Tülay Bilin-ce

Archive for Şubat 22nd, 2009

2-3 gün süren seminerlerimin bitiminde katılanlara son kez bir soru sorarım: “Bu seminerde sizi en çok etkileyen ne oldu?” Nerdeyse %90 ‘ı tek bir şey söyler; “En çok hayatınızdan verdiğiniz örnekler beni etkiledi. Ben de yapabilirim diye düşünüyorum.”

Öyleyse LEWIS CASS doğru söylemiş: “İNSANLAR SÖYLEDİKLERİNİZDEN ŞÜPHE EDEBİLİRLER, AMA YAPTIKLARINIZA İNANIRLAR”

Bir işi bilimsel olarak okumak insanı motive etmez. Nasihatler de insanı sıkar. Bir başkasının deneyimleri daha etkilidir. Burada bir yaptırım yoktur sadece paylaşım vardır. Onun için yazılarımda çoğu kez size kendi yaşadığım deneyimlerimi de anlatıyorum.

Sadece deneyimlerimi anlatırsam o zaman da sıkılırsınız. Gözlemlerim, okumalarım ve deneyimlerim birleşince bu yazılar çıkıyor ortaya. Sizlerden gelen maillere bakınca çok sayıda insan yazılarda kendini bulduğunu, hayatına yön verdiğini ifade ediyor. Hatta bazı yazıları güne başlarken en az bir kere mutlaka okuduğunu ifade eden var. Motive olduklarını ifade ediyorlar. Demek ki doğru yerdeyim.

Bu hafta NOTOS diye bir edebiyat dergisi okuyordum. İçinde genç yazar adaylarına öneriler diye bir bölüm vardı. Okuduktan sonra düşündüm. İnsan yazar olarak mı doğar? Yani sadece yetenek olayı mıdır yazar olmak? Bence hiçbir şey sadece yetenek olayı değildir. Mutlaka payı vardır ama büyük bir yüzde değil. Ampulü bulmak için yüzlerce kez deney yapan Edison deneyimlerinden yola çıkarak şöyle demiş; “DEHA YÜZDE BİR YETENEK, YÜZDE DOKSAN DOKUZ TERDİR”

Lisede edebiyat dersinde kompozisyon dersi vardı. Edebiyat hocası bazen evde yazmak için bazen de derste süre vererek bir konu hakkında bir şeyler yazmamızı isterdi. Bütün derslerde çok başarılı olmama karşı kompozisyon dersim çok kötüydü. Matematik dersine daha çok kafam çalışıyordu. Kompozisyonlarımı hep başkalarına yazdırırdım. Ama bugün gördüğünüz gibi her hafta bu köşede yazı yazıyorum. Bir kitap yazdım. Nasıl oluyor bu derseniz? Çok okumak. Her hangi bir konuda uzmanlık seviyesinde bilgi sahibi olmak çok önemli . Beynimize bilgiler giriyor. Bu bilgiler beynimizde harmanlanıyor. Yani kendi kimliğini buluyor. Bu bilgilerin beynimizden dışarı akması gerek, yoksa boğuluruz. İşte benimki de okuduklarımın paylaşılması oluyor. Bunun adı yazarlık mıdır bilmiyorum, ama ben yazmaktan çok keyif alıyorum. Ama yazmak için de saatlerce çalışmam gerekli. Öyle hop diye aklıma gelip yazmıyorum. Sürekli okuyorum.

“BİLGİNİN EFENDİSİ OLMAK İÇİN, ÇALIŞMANIN KÖLESİ OLMAK GEREKİR” – BALZAC

İşte bana yön veren bir düşünürün bu sözleri oldu. Onun için deli gibi okuyorum ve yazıyorum. Sizlerden gelen maillerden de anlıyorum ki en azından kötü bir şey yapmıyorum.

