Tülay Bilin-ce

Archive for Şubat 17th, 2009

Merhaba Tülay Abla, yaklaşık bir kaç haftadır sitenizi takip ediyorum. Sizin birkaç tane yazınızı okudum ve gerçekten çok anlamlı buldum. Yazdıklarınızda haklı olduğunuzu gördüm ve daha sonra yazılarınızın altındaki birazcık da olsa özgeçmişinizi okuyunca, size bir mail göndermek istedim.

Ben 20 yaşındayım. 17 sene Türkiye’de yaşadıktan sonra Avrupa’ya babamın yanına geldim. O, yıllardır Avrupa’da yaşıyordu. Daha önceki yıllarda senede bir kere izne geldiği zaman kendisini görürdüm. Son 5 yıldır işlerinin yoğunluğundan hiç izne gelememişti. Ben babamın isteği ile buralara geldim. Buraya geldiğim ilk günden beri babamın yanında çalışıyorum. Daha sonra hem okul hem işi birlikte yürüttüm. Bambaşka bir ülkeden bambaşka bir ülkeye geldim tam 17 yaşında. Tam ergenlik çağımda. Tam bir şeyleri görebilme çağında. Ne yazık ki bu çağımda bu güzel yaşımda ben dil öğrenmek zorundaydım. Anneme ve kız kardeşime sahip çıkmak zorundaydım ve hiç tanımadığım sadece iyi olduğunu tahmin ettiğim bir adamla, babamla yaşamak zorundaydım. Babamla çok sorunlarım oldu. Bize karşı çok haksızlıkları oldu. Bunları hep düşündüm, hep düşündüm, boş veremedim gecelerce uyuyamadım. Kendime çok kahrettim niye böyle diye. Çok emek verdim, çok çalıştım. Akranlarım gezip dolaşırken, kız arkadaşları varken ben çalışmak zorundaydım. Çalışmakla kalsa iyi, babam gibi bir adamla uğraşmak zorundaydım. Beni çok mahvetti. Onunla yaklaşık iki buçuk sene çalıştım. Hayatımda geçirmiş olduğum en kötü dönem buydu diyebilirim. Tamam önceden geçirmiş olduğum kötü dönemler de vardı ama bu babamla olan sorunlarım beni çok üzdü. Bunları başkaları yapsa üzülmeyecektim ama babam yaptı. Bu olaylardan sonra psikolojimde çökme hissediyordum. Bundan üç ay önce bir psikologa gittim. Bu tedavi halen sürüyor. Bu tedavi bana çok şey kazandırdı ama dil yetersizliğinden dolayı kendimi iyi anlatamadım. Benim kendimle ilgili şikayetleri şunlar;

– Özgüven eksikliği
– Kendini eksik hissetme
– Gelecek kaygısı
– Çekingenlik
– Çok sık olmasa da uykusuzluk

Arada bir bile olsa başarılarım oluyor ama bunları hemen unutuyorum, belki de hatırlamak istemiyorum. Özgüvenim iyi olduğu zaman diğer korkularımı pek yaşamıyorum. Ama bu durum devamlı olmuyor. Bütün amacım özgüvenimi yerine oturtmak ya da daha doğrusu bir daha gitmeyecek mişcesine kazanmak istiyorum. Çok çaba sarf ediyorum ama bazen çok yoruluyorum. Tamam diyorum, bitti diyorum. Tabiri caizse nefes nefese kalıyorum. Sizce ben hep böyle mi gideceğim yani kendisine özgüveni arada bir gelen, bazen kendisini küçük hisseden, bazen iyi hisseden gelecekten çoğu zaman kaygısı olan, bir kız arkadaşı olmadığında üzülen olunca sevinen kısacası pozitif düşünmeyi tam öğrenememiş biri mi olacağım?

Size sorunlarım ile ilgili küçük bir özet çıkarttım. Umarım bana bir cevap yazarsınız. Yazarsanız çok mutlu olurum. Sorunlarımı doğru yazmaya çalıştım çünkü önerileriniz benim için altın değerinde olacaktır. Cevap verseniz veya vermeseniz de size çok teşekkür ediyorum çünkü bu mailli yazmak bile bana bir şeyler kazandırdı. Tabii ki burada yazacağınız yazı benim bir anda bütün sorunlarımı çözmeyecek ama şimdilik bana yol gösterecektir. Şimdilik diyorum çünkü ben İstanbul’a gelip sizden profesyonel yardım almak istiyorum. Bu konuda da beni aydınlatmanızı rica ediyorum.

Saygılar
Rumuz:Sıradan bir vatandaş

Sevgili arkadaşım

Mutlu olmak için değişimi göze alman beni çok heyecanlandırdı. Bu kadar genç yaşta sorunları ile yüzleşmeyi göze alan çok az kişi var. Değişimin gerektiğini farkında olman bile bir başarı.

