Tülay Bilin-ce

Archive for Mart 2009

Bu öykü, çiftlikten çiftliğe, yarıştan yarışa koşarak
atları terbiye etmeye çalışan gezgin bir at terbiyecisinin
genç oğluna kadar uzanır. Babasının işi nedeniyle
çocuğun orta öğretimi kesintilere uğramıştı.
Orta ikideyken, büyüdüğü zaman ne olmak ve yapmak
istediği konusunda bir kompozisyon yazmasını istedi hocası..
Çocuk bütün gece oturup günün birinde at çiftliğine
sahip olmayı hedeflediğini anlatan 7 sayfalık bir
kompozisyon yazdı. Hayalini en ince ayrıntılarıyla anlattı.
Hatta hayalindeki 200 dönümlük çiftliğin krokisini de çizdi.
Binaların, ahırların ve koşu yollarının yerlerini gösterdi.
Krokiye, 200 dönümlük arazinin üzerine oturacak 1000
metrekarelik evin ayrıntılı planını da ekledi.
Ertesi gün hocasına sunduğu 7 sayfalık ödev,
tam kalbinin sesiydi.. İki gün sonra ödevi geri aldı.
Kağıdın üzerinde kırmızı kalemle yazılmış kocaman bir
“0” ve “Dersten sonra beni gör” uyarısı vardı.
“Neden “0” aldım?” diye merakla sordu hocasına, çocuk..
“Bu senin yaşında bir çocuk için gerçekçi olmayan bir hayal”
dedi, hocası.. “Paran yok. Gezginci bir aileden geliyorsun.
Kaynağınız yok. At çiftliği kurmak büyük para gerektirir.
Önce araziyi satın alman lazım. Damızlık hayvanlar da
alman gerekiyor. Bunu başarman imkansız” ve ekledi:
“Eğer ödevini gerçekçi hedefler belirledikten sonra yeniden
yazarsan, o zaman notunu yeniden gözden geçiririm.”
Çocuk evine döndü ve uzun uzun düşündü. Babasına danıştı.
“Oğlum” dedi babası “Bu konuda kararını kendin vermelisin.
Bu senin hayatın için oldukça önemli bir seçim!.”
Çocuk bir hafta kadar düşündükten sonra ödevini hiçbir
değişiklik yapmadan geri götürdü hocasına..
“Siz verdiğiniz notu değiştirmeyin” dedi..
“Ben de hayallerimi..”…..

O orta 2 öğrencisi, bugün 200 dönümlük arazi üzerindeki
1000 metrekarelik evinde oturuyor.
Yıllar önce yazdığı ödev şöminenin üzerinde
çerçevelenmiş olarak asılı.
Öykünün en can alıcı yanı şu: Aynı öğretmen,
geçen yaz 30 öğrencisini bu çiftliğe kamp kurmaya getirdi.
Çiftlikten ayrılırken eski öğrencisine “Bak” dedi,
“Sana şimdi söyleyebilirim. Ben senin öğretmeninken,
hayal hırsızıydım. O yıllarda
öğrencilerimden pek çok hayal çaldım.
Allah’ tan ki, sen, hayalinden vazgeçmeyecek kadar inatçıydın.”
Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Mutlu insanlara uzaktan baktığımızda her şeyin yolunda gittiğini hiçbir sıkıntıları olmadığını sanırız. Oysaki durum hiç de öyle değildir. Mutluluk doğuştan insanlara verilen bir şans değildir. İnsan, mutluluğu içinde yaratırsa mutlu olabilir. İşte bu da bizim elimizde. Hayatın dört dörtlük gitmediği zamanlarda bile mutlu olabiliriz. Bakın aşağıdaki hikayedeki gibi;

Bir hükümdar amansız bir hastalığa yakalanmıştı. Ülkenin bütün hekimleri saraya geldi, komşu ülkelerin hekimleri de çağırıldı. Ama hastalığa hiçbir çare bulunamadı. Hükümdar, herkesin gözü önünde her gün biraz daha erimeye devam ediyordu. Umutsuzluk içinde çırpınırken son çare olarak bütün falcıların, büyücülerin bulunup saraya getirilmesini istedi.

Adamları koşuşturdu. Ülkede ne kadar adı falcıya büyücüye çıkmış insan varsa toplayıp getirdiler.

Falcılar, büyücüler hükümdara tek tek baktılar, bildikleri bütün numaraları yaptılar, ama hiçbiri herhangi bir iyileşme sağlayamadı.

Hükümdar artık iyiden iyiye umutsuzluğa düşmüşken günün birinde sarayının kapısına bir yaşlı kadın geldi. Bu kadın hükümdarın derdini nasıl çözeceğini bildiğini söylüyordu!

Yaşlı kadını hükümdarın yanına götürdüler.

Hükümdar yatağında doğrulamadan, “Söyle kadın” diye güç bela konuştu: “Neymiş senin çaren!”

Kadın bildiği çareyi anlattı: “Adamlarınız ülkeyi dolaşacak, ülkenin en mutlu adamını bulacak, onun gömleğini alacak ve size getirecek. Siz de bu gömleği giyince iyileşeceksiniz…”

Hükümdar emir verdi, adamları hemen ülkeye dağıldı. Önce en zenginlerin kapısını çalmaya başladılar. Ama hangi zenginle gidip konuştularsa onun hiç de tahmin ettikleri gibi mutlu olmadığını gördüler. Aralarından bir iki kişi, en değerli gömleklerini verdi. Hükümdar gömlekleri giydi fakat bunların da herhangi bir faydası olmadı. Böylece o gömleklerin sahiplerinin söyledikleri gibi mutlu olmadıkları ortaya çıktı.

Hükümdar köpürüyor, adamları bütün ülkeyi adım adım dolaşıyor, artık zengin fakir dinlemeden mutlu insan arıyor ama bir kişi bile bulamıyorlardı.

Durmaksızın dolaşırken susuz kalan hükümdarın adamlarından birkaçı dökülen bir kulübenin yanından geçmekteydi. Su istemek için yaklaştıklarında içeriden gelen sesi duydular.

Bir adam kendi kendine konuşuyordu:

“Ne kadar mutluyum, benden iyisi yok, karnımı doyurdum, yarın çalışabilecek gücüm de var… Benden iyisi yok…”

Hükümdarın adamları suyu falan unutup hemen içeri daldılar. Bu son derece yoksul kulübede bir adam yere oturmuş, kağıt üzerine serdiği peynir ekmeğin son kırıntılarını ağzına atarken bir yandan da türkü söylüyordu.

Hükümdarın adamları “Nihayet bulduk” diye adama doğru hamle ettiler ve yanan tek bir mumun zayıf ışığında adamın gömleğinin olmadığını gördüler.
Saygılarımla,
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Kadın gece uyanıyor ve kocasının yatakta olmadığını görüyor. Üzerine sabahlığını atıp, aşağıya iniyor. Kocası mutfakta oturmuş, önünde bir fincan kahve, derin düşüncelere dalmış görünüyor.
Gözlerinden süzülen iki damla gözyaşını elinin tersi ile silerken, kahvesinden de bir yudum alıyor.
– Hayırdır, gecenin bu saati aşkım? Nedir derdin? diyor kadın.
Adam, kahvenin üzerinden ona bakarken;
– Hatırlar mısın aşkım, çıkmaya başladığımızda sen henüz 16 yaşındaydın! Ne kadar duygusal, ne kadar şevkat ve sevgi doluydun!
Kadının gözleri doldu;
– Evet tabii ki hatırlıyorum.
Kocasının sözleri gırtlağında düğümleniyordu;
– Hani arabanın arka koltuğunda babana basılmıştık!!
Adam devam etti;
– Ve silahı kafama dayayıp, ‘Ya kızımı alırsın, ya da 20 yıl hapislerde çürürsün!!’ dediğini.
Yumuşacık bir sesle ‘Hımmm’ dedi kadın..
Adam yanağından bir gözyaşı daha silip, sözlerine devam etti;
– Bugün çıkıyor olacaktım!!!!!!!!!!!

Aslında sıradan bir fıkra gibi geliyor insana, gülüp geçebiliriz. Ama üzerinde biraz düşünürsek olayın ne kadar acı olduğunu farkına varırız. Yanlış aldığımız bir kararın bedelini hayatımızla ödemek zorunda kalabiliriz. Bir anlık zevk uğruna ya da masumane bir deneyim yüzünden hayatımız kararabilir. Yaşadığımız deneyimin illaki cinsellikle ilgili olması gerekmiyor. Hayatın her alanında iyi ve kötü deneyimlerimizin mutlaka bir bedeli var. Eğer bedelini ödemeye hazırsak problem değil. Ama ‘Bir şey olmaz’ diye geçiştirmenin bedeli çok ağır olabilir, hatta fıkrada olduğu gibi 20 yıl mutsuz bir hayat sürebiliriz. Peki hiç hata yapmayacak mıyız? Yapıcağız tabii ama bedeli bu kadar ağır olmamalı. Pişmanlığın bu kadarı da fazlaJ
Keşke demeyeceğiniz yıllar diliyorum….

Saygılarımla,
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Sayın Tülay hanım yazılarınızı hiç kaçırmadan takip ediyorum ve çok beğeniyorum bunda da çok samimiyim. Ben üniversite öğrencisiyim ve evde kalıyorum 2 arkadaşımla. Bizim bir sorunumuz var. Biz kimseye hayır diyemiyoruz yani birisi bir şey istediğinde biz hayır diyemiyoruz fakat onun olmasını da istemiyoruz.Nasıl bir yol çizmeliyiz ki arkadaşlarımızı kırmadan hayır diyebilelim….
İLGİLERİNİZ İÇİN TEŞEKKÜR EDERİM

Bu mail 2 gün önce geldi. Onlara söz verdim. Size cevabımı sitede vereceğim dedim. Böylelikle konuyu diğer okuyucularımla da paylaşmış olurum diye düşündüm.

Gelen maillerden anladığım kadarıyla bu sorun toplumda çok yaygın. Bunu çok iyi anlıyorum. Çünkü bu sorunu yaşamış ve bu sorundan kurtulmuş bir insanım. Onun için nasıl kurtulduğumu da anlatmak istiyorum.
Öncelikle neden ‘Hayır’ diyemediğimizi farkında mıyız acaba. Okuduklarımdan, gözlemlerimden ve yaşadıklarımdan neden hayır diyemediğimizi şöyle sıralayabilirim;
1- Kaybetme korkusundan
2- Beğenilmemek korkusundan
3- Sevilmemek korkusundan ‘Hayır’ diyemiyoruz.
Bu üç korku bizi etkisi altına aldığından istemediğimiz halde ‘Hayır’ diyemediğimiz bazı tekliflere ya da fikirlere evet demek zorunda kalıyoruz.
Sürekli ‘Hayır’ diyememenin tehlikeli tarafları da vardır;
1- Çevrenizde inandırıcılığınızı kaybedersiniz,
2- Hiçbir zaman kendinize ait fikriniz olamaz,
3- İnsanın kendine saygısı kalmaz,
4- Bir bakarsınız ki başkalarının hayatını yaşıyorsunuz,

Yıllar yıllar önceydi. Bütün derdim ‘Hayır’ diyememekti. Nasıl yapacağımı bilemiyordum. Öncelikle yukarıda yazdıklarımı da henüz bilmiyordum. Hayatımı yaşayamıyordum. ‘Hayır’ dersem insanlar beni sevmez ya da darılır giderler ve yalnız kalırım korkularını yaşıyordum. Papağan gibi kim ne derse haklısın demekten de utanıyordum. Buna bir çare bulmam gerekliydi. Benim en büyük özelliğim bu işi iyi yapan insanları gözlemlemek oldu. En sonunda kendimle bir oyun oynayama karar verdim. Gelen tekliflere ‘Hayır’ deme oyunu oynamaya başladım. Ama içimde hep korku vardı. Terk edilmek ve sevilmemek ya da hep fikirlerime itiraz edilecek korkusu. Ama ‘Hayır’ derken makul nedenler buluyordum. ‘Hayır’ demeye başladım. Bir baktım ki kimse ne darıldı ne karşı çıktı ne de beni sevmekten vazgeçtiler. Aksine arkadaşlar arasında daha saygın biri haline geldim. Nasıl olsa Tülay hayır demez fikri silindi ve bir de Tülay’a da soralım lafları dolaşmaya başladı.
Çok rahatlamıştım. Hayatımın en önemli sorununu hallettim. O zamandan sonra hayatım değişmeye başladım. Birey olmaya başladım. Ben olmaya başladım. Artık başkalarının hayatını değil kendi hayatımı yaşıyordum. Mutlu olmaya o tarihten sonra başladım. Ondan sonra araştırdım. ‘Hayır’ diyememenin arkasında duran korkuları buldum. Kendimle yüzleştim ve artık istediğim zaman ‘Hayır’ diyebiliyordum ve hala da diyorum.

