Tülay Bilin-ce

Yazar Arşivi

Genç kız nihayet uyanmıştı. Tüm gece boyunca uyumuştu. Gözlerini ovuşturdu. Elbiselerini düzeltti. Şaşkındı.
“Neredeyim ben? Siz kimsiniz?”, “Demek dün gece neler olduğunu hatırlamıyorsun?”, “Çok içtiğimi hatırlıyorum o kadar….”, “Evet, kapıyı sana açığımda çok sarhoştun gerçekten. Kapıyı açar açmaz bana ilk söylediğin söz şuydu; “Ben tanrının hediyesiyim”. Genç kız bu söz karşısında utancını gizleyemiyordu. Bir şeyler söylemek istiyor ama nereden başlayacağını da bilemiyordu. Şaşkınlığını biraz olsun gizlemek için; “Peki ya sonra? “ dedi. “İşin doğrusu ben tanrıdan böyle bir hediye beklemiyordum. Şaşırdım bir an. Gerçeği arayan birisine senin gibi bir serabın gösterilmesi doğal gelmedi bana. Ben bunları düşünürken sen de şu anda yattığın yerde sızıp kaldın zaten.”
Dün geceden beri yerde mi yatıyordum? diye sordu şaşkınlıkla.”Evet, düşüp sızdığın yerden kaldırmadım. Biliyorsun seraba dokunulmaz. Bütün gece tanrının seni almasını bekledim. Ama görüyorsun ki hala gelmedi. Sahi söyler misin sen hangi tanrını hediyesisin böyle?”. Ferda sitem dolu bir utangaçlıkla; “Lütfen benimle alay etmeyin” dedi. “Alay etmiyorum. Sadece seni anlamaya çalışıyorum. İstersen önce sana bir kahve yapayım da kendine gel.

Kemal kahveleri getirdiğinde Ferda biraz olsun kendine gelmişti. Üzerindeki yabancılığı atmaya, doğal olmaya çalışıyordu. “Benim adım Ferda. İki sokak ilerideki sitelerde oturuyorum. Dün gece için özür dilerim. Arkadaşlarla yaşadığım bir çılgınlıktı o kadar. Çok utanıyorum. “Ben de Kemal. Bu evde tek başıma yaşıyorum” bir an duraksadı Kemal, “Senin hakkında ne düşündüğümü merak ediyorsun değil mi? , “Biraz öyle…..”, “Hiç …hiçbir şey düşünmedim…”, “Neden?”, “Özel olarak hiçbir insan üzerinde düşünmem pek…”, “Gecenin yarısında kapını çalıp evinde yatan bir kız hakkında bile mi?” , “Evet”, “Çok garip bir insansın”. Kemal sustu…ve sonra “Söylesene maskeli bir baloda insanların gerçek yüzlerini tanımak mümkün müdür sence?

-Tabii ki değil.
-İşte şu toplumda gördüğün bir çok insan ve sen..hepiniz maskelerinizle yaşıyorsunuz. Şu toplum maskeli bir balodan farksızdır bence. Hem de zamanı, kişilere ve olaylara göre her an değişen maskelerin kullanıldığı bir balo..bu yüzden pek anlamlı gelmiyor bana insanlar üzerinde düşünmek.
-Kendini soyutluyorsun insanlardan.
-Öyle de denebilir. Zaten toplum ferdin en büyük düşmanıdır bence. Bu yüzden insanlardan n hiç bir şey almamayı yeğliyorum. Buna rağmen her şeyimi vermeye de hazırım onlara.
-İnsanların sevgisini de reddeder misin, örneğin?
-En başta onu. Bugünün sahte sevgileri bir insanın kalbini yaralamak için seçilen en tehlikeli yoldur.
-Ama insan hiç sevilmeden yaşayamaz ki…
-Bunda yanılıyorsun. İnsan sanıldığının aksine sevilerek değil severek yaşar. İnsan sevilmek ihtiyacında olan zayıf bir varlık değildir. Kısacası sorun bence sevilmek değil sevmektir.
-Sevdiğin halde sevilmiyorsan?
-Sevilmek senin sorunun değil onun sorunu. Bence sevmek bir insanı kendi içinde hissetmendir. Sevilmek ise kendini bir insanın içinde hissetmen. Anlayabiliyor musun? Sevmek seni zenginleştirir, sevilmek değil. Bunu evreni kapsayacak şekilde de düşünebilirsin.
-Nasıl yani?
-Evrensel anlamda sevmek kainatı kendinde seyretmek, sevilmek ise kendini kainatta seyretmektir. Ferdanın kafası karışmıştı. Hiç bu kadar derinlemesine düşünmemişti sevgi üzerine. Bunu fark eden Kemal;
-Bunları bir anda anlamak sana güç gelebilir. Ama biraz düşünürsen umarım anlayabilirsin. Şunu unutma ki insanlık bugün ikinci taş devrini yaşıyor. Birinci taş devrinde insanlar yumuşacıktı. Sevgi sayesinde her şey yumuşacıktı. Sadece evleri ve aletleri taştandı. Şimdi ise her şeyimiz yumuşacık, yüreklerimiz taş gibi. Hatta taştan da katı. Çünkü öyle taşlar vardır, üzerlerinde otlar yetişir ve öyleleri de vardır ki….Kemalin gözleri nemlendi bunları söylerken. Yılların acılarını, ihanetlerini, buruklukların, kelimelere döküyordu aslında. Ağlamaklı bir hale dönüşüyordu sesi kesik kesik….uzun bir sessizlik oldu.

Bütün bir hayat şeridi geçti Ferda’nın gözleri önünden. Eğer Kemal’in anlattıkları doğruysa sevgi hiç olmamıştı hayatında. Bir anda gözleri duvarda bir çerçeve içindeki mısralara takıldı. “Donuk sevgiler çağındayız. Sıcak sevgiler cehennemde yanıyor, sevgi…yaşanmayacak kadar güzel, fark edilmeyecek kadar sade, duyulmayacak kadar doğaldır.”

Kemal duvarda ağlayan bir çocuk portresi gösterdi Ferda’ya;
-Biliyor musun bir çocuğa verilecek en değerli besin şefkattir. Ve de cesaret. Bunlar öyle hassas bir dengeye sahiptir ki, denge bozuldu mu işte şu insanları görürsün karşında. Şefkat ve cesaret kurbanları…kimileri aşırı şefkatin yanında cesaretsiz büyütülürler. Bu insanlar küçücük bir dünya kurmak isterler kendilerine. Güçsüzdür bu insanlar, kolayca kırılırlar. Dünya çok acımasızdır böylelerine göre. Kendilerini sevecek birilerini ararlar hep. O kadar yoğunlaşırlar ki bazen şiddetli bir arzuyla birine doğru akmak isterler. Cesurca sevemezler. Cesareti öğrenememiştir bu insanlar. Öte yandan da cesur insanlar …dünyayı bile devirebilirler. Ama basit bir sevgi oyunuyla kolayca yıkılıverirler. Dünyayı titretecek cesareti taşıyan bu insanlar kalplerine dokunan bir parmakla diz üstü çöküverirler yere. Ve şu sözleri duyar gibi olursun onlardan; “Dağ düştü üstümüze yıkılmadık ama insan değdi tenimize acısı yıktı bizi….” Cesaret onları öyle sertleştirmiştir ki sevdikleri insanı kolları ile kalpleri arasında neredeyse öldürür. Kemal sustu birden. Ferda bir şeylerin olduğunu hissetmişti. Çözmek istiyordu Kemal’i.
-Niye sustun?
-Bana ne şefkati öğrettiler nede cesareti.
-Ama tüm bunları biliyorsun sen…
-Nasıl olduğunu merak ediyorsun değil mi. Anlatayım. Bir an durdu sonra;
-İnsanların nefretinden sevgiyi, ihanetlerinden sadakati, korkaklıklarından cesareti öğrendim.
-İnsanlar bu kadar acımasız mı? Gerçekten seven insanlar yok mu hiç?
-Bırak sevgilerini gülmeleri bile doğal değil onların. Seni senin için değil kendileri için severler. O kadar iyi o kadar güzel ve o kadar haince severler ki hayran olmamak elde değil biliyor musun? Sevgi ve ihaneti sanatsal bir uyarlamayla o kadar güzel sahneye koyarlar ki son sahnede öleceğini bile bile seyredersin oyunu. Mükemmel bir katildir onlar. Seve seve öldürürler seni. Dudaklarından sevgi sözcükleri yükselir. Yapacağın tek şey gözlerini kapatıp sevgi atmosferi içinde sevgi sözcüklerinin sağanak yağmuru altında ölümü beklemendir. Anlıyor musun?
-Sen sevilmekten korkuyorsun..
-Belki….
-Neden?
-Neden mi? Ben her insanı kalbime misafir edebilirim, sevebilirim yani. Kalbimden eminim çünkü. Sevdiğim inanı rahatsız edecek hiçbir şey yok kalbimde. Ama kimsenin kalbine girmek istemem. Çünkü bilmiyorum nelerle karşılaşacağımı. Bilmiyorum hangi tuzaklar bekliyor beni. Ve bilmiyorum o insan bunlardan haberdar mı?
-Fikirlerimi alt üst ettin. Her şey karıştı. Sevmek sevilmek. Nefret sevgi..hatta şu ana kadar gerçekten yaşayıp yaşamadığımı düşünüyorum.
-Aslında sana anlattığım her şeyi kendinde bulabilirsin.
-Nasıl?
-Kendini tanıyarak.yalnız kaldığın anlarda…
-Yalnızlıktan kaçmışımdır hep….
-Yalnızlıktan kaçmak kendinden kaçmaktır. Bir düşünsene, doğarken de yalnızsın, ölürken de. O halde yaşarken yalnızlıktan kaçmak anlamsız değil mi?
-Yalnızlıkta insan ne bulabilir ki sıkıntı ve boşluktan başka?
-Kendini gerçekten tanıyabilseydin uzaydaki derinlikten daha derin bir iç uzayın olduğunu görebilirdin. Bizler ruhumuzu öldürüyor sonra başına geçip ağıt yakıyoruz. Benliğindeki zenginliği fark etseydin dünyada ikinci bir insan aramazdın biliyor musun?
-Anlamadım!
-Dünyada bir tek kişi vardır aslında. O bir tek kişinin içinde beş milyar insan…
-Benliğim bu kadar kalabalık mı?
-Evet. Benliğin tüm varlığın merkezidir. Tüm acılar ve sevinçler yüreğinde gizlidir senin. Ölenleri yüreğine gömdüğün gibi doğacak çocuğun kalbi de senin içinde atar. Hem acıyı hem sevinci yaşarsın iç içe, yan yana…hatta o kadar acı çekersin ki acı, acı olmaktan çıkar….
-Sözlerin çok karışık….
-Belki haklısın bu konuda. Bazı insanlar başlı başına paradokstur. Düşünceleri de öyle. İnsanlar paradoksal düşünmeye alışık değiller. Bu yüzden anlaşılmıyoruz.

Zaman bir hayli ilerlemişti. Ferda izin istedi. Zihni o kadar dağılmıştı ki hiçbir şey söylemeden çıktı evden. Bütün gece boyunca Kemalin sözleri ile uğraştı Ferda. Bazen onu anladığını düşünüyor, bazen saçmaladığına karar veriyordu. Her şeye rağmen hayranlık duyuyordu ona. Ara sıra arkadaşlarına anlatmak istiyordu onu. Ama kimsenin anlamayacağından emindi. Günler geçiyor, yüreğinde Kemal’e, karşı konulmaz bir sevgi taşıdığını hissediyordu Ferda. Her geçen gün biraz daha büyüyordu sevgisi. Aylar geçmiş ama bir türlü ona gitmeye karar verememişti. Çekiniyordu. İnsanlardan bu kadar uzak biri onun gibi deli dolu bir kızı ciddiye alır mıydı?

“Hiç kimse sevgiyle dirilmeyecek kadar ölmüş değildir hiçbir zaman” evet bu söz de onun değil miydi? Nihayet karar verdi Ferda. Gitmeli ve ona sevdiğini söylemeliydi. Ferda, Kemal’in evine gittiğinde büyük bir şaşkınlık geçirdi. Evde kimse yoktu, taşımıştı. Evin bekçisi yaklaştı Ferda’ya; “Kızım, adınızı öğrenebilir miyim?” dedi.
-Adım Ferda, Kemal bey taşındı mı?
-Evet kızım taşındı. Ve kimseye söylemedi nereye gittiğini, bana bile. Bir mektup bıraktı sana. Gelirse verirsin dedi. Ferda mektubu aldı. Tereddütlü adımlarla evine gitti. Yıkılmıştı. Derin bir boşluk hissetti yüreğinde. Birden ümitle doldu yüreği. Belki de onu yanına çağırıyordu. Sabırsızlıkla mektubu açtı…

–Ey sevgili, seni sevip sevmediğimi söylemeyeceğim. Ama sevgiyi öğretebildim sana sanırım (ne kadar öğretilebiliyorsa). Dilerim kalbine kalbimden verdiğim şey yüreğinde yeşerip meyve verir. Böylece ne sen bende kaybolacaksın, ne de ben sende. Sen beni kendinde, ben seni kendimde bulmuş olacağım. O zaman hiç ayrılmayacağız. Sakın sevgimle seni tuzağa düşürdüğümü sanma. Sevgi hayatın hem çekirdeği hem de meyvesidir. Bir ağaç, meyvesiyle seni kendine çağırıyorsa bu bir aldatma sayılmaz. Unutma ki ağaç meyvesine çağırır, kendine değil..

Ey sevgili, Sen bir sığınak arıyorsun ama ben durulmaz bir fırtınayım. Sen kendinin sakini olmak istiyorsun ama ben evrenin sakini olmak istiyorum. Sen olmayacak bir barışı arıyorsun, bense tüm kötülüklerle savaşmak istiyorum. Sen küçücük bir çocuksun ama ben küçükken çok büyüdüm. Sen dünyadan kopup yıldızlara sığınmak istiyorsun bense kendimi yeryüzüne karşı sorumlu tutuyorum. Sen bir ağacın gölgesine sığınıp yaşamak istiyorsun bense ülkemi arıyorum. Yolları aydınlık, insanları ümitli ve huzur dolu olan bir ülke. Sen bende kaybolmak istiyorsun ama ben seni kaybetmek istemiyorum. Sen susuyorsun bense haykırıyorum. Sakın unutma..
KALBİM PAYLAŞILAMIYACAK KADAR SENİNDİR….SENİNLE BİLE……
(BU YAZI BİR ALINTIDIR)
Bu haftaki köşeme yorumsuz bir yazı koydum. Bu yazıyı destekleyen bir cümleyi de ayrıca yazmak istiyorum..

DÜNYADA İÇTENLİKLE İSTEDİĞİM VE BANA YAŞAMI SEVDİREN BİR İKİLİ VAR; AŞK VE ÖZGÜRLÜK.
AŞK UĞRUNA GEREKİRSE YAŞAMIMI VERİRİM AMA ÖZGÜRLÜK UĞRUNDA AŞKIMI HARCARIM.
VİCTOR HUGO

Bu konuda sizin fikriniz nedir??????

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Etiketler:

Bugünlerde aşık olmak istiyorum. Neden mi? Sabahları saat 7.30-08.00 gibi Bostancı sahiline yürüyüşe çıkıyorum. Yarım saat hızlı tempoda yürüdükten sonra sahile belediyenin koyduğunu spor aletlerinde spor yapıyorum. Sonra tekrar yarım saat eve yürüyüş. Eve gelip duşumu aldığımda dünyanın en mutlu insanı ben oluyorum. Bazen sabah yürüdüğümden tatmin olmuyorum ve akşam da çıkıyorum yürüyüşe. Kadıköy yakasının harika bir sahil şeridi var. Yemyeşil çimenler, deniz ve akın akın yürüyen insanlar. Bazen tembellik ettiğim oluyor tabii. Ama sahile çıktığımda iyi ki çıktım diyorum.

Bana mı oluyor sadece bilmiyorum ama yazın duygularım coşuyor. Her an kendimi heyecanlı hissediyorum. Hep biraz sonra çok güzel şeyler olacak gibi geliyor bana. Aklımdan hiçbir kötü düşünce geçmiyor. Güneşin üzerimde inanılmaz olumlu etkisi var. Bu sanırım kişiye göre değişiyor. Bazı insanlar var kışı daha çok seviyorlar. Bu fiziksel ya da ruhsal bir bütünleşme. Ben yazın enerjik oluyorum.

Sabah yürüyüşümü yaptığım halde akşam tekrar çıkmak isteği duyduğum bir akşamdı. Ama anı yaşamayı öğrendiğim için yürüyüşü bir şey düşünerek değil de sürekli çevreme bakarak geçiriyorum. İnsanları gözlemliyorum. Yanımdan köpeğini gezdiren bir çok kişi geçiyor. Bütün köpekleri seviyorum. Üstelik onlara laf atıyorum. Sohbet ediyorum. Bazen bu sohbete sahibi de katılıyor. Bu yürüyüşlerde günü birlik dostluklarım var. Sadece 10 dakika sohbet ediyoruz. Ayrılırken birbirimize randevü vermiyoruz. Birbirimize telefonlarımızı vermiyoruz. İleriye dönük vaadlerde bulunmuyoruz. Neden böyle söylüyorsun diye birbirimize kızmıyoruz. Birbirimizi saygıyla dinliyoruz. Gülümsüyoruz ve sonra hoşça kal deyip uzaklaşıyoruz. Birbirimizi değiştirmeye çalışmıyoruz. Kendimiz gibi düşünmeleri için baskı yapmıyoruz. Bazen hep birlikte bir şeye kızıyoruz bazen hep birlikte gülüp geçiyoruz. Çünkü o anda kişinin tek amacı var. Spor yapmak ve rahatlamak. Onun için evden çıkarken zaten keyif almak için çıktığından negatif bir elektrik yaymıyor çevreye.