Okumaktan kim zarar görmüş ki. Ne kadar çok okursak yani öğrenirsek beynimiz o kadar genç kalır. Şu söz ne harika değil mi? 🙂

“DÜNYAYI YÖNETENLER KALEM, MÜREKKEP VE KAĞITTIR” – JAMES HOWELL

Tabii şimdi bu söze teknolojinin getirdiği radyo, televizyon ve bilgisayarı da etkilemek gerekir. Yani bütün mesele öğrenme. Ve sonunda OLMAK, DOLMAK VE TAŞMAK.

İşte taşma noktasına gelince hiçbir engel kalmıyor. Bilirsiniz barajların kapakları açıldığı zaman suyun gücüne mani olmak imkansızdır. Bilgi de aynı şekilde. Bildiklerinizi yazdıkça arkasından daha çok öğrenme isteği geliyor. İnsan yazdıkça yazma isteği duymaya başlıyor. Bu isteğin arkasında ne gizli biliyor musunuz? MUTLULUK

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Reklamlar

Genç adam iyi bir terziymiş. Bir dikiş makinası ve küçücük bir dükkanı varmış. Sabahlara kadar uğraşıp didinir ama pek az para kazanırmış. Çok soğuk bir kış gecesi dükkanı kapatırken elektrik sobasını açık unutmuş ve çıkan yangın onun felaketi olmuş. Artık ne işi varmış ne de parası. Günler boyu iş aramış ama bulamamış. Yük taşımış, bulaşıkçılık yapmış, yine de evinin kirasını ödeyecek kadar para kazanamamış. Sonunda ev sahibinin de sabrı taşınca, küçük bir bavula sığan eşyalarıyla sokakta bulmuş kendini. Mevsim kış, hava ayaz olsa da genç adamın köşesindeki parktan başka gidecek yeri yokmuş.

Bir sabah iş arayacak derman bulamamış bacaklarında. Açlıktan ve soğuktan bitkin bir şekilde bankta otururken, kocaman bir araba yanaşmış kaldırıma. Arka kapıyı açmaya çalışan şöförü kızgınlıkla yana itip arabadan inen yaşlı adam; “Yalnız bırakın beni, parkta dolaşırsam belki sinirim geçer.” diye söylenmiş. Zengin bir işadamı olduğu her halinden belli olan ihtiyar, birkaç adım attıktan sonra bankta titreyen terziyi görmüş. Terzi adamın üzerindeki paltoya bakıyormuş dikkatle. Birden siniri geçiveren ihtiyar; “Zavallı adamcağız kim bilir nasıl üşüyordur, ona nasıl yardım etsem acaba?” diye düşünmeye başlamış.

Oysa terzinin düşlediği paltonun sıcaklığı değilmiş. O, çok kalın ve kaliteli bir kumaştan üretilen bu paltonun sahibine hiç yakışmadığını ve onun vücuduna uygun şekilde dikilmediğini düşünüyormuş. Yaşlı işadamı terzinin yanına yaklaşıp; “Ne o evlat, bu ayazda parkta donmuşsun. İstersen paltomu sana verebilirim” deyince; “Hayır teşekkür ederim. Ben sadece bu paltonun size göre olmadığını düşünüyordum. Kumaş fazla kalın ve sizi olduğunuzdan şişman göstermiş” diye yanıt vermiş terzi. Yaşlı adam bu cevabı alınca hayli şaşırmış. Çünkü o da üzerindeki paltoya onca para ödediği halde kendisine bir türlü yakıştıramıyormuş. “Soğuktan titrerken nasıl böyle bir şeye dikkat edebiliyorsun?” diye soran yaşlı adam; “Ben terziyim” yanıtını alınca; “Benimle gel, hayat hikayeni yolda anlatırsın.” diyerek arabaya bindirmiş bizim terziyi.