Saygılarımla,
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Radyo programı yaptığım yıllarda özenle her hafta programımı kaçırmadan dinleyen ve mutlaka programıma bağlanıp düşüncelerini dile getiren bir dinleyicim vardı. Kendisi de kişisel gelişim ile yakından ilgiliydi. Her hafta yapıcı katkısı olurdu bana. Selahaddin Vatansever ismindeki bu dinleyicim bir gün bana kendi çıkardığı bazı notları vermişti. Bugün onun bu yazısını sizinle paylaşmak istiyorum.

Hiç kendine sordun mu?

1- Kendime güveniyor muyum? Kararlı mıyım?
2- Topluluk önünde heyecanımı yenebilir miyim?
3- Herkesle başarılı bir iletişim kurabiliyor muyum?
4- Sesimi doğru, güçlü ve güzel kullanabiliyor muyum?
5- Güzel ve doğru yazabiliyor ve konuşabiliyor muyum?
6- Anlatımım ve duygularım yerli yerinde mi?
7- Dinleyebiliyor ve dinletebiliyor muyum?
8- Bedenimi ve hareketlerimi doğru kullanabiliyor muyum?
9- Göz temasım ve mimiklerim nasıl?
10- Heyecanlandırıyor, etkileyebiliyor ve ikna edebiliyor muyum?
11- Bir gurup önünde etkin bir konuşma yapabilir miyim?
12- Her zaman ve her yerde doğaçlama konuşabilir miyim?
13- Kaç melekeyi bir anda kullanabilirim?
14- Yapıcı bir eleştiride bulunabilir miyim?
15- Duygu ve düşüncelerimi kısa, anlaşılabilir, net ve özlü bir biçimde aktarabilir miyim?
16- Ne kadar dikkatliyim?
17- Ne kadar doğalım?
18- Zamanı ekonomik kullanabiliyor muyum?
19- Ve kendimle ne kadar barışığım?

İnsan kendine bu soruları sorduğunda kendini de tanımış olur. Daha önceki yazılarımdan birinde ‘Ben Kimim?’ başlıklı bir yazı yazmıştım. Orada da kişinin kendini tanıması için hazırlanmış güzel sorular vardı. Kendimi bulmada bana çok yardımcı olmuştu. Umarım size de faydalı olur.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Çok uzun süredir internette yazılarım dolaşıyor. Çok fazla site yazılarımı kullanıyor. Ancak çok yeni kendime bu web sitesini kurdum ve bütün yazılarımı burda topladım. Bu site hayata geçeli bir ay oldu. Diğer sitelerde yazılarım devam edecek, oralarda daha bilimsel yazmaya devam edeceğim. Ama burada daha özgürüm. Burası benim evim. Misafir değilim. Site daha yeni yapılanma içinde olduğu için ileride sizinle daha güzel yazılarda buluşmak istiyorum. Mesela sizlerden gelen mailleri burada yayınlamayı düşünüyorum. Ama isim ve soyad vermeden. Ama bu akşam bir tane gelen maili hemen paylaşmak istiyorum.
Bilgisayarda çalışırken şimdi geldi. Saat 02.10

“Siz dolup taşmışsınız, yazılarınızı kitap gibi okuyorum. Her gün yeni sayfa çevirir gibi nette yazdıklarınızı okuyorum ve tek kelime ifadesinin yetmeyeceğini bilmenizi isterim. Süpersiniz kelimesi az kalır. Anlatılmaz yaşanır derler ya ama siz öle bir anlatıyorsunuz ki, yazılarınızı yaşıyorum adeta…

Sizin yazdığınız yazılara karşı aşağıdaki şiir de benim ikramım olsun.

Tek kelimesi bile anlam içeren
Üşenmeden yazıp ve bizleri düşündüren
Layık ödüllere yazdığı yazılarla, bizleri bilinçlendiren
Anlatamaz hocalar bile, bu kadar güzel derslerle dolu hayatı
Yansıtamaz bu içtenliği bu yazılara

Bilirsiniz az okur ve az yazan bir milletiz
İstenen sonuc yazılarda her defasında net verilmez
Listelenir tüm hayat ama hep hayal dünyasında yaşarız
İsteriz gerçeğe dökmek ama hep içimize kapanırız
Ne acı ne tatlı günler geçirdiysek de yazılarınızla hep hayata yeniden bağlanırız

Yazdığı şiir çok hoşuma gitti. Gecenin bu saatinde mutluluğumu sizlerle paylaşmak istedim.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Etiketler:

İki çocuklu bir aile hafta sonunu piknik yaparak geçirmeye karar verirler. Piknik yerine vardıklarında anne yemeği hazırlarken, çocuklar babalarıyla birlikte yürüyüşe çıkar. Uzun bir yürüyüşten sonra oldukça yorulan küçük çocuk yalvarırcasına bakan gözlerle; “Babacığım çok yoruldum. Lütfen beni kucağında taşır mısın?” der. Baba; “Ben de yoruldum oğlum” der demez çocuk ağlamaya başlar. Baba tek kelime etmeden ağaçtan bir dal keser. Dalı bıçakla biçimlendirip, çocuğa zarar vermeyecek biçimde yontar. Sonra dalı oğluna verir, “Al oğlum, sana güzel bir at” der.

Çocuk sevinçle dal parçasından yontulmuş ata biner ve sıçrayarak, ata vurarak annesinin yanına doğru gitmeye başlar. Babasını ve ablasını geride bırakmıştır bile.. Baba gülerek kızına;

-İşte yaşam budur kızım. Bazen zihnen ya bedenen kendini çok yorgun hissedeceksin. İşte o zaman kendine değnekten bir at bul ve neşe ile yoluna devam et. Bu at, bir arkadaş, bir şarkı, bir çiçek, bir şiir ya da bir çocuğun tebessümü olabilir. (ALINTIDIR)

Son zamanlarda ben de kendimi ruhen yorgun hissediyorum. Çünkü annemi kaybettim. Anne yokluğu insanı çok üzüyor. Ama hemen kendime bir dal kestim ve kendime bir at yaptım. Nedir biliyor musunuz? Kendime bu web sitesini kurdum. http://www.tulaybilin.com
Yazılarıma hem kendi sitemde hem de http://www.maksimum.com ‘da hem de http://www.ntvmsnbc.com/yaşam haber sitesinde devam edeceğim. Çünkü yazacağım çok şey var. Sizler okuduğunuz sürece ben hep yazacağım.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Etiketler:

25 yıldır kişisel gelişim ile ilgileniyorum. Profesyonel olarak eğitim vermeye 10 yıl önce başladım. Yazmaya başlayalı ise 5 yıl oldu. Son 3 yıldır yazılarım internet sitelerinde geziyor. 3 yıl her hafta yazdım. Şimdi de NTV okurlarıyla buluştuk.
Sıkıntılı bir günümdü, kişisel gelişim uzmanı Sayın Mümin Sekman’la sohbet ediyorduk. Nedenini bilmediğim bir sıkıntı içinde olduğumu söyledim. Benim çok kitap okuduğumu bildiği için o da bana şöyle demişti;
– Bir söz vardır, “Olmak, dolmak, taşmak”. Siz bilgileri kafanızda taşıdığınız için sıkılıyorsunuz. Kafanızın içindeki bilgilere insanların ihtiyacı var. Lütfen yazın artık..
İşte ondan sonra yazmaya başladım. Şimdi yazmadan duramıyorum. Yazılarımda hikayelerden ve atasözlerinden faydalandım. En çok da yaşadıklarımı yazdım. Duygularımı yazdım. Aldığım maillere göre, okuyanlar bundan çok hoşlandılar. Seminerlerimin sonunda en çok neden etkilendiniz diye sorduğumda hep şöyle bir cevap aldım.
– En çok yaşadıklarınızdan etkilendik.
22.2.2009 tarihinde Hürriyet Gazetesinde Ertuğrul Özkök’ün bir yazısını okudum. Şöyle diyordu;

“Köşe yazarlığına yeni başlayan gazeteci, ilk yazısında köpeğinden de söz eder.
Utana sıkıla yazıyı editöre götürür.
Editör, ifadesiz bir suratla yazıyı okur.
Genç köşe yazarı, “Kendimden de söz ettim, isterseniz çıkarabilirim” dediği zaman, somurtuk editörden hiç beklemediği bir cevap alır:
“Hayır, tam aksine, kendinden çok daha fazla bahset. Çok insani, çok güzel olmuş.”
Filmin o anında, 20 yıl önceki kendimi gördüm.
İlk pazar yazılarım aklıma geldi.
Kedimden, kendimden, Türk popçularından, zeytinyağından, şaraptan, kutsal pazar günlerinden, çocukluğumda otobüslerde başıma gelenlerden, mutlu olduğum anlardan, dibe vurduğum anlardan söz etmeye başladığım günlerde aldığım tepkileri düşündüm.
O zaman hiçbir editör bana, “Yazılarının içine kendini daha çok koy” demedi.
Ama ben, genç yazarlara dedim.
“Kendinizi yazın, daha çok yazın, utanmayın, temiz, kirli bütün çamaşırlarınızı ortaya dökün…” dedim.
Yeni bir köşe yazarı kuşağı doğdu.”

Bana kimse kendimden bahsetmemi söylememişti. Ben bu tarzı kendim yarattım. Demek ki Ertuğrul Özkök’ün belirttiği yeni köşe yazarı kuşağının içine ben de girmişim. Yazıyı okuyunca çok keyif aldım. Demek ki hayatın içinde insan doğal davrandığı zaman daha samimi oluyor ve okuyucu bu doğallığı çok seviyor. Bundan sonra da yazılarımda kendimden bahsedebilirim ama sonunda hep bir mesaj olacaktır. Umarım, okumaktan keyif alırsınız.

Saygılarımla,
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Etiketler: ,

Daha önceki yazılarıma bakarsanız Söz Söyleme Sanatı başlıklı bir yazım var. Orada da belirttiğim gibi derdini iyi anlatabilmek ve yerinde ve zamanında cevap verebilmek, kişi için çok önemli bir beceridir. Bunu beceremeyen insanlar ya çok üzülürler ya da kaba kuvvetle derdini anlatmaya çalışırlar. Tabii ki kaba kuvvet kendine güven duyan insanın işi değildir. Cümleleri iyi kuramıyorsa, o zaman çok üzülüyordur.

Ünlü yazar Bernard Shaw’ın başından geçmiş bir olayı yazmak istiyorum;

“Bernard Shaw, İngiltere’nin ünlü devlet adamı Churchill’i kendi yazdığı Pgymalion oyununun ilk gecesine davet eder ve davetiyeye şu notu yazar; ‘İlişikte iki kişilik bilet bulacaksınız, bir dostunuzu da getirebilirsiniz; eğer bir dostunuz varsa!’ Churchill, daha önce başka bir yere söz verdiği için oyuna gelemeyeceğini belirterek özür dileyen bir mektup yazar, biletleri iade eder ve bir not ekler; ‘Piyesinizin ikinci gecesine gelebilirim, eğer ikinci gece oynarsa…’

Kendine güven duyan insanın kızgınlığını ifade ediş biçimi böyle oluyor işte. Çünkü söyleyecek sözü var. Bedeniyle dövüşmek yerine beyniyle dövüşüyor. Beyninden geçenleri dile getirebiliyor. Yine Bernard Shaw’dan bir hikaye;

“Daily Mail, Observer, The Times ve daha birçok gazetenin, derginin yayımcısı Lord Northclitte bir gün Shaw’a ;
– Siz ülkenin başına gelmiş bir felakete benziyorsunuz! demiş.
Shaw’dan cevabını almış;
– Siz de, o felaketin nedenine benziyorsunuz.”

Bayılıyorum böyle akılla yapılan düelloya.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Sizlere köşemde zaman zaman duygularımızı yazmaya çalışıyorum. Ancak en kötüsünü bu güne kadar hiç yazmadım. Duyguların en kötüsü intikam duygusudur. İnsanı yaşamdan koparan, anı yaşamasına engel olan, hedeflerine ulaşmasını engelleyen ve sağlığını bozan bir duygudur. Bu duyguyu nasıl yenebilirim diye sorduğunuzu duyar gibiyim.