İşte böyle çevremdeki en küçük ışıltıyı bile kaçırmadan sevinç içinde yürürken saat 20.30’u gösteriyordu. Güneş batmış ama gökyüzüne bir kızıllık hakimdi. Biraz sonra sahilin ışıkları yanmaya başladı. Adalardaki ışıklar tek tek yanmaya başladı. Güneşin battığı yere bir de baktım ki gökyüzünde hilal şeklinde bir ay. Sanıyorum ilk gecesiydi. Bir renk cümbüşü ile karşı karşıyaydım. Her bir ışığı tek tek inceleyip beynime kazıdım. Kendimi öylesine hafif hissediyordum ki sanki üzerimde bir şey yokmuş gibi. İşte yazın güzelliği burada..

Üzerimde bir şort ve incecik askılı bir buluz. Ayağımda eski mi eski spor ayakkabılarım. Onlar aslında beni bıraktı da ben onları bırakmamakta ısrar ediyorum 🙂

Anı yaşamayı öğrendiğimden kafamın içinde hiçbir sorun yok. Sadece çevremi inceliyorum. Birdenbire hani insanın canı tatlı ister ya, hani kriz gibi önünüze gelen ilk dükkana girer bir çikolata alırsınız ya. Ya da çok susarsınız ya…o anda mutlaka su içmek istersiniz. Ve içtikten sonra da bir “ohhhhh” çekersiniz. İşte aynı bu duygu gibi canım bir şey istedi. Ne istedi biliyor musunuz? CANIM AŞIK OLMAK İSTEDİ. El ele mehtabı seyretmek ve bu güzelliği paylaşmak.

Ertesi gece arkadaşlarla bu sahil şeridini 180 derece açı ile gören bir Bar’a gittik. Bir gece evvel içinden geçtiğim güzel manzarayı bu sefer tepeden seyrettim. Muhteşem bir yer. Neresi diye soracaksınız ben de hemen şimdi yazıyorum. Kadıköy yakasındaki Suadiye Otel’inin karşısındaki Reşat Clup’un yerine yapılan binanın en üst katındaki Mirror. Özellikle bar bölümünü denize nazır ön tarafa koymuşlar. Arka tarafta ise masalar. Ama hepsi denizi görüyor. Harika bir mekan. İster yemeğe gidin isterseniz yemeğinizi evde yiyin sonra içki içmeye gidin. Mutlu olmak için sadece Mirror’a gitmek gerekli değil ama bu dünyada mutlu olmayı istemek gerekli. Sevmek gerekli. Ve bence bu dünyada aşık olmak gerekli. Bu dünyadan aşık olmadan gidilirse bence yazık olur.

İşte bu güzel havalar beni bu duygulara itti. Sonra hatırladım ki Orhan Veli Kanık da benim gibi bu havaları anlatan bir şiir yazmıştı. O da bu havalardan şikayetçiydi 🙂

GÜZEL HAVALAR
Beni bu güzel havalar mahvetti,
Böyle bir havada istifa ettim
Evkaftaki memuriyetimden.
Tütüne böyle havada alıştım,
Böyle havada aşık oldum.
Eve ekmekle tuz götürmeyi;
Böyle havalarda unuttum.
Şiir yazma hastalığım;
Hep böyle havalarda nüksetti.
Beni bu güzel havalar mahvetti.
ORHAN VELİ KANIK

Bakın ben pek haksız sayılmam. Yaz ayları o kadar da masum değil. Benim bir suçum yok. Temmuz ayının suçu valla. Bu sıcacık duyguları içimize sokuyor. Bir başkası da Temmuz ayından şikayetini şöyle ifade etmiş 🙂

AKDENİZ AKŞAMLARI, SÖZ: SERHAN KELLEÖZÜ;
Akdeniz akşamları bir başka oluyor
Hele bir de aylardan temmuz ise bir başka
Sahilde insanlar kolkola sımsıcak
Coşmamak elde mi böyle bir akşamda
İşte ben böyle bir akşamda aşık oldum
Aşık oldum, aşık oldum, aşık oldum

İnşallah bu yazıyı okurken içinizden şu iki cümleden biri geçsin; İŞTE BEN BÖYLE BİR AKŞAMDA AŞIK OLDUM ya da BEN AŞIK OLMAK İSTİYORUM.

Bu coşkuyu yaşayan bütün yüreklere saygılarımı sunuyorum.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Alışveriş skorunu elinde tutan özellikle kadınlardır. Gerçi büyük şehirlerde artık erkekler de bu yarışa dahil oldular. Ama yine de bu konuda birinciliği kadınlar erkeklere kaptırmazlar. Nedir bu alışveriş çılgınlığı?

Bu sorunun cevabını uzun süredir düşünüyorum. Neden bu kadar alışveriş yapıyoruz? Etrafımda bir sürü kişi ile bu sorunu paylaştım. Hürriyet Gazetesi’nin Müessese Doktoru Gündüz Tezmen hem doktorum hem de can arkadaşımdır. Geçen hafta sordum sence bu alışveriş çılgınlığımızın nedeni nedir? Şöyle cevap verdi;

-Tülaycım biz yokluklarla büyümüş bir nesiliz. Hep sıkıntı çektik. Bir şeylere sahip olmak bizim için zordu onun için elimize biraz para geçince çıldırıyoruz. Hepimiz aynıyız merak etme.

Kontrolsüz alışveriş yapmakla ilgili ilk bilimsel yazı Alman bir psikiyatr tarafından 1915 yılında yazılmış. Yani görüldüğü gibi yeni bir duygu değil.

Yaptığım araştırmalarda bu alışveriş çılgınlığının tıpta da yeri var. Yani psikolojik olarak bir takım eksikliklerin yerine koymak istediğimiz bir eylem. Bir tatmin duygusu yaşıyoruz. Peki neyimiz eksik de bunu alışveriş yaparak tatmin etmeye çalışıyoruz. Hayatımızda bize yetmeyen ya da az gelen nedir? Hangi boşluğun yerini doldurmaya çalışıyoruz? Bu sorunun cevabı hepimiz için ayrı olabilir. Önemli olan kendimizi tanıyıp eksikliklerimizi bulmak.

Özellikle büyük şehirlerde yaşayanlarda görülen bu çılgınlığın sonucunda evlerimizde çok büyük yerler işgal eden gereksiz giysiler, ayakkabılar, çantalar ya da ev eşyaları var. Lütfen bir düşünün yarından itibaren hiçbir şey almasanız bile size en az 5 yıl hatta 10 yıl da yetecek kadar giysiniz olduğunu fark edersiniz. Ben bunu fark ettim. Uzun süre önce kendime dur dedim. Şimdi bir şey alacaksam mutlaka düşünüyorum. Buna gerçekten ihtiyacım var mı? Elimde bunun işini görecek başka bir şey var mı? Almasam ne olur? Alırsam ne olur? Bu soruları sorunca cevap veremediğim için ya da gerçekleri görünce vazgeçiyorum.

Yıllar önce bir gün gazetede genelev sahibi Matild Manukyan ile yapılmış bir röportaj okumuştum. Bilirsiniz Türkiye’de bir dönem çok meşhur olmuştu. Meşhur oluş nedeni de bir genelev sahibi olarak vergi rekortmeni oluşuydu. Sonra günlerce zenginliği gazete manşetlerinden inmedi. Mal varlığının sayısını nerdeyse kendi bile bilmiyormuş. Yatlar, katlar, son model arabalar. Hatta bu son model arabalarının garajda durduğu, yılda bir kez bindiği gibi şeyler yazılmıştı. Neyse bunların yarısı belki magazin diyelim. Bu ropörtajlarının birinde şu cümlesi çok dikkatimi çekmişti;

Gazeteci: Efendim siz çok zenginsiniz ama giyim konusunda çok çeşitliğiniz yok. Giyim konusunda ne düşünüyorsunuz. Sık sık kıyafet alır mısın?
Matild Manukyan: Hayır kesinlikle almam. Bu üstümdeki eskiyince alıcam tabii. Ama henüz yeni.
Yani bir tane olduğunu ifade ediyor. Bu eskisin yenisini alırım diyor.

Bakar mısınız kendisi nerdeyse bütün dünyadaki giyim eşyalarını alacak kadar zengin bir kadın bir tek giysi ile yaşıyor, o eskiyor ve yenisini alıyor. Bilirsiniz yüzyıllar önce insanların giyim ihtiyacı sadece örtünmekti. Şimdi ise bir alışveriş çılgınlığına girdik.

Şunu özellikle belirtmek istiyorum. Ben de giyinmeyi örtünmenin ilerisinde yani giyinmenin keyfini yaşayanlardanım. Çok severim şıkır şıkır giyinmeyi. Ama ölçüyü kaçırdığım yıllarım var. Şimdi bir vitrinde harika bir kıyafet görüyorum. Çok beğeniyorum. Eskiden olsa düşünmeden hemen girer alırdım. Şimdi şöyle düşünüyorum; Peki Tülay şimdi gir bu kıyafeti al. Bu dükkan sahibi yarın bu mankenin üzerine başka bir kıyafet koyacak. Muhtemelen o da çok güzel olacak. Sonra başka, sonra daha başka. Bunun sonu yok. Tamam olay bitmiştir. O giysiyi almıyorum ve eve geldiğimde inanılmaz bir huzur duyuyorum. Bu huzurun içinde alışveriş çılgını olmamak var, nefsime hakim olmanın getirdiği keyif var, paramın cebimde kalması var.

Şimdi diyeceksiniz ki acaba biraz cimriliğe doğru giden bir yolda mısın? Hayır kesinlikle değil. Çünkü giyim mağazasından nefsime hakim olma duygusuyla çıkıp eve gelirken kitapevinin önünden geçerken kendimi içeri atıp o parayı harcayabilirim. E ne oldu şimdi diyebilirsiniz. Hani alkolik bir adam içkiyi bırakmaya karar vermiş. İşinden çıkmış evine giderken her akşam uğradığını meyhanenin önünden geçerken içinden düşünmüş;

-Hayır, girmeyeceğim, içmeyeceğim…
Meyhanenin önünden geçtikten sonra da kendine iradesini kullandığı ve içmediği için bravo demiş. Yürümüş yürümüş bir de bakmış ki içki içebileceği ikinci meyhane. Düşünmüş;
-Hayır, girmeyeceğim, içmeyeceğim. İrademe sahibim ben…

Böyle düşüne düşüne evine giderken en son içki içebileceği meyhanenin önüne gelince demiş ki;

-Bak kaç tane meyhane gördüm ve girmedim. Artık buna girip içmem gerekli. Çünkü bu irade kutlanır 🙂

Şimdi siz de diyeceksiniz ki giysi almamak için irade sarf ettin sonra kitapçıya girdin ve aynı parayı yine harcadın. Keşke hepimiz alışveriş çılgınlığımızı kitapçılarda tatmin etsek.

13 Temmuz 2006 tarihli Hürriyet Gazetesinde harika bir haber okudum. Şimdi bunu sizinle paylaşmak istiyorum:

***

En mutlu insanlar ülkesi

Dünyanın en mutlu ülkesi, Pasifik’te küçük bir ada devleti olan Vanuatu çıktı. New Economics Foundation (NEF) tarafından yayımlanan ve 178 ülkenin sıralandığı “Happy Planet Index”te (Mutlu Gezegen İndeksi) Türkiye 98. sırada yer alırken, 209 bin nüfuslu Vanuatu’da insanlar dünyanın kaynaklarını çok tüketmediği ve çok paraları olmadığı halde kendilerini çok mutlu hissediyor ve uzun yaşıyor.

Listenin başında yer alan ülkelerin çoğu kalkınmışlık sıralamasında geri sıralarda yer alıyor. Kolombiya, Kosta Rika, Dominik Cumhuriyeti, Panama, Küba, Honduras gibi Latin Amerika ülkeleri listenin başlarında yer aldı. 108’inci sırada yer alan Fransa ile 129. sırada yer alan İngiltere gibi ülkeler, listenin ancak sonlarında yer bulabilirken dünyanın süper ülkesi ABD listede 150. oldu. Listenin en kötüleri arasında Rusya 172, Ukrayna 174, Zimbabve sonuncu sırada yer alıyor. NEF direktörü Andrew Simms, ülkelerin sıralamasının şaşırtıcı olduğunu kabul ettiği açıklamasında, “Ancak Mutlu Gezegen İndeksi, ülkelerin vatandaşlarına, çevreye saygıyla hoş bir yaşam sunmadaki başarı ya da başarısızlığını ölçüyor” dedi.

***

Gördüğünüz gibi mutlu olmak için çok para ve çok şeye sahip olmak yetmiyor.
Benim mutlu olmak için sahip olmam gerekenler.
AİLEM VE DOSTLARIM
KİTAPLARIM
SAĞLIĞIM, ÖZELLİKLE RUH SAĞLIĞIM

Sizin mutlu olmanız için neler gerekli?

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Bu sitede yazı yazmaya başlayalı 7 ay oldu. Her hafta yeni bir yazı yazıyorum. 10 yıldır eğitim veriyorum. 6 aydır canlı olarak bir radyo programı yapıyorum.

Bütün bu çabalarımdan memnun olan hayatının akışını değiştiren bir sürü tanıdığım insan var. Ayrıca hiç tanımadığım bir sürü insan bu sitedeki mail adresime görüşlerini yazıyorlar. Radyoda söylediğim her bir görüş için anında canlı yayına bağlanma gibi fırsat var ve insanlar bunu da kullanıyorlar.

Ee peki anladık ne demek istiyorsun diyorsunuz. Şunu demek istiyorum. Bu yaptığım işler sadece beni bağlayan kişisel sorumluluk isteyen işler değil. Burada yazdığım ya da radyoda söylediğim bir söz ile birilerini yanlış yönlendirmek ya da zarar vermek gibi bir tehlike de var. Onun için yazdığım ve söylediğim her şeye çok dikkat ediyorum. Ben insanlara mutlu olmanın yollarını açmak isterken asla zarar vermek istemem. Herkes benim gösterdiğim yoldan giderse mutlu olur mu? Hayır olmaz. Çünkü herkesin yaşam biçimi, gelenekleri, ekonomik durumu ve hayata bakışı ve de keyif aldığı olaylar farklıdır. Ben genel olarak motivasyon ve mutluluklardan bahsediyorum. Bazı genel prensiplerden bahsediyorum. Önemli olan sizin içinizdeki cevheri çıkarıp bulmanız ve mutlu olmanız.

Yaptığım bu işlerden geri dönüşümler alıyorum. Seminerlerde her zaman şunu söylerim. “Konuştuklarımda size ters gelen bir fikir olduğunda hemen söz isteyin. Konuyu hep birlikte tartışalım. Beni eleştirebilirsiniz bundan sakın çekinmeyin.”

Hiçbir seminerimde büyük bir görüş ayrılığına düştüğüm kimse olmadı. Seminerlerden herkes çok mutlu ayrıldılar. Bu sitede yazdığım yazılarım için çok fazla mail alıyorum. İnanılmaz güzel dostluklar kurdum. Türkiye’nin her yerinden hiç tanımadığım ama yıllardır sanki birlikteymişiz gibi can dostlarım var. Bana ilk yazış nedenleri o günkü yazıyla ilgili görüşlerini belirten bir yazı. Ama daha sonra bu mailleşmeler güzel dostluklara döndü.

Hiç eleştiri almıyor musun diye sorarsanız. Aldım tabii. Bu sitedeki yazılarım ile ilgili 2 tane olumsuz mail aldım. Bir tanesi ismini izni olmadan açıklayamam. Batman’da yaşayan entelektüel bir kişiden aldım. Bir yazımdaki fikrimi eleştirmiş ama biraz tarz olarak canımı acıtan bir mail idi. Hemen kendisine cevap verdim. Şöyle dedim;

Merhaba
Maillinizi dikkatli bir şekilde okudum. Bana oldukça ağır bir mail atmışsınız.
Ben bundan 3-4 ay gibi önce Lütfi Kırdar’da çok büyük bir pazarlama seminerine katılmıştım. 2000 kişinin katıldığı büyük bir seminerdi. Konuşmacı inanılmaz büyük bir gaf yaptı. Konuşmasını bitirdiğinde sorusu olan var mı dedi. Ben el kaldırdım. Bana mikrofon verdiler. Sorumu sordum: “Biraz evvel konuşmanızda insan beyni gelişimini tamamlamıştır. İnsanlık bundan sonra asla gelişmeyecektir. Başka yenilik olmayacaktır. Yaratıcılık bitmiştir dediniz. Ben her gün yataktan heyecanla kalkıyorum acaba bugün ne öğreniceğim diye. Her gün her konuda yeni bir buluş okuyoruz. Neden böyle söylediniz. Lütfen biraz açıklar mısınız?”dedim.

Konuşmacı şöyle dedi;
-Ben böyle düşünüyorum ve bu konuyu tartışmak istemiyorum.
Anladım ki bildikleri sadece söyleyebildiği kadardı. Onu rencide etmek istemedim. Peki teşekkür ederim dedim ve mikrofonu uzattım.
Sonra çay molasında bir bey geldi yanıma. Dedi ki;
“Neden biraz evvel sorunuzun devamını getirmediniz, çünkü anladığım kadarıyla bu konuda oldukça bilgiliydiniz ama üstüne gitmediniz..neden?
Sadece onu mahçup etmek istemedim. Çünkü anladım ki derinlemesine bilgisi yok. Ancak ben ondan şunu beklerdim. Lütfen kahve molasında görüşelim sizin bu konudaki görüşünüzü almak isterim ve ben de görüşümü size aktarayım. Onu yapmadı. Ben olsam bunu kesinlikle yapardım.

