbul ‘da yaşayan bir arkadaşım şehir dışından bir yerden iş teklifi aldı ve gitti. Orada küçük bir ev tuttu 2 yıl yaşadı. Üstelik eşi İstanbul’da kaldı. 2 yıl sonra proje bitti. Evin eşyalarını tekrar İstanbul’a taşıdı. Aradan 4 ay geçti tekrar bir iş teklifi aldı. Ama projenin ilk bir yılı tekrar İstanbul dışında olacaktı. Bu sefer evi taşımadı. Eşyalı bir ev tuttu. Yani başkasına ait eşyalarla birlikte yaşamak. Bu duygu erkekler için biraz daha kolay da biz kadınların ev ile ilgili takıntıları daha fazladır. Arkadaşıma sordum;
– Bir başkasının eşyaları ile yaşamak nasıl bir duygu?
– Hiç önemli değil. Kendimi özgür hissediyorum demişti.
Hatta bu işi almak için konuşmaya gittiğinde patron şöyle demiş;
– İnşallah sizinle uzun yıllar çalışmak isterim.
Arkadaşımın cevabına ise çok şaşırmıştım:
-Ben size uzun yıllar birlikte çalışmak için söz veremem. Böyle bir düşünce içinde değilim. Ancak proje bitiminde tekrar görüşürüz.

Bu cevaba şaşırmamın nedeni ise ben Hürriyet Gazetesine girip ancak 22 yıl sonra çıkabilmiştim. Sonra Dünya Gazetesi 8 yıl. Ama eski yazılarımda da belirtmiştim. Büyük holdinglerde çalışmak insana güç veriyor ama artık bu güce ihtiyacım yok. Çünkü ben tek başıma bir güç oldum diye. Demek ki insanın gücü arttıkça aidiyet duygusu değerini kaybediyor.

Bugünlerde tiryakisi olduğum bir dergi var. Alkım Yayınları’nın çıkarttığı K Dergisi. Cuma günlerini iple çekiyorum. Cuma günü dergiyi aldığımda o gün okuyup bitiriyorum ve şimdi bir hafta nasıl geçecek diye düşünüyorum. Dergiyi çıkaran grup Hürriyet’te yıllarca birlikte çalıştığım arkadaşlarım. Mehmet Güreli ve Cafer Yarkent. Ayrıca Ahmet Altan’ın da bu çorbada tuzu olduğunu biliyorum ama nedense derginin künyesine adını koymamış.

10 Kasım 2006 tarihli dergide Jean Paul Sartre ve Simone de Beauvoir’un birlikteliklerini anlatıyordu. Yazıyı çeviren Ebru Kuş. Yazıdan biraz alıntı yapınca yukarıdaki konuyla bağlantısı ortaya çıkacak:

“Jean Paul Sartre ve Simone de Beauvoir. Birinin adı söylendiğinde hemen diğerinin akla geldiği yirminci yüzyıla damgasını vurmuş bir çiftti onlar. 1950’de, Tamanrasset yakınlarındaki bir çölde kurdukları çadırlarında kaldılar. 1955’de Çin’e, Hang Çeu Gölü’ne, 1960’da ise arkadaşları Fidel Castro’yu ziyaret için Küba’ya gittiler. Daha sonra , aynı yıl içinde Amazon’u birlikte geçtiler. 1961’de ise Yunan harabelerini gezerken göründüler. Her yerdeydiler; Litvanya, Almanya, Afrika ve Eski Sovyetler Birliği. Her yaz, bir ay boyunca Roma’da kalmak bir alışkanlıktı onlar için. Roma sokaklarında ağır ağır gezinmek ve o çılgın seyahatlere ara vermek. Santre otellerde tanınmamayı tercih ediyordu. Aynı zamanda oralarda insanda aidiyet duygusu uyandıracak hiçbir şeyin olmamasına da bayılıyordu. Simgesel başka bir şey ifade etmeden “Dünyaya ait olmak istiyorum” diyordu.”

İşte bana bu hafta bu yazıyı yazdıran da bu son cümleler oldu. Gerçek özgürlük bu olsa gerek 🙂

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Etiketler:

Yazılarımı takip edenler bilirler genellikle sabahları Suadiye –Caddebostan sahilinde yürüyüş yapıyorum. Bu sabah yine o günlerden biriydi. Sanki yazdan kalma bir hava. Soğuk yerinde ama güneş pırıl pırıl. Gökyüzünde bir tane bile bulut yoktu. Ama deniz köpük içinde. Büyük dalgalar sahile vuruyordu. Kıyıdan gidilince dalgaların savurduğu suların damlacıkları insanın yüzüne vuruyor. Ben o anı yaşamayı öğrendiğimden beri hiç aklımdan geçmiş ve gelecekle ilgili bir düşünce geçmiyor artık. Sürekli çevremi seyrediyorum. Deniz harika, her taraf yemyeşil, kediler, köpekler, kuşlar, koşan insanlar, sahildeki banklara oturmuş gözlerini ufka dikmiş insanlar.

Birden bire yanımdan geçen insanlardan birinin bana; “Merhaba..gelsene seninle şöyle oturalım biraz sohbet edelim” demesini bekledim. “Peki sen neden demedin” diyeceksiniz. Çok haklısınız. Bugün bir sürü kişi için bunu hissettim. Bilirsiniz insan bazen hiç tanımadığı birilerine kendini çok yakın hisseder. O kişiyle sanki yıllardır tanışıyormuşuz gibi. Ben de bugün hep birilerine;

– Merhaba…nasılsın? demek istedim.