AFFETMEK VE UNUTMAK İYİ İNSANLARIN İNTİKAMIDIR – SCHILLER

Unutulmak ne kadar acı verir insana bilirsiniz. Bir insana yapılabilecek en büyük kötülüktür. İşte Schiller bir cümle ile intikam duygusunu çözmüş. Bir insandan intikam almak istiyorsanız onu unutun. Yok ben illaki intikam almak istiyorum diyorsanız. Bunu kaba kuvvete dökmeden akıl yolu ile yapabilirsiniz. Bakın size zeka örneği bir hikaye;

“Zamanın birinde iki sevgili varmış. Çok severlermiş birbirlerini. Gel zaman git zaman çocuk askere gitmiş. Hikaye bu ya çocuk askerdeyken kız başka birine aşık oluvermiş. Bunu mektupla anlatmak zorundaymış ve yazmış;
– Sen askerdeyken ben başka birine aşık oldum. Ne olur kusura bakma. Sende olan resmimi de bir zahmet bana gönder.
Bizim asker okumuş mektubu. İntikam alacak ya bölükteki askerlerden ne kadar kız resmi varsa toplamış. Resimleri koymuş zarfa ve bir de mektup yazmış;
– Ya kusura bakma çıkaramadım, sen bunların içinden hangisiydin. Sen kendi resmini al diğerlerini bana gönder..”

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Etiketler: ,

Kişisel gelişimle ilgilenmeye başladığım yıllardan beri bu soruyu hep okudum. Hemen hemen bütün kitaplarda aynı soru vardır: “Altı aylık ömrün kalsa ne yaparsın?”

Bu soruyu defalarca oturup düşündüm. Aslında harika bir soru. Hayatı öylesine boş yaşıyoruz ki sanki hiç bitmeyecek gibi. Başkaları hastalanabilir ama biz asla, başkaları ölebilir ama biz asla. Ölümün bazen çok yakınımızda olduğunu fark ederiz ama tehlike geçtikten sonra hemen unuturuz. Sanırız ki elimizde bitmek tükenmek bilmeyecek kadar çok zaman dilimi var. Nasıl olsa isteklerimizi yapacak zamanımız olacaktır. Oysaki o bitişin ne zaman olacağını hiç birimiz bilemeyiz. Belki yarın, belki bu gece. Ama yarın öleceğiz diye kendimizi bırakmak için değil aksine çok fazla hayata sarılmak için yazıyorum bunları. Planlarımızı hiç ölmeyecekmişiz gibi yapıp ama hiç vaktimiz yok gibi de acele etmeliyiz. Düşünün bir kere 6 aylık ömrünüzün kaldığını, ne yaparsınız? Bu dünyadan gitmeden önce neler yapmak isterdiniz? Peki onları neden yapmıyorsunuz?

Geçen hafta vizyondaki filmlere bakarken bir tanesinin konusu beni çekti ve hemen gittim seyrettim. Filmin adı ŞİMDİ YA DA ASLA. Filmin yönetmeni Rod Reiner. Oyuncular ise; Jack Nicholson ve Morgan Freeman. Filmde 6 aylık ömrü kalmış iki insanın yaşamları anlatılıyor. Filmin başında hüzün vardı. Ama ölmeden önce yaşamaya karar verdikleri zaman eğlence başladı. Çok mutlu oldular. Hastalıklarını tamamen unuttular. Kendilerini hayatın akışına ve keyiflerine bıraktılar. Şimdi şöyle düşüneceksiniz. Ama onların parası vardı. Evet bir tanesinin parası var, ama bazı keyifler için paraya gerek olmuyor. Sevdiğin ile birlikte olmak, sevdiklerine seni seviyorum demek ve onlarla daha çok zaman geçirmek için para gerekmiyor. Ayrıca unutmayalım zenginler de ölüyor. Filmin en can alıcı yanı şu;

Carter Chambers’ın (Morgan Freeman) üniversite birinci sınıftaki felsefe hocası, uzun yıllar önce onlardan bir “Şimdi ya da Asla” listesi hazırlamasını istemiş. Bu listeye ölmeden önce yapmak, görmek, deneyimlemek istedikleri her şeyi yazın demiş. Oysa Carter, kişisel rüya ve planlarını belirlemeye çalışırken, araya hayatın gerçekleri girmiş. Evlilik, aile, sayısız sorumluluk derken, 46 yılını araba tamirciliği yaparak geçiren Carter, “Şimdi ya da Asla” listesini hiç unutmamış.

Milyarder işadamı Edward Cole (Jack Nicholson) ise, böyle bir liste görmemiştir hiç. Hayatı para kazanmak ve bir imparatorluk kurmakla geçmiştir.

Bu iki insanın yolu bir hastane odasında birleşir. İkisinin de yaşamda çok az zamanları kalmıştır. Onlar el ele verip geri kalan hayatlarını keyif içinde yapmadıklarını yaparak geçirmeye karar verirler. Hiç değilse bir tanesi hastalığı yener. Hayatta böyle bir şans varsa bunu denemeye değmez mi hiç?

Kendinize ŞİMDİ YA DA ASLA listesi yapmanızı öneririm. Aklınıza ne gelirse yazın. İstediği kadar uçuk olsun mutlaka yazın. Belki bir gün gerçekleştirirsiniz 🙂

UNUTMA; BUGÜN GERİYE KALAN HAYATININ İLK GÜNÜ
GOETHE

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Prof.Dr.Albert Mehriman’ın 1960’lı yıllarda iletişime dair yapmış olduğu araştırma sonuçları şöyledir;

BEDEN DİLİ %55
SES TONU %38
KELİMELER %7

1960’dan bugüne çok şey değişti diyeceksiniz, çok haklısın ama bir insanın dış görünüşüne bakması gerektiği değişmedi sanırım. Hatta pazarlama seminerlerinde BEDEN DİLİ’nin orantısının daha da yükseldiği ifade ediliyor.

Beden dili deyince bir insanın dış görünüşü ve kendini ifade ediş biçimi demek istiyorum. Düşünün ki size bir finans uzmanı geldi. Paranızı nasıl değerlendireceğiniz ile ilgili bilgiler veriyor ve sizi paranızı kendi çalıştığı finans kurumuna yatırmanız konusunda ikna etmeye çalışıyor. Buraya kadar iyi. Ama karşınızdaki kişinin üstünün başının hırpani olduğunu, dış görünüşünün çok kötü olduğunu düşünün. Demez misiniz, “Sen önce kendi durumunu düzelt sonra benimkini düzeltirsin”. Ya da bir diyetisyene gittiniz, zayıflamak istiyorsunuz. Aslında kendi kendinize de yapabilirsiniz ama motive olmak istiyorsunuz. Ayrıca bu işi bilimsel yapmak istiyorsunuz. Karşınızdaki diyetisyen sizden daha kilolu. Bu diyetisyenin sizi zayıflatacağına inancınız kalır mı? İşte beden dili deyince insanın dış görünüşüne gösterdiği özenden bahsediyorum.

Eğer dış görünüşünüze özen göstermeniz için bir nedeniniz yoksa kendimizi bırakmalı mıyız? Özellikle bunu kadınlar için yazıyorum. Bir iş kadını olmayabiliriz yine de kendimize çok iyi bakmalıyız. Temiz ve düzenli giyinmeliyiz. Saçımız her zaman bakımlı olmalı. Hiçbir nedenimiz olmasa bile bunlara dikkat etmeliyiz.

Bazen birlikte olduğumuz erkekler çok bakımlı ve akıllı olmamızı istemeyebilirler. Çünkü ilgi çekmemeliyiz. Sizin, onların önüne geçmenizi istemezler. Durum bir kuvvetler savaşı haline döner diye korkarlar. Zaten akıllı bir kadın da kendi aklını taşıyamayan bir erkekle birlikte olmak istemez. Hani diyorlarya “Beni taşıyamıyor. Ben, beni taşıyan bir erkek istiyorum.”

Akıllı, kültürlü ve bakımlı kadını taşıyan erkek olgundur. Bu olgunluk aklını iyi kullanmasından ileri gelir. Zaten aptal ve bakımsız kadınla birlikte asla olmaz. Bunu üstünlük savaşı haline getirmez. Eğer erkeğiniz sizin bakımlı olmanızı istemiyorsa onlara bir oyun oynayabilirsiniz 🙂

“Sokakta dolaşırken yanıma pasaklı, pejmürde görünüşlü, muhtemelen evsiz bir bayan yaklaştı ve akşam yemeği için birkaç lira vermemi istedi. Cüzdanımdan 10 lira çıkardım ve sordum;
– Eğer bu parayı sana verirsem, bununla akşam yemeği yerine bir şarap almaz mısın?
– Hayır, yıllar önce içkiyi bıraktım diye cevap verdi evsiz bayan.
– Bu parayla yiyecek almak yerine alışverişe gitmez misin diye sordum.
– Hayır, alışveriş için boş zamanım yok diye cevap verdi evsiz bayan.
– Bütün zamanımı hayatta kalmak için harcamalıyım.
– Bu parayı yiyecek almak yerine güzellik salonunda da mı harcamazsın diye sordum.
– Deli misin, 20 yıldır saçlarımı yaptırmıyorum.
– Pekala, sana bu parayı vermeyeceğim. Onun yerine seni, kocam ve benimle beraber akşam yemeğine restorana götüreceğim.
Evsiz bayan çok şaşırdı:
– Bunu yaptığın için kocan sana kızmayacak mı? Çok kirliyim ve muhtemelen iğrenç kokuyorum.
– Sorun değil. Önemli olan kocamın alışverişten, kuaförden ve şaraptan vazgeçen kadınların neye benzeyeceğini görmesi.”

Bu fıkrayı hoşluk olsun diye yazdım 🙂 Hiçbir erkek pis kokan bir kadından hoşlanmaz. Kendimize bakmak için çok paraya ihtiyacımız yok. Temiz ve bakımlı olmak yeterli. Akıllı olmak için de okumak, çevremizdeki olup biten hakkında fikir sahibi olmak yeterlidir. Her şeyin başı kendimize saygılı olmalıyız.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Düşünüyorum da,
Sanırım en büyük korkumuz olduğumuz gibi görünmek.
Yumuşacık kalbimizin fark edilmesi,
Naif yönlerimizin keşfedilmesi,
Cesaretsizliğimizin anlaşılması,
Korkularımızın paylaşılması
Sanki zarar göreceğimizin en büyük işareti.
Kabuklarımızın altında kendimizi saklamakta ne kadar da ustayız
Ve ne kadar güçlü korunuyoruz, kalkanlarımızın ardında.
Hissedilmeden, el değmeden, sevgimizin göstermeden. Deniz minareleri, midyeler.
Kirpiler ve kaplumbağalar gibi.
Sahi koruyor mu bizi çatlamamış sert kabuk?
Kimse incitemiyor mu duygularımızı, inançlarımızı, benliğimizi?
Yoksa zarar mı veriyor bu ürkeklik, bu kabuk bize?
Hissettiklerimizi gölgeliyor, yansıtmıyor mu gerçek kimliğimizi?
Duygularımızı bastırıyor, el ele tutuşmamızı engelliyor mu?
Eğer bir yıldız gibi ışıl ışılsam ve bir yıldız kadar parlak.
Ne çıkar ateşböceği sansalar beni?
Belki en hoyrat yürek bile ateşböceğinin
O uçucu, masum, sevimli çocuksuluğuna el kaldırmaya kıyamaz?
Güçlü kapıların arkasına kilitlemesem kendimi,
Korkaklığımı, sevgi isteğimi
En insani yönlerimi kayıtsızca sunabilsem
Bu sert kabuğun ağırlığından kurtulup
Bir kuş gibi uçacağım özgürce.
Anlaşılacağım ve bir ayna gibi yansıyacağım karşımdakine.
O da çözülecek belki.
Samimi ve güvenliksiz, silahsız biriyle göz göze gelince
Oysa bir görebilsek bunu.
Kalmadı böyle insanlar demesek.
Güven duygusuna bu kadar muhtaç olmasak.
Kırılmaktan korkmasak. Yaralansak.
Ne olur bir darbe daha alsak.
Yeniden açsak kendimizi, atabilsek kabuğu.
Denesek.
Risk alsak.
Yanılsak.
Fark etmez.
Tekrar, tekrar bıkmadan denesek.
Ve kucaklaşsak yeniden.
Tıpkı eskisi gibi.
Ne olduğunu anlayamadığımız o 15 yıldan öncesi gibi.
O zaman fark edeceğiz.
Ne kadar özlediğimizi birbirimizi.
Neler biriktirdiğimizi,
Kaybolan değerlerimizi ne kadar özlediğimizi.
Beraber geldik beraber gidiyoruz oysa.
Vakit az, paylaşmak, sarılmak için
Yaşadığımız coğrafya zor, şartları ağır.
Yüreği daha fazla küstürmemek lazım.
Sırtmızda ağır küfeler, her gün katlanan.
Ve koşullar bir türlü düzelmeyen.
Sevgiye çok ihtiyacımız var.
Ufukta kara bir kış görünüyor.
Ancak birbirimize sokularak atlatırız o günleri.
Kırın o sert, o ağır kabuklarınızı.
Kurtulun bu yükten. Korumuyor o kabuklar, aksine zarar veriyor bize.
Yalnızlığa mahkum ediyor bizleri.
Hem hepimiz bir yıldızız.
Ne çıkar ateşböceği sansalar bizi.