Bu karşılaşma, terzinin hayatındaki dönüm noktası olmuş. Böyle yetenekli bir insanın işsiz ve evsiz kalmasına çok üzülen iyiliksever yaşlı adam, terziye bir dükkan açmasına yetecek kadar para vermiş. Bunun karşılığında tek istediği kendi giysilerini bu genç adamın dikmesiymiş. Terzi yeniden bir işe hem de kendi işine başlamanın heyecanıyla deliler gibi çalışmaya başlamış. Bu arada yaşlı işadamı da desteğini esirgemiyor, onu kendi çevresinden zengin kişilerle tanıştırarak yeni siparişler almasını sağlıyormuş. Küçük dükkan, önce kocaman bir modaevine dönüşmüş, sonra da pek çok ünlü marka için üretim yapmaya başlamış. Terzi artık “ünlü işadamı” diye anılır olmuş.

Bir gün ihtiyar adam onu ziyarete gitmiş. Terzi çok büyük bir iş bağlantısı yapmak üzere yurt dışına gidecekmiş ve uçağa yetişmesine az bir zaman varmış. Biraz sohbet ettikten sonra yaşlı adam birden fenalaşmış. Yeni işadamımız ise büyük işi kaçırmak istemediği için uçağa yetişmiş. Yaşlı adam krizi atlatmış ve uzun süre hastanede yatmış bir yandan da sadece bir kez telefon ederek durumunu soran terziyi bekliyormuş. Fakat terzi daha çok para kazanmak için oradan oraya koştururken bir türlü yaşlı adamı ziyarete gidememiş. Aradan o kadar uzun bir süre geçmiş ki bu sefer de utancından yaşlı adamın kapısını çalamaz olmuş.

Bir süre sonra terzinin işleri yolunda gitmemeye başlamış. Fabrikalarını kapatmak zorunda kalmış ve elinde kala kala yine küçücük bir dükkan kalmış. Utana sıkıla yaşlı adama koşmuş hemen nerede hata yaptığını sormak için. Son derece kırgın olan ihtiyar yine de onu kabul etmiş ama anlatacağı öyküyü dinledikten sonra hemen çıkıp gitmesini istemiş.

Başlamış anlatmaya; “Bir zamanlar fakir bir oduncu varmış. Ormandaki bir kulübede yaşar ve odun keserek hayatını kazanırmış. Bir gün kulübesinde yangın çıkmış ve bu yangın bütün ormanı kül etmiş. O çevrede kimse ona güvenip iş vermeyince, çıkınını alan oduncu, eşeğine binip yola koyulmuş. Ağaçların arasında yürürken birinin kendisine seslendiğini duymuş. Başını kaldırınca konuşanın bir bülbül olduğunu görmüş. Bülbül ona; “Senin haline çok üzüldüm, şimdi öyle bir büyü yapacağım ki, eşeğin çok güzel şarkı söylemeye başlayacak. Sen de onunla gösteriler yapıp çok para kazanacaksın” demiş. Gerçekten de eşek birbirinden güzel şarkılar söylemeye başlamış. Oduncu o şehir senin bu kasaba benim dolaşıp eşeğine şarkı söyletiyor ve herkes onları izlemek için birbiriyle yarışıyormuş. Oduncu ve şarkı söyleyen eşeği bütün ülküde ünlenmişler.

Bir gün yine bir gösteriye yetişmek için koştururken, bülbülün yardım isteyen sesini duymuş oduncu. Bir kedi bülbülü yakalamış ve yemek üzereymiş. Şöyle bir duraklamış ama gösteriye gitmemeyi, onca parayı kaçırmayı gözü yememiş. Arkasına bakmadan kaçmış oradan. Gösteri başladığında ise eşeği her zamanki güzel şarkılar söylemek yerine sadece bir eşeğin çıkarabileceği sesleri çıkarmış. Oduncu kendisini şarlatanlıkla suçlayan izleyicilerin elinden canını zor kurtarmış. İşte o zaman bülbül ölünce büyünün bozulduğunu anlamış. Ben de senin bülbülündüm ve sen beni öldürdün, büyü de o yüzden bozuldu. Keşke güzel giysiler dikenden dostluk ipliğini koparmasaydın.”
Öyküyü dinleyince hemen çekip gitmiş terzi, çünkü söyleyecek bir sözü yokmuş….”