Babanla ilgili sorundan başlayalım; Bizler en büyük travmalarımızı çoğu kez çocukluğumuzda alıyoruz. Hani psikologlar tedaviye başlarken önce çocukluğuna inmek ister ya. Çocuklukta ve gençlikte yaşananlar hayatımızı belirliyor. Yani aile büyüklerinin yaptıklarından etkileniyoruz. Çünkü onları mükemmel olarak görüyoruz ya da görmek istiyoruz. Oysaki onların da çok yanlışlar yapabileceklerini kabullenmemiz gerekli. Babana biraz dışardan bakmaya
çalış. Onun yaşadığı koşullar neydi acaba? Babanın annesinin ve babasının ona verdiği eğitim yeterli miydi? Baban, anne ve babasından ne kadar sevgi görebildi acaba? Babanın çocukluğu nasıl geçti acaba? Kazandığı kötü
davranışları kimden öğrendi acaba? Ona yardımcı olan oldu mu acaba?

Eğer bunların cevapları babanı haklı çıkarıyorsa bence ona kızmak yerine ona yardımcı olmalısın. Hatta onu koruma altına almalısın. Eğer bu şartların hepsi iyi idi de baban kötüyse o zaman babanın içindeki kötü ruh onu yenilgiye
uğratıyor demektir. Şimdi sana bir anektot yazmak istiyorum:

Amerika’da yapılan bir araştırma sırasında ilginç bir aileye rastlamışlar. Hemen incelemeye almışlar. Baba adam öldürmüş ve uyuşturucu kullanmaktan ve satmaktan hüküm giymiş ve cezaevinde. Adamın iki tane oğlu var. Büyük oğlu kendi gibi aynı suçlardan cezaevinde yatmakta. Küçük oğlu ise dürüstlüğü ile ün salmış ünlü bir avukat. Önce cezaevindeki oğulla gidiyorlar. Neden böyle bir hayatı seçtiğini soruyorlar. Şöyle cevap veriyor;
“Babam da cezaevinde. Onu örnek aldım kendime. Başka çarem var mıydı?” diyor. Ünlü avukata aynı soruyu soruyorlar; “Babanız ve kardeşiniz cezaevinde siz nasıl oldu da bu kadar ünlü bir avukat oldunuz?” Avukat şöyle bir cevap veriyor; “-BAŞKA ÇAREM VAR MIYDI?”

Sevgili arkadaşım eğer babanın yanlışlarına takılır kalırsan ileride sen de babana benzeyen biri olarak yaşarsın. Ama amacın hikayedeki gibi ünlü avukat olmaksa çok çalışman gerekiyor. Sen de zaten değişmek istediğini açık yüreklilikle ortaya koydun. Babanı ailenin bir büyüğü olarak kabul edip gerekli saygıyı göstermeni tavsiye ederim. Ama senin yolun babanın yolu değil. Mücadele edip özgüvenini kazanman gerekiyor. Peki onu nasıl kazanacağım diye soruyorsan. İnsan mutsuzluğun nedenini bilmeden mutlu olamaz. Seni mutsuz eden her olay veya insanı tanıdığın zaman kendini de tanımış olacaksın. Özgüvenin temel taşı kendini tanımaktır. Özgüven öğrenilebilen bir duygudur. Öğrenmeye kendini tanıma ve kendine yatırım yapmakla başlayabilirsin. Senin de dediğin gibi bütün sorunları burada iki satır yazıyla çözemeyiz. Ama en azından bana yazman bile değişim için adım attığını gösterir. Profesyonel yardım konusunda elimden geleni yaparım. Denizyıldızlarını bilir misin?

Adamın biri sahile vurmuş binlerce denizyıldızını güneş doğmadan denize atmak için kan ter içinde yere eğilip bir denizyıldızını alıp denize fırlatıyormuş. Uzaktan kendisini izleyen ama ne yaptığını bir türlü anlamayan bir yazar gelip ne yaptığını sormuş; “Birazdan güneş doğacak. Eğer bunları denize atmazsam hepsi ölecekler” demiş. Yazar çok şaşırmış; “İyi ama burada binlerce denizyıldızı var. Hepsini atamazsın ki, ne fark eder?”. Bir yandan da denizyıldızlarını denize atmakla uğraşan adam eğilip yerden bir denizyıldızı alıp onu denize fırlatırken kendisini dikkatle izleyen yazara; “Bak bu denizyıldızı için fark etti. O yaşama döndü” demiş. İşte ben de bu hayatta kaç tane denizyıldızı kurtarabilirsem o kadar mutlu olacağım.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Reklamlar
Etiketler: ,

Eski yazılarımın içinde “Hadi Dostlar Sınava” diye bir yazım var. Zaman zaman dostlarımızı gözden geçirmek gerekiyor demiştim. Bazılarının dostluğu insana zarar verir onları hemen hayatımızdan atmak gerekli. Bazılarının çok faydasını görmüşüzdür onlara hiç ayrılmamasına sarılırız. Ama bir de ne faydası ne zararı olan dostlarımız vardır. Hani bazen kullanmadığımız ama bir türlü de atamadığımız giysilerimiz vardır ya. Hep bir gün kullanırım deyip ama hiç kullanmadığımız. Ya artık şişmanlamışızdır ya da modası geçmiştir. Ama bir türlü doyasıya giymediğimiz giysiler. Bir türlü atamayız. Her seferinde elimize alırız ve tekrar yerine koyarız. Bir yıl sonra bakarız yine giymemişiz. Yani ona hiç ihtiyacımız olmamış.