Rabindranath Tagore

Bu şiir bizim son zamanlarımızdaki duygularımıza tercüman oldu sanırım. Onun için bu şiire ayrıca ilave bir şey yazmak istemiyorum. Yorumunuza bırakıyorum.
Keyifli okumalar diliyorum.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Düşünmek ile konuşmak arasında çok fark vardır. Hatta yazmak arasında daha da çok fark vardır. Birçok insan bunlardan sadece birinde çok başarılıdır. Ama diğerine gelince biraz çekimser kalır bir türlü derdini anlatamaz. Bazı insanların analitik düşünce yapıları vardır. Anında olayı çözer. Bazı insanlar bu düşündüklerini kaleme almada inanılmaz beceri sahibidirler. Ama gel gör ki bir türlü derdini anlatamaz. Hepsini aynı beceri ile kullanan insanlar hayatta da çok başarılı olurlar. Düşünün ki olayı anında çözüyor ve bunu çok güzel ifade ediyor. Bir de çok güzel yazıya döküyorsa bence muhteşem olur.

Hepimizin başına zaman zaman gelmiştir. Aşırı sevgimizden kaynaklanan bir hırçınlık yaşarız. Karşımızdakine sevgimizi anlatmak yerine onu hırpalarız. Onu iteriz. Çünkü düşündüklerimizi bir türlü ifade edemeyiz. Ama ona mektup yazarsak harika derdimizi anlatabiliriz. Bazen eleştiri yapmak isteriz. Amacımız karşımızdakini çok sevdiğimiz için onun zarar görmesini istememizden kaynaklanır.

Ama öylesine bir eleştiri yaparız ki karşımızdakini ne kadar üzdüğümüzü farkına bile varmayız. Türkçe öylesine güzel bir dil ki gerçekten kullanmasını bilsek hiç kırmadan her şeyi söyleyebiliriz. Hatta bazen güzel bir şey söylediğimizi sanır karşımızdaki ama aslında ona hakaret etmişizdir. Aynı kapıya çıkan bir konuyu 2 yoldan da ifade edebiliriz. Biri çok kırıcı biri de sevecen olabilir. Kralın rüyasında olduğu gibi:

“Kral bir sabah uykudan uyandığında bir rüya gördüğünü hatırlamış. Hemen emir vermiş. Ülkenin en iyi rüya yorumcusunu bulun getirin demiş. Rüya yorumcusunu getirmişler. Kral rüyasını anlatmış. Yorumcu şöyle bir yorum yapmış;
– Kralım sizin bütün sevdikleriniz en yakın zamanda ölecekler.
Kral inanılmaz sinirlenmiş ve bağırmaya başlamış:
– Atın bu adamı dışarı. Bana başka bir rüya yorumcusu bulun.

Ülkeyi aramışlar taramışlar başka bir rüya yorumcusunu bulmuşlar. Yorumcuyu kralın huzuruna çıkartmışlar. Kral rüyasını anlatmış. Rüya yorumcusu kralın rüyasını şöyle yorumlamış;
-Kralım, sizin rüyanızın yorumu şöyledir. Siz çevrenizdeki bütün insanlardan daha uzun ömürlü olacaksınız.
Kral buna çok sevinmiş. Ona bir kese altın vermiş ve uğurlamış.”

Bakın aynı şeyi değişik şekillerde ifade ediş biçimi. Günlük hayatın içinde bazen hepimiz çok kırıcı olabiliyoruz. Çünkü söylemek istediğimizi zamanında ve iyi şekilde ifade edemediğimiz için. Bazen de zamanında cevap veremediğimiz için de üzülürüz. Keşke şöyle deseydim diye üzülürüz. Hazır cevaplık da farklı bir yetenektir. Buna örnek olarak da size komik bir hikaye anlatmak istiyorum:

“Üniversite yemekhanesine giren bir öğrenci tüm yerler dolu olduğundan gidip üniversite profesörünün oturduğu masaya oturmuş. Profesör kaşlarını çatarak;
– Öküzler ve kuşlar aynı masada oturamazlar!
Öğrenci:
– O zaman uçuyorum.
Profesör cevaba çok sinirlenmiş, sınavda öğrenciye takmış ve sınavının başarısız geçmesi için elinden geleni yapmış. Yalnız sınavda öğrenci tüm soruları mükemmel bir şekelde cevaplamış. Profesör öğrenciye sana son bir soru soracağım demiş:
– Yolda yürürken iki torba bulduğunu hayal et, birinde akıl var, diğerinde ise para var. Hangi çuvalı alırsın?
Öğrenci:
– Para olan çuvalı seçerdim.
Profesör:
– Ben akıl olan çuvalı seçerdim.
Öğrenci:
– Normal! Kimde ne eksikse onu seçer.
Profesör çok sinirlenmiş, öğrencinin not defterini alıp içine ‘Öküz’ yazmış. Öğrenci nota bakmadan odadan çıkmış. Bir dakika sonra öğrenci kapıyı aralamış;
– Sayın profesör, imzanızı atmışsınız, fakat notumu yazmayı unutmuşsunuz.

İyi konuşmak ayrıca konuştuğunuzu yerinde ve zamanında ifade etmek muhteşem bir beceridir. Bu konuda kitapçılarda kitaplar var. Söz söyleme sanatı başlığı altında bir çok bilgi bulabilirsiniz. Başarılar diliyorum.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Kapı kapı dolaşmak suretiyle, mal satan satıcı işe yeni başladığı halde, kısa sürede başarılı olur ve iyi para kazanır. Oysa kendisinden önce işe girenler, onun kadar başarılı değillerdir. Bir gün arkadaşları, bunun sırrını öğrenmek isterler. Aldıkları yanıt ilginçtir; “Çaldığım her kapıda, karşıma çıkan bayana, kaç yaşında olursa olsun önce ‘Anneniz nerede?’ diye sorarım.”

Şimdi bu olayı neden anlattığımı merak ettiniz değil mi? Erkeklere, kadınların nelerden hoşlandığının tüyolarını vermek istiyorum. Kadınlar kendilerine kur yapılmasından hoşlanırlar. Kur yapmak mutlaka onunla birlikte olmak anlamına gelmez. Bir kadına kadın olduğunu hissettirmektir önemli olan. Yaşlı bir kadına da mı? Evet. Yaşlı bir kadına da.

Erkek kaç yaşında olmalı? Erkek kaç yaşında olursa olsun önemli değil. Biz kadınlar fark edilmekten hoşlanırız. İltifat görmekten hoşlanırız. (Bazı kadınlar bundan hoşlanmayabilirler. İstisnalar kaideyi bozmaz denir ya.)

Okul hayatım bitip de iş hayatına atıldığım ilk yıllardı. Hani tıfıl denir ya işte öyle. Müdürüm de o zamanlar 38-40 yaşlarında yakışıklı ve çapkın bir adamdı. İş yerinde oldukça ciddi ve sert biriydi. Ama sigaramı yakar ve akşamları çıkarken mantomu tutardı. Kendimi öyle önemli hissederdim ki. Kendime güvenim gelirdi.

Bir kadının çok genç veya çok yaşlı olması durumu asla değiştirmez. Ama her davranışın bir raconu vardır. Nezaket kurallarını asla zedelemeden yapmak gerekir. Kadın kaç yaşında olursa olsun kendisine teyze denmesinden asla hoşlanmaz. Zannediyor musunuz ki bir kadın 50 yaşına gelince bunlara dikkat etmez. Öyle çok dikkat eder ki inanamazsınız. Çünkü kadın 70 yaşına bile gelse aşktan ümidini kesmez. Hala hayalindeki erkeğe rastlama ümidini içinde taşır. Bakın internette dolaşan, kadınlara ait hoş bir yazı. Olayı biraz karikatürize eden bir yazı ama 70 yaşında bile hala ümidini kesmediğini gösteriyor:

İDEAL ERKEĞİM NASIL BİRİ? (YAŞ 22)
Yakışıklı, sempatik, maddi durumu iyi, beni ilgiyle dinleyecek, espri anlayışı gelişmiş, gücü kuvveti yerinde, iyi giyinen, her konuda zevk sahibi, sürpriz yapmayı seven, romantik ve hayal gücü gelişmiş biri.

İDEAL ERKEĞİM NASIL BİRİ? (YAŞ 32)
İyi görünümlü, kafasında saçı olan, arabadan inerken kapımı açan, yemeğe gittiğimizde sandalyemi tutan, pahalı bir restorana götürecek kadar parası olan, konuşmaktan çok dinleyen, fıkra anlattığımda katıla katıla gülen, alışverişte paketlerimin hepsini zahmetsiz taşayacak kadar gücü kuvveti yerinde, en az 1 kravata sahip, yaptığım yemekleri beğenen, doğum günü ve yıl dönemlerini unutmayan, haftada en az bir kez romantik olabilen biri.

İDEAL ERKEĞİM NASIL BİRİ? (YAŞ 42)
Çok da çirkin değil, tamam kel olabilir. Ben binmeden arabayı hareket ettirmeyen, işinde disiplinli, fırsat oldukça akşam yemeğine köşedeki köfteciye götüren, beni dinlerken başını sallayan, anlattığım fıkraların can alıcı yerlerini hatırlayan, evdeki eşyaların yerini değiştirmeme yardım edecek kadar gücü kuvveti yerinde, göbeğini kamufle edecek şekilde kıyafet seçen, çoğu hafta sonu traş olan biri.

İDEAL ERKEĞİM NASIL BİRİ? (YAŞ 52)
Burnunun ve kulağının içindeki kılları fazla uzun olmayan, topluluk içinde gaz çıkarmayan, para isteme alışkanlığı edinmemiş, ben bir şey anlatırken uyaya kalmayan, aynı fıkrayı tekrar tekrar anlatmayan, hafta sonları poposunu koltuktan kaldırabilecek kadar gücü kuvveti yerinde, aynı renk çorapları seçebilen ve temiz iç çamaşırı giyen, televizyon karşında akşam yemeğinden hoşlanan, adımı unutmayan, bazen traş olan biri.

İDEAL ERKEĞİM NASIL BİRİ? (YAŞ 62)
Küçük çocukları ürkütmeyen, banyonun nerede olduğunu hatırlayan, bakımı fazla masraflı olmayan, mümkün olduğu kadar gürültüsüz horlayan, neye güldüğünü birden unutmayan, yardım almadan ayağa kalkabilecek kadar gücü kuvveti yerinde, lapa yiyeceklerden hoşlanan, dişlerini nereye koyduğunu unutmayan biri.

İDERAL ERKEĞİM NASIL BİRİ? (72)
Yaşayan ve arada bir nefes alan biri.

Sizi biraz gülümsetebildiysem ne mutlu bana 🙂

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Gençlik yıllarımda Cumhuriyet Gazetesi okurdum. Magazinden nefret ederdim. Sonra kişisel gelişim konularına merak sardım. Yine magazinden nefret ediyordum. Magazinin içindeki insan duygu ve davranışlarını göremiyordum. Sonra sonra farkında olmadan magazin okumaya başladım. O kadar garip olayları keşfetmeye başladım ki, bakış açım değişti. Artık her gazete haberinde veya televizyon programında insan davranışlarını görür oldum. Şimdi gazetelerdeki magazin haberlerine bir göz gezdiriyorum. Özellikle röportajları okuyorum. Bazen inanılmaz güzel cümleler bazen de dayanılmaz sığ düşüncelerle karşılaşıyorum. Yalnız televizyondaki magazin haberlerine hala tahammülüm yok. Onları seyredemiyorum. Çünkü duygu ve davranıştan ziyade resim ağırlıklı oluyorlar.