Bu güzel hikayenin arkasından bir şeyler yazmaya gerek yok sanırım. Hepimizin başına gelebilecek bir hikaye. Bülbülün ölmesine asla müsaade etmemeliyiz.

Dostluk ipimizin kopmaması dileğiyle….

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Hatırlamak istiyorum ama unutuyorum diyorsanız üzülmeyin. Hatırlamak istediğinizi teknik yöntemler kullanarak hatırlayabilirsiniz.

Hatırlama tekniklerini öğrenmek için çok zaman harcadım. Eskiden sanırdım ki sadece çok zeki insanlar her şeyi hatırlar. Oysaki öyle değilmiş. Hatırlamak için zeki olmaya gerek yokmuş. Sadece tekniklerini bilmek gerekliymiş. Ben eskiden konuyla ilgili fıkra anlatanlara veya bir anektot anlatanlara bayılırdım. Nasıl hatırlayıp da tam yerinde anlatırlar diye hayranlık duyardım. Meğerse bu sadece beynini terbiye etmekle ilgili bir alışkanlıkmış. Beynimizi kendi haline bırakırsak ya da gereksiz şeylerle beynimizi doldurursak hatırlama konusunda geri kalırız. Birçok insan çoğu şeyi unuttuğu zaman beyin fonksiyonlarının iyi çalışmadığını, hasta olduğunu ya da yeteri kadar zeki olmadıklarını sanırlar.

Evinizdeki kitapları kütüphaneye gelişigüzel koyduğunuz zaman aradığınızı bulmakta zorlanırsınız. Mutlaka bulursunuz ama gerekli olduğu zaman değil de belki ertesi günü bulursunuz. Bulmak için de çaba sarf etmeniz gerekir. Oysaki konularına göre düzenlenmiş bir kütüphanede bir kitabı bulmak birkaç saniyedir. Beynimiz de bizim kütüphanemizdir. Eğer bilgileri beynimizin içine gelişigüzel atarsak hiçbir şeyi hatırlayamayız. Hatırlamanın bir tekniği olduğunu öğrendikten ve uyguladıktan sonra artık hiçbir şeyi unutmuyorum. Bir konu hakkında sohbet ederken o konuyla ilgili anektot veya fıkra anında aklıma geliyor. Bilirsiniz bir söz zamanında kullanılmayınca değeri olmuyor. Sohbet bittikten ve insanlar dağıldıktan sonra arkadaşımızı arayıp konuyla ilgili aklımıza geleni söylemeyiz.

Yazı yazmak için bilgisayarın başına oturduğumda sadece yazacağım konuya karar vermiş oluyorum. Parmaklarımı klavyeye koyduktan sonra beynimin içinden bütün bilgiler dökülüyor. Neden mi? Çünkü beynimin içindeki bilgiler düzenli. Yani klasörlere yerleşmiş durumda. İlgili bilgi kendiliğinden ve doğru zamanda geliyor. Bu da beni çok mutlu ediyor. Bu klasörlere bilgileri nasıl mı yerleştirdim?

Yani hatırlama teknikleri nelerdir?