İşte o gün, bugün. Siz beni eleştirdiniz. Keşke biraz daha yapıcı, biraz daha yumuşak ve biraz daha pozitif olabilseydiniz. Biz değil miyiz ki büyüklerimizin eksik sevgilerinden, sert tutumlarından ya da sevgisiz nasihatlerinden dolayı bir türlü yanlışı ve doğruyu seçemiyoruz. Benim bakış açım yanlış olabilir, siz haklı olabilirsiniz. Ayrıca bir başka dostum da bana mail atmış. Şöyle diyor; “Tülaycım yazını okudum. Ama bu sefer sana katılamıyorum.” diye yazmış.

Eleştirilerimizi birbirimizi döverek değil severek yapsak daha yapıcı olur. Eğer karşımızdakini mahcup etmek istiyorsak bence bundan daha iyi yol olmaz. Ayrıca zaman ayırıp yazımı okuduğunuz için çok teşekkür ederim. Eğer bana kızgınlığınız geçtiyse şimdi yazımın konusu hakkında yazışabiliriz 🙂
Sevgiyle kalın
Tülay Bilin

Kendisine aynen bu mailli attım. Bana hemen bir cevap geldi. Gelen mailde kendine özgüveni tam, gerektiğinde bildiğinden asla dönmeyen gerektiğinde özür dileyebilen büyük bir beyin vardı. Yolladığı mailden birkaç cümle;
“Özür diliyorum, beni bu kadar mahcup etmek zorunda mıydınız? İnternetteki resminizdeki gülümsemenin sahte olmadığına inandırdınız beni.”

Özür dilediği yaptığı eleştiri değildi. Eleştirisinden geri dönmüyordu sadece tarzı için özür diliyordu. Özür dilemek bir erdemdir. Ancak kendinden çok emin insanlar özür diler. Bu mailden sonra kendisiyle dost olduk. Kendisini hiç görmedim ama o benim çok iyi dostum. Şu kadarını söyleyebilirim. Bugün kendisine mail atsam ve şöyle desem;
“Arkadaşım ben bugünlerde zordayım. Bana şu konuda yardım eder misin?” desem koşa koşa gelir ve gerekeni yapar. Buna inanıyorum bu bana yeter. Böylesine kendine güvenen bu kadar insanca davranan ve adam gibi adam dediğim kişinin önünde saygıyla eğiliyorum.

Eleştirilere açığım ama yapıcı eleştirilere açığım. Buradaki amaç ortaya konan fikri tartışmaktır. Fikri ortaya koyan insanın özel hayatı veya kişiliğini zedelemek yanlış olur. Üstelik sadece tatsız bir konuşmadan başka bir işe de yaramaz. Benim de yanlış bildiğim bir bilgi olabilir. Her gün yeni bilgiler öğreniyorum. Her gün kendimi yeniliyorum. Bazen dün düşündüğümü bugün beğenmiyorum.

J.R.COWELL ‘in bir sözü; “ANCAK APTALLAR VE ÖLÜLER DÜŞÜNCELERİNİ HİÇ DEĞİŞTİRMEZLER.” Birbirimizi eleştirelim ve birlikte bir adım atalım. İşte o zaman faydalı olabiliriz. Ayrıca ne kadar çok değişik fikir ortaya atılırsa o kadar faydalanırız.

ALBERT LİPPMANN diyor ki; “HERKES AYNI ŞEYİ DÜŞÜNÜYORSA HİÇ KİMSE BİR ŞEY DÜŞÜNMÜYOR DEMEKTİR.” Ben bu görüşe katılıyorum. Çünkü benim yazdıklarım doğrudur gerisi yanlıştır demiyorum. Bilgilerimizi paylaşalım farklılıkları da paylaşalım ama bunları yaparken birbirimize olan saygımızı azaltmayalım. Okudukça ne kadar az şey bildiğimi fark ediyorum.

Bu konuda SOKRAT;
“BEN BİLMEDİĞİMİ BİLDİĞİM İÇİN DİĞER İNSANLARDAN AKILLIYIM”demiş. Ben kişisel olarak hiç iddialı değilim. Her şeyi çok iyi biliyorum demiyorum. Sadece öğrendiklerimi paylaşıyorum. Önemli olan fikirleri tartışmamız. Kişileri eleştirip bozguna uğratmak amacından uzaklaşmalıyız.

İlk duyduğumda kocaman bir kağıda yazıp duvara astığım bir söz ile yazımı bitirmek istiyorum. HYMAN RICKOVER;
“BÜYÜK BEYİNLER FİKİRLERİ, ORTA BEYİNLER OLAYLARI, KÜÇÜK BEYİNLER İSE KİŞİLERİ KONUŞUR.”

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Streslerimizin hayatımızdaki rolünü incelemeye kalkarsak ne kadar zarar gördüğümüze inanamazsınız. Fiziksel olarak yaşadığımız bazı sorunlarımızın kaynağı bile stres.

Bu kadar hayatımızı kontrol altında tutan strese karşı bir şey yapılabilir mi? Tabii ki yapılabilir. Peki stresle başa çıkma öğrenilebilir mi? Tabii ki öğrenilir. Bu konuda bir sürü kitaplar var. Ancak kitaplarda öğrenilenler bazen bizim yaşam biçimimize uymuyor. Neden mi? Çünkü Amerikan toplumunun yaşam standartlarına göre hazırlanmış kitaplar olduğundan aynen uygulamak isterseniz üzülürsünüz. Öğretilenleri kendi yaşam biçimimize göre uygulamalıyız.

Mesela yabancı kaynaklı bir kitapta şöyle diyordu; “Eğer bugünlerde kendinizi mutsuz hissediyorsanız, gardrobunuzu açın bütün giysilerinizi hemen çöpe atın ve kendinize yeni yeni giysiler alın. Mutlaka kendinizi iyi hissedeceksiniz.”

Evet yenilikler hepimizi geçici bir süre için mutlu edebilir. O günlük streslerimizden kurtarabilir. Ama bizim ekonomik durumumuz böyle bir zevki kaldıramaz. Biz Türkiye’de zaten yaşam mücadelesi veriyoruz. Var olanlara sahip çıkarak yaşamaya çalışıyoruz. Ayrıca bu tip motivasyon bence sivrisinekleri öldürmektir. Bataklığı kurutmadan sineklerden kurtulunmaz.

Hayatımızda çeşit çeşit stres var. Hiç birimizinki birbirine benzemiyor.

Ülkemizin ekonomik şartlarından dolayı gelecek ile ilgili kaygısı olanlar var.
Ülkemizdeki sağlık koşullarından dolayı hastalanmaktan korkanlarımız var.
Çocuklarını iyi yetiştirmek için çabalayan anne ve babaların kaygıları var.
Çocuklarına iyi eğitim vermek isteyip de veremediği için çok üzülen aileler var.
Çocuklarına çok iyi eğitim ve imkanlar verdikleri halde sevgi vermeyi unuttukları için olumsuzluklar yaşayan aileler var.
Ekonomik özgürlüğünü kazanmak ve ayakları üzerinde durmak için mücadele eden kadınlarımız var.
Ekonomik özgürlüğü olmadığı için kötü giden evliliklerini sürdürmek zorunda kalan kadınlarımız var.
Türkiye’nin bir bölümü medeniyetin izinden giderken bir bölümü hala gelenekler ile boğuşuyor.
Akşam bir davete giderken son zamanlarda bir kilo aldığı için elbisesinin fermuarının zor kapandığını görüp stres yaşayanlar var.
Ne güzel aylardır dikkat ediyordum tırnaklarımı uzatıyordum. Amacım hepsi aynı boyda olsundu. Allah kahretsin bugün bir tanesi kırıldı. Evet bunun için stres yaşayanlar var.
Bu tırnağı kırıldığı için üzülen kadının kocasının da stresi çok. Çünkü o da eşini mutlu etmek için didinip duruyor.
Ekonomik durumdan dolayı bir türlü evlenemeyen sevgililer var.
Para sorunu olmayıp tek derdinin sadece 2 tane sevgilisi olduğu için üzülenler var.
Şu hafta sonu aile muhabbeti bitsin de hafta ortası sevgilime gitsem diye stres yaşayanlar var.
Eşini ve çocuklarını daha iyi imkanlarda yaşatmak için mücadele eden erkeklerimiz var.

Gördüğünüz gibi stresin kaynağı çok verimli. İstediğiniz kadar üretebilirsiniz.

Streslerimizin nedenleri biraz ekonomik durumumuzla, biraz da kültürümüzle alakalı. Hangi kaynaktan beslendiğimize bağlı. Şimdi soruyorsunuz tabii ki…Peki bu streslerden kurtulmak için ne yapmalıyız?

Yukarıda ne kadar stres kaynağı varsa bir o kadar da çare var. Yeter ki yapılması gerekeni bul ve yap. Yaptım ama olmuyor. Gerçekten elinden geleni yaptın mı? Başka yapacak bir şey yok mu? Bir daha düşün bakalım. Eğer yoğun bir şekilde stres yaratan olayının üstene gider ve elinden geleni yaparsan o iş zaten biter. Ama bitmedi diyorsun.
İşte o zaman biraz hayata kendimizi teslim etmemiz gerekiyor. Yapabileceğim her şeyi yaptım bundan sonrasında beklemek gerekiyor deyip biraz da hayattan keyif almak gerekiyor.

Hayat kendi çizgisini çizer ve sen de onu yaşarsın. Bunu acizlik olarak düşünmüyorum. Sadece yapabilecekleri yaptım bundan sonrasını kabulleniyorum gibi bir düşünce. Çünkü senin veya benim başıma gelen kötü olaylardan dolayı dünya durmuyor. Robert Frost “ Hayatım boyunca öğrendiğim her şeyi üç kelimede özetleyebilirim; HAYAT DEVAM EDİYOR.”diyor.

Hani bir Çin atasözü var: TANRIM, DEĞİŞTİREBİLECEĞİM ŞEYLER İÇİN BANA CESARET VER, DEĞİŞTİREMİYECEKLERİMİ KABULLENMEK İÇİN SABIR VER, İKİSİ ARASINDAKİ FARKI BİLMEK İÇİN DE AKIL VER.

Eğer paramız varsa bir sürü şeyi satın alabiliriz. Satın alamayacaklarımızın en başında akıl geliyor. Aklım olsun ki stresle başa çıkabileyim. Çok şükür aklım var ve stresim yok.

Stressiz günler diliyorum.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Ben yaşlanmak istemiyorum. Peki benim elimde mi yaşlanmamak? Bu sorunun cevabını düşünüyorum ve evet diyorum. Şaşırmayın lütfen. Ruh yaşlanmayınca heyecan devam ediyor. Bedenimizin yaşlanmasına mani olamıyoruz ama ruhumuz bizim elimizde. Onu istediğiniz şekilde kullanma şansımız var.

Ben emekli olmuş biriyim. Çevremde emekli olmuş bir sürü kişi var. Onlarla sohbet ettiğimde her cümlenin başına şu kelimeleri ekliyorlar: “ARTIK” ve “BUNDAN SONRA” ve “AMA”…

“Artık onu yapamam”, “Bundan sonra ne olacak ki” “Ama ben yaşlandım artık”.

Bu kelimeler olumsuzluk ifade ettiğinden beynimiz bir müddet sonra bu ifadelere göre düşünmeye başlıyor. Yapmak istediğimiz her iş işin bu cümleleri düşününce vazgeçiyoruz.

Ben vazgeçmiyorum. İçimde o kadar büyük bir coşku var ki…mümkün olsa yeniden ilkokuldan başlayabilirim. Kendime uzun vadeli hedefler koyuyorum. Gençlerin yaptığı her şeyi yapmak için heyecan duyuyorum. Hiçbir zaman onlar genç ben bunu yapmamalıyım diye düşünmüyorum. Her şeyi kendime yakıştırıyorum. Ben bunu yapabilirim dediğim her şey. Kendimi bazen öyle kaptırıyorum ki aynı yaşta olduğum birilerinin; “Bundan sonra hayat benim için yavaş geçecek. Artık yaşlandım. Genç olsaydım yapardım.” gibi cümlelerini duyunca çok şaşırıyorum, acaba onlar mı doğru ben mi doğruyum diye. Acaba yaşlandım mı?

Hayır yaşlanmadım. Sadece olgunlaştım. Yani gözümdeki gözlükler artık çok daha uzakları ve net olarak gösteriyor. Her şeyi daha çabuk öğreniyorum. Öğrenmekten çok keyif alıyorum. Ve bir şeyi çok iyi biliyorum, HİÇ BİR ŞEYİ BİLMEDİĞİMİ.

Öğrenecek o kadar çok bilgi, yaşanacak o kadar çok güzellik varken neden yaşlanmayı düşünüp geri çekileyim ki.
Çok eski çağlarda insanlar 30-40 gibi yaşlarda ölürlermiş. Şimdi 70 yaşında biri öldüğü zaman çok yaşlı da değilmiş diyoruz. İnsanlık bir gün gelecek çok uzun yaşamanın yollarını bulacak. Bizim torunlarımız bizim için zavallılar çok genç yaşta ölmüşler diye düşünecekler 🙂

Zaten ben hakkım olan hayatı belki bilimsel nedenlerden dolayı yaşamadan öleceğim 🙂 Bir de şimdi yaşlandım artık diye geri çekilirsem kendime haksızlık etmiş olurum. Bize sunulmuş harika bir fırsatı sonuna kadar değerlendirmek istiyorum. Bundan asla vazgeçmem. İşte bu yüzden başarı ve mutluluk da beni terk edemiyor. Çünkü her ikisi de güçlüleri seviyor.

Tarihte çok işler yapmış başarılı insanlara bakınca ne kadar haklı olduğumu düşünüyorum. Bir gazete Metin Ersin’in gönderdiği aşağıdaki yazıyı yayınlamıştı. Hemen kesip saklamıştım

“Kristof Kolomb, Amerika’yı keşfe çıktığı ilk yolculuğunda 50 yaşını çoktan aşmış durumdaydı.
Pasteur, kuduz aşısını bulduğunda 60 yaşındaydı.
Mimar Sinan, Süleymaniye Camisi’ni bitirdiğinde 70 yaşını geçmişti. Selimiye Camisi’ni tamamladığında ise 86 olmuştu.
Galileo, ayın günlük ve aylık çizimlerini yaparken 73 yaşındaydı.
Charlie Chaplin, 76 yaşında film yönetmenliği yaparak, hala işinin başındaydı.
Goethe, en büyük eseri Faust’u ölümünden bir yıl önce, yani 82 yaşında bitirmişti.
Nobel Ödüllü Alman doktor Albert Schweitzer, 88 yaşına rağmen Afrika hastanelerinde durmaksızın çalışarak ameliyat yapıyordu.
Ressam Titian, 99 yaşında hayata gözlerini yumdu. “Lepando Savaşı” adlı ünlü tablosunu ölümünden bir yıl önce tamamladı.
Dört defa İngiltere başbakanı seçilen Gladstone, son kez göreve geldiğinde yaşı 83’dü.
Gençlik hayatın belli bir çağı ile ilgili değildir. İnsan, kendine olan güveni derecesinde genç, şüphesi derecesinde yaşlıdır.
Cesareti derecesinde genç, korkuları derecesinde yaşlıdır.
Ümitleri derecesinde genç, ümitsizliği derecesinde yaşlıdır.
Hiç kimse fazla yaşamış olmakla ihtiyarlamaz.
İnsanları ihtiyarlatan, ideallerinin gömülmesidir.
Seneler cildi buruşturabilir, fakat heyecanların teslim edilmesi ruhu buruşturur.
İnsanlar yaşadıkça yaşlandıklarını sanırlar, halbuki yaşamadıkça yaşlanırlar.
İnsan ihtiyar olmaya karar verdiği gün ihtiyardır.
Güzelliği görme yeteneğini kaybetmeyen asla yaşlanmaz.
Yaşlanmak bir dağa tırmanmak gibidir. Çıktıkça yorgunluğunuz artar, nefesiniz daralır ama görüş alanınız genişler.
“Beynimiz yeni tecrübeler keşfettiği sürece insan genç sayılır.” William Gladstone”

Ben her sabah hayatı yeniden keşfetmek için heyecanla uyanıyorum ve uyandığımda hep şu cümleyi tekrarlıyorum;

“UNUTMA! BUGÜN GERİYE KALAN HAYATININ İLK GÜNÜ.” GEOETHE

Ben keşfe gidiyorum gelen var mı 🙂

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Etiketler: , ,

Bazı kişiler için çevre çok önemlidir. Yani yaptığı her bir hareket için çevre ne der acaba diye düşünmeden yapamaz. Lisedeyken psikoloji dersinde okuduğumuz bir konuda şöyle diyordu: “Pijama ile sokağa çıkılamaz diye bir kanun maddesi yoktur ama toplum baskısından dolayı çıkamazsın. Yani toplum bazı davranışlarımızı belirler.”

Yaşamımızda bazı hareketleri yapamayız. Hep arkadaşlar ne der acaba? Komşular ne der acaba? İş arkadaşlarım ne der acaba? Eşim, çocuklarım, annem, babam ne der acaba? Çoğu zaman aklımızdan çılgınlık yapmak geçer ama hemen çevremizdekiler aklımıza gelir ve vazgeçeriz. Ama bazen de umursamayız. Peki neden?