Dün akşam televizyonda seyrettiğim bir olay beni düşüncelere daldırdı. Yine kadın erkek ilişkileri üzerine düşündüm.
Beyaz Show’u seyrettim. Normal bir eğlence programı olarak başlamıştı ki birden olay değişti. Petek Dinçöz ile Can Tanrıyar’ın evliliklerine şahit olduk. Hepimiz şahit olduk çünkü televizyonda evlendiler. Bunda ne var diyeceksiniz. Burada bir şey yok tabii. Evlilik sürpriz bir evlilikti. Petek Dinçöz sürprizden önce şöyle bir itirafta bulundu:
-Can Tanrıyar ile birlikteliğimiz 8 yıldır devam ediyor. Eğer bu Mayıs ayına kadar Can benimle evlenmezse ondan ayrılacağım.

Yani bu ne demek oluyor. Petek 8 yıldır evlenmek istediği halde Can evlenmek istemiyor. Showmen Beyaz ile Can Tanrıyar birlikte bir sürpriz yapıyorlar ve programda nikah kıyılmak üzere hazırlanıyorlar. Nasıl olsa Petek çantada keklik. Kabul etmemesi mümkün değil. Bir kadın bu kadar nasıl teslim olur da 8 yıl bekler.

Bu olayın aynısını çok yakın bir arkadaşımda da yaşadım. Arkadaşım da yaklaşık 10 yıl beklemişti. Kaç kere nikah günü alındı da adam vazgeçti. Gelinlik dikildi de bekledi. Kızcağız yıllarca nikahın hayaliyle yaşadı. Kaç kere nikaha davet edeceği arkadaşlarının listelerini yaptı. Hepimize haber verdi de sonradan utancından ne yapacağını şaşırdı. Sonra bir gün aniden biz evlendik dediler. Sessiz sedasız. Gelinlik giyemeden. Bu sadece kadınların başına gelmeyebilir. Bir erkek de aynısını yaşayabilir. Olaya sadece kadın cephesinden bakmıyorum. Bir insanın teslim oluşu garibime gidiyor. Kadınlar için evlilik çok önemli. Neden mi? Toplum baskısından dolayı. Toplum ne der, ailem ne der diyerek evlenmek istiyorlar. Haksız da değiller tabii. Bizim ülkemiz için bu kavramları aşmak henüz mümkün değil. Ama bu kadar teslim olmaktan yana da değilim. Ya kendini ya da toplum baskısını aşacaksın. Yoksa böyle 10 yılın boşa gider.

Kendimizin ya da başkasının 10 yılını boşa harcamaya hakkımız yok. Hayatımızın içinde boşa harcayacağımız kaç tane 10 yıl var acaba. Yılları boşa harcamadan mutluluğun yolunu bulmak en güzeli. Ya da o 10 yılı öyle güzel yaşamalıyız ki eğer sonunda ilişki istediğimiz gibi bitmese bile pişmanlık duymamalıyız.

Keşke demeden yaşanan yıllara selam olsun…

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Hiç birimiz dünyaya bilgi dolu olarak gelmeyiz. İyi veya kötüyü bu dünyada öğreniriz. 18 yaşına geldiğimizde de olgunluk çağına ulaşmış olamayız. Çünkü fikirlerimizi sürekli değiştirerekten ve de hata yaparaktan öğreniriz hayatı. Şimdi geriye dönüp baktığımda ne çok hata yaptığımı görüyorum. Kendimi bildim bileli değişim yaşıyorum. Kim bilir bundan sonrada ne çok değişim yaşayacağım. Değişim yaşamak olumlu da olabilir olumsuz da. Bu kişinin seçimidir. Diyeceksiniz ki ben hep acılar yaşadım onun için negatif olarak değiştim. Acılardan iyi dersler çıkarırsak bize pozitif olarak geri döner. Bakın Dostoyevski’nin bakış açısına; “İNSANIN RUHUNU YÜCELTEN BİR ACI, UCUZ BİR MUTLULUKTAN EVLADIR.”

Bazen bir günde yaşadığımız büyük acılar bize on yılda yaşayacağımız kadar olgunluk verir. Yeter ki ders almasını bilelim. Bundan eminim çünkü gençliğimde yaşadığım büyük acılar bugünkü Tülay’ı yarattı. Yaşadığım büyük acıya gelince daha önce yazılarımı okuyanlar bilirler ama yine de burada tekrarlamak istiyorum. Çok gençtim daha hayatı yaşayacak vaktim bile olmamıştı ki doktorlar benden ümidi kesmişlerdi. Çok az ömrümün kaldığını söylemişlerdi. Hastalığı yenmemin tek çaresi olarak da stresi hayatımdan çıkartmak olduğunu ifade etmişlerdi. Ama hala yaşıyorum. Çünkü acılardan dersler çıkarttım ve değişim yaşadım. Bunu nasıl başardın derseniz; Okuyarak ve çevremdeki insanları gözlemleyerek başardım.

J.R.Cowell’in şu cümlesini okuduğum zaman hayatım değişti: “ANCAK APTALLAR VE ÖLÜLER DÜŞÜNCELERİNİ HİÇ DEĞİŞTİRMEZLER” Ben aptal değildim. Henüz ölmediğime göre düşüncelerimi değiştirmek zorundaydım. Ya da ölmemek için değişmek zorundaydım.

Fikirlerimiz 18 yaşındayken farklı, 38 yaşındayken farklı, 58 yaşındayken farklı. Çünkü değişiyoruz. Acılar ve mutluluk yüzünden değişiyoruz. Bazen başkalarına akıl veririz. Oysaki öncelikle biz değişebiliyor muyuz? Yüzyıllardır insanlar kendilerini değiştirmek konusunda hep geri adım atıyorlar ki Tolstoy bile insanlara şöyle demiş; “HERKES DÜNYAYI DEĞİŞTİRMEYİ DÜŞÜNÜYOR, KİMSE KENDİNİ DEĞİŞTİRMEYİ DÜŞÜNMÜYOR.”

Daha eski yazılarımdan birinde kırılma noktasını anlatan bir yazı yazmışım. Hatta bu konuyu televizyonda bile işlemiştim. Bazen hayatta çok zorlanırız. İşte o noktada merdivenin bir üst basamağına atlayabilirsek bu zorluğu yendik demektir.

Hayatımızdaki değişimi sağlayanlardan biri de okumaktır. Ben büyük değişimlerimi okumakla sağladım diyebilirim. Üzerinde günlerce düşündüğüm kitaplarım oldu. Bazı önemli cümleleri yazıp evin her tarafına astığım oldu. Gidip geldim okudum. Bunu hala bugün bile yapıyorum.

Değişim çağa ayak uydurmaktır ya da bulunduğun ortama. Ayak uyduramayanlar da profesyonel yardım almalılar bence.

EĞER SON BİRKAÇ YILDA ÖNEMLİ BİR FİKRİNİZİ DEĞİŞTİRİP YENİSİNİ EDİNMEDİYSENİZ, HEMEN NABZINIZI KONTROL EDİN; ÖLMÜŞ OLABİLİRSİNİZ” G.BURGESS

Yaşamak çok güzel 🙂

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Yeni yıla girerken bir sürü işimiz vardır. En kolay olanlar çevremizdekilere hediye almak, yeni yıla nasıl ve nerede gireceğimize karar vermek, ne giyeceğimize karar vermek ve hangi ayakkabı-çantayı kullanacağımıza karar vermek. Bunlar işin kolay tarafı. Hatta yılbaşı gecesi kendimizi eğlenmek zorunda hissetmek bile kolay. Peki zor olan nedir?

Zor olan şudur; Yeni yılda hayatımızla ilgili kararlar almak zordur. Çünkü her yeni yıla girerken yeni bir sayfa açıp hedeflerimizi belirleriz. Bunlar özellikle kilo vermek, içki ya da sigarayı bırakmak, okulu bitirmek, iyi bir iş bulmak, evlenmek ya da yeni bir araba almak. Her yeni yıla girerken kararlar alırız. Sonra bunları yapamamanın ızdırabı ile bir yeni yıla daha gireriz. Yapamayız çünkü yapmamız gereken o kadar çok şey vardır ki, hiç birini yapamayız. Çünkü hayatımızın içi kalabalıktır. Hayatımız çok yoğundur. Hangi birisine yetişeyim diye dert yanarız. Çok haklısınız.

Bu günlerde harika bir kitap okudum; Kitabın adı “Hayatınızı Basitleştirin”, kitabın yazarı Elaine St. James.

Kitabı okurken her bir satırında kendimi buldum. Bir çoğunu yapmışım, daha yapamadıklarım da var tabii. Ama yavaş yavaş uygulamaya koyabilirim. Kitaptan alıntılar yapmak istiyorum:

“1980’li yıllar insanlarda yüksek yaşam standardını yakalama tutkusu yarattı ve bizler bazen gerçekleşmesi mümkün olmayan beklentilere kaptırdık kendimizi. En güzel ev, en hızlı otomobil, en iyi iş, en yüksek maaş, en parlak gelecek, en mutlu evlilik, en modern eşyalar, en iyi okullarda okuyan en zeki çocuklar, en son moda giysiler ve paranın satın alabileceği uzay çağına özgü her türlü zımbırtıya sahip olabilmek için, çok daha fazla çalışmamız gerektiğini düşünüyorduk.”

Oysaki hayatımızı biraz basitleştirdiğimiz zaman daha mutlu olabiliriz. Peki nasıl diyorsanız size kitaptan başlıklar halinde öneriler vermek istiyorum:

Hayatı basitleştirmenin yolları;

Yaşamınızda dağınıklığı azaltın
Kullanmadığınız eşyalardan kurtulun
Mutfak alışverişine ayırdığınız zamanı yarıya indirin, toptan alışveriş yapın
Çamaşır yükünü yarıya indirin
Daha küçük bir evde yaşayın
Eğer tekneniz varsa, satın
Araba seçiminde düşük model seçin
Gardrobunuzu sadeleştirin
Televizyon bağımlığından kurtulun
Her telefon ve her kapı çaldığında açmayın
Özel günlerde hediye verme alışkanlığını basitleştirin
Borçlarınızı temizleyin
Tüketim alışkanlığınızı gözden geçirin
Biri dışında bütün kredi kartlarınızdan kurtulun
Yakın bir ev ya da evinize yakın bir iş bulmayı ilke edinin
Daha az çalışın, işinizi daha çok sevin
Ailenize zaman ayırın
Yeme alışkanlığınızı değiştirin, haftada bir gün yalnızca meyve yiyerek beslenin, içecek olarak sudan şaşmayın
Spor yapma alışkanlığı edinin
Sabahları bir saat erken kalkma alışkanlığı edinin
Gülmeyi öğrenin
Yoga öğrenin
Yolunda gitmeyen ilişkilerinize son verin
İnsanları değiştirmeye çalışmaktan vazgeçin
Yılda bir kez tek başınıza bir tatile çıkın
Bütün işleri aynı anda yapmaya çalışmaktan vazgeçin
Güneşin batışını izlemeye vakit ayırın
Hayır diyebilmeyi öğrenin
Geçmişten ders almayı öğrenin
Beklentilerinizi değiştirin
Otomobilinizden kurtulun
Telefonunuzdan kurtulun
Kitapta her bir satırın açılımı var. Detayları öğrenmek isterseniz kitabı okumanızı tavsiye ederim.
Yeni yıllar diliyorum. Mutlu olmanızı diliyorum.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Biliyorsunuz İstanbul’un nerdeyse her köşe başında bir çiçekçi var. Hele Taksim meydanında hepsi bir arada duruyorlar. Harika görünüşleri var. Kadıköy yakasında da Bağdat Caddesi’nde hemen hemen her sokak başında bir çiçekçi var. Benim evimin önünde de o çiçekçilerden bir tane var. Bugün oturduğum bu eve 3 ay önce taşındım. Taşındığımdan bir hafta sonra çiçekçi ile ahbap olduk. Ben olmadım. O benimle oldu. Önünden her geçişimde sesleniyordu; “Ablaaaaaaaaaaa…nasılsın? Çiçek alsanaaaaaa.”

