Tülay Bilin-ce

Archive for Şubat 28th, 2009

Orta yaşı geçmiş adam ormanda yürüyüşe çıkmıştı. Sabahın erken saatiydi. Kimseler yoktu. Birden bire karşısına bir cin çıktı. “Dile benden ne dilersen” dedi. “Sadece bir tek şey” dile dedi. Adam düşündü ve Amerika’dan Asya’ya bir köprü istiyorum dedi. Cin bunun çok zor olduğunu, yapamayacağını, başka bir şey istemesini söyledi. Adam düşündü ve başka bir istek geldi aklına; “Bu yaşıma kadar kadınları hiç anlayamadım. Bana onların sırrını verir misin?” dedi. Cin; “Sen köprüyü kaç şeritli istiyordun?”

Cin için bile Amerika’dan, Asya’ya köprü yapmak daha kolay gelmiş. Yeter ki kadınları anlatmasın. Çünkü cin bile kadınları anlayamamış. Yıllardır duyarım kadınlar erkekleri, erkekler de kadınları bir türlü anlayamadılar. Neyi niçin yaptıklarını bilemediler.

Son zamanlarda kadınlar ve erkekler ile ilgili çok yazı okudum. Son olarak da bir kitap okudum. Kitabın adı; “Erkekler neden dinlemez & Kadınlar neden harita okuyamaz” Kitabın yazarı; Allan & Barbara Pease
Size bu kitaptan alıntılar yapmak istiyorum:

“Erkekler ve kadınlar birbirinden farklıdır. Birbirlerinden daha iyi ya da daha kötü değiller, sadece farklılar.

1960’ların sonuna kadar, insan beyni konusunda birçok veri, savaş alanında ölen askerlerden elde ediliyordu ve üzerinde çalışılacak çok aday vardı. Sorun, bunların çoğunun erkek olmasıydı; kadın beyninin de aynı şekilde çalıştığı varsayılıyordu. Bugün yapılan araştırmalar, kadın beyninin erkek beyninden çok farklı çalıştığını göstermektedir. Cinsiyetler arasında yaşanan ilişkilerdeki sorunların büyük bölümünün kaynağı burada yatmaktadır. Kadın beyni erkek beyninden biraz daha küçüktür, ancak bu farkın kadın beyninin performansını etkilemediği çalışmalar sonucunda ortaya çıkmıştır. 1997 yılında Danimarkalı araştırmacı Berte Pakkenberg, ortalama olarak bir erkeğin beyin hücrelerinin sayısının kadınınkilerden dört milyar fazla olduğunu, ancak genel zeka açısından kadınların erkeklerden %3 üstün olduğunu ortaya koymuştur.

1995 yılında Yale Üniversitesi’nde Roris Bennett ve Sally Shaywitz öncülüğündeki bilim adamları tarafından, erkekler ve kadınlar üzerinde testler uygulandı ve kafiyeli sözcükler konusunda beynin hangi tarafının kullanıldığını bulmaya çalıştılar. MRI yardımıyla, beynin farklı bölümlerindeki kan dolaşımında küçük değişiklikleri saptadılar. Sonunda, erkeklerin konuşma için beynin sol tarafını, kadınların ise her iki tarafı kullandığını kanıtladılar. 90’larda buna benzer birçok deney yapıldı ve hep aynı sonuçlar ortaya çıktı. Erkek beyni ve kadın beyni farklı çalışıyordu.

“Neden gazete okurken ya da televizyon seyrederken benim ona söylediklerimi duymuyor?” sorusu, dünyada hemen her kadının sorduğu bir sorudur. Bunun nedeni, erkeğin beyninin bir anda sadece bir iş yapmaya uygun olmasıdır; Kadın beyni, bir anda birden çok iş yapmaya uygundur.”