Çünkü önceliklerimiz vardır. Bazı şeylerden vazgeçebiliriz ama bazılarından asla vazgeçemeyiz. Size bir soru sormak istiyorum; Siz öldükten sonra sizin için neyin söylenmesini ya da neyin asla söylenmemesini istersiniz?Diyeceksiniz ki ben öldükten sonra ne söylerlerse söylesinler umrumda bile değil 🙂 Bu da bir bakış açısı olabilir. Ama ben şöyle düşünüyorum:

Bu dünyaya sadece bir tesadüf olarak gelmedik. Gelişimizin bir nedeni olduğunu düşünüyorum. Bu dünyada bir iz bırakmadan ölmek, hiç kimsenin farkında olmadığı bir kişi olarak yaşamak istemiyorum. Benim önceliklerimden biri güvendir. Nasıl yani? Ben öldükten sonra benim için söylenmesini istediğim tek şey: “Tülay güvenilir biriydi. Söylediği gibi yaşadı ve hep yaşadığı gibi konuştu.” İşte bu bakış açısı benim önceliklerimden biridir.

Bu yaşıma kadar yığınla insan tanıdım ve insanları sürekli gözlemledim. Bir gün sizinle çok samimi oluyor ertesi gün sizi tanımıyor bile. Çünkü o dakikada sadece sohbet etmek için yanında herhangi biri olabilir. O’nun için karşısındakinin çok önemi yoktur. Hayır bu tip insanı sevmiyorum. Eğer bugün biriyle sohbet ettiysem ertesi gün onu mutlaka tanırım. Yani aklıma estiği gibi davranmam. Yani rüzgar nerden eserse ona göre bir davranış şekli sergilemem. Kimse benim için: “Bırak ya şu Tülay Bilin’i, hiç sözünde durmaz, bugün çok samimi konuşur yarın seni tanımaz. Konuşması ile yaşaması arasında çok fark var. Şunu yapın, bunu yapın diye konuşur ama asla kendisi yapmaz vs….” işte bu cümleyi duymak istemiyorum.

Ayrıca Tülay’a sırrını söyle ve asla endişe etme, acaba başkasına söyler mi diye. Bundan 30 yıl önceydi..İşyerinde bir arkadaşım bana çok önemli bir aile sırrını söylemişti. Ama o günlerde o kadar çok üzüntülüydü ki, her dakika göz pınarlarındaki yaşlar ile geziyordu. Diğer samimi olduğumuz arkadaşlar soruyorlardı bana; “Tülay bu kızın ne derdi var..seninle paylaşıyor bize de söyler misin?” Asla söyleyemem dedim. Ve o sırrını benimle paylaşan arkadaşım işyerinden ayrıldı. Ve bir daha birbirimizi görmedik. O yıllardaki diğer dostlarımla hala görüşürüz. Hala bana takılırlar;
“Tülay artık o arkadaşın izini bile kaybettik..hadi söylesene o günlerdeki sırrı neydi o kızın?” Hayır söyleyemem derim ve gülüşürüz:)

Gerçi o sırrını benimle paylaşan arkadaş bugün olsa kendi bile sırrını açıklayabilir. Çünkü o tarihte çok önemli dediğimiz olay bugün bir şey ifade etmiyor artık. Çünkü hayata bakışımız değişti. Toplumun değer yargıları değişti. Biz değiştik. Annelerimiz babalarımız bile değişti. Ama yine de söylemem.

Kimse ben öldükten sonra “Tülay’a sakın sırrını verme gider başkalarına anlatır” diyemez. İşte bu benim için önemli.Hayatımın önceliklerinden biri güven. Bana güvenilmeli. O zaman bu isteğim doğrultusunda yaşamalıyım. Hem etrafına güven vermeyen bir insan olarak yaşayıp sonra da arkamdan güvenilir biri diye bahsetmelerini beklemek yanlış olur bence. O zaman önceliklerimizi belirlemeliyiz. Yani yaşam felsefemizi belirlemeliyiz.
Öldükten sonra Tülay Bilin kimdir diye sorulursa ilk cümle şu olmalı; GÜVENİLİR BİRİYDİ….

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

İşkolik misiniz yoksa evkolik misiniz? Hayır ikisini de istemiyorum. Bağımlı olmak çok kötü bir şey. Hayatım yoğun bir iş ortamında geçti. İş hayatımda hep elimi taşın altına koydum. Bazı şeyleri görmezden gelemedim. Hep insiyatif kullandım. Tabii ki bir yönetici olarak insiyatif kullanmanın artıları olduğu kadar eksileri de var. Bazen aldığın kararın sonucu iyi oluyor o zaman patron sesini çıkartmıyor. Ama ya bir de aldığın kararın sonucu yanlışsa vay haline. İşte o zaman yaptığın yanlışın bedeli ödetiliyor. Bu bütün iş dünyasında böyledir. Oysaki yanlış yapmayan insan bir şey yapmıyor demektir. Kişisel gelişim ile ilgili çok kitap okuduğum için ve çoğu da yabancı ülkelerin kitapları olduğundan Türkiye’deki bakış açısının dünya trendlerinden ne kadar uzak olduğunu fark edebiliyorum. Ben bu konuda kendimi şanslı hissediyorum. Çünkü çok iyi bir iş hayatım oldu.

Çalışma hayatının içinde oluşumuzun birkaç nedeni var;

1- Para kazanmak için
2- Kariyer yapmak için
3- Evde oturmamak için
4- Hobisi işi olduğu için keyif alanlar

Ben bu dört maddeyi sırasıyla yaşadım. Bir dönem şöyle diyordum; “Ben çalışma hayatını o kadar çok seviyorum ki, çok param olsa bile yine çalışırım.” Ama bu çalışma hayatı dediğim bu güne kadar olduğu gibi büyük bir şirketin içinde olmak. İşte bu bağımlılıktı aslında. Yani amaç sadece koruma altında olduğunu hissetmek. Bu da çok yanlış değil tabii. Çünkü birey olarak yaşamanın çok zor olduğu bir coğrafyada yaşıyoruz. Büyük bir kurumun içinde olmak insana güven veriyor.

İşten ayrılmak istemememin bir nedeni de ben evde ne yaparım. Yani nasıl vakit geçiririm. Yani korku. Kimden peki? Kendimden. Çünkü kendi kendine yetemeyince geriye sadece ev işi ve komşu gezmeleri kalıyor. Artık evde oturan kadınlar bile bundan şikayetçiler ve kendilerine bir sürü uğraşlar buldular son yıllarda. İşte hep korkudan çalışmak istermişim meğerse.

Ama öyle bir gün geldi ki amacım sadece o büyük kuruluşun içinde olmak değil yaptığım işi sevmek. Yani kendime aşırı güven duygusu. O işe sahip olmayı sadece üretmek için istemek. Böylece işkoliklik safhasını aşmış bulundum.. Yaptığın işe güvenmek ve sevmek. Yani yukarıdaki 4. maddeyi yaşıyorsunuz. Ben son yıllarda 4. maddeyi doya doya yaşadım.

Yaptığım işten keyif aldım. Çok mutlu oldum. Ama fark ettim ki artık büyük bir kuruluşun içinde olmayı güven duygusundan dolayı istemiyorum. Sadece yapmak istediğimi yapmak için bir zemin olarak görüyorum.Yapmak istediklerimi küçük bir oluşumun içinde de yapabilirim. Ya da tek başıma yaparım bir tek kişiye karşı sorumlu olmak yerine sorumlu olduğum kişi sayısı belki binlerce belki milyonlarca olabilir. İşte şu anda yaptığım iş gibi. Yazı yazıyorum. Yazarken her bir cümleme dikkat ediyorum. Çünkü her yazım için bir sürü mail alıyorum. İnsanları yanlış yönlendirmemek gibi bir sorumluluğum var.

İnanın ki çalışmak daha kolay. Önemli olan evdeyken üretken olmak. Çünkü kendini kandırmak çok kolay. Şöyle;
Nasıl olsa evdeyim ve ev işlerini yapmak zorundayım başka bir şey yapmak için zamanım da yok. Ben ne yapabilirim ki.” İşte bunu sakın söylemeyin. Hayatımızın en önemli işi nedir biliyor musunuz? Hayatın içindeki duruş biçimimize karar vermek. Yani misyonumuzun ne olduğuna karar vermek. Bu dünyaya neden gönderildiğimizi anlamak.

Ben inanıyorum ki bu evrende hiçbir şey tesadüf değil. Bu dünyada bulunuş nedenimi tesadüflere bağlamak istemiyorum. Görevlerimin bilincindeyim.

Siz de sakın ben ne yapabilirim diye düşünmeyin. Önce kendinizi keşfedin sonra keşiflerinizi insanlarla paylaşın. Eğer çalışıp para kazanmak gibi bir göreviniz yoksa evde olmanın nimetlerini kutlanın. Çok şanslı olduğunuzu unutmayın.

Çünkü yapılacak çok şey var…..

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Çok iddialı olacak ama inanın ki yaşadıklarımız hayata bakış açımızın sonucudur. Bazen kendimizi mutsuz, bazen de mutlu hissediyoruz. Olaya bakış açımızın sonucu olarak da mutlu veya mutsuz oluyoruz.

Pozitif bir bakış açısı her zaman mutlu eder insanı. Şu anda size desem ki bir arkadaşınızı bana pozitif ve negatif olarak anlatın. Aynı kişi için çok kötü sözler kullanarak anlatırken hem canınız sıkılır hem de o kişiye karşı birden bire kötü hisler beslemeye başlarsınız. Yüzünüzdeki çizgiler aşağıya doğru sarkar. Gözlerinizin rengi bile değişir. Ama bir de aynı kişi için çok güzel sözlerle anlatın desem. Birden bire o kişiye ait sıcacık duygular duymaya başlarsınız. Sanki o dakikada hayatınızda güzel bir şeyler olmuş gibi mutlu olursunuz. İşte bakış açısı ile yarattığımız mutluluklar ve mutsuzluklar.

Bundan 2-3 ay önceydi. Hani size bir evvelki yazımda bahsettiğim ev işlerinde bana yardım eden Sevgi temizliğini yapıp gittikten sonra ablam bana gelmişti. Kenarlarda tozlar görmüştü. Bana “Tülay bak kenarlarda tozlar kalmış, senin elektrik süpürgen çok iyi çekmiyor artık. Gel sana bir elektrik süpürgesi alalım.”dedi. Ben de “haklısın, ben de aynı şeyi düşünmüştüm.”dedim. Ertesi gün gidip bir tane elektrik süpürgesi aldık. Sevgi tekrar temizliğe geldiğinde “Sevgicim bak yeni elektrik süpürgesi aldım. Kenarlarda tozlar kalmış herhalde makine iyi çekmiyordu artık.” dedim.
Sevgi tabii çok akıllı bir kadın olduğundan hemen şöyle bir cevap verdi; “Tülay hanım, başkası olsa sen iyi temizlik yapamıyorsun diye beni suçlardı, sizin aileniz ise tozları gördüğü halde gidip yeni makine alıyor. Ne kadar iyi niyetlisiniz.” dedi.

Olaylara iyi niyetli bakmak insanı çok rahatlatan bir tarzdır. Hem sen hem de karşındaki huzurlu olur.
Bakın size bir iyi niyet ile ilgili hikaye;

“BAKIŞ AÇISI”
Arjantinli ünlü golfçü Robert Vincenzo yine bir ödül kazanmış, ödülünü alıp kameralara poz vermiş. Ardından klübüne uğramış, eşyalarını toplayıp otoparktaki arabasının yanına doğru yürümüş. O sırada yanına bir kadın yaklaşmış. Vincenzo’yu kutladıktan sonra ona küçük bir bebeği olduğunu, bebeğin çok hastalandığını ve hastane masraflarını karşılayamadğını onun her gün biraz daha ölüme yaklaştığını anlatmış bir çırpıda. Kadının anlattıkları Vincenzo’yu çok etkilemiş. Hemen çek defterini çıkarmış ve turnuvadan kazandığı paranın bir bölümünü yazıp imzalamış. Çeki kadına uzatmış. O sırada kadına; “Umarım bebeğin iyi günleri için harcarsın”demiş. Ertesi hafta Vincenzo klüpte öğle yemeğini yerken Golf derneğinin bir üyesi yanına yaklaşmış ve; “Otoparktaki çocuklar, geçen hafta siz turnuvayı kazandığınız gün bir kadının yanınıza yaklaştığını ve sizinle konuştuğunu söylediler.”demiş. “Evet” demiş Vincenzo, “Bunun neresi garip?”, “Garip değil tabii ki.” demiş adam, “Ama size bir haberim var. O kadın bir sahtekarmış. Sizin gibi zengin kişilere yaklaşıp hasta bir bebeği olduğunu söyleyip para koparırmış. Korkarım sizden de koparmış.”
Vincenzo şaşkınlıkla; “Yani ölümü beklenen bir bebek yok mu?” demiş. “Yok”demiş adam. “İşte bu hafta duyduğum en iyi haber” demiş Vincenzo.

İşte buna bakış açısı diyorum. Parasını kaybettiği için üzüleceğine ölümü bekleyen bir bebek olmadığına sevinme de bir bakış açısıdır.

Hayata bakışımız hakkında; AYNI PENCEREDEN DIŞARI BAKAN İKİ İNSANDAN, BİRİ SOKAKTAKİ ÇAMURU
DİĞERİ İSE GÖKTEKİ YILDIZLARI GÖRÜR. – FREDERİCK LANGBRİDGE

Hayata bakış açımızı yumuşatmak için benim için hayat felsefesi olan bir anektot yazmak istiyorum.

Bir adam ve oğlu ormanda yürüyüş yapıyorlarmış. Birden oğlan takılıp düşüyor ve canı yanıp “AHHHHHHHHH!!!!”diye bağırıyor. İleride bir dağın tepesinden “AHHHHHHHH!”diye bir ses duyuyor ve şaşırıyor. Merak ediyor ve “SEN KİMSİN?”diye bağırıyor. Aldığı cevap “SEN KİMSİN?”oluyor. Aldığı cevaba kızıp “SEN BİR KORKAKSIN!”diye tekrar bağırıyor. Dağdan gelen ses; “SEN BİR KORKAKSIN!”diye cevap veriyor. Çocuk babasına dönüp; “BABA NE OLUYOR BÖYLE?” diye soruyor. “OĞLUM” diyor adam, “DİNLE VE ÖĞREN” ve dağa dönüp “SANA HAYRANIM” diye bağırıyor. Gelen cevap “SANA HAYRANIM” oluyor. Baba tekrar bağırıyor “SEN MUHTEŞEMSİN”. Gelen cevap “SEN MUHTEŞEMSİN”. Oğlan çok şaşırıyor, ama halen ne olduğunu anlayamıyor. Babası açıklamasını yapıyor.
“İNSANLAR BUNA YANKI DERLER, AMA ASLINDAN BU YAŞAM’DIR. YAŞAM DAİMA SANA SENİN VERDİKLERİNİ GERİ VERİR. YAŞAM YAPTIĞIMIZ DAVRANIŞLARIN AYNASIDIR. DAHA FAZLA SEVGİ İSTEDİĞİN ZAMAN DAHA ÇOK SEV! DAHA FAZLA ŞEFKAT İSTEDİĞİNDE, DAHA ŞEFKATLİ OL! SAYGI İSTİYORSAN İNSANLARA DAHA ÇOK SAYGI DUY.”

Bence de hayatımızın akışını biraz olsun yumuşatmak için bakış açımızı yumuşatmamız daha doğru olur. Yaşam bir sanattır. Bu konuda JEAN JACQUES ROUSSEAU bakın ne güzel yorumlamış; “Bir çok insan matematiğin yasalarını bilir ve güzel sanatların birçoğunda beceri sahibidir. Fakat çoğu insan yaşamı yöneten yasalarla, yaşama sanatı denilen o güç sanat hakkında az şey bilir. Bir insan uçak yapabilir ve onunla bütün dünyayı baştanbaşa dolaşabilir. Fakat nasıl mutlu, başaralı ve memnun olunacağını öğreten o basit sanatın tamamıyla cahilidir. Sanatları öğrenirken listenin en başına yaşama sanatını koymayı unutma!”

Hayat çok güzel…..

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Hayatınızda mucizeler oldu mu hiç? Ya da mucizelere inanır mısınız?

Yıllar önce olsaydı bu olaylara mucize ya da tesadüf derdim. Ama şimdi artık ne mucize ne de tesadüf diyemiyorum. Çünkü bütün olayları benim beynim yaratıyor. Ne istiyorsam o oluyor. Hayatımda ne zaman bir konu düşünsem hemen karşıma çıkıyor. Çünkü o bilgiye ihtiyacım olmaya başladığım zaman arayışa geçiyorum. Şunu iyi biliyorum ki insan ne aradığını bilmezse bulduğu zaman farkına bile varmaz. Peki neden o güne kadar hiç karşılaşmadım da bugün tam onu ararken karşıma çıktı? İnanın ki aynı olayı belki kaç kere görmüşümdür ama ihtiyacım olmadığı için farkına varmadım. Eski bir söz vardır: “ÖĞRENCİ HAZIR OLDU MU, ÖĞRENTMEN ORDAYA ÇIKAR.”

Evet işte bu sözü sürekli yaşıyorum. İsterseniz size biraz örnekler vereyim. Geçen seneydi. Sabahları saat 05.00 gibi kalkıyordum. Neden mi? Çünkü hayatı yakalamak için. Gece yarılarına kadar kitap okuyorum. Ayrıca bu arada çalışıyorum. İnanılmaz bir tempo. Bu tempo hızlandıkça enerjim artıyor, enerjim arttıkça yerimde duramıyorum. Her şeyi her anı yaşamak istiyorum. Bütün kitapları ve bütün gazeteleri okumak istiyorum. Bu arada sürekli yazıyorum. Arkadaşlarıma zaman ayırıyorum. Her şeye yetişmek istiyorum ve yaptıklarım bana az geliyor. Mümkün olsa hiç yatağa girmek istemiyorum, uyumak bile bana zaman kaybı gibi geliyor. Bazen oturup seçim yapmak zorunda kalıyorum. Bu da beni rahatsız ediyor. Böyle yoğun düşünceler içinde olduğum bir gün, arkadaşımdan bir mail aldım. Biliyorsunuz gazetelerdeki güzel yazıları insanlar birbirlerine internet ortamında yolluyorlar. İşte yazı Vatan Gazetesi’nden bir köşe yazısı. Haşmet Babaoğlu yazmış.