Kadına acıdığım için çiçek almaya başladım (zaten çiçekleri çok severim). Sonra havalar soğumaya başladı. Camdan bakıyorum soğukta tir tir titriyor. Üstüne başına bir şeyler verdim giysin diye. Ayrıca kendime çay yaparken fazla yapmaya başladım. Bir termosa koyup ona da çay götürmeye başladım. Derken bu çaylar periyodik hale geldi. Her sabah ve her akşam üstü çay götürmeye başladım. Bazen öğle yemeği veriyorum. Ya da çayın yanında neyim varsa paylaşıyorum. Çay ile peynir veya börek oluyor. Geçen hafta bana dedi ki;
“Ablaaa sende ne varsa bende de var.”
“O ne demek öyle” dedim.
“Sen ne yersen ben de aynısını yiyorum. Beni hiç eksik etmiyorsun. Ne yesen bana da veriyorsun.”
Gülüştük…..

Bu bayramı evde geçirdim. Çok misafirim olduğu için yoğun geçti. Camın önünde bir oturma grubum olduğundan çiçekçiyi görebiliyorum. Baktıkça hayretler içinde kaldım. Yoldan geçen kim varsa çiçekçinin boynuna sarıldı öptü ve bayramını kutladı. Ayrıca eline bir paket tutuşturdu. İnsanlar arabalarla geçerken durup durup çiçekçiye paket verdiler. Önce anlayamadım sonra çözdüm olayı. Kurban eti veriyorlarmış meğerse.

Herkes ona yardım ediyor. Karşımızdaki market bile akşamları biraz bozulmuş meyveleri kasayla veriyor. Kadın işini çok iyi biliyor. İnanılmaz bir halkla ilişkiler yapıyor. Yoldan ona selam vermeden geçen yok. Ama o da herkesin hatırını soruyor. Herkesin ismini biliyor. Çok fazla da satış yapıyor. Hiçbir çiçekçinin bu kadar satış yaptığını sanmıyorum. Bütün gün kafası kalabalık. Çiçek almadan kimse geçmiyor.

İnsanın işinde başarılı olması için mutlaka üniversite okuması, ayrıca iki de lisan bilmesi gerekmiyor. Tahmin ediyorum ki kadının okuma yazması bile yoktur. Ama işi götürüyor valla.

Bu kadar satış yapıyor ama bir evi bile yok. Çadırda yaşıyormuş. Hepimizin çevresinde bu türlü himayeye muhtaç insanlar var. Her birimiz birine yardım etsek ne kaybederiz ki. Üstelik hem biz hem de o mutlu olur. Dünyada belki de fakir hiç kimse kalmaz. Belki de bu dünyada hepimizin bir görevi vardır! Hepimize bir küçük kız düşse de mutlu etsek:

Küçük kızın hikayesi

Bir gün, çelimsiz, küçük bir kız çocuğu sokağın köşesine oturmuş yiyecek, para ya da alabileceği herhangi bir şey için dileniyordu. Üzerinde yırtık pırtık giysiler vardı, yüzü gözü kir içinde perişan bir durumdaydı.

Küçük kız dilenirken, sokaktan genç, canlı ve iyi görünümlü bir adam geçti. Kızı fark etmişti ama belli etmemek için dönüp ikinci kez bakmadı. Büyük ve lüks evine, mutlu ve rahat ailesinin yanına geldiğinde, çok güzel hazırlanmış akşam sofrası onu bekliyordu. Fakat az sonra düşünceleri tekrar o yoksul kıza takılıverdi. Duyguları bir şeylere itiraz ediyordu. Sonra kolay yolu yeğledi ve itirazlarını Tanrı’ya yöneltti; ‘Böyle bir şeyin olmasına nasıl izin veriyorsun? Neden o küçük kıza yardım için bir şeyler yapmıyorsun, Tanrım?’ diye yakındı içinden. Sonra ruhunun derinliklerinden gelen bir yanıt duydu; ‘Yaptım. Seni yarattım!’

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Gençlikte yıllar zor geçer. Dış etkenler bir yana hele içimizdeki fırtınalar dinmek bilmez. Dış etkenlerin başında parasızlık gelir. Aileyle yaşamanın getirdiği zorluklar. Aileyle birlikte olmanın keyfini bilemediğimiz yıllar. Çünkü onları sadece baskı unsuru olarak görürüz. Gerçekte öyledir de. Çünkü tehlikeleri onlar gördüğü için bizi sürekli uyarırlar. Biz de bu uyarılardan hiç keyif almayız. Özgür olmak isteriz. Kararlarımızı kendimiz vermek isteriz. Ama buna asla müsaade etmezler. Flört etmek isteriz, yakalanacağız diye ödümüz kopar. Çünkü ağabeyimiz ya da babamız gördüğünde nasıl kıyametler kopacağını düşünmek bile istemeyiz. Ağız tadıyla bir flört bile edemeyiz. Hadi kaçamak yapıp flört ettik ama ona sevdiğimizi söyleyemeyiz. Çünkü sevdiğimiz ya bizi bırakır giderse diye düşünürüz ya da bizi hafif kız diye tanımlar diye ödümüz kopar. Doya doya seni seviyorum diyememenin sıkıntısını yaşarız.

Ya içimizdeki fırtınalar. Kendine güvensizlik. Kendini beğenmeme. Ya burnum kötüdür, ya biraz şişmanımdır ya da derdimi bir türlü anlatamıyorumdur. Kendimi iyi ifade edememenin sıkıntısını yaşıyorumdur. Ya yasak bir aşk yaşıyorumdur ya da sevdiğim beni sevmiyordur. Arkası arkasına gelen sorunlar yüzünden gençliğimizin en güzel yılları heba olup gider.

Yaş 35-40’ı geçtikten sonra bazı baskılardan kurtuluruz. Özgürlüğümüzü elimize almanın keyfi ile yüzümüz gülmeye başlar. Kendimizi iyi tanımanın getirdiği rahatlık yüz hatlarımıza yansır. Anne baba ile ilişkilerimiz düzelir. Onların kıymetini anlamaya başlarız. Kendimizi iyi ifade etmenin keyfini yaşarız. Artık fiziksel kusurlarımızı kabul edip kendimizi severiz. Canımız istediği zaman ağlamaya utanmayız. Her yerde kahkaha atmaya da utanmayız. Sevdiğime seni seviyorum dersek ya beni bırakır giderse diye aklımızdan bile geçmez. Eğer giderse güle güle deriz ve üstüne bir de kahkaha patlatırız 🙂 Biri bizi terk edecek diye oturup üzülmeyiz. Zaten terk de edemez. Çünkü artık hoş bir kadın olmuşuzdur. Kadınlığın doruğunda yaşıyoruzdur. Benden daha iyisini mi bulacaktır. Birini ancak ben bırakırım, beni bırakıp gidemezler. Çünkü ben eğlenceli, akıllı, bilgili tam bir cemiyet kadını olmuşumdur. Yani artık vazgeçilmezim. Hani bir söz vardır; Bazı insanlar odadan çıktıklarında aydınlanır, bazı insanlar da odaya girdiklerinde aydınlanır.

İşte artık odayı girdiğimizde odayı aydınlatan kadınlar olmuşuzdur. Korkularımız yok olmuştur. Kariyerimizin en üst noktasına gelmişizdir. Ya da evliliklerimizi sorgulamışızdır. Mutsuz ise bunun çaresini bulacak cesaretimiz bile vardır artık. Doğru ve yanlışlarımıza karar vermişizdir. Yanlış yaptığımız zaman bunu itiraf etmekten çekinmeyiz. Hatta yanlış yapmaktan bile korkmayız artık. Sarhoş olduğumuzda da itiraf ederiz. Hayatı doya doya yaşadığımız bir dönem başlamıştır.

Bazı kadınlar bu dönemi yaşlılık olarak görür ve hayatı kendilerine zindan ederler. Oysaki ben bu dönemin kadınların en kadın olduğu yaş olarak düşünüyorum. Bu düşündüklerimi bir erkeğin kaleminden çıkmış bir yazıda okuyunca çok hoşuma gitti. Sabah gazetesinde Kazım Kanat köşesinde şöyle yazmış: “Bir kadına ‘Kadınların kadın olma yaşı kaçtır?’ diye sorabilseydim, acaba şöyle cevap verirmiydi. ‘Ekonomik açıdan özgürler. Ne istediklerini biliyorlar. Hayatla kavgalarını bitirmiş, hatta onunla barışmışlar bile. Ne estetik kaygısı, ne “Kim ne der?” duygusu…Oldukları gibi..Kimseden çekinmeden, ürkmeden. Birilerine hesap verme endişesi duymadan. İçlerinden geleni yapacak kadar hoyratlar. Zil zurna sarhoş olup ‘ben sarhoşum’ diyecek kadar.. Bu kadınlar, yılları geride bırakmışlar sadece, hayatı değil!”

Evet Kazım Kanat’ın dediği gibi 40 yaş üstü kadınlar sadece yılları geride bıraktık ama hayatı asla. Hayatı doya doya yaşıyoruz. Şimdi daha mutluyuz.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Eski yazılarıma bir göz atarsanız şu başlıkla karşılaşırsınız: “Erkekler, iyi ki varsınız”. Bu yazım için çok mail gelmişti. Erkekler itiraz etmişlerdi. Yazımda cinsellik konusunda kadınların daha seçici olduğunu erkeklerinse bu konuda daha rahat olduklarını yazmıştım. Gelen maillerde de şöyle diyordu;

“Tamam kadınlar seçicidir ama erkeklerin doğaları kadınlardan farklı olduğu için erkekler seçici davranamazlar. Onun için daha çok kadınla hiç düşünmeden birlikte olurlar:”

Ben de irade diye bir şey olmalı demiştim. Evet iradenin olduğunu kabul edenler var tabii. Onlar istisna erkekler oluyor. Onlar gerçekten seçiciler.

“Erkekler, iyi ki varsınız” yazımdan sonra bir başka yazım daha var. Yazımın başlığı şöyle; “Kadınları anlıyor musunuz?”

“Erkekler neden dinlemez & Kadınlar neden harita okuyamaz” adlı bir kitap okudum. Kitapta erkekler ile kadınların fiziksel farklılıklarını anlatıyor. Meğerse beyinsel olarak iki cins arasında birçok farklılıklar varmış. Onun için davranış farklılıkları oluyormuş. Artık erkeklere hak vermeye başladım. Genellikle erkeklerin bir karıları bir de sevgilileri olmasını doğal karşılıyorum. Çok da haksız sayılmazlar çünkü biz kadınlar evlenince artık nasıl olsa tapusu bende diye kendimizi bir bırakırız ki kimse toplayamaz 🙂 Erkekler de kendilerine yeni heyecanlar aramak zorunda hissederler kendilerini. Gerçi artık evli kadınlar da kendilerine yeni heyecanlar aramaya başladılar.

Şunu ifade etmek istiyorum ki her iki taraf için de istisnalar var. Eğer siz kendinizi bu yazdıklarımın içinde bulmuyorsanız “Yazdıkların doğru değil” demeyin lütfen. Demek ki siz farklısınız. İstisna bir erkek ya da kadınsınız. Buna sevinmeli misiniz yoksa üzülmeli misiniz ona siz karar verin.

Gözlemleme yeteneğime güvenirim. İnsanları incelerim ve bazen kendi kendime çok gülerim. Sabahları erken saatlerde yürüyüşe çıktığımda şunları görüyorum. Adam saat 07.30 gibi evinden işe gitmek üzere çıkıyor. Daha köşe başına gelmeden ya da arabasına biner binmez cep telefonuyla birini arıyor. İnsan sabahın 07.30 ‘unda kimi arar. Bence sevgilisini 🙂 ya da cep telefonuna hemen bir mesaj yazıyor. Yürümekte zorluk çekiyor ama mesajı yazmayı ihmal etmiyor.

Suadiye-Caddebostan arasında yürüyüş yaparken görüyorum 50-60 yaşlarında bir beyefendi üzerinde eşofmanları koşuyor. Sonra birden bire banklardan birine oturuyor mesaj çekmeye başlıyor. Orta yaşın üstündekiler teknoloji ile çok haşır neşir olmadıkları için sabahın o saatinde kime mesaj çeker dersiniz. Onları seyrederken çok keyif alıyorum ve gülüyorum.