İşte bazı dostlarımız da böyledir. Bize hiç faydası olmamıştır ama zarar da vermemiştir. Belki bir gün diye diye bekleriz. Hani zararı olmasın da faydadan vazgeçtim deriz. Oysaki insanların birbirlerine katkısı olması gerekli. Bu katkının maddi anlamda olanından bahsetmiyorum. Manevi katkılar. Hepimizin bir başkasına göre daha iyi yaptığımız becerilerimiz vardır. Bazı uzmanlık dallarımız olabilir. Bilgileri paylaşmamız gerekli diye düşünüyorum. Paylaşım benim için çok önemli. Onun için radyoda yaptığım programımın adını “TÜLAY’LA PAYLAŞIM” koydum. Bu tesadüfen konmuş bir isim değildir. Paylaşmak harika bir duygu.

Çocukluğumdan beri nerden edindiğimi bilmediğim bir huyum var. Çevremdeki dostlarımın güzel huylarını hemen kaparım. Ama kötü huylarını asla örneklemem. Bunu nasıl yapıyorum bilmiyorum. Yani birinden kitap okuma zevkini edinmişimdir, birinden klasik müzik dinleme zevkini edinmişimdir vs. Herkesten bir şeyler öğrenmişimdir. O insanlar benim için çok kıymetlidirler. Öğrendim derken aslında karşımdaki beni bazı şeylere özendirmiştir. Yaptığını öyle güzel anlatır ki, yani ortaya koyar paylaşmak adına. Bazı kişilerin çok iyi becerileri olduğu halde kapalı bir kutu gibidir. Asla paylaşmaz

Yıllar sonra geri dönüp baktığımda çok iyi becerileri olan arkadaşlarım olduğunu görüyorum. Ama onlardan o becerilerini asla kapmamışım. Kendisinin iyi yaptığı ama karşısındakinin yapamadığı bir davranış biçimi için içten içe küçümsediğini fark ediyorum. Oysaki o güzelliği paylaşıp bana da bir adım attırtabilirdi. Hayır bunu yapmıyor çünkü o becerinin sadece kendisinde olmasını istiyor. Bir başkasının da iyi bir şeyler yapmasına tahammülü yok. Ama bunu asla aleni yapmıyor. O becerisini sürekli ortaya koyuyor ama bunun konuşulmasından hoşlanmıyor. Yani ona övgüler yağdırabilirsin ama o bunu nasıl başardığı hakkında asla bilgi vermiyor. Konu açılsa bile hemen kapatıyor.

Geri dönüp baktığımda kitap okuma alışkanlığını edinmemde bana faydası dokunan kişiyi anarken içim sevgiyle doluyor. Oysaki ondan daha eski bir dostumu düşünüyorum ki o hepimizden fazla kitap okur ama bir gün bile şu kitabı okudum harikaydı, mutlaka okumalısın demiyor. Ya da bu hafta harika bir film seyrettim, konu şuydu, şunu anlatıyordu demiyor. Ya da bu akşam televizyonda çok güzel bir film var aman kaçırma demiyor. Bazı insanlar güzellikleri paylaşmayı sevmiyor. Neden acaba?

Oysaki Mevlana şöyle demiş; Bir mum diğer mumu tutuşturmakla, ışığından bir şey kaybetmez. Demek ki hepimiz avucumuzdaki taşları ortaya koyup paylaşırsak taşlar azalmaz çoğalır.

Taş deyince aklıma geldi. Sırası gelmişken yazayım. Hindistan’da bir bilge dağlarda gezerken karnı acıkmış. Bir ağacın altına oturmuş. Torbasını açmış. Tam bir şeyler yiyecekken yanına biri gelmiş. Bilge bakmış ki adam yorgunluktan bitap düşmüş:
-Karnın aç mı?
-Evet çok açım.
-Gel beraber yiyelim demiş ve ekmeğini diğer adamla paylaşmış. Ama adamın karnı çok aç olduğu halde kendisine verilen ekmeğin yerine gözü bilgenin torbasındaki çok güzel bir taşa takılmış. Bilgeye demişki;
-Aaa bu taş çok güzel bunu bana verir misin? Bilge hiç düşünmeden;
-Tabii, al senin olsun.
Adam karnını doyurmuş, kıymetli taşı da almış bilgenin yanından hızla uzaklaşmış. Uzun bir süre yürümüş. Fakat aklı hep bilgeden aldığı kıymetli taştaymış. Bir müddet sonra düşünmeye başlamış. Bilgenin bu kadar kıymetli bir taşı hiç düşünmeden nasıl kendisine verdiğini bir türlü anlayamamış. Geri dönüp bilgeyi aramaya karar vermiş. Bilgeyi bulduğunda şöyle demiş;
-Bu taşı sen bana verdin. Ama bu taş çok kıymetli bir taş.
Bilge;
-Evet kıymetli bir taş demiş.
Adam bilgeye;
-Ben bu taşı istemiyorum. Ben bu kadar kıymetli bir taşı hiç düşünmeden bana veren yüreği istiyorum.