“HAYAT HEP KAÇAR KOVALAMAK ÇARE Mİ?
Kimi tanıdıklarım var; sürekli bir şeyleri kaçıracak olmaktan korkarak yaşarlar. Ne yapsalar içlerindeki o duyguyu yenemezler.
Hep endişeli bir telaş içindedirler.
Hep son trene yetişmeye çalışır gibidirler.
…………….
Oysa…

Şimdi şuracıkta ne yapsak, orada yapılmamış şeyler kalır.
Ne kadar çoğaltırsak çoğaltalım sahip olduklarımızı, başka şeyler eksik kalır, hiç tamamlanmaz.

Bir şeyi tutabilmek bir başkasının ellerimizin arasından kayıp gitmesiyle mümkündür.
Kimi sevsek, başka ihtimallerin boynu bükük kalır.
Ve bir başka yere gitmek her zaman burayı ihmal etmektir.
Yani, kabul etmesi zor tabii ama hayat hep kaçar…
Hep bizden önde koşar, hep bizden daha hızlıdır.
Arkasından koşmak fayda etmez.”

Bu yazıyı okuyunca çok şaşırdım. Aradan iki gün geçmişti ki bir yazı daha geçti elime. Bu yazı milattan 2000 yıl önce Hitit’lere ait kalıntılar içerisinde bulunan bir duvar yazısına aitmiş. Bu yazıyı da size aynen yazıyorum;

TANRIM BENİ YAVAŞLAT
Tanrım beni yavaşlat
Aklımı sakinleştirerek kalbimi dinlendir..
Zamanın sonsuzluğunu göstererek bu telaşlı hızımı dengele..
Günün karmaşası içinde bana sonsuza kadar yaşayacak tepelerin sükunetini ver
Sinirlerim ve kaslarımdaki gerginliği, belleğimde yaşayan akarsuların melodisiyle yıka, götür.
Uykunun o büyüleyici ve iyileştirici gücünü duymama yardımcı ol..
Anlık zevkleri yaşayabilme sanatını öğret; bir çiçeğe bakmak için yavaşlamayı, güzel bir köpek ya da kediyi okşamak için durmayı, güzel bir kitaptan birkaç satır okumayı, balık avlayabilmeyi, hülyalara dalabilmeye öğret..
Her gün bana kaplumbağa ve tavşanın masalını hatırlat. Hatırlat ki yarısı her zaman hızlı koşanın bitirmediğini, yaşamda hızı arttırmaktan çok daha önemli şeyler olduğunu bileyim..
Heybetli meşe ağacının dallarından yukarıya doğru bakmamı sağla. Bakıp göreyim ki, onun böyle güçlü ve büyük olması yavaş ve iyi büyümesine bağlıdır…
Beni yavaşlat Tanrım ve köklerimi yaşam toprağının kalıcı değerlerine doğru göndermeme yardım et…
Yardım et ki, kaderimin yıldızlarına doğru daha olgun ve daha sağlıklı olarak yükseleyim..

Ve hepsinden önemlisi…
Tanrım, bana değiştirebileceğim şeyleri değiştirmek için CESARET,
Değiştiremeyeceğim şeyleri kabul etmek için SABIR,
İkisi arasındaki farkı bilmek için AKIL ver..

Bakar mısınız benim telaşımın cevabına. Yani hayat bana bir şeyler öğretiyor. Bana sakin ol diyor. Önemli olan bu mesajın bana iletilmesi.

Yaşadığım bir başka olay; Ben Zülfü Livanelli’nin şarkılarını çok severim. Yıllardır bütün kasetlerini aldım ama bu konuda nedense arşiv yapma gibi bir becerim olamadı. Sonra teknoloji ilerleyip de bu MP3 denen CD’ler çıkınca aklıma geldi. Zülfü Livanelli’nin tüm eski şarkılarını bir MP3 halinde toplasam diye. Gittim bir sürü CD satan yerlere sordum. Bu yasal bir işlem değil biz yapamayız dediler. İnternetten bulmaya çalıştım ama bulamadım. Tam kendi kendime teknoloji ile boğuşurken bir gün bir arkadaşım dedi ki; “Tülay sana bir süprizim var.Sen Zülfü Livanelli’yi çok seversin bilirim. Bir arkadaşım verdi. Zülfü Livanelli’nin bütün eski şarkıları bir arada. Sana da kopyaladım bir tane.”

Bu benim için inanılmaz bir şeydi. Günlerdir uğraştığım bir isteğimin yerine gelmesi.

Bir başka olay daha yazmak istiyorum. Kişisel gelişim ile ilgilenmeye başladığım ilk yıllardaydı. Öğrendiklerimi sürekli hayatıma geçiriyordum. Yani streslerimle başa çıkmak için çareler buluyor ve uyguluyordum. Bunun gibi bir çok bilgiyi kullanıyordum. Bu arada sürekli okuyordum. Bir gün düşünmeye başladım. Acaba ben her okuduğumu hayatıma geçirmekle hata mı yapıyorum. Bunun iyisi kötüsü olabilir. Bir şeyleri yanlış yapıyorum belki de diye düşünmeye başladım. Ya zararlı bir davranışı da benimsersem diye. Oysaki biliyordum ki ben çocukluğumdan beri bütün çevremdeki insanları gözler, hep onların iyi taraflarını örnek alır ama kötü taraflarını asla almazdım. Ama yine de şüpheye düştüm. Günlerce ne yapsam da bundan emin olsam diye düşünüyordum ki bir gün kitap zevkine çok güvendiğim bir arkadaşım bana bir yazar tavsiye etti. Bu yazarın kitaplarını okumamı istedi. Tabii ki gittim o yazarın 3-4 tane kitabını aldım. Heyecanla eve geldim ve okumaya başladım. Daha birinci kitabın birinci bölümünde yazdığı her bir fikir için isyan ettim.

“Hayır, hayır bu doğru değil bence…ben böyle düşünmüyorum..hayır hayır…” diye diye 4 kitabı da bitirdim. Kitaplar bitince çok memnun oldum. Harika dedim.. Demek ki bu güne kadar bazı şeyleri beğendiysem bunlar gerçekten bana göre doğru olduğu içinmiş. Beğenmediğim bir fikir karşısında nasıl tepki koydum. Oh çok şükür süzgeçlerim iyi çalışıyor diye düşündüm.

Kafamın içinde yeni sorular veya bir arayış belirmeye başladığı zaman çevreme bakıyorum. Mesajın geleceğini biliyorum artık.

Bazen kafamdaki sorunun cevabını televizyondaki bir spiker söylüyor. Bazen gazetede manşet olarak görüyorum.

Çok eminim bu yazıyı okurken çoğunuz “BEN DE YAŞIYORUM AYNISINI” diyeceksiniz. Ölene dek bu güzellikleri yaşamak dileğiyle..

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Hepimiz bir koşturmaca içindeyiz. Hiç birimizin vakti yok. Hoşlanmadıklarımızdan vazgeçtim, hoşlandıklarımızdan bahsederken bile hep vakitsizlikten yakınıyoruz. Oysaki zaman doğanın tüm insanlara eşit sunduğu bir olgudur.

“Çok yapmak istiyorum ama vaktim yok.” Hep bu cümleyi kuruyoruz. Oysaki bunların hepsi kendimizi kandırmaktan başka bir şey değil. Size bunun doğru olmadığını anlatmak istiyorum.

Uzun yıllardır bana ev işlerinde yardımcı olan bir kadın var. Kadın derken sakın onu küçümsediğimi zannetmeyin. Bütün ev hanımlarının tabirini kullandım. Aralarında şöyle bahsederler; “Yarın ben sana gelemem çünkü benim kadınım var.” Hep bu muhabbet vardır ev hanımlarında. Oysaki benim kadınım kendinden şöyle bahsediyor; “Ben bir hizmetçiyim. ” Evet bana gelen kadın bunu söylüyor. Bir keresinde evde temizlik yaparken camları sildikten sonra geri döndü camı tekrar silmeye başladı. Sanırım elindeki su cama sıçramıştı. Ben de “Aman Sevgi boşver o kadar olsun.” dedim. Şöyle bir cevap geldi, “Aaaa Tülay Hanım lütfen arkamdan kariyerime laf söyletmem” 🙂

İşine bakış açısı inanılmaz profesyonel. Şöyle ifade ediyor kendini: “Bakın ben bir hizmetçiyim ama onurumla çalışıyorum. Paraya ihtiyacım olduğuna göre çalışmak zorundayım. Siz benim velinimetimsiniz. Siz ne zaman gel derseniz gelirim. Asla bugün yorgunum, bugün müsait değilim gibi mazeretlerim olamaz. İhtiyacınız olduğunda yanınızda olmalıyım.” diyor. Gerçekten daha bir gün gelemem demedi. Tabii ki bir başka yerde çalışmıyorsa. Gece bile gel desem geliyor.

Şimdi en baştaki başlığa gelelim. Bu ben hizmetçiyim diyen kadının bir özelliği de kitap okumak. Birlikte çalışmaya başladığımız ilk yıllardaydı ki bir gün bana bir kitap hediye etti. “Tülay hanım ben bu kitabı okudum çok beğendim size de hediye aldım.” dediğinde çok şaşırmıştım. Çünkü elindeki kitap Konfüçyus’a ait bir kitaptı. Artık her gelişinde kitaplardan konuşmaya başladık tabii.

Ama geçen hafta beni yine şaşırttı. Yoğun bir şekilde temizlik yaparken birden bire; “Tülay Hanım size bir kitap tavsiye edebilir miyim?” dedi. “Aaaa tabii ki” dedim. “Bu günlerde harika bir kitap okuyorum. Adı Tanrılar Okulu. Okumalısınız mutlaka.” İnanamadım. Ben kitabı 15 gün önce aldım. 10 sayfa okudum. Bu günlerde yoğun olduğumdan devam edemedim. O ise kitabı bitirmek üzereymiş.

Düşünebiliyor musunuz yeni çıkan bir kitabı takip ediyor ve okuyor. Üstelik bu kadın gündüzleri bir işyerinin çaycılığını yapıyor. Akşamları bazı müşterilerine temizliğe gidiyor. Ayrıca evli ve 2 çocuğu var. Yani eve gidiyor yemek ve ev işleri. Ay pardon unuttum bir de oturdukları binanın kapıcılığını yapıyor. Ve bu kadın kitap okuyor. Onu düşününce vaktim yok demeye çok utanıyorum artık. Üstelik ben de zamanı iyi değerlendirmeyi öğrenmiş biriyim. Ama daha öğrenecek çok şey var. Gün hepimiz için 24 saat. Önemli olan iyi değerlendirmek. Can Dündar da bu konuda bir yazı yazmıştı. Aşağıya yazısının bazı bölümlerini aldım.

17/12/2005 – BU YAZI;HİÇ BİR ŞEYE VAKTİM YOK DİYENLER İÇİN

“Ay seni arayacaktım, hep aklımdasın ama işlerden başımı kaldıramıyorum ki…” Kâinatın en saçma ve zekâ özürlü mazereti. Yani “kafama uçan daire düştü, hastanedeydim” deseniz daha inandırıcı olur. Normalde hiç kimse hayatının 24 saatini çalışarak geçirmez. En azından yemek yemek, uyumak ve tuvalete gitmek için ara vermeniz gerekir. Ve bu aralarda sevdiğiniz insanlarla en azından telefonda konuşabilirsiniz, değil mi?
…………

Ben bir insana vakit ayırmamanın mazereti olarak “çok çalışıyorum”u kesinlikle kabul etmiyorum. Eğer biriyle aylarca görüşmüyor ve “işlerim var, ondan” diyorsanız, bunun iki anlamı vardır:
a) Ben aynı anda iki işi yapamam. Doğal olarak çalışırken araya kimseyi katamam. Merdiven çıkarken çiklet de çiğneyemem. Hayatım allak bullaktır. Zaman nasıl değerlendirilir bilmiyorum.
b) Seninle görüşmek istemiyorum.
c) Ciddi anlamda işlerim yüzünden görüşemediğimizi sanıyorum. Bu mazerete gerçekten inanmışım. Kimi kandırıyorum ki?

(Son şıkkı kabul edecek babayiğit pek bulunmaz.) Ve hiç kimse beni birinci şıkka inandıramaz. Çünkü biriyle görüşmek isterseniz, mutlaka vakit ayırırsınız. Bu aralar üst üste birkaç kişiyle bu “çok çalışıyorum da; başka bir şeye bakamıyorum” muhabbetini yaşadım; konuya o yüzden taktım.
………….

Vakit ayırmak istersen, istediğin her şeye ve herkese vakit ayırabilirsin. Ama müsaadenizle ben bu konuyla ilgili söylenmiş ve gerçekten çok hoşuma giden sözlerden de bir demet sunmak istiyorum.

-Bitap bırakan günlük yaşam, ancak bir aptalın karşılaşabileceği bir hayat krizidir. (Anton Çehov)

-Eğer boş zamanınız yoksa, ruhunuzu kaybediyorsunuz demektir. (L.P.Smith)

-Kalitenizin ölçüsü, boş zamanlarınızda ne yaptığınızdır. Medeniyetlerin kalitesi de insanlara sağladığı boş zaman ve bunun kalitesi ile ölçülür. (Arwin Edman)

-Babam bana çalışmayı, fakat işin esiri olmamayı öğretti. Şimdi okumanın,hikaye anlatmanın, şakalaşmanın, konuşmanın ve gülmenin iş kadar; hatta ondan da önemli olduğunu biliyorum. (Abraham Lincoln)

-Boş zamanı iyi değerlendirmek, çok ciddi bir sorumluluktur. (William Rusell)

VE BENİM FAVORİM: “Yeterli zamanım yok deme. Büyük insanların da günleri 24 saattir…” Can Dündar

Ben ise şunu tavsiye ediyorum; Kendinize keyifli zamanlar ısmarlayın.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Etiketler: , ,

Geçen hafta bir okur bana mail atmıştı. Bana okumam için hangi kitapları tavsiye edersiniz diye soruyordu. Ona kitap ismi vermedim. Eğer kişisel gelişim okumak istiyorsan öncelikle önüne gelen kitabı okumalısın. Yani bazıları çok iyi bazıları kötü olabilir. İlk günlerde sadece okumak gerekli. Ama belirli bir süre sonra seçmeye başlıyor insan. Çünkü artık sana ait fikirler oluşmaya başlıyor ve kitap seçerken daha seçici olmaya başlıyorsun.

Bu söylediğimi inanın aynen yaşadım. Kişisel gelişim hakkındaki bütün kitapları okudum. İyisi ve kötüsü ile..Ve öğrendiğim her şeyi hayatıma geçirdim. Kendimi adeta yeniden yarattım. Ama bir gün rahatsız olmaya başladım. Acaba ben her okuduğumu hiç sorgulamadan hayatıma mı geçiriyorum. Tam böyle düşündüğüm günlerden bir gün fikirlerine çok güvendiğim bir arkadaşım bana bir kitap tavsiye etti.
Hemen o gece gittim aldım. Tabii ki yazarın bir çok kitabını birden aldım. Okuduğum her bir satırda isyan ettim. Çünkü kitaptaki fikirler benim düşüncelerine uymadı. Evet onu bilgi olsun diye okuyabilirim ama hayatıma geçirmek zorunda değilim. İşte o an çok rahatladım. Çünkü artık benim de bir süzgecim vardı.

O günden beri her olaya bakarken hep kişisel gelişim açısından bakıyorum. Gazetedeki bir aile faciası veya bir magazin haberi bile benim için çok önemli. Her olayın her haberin içinden insana ait bir şeyler çıkarıyorum.
İşte bu yazdıklarımı da bugün yaşadım. Sizinle bu duygumu paylaşmak istiyorum.

Bugün sinemaya gittim. Filmin adı İÇERİDEKİ ADAM. Film aslında bir aksiyon filmiydi ve ben aksiyon filmlerini pek sevmem. Ama inanılmaz güzel bir filmdi. Filmin en başında başrolü oynayan erkek oyuncu durumu anlatan bir özet yapıyor. Bir banka soyduğunu itiraf ediyordu. Bu bankayı soymakla ilgili olayları gazeteciliğin 5N 1K förmülü ile anlatıyordu. Gazetecilikte haber yazmanın kuralı olarak bilinir 5N 1 K.

NE
NEREDE
NASIL
NİÇİN
NE ZAMAN

KİM

İşte filmin başında adam bu soruların cevaplarını şöyle verdi.
NE: Banka soygunu
NEREDE: Amerika’ da bir şehir ve sokak ismini söyledi
NE ZAMAN: Tarih söyledi
NASIL:Birazdan izleyeceksiniz dedi
“BEN BUNU YAPABİLİRİM” dedi.