Geçenlerde bir restoranda arkadaşlarla öğle yemeği yiyoruz. Çevreme baktım. İleriki masada 35 yaşlarında bir karı-koca ve iki tane de çocukları yemek yiyorlar. Kadın çocuklarla uğraşıyor. “Oğlum üstüne dökeceksin, kolun yemeğe giriyor, kızım önüne bak, yavaş boğulacaksın, hadi biraz da bundan ye lütfen” gibi sözlerle mücadele veriyor. Erkeğin beden dili ise şöyle diyor: “Bu yemek tamamen vazife icabıdır. Hafta sonu çocukları ve eşimi yemeğe götürmezsem evde hır çıkar. Bir an evvel şu yemek bitse de televizyonun karşısına geçsem maçımı seyretsem, bir de yarın olsa da sevgilime gitsem” Kadın bunlardan habersiz çocuklarla mücadele etmektedir. İleride bir başka masada yemek yiyen çift var. Yaşları 70’in üstü. Adam belli ki heyecanlardan elini eteğini çekmiş. Bir sürü de sağlık problemleri var. Etrafına bakacak hali yok. Kadında ise şöyle bir ifade; “Kocamın gözü benden başkasını görmez. Eteğimin ucundan ayrılmaz.” Bence çok haklı 🙂

Bunlar tamamen kurgudur. Sadece hayal dünyamın ürünüdür. Belki doğrudur belki de değildir. Belki sizin daha başka gözlemleriniz vardır. Yazarsanız sevinirim.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Bir insanın hayatında, yaşadığı ülkenin kültürü ne kadar önemli değil m? Onun için genellikle başka ülkelere çalışmak için giden insanlar oralara alışmakta zorluk çekerler. Zorlukları yaşadıktan sonra alışan da var tabii. “Asla, ben buralarda yapamam” diye ülkesine dönen de var.

Kültür farklılıkları ve geleneklerimiz bu değişik yaşam biçimlerini ortaya çıkarıyor. İnsan daima kendisinden daha ilerde olan insanlara veya toplumlara bakarak ilerler. Ancak ilerleyeceğim diye kendimizi rezil etmenin manası da yok tabii. Aklımıza yatan yeni fikirleri benimseyip hayatımıza geçirmeliyiz. Eski fikirlerimde, sadece kültürümüzde var ya da geleneklerimizde var diye ısrarcı olmak istemiyorum. Her gün yeni bir şey öğreniyorum. Bendeki bilgi ile karşılaştırıp iyi olanı tutup eskisini atıyorum.

Türk geleneklerinde bir insana iyilik yaptığın zaman onun karşılığını beklemek ayıptır. Hatta şöyle denir; İyilik yap, denize at. Yani karşılık bekleme. Öylesine karşılıksız iyilik yap ki hatta sana taş atana sen ekmek atarak cevap ver. Eğer birine yaptığın iyiliğin karşılığını beklersen sana menfaatçi derler. İyiliğin karşılığını beklemek bizim toplumumuzda ayıptır. Bu hafta okuduğum kitapta yeni bir bakış açısı ile karşılaştım. Kitabın adı; ZAHİR. Yazarı; PAULO COELHO

Bilirsiniz Türkiye’de oldukça ün yapmış bir kitap yayınlandı. SİMYACI. İşte o kitabın yazarının yeni bir kitabı. Bizim menfaat dediğimiz karşılık beklemeye bakın nasıl bakmış. Kitaptan bir dialog yazmak istiyorum size.

“-Bu İyilik Bankası da ne demek oluyor?
– Bundan ilk söz eden Amerikalı bir yazardı. Bu banka dünyadaki en güçlü banka ve onu yaşamın her alanında bulabilirsin. Hesabına depozitolar yatırmaya başladım. Paradan söz etmiyorum, anladın mı, ilişkileri kastediyorum. Seni şu ya da bu kişilerle tanıştırıyorum, yasal olduğu sürece bazı anlaşmalar ayarlıyorum. Bana bir şey borçlu olduğunu biliyorsun, ama senden asla bir şey istemiyorum. Bir gün geliyor senden bir iyilik istiyorum ve sen elbette ki “Hayır” diyebilirsin, ama bana borçlu olduğunun farkındasın. Senden istediğimi yaparsın ve ben sana yardım etmeye devam ederim, diğerleri senin nazik ve güvenilir bir insan olduğunu görürler ve onlar da senin hesabına depozitolar yatırmaya başlar. Bunların da tümü daima ilişki biçiminde olacaktır. Çünkü dünya ilişkilerin üzerine kuruludur. Başka bir şeyin değil. Onlar da bir gün senden bir iyilik isteyeceklerdir, sen de saygı gösterecek ve bir zamanlar sana yardımcı olan bu insanlara yardım edeceksin ve zaman içinde tüm dünyaya ağlarını yayacak, ihtiyacın olan herkesi tanıyor olacaksın ve çevrende yarattığın etki sürekli büyüyecek.
– Benden isteğini yapmayı reddedebilirim.
– Elbette edebilirsin. İyilik Bankası riskli bir yatırım aracıdır, aynı diğer bankalar gibi. Senden istediğimi yapmayı reddedersin, yardım etmeye değer bir insan olduğun için sana yardım ettiğimi düşünüyorsundur, çünkü en iyi sensin ve herkes kendiliğinden senin yeteneğinin farkına varmalıdır. Güzel, ben sana çok teşekkür ederim ve isteyeceğin şeyi hesabına çeşitli yatırılar yaptığım bir başkasından isterim; fakat ondan sonra, benim tek bir sözcük bile söylememe gerek kalmadan herkes bilir ki, sen artık güvenilir biri değilsindir. Yalnızca gelişmen gerekenin en fazla yarısı kadar gelişebilirsin ve elbette istediğin kadar değil. Belirli bir noktada yaşamın ters dönmeye başlar, yan yolu geçmiş olursun ama tümünü değil, yarı mutlu ve yarı kederli hissedersin, ne hüsrana uğrarsın ne de tam anlamıyla başarılı olursun. Ne üşürsün ne der terlersin, ılıksındır.”

Uzun süredir bir dostuma yaptığım iyiliğin karşılığını beklemeyi bir türlü anlatamıyordum. Bu konuda ifade zorluğu çekiyordum. Aslında tam da bunu demek istiyordum. Yazar hislerime tercüman oldu. Çok sevindim çünkü ben menfaatçi değilim. İyilik Bankasına para yatırmak istiyorum. Zengin olmak istiyorum. Ayrıca da şu anda bile çok zenginim 🙂

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Geçen hafta yazımı yazamadım. Çok özür diliyorum. Editörüme haber verdim yani ondan izin aldım. Ama sizler, benim için gerçekten çok önemlisiniz. Bir hafta yazı yazmayınca çok fazla mail geliyor. Neden bu hafta yazı yazmadın diyorlar. Onun için hepinizden özür diliyorum.

Neden yazmadığıma gelince, İzmir’deydim. Eğitim için gitmiştim. Bu ara eğitimler yoğunlaştı. Biliyorsunuz iki hafta önce Afyon Üniversitesi’ndeydim. O kadar keyifli ki bilemezsiniz. İzmir’den dönerken iki günlüğüne Akçay’a uğradım. Akçay’da kuzenim yaşıyor. Onunla keyifli iki üç gün geçirmek istedim. Gerçekten keyifliydi. Birlikte olmak güzeldi. Çünkü sadece aileden biri olduğu için değil kuzenimi gerçekten çok severim. Tam kafa dengidir. İstanbul’a dönerken başka bir keyif içindeydim. Karar vermenin keyfi içinde döndüm. Ne kararı diyeceksiniz şimdi değil mi? Bu duygumu sizinle paylaşmak istiyorum.

Hepimizin içinden geçer, gelecekte bir gün İstanbul’dan uzakta istediğimiz bir sahil kasabasına yerleşip sakin bir hayat geçirmek. İstanbul’un trafiğinden kaçmak isteriz. Ayrıca hayatın pahalılığı İstanbul’da üstümüze çöker. İstanbul’da ilişkiler bile zordur.

Stresin en yoğun olduğu yer büyük şehirlerdir. Bir an önce kaçıp kurtulmak isteriz. Sanki oraya gidince çok mutlu olacağımızı sanırız. “Kafamı dinlemek istiyorum” deriz. “Ohh sakin sakin yaşamak istiyorum” deriz. Daha doğrusu ben zaman zaman bunları hep söyledim. İleride bir tarihte İstanbul dışında yaşamayı hep düşündüm. Hep acaba yapabilir miyim diye düşündüm. Bir türlü gidip gitmeme konusunda karar veremedim. Ama bu iki günlük Akçay’da kalışım bana bütün kararlarımı verdirtti.

Akçay harika bir yer. Zaten Ege harika bir yer. Akçay’a en yakın yer olan Altunoluk oksijen çadırı diye anılır. Havası harikadır. Hatta bundan 3 yıl öncesine kadar Altınoluk’ta bir kiralık yazlığımız bile vardı. Uzun yıllardır o bölgeye yazlığa gittiğimiz için bir gün gelir buraya yerleşiriz diye düşünürdük ailece. Ama hep yazları giderdim. İlk defa böyle kış başlangıcında gittim. Yani yazlıkçılar dönmüş ve bir sessizlik çökmüştü. Sokaklarda hiç kimseler yoktu. Sadece çarşının içinde alışveriş eden birkaç insan vardı. Hele akşam saat 17.00 olup da hava karardı mı herkes evine çekiliyor.

Kendimi düşündüm. Ben burda sürekli yaşasam ne yaparım diye. Akşam canım sıkılsa dışarı çıkmak istesem nereye giderim diye. Gidecek hiçbir yer yok. Herkes evinde. Kitapçı aradım. Kapalıydı. Sonra Altınoluk’a gittim. Neyse oradaki kitapçı açıktı da biraz moralim düzeldi.

Akşam yemeğini yedikten sonra bir ilaca ihtiyacımım olduğunu hatırladım. Sabah erkenden evden çıkmak zorunda kalmayalım diye akşamdan alalım dedik ve saat 20.30 gibi evden çıktık yüreyerek çarşıya doğru geldik. 15-20 dakika yürüdük. Hiç kimseye rastlamadık. Nöbetçi eczaneyi bulduk ilacımızı aldık yine hiç kimseye rastlamadan evimize döndük. Kuzenim sevinç içinde sinema açıldı burda dedi. Nasıl yani demişim. İlk defa mı, yani bugüne kadar yok muydu dedim. Yokmuş.

Kendimi düşündüm. Kadıköy yakasında oturuyorum. Yakınımda en az 15 tane sinema var. Akşam bile kitapçıya ulaşabiliyorum. Geç vakit bile olsa bir arkadaşımla Bağdat Caddesi’nde bir kahve içebiliyorum. Hatta yalnız bile gidiyorum.

Düşündüm de ben büyük şehir insanıyım. Ben sakin bir yerde yaşayamam. Karakterim buna müsait değil. İnsan kalabalıklarını seviyorum. Ordaki sakinlikten sonra İstanbul’un trafiği bile hoş geldi. Sinemalar, cafeler, kitapçılar, tiyatrolar ve dostluklar ruhumu besliyor. Yalnızlık bana göre değil. Orda da dostluklar var tabii. Ama gecenin bir yarısında kimseyle birlikte olma imkanın yok. İstanbul’da var. Bir telefon ile herkese ulaşabiliyorum. Ben asla sakin bir yerde yaşayamayacağıma karar verdim. Artık böyle bir düşünceyi aklımdan bile geçirmem.

Önemli olan insanın kendini tanıması. Neyi istiyorum ya da istemiyorum. Göze alabileceğim şeyler nelerdir? Neleri göğüsleyebilir ya da göğüsleyemem? Yoksa macera olsun diye taşınmak olur o zaman. Bunu yapmak çok kolay değil. Çünkü Türkiye şartlarında yaşayan bizlerin ekonomik olarak mecara yaşama gibi bir şansımız yok. Bunun için ekonomik olarak zarar görmemek gerekli. En önemlisi ne istediğine karar vermek. Ben kararımı verdim. İstanbul’da yaşamak istiyorum. Canım İstanbul’um.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

33 yıllık full-time iş hayatımdan sonra artık özgürüm. Okuyorum ve yazıyorum. Daha da önemlisi bol bol seminer veriyorum. Seminerleri çalışma hayatımın içine sıkıştırmak zorunda değilim artık. Kendime çok zaman ayırabiliyorum. Maillerimin hepsine tek tek cevap veriyorum. Yazı yazabilmek için okumam gerekli tabii. Saatlerce okuyorum. Çok keyifli bir süreç yaşıyorum. Seminerlere de zaman ayırdığım için sevinçliyim.

Bu sevincime geçen hafta bir yenisi eklendi. Afyon Kocatepe Üniversitesi’nden seminer için çağırdılar. Hemen evet dedim. Amaç Afyon’u görmek değil tabii. Üniversite öğrencileri ile birlikte olmak keyifli diye düşündüm. Ahh ne iyi düşünmüşüm. Afyon’a trenle gittim. Gece saat 04.00 gibi Afyon’a vardım. Beni karşıladılar. Harika bir otele yerleştirdiler. 2 saat uyku ile sabah seminere başladım. Ama karşımdaki öğrencilerin heyecanı sayesinde ne uykusuzluğumu farkettim ne de yorgunluğumu. Akşama kadar nostop konuştum. Aralarda çay molaları verdik ama yine yanımda öğrenciler olduğundan konuşmaya devam ettim.