Baktım ki bir kişi banka oturmuş, canı sıkkın. Yanına oturup derdini dinlemek istedim. Bir başkasına baktım. Belli ki keyfi yerinde. Zıp zıp zıplıyor. Yerinde duramıyor. Hayatında güzel bir şeyler olduğu çok belli. Hepsiyle konuşmak istedim. Ama olmuyor. Neden mi? İnsanların bazıları çok iyi bazıları kötü. Herkes birbirinden korkar durumda. Acaba ne kötülük gelir diye çekiniyorlar. Bir kadına merhaba desem, kadın içinden;

“Acaba bu kadın normal mi? Durup dururken neden bana merhaba, hadi gel sohbet edelim dedi. Sapık mıdır nedir acaba? Hemen kaçmalıyım” diye düşünür.

Bir erkeğe merhaba desem o daha farklı bakar. Hemen o geceyle ilgili planlar yapmaya başlar. O planlarının da bir kötülüğü yok. Yabancıların özgüvenine sahip olsak. Açıkça arkadaşlık teklif eder. Her iki taraf için de uygunsa birlikte olurlar. Değilse teşekkür ederler ve ayrılırlar. Asla biri diğerini rahatsız etmez. Ama bizim toplumumuzda eğer kabul etmezsen; “Bana yar olmayanı kimseye yar etmem” der ve çeker vurur.

Yani kimseye sohbet etmeyi teklif etmeden eve geldim. Hem kahvemi içip hem de dinlenirken televizyonu açtım. Şöyle bir haber;

Edremit’te Pazar yerinde bir emniyet görevlisi bir hırsızı yakalamış kıskıvrak yere yatırmış emniyet görevlilerinden telsizle yardım istemiş ama arkadaşları yetişene kadar esnaftan yardım istemiş ve kimse yardım etmemiş. Hırsız da emniyet görevlisinin elinden kaçmış kurtulmuş. Emineyet görevlisi Pazar yerinin ortasında bağırıyor; “Neden yardım etmiyorsunuz? Bir hırsıza teslim mi oluyorsunuz? Bu toplum nasıl düzelecek? Hepimizin polis olması mı gerekli? Yardım etseydiniz kaçmayacaktı.”

Emniyet görevlisi tek başına bağırdı bağırdı ve gitti. Yani esnaftan bir tek kişi çıkıp tek bir kelime etmedi. Tam o dakikada da bir televizyon kamerasının orda olması da tamamen tesadüf tabii. Ya da amatör kamera vardı, bilemiyorum.

Bakar mısınız bir sabah yürüyüşünden nerelere geldim. Birbirimizden korkar olduk. Oysaki birbirimize selam vermek istemenin ne kötülüğü var ki. Bunları yazarken Nazım Hikmet’in bir şiiri aklıma geldi.

KARLI KAYIN ORMANI

Ben ordan geçerken biri
Amca dese gir içeri
Girip yerden selamlasam
Hane içindekileri

Üstelik Nazım Hikmet memleketinden uzaklarda yazmış bu satırları. Biz ise kendi ülkemizde düşünüyoruz. Ama ben yine de sabahları bir çok kişiye günaydın demeyi ihmal etmiyorum. Bazen bir kediyi severken yanımdan geçenlere laf atıyorum. Ama henüz gelin biraz sohbet edelim demedim.

Bunları düşündüğüm için ben deli miyim acaba? 🙂

İnşallah deliyimdir 🙂

Not: Aşağıdaki programa bir göz atmanızı rica ediyorum. Değişiklik oldu.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Etiketler:

Bugün bir duygumuz hakkında düşüncelerimi yazmak istiyorum. Bu yazıyı yazmadan önce şöyle bir internette dolaştım. Bazı bilimsel yazıları okudum. Psikolojideki korku kelimesini araştırdım. Ama şunu ifade etmek istiyorum ben doktor değilim. Onun için yazılarıma bilimsel olarak bakmak doğru olmaz. Ben yaşanan günlük hayatın içindeki duyguları irdeliyorum. Hani Nasrettin Hoca bir gün eşekten düşmüş, çevresindekiler;
– Aman hocam hemen bir doktor çağıralım, demişler. Nasrettin Hoca şöyle cevap vermiş:
– Ben doktor istemem. Bana eşekten düşmüş birisini getirin.

Aman sevgili doktorlarım sakın bundan alınmasınlar. Burada yazdığım yazıların bilimsel bir değeri olmadığını ifade etmek için yazıyorum. Sadece duygularımı ve yaşadıklarımdan çıkarttığım sonuçları yazıyorum. Gerçi ben bu yazıların bilimsel olmadığını savunuyorum ama biraz evvel bir mail aldım. İsmini açıklayamayacağım bir Profesör yazılarımdan etkilendiğini ifade etmiş ve şöyle yazmış;

“Yanlızlık ve Affetmeli miyiz? isimli makalelerinizi okudum, makale diyorum çünkü bence bilimsel yazılar ve etkilendim.”

Bir bilim adamının bu yazılarımı bilimsel kabul etmesi beni oldukça yüreklendirdi. Ama ben yine de bilimsel olduğu konusunda iddialı değilim. İnternette yaptığım araştırmada insanların korku çeşitlerinin ne kadar çok olduğunu gördüm.

– Başarısızlıktan, sevilmemekten, önemsenmemekten, ölümden, hastalıktan, kaybetmekten, kontrol edemediği her türlü etkiden, kontrol edilmekten, terk edilmekten, sakat kalmaktan, aldatılmaktan, zayıf görünmekten, anlaşılamamaktan, aşağılanmaktan, kavgadan, tehdit gibi algıladığı her şeyden ve herkesten, düzenin bozulmasından, elindeki değerleri kaybetmekten, aklını kaçırmaktan, parasızlıktan, sahip olduğu mal varlığını yitirmekten, düşmanlardan, Zarar görmekten, düşmekten, uçaktan, hayvanlardan, yüksekten, yalnızlıktan, karanlıktan, işsiz kalmaktan, hırsızdan, psikopat insanlardan, doğal afetlerden.