1- Gereksiz bilgilerin akılda tutulmaması
2- Akılda tutulması gerekmeyen ama unutulmaması gereken her şeyi yazmak, yani bir ajanda kullanmak,
3- Okunan her şeye konsantre olmak,
4- Konsantre olunan kitabın altını çizmek ve bu çizili yerleri tekrarlamak. Unutmamanın en önemli şartı tekrardır. Yeni duyduğunuz bir fıkrayı gün içinde 3-4 kişiye anlatarak deneyin. İddia ediyorum o fıkrayı asla unutmazsınız.
6- Aynı anda iki iş yapmamak. Tek işe konsantre olmak
7- Hatırlanması gereken konu ile ilgili zihin haritaları çıkarmak
8- Yapılan işe mana katmak
9- Bir işle uzun süre ilgilenmemek. Birer saat arayla molalar vermek ve beyni dinlendirmek,
10- Unutulmaması gereken isim, sayı veya olay için akıldan onunla ilgili senaryo yazmak.

Geçenlerde yeni tanıştığım biriyle sohbet ederken, verdiğim seminerlerin konusunu sordu. Ben de stres, mutluluk, duygular, hatırlama teknikleri vs. dedim. Bana şöyle bir soru sordu, “Hatırlamama teknikleri de var mı?”

Evet bazen bazı şeyleri hatırlamak bazı şeyleri de hatırlamamak isteriz. Şimdi aklıma güzel bir hikaye geldi. Bu hikaye çölde yolculuk eden iki arkadaş hakkında anlatılır.

“Yolculuğun bir aşamasında iki arkadaş tartışırlar. Biri ötekine bir tokat atar. Tokadı yiyenin canı çok yanar ama tek kelime etmez ve kum üzerine şu sözleri yazar; BUGÜN EN İYİ ARKADAŞIM BANA BİR TOKAT ATTI. Yıkanabilecekleri bir vahaya rastlayana dek yürümeyi sürdürürler. Tokadı yiyen yıkanırken batağa saplanır. Boğulmak üzereyken, arkadaşı tarafından kurtarılır. Boğulmak üzeren olan arkadaş tam selamete çıktıktan sonra, bir kaya parçası üzerine şu sözleri kazır; BUGÜN EN İYİ ARKADAŞIM BENİM HAYATIMI KURTARDI. Önce tokadı atan sonra da en iyi arkadaşının hayatını kurtaran kişi ona şöyle der;
-Senin canını yaktığımda bunu kum üzerine yazdın. Ama şimdi kayaya yazıyorsun. Neden?
Arkadaşı şöyle cevap verir;
-Biri bizi incittiğinde bunu kum üzerine yazmalıyız ki, bağışlama rüzgarı estiğinde onu silebilsin. Ama biri bize iyi bir şey yaparsa, onu kayaya kazımalı ki, onu hiçbir rüzgar yok etmesin.”

Önemli olan hatırlamamız ve hatırlamamamız gerekenleri ayırabilmek. Bunun için de sadece akıl gerekli. İkisini birbirinden ayırt edebilmek için.

Tanrım aklımı koru… 🙂

Sevgiler
Tülay Bilin

Hatırlamak istiyorum ama unutuyorum diyorsanız üzülmeyin. Hatırlamak istediğinizi teknik yöntemler kullanarak hatırlayabilirsiniz.

Hatırlama tekniklerini öğrenmek için çok zaman harcadım. Eskiden sanırdım ki sadece çok zeki insanlar her şeyi hatırlar. Oysaki öyle değilmiş. Hatırlamak için zeki olmaya gerek yokmuş. Sadece tekniklerini bilmek gerekliymiş. Ben eskiden konuyla ilgili fıkra anlatanlara veya bir anektot anlatanlara bayılırdım. Nasıl hatırlayıp da tam yerinde anlatırlar diye hayranlık duyardım. Meğerse bu sadece beynini terbiye etmekle ilgili bir alışkanlıkmış. Beynimizi kendi haline bırakırsak ya da gereksiz şeylerle beynimizi doldurursak hatırlama konusunda geri kalırız. Birçok insan çoğu şeyi unuttuğu zaman beyin fonksiyonlarının iyi çalışmadığını, hasta olduğunu ya da yeteri kadar zeki olmadıklarını sanırlar.