İşte içindeki güzellikleri çevresiyle paylaşan insanlar gerçek dostlarımızdır. Ben hayatındaki güzellikleri benimle paylaşacak yüreği istiyorum.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Büyüklerimizden öğrendiklerimizin çağ ile değiştiğine tanık olmaya başladım. Bunun böyle olması normal. Çünkü bizden önceki nesillerin yaşadıkları koşullarla bugün yaşadığımız koşullar çok farklı. Zamana ayak uydurmak zorundayız. Teknoloji çağında yaşıyoruz. İlişkilerimiz de bu çağa göre değişti. Olumlu değişiklikler de var ama olumsuzlar da var. Çocukluğumdan beri duyduğum bir söz vardır; “İyi gün dostu bulmak kolay. Önemli olan kötü gün dostu bulmak. İyi günde herkes yanında olur ama kötü günde yanında kimse kalmaz.”

Böyle bir bilgi ile büyüyen bizler dostlarımızı da ölçerken hep kötü gündeki davranışları ile değerlendirdik. Eğer kötü günde yanımdaysa o benim gerçek dostumdur. Bu bakış açısının yanlış olduğunu savunmuyorum. Gerçekten insan sıkıntılı gününde dostlarını yanında görmek istiyor. Aynı anda iki arkadaşıma gitmek zorunda kalsam hep sıkıntısı olanı tercih ettim. İyi olan nasıl olsa mutlu, onunla olmasam da olur diye düşünmüştüm. Mutsuz olanın daha çok ihtiyacı olduğunu düşünmüşümdür. Çevremdeki bir çok insan da aynı şeyi düşünüyor. Kötü gün dostu olmak örnek bir davranış.

Ama son zamanlarda bir şey fark ettim. Bu konu üzerinde düşündüm ve biraz da araştırma yaptım. Bir de baktım ki kötü gün dostu bulmak ne kadar zorsa iyi gün dostu bulmak da zormuş. Şaşırmayın lütfen. Bize öğretilene göre eğlencede herkes var ama kötü günde arkadaş bulmak zor diye büyütüldük onun için iyi gün dostlarımızı hiç sorgulamadık. Başarılarınızda yanınızda kimler vardı?

Bazı insanlara dikkat edin ne zaman siz ağlıyorsunuz başucunuzda olur. Siz ne kadar kötü olursanız onun size olan şefkati daha da büyür. Ama siz başarılara imza atın bakalım o kişiyi yanınızda bulabilecek misiniz? Çok iyi bir evlilik yapın. Kariyerinizde yükselin, çok para kazanın işte o zaman o kişilerin size yaklaşımı biraz mesafeli olur.

“Nasıl olsa bana ihtiyacı yok artık. Kötü olduğunu duyarsam hemen yanında olurum” der. Oysaki bizim iyi günümüzde de dostlara ihtiyacımız var. Yaşadığımız güzellikleri paylaşacak dostlarımız olmadıktan sonra güzellikler neye yarar. Dostlarının sizinle birlikte olması için hep kötü olaylar yaşayıp sıkıntı mı çekmen gerekli. Hayatımızda hep sıkıntılar yok. Güzel şeyler de var.

Düşünün ki süper bir iş teklifi aldınız. Bu sizin de beklemediğiniz bir yükseliş oldu. Heyecanlısınız. Acaba bu kadar büyük bir sorumluluğun altından kalkabilecek miyim diye düşünüyorsunuz. Yeni bir iş yeri, yeni bir çevre ve bir sürü kişinin gözü sizin üstünüzde. Arkadaşlarınız sizin yeni bir işe başlayacağınızı biliyorlar. O gün size bir çiçek göndererek size destek vermeleri ne hoş olur değil mi? Çiçeğin manası şudur; “Aferin sana arkadaşım. Hayatında büyük bir atak yaptın. Zaten bunu hak ediyordun. Sen buna layıksın. Seni kutluyorum. Mutluluğunu paylaşıyorum. Her zaman yanındayım.”

Ya da bu mesajı telefonla da verebilir. İşinizle ilgili heyecanı paylaşmak demek “Bu senin hakkın, sen bu göreve layıksın.” demektir. Ama böyle düşünmüyorsa sizin böyle bir göreve atandığınızda nedense o günlerde o da yoğun günler yaşıyordur. Aslında senin o gün yeni işe başlayacağını unutmuştur. Hatta unutması için bir sürü nedeni bile vardır. Bu seni o göreve layık görmediği anlamına gelir. Bu görevi hak etmediğini düşünüyordur. Bunu açıkça ifade edemediği zaman bu güzel mutluluğu yok farz ederek günü geçiştirmeye çalışır. Oysaki işten kovulduğun haberini aldığı zaman ilk koşan o olabilir. Vah vah çok üzülmüştür. Aslında beklediği olmuştur. Ya da harika bir evlilik yaptın. Şartların çok iyi olduğu bir mutluluğa adım attın. Düğüne gelmek zorundadır. Ama bakarsınız ki o gün kuaföre bile gidecek zamanı olmamıştır. Aslında gelemeyebilirdi bile ama mutlaka gelmesi gerektiği için gelmiştir. Eğlenceye bile katılmaz. Köşesine çekilir, sessiz kalmayı tercih eder. Üstelik de ortamdaki olumsuzlukları aramaya başlar. Ama evliliğin ile ilgili sorunlar olmaya başlarsa herkesten önce o koşar. İşte bazı kişiler çevresindeki kişilerin mutluluğunu taşıyamaz. Onların bunu hak etmediğini düşünür. Çünkü o sizin kötü günlerinizi görmüştür. Seni o günlerde daha çok sevmiştir. Bu kadar başarı da nereden çıktı şimdi diye düşünür. Çünkü siz onun gözünde hep kötü günlerdeki gibisiniz. Mutsuz, başarısız ve maddi sıkıntıları olan biri.