Bütün bunlar tek tek yazı konusu olabilir. Ama benim bugünkü konum kaybetme korkusu. Bu bile kendi içinde sınırsız konulara ayrılabilir. Sadece sevdiğini kaybetme korkusu demek istiyorum. Bazı insanlara karşı kendimizi bağımlı hissederiz. Bu sevgilimiz olabilir. Ya da arkadaşımız olabilir. Kendimizi o kişiyle öylesine özdeştiririz ki sanki onsuz asla yaşayamayız. Sanki hayatımızda o olmazsa sorunların altından kalkamayız, sanki o olmazsa sevinçleri bu kadar güzel yaşayamayız, sanki o olmazsa kendimizi yarım hissederiz, sanki o olmazsa sinemaya gidemeyiz, sanki olmazsa alışverişlerimize karar veremeyiz, sanki o olmazsa toplum içinde kendimizi iyi ifade edemeyiz.

Aslında işin bu boyutu bağımlılıktır. Kurtulmak isteriz ama bir türlü başaramayız. Oturup bir düşünsek onun bana katkısı nedir? Hangi noktada kendimi ona bağımlı hissediyorum? Neleri ben tek başıma yapamam? Hele karşımızdaki kişi bu bağımlılığımızı hissederse bizi daha da bağımlı hale getirebilir. Bütün bunlardan kurtulmak için kendimizi iyi tanımamız gerekli. Ondan vazgeçemememizin altında yatan korkular nelerdir? Belki de yalnızlık korkusudur. Belki de kendine güven korkusudur. Bunları bilince bu korkulardan kurtulmak daha kolaydır. Bu korkuların üstüne gidince diğerine olan bağımlılığınızın ortadan kalktığını göreceksiniz.

Bence bir tane güzel korku var. Korkunun da güzeli olur mu diyeceksiniz. Bence var. Bağımlılık derecesinde olmayan kaybetme korkusu. Sevdiklerimizi kaybetme korkusu. Eğer bu duyguyu yüreğimizde hissetmezsek sevdiğimizin değeri kalmaz. Bizi birbirimize bağlayan en büyük his kaybetme korkusudur. Bu duygunun dışa vurumu da SEVGİ’dir.
Burada ki korku onsuz yaşayamama korkusu değil. Sadece birlikte olmaktan keyif almak. Birine aşık olduğumuzda onu kaybetmemek için onun hoşuna giden her şeyi yapmak ve onu mutlu etmek isteriz. Bu kaybetmek korkusu ona verdiğimiz değeri gösterir. Sürekli onu düşünür ve onunla birlikte olma yollarını ararız. Onun sevgisine ihtiyacımız vardır. Bu kaybetme korkusunu yendiğimiz zaman ona olan ilgimiz azalmıştır artık. Eskisi kadar onu kaybetmekten korkmuyoruz demektir. Yani hayatımızdan bir yıldız kaymıştır. Belki de korkunun içinden geçmişizdir. Bakın Sezen Aksu’nun da kaybetme korkusu için yazdığı sözler;

SENSİZİM
Sensizim senden uzakta
Seni düşünüyorum
Seni özlüyorum
Ve özlemeyi çok seviyorum
Sensizim senden uzakta
Seni özlüyorum
Seni seviyorum
Seni sevmeyi çok seviyorum
Seninleyim sana dokunuyor
Seni hissediyorum
Ve hissetmeyi çok seviyorum
Bir gün seni kaybedeceğim
Duygusu sarıyor benliğimi korkuyorum
Ve bu korkuyu çok seviyorum

Ben de sevdiklerimi kaybetme korkusunu çok seviyorum. Yüreğimizden bu korkunun kaybolmaması dileğiyle.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Etiketler:

Düşünün ki sokakta yürüyorsunuz. Yol kalabalık. Karşıdan gelen kişi size çarptı ve döndü pardon dedi. Bu durumda hiç sorun yok. Ya da pardon demedi. Kızdınız. İçinizden o kişiyle ilgili negatif duygular geçti.

– Ne kadar kaba bir insan.
– Yürümesini bilmiyor daha.
– İnsan bir özür diler gibi duygu ve düşünceler.

Sizce bu kızgınlık hissi ne kadar sürer. En fazla 10 dakika. Kendi düşüncelerinize dalarsınız. Alışveriş yapıyorsanız hemen ilk gelen vitrin sizi kızgınlığınızdan koparır alır. Farkına bile varmadan unutursunuz. Neden unutursunuz?