Bakış açısına inanamadım. Filmin devamında da zaten bankayı soyduğunda paraya hiç el sürmedi. Kasadan kendince çok önemli bir evrak aldı.. Sadece yapabileceğini ispat etmek için eyleme geçiyor. Bu ispatı kimse için değil kendi için yapıyor. Üstelik banka soygununu oyuncak silah ile yapıyor. Bu durum soygundan sonra ortaya çıkıyor. Düşünebiliyor musunuz yaptığı tek şey kendine güven. Kendine güvenen insana hiç kimse mani olamaz. Tabii ki banka soyduğu için içerdeki müşterileri ve çalışanları rehin aldı. Ayrıca dışarıda da bir polis ordusu ve teknoloji kullanımı. Fakat eylem sıradan bir banka soygunu gibi görünüyor ama asla değil. Soygunu yapan 5 kişilik bir grup ama esas başı çeken kişinin kendine olan güveni görülmeye değerdi. Eylem baştan sona hesaplanmıştı. Hiç telaşsız, ne yapılacağı bilenen sonuca adım adım gidilen bir olay. Buradaki en önemli bakış açım şu: Neyi, niçin, neden….vs yaptığımıza iyi karar vermeliyiz. Ve yola çıkınca da asla vazgeçmemeliyiz.

Aman sakın siz de banka soyun demiyorum. Söylemek istediğim şudur; Bazı kararları alıyoruz ama bir türlü eyleme geçemiyoruz. Tek nedenimiz kendimize güvenimiz yok. Çünkü yapabileceğimize inanmıyoruz. Eğer kendimize inanmaz isek o işi asla başaramayız. Ben yapabilirim diye ortaya çıkın bakın herkes size nasıl yardım edecek. Kendimizden korktuğumuz sürece hiç bir şey tam olarak bitmez. Ben yaptım oldu demek gerekli. Peki bu her seferinde doğru mu acaba? Tabii ki gözü kara olmanın da bedelleri var. Ama başarılı insanların kriterlerinden birisinde şöyle deniyor: ONLAR EYLEME GEÇMEK İÇİN HERŞEYİN DÖRT DÖRTLÜK OLMASINI BEKLEMEZLER.

Biraz cesaret..biraz özgüven…
Gerisi kendiliğinden gelir.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Etiketler: , , , ,

Bu ne demek diyeceksiniz şimdi. Ağlamayı mecazi olarak kullandım. Çevrenizdeki insanları bir gözden geçirirseniz. Sürekli negatif olan bazı kişiler olduğunu göreceksiniz. Şimdi diyeceksiniz ki; “Ama onun gerçekten çok dertleri var,,zavallı çok talihsiz.”

Böyle düşünmekte ilk anda haklı olabilirsiniz. Ama bir düşünün ona kaç kere yol göstermişsinizdir. Eğer söylediğinizi yapsaydı daha iyi olmaz mıydı? Olurdu mutlaka. Onlara başkaları da bazı çareler üretmişlerdir. Keşke bana bir inansa diye içinizden geçirdiğiniz olmuştur. Bazen de onu ikna edemediğiniz için kendinizi suçladığınız bile olmuştur. Çünkü aynı duyguları yıllarca ben yaşadım. Karşımdakini ikna etmek için ne metotlar denedim bilemezsiniz. Saatlerce dil döktüm. Ondaki bütün negatif enerjiyi ben yüklendim. Bendeki pozitif enerjiyi ona verdim. Bu konuşmaların neticesinde kendimi çok yorgun hissettim. Ama o hiç bir şey yapmadı. Bir hafta sonra tekrar bana dert yandı ben yine onun üzüntüsünü hafifletmek için saatlerce ona dil döktüm.

Yıllarca kişisel gelişim ile uğraşınca insan duyguları ile ilgili çok kitap okuyup insanları gözlemleyince her şeyi daha iyi anlamaya başladım. Derdine çare için bir şeyler yapması gerektiğini söylediğim zaman haklısın diyor ama yapmıyor. Belki de dertler bazı insanların ruhunu besliyor. Çevremde yakınım olan bazı kişiler var. Dertlerini anlatırken adeta keyif alıyorlar. Mutsuzluk onların yaşam biçimleri haline gelmiş. Artık onları çok iyi tanıyorum ve onlar için üzülmüyorum. Çünkü bu tarzı onlar seçtiler. Hani eskiler derler ya “Kendi düşen ağlamaz” diye. Machiavelli daha farklı yaklaşmış şöyle demiş; “KENDİ DÜŞEN BİR ADAMI BIRAK DÜŞSÜN, ŞAYET BİR BAŞKASI TARAFINDAN İTİLMİŞSE ONU TUT.”

Bir başka insan tipi de derdinin çaresini söylediğin halde yapmaz. Çünkü senin söylediğin onun derdinin çaresi değildir. Kendini tanımadığı için aslında neden mutsuz olduğunu bile bilmez. Yanlış adres vererek karşısındakini kendine acındırmaya çalışır.

Dostoyevski; “EN BÜYÜK MUTLULUK, MUTSUZLUĞUN KAYNAĞINI BİLMEKTİR.” Mutsuzluğun kaynağına inmek için çalışmak gerekiyor. Oysa ki ağlamak dert yanmak daha kolaydır. Ve farkındaysanız sürekli geçmişte yaşar. Peki şimdi ne yapmak gerekir sorusuna hiç cevap aramaz. Oysaki olan olmuştur artık geriye dönük düşünmek çare değil sadece zaman kaybıdır. Yarın ne yapmam gerekli onu düşünmeli.

Dale Carnegie; “BATAN GÜNEŞ İÇİN AĞLAMAYIN. YENİDEN DOĞDUĞUNDA NE YAPACAĞINIZA KARAR VERİN.”

PEKİ NEŞELİ İNSANLARIN HİÇ DERDİ YOK MU?

Olmaz olur mu hiç. Sadece neşeli ve güçlü insanların en büyük özelliği onlar hayatın acı olduğunu bilirler. İleriye dönük tedbirlerini alarak dertleri hafifletirler. Dertleri azaltmanın en önemli yolu ileriye dönük hedefler koymaktır. Eğer bir insanın ileriye dönük bir hedefi yoksa yaşamdan keyif almaz. Oysa mutsuz insan için derdinin olmaması imkansızdır. Çünkü o talihsiz biridir. Bu dert geçse mutlaka onu bir başka dert bulur diye düşünür. Bazı yeteneklerin doğuştan olduğunu sanır. Ama Thomas Edison farklı düşünüyor; “DEHA YÜZDE BİR YETENEK, YÜZDE DOKSAN DOKUZ TERDİR.” Yani her şey çalışılarak elde edilebilir. Ah mutsuzlar bir inansalar her şeyin kendi ellerinde olduğuna. Çevremizdekileri değiştirmek bizim elimizde. Eğer bana zarar veren dostlarım varsa onları bile…

Geothe; “Kardeşlerimi Allah yarattı, fakat dostlarımı ben buldum.” demiş. Bence doğru. Çareler bizim elimizde..Ya sürekli mutsuz ya sürekli mutlu olmak…Karar sizin.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Etiketler: ,

Geçenlerde bir televizyon programında yazar Selim İleri böyle dedi. Evet bu uzun süredir üzerinde düşündüğüm bir konuydu.

Yalnız olmak nedir sizce? Yalnızlık bir çok insanı korkutur. Yalnız kalmaktan korkan yığınla insan vardır. Yalnızlığın boyutları farklıdır. Kimi yalnız başına arka yatak odasına bile gidemez. Kimi bir evde yalnız kalamaz. Kimi çevresinde insanlar olmadan yaşayamaz. Kimi tek başına okyanusu geçmeye kalkar. Şu anda elimde 1 Nisan 2006 Hürriyet gazetesinin ilavesi var. Şöyle bir haber var:

“Atlantik’in ortasında yapayalnız bir Türk Okyanus aşmak denizle ilgilenen herkesin düşüdür. Kürekle, tek başına okyanusu aşmayı düşleyen azdır, bunu gerçekleştirmek için yola çıkan ise parmakla gösterilir. İşte, Erden Eruç o mangal yürekli insanlardan biri. Eruç şu anda Atlantik Okyanusunun tam ortasında kürek çekiyor.”

Düşünebiliyor musunuz Okyanus’un ortasında tek başına. Havanın sürekli aydınlık ve denizin çarşaf gibi olduğunu hayal etmeyelim. Bütün bunların aksi olduğu andaki yalnızlık ve çaresizliği düşünelim. Bu nasıl bir kendine güvendir.

Gerçek yalnızlık nedir?

Benim için bir evde tek başına yaşamak yalnızlık değildir. Eğer dostların bir telefon kadar yakınsa. Eğer telefon edeceğin dostların varsa. Bu gece bir şeyler paylaşmak istiyorum dediğinde seninle olacak dostların varsa. Bu gece bir dostumun omzuna başımı koyup ağlamak istiyorum dediğinde bir omuz bulabiliyorsan. Bu gece canım eğlenmek istiyor dediğinde arkadaş bulabiliyorsan yalnız sayılmazsın.

Gerçek yalnızlık etrafında bunları söyleyebileceğin hiç kimsenin olmamasıdır. İşte o zaman üzülmek gereklidir. İşte o zaman kimse benimle birlikte olmak istemiyor, kimse varlığımın farkında bile değil diye üzülmek gerekir.

Hele kalabalıklar içinde kendini yalnız hissedenler. Ruhunu tatmin edecek bir başka ruh bulamayanlar. İnsan üzüntüsünü paylaşacak bir insana ne kadar ihtiyaç duyarsa sevincini de paylaşacak insan arar. Güzellikler de paylaşılmalıdır. Belki de üzüntünü paylaşacak insan bulmak daha kolaydır. Çünkü biz millet olarak dertlinin ve mazlumun yanındayızdır. Caddeye çık. Durakta otobüs beklerken yanındakine biraz gülümse ve yavaş yavaş sohbet etmeye başla. Derdini anlatmaya başla. İnanılmaz ilgiyle dinler. Görüyorsunuz televizyonlarda kim mağdursa halk onun tarafını tutar hemen. Çare bulur, bulmaz o ayrı bir olay ama en azından dinler ve vah vah diye yakınır. Oysa ki hayatınızda çok heyecanlı bir olay yaşadınız. İnanılmaz keyiflisiniz. Sizin heyecanınızı hissedecek ve sizi kıskanmadan gönlünce destekleyecek insan bulmak inanın ki daha zor. Anlatırsın anlatırsın sadece şöyle der;
“aaa ne güzel, senin adına çok sevindim.”

İşte çevrenizde sevinçlerinizi ve üzüntülerinizi anlatabileceğiniz ve sizi gerçekten anlayacak dostlarınız varsa yalnız değilsiniz.

Bence yalnızlıktan korkmamak gerekli. Yalnız insan daha cesur olmak zorundadır. Korkularıyla yüzleşmiş insandır. Daha üretkendir. Çok zamanı olduğundan kendiyle hesaplaşmayı daha rahat yapabilir. Kendinden kaçması zordur. Kendine daha çok zaman ayırır.Daha üretkendir. Yaratıcıdır. Hayal gücü çok kuvvetlidir.

Brown şöyle demiş; HAYAL GÜCÜNE SAHİP BİRİ, ASLA YALNIZ KALMAZ

Üretken, yaratıcı insan neşeli insandır. Hayat doludur. Böyle birinin etrafından insanlar ayrılmak istemez. Yalnız kalmaktan korkmak, kendinden korkmaktır. Yani kendine yetmemektir.

Çok yıllar önceydi bir erkek arkadaşımla sohbet ediyorduk. Evliliğinde mutsuz olduğunu söylemişti. Ben de doğal olarak ayrıl o zaman demiştim. Çok şaşırdığım bir cevap vermişti: “Ayrılamam çünkü ben asla yalnız yaşayamam. Ancak birini bulmalıyım ki o zaman ayrılabilirim.” Oysaki benim gözümde öylesine güçlü bir erkekti ki. Çok şaşırmıştım.

Bir sürü insanın hayatında hala yalnız kalmaktan korktuğu için devam eden birliktelikler var. Yani zorunlu birliktelikler. Alternatif olmadan düzenini bozamayanlar. Yani hep bir garanti altında yaşamak isteyenler. Aman düzen bozulmasın diye katlanılan gerçek yalnızlıklar. Yalnızlık insanın içindedir. İnsan yalnız kalmaktan korkmazsa yani yalnızlığı yaşadıysa birliktelikleri daha sağlıklı olur. Onunla birlikte oluşunun tek sebebi yalnızlık duygusu değildir. Seni sen olduğun için istiyordur. İşte menfaatsiz bir sevgi. Henrik İbsen bakın yalnızlığı nasıl tarif etmiş:

DÜNYANIN EN KUVVETLİ İNSANI, EN FAZLA YALNIZ KALABİLENİDİR.

Ayrıca yalnızlık güzeldir ve herkesin mutlaka yalnız yaşaması gerekli diye bir tezi savunuyorum sanılmasın. Hayatı paylaşmaktan yanayım. Ama sağlıklı ilişkiler kurabilmek için insanın yalnızlıktan korkmaması gerektiğine inanıyorum. İşte o zaman gerçek kişilikler ortaya çıkar ve birliktelikler daha mutlu devam eder.

Bunlar benim düşüncelerim. Peki sizin düşünceleriniz nasıl? Bana yazar mısınız? Meraktan ölüyorum..Lütfennnnnnnnnnnnnnnnnnnnnn yazın.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Ayrılık ve bitişler. Hangisi daha az acı verir acaba? Bana ayrılıklar daha acı veriyor. Çünkü benim dışımda gelişen bir olay gibi geliyor bana. Yani verilmiş bir kararı yaşıyormuşum gibi. Ayrılık benim duygularıma cevap vermiyor. Tek verdiği şey, sadece acı. Ayrılıklarda bir tercih yapmak zorunda kalıyor insan. Ben tercihleri sevmiyorum. Ben tercihi yaşayarak yapmak istiyorum. Kararı ben vermek istiyorum. İşte o zaman bunun adına bitiş diyorum. Bitişlerde yaşanmışlık var. Bazen tükenmiş bir ilişki, bazen doyuma ulaşmış bir ilişki, bazen bütün gizemlerin sonunu görmek, bazen sırların çözülmesi. Bazen heyecanların bitişi. Heyecanların bitişi de acı veriyor insana. Ama o heyecanların yerine başkalarını koymak için arayışa geçersek hayatı yakalayabiliriz. Yoksa hayatımız boyunca kaybettiklerimiz için ağlayıp dururuz. Hani derler ya: DÖKÜLEN SU TOPLANMAZ

Yani eğer kendini yenileyip yeni ufuklara yelken açmazsan boğulur gidersin. Arada sorunlar başladıysa ilişki zedeleniyor demektir. Çünkü artık o ilişki sana yetmiyor demektir. O kişiyi aşmışsın demektir. Artık yeni heyecanlar gereklidir. Sakın bunu uçarı bir ruh olarak algılamayın. Eğer ilişkilerde ilerleme birlikte olmuyorsa, yani ilişkiyi üretkenliğe çekemiyorsak bitebilir. Bitmeli de. Eğer bitirmezsek kısır döngü içinde kalırız. Bu ilişki bizi beslemekten ziyade ruhumuzu yer bitirir. O bitişi kabullenmek zorundayız, yoksa bunalım kapıdadır.

İşte bu kaybetme korkusu hayatımızı yönlendiren duygulardan biri. Bir şeye sahip olmak isteyen kişi her şeyini kaybetmeye hazır olmalıdır denir. Yani riske girmelidir. Mutlu olmak sadece isteklerimizin yerine gelmesi ile olmaz. Çoğu zaman bitişleri de kabullenmek zorundayız.

Gerçek bitişi yaşadığım zaman bana artık üzüntü vermiyor. Ama uzun süre onun mücadelesini veriyorum. Eğer bitti dediğim halde hala üzülüyorsam bitmemiş demektir. Bu ilişkinin adı bazen aşktır, bazen bir dostluktur, bazen bir evliliktir. Kişi kendi kafasında ve yüreğinde eğer bitişi yaşamıyorsa dışarıdan söylenenler pek etkili olmuyor.

Bunu bir yakınımın başına gelen olayda yaşadım. Evlilikleri kötü gidiyordu. Aslında adam koca olarak harikaydı. Koca değil iyi bir sevgili gibi davranıyordu. Yani bir kadının istediği gibi. Adamın tek kusuru vardı hiçbir şeyi doğru söyleyemiyordu. Aralarında sorunlar çıkıyor ve ayrılıyorlardı. Ama adam ayrılıkta hastalığını kullanarak duygu sömürüsü yapıp barışma yollarına düşüyordu. Zavallı kadın hemen telaşa kapılıp hastaneye gidiyor ve barışıyorlardı. Hatta bazen kadının kendi ailesi bile adamın tarafını tutup hasta olduğu için ona acıyorlardı. Oysaki kişinin hastalık numarası yaptığı çok belliydi ama duygusallık gerçeği görmesini engelliyordu. Bu ayrılıp barışmalar o kadar çoğaldı ki artık kadın da gerçeği görmeye başladı ama bir türlü kestirip atamıyordu. Beyninde bir türlü ilişkiyi bitiremiyordu. Adam da bunu fark ettiğinden sürekli duygu sömürüsü yapıyordu. Her bitişin bir geri dönüşümünü yaşıyorlardı. Ama bir gün geldi ki yine ayrıldılar ve haber geldi ki adam hastanede. Aman koş seni istiyor dediler. Ve kadın gitmedi. Ölecek ama dediler. Tanrı bilir Allah şifasını versin dedi. Kadın kafasında her şeyi bitirmişti. Adam bunu anladı ve hasta olmaktan vazgeçti. Kadın bir daha adamın adını bile ağzına almadı. Aradan yıllar geçti. Adam bir gün kalp krizinden öldü. Telaşa düştüm bunu kadına nasıl söylicem diye. Çok üzüleceğini tahmin ediyordum. Söylediğimde sadece; Allah Rahmet eylesin dedi. İşte gerçek bitiş bu. Yüreğinde hiçbir kırıntı sevgi kalmamış. Yani karşısındakinin kendisini üzmesine artık müsaade etmiyor.