Hayatın içinde sabit bir noktada durmak insanı geriletir. Mutlaka kötü günlerimiz de olabilir ama atak yaptığınız başarılara imza attığınız günler de olur. İşte o zaman dostlar gerekli. Mutluluğu paylaşmak için. Hiçbir şey talep etmeden. Tek istediğiniz canı yürekten sevinmesi ve desteklemesi. İşte en zoru da budur.

Bu konuyla ilgili araştırma yaparken büyük Hun İmparatorunun bir sözüne rastladım; “En değerli çabalarınızın arkadaşlarınız tarafından lanetleneceğini bilin. Siz mükemmel oldukça en çok acıyı çekecek onlardır.”

Eğer mutluluklarınızı paylaşacak dostlarınız varsa şanslısınız demektir.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Etiketler: ,

Geçen haftaki bir yazımın en altında bana yolladığınız mailleri isterseniz yayınlamak istiyorum diye yazmıştım. Değişik sorunlara buradan cevap yazmak da bir bakıma faydalı olur diye düşündüm. Bu hafta aldığım maillerden bir tanesini yayınlıyorum. Mailleşmemizin tamamını yazdım. Tabii ki kişinin isteği ile. Ama siz isterseniz isim yerine rumuz da kullanabilirsiniz. Burada sorunlarına cevapları yetersiz bulan daha çoğunu isteyenler için kişiye özel çalışmalar yapıyorum.

Sorunu olan kişilerin sorunlarını yüz yüze teke tek konuşarak çözme tekniği. Bu konuyla ilgili isteği olan bana mail atabilir. Ayrıca radyo programım tekrar başladı. Detaylı bilgi yazımın en alt kısmında “Tülay Bilin kimdir?” bölümündedir.

Şimdi gelelim mailimize;

Merhaba ben Kayseri’den Arzu

Benim içinden çıkamadığım bir sorunum var ve ben bu soruna nerden ve nasıl yaklaşacağımı öğrenmek istiyorum. Bu benim için çok önemli. Birkaç ay sonra iş dünyasına gireceğim ve kendimi o kadar yetersiz görüyorum ki. Gün geçtikçe korkularım artıyor. Dün yaptığımı bugün beğenmiyorum kendimi sürekli eleştiriyorum ve bu beni karamsarlığın içine sürüklüyor. Hızlı ve doğru kararlar alamıyorum. Duygularımla hareket ediyorum. Ani hareket ediyorum ve genelde sonunda keşke öyle değil de şöyle yapsaydım veya söyleseydim diyorum. Yakın bir gelecekte kendi iş yerimi kuracağım fakat sanırım bende iş kadını olacak soğukkanlılık ve akılcılık yok. Kendimi geliştirmek için neler yapmalıyım kitap okumak istemiyorum çünkü kitaplardaki anlatılanlar pratiğe uymuyor. Bilemiyorum ya da ben yanlış kitapları okuyorum. Kendime nasıl yaklaşmalıyım?

Benim kesinlikle çok başarılı olmam gerekiyor çünkü başarısızlığa katlanamıyorum. Bunu düşünemiyorum bile. Bana bu konuda yardımcı olun lütfen. Buna çok ihtiyacım var. Sevgiler
Arzu

Sevgili Arzu merhaba

Yazındaki telaşlar bana çok tanıdık geldi. Duygularının hepsini yaşadım ve çevremdeki herkes de yaşadı. Gençlikle yaşlılık arasındaki fark bu işte. Sen ancak yaşayarak öğreneceksin. Yaptığın hatanın arkasından düşünüp hep yeni kararlar alarak yaşamak. Hata yapmaktan korkmamalısın. İnsan ancak hata yaparak öğrenir. Eğer hata yapmaktan korkarsan başarılı olamazsın.

Paul Sweene şöyle demiş; Gerçek başarı, başarısız olmak korkusunu yenebilmektir. Ama bu deneme yanılma usulüdür ki en uzun yoldur. Buna ilave olarak okumak da çok önemlidir. Kariyer dünyası ile ilgili veya Kişisel Gelişim kitapları okumanı tavsiye ederim. O zaman bir iş yapmadan önce işin sonu hakkında alternatifler üretebilirsin. Ancak bütün bunlar senin hiç hata yapmadan yaşaman için yeterli değil. Yeter ki aynı hataları tekrarlama.