Son zamanlarda bu tür bilgileri birçok yerde okuyordum.. Ancak bu kitap bilimsel boyuttaki incelemeleri anlatıyor. Artık erkek ve kadının birbirinden tamamen farklı yaratılmış olduğuna inanmaktayım. Şimdi erkekleri daha iyi anlıyorum. İnternette dolaşan yazılarda kadın ve erkek ilişkilerini karikatürize eden yazılar bile var. Şimdi ise biz kadınların bazı davranışlarını erkeklerin dilinden okuyalım. Gülmemek mümkün değil 🙂

– 8 hafta süren baş ağrıları baş ağrısı olamaz, bir doktora gidin.
– Alışveriş yapmak zevkli değildir ve asla da olmayacaktır.
– “Beni seviyor musun?” diye sormayın. Emin olun ki sevmesek yanınızda bir saniye bile durmayız.
– Bizden sizinle aynı üzüntüyü çekmemizi beklemeyin, o sizin kız arkadaşlarınızın işidir.
– Bir yere gittiğimizde, hangi kıyafeti giyerseniz giyin, size çok yakışıyor, yemin ederiz. O yüzden bir daha sormayın.
– Biz erkekler basitizdir. Mesela sizden ekmeği getirmenizi istiyorsak, aslında ekmeği getirmenizi istiyoruzdur. Bundan “ekmek masada değil” diye bir iğneleme yaptığımız sonucunu çıkarmayın.
– Eğer 2 değişik şekilde anlayabileceğiniz bir şey söylemişsek ve bunlardan biri kötü ve sizi üzecekse, kesinlikle öbür anlamında söylemişizdir, boşuna bizi sıkıntıya sokmayın.
– Eğer bir şey istiyorsanız sormanız yeterli. Bir şeyi açıklığa kavuşturalım. Biz erkekler öyle farklı anlamlar taşıyan dolaylı soruları anlamayız. Ne istiyorsanız doğrudan söyleyin.
– Eğer şişmanladığınız düşünüyorsanız büyük ihtimalle şişmanlamışsınızdır zaten. Bize sormayın, cevap vermeyi reddediyoruzdur.
– En karmaşık durumda bile bizim için temel kural şudur. “En kolayını seç” Bizden komplike şeyler beklemeyin.
– Erkekler en fazla 16 renk görürler. Mesela, şampanya bir renk değil, bir içkidir.
– Erkeklerin çoğunun en fazla 3 çift ayakkabısı vardır.
– Biz basitizdir. O yüzden 30 çift ayakkabınızdan hangisinin kıyafetinize uyacağını sormayın, bilmiyoruzdur.
– Evi temizleyip yorulduktan sonra, yüzünüze bakılmayacak haldeyseniz, yaptığınız temizliğin bizin için bir anlamı yoktur. Takdir beklemeyin. Temiz bir evden önce güzel, en azından bakılı görünen bir kadınla bir evi paylaşmak daha anlamlıdır.
– Ev işlerinden sonra yattığınız yerde sızıp kalıyor ve her türlü kur çabasına yorgunum diyorsanız bu bizi bozar. Bir erkeğe temiz evden önce temiz bir eş ve hatta sadece bir eş lazımdır. Temizlik bir temizlikçi tarafından da yapılabilir ama bazı şeyler temizlikçi ile yapılmaz, yapılmamalı da.
– Size “neyiniz var? diye sorduğumuzda, “hiçbir şeyim yok” derseniz size inanırız, bizim için olay bitmiştir. O yüzden bir şeyiniz varsa dorudan söyleyin sonra bizi anlayışsız durumuna düşürmeyin.

Tanrı kadınları erkekler için, erkekleri de kadınlar için yarattığına göre birbirimizi tanıyarak mutlu mutlu yaşamalıyız. Espriler bir yana dünya ne kadınlar ne de erkekler olmadan çok anlamsız olurdu.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Reklamlar
Etiketler: , , ,

Hayat bazen komik bazen de aşırı ciddi geçiyor. Önemli olan en ciddi anlarınızda bile komik anları kaçırmamaktır. Anlatacağım olay tam da burada kurduğum cümlenin aynısı. Üzüntülü bir anımda komik bir şeye gülmeden edemedim. Ve bunu sizinle paylaşmak istedim.