Evinizdeki kitapları kütüphaneye gelişigüzel koyduğunuz zaman aradığınızı bulmakta zorlanırsınız. Mutlaka bulursunuz ama gerekli olduğu zaman değil de belki ertesi günü bulursunuz. Bulmak için de çaba sarf etmeniz gerekir. Oysaki konularına göre düzenlenmiş bir kütüphanede bir kitabı bulmak birkaç saniyedir. Beynimiz de bizim kütüphanemizdir. Eğer bilgileri beynimizin içine gelişigüzel atarsak hiçbir şeyi hatırlayamayız. Hatırlamanın bir tekniği olduğunu öğrendikten ve uyguladıktan sonra artık hiçbir şeyi unutmuyorum. Bir konu hakkında sohbet ederken o konuyla ilgili anektot veya fıkra anında aklıma geliyor. Bilirsiniz bir söz zamanında kullanılmayınca değeri olmuyor. Sohbet bittikten ve insanlar dağıldıktan sonra arkadaşımızı arayıp konuyla ilgili aklımıza geleni söylemeyiz.

Yazı yazmak için bilgisayarın başına oturduğumda sadece yazacağım konuya karar vermiş oluyorum. Parmaklarımı klavyeye koyduktan sonra beynimin içinden bütün bilgiler dökülüyor. Neden mi? Çünkü beynimin içindeki bilgiler düzenli. Yani klasörlere yerleşmiş durumda. İlgili bilgi kendiliğinden ve doğru zamanda geliyor. Bu da beni çok mutlu ediyor. Bu klasörlere bilgileri nasıl mı yerleştirdim?

Yani hatırlama teknikleri nelerdir?

1- Gereksiz bilgilerin akılda tutulmaması
2- Akılda tutulması gerekmeyen ama unutulmaması gereken her şeyi yazmak, yani bir ajanda kullanmak,
3- Okunan her şeye konsantre olmak,
4- Konsantre olunan kitabın altını çizmek ve bu çizili yerleri tekrarlamak. Unutmamanın en önemli şartı tekrardır. Yeni duyduğunuz bir fıkrayı gün içinde 3-4 kişiye anlatarak deneyin. İddia ediyorum o fıkrayı asla unutmazsınız.
6- Aynı anda iki iş yapmamak. Tek işe konsantre olmak
7- Hatırlanması gereken konu ile ilgili zihin haritaları çıkarmak
8- Yapılan işe mana katmak
9- Bir işle uzun süre ilgilenmemek. Birer saat arayla molalar vermek ve beyni dinlendirmek,
10- Unutulmaması gereken isim, sayı veya olay için akıldan onunla ilgili senaryo yazmak.

Geçenlerde yeni tanıştığım biriyle sohbet ederken, verdiğim seminerlerin konusunu sordu. Ben de stres, mutluluk, duygular, hatırlama teknikleri vs. dedim. Bana şöyle bir soru sordu, “Hatırlamama teknikleri de var mı?”

Evet bazen bazı şeyleri hatırlamak bazı şeyleri de hatırlamamak isteriz. Şimdi aklıma güzel bir hikaye geldi. Bu hikaye çölde yolculuk eden iki arkadaş hakkında anlatılır.

“Yolculuğun bir aşamasında iki arkadaş tartışırlar. Biri ötekine bir tokat atar. Tokadı yiyenin canı çok yanar ama tek kelime etmez ve kum üzerine şu sözleri yazar; BUGÜN EN İYİ ARKADAŞIM BANA BİR TOKAT ATTI. Yıkanabilecekleri bir vahaya rastlayana dek yürümeyi sürdürürler. Tokadı yiyen yıkanırken batağa saplanır. Boğulmak üzereyken, arkadaşı tarafından kurtarılır. Boğulmak üzeren olan arkadaş tam selamete çıktıktan sonra, bir kaya parçası üzerine şu sözleri kazır; BUGÜN EN İYİ ARKADAŞIM BENİM HAYATIMI KURTARDI. Önce tokadı atan sonra da en iyi arkadaşının hayatını kurtaran kişi ona şöyle der;
-Senin canını yaktığımda bunu kum üzerine yazdın. Ama şimdi kayaya yazıyorsun. Neden?
Arkadaşı şöyle cevap verir;
-Biri bizi incittiğinde bunu kum üzerine yazmalıyız ki, bağışlama rüzgarı estiğinde onu silebilsin. Ama biri bize iyi bir şey yaparsa, onu kayaya kazımalı ki, onu hiçbir rüzgar yok etmesin.”