Çünkü size çarpan o kişiye karşı özel olarak hiçbir duygunuz yoktur. Onunla birlikte yaşanmış bir anınız yoktur. Ona verdiğiniz emek yoktur. Hastalandığı zaman onun başında oturduğunuz bir geceyi hatırlamadınız. Onun üzüntüsü için sabaha kadar uyumadığınız hiçbir gece olmamıştır. Üzüntülü bir gecenizde telefon edip sesinizin tonunu kötü bulup gecenin hangi saatinde olursa olsun atlayıp yanınıza gelmemiştir. O üzülmesin diye sabahlara kadar onu ikna etmeye uğraşmamışsınızdır. Sevincinizi veya üzüntünüzü onunla paylaşmak için uğraş vermemişsinizdir. Onu gerçek dost sınıfına koymamışsınızdır. Ona rahatlıkla arkamı dönebilirim o benim gerçek dostum diye düşünmemişsinizdir. Ağladığı zaman her şeyinizi verecek kadar üzülmemişsinizdir. Onu ailenizden bir parça olarak görmemişsinizdir. Gecenin bir vakti onu uykusundan hiç uyandırmamışsınızdır. Ya da o gece ağlayarak sizi hiç aramamıştır. Hayata dair bir sürü konuyu birlikte öğrenmemişsinizdir. Ona hiçbir zaman; “Ben yanındayım korkma” dememişsinizdir.
Sen eğlenceye giderken onun evde mutsuz olarak oturmasından etkilendiğin olmamıştır. Onun mutluluğunun sana keyif vermesinin önemini hiç hatırlamıyorsundur. Ya bir gün hayatımda olmazsa diye düşünmemişsindir. Ya onu kaybedersem diye hiç korkmamışsındır. Hiç kimseye itiraf edemediğin yanlış düşüncelerini bile onunla paylaşmayı hiç düşünmemişsindir. Hayatının en büyük sırdaşı o değildir. Bir şeye canın sıkıldığı zaman ilk aklına gelen o değildir.
Peki bütün bu duyguları onun için taşımıyorsan sırf yoldan geçerken sana çarptı diye ona niye kızacaksın. Ya da o kızgınlık ile yaşayacaksın. O, kim olduğunu bilmediğin biri. Onun için hiçbir endişe taşımıyorsun. Sadece çarpıştınız ve bu çarpışmadan kimse zarar görmedi. 10 dakika sonra hiçbir şey hatırlamıyorsun. Aynı kişiyi ertesi gün tesadüf olarak tekrar görsen yolunu çevirip sitem eder misin? Bence hiç birimiz böyle bir şey yapmayız. Çünkü o kişinin hayatımızda yeri olmadığı için unutmuşuzdur.

Ama, ya o kişi bizim için çok önemliyse ve bizi üzecek bir ilgisizlik yaşadıysak. Kalbimiz çok kırılmışsa. İşte o zaman ona yüreğimizden geçen sitemi söyleriz ve bir türlü aklımızdan çıkaramayız. Bunu dile getirmemizdeki tek neden onu çok sevmektir.

Bir dostumuza sitem etmek ona verdiğimiz değeri gösterir. Ama iki dost arasında büyük bir kırgınlık olduysa da onu affetmeyi tercih etmeliyiz. Ama bu asla ona verdiğimiz değerin yetersizliğinden değil de ilişkinin sağlığı açısından gereklidir. Ama bu affediş için mutlaka kendimize mantıklı bir neden bulmalıyız. Yoksa yüreğimiz öyle hadi bu kişiyi affet deyince öyle kolayca affetmez. Yapılan harekete bir mazeret bulmak gerekir. İşte o zaman onu anlamış oluruz. Rahatlarız ve dostumuza yeniden sarılırız. Ama mutlaka bir ders çıkartmış olmalıyız. İşte o zaman dostluklar yenilenir. Yüreğinde ona dair kızgınlık veya kırgınlık duygusu kalmaz. Aradaki sevgi yeniden üremeye başlar. Belki ilişki kendine yeni bir yol bulur. Bulmalı ki dostluk tazelensin. Unutmamak gereklidir ki bu yolda da hayatın bize öğreteceği yaşama dair bilgiler vardır.

SCHİLLER; “AFFETMEK VE UNUTMAK İYİ İNSANLARIN İNTİKAMIDIR.”

Ramazanı ve bayramı geçirdik. Artık yoğun olarak çalışmak keyif verecektir diye düşünüyorum. Taksim toplantıları devam ediyor. Bu toplantılar için bir değişiklik yapmak istedim. Aşağıdaki tarihlerde Taksim’deki seminerler ücrete tabii değildir.

18 Kasım 2006 Cumartesi 16.00-18.00 ücretsiz
25 Kasım 2006 Cumartesi 16.00-18.00 ücretsiz
2 Aralık 2006 Cumartesi 16.00-18.00 ücretsiz

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Etiketler: ,

Bayram yaklaştığı zaman televizyonlarda ya da gazetelerdeki yazılarda hep aynı cümle “Nerede o eski bayramlar?”
Her şey çağ ile değişiyor. Ama esas her şeyi değiştiren bizleriz. Çocukluğumuzda bayramları yaşadık. Doya doya yaşadık mı? Hayır yaşayamadık. Neden? O yıllarda yokluklar o kadar çoktu ki bayramların zevkini hatırlayamıyorum valla. Onun için de eskiyi özleyemiyorum. Hele nerde o eski bayramlar demiyorum. Çünkü bayramları bu hale biz getirdik.

Bir yıl evvelinden bayram tatillerini hesaplayıp tatil planları yaptık. Annelerimizi babalarımızı yalnız başlarına bırakıp tatil beldelerine gittik. Hatırlıyorum ilk tatile gittiğimde annem çok endişelenmişti:

– Tülay çok ayıp ediyorsun, bayramda gelenlere ben diyeceğim. Gitmesen olmaz mı?
– Hayır gitmesem olmaz. Çünkü ben çalışıyorum. Bu tatil benim için fırsat. Üstelik de misafir karşıla, mecburi ziyaretler…aman aman istemem dedim.

Çevremde bir sürü kişi aynısını yaşadı. Ben de tatile giderken yalnız gitmedim. Gittiğimiz tatil beldeleri de tıklım tıklım doluydu. Aynı hisleri herkes yaşadı. Demek ki o eski adetlerin yok olmasında hepimizin çorbada tuzu var. Ben inkar etmiyorum. Bizim ailedeki düzeni ben bozdum. O güne kadar bayram denince herkes bizim evde toplanırdı. Hala da öyle. Ama ben bayramlarda hep ya denize girdim ya da yurt dışına gittim. Yani suçluyum. Suçumu inkar etmiyorum. Ama şunu da ifade edeyim ki bugünkü durumdan da memnunum. Eğer eskiyi özlüyorsam tatile gitmem, ailem ve dostlarım ile birlikte olurum. Ki bu bayramda bunu yaptım. Seyahate çıkmadım. Doya doya misafir karşılayacağım ve uzun süredir görmediğim büyüklerimin ellerini öpeceğim. Anacığımın dizine yatıp başımı okşamasını isteyeceğim. Ellerinden öpüp hayır duasını alacağım. Belki bir daha bayramda aramızda olmayabilir. Kim öle kim kala derler ya. Onun için eskiye özenmektense yaşamayı tercih ediyorum. Bir sürü kişi bu hafta dert yandı eski bayramlar artık yok diye ama hepsi de tatile gitti.