Bayram öncesindeki hafta annem rahatsızlandı. Kendisi bir akciğer hastası olduğundan nefes almada güçlük çektiği için doktoru hastaneye yatması gerektiğini söyledi. Doktoru bir özel üniversite hastanesinde çalıştığından annemi de oraya yatırdık. Hizmet kalitesi harikaydı. Evimizde bile bundan daha rahat olamazdık. Üniversite hastanesinin özelliklerinden biri doktor, tıp öğrencileriyle birlikte vizite çıkıyor. Yani öğrencilere hastaların durumu anlatılıp onların teorikte öğrendikleri derslerin hasta üzerinde de tatbiki yaptırılıyor. Yani doktor hastasının başına öğrencileri ile birlikte geliyor.

Bir öğleden sonra doktor yanına öğrencilerini almış geldi. Valla sanırım 15 kişi vardılar. Annemi öğrencilerine anlattı. 15 tane tıp öğrencisi annemin sırtını dinledi ve hocalarının anlattığı hastalık türünü öğrenmiş oldular. Bir diğer gün bakıyorum hepsi yan odadaki hastanın başındalar.

Odamız iki kişilikti. Hastaneden çıkmadan bir gün önce yanımızdaki yatağa bir hasta yatırdılar. Annem 78 yaşında ve cin gibi bir kadın. Yeni yatan hasta da 75 yaşında bir kadındı. Kadın yatağa oturdu. Biraz sonra bir bayan tıp öğrencisi geldi. Kadına hastalığı ile ilgili sorular sormaya başladı. Kadın hepsine yarım yamalak cevap verdi. Yarım yamalak diyorum çünkü kadının aklı başında idi ama derdini anlatmakta zorluk çekiyordu. İstanbullu bir bayandı ama sorular karşısında kendini bir türlü ifade edemedi. Zaman zaman neresinin ağrıdığına bile karar veremedi. Bir ara tıp öğrencisi buraya ne şikayetle geldiniz dediğinde kadın cevap veremedi. Allahtan oğlu imdada yetişti ve sadece chek-up yaptırmak istediklerini söyledi.

Neyse tıp öğrencisi teşekkür etti ve gitti. Aradan 10 dakika geçti ki bir başka öğrenci geldi. Bu seferki erkek öğrenciydi. Size bazı sorular sormam gerekli dedi ve elindeki listeyi masaya koydu başladı soruları sormaya.

Hasta olan kadının kanser teşhisi ile 4 yıl önce bir göğsünü almışlar. İki gözünden katarak ameliyatı olmuş. Bir de dizlerinde problem varmış. Ameliyat demişler ama kadın istememiş. Bütün olay bu, ama bir türlü anlaşamadılar. Öğrenci elindeki kağıttan okuyup okuyup soru soruyor kadın da cevapladıkça öğrenci kağıdı işaretliyor. Genç delikanlı bütün hastalıklarını öğrendi. Uykularının düzenini sordu. Yeme içme düzenini sordu. Kaç doğum yaptığını sordu. Birden bire şöyle bir soru geldi :

– Adet kanamalarınız nasıl gidiyor?
O anda gülmekten ölüyordum. Kadın da çok şaşırdı ve şöyle dedi;
– Evladım ben 75 yaşındayım ben de adet mi kaldı ki artık 🙂
Bu sefer genç delikanlı şöyle dedi;
– Menepoza girdiniz mi?
Kadın yeniden güldü;
– Oğlum menepoz da biteli yıllar oldu 🙂
Ben artık sesli olarak gülmeye başladım.
Tekrar sorular devam etti. Delikanlı soruların arasında şöyle bir soru sordu ki bu benim şok olmama neden oldu;
– İntihar etmeyi düşünüyor musunuz?
Kadın kısa yoldan üçkuluvallah bir Elham okudu. “Tövbe, tövbe” diye başını salladı. “Niye düşüneyim ki?” dedi. Bu soru beni çok şaşırttı. Sonra kanserli başka bir hastayla sohbet ederken kadın dedi ki;
– Ben de kanser hastası olduğum için biliyorum. Bana da her seferinde o soruyu soruyorlar. Bütün kanserli hastalara soruyorlar ki hayata ne kadar bağlı olduğunu öğrenmek için.

Bana bu soru çok garip gelmişti. İnsana 10 kere sorsalar aklında yoksa da düşünür hale gelir. Burada doktorların yaptıklarını eleştirmek değil amacım, ama bana garip geldiği gibi soru sorulan kadın da çok şaşırdı. Aslında kadına da göğüs kanseri olduğundan sorulmuştur herhalde. Ama böyle “Boyun ve kilon kaç?” diye sorulurken, birden bire “İntihar etmeyi düşünüyor musun?” diye bir soru beni şaşırttı.