Önemli olan hatırlamamız ve hatırlamamamız gerekenleri ayırabilmek. Bunun için de sadece akıl gerekli. İkisini birbirinden ayırt edebilmek için.

Tanrım aklımı koru… 🙂

Sevgiler
Tülay Bilin

tulayb18@gmail.com

Zuhal Olcay’ın bir filmini seyretmiştim. Filmin adı “Dünden Sonra Yarından Önce” idi. Kariyer peşinde olan bir karı kocayı canlandırıyorlardı. İkisinin de çok yoğun iş temposu vardı. Karı koca birbirlerine deli gibi aşıktılar. O yoğun iş temposunda birbirlerine zaman ayırmak için deli oluyorlardı ama özellikle kadının iş temposu daha yoğundu. İş seyahatleri çoktu. Kocası sürekli onu çok sevdiğini ve çok özlediği söylüyordu.

Bir müddet sonra adam kadına işten çık seni çok özlüyorum demeye başladı. Kadın da kocasını çok sevdiği için bir gün geldi “peki” dedi ve işten çıktı. Kendine küçük bir resim galerisi açtı. Ama galeri kadının bütün zamanını almıyordu. Çünkü mesai saatlerinde çalışıyor ve erkenden eve geliyordu. Zaten kadının bütün amacı kocasına zaman ayırmak olduğundan başka bir işle ilgilenmiyordu. Erkenden eve gelip yemeğini yapıp kocasını bekliyordu. Ama kocası seyahatler ve iş toplantılarından sürekli eve geç geliyordu. Kadın sıkılıyordu. Yapacak hiçbir işi olmadığı için kocası eve gelince de surat asıyordu. Şık şık sofralar hazırlıyor ve sofra gece saat 23.00 e kadar ortada duruyordu. Kocası eve geldiğinde kadını genellikle koltuğun üstünde uyumuş buluyordu. Üstelik kocası için giyinmiş ve süslenmiş bir vaziyette.

Adam kadına kızmaya başladı. Neden beni sürekli böyle bekliyorsun benim geliş saatim belli olmaz sen yemeğini ye ve yat demeye başladı. Aralarında kopukluk başlamıştı. Adam bir gün şöyle dedi; “Senin bu halini hiç sevmiyorum. Ben eski karımı istiyorum. Sürekli bana endeksli yaşaman hoşuma gitmiyor.” Oysaki kadın kocası için işten çıkmıştı. Onun için kariyerini bırakmıştı. Bir gün kadın şüphelendi adamı takip etti. Kocasını sekreterinin evinde yakaladı. Eve geldi kocasının bavulunu hazırladı ve götürüp sekreterinin kapısına bıraktı. Zili çaldı. Adamın bavulunu eline verdi ve “İlişkimiz bitti” dedi.

Şimdi bu filmi bize niye anlattın diyeceksiniz. Şunun için; İlişkilerimizde yaşadığımız sorunlardan birine örnek olsun diye anlattım. Bu model evlilik çok var. Erkekler evlenseler bile eski hayatlarını yaşamaya devam ediyorlar. Erkek yine maçına gidiyor. Eve gelince yine maçını seyrediyor, okunmamış gazetelerini okuyor. İş hayatının içinde olduğundan hayatı takip edebiliyor. Yeni yeni insanlar tanıyor. İş toplantıları ve seyahatleri hiç kaçırmıyor. Bu toplantılar çocuğunun doğum gününe rastlasa bile. Erkek arkadaşları ile içkili yemeklere gidiyor.