Ben eski bayramları özlemiyorum çünkü bugün ki bayramları doya doya yaşıyorum.
Sevdiklerimizle geçireceğimiz nice bayramlar diliyorum.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Etiketler:

Bazı insanlara bir şey sorulduğu zaman bilmiyorum demek zor geliyor. Bazı insanlar ise çok kolay bilmiyorum diyebiliyor. Neden mi?

Bence bir insan hiçbir şey bilmiyorsa bilmiyorum diyemiyor. Bunu da mı bilmiyorsun diyecekler diye korkuyor. Çünkü hiçbir konuda bilgisi olmadığı için utanıyor. Ayrıca biliyormuş gibi konuşmanın sakıncalarını da farkında değil. Hani cahiller cesur olur derler ya. Konu hakkında bilgisi olmasını bırakın, bir fikri bile olmadığı halde rahatlıkla konuşabiliyor.

Oysaki okuyan öğrenmeye meraklı bir kişi bilginin boyutlarını bilince yanlış bir şey söylerim de mahcup olurum diye ödü patlar. Ben okudukça ve öğrendikçe şöyle düşünüyorum; “Acaba daha ne kadar bilmediğim konu var.” Bir konuda bilmiyorum demek bana hiç ayıp gelmiyor çünkü başka konularda çok şey biliyorum. Her şeyi bilmek zorunda değilim. İlgi alanıma girmeyebilir. Her şeyi sevmek ve bilmek zorunda değilim. Ama bazı ilgi alanlarım olmalı.
Herkesin en az bir uzmanlık dalı olmalı. Yani o konuda çok bilgisi olmalı. Zaten uzman ne demek? “AZ KONUDA ÇOK ŞEY BİLEN”

O halde bir konuyu uzmanlık derecesinde öğrenmek için gerekçesi ya da isteği yoksa o konuda fikir sahibi olması yeterlidir. Ama bu fikir, kişinin o konuda gündemi belirlemesi ve sonuca varmak için iddialı olması anlamına gelmez. Çevremizde izleriz bazı kişiler konuyu tam olarak bilmedikleri halde inanılmaz iddiaya girerler. Bilmediklerini bir türlü kabul etmezler.

Sokrat ne demiş; “BEN BELMEDİĞİMİ BİLDİĞİM İÇİN DİĞER İNSANLARDAN AKILLIYIM”. Düşünüyorum da gençliğimde ne kadar çok konuşurmuşum. Her konuda bilgi sahibi gibi davranır ve üstelik de iddiaya girerdim. Ama şimdi çok korkuyorum söylediklerimin doğru olmamasından.

BERTRAND RUSSELL: “NE KADAR AZ BİLİRSENİZ; O KADAR ŞİDDETLE MÜDAFAA EDERSİNİZ” Hele bu cümleyi okuyunca kendime hak verdim artık arkasını getiremeyeceğim konuda susuyorum.

Bu konuyu neye bağlayacağımı merak ediyorsunuz değil mi? Son günlerde Orhan Pamuk’un ödül alması ile ilgili polemikler var. Bu işin uzmanlarını konumuzun dışında bırakıyorum. Onlara söyleyecek sözüm yok. Ama diğer kişiler hiç bilgisi olmasa bile Orhan Pamuk’un bu ödülü almayı hak edip etmediği konusunda görüş belirtiyorlar. Hararetle savunuyorlar. Bunun çok yanlış olduğunu düşünüyorum.

Bu hafta bana sordular Orhan Pamuk’un aldığı ödül konusunda ne düşünüyorsun diye; Ben çok okuyan biri olarak bu konuda fikrimi söyleyemeyeceğim. Çünkü Orhan Pamuk’un kitapları ilgi alanıma girmediği için hiç okumadım. Hiçbir bilgimin olmadığı bir konuda nasıl ısrar edebilirim ki. Ama güvendiğim ve kitaplarını okumuş bir arkadaşıma sordum.
– Ne diyorsun sence hak etti mi yoksa karar siyasi mi?
– Ben kitaplarını okudum hak ettiğini düşünüyorum. Kitapları çok güzel dedi.

İnsanlar bilmedikleri konularda dostlarının fikrini alabilirler ama da o fikri sanki kendi fikri gibi savunmak bence yanlış olur. İnsan ancak kendi bilgisine güvenmeli. Dostlar arasında fikrini söylemenin sakıncası olmayabilir ama televizyon için bir mikrofon uzatıldığı zaman söylediklerinin sorumluluğunu taşımalısın.

Bu hafta Orhan Pamuk ile ilgili konuşan insanları izlediğimde bir sürü kişi hararetle bu ödülü hak etmediğini savundular. İşin enteresanı bu kişiler Orhan Pamuk’un kitaplarını okumamışlar. İnsan bilmediği bir konu için medya önünde toplumu etkileyebilecek boyutta nasıl ısrarcı olabilir. Gerekçe olarak ortaya koyabileceği bir bilgisi bile yok. Uzmanlar konuşsun onlara sözüm yok. Kimisi bu ödülü hak etti kimisi asla hak etmedi diyebilir. Farklı farklı fikirlere tahammül etmemiz kendine güven hissini ortaya çıkarır. Zaten aynı fikirde olmamamız sayesinde insan olarak ilerleyebiliriz.