Bu sorunun etkisi tam geçiyordu ki öğrenci, kadına şu soruyu sordu;
– Son zamanlarda kilo kaybınız oldu mu?
Kadın oldukça şişman bir kadındı.
-Evet, son zamanlarda biraz kilo kaybım oldu dedi.
Öğrenci;
– Kaç kilo verdiniz? diye sordu.
Kadın şöyle cevap verdi;
-Kilo olmadı daha, 100 gr. verdim, deyince ben oturduğum sandalyeden düşüyordum gülmekten.

Hani tam körler sağırlar birbirini ağırlar muhabbeti. Kadın zaten 100 kg üstünde bir kadın. 100 gr verdiğini nasıl anlamış olabilir ki. Ben gülmekten kendimi odadan dışarı atmak zorunda kaldım. Bir müddet sonra öğrenci teşekkür etti ve gitti. Ama bir türlü tam gidemedi. Elindeki kağıt ile en az 5-6 kere daha geldi. Sorduğu soruları birer kere daha sordu. ikisi de bu soru cevap muhabbetinden çok yoruldular ki bir daha öğrenci gelmedi.

Ertesi sabah doktorlar yine çok kalabalık olarak geldiler. Annemi iyi buldukları için hastaneden çıkmamızı uygun buldular. Sevinç içinde evimize geldik. Bayramı evimizde geçirdik.

Bu arada ne kadar geçmiş de olsa bayramınız kutlu olsun. Sağlıklı günler hepimizin olsun ve çok mutlu olalım.

Sevgiler

Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Hiç aşık oldunuz mu? Ben oldum 🙂 Hem de üç kere.

Bu dünyada hiç aşkı yaşamadan ölenler de var. Hatta aralarında aşk diye bir şey yoktur bile diyenler var. Aşkı yaşayan insanın yüreği daha yumuşaktır. Çünkü inanılmaz acı yaşamıştır. O acı ile olgunlaşmıştır.

Peki aşık olduğunuz ve aşkınıza kavuşamadınız. Ya da o sizi yeteri kadar sevmedi. Bana yar olmayan başkasına da yar olmasın der misiniz? Aşık olan insanın tek dileği onun iyi olmasını istemek değil midir? Tek amacı ona zarar gelmemesi değil midir?. Çünkü onu canı gibi seviyordur. O iyi olsun başka bir şey istemem diyordur.

Oysa aynı fikirde olmayanlar da var. Sırf onu çok sevdiği ve sahip olamadığı için onu öldürmek isteyenler. Bu duyguyu anlayamıyorum. Ben sevdiğime zarar vermekten çok korkarım. O iyi olsun hatta mutlu olsun bana yeter derim. Bütün bunları neden yazıyorum biliyor musunuz? 6.10.2007 tarihli Hürriyet Gazetesinin 3. sayfasındaki bir haber dikkatimi çekti:

“Ayrıldığı sevgilisinin evlendiğini öğrenen yat kaptanı, “Senin için ölmeye bile hazırım” notu iliştirilmiş çiçek buketiyle gittiği randevuda dehşet saçtı. Eski sevgilisini 6 yerinden bıçaklayan çılgın aşık, kendini de yaraladı. Midiliç, eski sevgilisine “Seni seviyorum, benimle evlenecektin. Ne olur geri dön” dedi. İsteğinin geri çevrilmesine sinirlenen Midiliç, eski sevgilisini göğsünden ve karnından 6 bıçak darbesi ile yaralayıp kendisini de karnından bıçakladı”

Bu haberi okuduktan sonra çok düşündüm. İnsan sevdiği insanı ve çok sevdiği için nasıl öldürmek ister? İnanın bilemiyorum. Aşk üzerine yazılmış şarkılar ararken Orhan Gencebay’ın şarkı sözleri geldi önüme. Bilirsiniz kendisi aşk üstadıdır. Orhan Gencebay Zalimsin adlı şarkısının bir mısrasında şöyle diyor;

“Sen mutlu ol yeter ben çile çekerim”