Bunlar çok normal. Çünkü insan evlenince hayattan elini ayağını çekecek hali yok ki. O zaman kimse evlenmez. Ama kadınlarımız bunun aksini yaşıyor. Eğer çalışmıyorsa bütün hayatını kocasının işten eve gelme saatine göre ayarlıyor. Kocasının eve her gece aynı saatte ve mutlaka erken gelmesini istiyor. Zaten bütün gün ev işi yapmış, yemek yapmış, ütü yapmış. Yorgunluktan ölmüş. Güzel yemekler yapmış. Güzel bir sofra hazırlamış. Ama kocası eve geç geliyor. O akşam toplantısı varmış. Kadın çalışma hayatının içinde olmağı için toplantının önemini anlayamıyor. Kuşku duymaya başlıyor acaba yalan mı söylüyor, acaba artık beni sevmiyor mu diye. Beyninin içinde şüpheler kol geziyor. Huysuzluklar başlıyor. Çünkü bütün dünyası kocası ve de çocukları. Bu dırdırlar çoğaldıkça adam dış dünyaya daha çok açılmaya başlıyor ve canı eve gelmek istemiyor. Çünkü kadın kendine ait bir dünya yaratamadı.

Oysaki kadın da çalışıyor olsa durum biraz daha iyi. Aslında sorun çalışmak veya çalışmamaktan ziyade kişilerin kendilerine ait hobileri olmamasından kaynaklanıyor. Kendilerini oyalayacak keyifli saatleri yaratamıyorlar. Tek eğlenceleri birlikte olmak. Bir taraf bu birlikteliği aksattığı zaman sorun başlıyor. Adamın belki bekarken de toplantıları veya seyahatleri vardı. Ama kadın şöyle düşünür bir evlenelim de ben onu nasıl olsa yollamam. İşte en büyük yanılgı bu. Bir evlenelim ben onu nasıl olsa değiştiririm. Kimse kimseyi değiştiremiyor. Mutsuzluklar başlıyor. Hiç birimiz kendimizi değiştirmeyi göze alamıyoruz. Ama karşımızdakinden değişmesini bekliyoruz.

Çevremdeki mutsuz birlikteliklere bakıyorum. Taraflar sürekli karşı tarafı şikayet ediyor. Ama kendisinin bir şey yapması gerektiğine asla inanmıyor. Bu durumu kabullen diyorum. Kabullenmiyor. Peki ayrıl o zaman diyorum. Bu sefer de kızıyor. Tek istediği var karşı taraf onun istediği gibi biri olsun. Tek çözüm bu diyor. Yani çözümsüzlük.

Eğer kişiler kendilerine keyif alanları bulurlarsa daha mutlu olurlar. Bu keyif alanları dediğim beyinlerini oyalayacak öğrenme alanları demek istiyorum. Yoksa öyle altın günleri pastalar börekler demek istemiyorum. Beynini meşgul edecek öğrenmeler. Okuma olabilir. Bir kurs olabilir. Kendiyle meşgulken karşısındakinin zayıf taraflarını görmeye vakti olmaz. Hiçbir iş yapmayınca sadece zayıf taraflara endeksli yaşıyor. O zaman da işte hır çıkıyor. Sonra da eskiden böyle değildi çok değişti gibi cümleler ortalarda dolaşıyor.

Mutlu birliktelikler için biraz özel alanlar yaratıp ve karşılıklı bu özel alanlara saygı gerekli diye düşünüyorum.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com


Arşiv

Kategorilere Göre Yazılar

Son Yazılar

Takvim

Şubat 2009
P S Ç P C C P
    Mar »
 1
2345678
9101112131415
16171819202122
232425262728  
Reklamlar