ALBERT LİPPMANN: “HERKES AYNI ŞEYİ DÜŞÜNÜYORSA HİÇ KİMSE BİR ŞEY DÜŞÜNMÜYOR DEMEKTİR”

Peki biz neden kendimize güvenmiyoruz. Ne olur şöyle desek: “Bu konu hakkında bir bilgim olmadığı için konuşmak istemiyorum. Çünkü kitaplarını hiç okumadım ya da okuyamadım. Şimdilik çevremi izliyorum, köşe yazarlarını okuyorum genel olarak bir fikir sahibi olma yolundayım.”

Bir insan bu cümleyi kuramaz mı? Yani böyle söylese prestij kaybına mı uğrar. Çevresi tarafından aşağılanır mı?
Şahsen benim gözümde değer kazanır. Çünkü her konuda bilgi sahibi olmak zorunda değiliz. Genel kültür olarak fikrimiz olsun diye takip ederiz ama iddiaya girmemiz doğru olmaz.

Göğsümü gere gere bu konuda bilgim yok diyebilirim. Ama öğrenmem gereken bir konuysa da hemen öğrenme yoluna giderim. Ama eğer öğreniyorsam da her boyutuyla öğrenmek isterim. İşte o zaman gündemi belirlerim ve iddiaya bile girerim.

İyi öğrenmeler diliyorum…

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmaili.com

Ben Kadıköy yakasındaki sahilde sabahları yürüyüş yapıyorum. Bugün 8.10.2006 Pazar. Bu sabah da yürüyüşten sonra şimdi geldim kahvemi yaptım ve bilgisayarımın başına oturdum bu yazıyı yazıyorum. Hava inanılmaz güzel. İçim kıpır kıpır. Birazdan arkadaşlarım ile buluşup Devlet Tiyatroları’ndaki bir tiyatro oyununa gideceğiz.

Sabahları yürürken “anı yaşamayı” uyguladığım için her şeye dikkat ediyorum. Bir beyefendi denize giriyordu. Onu yüreklendirdim; “Harikasınız” diye seslendim. Kedileri ve köpekleri sevdim. Denizi seyrettim. Çiçeklerle konuştum. Baktım insanların kim bilir ne kadar çok dertleri vardır ama hayata tutunmak için kendilerini motive ediyorlar. İnsanların yüzlerindeki sevinçleri ve hüzünleri seyrettim.

Tabii bir çok kişinin elinde harika köpekler. Tasmaları sahiplerinin elinde. Kimini denize sokuyorlar, kimisini yeşilliklerin üstünde koşturuyorlar. Hepsi belli ki çok iyi besleniyor. Bu arada bir şey dikkatimi çekti. Hani çöp bidonlarından kağıt ya da metal parçaları toplayan üstü başı kir içinde kişiler vardır ya. Hepimiz rastlarız sokaklarda. Ya da kimsesiz biri. Belli ki yatacak yeri bile yok. Akşam belki de parkta sabahlamıştır. Öyle biri yanımdan geçti. Arkasında da gariban bir köpek. Onun köpeği. Birden film şeridi gibi çocukluğum geçti gözümün önünden.Mahalleden hep böyle garibanlar geçerdi arkalarında da bir köpek. Masallara bile konu olur bu tip kişiler.

İşte tam öyle bir tip yanımdan geçti. Adama baktım belli ki karnı aç. Belki akşam bile yemek yememiştir. Peki yanındaki köpek ne olacak. Mutlaka arada sırada kendi yediğinden ona da veriyordur. Tamam köpek de çöplükten yiyeceğini yiyordur ama sahibi onu mutlaka kolluyordur. Akşam olunca birlikte yatıyorlardır. Çünkü köpekler sahiplerinden asla ayrılmazlar. Onlar için mekan önemli değildir. Yeter ki sahibinin yanında olsun. Oysa kediler için mekan çok önemlidir. Bilirsiniz alır kediyi uzaklara götürürsünüz tekrar bulur geri gelir. Evi onun için çok önemlidir. Köpek için sahibi önemlidir. Yani kendisine yemek veren. O zavallı çöpten ekmeğini toplayan adamın o köpeği sahiplenmesi olayı inanılmaz bir paylaşım duygusu.

Size şöyle bir hikaye anlatmak istiyorum. Bu hikaye bana mail yoluyla geldiğinden kimin başından geçtiği konusunda çok emin değilim. Zaten önemli olan hikayedeki yaşanan duygu.

“Hz Ali’nin ağabeyi Cafer B.Ebu Talib’in oğlu Abdullah, sıcak bir günde bir kabilenin hurmalığına inmişti. Abdullah burada dinlenirken, hurmalıkta çalışan köleye, yemek vakti üç parça ekmek geldiğini gördü. Adam ekmeklerden birini ağzına götürmek üzereydi ki birden önünde açlığı her halinden belli bir köpek belirdi. Köle elindeki ekmeği köpeğin önüne attı. Köpek ekmeği derhal yedi. Köle ekmeğin ikinci parçasını da attı. Köpek bunu da bir kerede sildi süpürdü. Köle bunun üzerine üçüncü parçayı da köpeğe verdi. Kalkıp yeniden işine dönmek üzereydi ki, olup biteni uzaktan seyreden Abdullah, yaklaşıp sordu:
– Ey köle, bugünkü yiyeceğin ne kadardı?
– Köle sıkılarak cevap verdi;
– İşte bu üç parça ekmek.
– O halde neden kendine hiç ayırmadın?
– Baktım ki hayvan çok aç. O halde bırakmak istemedim.
– Peki sen ne yiyeceksin şimdi?
– Oruç tutacağım.
Bunun üzerine Abdullah, köleye sahibini, evinin nerede olduğunu sordu. Sonra da gidip adamdan bu hurmalığı içindeki köleyle birlikte satın aldı. Sonra döndü köleye bu tarlayı ve onu sahibinden satın aldığını söyledi ve ekledi;
– Seni azad ediyorum. Bu hurmalığı da sana hediye ediyorum.