Sartre şöyle diyor; Hayatta yapılacak o kadar çok hata var ki, aynı hatayı yapmakta ısrar etmenin bir anlamı yoktur. Bir gün önceyi beğenmeden yaşamak ilerlemenin temel prensibidir. Yapabileceklerini yaptıktan sonra biraz da hayata teslim olmak gerekli diye düşünüyorum. Hani bir Çin Atasözü var:

Tanrım, bana değiştirebileceğim şeyleri değiştirmek için CESARET,
Değiştiremeyeceğim şeyleri kabullenmek için SABIR,
İkisi arasındaki farkı bilmek için de AKIL ver.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Etiketler: ,

Görür görmez bir aşk değildi bu. Giderek büyüyen bir aşktı. Birlikte olmaktan hoşlanmayla başladı. Biraz bakışma, biraz ilgi, biraz farkındalık, biraz merak ve biraz hayranlık. Asla bir teklif yoktu. Benimle birlikte olur musun demeden. Sadece gözlerin konuştuğu bir hoşluk. Hayatımın her alanıyla ilgilendi. Sadece o bundan hoşlanır diyerek yapılan davranışlar. Bir koruma iç güdüsüydü. Benim olur musun demeden ama ne olur benim ol diyen bakışlar. Belli belirsiz dokunuşlar. Bir kadının kaçmasına fırsat vermeyecek sakinlik. Adeta bilgelik düzeyinde kendinden emin davranışlar. Hiç acele etmeyen tarzını sevdim. 50 kilo et peşinde olmayışını sevdim. Ruhumu fethetme isteğini sevdim. Beynime sahip olmak isteyişini sevdim. Hiçbir kötü amaç beslemeyen yemeğe davet edişini sevdim. Bu yemek davetinde sadece seninle sohbet etmek ve seni seyretmek istiyorum deyişini sevdim. Verdiğin güven hissini sevdim. ,

Çıkılan ilk yemekte; “Bana seni anlat” deyişini sevdim. Saatlerce beni dinleyişini sevdim. İlk geceden; “Hadi birlikte olalım” demeyişini sevdim. Saatlerce süren sohbetlerimizi sevdim. Sonra bana, beni anlatışını sevdim. Kendimin bile farkında olmadığım taraflarımı anlatışını sevdim. Yemek yemeni sevdim. Yemeğin tadını çıkararak hiç acele etmeden içki içişini sevdim. Yemek ve içki içme adabını bilmeni sevdim. Bana bakarken dünyanın en güzel kadınına bakarmış gibi gözlerindeki pırıltıyı sevdim. Bana çok güzel bir kadın olduğumu anlatışını sevdim. Beynimin kıvrımlarına girmeni ve fethetmeni sevdim. Ama bu fethetmede asla ambargo koymadan seyredişini sevdim. Zekanı sevdim. Hayat tecrübesini sevdim. Benim hayata bakışımı merakla dinleyişini sevdim.

Sonra yavaş yavaş kendini anlatışını sevdim. Dürüstlüğünü sevdim. Yapamayacağın sözleri vermeyişini sevdim. Ama yapabileceklerini anlatmanı sevdim. Hayatının özetini yaparken olaylar karşısında dimdik duruşunu sevdim. Verdiği sözlerin arkasında duruşunu sevdim. Eski aşklarını anlatırken yalansız anlatışını sevdim. Yaşadıklarının arkasında duruşunu sevdim. Bana olan saygısını sevdim. Bana insan olarak değer verişini sevdim. Mütevazı oluşunu sevdim. Hep kendini geri planda tutup yaptıklarınla övünmeyişini sevdim. Söylediğim bir sözün üzerinde saatlerce felsefe yapışını sevdim. Söylediklerimin tarihe geçecek kadar önemli oluşunu anlatmanı sevdim. Bana mektuplar yazmanı sevdim. Yazdıklarımın üzerinde yorum yapıp kendimi önemli hissetmemi sağlamasını sevdim. Karşısında otururken kendimi dünyanın en güzel kadını olduğuma inandırmanı sevdim. Küçük hediyelerle beni hep şaşırtmanı sevdim. Bana verdiğin randevularını asla tehir etmeyişini sevdim. Buluşacağımız günü heyecanla beklemeni sevdim. Saatlerce bana olan aşkını anlatmanı sevdim. Ne kadar anlayışlı bir kadın olduğumu anlatmanı sevdim. Hep buluşma için saatleri birlikte kararlaştırmamızı sevdim.

Bu arada kendimi de çok sevdim. Bu sevgiye yürekten bağlandım. Sevildiğime inandığım için teslim oldum. Hiç kadınca kaprisler yapmadan ve hiçbir şeyi sorgulamadan yaşadım. Seninle birlikte olacağım saatlerde her türlü engeli düşünerek hepsini tek tek eledim. Hep yarın olmayabilir belki bu sondur diye saatlerimizi doya doya yaşama mücadelemi sevdim. Geleceksin diye saatlerce hazırlanmamı ve en seksi kıyafetlerimi sadece senin için giymemi sevdim. Hiç kıskançlık göstermedim. Hiçbir şeyin nedenini sorgulamadım. Sana duyduğum güven hissimi sevdim. Birlikte kitap okuyuşumuz sonra saatlerce kitabı tartışmamız. Benim yazı yazmamı bekleyişin ve yazımın üstünde yorum yapışın. Saatlerce yürüyüşe çıkmamız. Sabahın 6’sında kalkıp güneşin doğuşunu seyretmemiz. Güneşin batışındaki kızıllığı seyretmemiz. Birlikte mutfağa girip yemek yapışımız. Ellerim yağlı veya kirli iken beni sıkıştırman ve benim de kadınca kaçışlarım 🙂 Sofrayı hazırlarken gösterdiğim özen. Hep renk cümbüşü bir sofra. Özenle seçilmiş renkli mumlar. Özenle seçilmiş renkli peçeteler. Işıkların söndüğü andaki evin atmosferinin güzelliğini hep farkına varmanı sevdim. Güzel bir müzik eşliğinde yaptığımız sohbetler. Felsefeyle başlayan sohbetlerimizin aşk sözcüklerine dönüşü.