Başka bir şarkısının sözleri ise şöyle;

Dertler Benim Olsun

Bir zamanlar benim sevgilimdin
Yanımdayken bile hasretimdin
Şimdi başka bir aşk buldun
Mutluluk senin olsun
Dertler benim, çile benim, hasret benim
Hayat senin, senin olsun
Ömrüm senin, senin olsun

Ben daha ne çile, dertlere yolcuyum
Ben alnına dert yazılan kader mahkumuyum
Farketmez yaşamam, sen mesut ol yeter
Dertler bana gönül vermiş
Ben aşk sarhoşuyum

Dilerim her arzun gerçek olsun
Hayat bu, şansın hep açık olsun
Dertler benim, çile benim
Hayat senin senin olsun
Hatıralar, hasret benim
Ömrüm senin senin olsun

Bir gün daha geçti yine sensiz
Aşkım ağlıyor bak, sessiz sessiz
Çare bensiz, ben çaresiz
Ümidim senin olsun
Sana gelen dertler benim
Mutluluk senin olsun

Bakın Orhan Gencebay da kendisinin olmayan sevgilisine mutluluk diliyor. Demek ki benim olmayan sevgili ölsün demek çok doğru değil. Gerçekten seven kişi sevgilisine kavuşamasa bile ona mutluluk dileyebilmeli. Gerçek aşk budur bence.

Tüm aşıkların sevgililerine kavuşması dileğiyle mutluluklar diliyorum.

Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Etiketler: ,

Size yazdıklarım bazen duygular, bazen kişisel gelişim, bazen aşklarımız, bazen çocuklarımız bazen de benim hayatımın içinden yaşanmışlıklar ya da halen yaşananlar; Bugün size halen yaşananlardan bir örnek vermek istiyorum.

1 ay öncesi yeni bir eve taşındım. Daha büyük bir eve geçmek gibi bir ihtiyaç doğdu. Eski evimi de emlakçıya verdim ki kiraya versin diye. Ev bir aydır bir türlü tutulmadı. Bakalım kimin kısmeti diye merakla bekliyordum. Nihayet eve talip çıktı ve ev tutuldu. Kim tuttu biliyor musunuz? Ünlü bir yazar. Benim gibi çalışmıyor evinde sadece yazı yazıyor. 3 tane kitabı çıkmış. 4 ve 5. kitabı şu anda yazıyormuş. Eşi de kitapların editörlüğünü yapıyormuş. 3. kitabını bana verdi. Zaten ilgimi çeken bir konuydu. Elimdeki kitapları bitirince onu okumayı başlayacağım. Kitap okumak yeni bir bilgiyi edinmekten öte yazar hakkında da fikir sahibi olmak demektir. İnsan tanımak harika bir duygudur. Sonra birinci ve ikinci kitabını da okuyacağım.

Yerleştikten sonra güle güle oturuna gittim. Evi ben döşesem aynısını döşerdim zaten. Aynı benim tarzım bir ev. Ben mum yakmayı çok severim. İçeri girip oturduğum zaman eşi hemen mumları yaktı. Aynı ben gibi. Her şey aynı ben gibi.

O evde oturduğum sürece evimi anlatırken şöyle derdim: Bu evde acayip bir pozitif enerji var. Ev küçük gelmesine rağmen bir türlü çıkamıyorum. Evi çok seviyorum. Neticede istemesem de evden taşındım ve yazar olan bu yeni kiracı eve taşındıktan sonra bana şöyle dedi; “Bu evin acayip bir pozitif enerjisi var. Evi onun için tuttum.”

Bakar mısınız nasıl bir bakış açısı. Bazı insanlar hayata aynı pencereden bakıyorlar. O zaman iletişim harika oluyor. Bazen farklı pencereden bakanla karşılaştığımız zaman da kendimizden şüphe ederiz acaba yanlış mı düşünüyorum diye. Moralimiz bozulduğu bile olur. Oysaki yanlış düşünmek değil sadece farklı bir bakış açısıdır. Neden bakış açımız uymuyor diye üzülmeyin. Uyanları bulun ve mutlu olun. Diğer insanlardan nefret etmiyorum ama birbirimizi üzmeye de imkan vermiyorum.