Cömertliği ile meşhur Abdullah, kendisinden daha cömert birini tanıyıp tanımadığı sorulduğunda, bu olayı anlatır ve;
“Ama o köpeğe topu topu üç parça ekmek vermiş, sense ona koskoca bir hurmalığı ve hürriyetini vermişsin” dediklerinde şu karşılığı verirmiş; “Ama o elindeki her şeyi verdi, ben ise elimdekinin bir kısmını…”

Evet sahildeki o adamı görünce yaşanmış bu olay aklıma geldi. Paylaşmak ne kadar önemli. Oysa bakıyorum çevreme. Ne kadar çok para sahibi olursak o kadar çok “DAHA DAHA” diyoruz. Ne kadar çok mal mülk sahibi olursak “DAHA DAHA” diyoruz. Sahip oldukça sahiplenme duygusu yani paylaşmama duygusu yüreğimizi esir alıyor adeta. Bu hırs nedir? Neden her şeyin bizim olmasını istiyoruz. Çevremiz ile ilişkilerimiz sadece eğlenceyi ya da dertlerimizi anlatmak için paylaşmak haline geldi. Onun derdini paylaşmak değil. Kendi derdimizi anlatıp rahatlamak için. Oysa ki bu koca kainata geliş nedenimiz sıradan mı acaba?

Bir gün çelimsiz küçük bir kız çocuğu sokağın köşesinde oturmuş yiyecek, para ya da alabileceği herhangi bir şey için dileniyordu. Üzerinde yırtık pırtık giysiler vardı, yüzü gözü kir içinde, perişan bir durumdaydı. Küçük kız dilenirken, sokaktan genç, canlı ve iyi görünümlü bir adam geçti. Kızı fark etmişti ama belli etmemek için dönüp ikinci kez bakmadı. Büyük ve lüks evine, mutlu ve rahat ailesinin yanına geldiğinde, çok güzel hazırlanmış akşam sofrası onu bekliyordu. Fakat az sonra düşünceleri tekrar o yoksul kıza takılıverdi. Duyguları bir şeylere itiraz ediyordu. Sonra kolay yolu yeğledi ve itirazlarını Tanrı’ya yönetti; “Böyle bir şeyin olmasına nasıl izin veriyorsun? Neden o küçük kıza yardım için bir şeyler yapmıyorsun Tanrım?” diye yakındı içinden. Sonra ruhunun derinliklerinden gelen bir yanıt duydu; “YAPTIM, SENİ YARATTIM!”

Bu dünyaya geliş nedenimiz sadece yemek yemek ve gezip eğlenmek değilse paylaşmak daha güzel bence. Hiçbir şey olmasa bildiklerimizi paylaşalım. Bir dilim ekmeğimizi paylaşalım.

Paylaştıklarımın içinde en önemlisi mutluluğa giden yollarda öğrendiklerimi sizler ile paylaşmak. Hiçbir şeyi paylaşmıyorsak bile bilgiyi paylaşalım. Çevremize faydalı bilgiler saçmak harika. İhtiyacı olan alır. Kendisinin ihtiyacı olmasa bile bir başkası için gerekebilir.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Hayatın bir şifresi olduğuna inanıyorum. Ama hepimizin şifresi farklı. Kimi böyle bir şifrenin varlığından bile haberdar değil, kimi hayatı boyunca o şifreyi bulmak için uğraşıyor, kimi de şifreyi keşfediyor. Tabii en güzeli şifreyi bulmak için alınan yol. Çünkü gerçek öğrenme budur.

Ben hayatım boyunca o şifrenin peşinde koşanlardanım. Zaman zaman şifrenin bir tek harfini buluyorum. Bu beni çok sevindiriyor ama şifrem oldukça uzun. Hala şifreyi çözmek için uğraşıyorum ve bu bana inanılmaz keyif veriyor. Her gün yeni bir duygumu keşfediyorum.

Gençliğimde bilgi açısından çok yetersiz olduğum zamanlarda bile çok iyi dostlarım vardı. Yani o yıllarda her konuda fikrim vardı ama derinlemesine bilgim yoktu. Sadece iyi insan katogorisinde biriydim. O yıllarda bazı olayları çözemezdim. Örneğin o tıfıl halimle iyi dostlarım vardı. Yani benden çok daha bilgi sahibi. O zamanlar düşünürdüm bu kişi benden ne keyif alıyor, onun bilgi dağarcığı benden çok fazla, ben onun beynini tatmin edemem ama benden hiç ayrılmıyordu. Şimdi olayları çözebiliyorum.

İnsanları bilgi, kültür, yaşamını idare ediş şekli, neşesi, kendini ifade edişi olarak numaralandırsak yani 1 ile 10 arasında; Yıllar önce benim 3-4 gibi olduğum yıllarda, 7-8 numaraya koyabileceğim dostlarım vardı. Ben onlardan tabii ki çok keyif alıyordum ama onlar benden ne alıyorlardı. Bilemiyorum. Hayatım boyunca hep benden büyük numaraların peşinden koştum. Hep bir şeyler öğrenmek için. Yani beyninin içindeki bilgileri çalmak için. Ben hep seminerlerde şunu ifade ederim. Çevrenizdekileri bilgi için sömürün. Bunun hiç sakıncası yok.