Seminer çok aktif geçti. Hatta 5-6 kişinin öğleden sonra İngilizce dersleri olmasına rağmen gidemediler. İngilizce kursundan izin aldılar ve seminerde kaldılar. Hep beraber çok güldük. Benim heyecanım onlara geçti. Onlarınki de bana tabii. Seminere katılım çok iyiydi. Çünkü daha seminerin başında söze girmek serbesttir dedim. Soru sormak serbesttir deyince rahatladılar. Ayrıca gülmek de serbesttir dedim. Seminerde hepsinin gözlerine tek tek baktım. Hani insan seminer dinlerken bazen hayallere dalar ya. Ya da esnemeye başlar ya da gözlerinden seni dinlemediğini hemen anlarsın. Ben de bu kadar yıldır konuşmacı olarak bu durumu hemen anlarım. İnanın böyle bir kişiyi bile görmedim. Tüm gün hiçbirinin gözlerdeki ışıltı hiç eksik olmadı. Kimse İspanya’da şato kurmadı 🙂

Lisedeyken bir biyoloji hocam vardı. Sınıfa ilk girdiğinde İspanya’da şato kurmak yok derdi. Yani hayal kurmak yasaktı. Hocamın dediğini düşünerek öğrencilere baktım ama hayal kurana rastlamadım. Onların keyifli bakan gözleri sayesinde ben de enerjimden hiç kaybetmeden tüm gün konuştum. Son bir saati söyleşiye ayırdık. Onlar sordu ben cevap verdim. Kaç soru sorulduğunu hatırlamıyorum valla. Ama hepsi harikaydı. Bazen özelime bile girdiler. Bütün sorularına bütün açıklığımla cevap verdim. Çünkü onlar genç ve bizleri örnek almak istiyorlar.

Sadece bilimsel cümleler onları sıkar biliyorum. Onun için onları hiç sıkmadan hayatın içinden konuştum. Akşam bana Afyon’u gezdireceklerdi ama yine başka bir cafeye götürdüler. Başladılar sormaya. Bu gençler harikalar. Hiç aklıma gelmeyen sorular sordular. Bütün açık yürekliliğimle hepsine cevap verdim. Çok mutlu oldular. Onlar mutlu oldukları için ben de çok mutlu oldum. Onlara faydam dokunduğu için (kendi ifadeleri) keyifliyim.

Aynı gün İstanbul’a döndüğüm için çok yoruldum. Üstelik dönüş yolculuğu biraz zahmetli geçti. Çünkü başka bir tren kaza yaşmış, yol kapandı. Uzun bir bekleyişten sonra tekrar Afyon’a geri döndük. Bizi otobüslere bindirdiler. Tren kazasının ön tarafında bekleyen İstanbul’dan gelen başka bir trene götürdüler. İstanbul’a hareket ettiğimiz zaman gece saat 03.30 idi. Ama fiziki yorgunluktan ne çıkar. Yaşadığım hazzı düşününce yorgunluğum tamamen geçti.

Onların hayatlarına bir ufuk açabildiysem ve onları güldürdüysem bundan daha büyük mutluluk olur mu 🙂 Kahkahaları salonu inletince hayatımın en mutlu anlarını yaşadım. O kadar masum ve o kadar temizler ki. İyi bir şeyler öğrenmeye o kadar açlar ki. Hemen beyinlerini ve kucaklarını açıyorlar.

Ayrılırken hepsiyle kucaklaştım. Öpüştük, sarıldık ve tekrar görüşme dileklerimizle ayrıldık. Tekrar aynı zor yolculuğu yapar mısın diye sorsanız yaparım derim. Birilerine bir şey öğretmek benim için bir misyon haline geldi. Hani deniz yıldızları hikayesini bilirsiniz ya. Ben yine de bilmeyenler için kısa yoldan anlatayım.

Kitabını yazmak için yazlığına giden bir yazar, sabaha kadar sahilde bir şeyler yapan bir adam görür. Saatler sonra adamın ne yaptığını çok merak eden yazar dayanamayıp sahile gider. Bir de bakar ki sahilin tamamına yakını deniz yıldızları ile dolu ve adamın biri sürekli yerdeki deniz yıldızlarını alıp denize atıyor. Yazar;
-Ne yapıyorsun diye sorar.
-Gün aydınlandığında bu deniz yıldızlarının hepsi ölecek onun için onları denize atmaya çalışıyorum.
-Ama burda binlerce deniz yıldızı var. Hepsini atamazsın ki ne farkeder ki.
Adam yere eğilir yerden bir tane deniz yıldızı alır ve elindekini göstererek;
-Bakın bunun için farketti işte diyerek onu denize atar.

Ben de ulaşabildiğim herkese bildiklerimi anlatarak hayatımı geçiriyorum. Bu inanılmaz mutluluk. Çok keyifliyim ve bu keyfi sizlerle paylaşmak istedim. Bilirsiniz mutluluklar paylaştıkça çoğalır. Şimdi kendimi daha iyi hissediyorum.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Biz insanların egoları neden şişkin dersiniz. Beğenilmek ve sevilmek hepimizi mutlu eder de ondan. Çoğumuz eleştiriye gelemeyiz. Hele bazılarımız eleştiriye tamamen kapalıdır. Bence yapıcı eleştiri iyidir. İnsanı alır bir yerlerden bir yerlere taşır. Eğer o taşımada ruhumuz da taşınırsa işte tadına doyum olmaz.

Kimimiz toplumun kurallarına aynen uymak isteriz. Neden derseniz, beğenilmek için derim. Kimi de marjinal olmayı tercih eder. Yani toplum baskısına karşı çıktığı zaman kendini daha iyi hisseder. Onun egosu yok mu diye sorarsanız tabii ki vardır. Marjinal olmak cesaret işidir. Çünkü belirli bir kesim tarafından beğenilmez hatta bazen dışlanır bile. Bazen deli damgası bile yer. Deli deyince akla ruhsal bir bozukluk gelmesin. Benim deli derken kastettiğim mana; hayatı biraz ti’ye alan, neşeli, hayatı istediği gibi yaşayan ve kendi değerini farkında olan demek istiyorum. Sadece kendisinin önemli olduğunu bilen. Ben varsam herkes vardır felsefesine inanan. Etraf ne der gibi bir düşüncesi olmayan yani mahalle baskısından korkmayan. Kısaca ben yaptım oldu diyerek özgür yaşamasını bilen insana bu toplumda marjinal ya da biraz deli deniyor. Bu tip insanlar çevresinde ya ciddiye alınır hatta saygı görür ya da hiç ciddiye alınmaz, huysuz, deli, sıradan, pasaklı gibi isimler takılır.

Hem çevrenizde marjinal ya da deli diye anılacaksınız hem de hayatın içinde hiçbir beceriniz olmayacak. İşte o zaman sıradan bir aykırılık olarak algılanır çevrenizden ilgi görmezsiniz. Bırak şu deliyi derler o kadar.

Bir de deliliğinizin hoş karşılandığı hatta sevildiği haller vardır. Bunun için hayatın içinde duruş biçiminizin hem dıştan hem de içten bir delilik sergilemesi gerekir. Yani herhangi bir şeyi herkesten daha iyi yapmak gibi. Çevreden saygı görülecek kadar bir şeyi iyi yaptığınız zaman size deli derken bile bunu bir saygı ifadesi gibi kullanırlar. Bunun en güzel örneği söz yazası Aysel Gürel’dir. Ne zaman bir televizyon programına katılsa yer yerinden oynuyor.

Geçenlerde bir televizyon programına telefon ile katıldı. Seyirciler deli gibi alkışladılar. Üstelik anlatıldığına göre bir çöp evde yaşıyormuş. Bir televizyon programında kendi şöyle ifade etmişti; “Ben akşamları sokaktaki çöpleri karıştırır üstüme başıma birşeyler bulurum ve giyerim.” Programlarda ya da gazetedeki resimlerindeki kıyafetleri toplum kurallarına göre çok aykırı. Sanırım Aysel Gürel gibi bir kadını sadece giyiminden dolayı anneniz olarak yanınızda taşımak istemezsiniz. Ama bugünki tanınmış ünlü Aysel Gürel’i taşırsınız. Çünkü kadın inanılmaz yaratıcı. Toplum tarafından kabul gören biri. Yani bir şeyi çok iyi yapıyor. Yani bir konuda uzman. Bir konuda uzman olunca onun deliliğini kabullendiğimiz gibi hatta hoşumuza bile gider. Bu tip aykırı tipler çevrelerinden saygı görürler. Ayakta alkışlanırlar. İşte Aysel Gürel de onlardan biri. Ben Aysel Gürel’i çok seviyorum. Kan çekiyor sanırım 🙂 Biraz delilik bende de var çünkü 🙂

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Türk insanını zaman zaman anlamakta zorluk çekiyorum. Meyve veren ağaç taşlanır diyorlar ve böylece sorumluluktan kurtuluyorlar. Neden meyve veren ağacı taşlıyoruz anlayamıyorum. Hani bir şarkı vardır ya:

Ben güzele güzel demem
Güzel benim olmayınca

Bence bu sadece kıskançlıktır. Güzel benim olmasa da ben güzele güzel derim.

Bunları neden yazıyorum biliyor musunuz? Bugünlerde gazetelerde okuduğum bir haber yüzünden. Bu yılki kitap fuarında Orhan Pamuk için özel bir ödül verilmeyecekmiş. Bu yılki özel ödül Metin And’a verilecekmiş. Metin And’a verilmesine bir itirazım yok. Ama Orhan Pamuk büyük bir ödül aldı ve görmemezlikten geliniyor. Zaten ödülü aldığı zaman da az mı yazıldı çizildi biliyorsunuz. Hak etmedi diyen mi istersin, daha neler neler.

Emeğe saygı duyulmalı diye düşünüyorum. Üretim çok önemli bir eylem. Sanki her isteyen yazı yazabilirmiş veya yazı yazmak sıradan bir şeymiş gibi adeta taşlanıyor. Yerden yere vuruluyor.

Bütün bunlardan sonra bakın yine bizim insanımızın emeğe saygısını görün. Bunları okuyunca içime su serpildi. Çok şükür yazara saygı duyan insanlar da varmış.

Ünlü yazar Ahmet Rasim’in hayatını okurken çok şaşırdım. Haftalık K dergisinden alıntı yapmak istiyorum:

“Ahmet Rasim, Kadıköy’de Papazın Bağı denen kırlık bir yerde tek göz bir evde yaşarken semt sakinleri, Ahmet Rasim, Şifa semtinden Kalamış’ı rahat seyredebilsin diye aralarında para toplayıp ona kadife bir koltuk aldılar. Her sabah bir gözcü Ahmet Rasim’in uyanmasını bekledi. Üstat kalkınca ıslıkla haber verdi. Semt sakinleri çalınmasın diye geceleri güvenli bir yerde kilit altında sakladıkları kadife koltuğu eller üzerinde koşturup deniz kenarına koydular. Ahmet Rasim burada oturup yine mahallelinin getirdiği kahveyi içip denizi seyrettikten sonra evine döndüğünde, kadife koltuk yine aynı şekilde güvenli bir yere kaldırıldı.

Yazmaya aşıktı. Hep yazdı. Vapura inip binenlerin konuşmalarını yazdı. Annesinden bonbon isteyen çocuğun mızıldanmalarını yazdı. Sabahtan akşama kadar eski İstanbul mahallelerinde gezinen simitçi, sütçü, sucu, oduncu, kömürcü, yoğurtçu, helvacı ve meyvecileri yazdı. Daha doğrusu onların seslerini yazdı. Bir kentin sesini yazdı.”

Düşünebiliyor musunuz halkın bir yazara olan saygısını dile getiriş biçimine. Bu ne güzel saygıdır. Emeğe saygı budur işte. Bunları okuyunca hoşuma gidiyor. Bunlar da bizim halkımız. Aslında emeğe saygı duyan insanımız da var. Kötümser olmayalım. Yazarlarımıza sahip çıkalım.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Etiketler: ,

Arşiv

Kategorilere Göre Yazılar

Son Yazılar

Takvim

Mart 2009
P S Ç P C C P
 1
2345678
9101112131415
16171819202122
23242526272829
3031