Ve önemli bir hüzünü dile getirişin. Küçük bir kıskançlık duygusunun itirafı. Bu itirafta asla bir suçlama olmayışı. Hüznünü şöyle dile getiriyordun; “Dün akşam karşı masada oturan adamın sana çok dikkatli bakışı yüreğimi dağladı. Senin bunda hiç suçun yoktu. Tek suçun senin çok hoş bir kadın olman. Adama da suç bulmuyorum. Ama nedense içim acıdı” deyişin. Bana sarılışındaki içtenlik. Dokunurken verdiğin zevk. Beyinlerin fethinden sonraki harika birliktelik. Senin dışında başka hiçbir erkeği anlamlı bulmayışımı sana anlatmam ve bana inanman.

Bu aşkı ben çok sevdim.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Etiketler:

Ünlü ressama; “Mutluluğun resmini yapabilir misin?” diye sormuşlar. Ben mutluluğun resmini yapamam ama mutlu yaşamasını öğrendim artık. Bu hiç problemim olmadığı için mutlu olduğum anlamına gelmiyor. Bu çağda bir de üstelik büyük şehirde yaşayınca imkansız. Ayrıca gelişmekte olan bir ülkede ekonomik zorluklarla yaşayınca daha da imkansız. Sadece sorunları çözüp yoluma devam ediyorum. Bütün amacım mutlu olmak ve çevremdekilere mutluluğu anlatmakla oluyor.

Sizlerden çok mail alıyorum. Hepsine de tek tek cevap veriyorum. Gördüğüm kadarıyla mutlulukla başımız dertte. Son günlerde güzel bir mail aldım. Sadece bir bölümünü yazıyorum.

“Mutluluk benim için çok zor bir kavram. Belki de mutluyum farkında değilim. Yaşam bir rol vermiştir oynuyorumdur. Mutsuzluğu oynamak da belki bir mutluluktur.”

Mutluluk ve mutsuzluk bir seçimdir. Biz beynimizde üretiyoruz. Peki sorunlar ne olacak. Sorunsuz bir hayat düşünüyorsanız mutlu olma şansınız yoktur. Mutsuzluklarımızın nedenini bulup çıkartmak gerekli. Bunun için ne yapabilirim diye düşünün. Yapacak bir şey var ve yapmıyorsanız mutsuzluk için ağlamak sizin hakkınızdır. Ama yapacak bir şey yoksa da ağlıyorsanız bu da bir seçimdir. Eğer ağlamanızın faydası varsa hep beraber ağlayalım. Ama inan ki yok. Yaşamı farkında olarak yaşamalıyız. Acılar olmadan bir hayat düşünmek mümkün değil.
Acıdan korkmak da yaşamımızı engelliyor. Benim çocuk sahibi olmaktan korktuğum gibi. Ya ona bir şey olursa diye korkudan çocuk sahibi olamadığımı yıllar sonra fark ettim. Hayat bence cesurların yanında. Bir mutluluğu yaşamadan vazgeçiyoruz. Ya sonunda şöyle olursa ya böyle olursa diye. Her türlü tehlikeyi göze alınca güzellikleri görüyor insan.

YÜKSEK DÜŞÜNCELER YÜKSEK DAĞLARA BENZER. ALIŞIK OLMAYANLARI ÜRKÜDÜR.
CENAP ŞAHABETTİN

Mutluluğa sahip olmak için acılara katlanmak gerekiyor. Mutluluk her şeyin yolunda gitmesi demek değildir.

Bana sürekli mail atıyorsunuz. İster misiniz bana attığınız maillere rumuz koyup burada yayınlayalım. Kısa kısa yazarsanız hem yer işgal etmez ben de yorum yapabilirim.

Bu hafta tatil olduğu için sizi uzun bir yazıya boğmak istemiyorum. İyi bayramlar diliyorum. 2007 yılının hepimize mutluluk getirmesini ve bizim o mutluluğu farkına varıp yaşamamızı istiyorum.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Etiketler: ,

Dün bir ilki gerçekleştirdim. Hediye fuarının içinde bir konferans verdim. Konusu ise “Hediye seçiminde duyguların önemi” idi. Bu tür bir seminer bugüne kadar hiç yapılmadı. Hediye seçiminin de konferansı mı olur diyeceksiniz. Böyle bir konferans vermemi istedir. Ben de verdim. Benim için de bir ilkti. Ama harika oldu. Son hazırlıklar yapılırken halk da yerini aldı. O arada bir hanım geldi yanıma;

– Konferansı siz mi vereceksiniz? Dedi.
– Evet dedim.
– Benim hediye konusunda yaşadığım zorluklar var. Bir türlü hediye seçiminde başarılı olamıyorum. Şimdi fuara geldim ama nasıl hediye alacağım diye düşünüyordum. Tam o anda konferansı anons ettiler ve hemen geldim.
– Konferanstan sonra inanıyorum rahatlayacaksınız dedim.
Gerçekten konferans bitti bayan tekrar geldi.
– Şimdi anladım ve rahatladım teşekkür ederim dedi. Oysa ki ben şöyle hediye seçin diye yol göstermedim. Sadece duyguları ile yüzleşmelerini sağladım. Onlara aşkı ve sevgiyi anlattım.