Evet ben de çevremdeki 7-8 numaralı dostlarımın bilgilerini çaldım. Onlardan çok şey öğrendim. Peki sonra ne oluyor. Tabii ki ilerleme diye bir şeyi hayatına geçirdiysen bir gün 7-8 numara sen oluyorsun. Ya da geçiyorsun. Ama bu noktada tehlike başlıyor. Çünkü o kişi seni 3-4 numara olduğun için seviyordu. Madem ki sen beni geçtin artık seninle arkadaş olamam diye düşünüyor. Gittikçe ilişki kopuyor. En güzeli birlikte ilerlemek. O noktadan sonra yeniliklere birlikte kucak açmak. Eğer bu birliktelik olmuyorsa ilişki kopuyor. Çünkü öncelikle seni şöyle suçluyor; “Sen son zamanlarda çok değiştin. Artık seni anlayamıyorum.”

Bu çok değiştin var ya aslında senin olumlu olarak almış olduğun yollardan şikayetçi. Değiştin çünkü artık eskisi gibi ona her konuda hak vermiyorsun. Bazen onu eleştiriyorsun. Bazen haksız olduğunu söylüyorsun. Bazen onunla aynı görüşte olmadığını söylüyorsun. Hele ki bir davranışını eleştirdiğin zaman bittin sen onun için. Hiç kurtuluşun yok. Bazen de susuyorsun.

S.LEC şöyle demiş; “BAZEN SESİNİ DUYURABİLMEN İÇİN SUSMAN GEREKİR”

Yalnız o 7-8 numaralı dostların neden sustuğunu anlayacak kadar da zekidirler. Sen artık tehlikeli olmaya başladın.
İlk yapması gereken seni hayatından çıkartmaktır. Çünkü sen ona artık mutsuzluk veriyorsundur. Çünkü onun daha küçük sayılara ihtiyacı var. O tekrar 2-3 numaralı kişiler bulması gerekli. Çünkü ruhunu onlar besliyor.
Benim de hayatımda benden küçük numaralar olmuştur. Onları hiçbir zaman küçük görmem ama eğer hayatımın büyük bölümünü onlar ile geçirirsem ilerleyemem. Ben hep şunu söylerim. Benim ellerim benden yukarıda olan kişilere ulaşmak için yukarı asılı duruyor. Hep kendimi benden yukarıdaki kişilerin yanına çekmek için uğraşıyorum. Birileri de bana asılsın. Hiç itirazım yok. O da benden faydalansın. Ben bir üstümdekinden ne kadar çok şey öğrenirsem altımdaki kişilere daha çok fayda sağlayabilirim. İnsan kendinden daha küçük numaralarda kişilerle olunca egosu tatmin oluyor. Ama bu ego tatminini bir yaşam biçimi haline getirmek bence yerinde saymaktır.

Çevremde benden küçük numaralarda olan kişiler hep oldu ve olacak da. Ama bir gün gelip beni geçtiklerinde ben onları asla terk etmem aksine onların peşine takılırım. Başarılarından keyif alırım. Esas yarış benim için şimdi başlıyor diye düşünürüm. Hiç başarılı oldu diye bir arkadaşımı terk etmedim. Zaten öyle düşünsem hep kendimden küçük numaralar ile ilgilenirdim. Ama küçük numaraların büyümesi ve benim de büyük numaralara asılmam bana heyecan veriyor. Keşke hepsi beni geçse de heyecanım daha da artsa. Geçenlerde gazeteden bir haber okurken araya sıkışmış bir cümle gördüm. Bu bakış açısı beni üzdü. Hayatımızda böyle dostlarımız olmaması dileğiyle;

Büyük Hun İmparatoru Atilla şöyle demiş: “EN DEĞERLİ ÇABALARINIZIN ARKADAŞLARINIZ TARAFINDAN LANETLENECEĞİNİ BİLİN. SİZ MÜKEMMEL OLDUKÇA EN ÇOK ACIYI ÇEKECEK ONLARDIR. EĞER HAREKET VE İSTEKLERİNİZ ONLARI TEHDİT ETMİYORSA, ÖNEMSİZ BİRİ OLMA YOLUNDASINIZ DEMEKTİR.”

Hepimizin çevresinde böyle insanlar da vardır mutlaka. Oysaki birbirimizden bir şeyler öğrenmekle ne kaybederiz. Bence hayatın şifresini bulmuş bir insan olan MEVLANA şöyle demiş; “BİR MUM DİĞER MUMU TUTUŞTURMAKLA, IŞIĞINDAN BİR ŞEY KAYBETMEZ.”

Şimdi bu cümleyi okuyunca küçük numaralar peşinde koşanlar için onlar adına seviniyorum çünkü insanın ne istediğini bilmesi de bir erdemdir. Herkes dostlarını seçmekte serbesttir.

Büyük düşünürler de bu konularda çok kafa yormuşlar ki görüşlerini güzel cümleler ile ifade etmişler. Bakın dostluk için GEOTHE ne demiş; “KARDEŞLERİMİ ALLAH YARATTI, FAKAT DOSTLARIMI BEN BULDUM.”

İnanıyorum ki dostlarımız sayesinde çok şey öğreniyoruz. Ben hala öğrenmeye devam ediyorum. Ama öğrendiklerimi de öğretmeye devam ediyorum. Her hafta sonu Taksim’de Derinlikler Kültür ve Sanat Merkezinde Cumartesi günleri 16.00-18.00 arası bütün bildiklerimi paylaşmak için oradayım.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Etiketler:

Arşiv

Kategorilere Göre Yazılar

Son Yazılar

Takvim

Şubat 2009
P S Ç P C C P
 1
2345678
9101112131415
16171819202122
232425262728