Bazı kişiler sevgileri sonuna kadar kullanıp tüketiyorlar. Ve sadece kaybettikleri zaman telaşa düşüyorlar. Daha önceki aşk ile ilgili yazdığım bir yazıya yorum yapan bir genç bana mail atmıştı. Kendisinin izni olmadan burada adını açıklamam doğru olmaz. Yaşadığı bir aşkı anlatmış. Bir kızı çok sevmiş ama kız onun sevgisine bir türlü karşılık verememiş ya da anlayamamış.

Diyor ki; “Şimdi beni deliler gibi seviyor ama ben artık aynı hisleri ona karşı duyamıyorum. Çünkü sürekli mutsuz geçen yıllarımız aklıma geliyor. Neden insanlar kaybettikten sonra bazı şeyleri farkına varıyorlar. Bu bana acı veriyor”
Aslında artık o ilişkiyi aşmış, o ilişki artık ona yetmiyor ama kopuşu da yaşayamıyor. İşte bu durum can çekişen bir hayvanın haline benziyor. Biliyorsunuz böylesi bir acıyı çeken bir hayvanı insanlar sadece acı çekmesin diye vururlar. Ama biz o kadar acı çekmemize rağmen bitişe karar veremiyoruz. Sanki bitirirsek acı çekecekmişiz gibi. Oysaki çekilecek acı bugünkünden daha fazla olmayacaktır.

Ay nerden aklıma geldi bu bitişler bugün bilmiyorum. Hayatımda bitişler yaşamak istemiyorum ama eğer gerekiyorsa aslanlar gibi de yaşarım.

Keyifli birliktelikler diliyorum.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Etiketler: ,

Erkekler bizi anlamakta zorlandıklarını hatta anlamadıklarını söylüyorlar. Belki de haklılar.

Adamın biri bir gün ormanda gezerken birden bire karşısına bir cin çıkmış. “Dile benden ne dilersen…ama sadece bir tek şey dileyeceksin.” Demiş. Adam düşünmüş; “Amerika ile Türkiye arasına bir köprü yapmanı istiyorum.” demiş
Cin bunun çok zor olduğunu yapamayacağını başka bir şey istemesini söylemiş. Adam; “Peki o zaman ben kadınları hiç anlamıyorum, bana onların sırrını ver.” Demiş. Cin şöyle cevap vermiş; “Sen nerden nereye köprü istiyordun?” 🙂

Bakar mısınız köprü yapmak daha kolay geldi. Eh işte kadınların anlaşılması bu kadar zor demek.

Evet kadınlar gerçekten zorlar ama onları çözmek de erkeklerin görevi. Eğer erkek ne istediğini bilirse kendi isteğine göre uyum sağlayacak bir kadın bulabilir. Peki bu nasıl olacak. Şimdi kadınların küçük sırlarını vermek istiyorum. Aslında kadınlar kızmayın sakın. Ne yapayım artık bazı şeyleri bilmeleri gerekli. Çünkü onlar’sız hayat asla olmuyor.

Bir kadını beğendiğiniz zaman, eğer onunla birlikte olmak istiyorsanız ve bunu sadece bakışlar ile belirttikten sonra sakın ona flört etmeyi teklif etmeyin. O zaman kadın hemen geri çekilir. Çünkü açıkça istediğini söylemenin bir çok sakıncaları var. Çünkü kadın herhangi bir erkekle değil, istediği erkekle beraber olmak ister. Onun için evet demenin risklerini göze alamaz ve doğal olarak hayır demek zorunda kalır. Bunu neden yapar çünkü henüz sizi tanımamıştır.
Kadın bir erkeğin kendisine ilgi duyduğunu hemen anlar. Buradan sonra tamamen strateji uygulamak gerekiyor. Kadını bir yere davet edebilirsiniz. Hiçbir şey ima etmeye gerek yok. Eğer kadın kabul eder gelirse, o zaman o da erkeği beğenmiştir zaten. Bu davetlerin en az üç kere olması gerekiyor. Bazen bir akşam yemeği, bazen bir sabah kahvaltısı, bazen bir sabah yürüyüşü vs. Eğer kadın bunlara sesini çıkartmıyor ve geliyorsa olay bitmiştir. Artık açılma zamanı gelmiştir. Kadın erkeği önce tanımak ister, ona güvenmek ister onun için hemen evet demez.

Eğer ilk buluşmada hemen teklifler yağdırırsanız, kaybedebilirsiniz. Tabii ki riski göze alıyorsanız siz bilirsiniz.
İnsanların tamamı süprizden hoşlanır. Küçük hediyeler harika olur. Ama bunlar asla pahalı hediyeler değil. Yoldan gelirken komşunun bahçesinden bir tek gül olabilir. Çok küçük hoşluklar harika olur.

Kadınların en büyük korkusu kolay kadın olarak görünmektir. Yani hakkımda ya yanlış düşünürse diye korkar.. İşte bu düşünce en modern kadında bile vardır. Bu duygular hem benim hem de çevremdeki bir sürü kadının düşüncesi. Bunlara katılmayanlar olabilir tabii. Ben bütün kadınlar böyledir demek istemiyorum. Ama istisnalar kaideyi bozmaz. Onu çok sevdiğini söylemeniz yeterli değildir. Kadın sevgisinin eyleme dökülmesini görmek ister.

ÇİÇEKLE SUYUN HİKAYESİ

Günün birinde bir çiçekle su karşılaşır ve arkadaş olurlar.

İlk önceleri güzel bir arkadaşlık olarak devam eder
birliktelikleri, tabii zaman lâzımdır birbirlerini tanımak için.

Gel zaman, git zaman çiçek o kadar mutlu olur ki, mutluluktan
içi içine sığmaz artık ve anlar ki, suya aşık olmuştur.

İlk kez aşık olan çiçek, etrafa kokular saçar,
“Sırf senin hatırın için ey su” diye…

Öyle zaman gelir ki, artık su da içinde çiçeğe karşı
bir şeyler hissetmeye başlamıştır. Zanneder ki,
çiçeğe aşıktır ama su da ilk defa aşık oluyordur.

Günler ve aylar birbirini kovalar ve çiçek acaba
“Su beni seviyor mu?” diye düşünmeye başlar.

Çünkü su, pek ilgilenmez çiçekle… Halbuki çiçek,
alışkın değildir böyle bir sevgiye ve dayanamaz.

Çiçek, suya “Seni seviyorum der. Su, “Ben de seni
seviyorum” der. Aradan zaman geçer ve çiçek
yine “Seni seviyorum” der. Su, yine “Ben de” der.
Çiçek, sabırlıdır. Bekler, bekler, bekler…

Artık öyle bir duruma gelir ki, çiçek koku saçamaz
etrafa ve son kez suya “Seni seviyorum.” der.

Su da ona “Söyledim ya ben de seni seviyorum.” der
ve gün gelir çiçek yataklara düşer. Hastalanmıştır çiçek
artık. Rengi solmuş, çehresi sararmıştır çiçeğin.
Yataklardadır artık çiçek. Su da başında bekler
çiçeğin, yardımcı olmak için sevdiğine…

Bellidir ki artık çiçek ölecektir ve son kez zorlukla
başını döndürerek çiçek, suya der ki; “Seni ben,
gerçekten seviyorum.” Çok hüzünlenir su bu durum
karşısında ve son çare olarak bir doktor çağırır
nedir sorun diye…Doktor gelir ve muayene eder
çiçeği. Sonra şöyle der doktor: “Hastanın durumu
ümitsiz artık elimizden bir şey gelmez.”

Su, merak eder, sevgilisinin ölümüne sebep olan hastalık
nedir diye ve sorar doktora. Doktor, şöyle bir
bakar suya ve der ki: “Çiçeğin bir hastalığı yok dostum…
Bu çiçek sadece susuz kalmış, ölümü onun için” der.

Ve anlamıştır artık su, sevgiliye sadece
“Seni seviyorum” demek yetmemektedir…

Şunu unutmayalım kadınlar bir çiçektir. Eğer bütün bunları yaptığınız halde hala nazlanıyorsa o zaman aradığınız kadın o değil demektir. Boşuna zaman kaybetmeyin. Ayrıca kadınlar istemedikleri erkekle asla beraber olmazlar ve bunu da belli ederler. Eğer hoşlandıysa ve güvendiyse kendini rahat bırakır. Ama üstene giderseniz kaybedebilirsiniz.

Erkeklerin şöyle dediğini duyar gibiyim; “Ya neden ben bu kadar fedakarlık yapayım..o benim peşimden koşsun, biraz da fedakarlık etsin.” Bu söylemekte çok haklısınız. Bir erkeğin peşinden koşan hatta arkadaşlık teklif eden kadın yok mu? Var tabii. Ama azınlıkta. Unutmayalım biz geri kalmış bir ülkenin kadınları ve erkekleriyiz. Eğitim konusunda ciddi eksikliklerimiz var. Bunları aşmamız zaman alır. Gerçi bakıyorum kadınlar inanılmaz ilerleme kaydettiler. Ama yine de bir toplum baskısı var. Benim ve çevremdeki birkaç kadının bunları aşmış olması yeterli değil. Küçük azınlık genele tesir etmez. Üstelik bu ilişkiler Anadolu’da çok daha farklı. Orada gelenek görenekler hakim. Ben bütün bunları büyük şehirlerde yaşayan özgür kadınlar için yazıyorum. Ne kadar özgür de olsak ısrarcı olunmasını isteriz.
Bilirsiniz belki;

Kadın hayır derse belki demektir.
Kadın belki derse evet demektir.
Zaten hemen evet deyen kadını da bulmak zordur.

Kadın önce kendine verilen değeri görmek ister. Hele arkadaşlığın ilk gününde bir takım cinsel birlikteliği ima etmek kadını kabuğuna çekilmeye zorlar. Korkutmadan yavaş yavaş yaklaşmayı deneyin. Uzun süre hiçbir şey teklif etmeyin ama sadece çok ilgi gösterin. O zaman kadın teklifte bile bulunabilir.

İnşallah sırlarımızı verdiğim için kadınlar bana kızmazlar. Ama neden kızsınlar ki sadece işimizi kolaylaştırıyorum. Belki bu taktiği uygulayan erkekler çıkar da kadınlar da rahat eder.

Biliyorum bu fikirlere evet /hayır diyen bazı kişiler olabilir. Fikirlerinizi okumayı çok istiyorum. Lütfen yazımın altındaki mail adresime görüşlerinizi yazarsanız çok sevinirim. Her maili dikkatle okuyorum ve cevap yazıyorum.

Sevgilerimle
TÜLAY BİLİN
tulayb18@gmail.com

Etiketler:

Bu hafta başka bir konu yazacaktım. Yazılarımı takip eden bir kişiden mail aldım. Benden özellikle bu konuyu işlememi istemiş. Çocuklarımızın içindeki şiddet duygusu nereden geliyor? Anneler babalar neyi nerede yanlış yaptık acaba diye düşünüyorlar. Çünkü gencecik bir çocuk henüz 13-14 yaşında, okuldaki arkadaşını öldürüyor.

İnanın eskiden evin içinde bir böcek görsem, bu karınca bile olsa öldürürdüm. Şimdi artık hani bizi çok rahatsız eden evdeki sinekleri bile öldüremiyorum. Ona şöyle bir bakıyorum. İnanılmaz savunmasız ve aciz ve ben onu bir hamlede öldürebilirim. Asla yapmıyorum. Evin içinde ne zaman bir böcek bulsam çok özenle alıp hemen dışarı atıyorum. Onun yaşam şansını elinden alma yetkisini kendimde bulmuyorum.

Gençlerdeki bu şiddet duygusunu sevgisizliğe ve eğitimsizliğe bağlıyorum. Sevgi deyince de sürekli onu ne kadar sevdiğinizi söylemek çare değil. Ayrıca onun önüne bütün imkanları sermek de çare değil. Anne babaların kendilerini de değiştirmesi gerekiyor ki çocuklarını anlayabilsinler. Sevgi denen duygunun içinde o kadar çok başka duygular var ki. Saf sevgi vermek yetmiyor. Çocuklar bunu yeterli bulmuyor. Sevginin içindeki güven duygusu, aidiyet duygusu, kendine güven duygusu ve insani bir çok ilkelerin verilmesi gerekiyor.

Bundan 6 ay evvel, hamile bir bayan seminerime katıldı. 2 günlük seminerin sonunda herkes duygularını paylaşmaya başladı. Diğer katılımcılar seminerden çok etkilendiklerini kendileri ile ilgili ileriye dönük kararlar aldıklarını söylediler. Hamile olan bayana sıra geldiğinde şöyle dedi: “Ben hamileyim, bundan sonra ben yokum artık. Söylediğiniz her şeyi çocuğum için uygulamak istiyorum. Kendim için hiçbir şey düşünmüyorum.” İnanılmaz derecede şaşırdım. Seminerlerim doğaçlama olduğu için hemen konu değişti. Bir arkadaşımın başına geleni anlattım. Arkadaşım iyi eğitimli ve güzel bir çalışma hayatından sonra bebeği olunca işten çıkmıştı. Bebek büyüdü ve ilk okula gitmeye başladı. Bir gün eve gelmiş ve annesine; “Anne bugün okulda öğretmen anneleriniz ne iş yapıyor dedi. Herkes annem doktor, mühendis ya da yönetici gibi şeyler söylediler. Öğretmen bana annen ne iş yapıyor çalışıyor mu deyince ben utandım ev hanımı demeye. Ne olur anne sen de işe git.”

Bakar mısınız annesinden kopmaya başlıyor çocuk. Çünkü anne uzun süredir onu özenle yetiştirmek için uğraşıyordu ancak bütün zamanını çocuğuna vermekten kendini unutmuştu. Çocuk anneyi beğenmiyor. Tabii ki çocuklar bu fedakarlığı o yaşlarda anlayamazlar. Onlar için annesiyle arasındaki tek sorunun nesil farkı olduğuna inanırlar. Oysaki bu yanlıştır. Nesil farkları kapatılabilir. Ama çocuk böyle düşünmekte haklı. Tabii ki her annenin çalışması gerekir demiyorum. Ama çağı çocuklarımız ile birlikte yakalarsak sorunları daha çabuk aşarız. Çünkü onu daha iyi anlayabiliriz. Çocuklarımıza çok para vererek, en iyisini yedirerek ve en iyisini giydirerek çözüme ulaşılmıyor. Onun ruhunu beslemek gerekli. Sadece onu merak etme duygusuyla sevdiğimizi ispat edemeyiz. Ayrıca o yaşlardaki çocuklar merak edilmekten hiç hoşlanmazlar. Çünkü merakların arkasından mutlaka yasaklar geliyor.

Anne babalar da haklı tabii. Canları ciğerleri ve en önemli varlıkları için meraklanmakta çok haklılar.. Ama bunu abartmadan yapmak gerekli. Çocuğu sürekli tehlikelerden uzak tutarak değil, o tehlikelerle nasıl başa çıkacağını öğretmek daha doğru olur. Yani çocuğun hata yapmasına müsaade etmek ama bedelini de kendisinin ödemesi gerektiğini anlatmak. Anne babalar çocuklarının bedellerini kendileri ödedikleri için sürekli yasak koyuyorlar. Tabii ki haklılar. O zaman çocuk yaptığı yanlışın bedelini nasıl olsa ödüyorlar diye hiçbir şeyi önemsemiyor.

Geçenlerde büyük bir eğitim kurumunda hocalara seminer verdim. Hocalarıma şöyle dedim: Sizler bana okulda hani Çaldıran Savaşı’nı öğretmiştiniz ya. Hani şu tarihte oldu diye tarihi ezberletmiştiniz. Ama yıllardır gerçek hayatta Çaldıran Savaşı’nın tarihini kimse sormadı. Keşke bir savaş nasıl kazanılır veya neden kaybedilir bunu öğretseydiniz dedim.

Çocukların ruhlarını şiddetten korumak için verilmesi gereken en önemli alışkanlık okuma alışkanlığıdır. Eğer ona yeni bir şey öğrenmenin keyfini öğretebilirsek bence onlarca aldığımız giyim eşyasından daha faydalı olabiliriz. Okuma alışkanlığı aile içinde edinilebilir. Keşke bu tip alışkanlıklar marketlerde satılsa da alsak. Hayır, bu işin yeri ailedir. Çocuklarımıza ayakları üzerinde durmayı, başarılı olmanın getirisini anlatırsak işte o zaman çocuk bazen yanlış eğitim veren ailesini fark eder ve kendine daha iyi bir yol çizer. Anne babalar kendi çocukluklarındaki gibi çocuk büyütmekten vazgeçip çağın getirdiklerini takip ederek çocuklarına daha yakın olabilirler.

Yıllar önceydi İstanbul’da yaşayan ama aslında doğu kökenli biriyle tanışmıştım. Uzun yıllar cezaevinde yatmış. Hayatını şöyle anlattı;

“Bizim köyde genç delikanlının adam yerine konması için mutlaka birini öldürmesi gerekliydi. Bu beyin yıkama ile büyüdüm. Ve kendimi ispatlamak için bahane arıyordum. Bir gün sudan bir bahane buldum ve birini öldürdüm. En güzel yıllarım cezaevinde geçti. Şimdi geriye dönüp bakıyorum da ne cehalet içindeymişiz. Geçen yıllarımın hesabını kim verecek. Ölen kişinin ne günahı vardı ki. Verilen yanlış eğitimin cezasını neden ben çekeyim.”