Ben böyle yapıyorum ve mutluyum…tavsiye ederim.

Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Size bu hafta Vatan gazetesi yazarı Okey Gönensin’in köşesinde yazdığı bir yazıyı aktarmak istiyorum. Umarım beğenirsiniz:

Dervişin biri, uzun ve yorucu bir yolculuktan sonra bir köye varır. Karşılaştığı köylülere kendisine yemek ve yatak verecek biri olup olmadığını sorar. Köylüler dervişe kendilerinin fakir ve evlerinin de küçük olduğunu söyleyip onu Şakir diye birinin çiftliğine gönderirler. Derviş yola koyulur. Yolda rastladığı köylülerin anlattıklarından, Şakir’in bölgenin en zengin kişilerinden olduğunu anlar. Bölgedeki ikinci zengin ise Haddad adında bir başka çiftlik sahibidir.

Derviş, Şakir’in çiftliğinde çok iyi karşılanır. Yer içer, dinlenir. Şakir de ailesi de hem misafirperver hem gönlü geniş kişilerdir. Yola çıkma zamanı gelir, derviş Şakir’e teşekkür ederken, “Böyle zengin biri olduğun için hep şükret”der.

Şakir şöyle cevap verir;

“Hiçbir şey oldu gibi kalmaz, bazen görünen gerçeğin kendisi değildir. Bu da geçer.”

Derviş yol boyunca bu söz üzerine uzun uzun düşünür. Aradan birkaç yıl geçmiş, dervişin yolu yine aynı bölgeye düşmüştür. Şakir’i hatırlar, uğramaya karar verir. Rastladığı köylülere Şakir’i sorar: “Haaaa o Şakir mi”der köylüler, “O iyice fakirledi, şimdi Haddad’ın yanında çalışıyor.”

Derviş hemen Haddad’ın çiftliğine gider, Şakir’i bulur. Eski dostu yaşlanmıştır, üzerinde eski püskü giysiler vardır. Üç yıl önceki bir selde sığırları telef olmuş, evi yıkılmıştır. Toprakları da işlenemez hale geldiği için çaresiz, selden hiç zarar görmemiş ve biraz daha zenginleşmiş Haddad’ın yanında çalışmaya başlamıştır. Şakir ve ailesi üç yıldır Haddad’ın hizmetkarıdır.

Şakir bu kez dervişi son derece mütevazı olan evinde misafir eder. Kıt kanaat yemeğini onunla paylaşır. Vedalaşırlarken derviş Şakir’e olup bitenlere çok üzüldüğünü söyler ve Şakir’den şu cevabı alır: “Üzülme…unutma bu da geçer”.

Yedi yıl sonra dervişin yolu yine aynı bölgeye düşer ve büyük bir şaşkınlık içerisinde olanı biteni öğrenir. Haddad birkaç yıl önce ölmüş, ailesi olmadığı için de bütün varını yoğunu en sadık hizmetkarı ve eski dostu Şakir’e bırakmıştır. Şakir Haddad’ın konağında oturmaktadır, geniş arazileri ve binlerce sığırıyla yine yörenin en zengini olmuştur.

Derviş eski dostunu iyi gördüğü için ne kadar sevindiğini söyler ve yine aynı cevabı alır; “Bu da geçer”.

Birkaç yıl geçmiş derviş yine Şakir’e uğramak istemiştir. Ona bir tepeyi gösterirler. Tepede Şakir’in mezarı vardır ve taşında şu yazılıdır: “Bu da geçer”

Derviş ölümün nesi geçer diye düşünür ve gider. Ertesi yıl Şakir’in mezarını ziyaret etmek için geri döner, ama ortada mezar filan yoktur. Büyük bir sel gelmiş bütün mezarı savurmuş, Şakir’den geriye hiçbir kalmamıştır.

O yıllarda ülkenin sultanı, kendisi için çok farklı bir yüzük yapılmasını ister. Öyle bir yüzük olmalıdır ki sultan mutsuz olduğunda umudunu tazelemeli, mutlu olduğunda ise kendisini tembelliğe kaptırmasına izin vermemelidir. Hiç kimse sultanı tatmin edecek böyle bir yüzüğü yapamaz. Bir gün sultanın adamları bu bilge dervişi bulur. Yardımını isterler. Sultan yüzük işine takmıştır. Derviş, sultanın kuyucusuna hitaben bir mektup yazıp verir.