Bugün size biraz aşkın önemi hakkında görüşlerimi yazmak istiyorum. Ben hayatımda 3 kere aşık oldum. Aşkın ne demek olduğunu biliyorum. Ama beni etkileyen iki tane haber var. Bu haberleri okuyunca benim anladığım aşkın bile yetersiz olduğunu anladım.

21.12.2006 tarihinde Hürriyet Gazetesinde bir habere gözüm takıldı. Haber şöyleydi;
Geçirdiği kas hastalığı nedeniyle 9 yıldır solunum cihazına bağlı olarak yaşayan İtalyan şairin “ötanazi yapılması” için verdiği mücadele devam ediyor. Şair Piergiorgio Welby (60) “Hayat bir kadının sizi sevmesidir, saçlarınızın arasından esen rüzgar, yüzünüze vuran güneş, bir arkadaşınız ile çakır keyif olmaktır. Hayat, aynı zamanda bir kadının sizi terk etmesi, yağmurlu bir gün ve bir arkadaşın ihanetidir de. Melankolik ya da manik depressif değilim. Ölüm fikri bana korkunç geliyor. Ancak benim için geride kalan, artık hayat değildir.”

Bu haberi okuyunca çok etkilendim. Bir insan ölüm döşeğinde hayatı sorgularken yaşadıklarından çıkardığı sonucu söyler. O noktada artık yalan, riya, menfaat yoktur. Kimseden bir beklentisi yoktur. Yaşam ile ölüm arasındaki son noktadır. Ne hissediyorsa onu söylediğine inanıyorum. Hayatta aşk yoksa bundan sonra yaşamamın anlamı yok diyor. Bunu söyleyen 60 yaşında bir şair. Şair olması neden önemli, çünkü duygularını en iyi şekilde aktarabilmesi. 2 gün sonra Hürriyet aynı haberin devamını verdi. Yasalar gereği ötanazi hakkını veremediğini açıklayan yargıç ancak hastanın tedaviyi reddetme hakkı olduğunu ifade etti. Doktoru hastanın tedaviyi reddetmesi üzerine solunum cihazını kapattı ve İtalyan şair öldü.

Temmuz 2006 da gazetelerde şöyle bir haber yayınlandı;
“Çağımızın tartışmasız en büyük yazarlarından biri olan Gabriel Garcia Marquez yakalandığı lenf bezi kanseri nedeniyle sağlık durumu kötüleşmiş ve inzivaya çekilme kararı almış, yakın dostlarına bir veda mektubu göndermiş.”
Size mektubun tamamını yazamayacağım ama bir bölümünü almak istiyorum:

“Tanrım bir yudumluk yaşamım olsaydı, aşk içinde yaşardım. Erkeklere yaşlandıkları zaman aşkı bırakmalarının ne kadar yanlış olduğunu anlatırdım. Çünkü insan aşkı bırakınca yaşlanır. “

İki tane duygularını en iyi ifade edebilen kişi ölüm kalım savaşının içinde bile hayatının anlamının en önemli noktası olarak aşkı görüyor. Şunları daha çok yeseydim, daha güzel giysiler alsaydım demiyor. Sadece sevgiye doymadım diyor. Bu çok önemli bir itiraf bence.

Yaşımız kaç olursa olsun yüreğimizden aşık olmak isteğimizi ve aşkı yaşama istediğimizi çıkarttığımız zaman gerçek ölüm bu oluyor demekki. Bedenin yaşamasından daha önemli ruhun ölmesi.

Tanrı hepimize 2 tane el vermiş tokalaşmak için, 2 tane ayak vermiş yürümek için, 2 tane kulak vermiş duymak için, 2 tane göz vermiş görmek için ama bir tane kalp vermiş. Neden mi? Diğerini gidip bulmamız için.

Gerçek aşk yalnızlıktan kurtulmak için ya da ekonomik şartlardan doğan sığınma değildir. Hiçbir menfaat düşünmeden birini sevmektir. Can Yücel bir şiirinde şöyle diyor:

Sen gittikten sonra yalnız kalacağım.
Yalnız kalmaktan korkmuyorum da,
Ya canım ellerini tutmak isterse….

Mevlana da aşk ile maddi değerleri kıyaslamış ve;

ALTIN NE OLUYOR,
CAN NE OLUYOR,
İNCİ, MERCAN DA NEDİR?
BİR SEVGİYE HARCANMADIKTAN,
BİR GÜZELE FEDA EDİLMEDİKTEN SONRA.

Son nefesine kadar aşktan ümidini kesmeyenlere duyurulur 🙂

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Etiketler: ,

Arşiv

Kategorilere Göre Yazılar

Son Yazılar

Takvim

Şubat 2009
P S Ç P C C P
    Mar »
 1
2345678
9101112131415
16171819202122
232425262728  
Reklamlar