Kısa bir süre sonra yüzük sultana sunulur. Sultan önce bir şey anlamaz, çünkü son derece sade bir yüzüktur bu. Derken yüzüğün üzerindeki yazıya gözü takılır. Biraz düşünür ve yüzüne büyük bir mutluluk ışığı yayılır. Yüzüğün üzerinde “Bu da geçer” yazmaktadır.

Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Etiketler: , ,

Hani hepimiz yaparız ya, hiçbir şeyi atamayız bir türlü. Giymediğimiz giysiler, ayakkabılar, çantalar, eşofmanlar, biblolar, kül tablaları, kullanılmayan bir elektrik sobası, yenisini aldığımız halde eski fırın. Hani adeta evi onlar için tutmuşuz da biz de arada sığınmış yaşıyoruz. Neredeyse bize yer yok.

Hani geçen hafta size yazı yazamadım ya. İşte o zaman evden eve taşınmıştım. Zaten ancak taşınmalarda kıyı bucak temizlik yapılır. Uzun süredir atılmayı bekleyenler atılır. Ama yine de elin bir türlü gitmez. Yarısını tam atacakken geri alırsın, tekrar sarar kaldırırsın.

Ama bu sefer benim için böyle olmadı, gerçekten attım. O kadar çok şey attım ki arada halen kullandıklarım bile vardı. Bir şeylerden vazgeçmek ne rahatlatıcı bir şeymiş meğerse. İnanılmaz bir özgürlük veriyor insana. Kendimi hafiflemiş ve güven içinde hissediyorum ve hatta kuvvetli. Bağlanmak ne kötü bir şeymiş. Yani bağımlı olmak gibi. Eşyalar hayatımızı yönetiyormuş meğerse. Farkında bile değiliz. Ben hafifledim valla. Şiddetle tavsiye ederim.

Tam bunu düşünürken Can Yücel’in mısralarına takıldı aklım. O da aynı şeyleri düşünmüş. Keyif alacağınızı düşünerek Can Yücel’den alıntı yapmak istiyorum.

Körü körüne yaşamak

Bağlanmayacaksın bir şeye, öyle körü körüne.
“O olmazsa yaşayamam” demeyeceksin.
Demeyeceksin işte.
Yaşarsın çünkü.
Öyle beylik laflar etmeye gerek yok ki.
Çok sevmeyeceksin mesela. O daha az severse kırılırsın.
Ve zaten genellikle o daha az sever seni, senin o’nu sevdiğinden.
Çok sevmezsen, çok acımazsın.
Çok sahiplenmeyince, çok ait de olmazsın hem.
Çalıştığın binayı, masanı, telefonunu, kartvizitini…
Hatta elini ayağını bile çok sahiplenmeyeceksin.
Senin değillermiş gibi davranacaksın.
Hem hiçbir şeyin olmazsa, kaybetmekten de korkmazsın.
Onlarsız da yaşayabilirmişsin gibi davranacaksın.
Çok eşyan olmayacak mesela evinde.
Paldır küldür yürüyebileceksin.
İlle de bir şeyleri sahipleneceksen,
Çatıların gökyüzüyle birleştiği yerleri sahipleneceksin.
Gökyüzünü sahipleneceksin,
Güneşi, ayı, yıldızları…
Mesela kuzey yıldızı, senin yıldızın olacak.
“O benim” diyeceksin.
Mutlaka sana ait olmasını istiyorsan bir şeylerin…
Mesela gökkuşağı senin olacak.
İlle de bir şeye ait olacaksan, renklere ait olacaksın.
Mesela turuncuya, ya da pembeye.
Ya da cennete ait olacaksın.
Çok sahiplenmeden,
Çok ait olmadan yaşayacaksın.
Hem her an avuçlarından kayıp gidecekmiş gibi hem de hep senin kalacakmış gibi hayat.
İlişik yaşayacaksın. Ucundan tutarak…

Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Şu anda geriye dönük bir düşünün. Hayatınızda yer eden kaç tane önemli olay hatırlıyorsunuz. Çocukluğunuzdan birkaç sahne, ilk aşkınız, evlilik gününüz, çocuğunuz doğduğu gün ve belki de çok acı çektiğiniz birkaç gün. Peki bu güne kadar bilinçli olarak kaç yıl geçti? Kaç yaşındasınız? Belki 30 yıl diyeceksiniz, belki de 50. Yaşadıklarınız hatırladığınız birkaç olaydan mı ibaret? Gerisini hiç hatırlamıyorsunuz değil mi? Neden dersiniz? Çünkü yaşadıklarımıza anlam katmıyoruz. Kaç kere dolunay seyrettiniz? Bir tanesini anlatabilir misiniz desem söyleyecek söz bulamazsınız. Çünkü anı yaşayamıyoruz. Yıllar sıradan geçiyor. Oysaki hayatımız sadece hatırlayabildiklerimizdir.

20. yüzyıl edebiyatına damgasını vuran Gabriel Garcia Marquez sonunda anılarını yazdı. Kitabın adı “ANLATMAK İÇİN YAŞAMAK”. Bu kitapta yazar şöyle diyor; “Hayat, insanın yaşadığı değildir; aslolan, hatırladığı ve anlatmak için nasıl hatırladığıdır.” Peki neleri hatırlıyoruz? Neleri anlatabiliriz? Sadece yukarıda saydığım önemli günleri mi? Gerisi nerede? Yaşanmamış mı kabul etmeliyiz? Debbie Ford’un yazdığı Hayatınızın En Güzel Yılı adlı kitaptan küçük bir alıntı yapmak istiyorum:

“Kısa bir süre önce bir gemide yedi günlük workshop yapabilme onuruna sahip oldum. Yetiştirdiğim birçok koç ve seminere katılacak insanlarla beraber Gary de bizimleydi. Vaktimizi çok eğlenceli ve üretken geçirdik ve seyahatimiz sona ererken Gary bana bu gezi hakkında neleri hatırladığımı sordu. Beraber geçirdiğimiz bu binlerce dakikadan hangilerinin benim için önemli olduğunu bilmek istedi. Sorusunun cevabını düşünmek için birkaç dakika harcadıktan sonra şaşırmıştım, çünkü bu geziyi bu kadar özel yapan şeylerin ne olduğunu hatırlamakta zorlanıyordum. Bir hafta süren yemekler, danslar, konuşmalar, güneşlenmeler ve bu anları özel kılan yaptığımız bütün o muhteşem şeyler belirsizliğin içinde sanki kaybolup gitmişti. Ama Gary özellikle bundan 12 ay sonra hatırlayabileceğim şeyi öğrenmek istedi. Beraber yaşadığımız hangi şey zihnimize sonsuza kadar kazınmıştı. Tüm yıl içinde, gerçekten en eğlendiğim hafta olmasına rağmen, önümdeki beş yıl içinde hatırlayabileceğim sadece birkaç dakika olduğunu görmek gerçekten çok şaşırtıcıydı.Güvertede oturmuş denizi seyrederken hakkında hiçbir şey hatırlamadığım ne kadar çok yolculuk olduğunu fark ettim. Evet, on beş yıl önce Santorini’de eşek üstünde yaptığım yolculuğu hatırlıyordum, ama kiminle nerelere gittiğimizi ve bu geziyi neyin özel yaptığını hatırlamıyordum.”

Yazar cümlesini şöyle bitiriyor;

“Her gün hatırlanabilir olaylar aramaya, yaratmaya ve yakalamaya çalışın. Neyi aramanız gerekir? Bilincinizin hangi bölümünün değişime ihtiyacı var? Her gün hatırlayacağınız en az iki dakika bulun.”

Bizler bugüne kadar yaşadıklarımızdan çok şey hatırlamıyor olabiliriz. Yaşadıklarımız değil hatırladıklarımız yaşamımız olacağına göre bundan sonra ne yapmayı düşünüyorsunuz?

Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Etiketler: , ,

Arşiv

Kategorilere Göre Yazılar

Son Yazılar

Takvim

Şubat 2009
P S Ç P C C P
    Mar »
 1
2345678
9101112131415
16171819202122
232425262728  
Reklamlar