Evet kişi böyle anlattı hayatını. Adam olmanın yolunun öldürmekten geçtiğini savunanlar bence yanılıyorlar. Adam olmak kimseyi öldürememektir. Amerika’da yapılan bir araştırma sırasında enteresan bir aile ile karşılaşıyorlar. Hemen incelemeye alıyorlar. Baba cezaevinde. Nedeni ise uyuşturucu ve adam öldürmek. İki tane çocuğu var. Çocuklardan biri aynı baba gibi cezaevinde. Diğeri ise çevresine verdiği güven ile tanınan ünlü bir avukat. Çok şaşırıyorlar. Cezaevinde önce babayı ziyaret ediyorlar. Soruyorlar:
-Neden cezaevindesin?
– Bilemiyorum. Belki sevgisizlik ama en önemlisi cehalet diyor baba.
Sonra babanın izinden giden çocuğa gidiyorlar. Aynı soruyu ona da soruyorlar. Çocuk şöyle cevap veriyor;
-Babam da cezaevinde. Böyle bir ailenin içinde başka şansım var mıydı?
Evet bir bakıma haklı. Sonra diğer ünlü avukata gidiyorlar.
-Siz enteresan bir ailesiniz. Baban ve kardeşin cezaevinde. Peki bütün bunlara rağmen sen nasıl böyle ünlü bir avukat olabildi? Bu soruya avukatın cevabı yine bir soru ile olmuş.

“BAŞKA ÇAREM VAR MIYDI?

Evet bazen yokluk bazen eğitimsizlik ya da sevgisizlik çocuklarımızı şiddete doğru kaydırıyor. Biz büyüklerin de hataları olduğunu bilip daha iyi olma yolunu seçebilseler.

Onlara vereceğimiz okuma alışkanlığı ile bunu başarabiliriz sanırım. İşte o zaman hepsi ünlü birer avukat olabilirler.

Sevgilerimle
TÜLAY BİLİN
tulayb18@gmail.com

Kızgınlığın sadece insana özgü bir duygu olmadığını düşünüyorum.. Hayvanların da kızgınlık duyguları vardır tabii. Kedi kızınca tırmık atar, köpek havlar veya ısırır. İnsan da kızınca sesini yükseltir. İnsan onuruyla oynandığı zaman insanın o anda duyduğu duygunun adı kızgınlıktır. Hayvanlar konuşamadıkları için kızgınlıklarını saldırı ile ifade ediyorlar. Oysa insanlar konuşabiliyorlar. Kızgınlıkların ifade edilmesi gerekir. Yani dışa vurmak gerekli. Eğer dışa vurulmazsa insanın içinde dağ gibi büyür. Sürekli o kişiyle içinden konuşmaya başlarsın. Bu içinden yapılan konuşmanın karşı tarafla paylaşılması gerekir. İçimizden sürekli konuşuruz.

“Neden bunu demedim, niye şöyle cevap vermedim.”diye. İşte dışa vurulmayan bu kızgınlık duygusu bir müddet sonra öfkeye ve nefrete dönüşür. Konuyla ilgili görüşlerini o kişiye anlatmadığın için kişi tekrar aynı hatayı yapabilir. Sende öylesine bir birikim yapar ki, bir gün hiç önemsiz bir konuya inanılmaz büyük bir tepki gösterirsin. Bu sefer karşıdaki kişi çok şaşırır. Ne var bunda bu kadar tepki gösterecek der. Oysa ki bilmez ki altında yatan ifade edilmemiş kızgınlıkları. Hepsinin hıncı alınıyordur. Gerçekte bir hesaplaşmadır ama bunu sadece sen biliyorsun. Bazen de kendi iç sesinle o kadar çok konuşursun ki, belki haklı olduğun konuda bir müddet sonra kendini suçlamaya başlarsın. Kendinin o konuda ne kadar yetersiz olduğuna karar verirsin. İşte tehlike çanları o zaman çalmaya başlar. Bir konuda karşımızdakine kızıyorsak mutlaka bunu ifade etmeliyiz. Belki bilmediğimiz bir sorun vardır. Ya da kişinin öyle davranması için bir nedeni vardır. Eğer karşı taraf seni tatmin edecek bir açıklama yapamıyorsa yani bu onun hayata bakışından kaynaklanan sana kasti olarak yapmadığı bir durumsa işte o zaman bazı önlemler almak zorundasın. Tabii aynı kızgınlık duygusunu bir daha yaşamak istemiyorsan.

Romanya halkının söylediği güzel bir söz var; BİRİ SİZİ BİR KEZ ALDATIRSA SUÇ ONUNDUR İKİ KEZ ALDATIRSA SUÇ SİZİNDİR.

Gazetelerde okuyoruz kadın kocasını balta ile doğradı, sonra pişirdi ve yedi gibi 🙂 Kadın sürekli dayak yiyor ve kızgınlığını normal yoldan ifade edemediği için birikim yapıyor ve sonunda kocasını balta ile doğruyor.

Nil Gün Geçmişin Gölgeleri adlı kitabında şöyle diyor;
“Her insan kızgınlık duygusunu yaşar. Bu duygunun nedeni insanın gururuna ya da onuruna yönelik hayali veya gerçek saldırıya duyulan tepkidir. Yani duygu dünyasının bir şekilde yara almasının acısıdır kızgınlık. Kızgınlıklarımızda henüz duygular tazeyken ifade etmeliyiz. Ama bazen edemeyiz. Neden?
Çünkü kızgınlığın olumsuz bir duygu olduğuna inanırız.
Çünkü birini incitmekten korkarız.
Çünkü reddedilmekten, aşağılanmaktan korkarız.
Çünkü yanlış anlaşılmaktan korkarız.
Çünkü kontrolümüzü yitireceğimizden korkarız.
Çünkü terk edilmekten korkarız.
Çünkü kötü bir insan imajı vereceğimizden korkarız.
Çünkü zayıf görünmekten korkarız.”

Bazen o anda kızgınlık duyduğumuzun farkına bile varmayız. Tıpkı darbe yiyen, eli kesilen ya da vücuduna kurşun yiyen kişinin ilk anda acıyı hissetmemesi gibi. Daha sonra kafamızın içinde kurmaya başlarız. Oysa ki kızgılıkları öfkeye dönüşmeden halledersek içimizde dağ gibi büyümesine engel olmuş oluruz. Bu dağ gibi büyüyen kızgınlıklar bir müddet sonra insanı intikam alma duygusuna iter. Sürekli kafanızda bir hesaplaşma halinde yaşarsınız. Kızgınlığınızı ifade edip unutmalısınız. Schiller şöyle demiş; AFFETMEK VE UNUTMAK İYİ İNSANLARIN İNTİKAMIDIR.

Kızgınlık duygusunu ifade etmememizin bir başka zararı da şimdiyi yaşayamayız. Çünkü kafamızın içindeki geçmiş ve gelecek ile olan hesaplaşmalarımız şimdiyi yaşamamıza engel olur. Ve arkadan mutsuzluklar geliyor. Bazı kişiler mutsuzluğunun nedenini bile bilmiyor.

Dostoyevski; “EN BÜYÜK MUTLULUK, MUTSUZLUĞUN KAYNAĞINI BİLMEKTİR.” demiş.

Mutsuzluğun bir nedeni de çözülmemiş sorunların birikimidir. Bu duyguyu çok iyi biliyorum. Gençliğimde asla kızgınlıklarımı dile getiremezdim. Sürekli biriktirirdim. Ve bir gün aniden öylesine bir tepki gösterirdim ki karşımdaki de şaşırırdı. Hadi karşımdakinden de vazgeçtim diyelim ama kendi iç dünyamda yaşadığım mutsuzluk ne olacak. Kafamın içinde halledilmemiş sorunlarla yaşamayı beceremedim çünkü hastalandım. Strese bağlı bir hastalık. O zaman işte çareler aramaya başladım. Şimdi bütün kızgınlıklarımı ifade ediyorum. Özellikle biriktirmediğim için daha yumuşak ve karşımdakini de incitmeden konuşabiliyorum. Her zaman başarılı olduğumu söyleyemem. Eğer kızgınlık duyduğum kişi yıllarımı verdiğim dostumsa bu çok kolay olmuyor. Çünkü ondan vazgeçemiyorum. Uzun süre mücadele ediyorum. Bu süre inanılmaz kötü dönem oluyor çünkü çok içim acıyor. Onu kaybetme korkusu beni rahatsız ediyor. Ama dostlarımdan her gün yeni bir şeyler öğreniyorum. Onları seçme hakkına sahip olduğumu farkındayım.

Geothe bu konuda beni haklı çıkarıyor; “KARDEŞLERİMİ ALLAH YARATTI, FAKAT DOSTLARIMI BEN BULDUM.”

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Etiketler: , ,

Merak ettiniz değil mi bu aşk yazısını yazan acaba hiç aşık oldu mu diye. Evet tam 3 kere aşık oldum. Aşklarım zamanla olgunlaştı. Her biri birbirinden iyiydi..

İlk aşık olduğumda 18 yaşındaydım. Hiç unutmuyorum 14 temmuz idi. Onu ilk gördüğümde yanımdakine
“İşte aradığımı buldum.” demişim. İlk bakışta aşk buna derler işte. Gençlik aşkı. Şimdi bir bakışta aşık olabilir miyim? Sanmıyorum. Artık beyninin içindekiler daha çok ilgimi çekiyor.

İlk bakışta aşk ile ilgili geçen hafta gazetede bir yazı vardı. Çağ ile duygular da değişti. 24.3.2006 Akşam Gazetesi Yaşam sayfasında:

“İngiltere’deki Bath Üniversitesi’nden profesörlerin 147 çift üzerinde yaptıkları bir araştırmada, ilk bakışta aşkın bir efsane olduğu ve çiftlerin ancak bir yıl sonra gerçek anlamda birbirlerine aşık oldukları ortaya çıktı. Birbirilerini bir kez görüp de hayatının geri kalanını o kişiyle geçirmek fikri gerçeği yansıtmıyor. Araştırmaya göre gerçek aşk, tutkunun, içtenliğin ve sorumluluğun birleşiminden oluşuyor. Başka bir deyişle, çiflerin aşık olmaları için 1 gün değil 365 gün boyunca birbiriyle bakışmaları gerekiyor. İngiliz Daily Mirror gazetesinin yer verdiği habere göre, gerçek romantizme ulaşmak bir yıl sürüyor. Aşkın 365’inci bakışta oluştuğunu ileri süren uzmanlar, bu bir yılın sonunda da aşkın gerçekleşme olasılığının yüzde yüz olmadığına, gerçek aşkın sadece çiftlerin aradıklarını birbirlerinde bulmasıyla oluştuğuna dikkat çekti.”

Ama geçen yazımda da yazdığım gibi aşkta mantık yok. Evet ilk görüşte aşık olunur ama uzun sürmeyebilir. Doğaldır. Kendine bile izah edemezsin. Saçmalıktır bazen. Ama izahı olmayan bir duygu. Kalıcı değildir. Çünkü neden ve niçin sorularına cevap veremezsin. Olaya bakarsın hemen ayrılman gerekiyordur. O sana uygun biri asla değildir. Ama o kişi senin beynini kemirmeye devam eder. Bir türlü ayrılık kararını veremezsin. Birlikte de olamazsın…:(

Bu düşüncemi, yaşanmış bir aşk hikayesi daha iyi anlatacak sanırım.

“Aşkın ateşi… ya da ateşin aşkı…

Ateş bir gün suyu görmüş yüce dağların ardında sevdalanmış onun deli dalgalarına.
Hırçın hırçın kayalara vuruşuna, yüreğindeki duruluğa…Demiş ki suya:
Gel sevdalım ol, hayatıma anlam veren mucizem ol…
Su dayanamamış ateşin gözlerindeki sıcaklığa al demiş;
Yüreğim sana armağan..
Sarılmış ateşle su birbirlerine sıkıca, kopmamacasına…
Zamanla su, buhar olmaya, ateş, kül olmaya başlamış. Ya kendisi yok olacakmış, ya aşkı…baştan alınlarına yazılmış olan kaderi de yüreğindeki kederi de alıp gitmiş uzak diyarlara su..
Ateş kızmış, ateş yakmış ormanları…
Aramış suyu diyarlar boyu, günler boyu, geceler boyu. Bir gün gelmiş, suya varmış yolu. Bakmış o duru gözlerine suyun, biraz kırgın, biraz hırçın.
Ve o an anlamış;
AŞKIN BAZEN GİTMEK OLDUĞUNU
Ama gitmenin yitirmek olmadığını…”

Hayatta en kötü şey aşk değil daha kötüsü o aşkın yaşanmadan bitmiş olması. Çünkü hayatın boyunca o duygu insanın içinde hiç küllenmiyor. Hayatına giren sevgililerde hep onu arıyorsun ama bulamıyorsun. Çünkü o senin kafanda yarattığın bir ilah haline geliyor. Aslında o ilişkiyi sonuna kadar yaşayıp tüketseydin yaşanmışlık olarak güzel bir nostalji olarak hatırlanacaktı. Oysa hayatın boyunca ulaşılamayan bir sevgili olarak ruhunu hasta olarak bırakır insanın.

Ferhat Göçer’in söylediği sözleri Ercan Saatçiye ait harika bir şarkı var:

YASTAYIM
Yoksun yine varlığım sürünüyor
Sensizliğim bilinmiyor
Sen gittin gideli ellerim hep titriyor
Kalbim bu acıyı saklıyor

Yıllar sonra bile hiç kimseye söyleyemedim
Bu sevdayı kalbime gömdüm ve sen öldün
Şimdi eşim dostum beni hastayım sanıyor
Yastayım hiç kimse bilmiyor

Seni son gördüğüm yerde yıllar sonra
O gün geldi yine aklıma
Bu kez bir elimde kızım,içimde fırtına
Göçüp gittiğin o yolda

Sen varmışın gibi her gece ışığı kapatmadım
Gel gör ki ben hala yokluğuna alışamadım
Şimdi eşim dostum beni hastayım sanıyor
Yastayım hiç kimse bilmiyor.

Çok zor o kadar yıl sonra itiraf etmek
Bu aşkı bertaraf etmek
Bu kez sana söyleyecek ne çok şey vardı
İsterdim bak unutmadım demek

Bugün doğum günün yanında değilim
Bu yüzden hiç iyi değilim
Yaşlandım artık bıraktığın gibi değilim
Üstelik bir kızım var evliyim

Yıllar sonra bile hiç kimseye söyleyemedim
Bu sevdayı kalbime gömdüm ve sen öldün
Şimdi eşim dostum beni hastayım sanıyor
Yastayım hiç kimse bilmiyor

Sen varmışsın gibi
Her gece ışığı kapatmadım
Hastayım hiç kimse bilmiyor

İşte yaşanmadan bitmiş ya da ölümün ayırdığı bir ilişkinin ömür boyu sürmesi ve yasın ölene dek hala bitmemiş olması. İşte bu inanılmaz bir azap. Yaşanmamış bir hayat. Onun için aşk acıdır diyorum.

Can Yücel EĞER isimli şiirinde şöyle diyor;

Ölüm bile anlamını yitirirdi,
Yaşanılası her şey yaşanmış olsaydı eğer.

Sen gittikten sonra yalnız kalacağım.
Yalnız kalmaktan korkmuyorum da,
ya canım ellerini tutmak isterse…
Evet Sevgili,
Kim özlerdi avuç içlerinin ter kokusunu,
kim uzanmak isterdi ince parmaklarına,
mazilerinde görkemli bir yaşanmışlığa tanıklık etmiş olmasalardı eğer!!
CAN YÜCEL

Bence en güzel aşk sonuna kadar yaşanmış olandır. Yani tüketilmiş, keyfi sürülmüş, tadına varılmış. Doya doya seni seviyorum kelimeleri kullanılmış ve duyulmuş. Yani tatmin olunmuş duygular işte en güzel aşk budur.

Sevgideki sadakat ve güven hissi daha sağlıklı. Her şeyin cevabını verebiliyor insan kendine. Daha heyecanlı değil belki ama daha istikrarlı olduğu kesin. Heyecan bitince paylaşacak çok şey olduğunda ilişki her gün tazeleniyor. Üretkenliği ilişkiye de yansıtınca ya bıkarsam diye telaş etmiyor insan. Çünkü her gün yeni bir gün olarak doğuyor. Çünkü yanındaki her hangi biri değil sevdiğin biri. Çünkü sadece yalnız kalmamak için yanında durduğun biri değil. Onu sadece o olduğu için seçtiğin biri. Yanlışıyla, doğrusuyla, yüzündeki çizgileriyle, hüznüyle, sevinçleriyle yaşamak istediğin biri. Hasta olmasın diye gözünün içine baktığın ama hasta olduğunda da baş ucundan ayrılmadığın biri.

Olay İngiltere’de geçiyor; yaşlı bir bey, sabah erken evinden çıkmış, yolda ilerlerken, bir bisikletlinin kendisine çarpması ile yere yuvarlanmış ve hafif yaralanmış. Sokaktan geçenler yaşlı beyi hemen en yakın sağlık birimine ulaştırmışlar. Hemşireler, adamcağızın yarasına pansuman yapmışlar, ama biraz beklemesini ve röntgen çekerek her hangi bir kırık veya çatlak olup olmadığını inceleyeceklerini söylemişler. Yaşlı bey huzursuzlanmış, acelesi olduğunu istemediğini söylemiş. Hemşireler merakla acelesinin sebebini sormuş; Adamcağız da “Karım huzur evinde kalıyor her sabah onunla kahvaltı etmeye giderim, geç kalmak istemiyorum” demiş. “Karınızın, siz gecikince merak edeceğini düşünüyorsunuz herhalde” demiş hemşire. Adam üzgün bir ifade ile “Ne yazık ki karım Alzheimer hastası ve benim kim olduğumu bilmiyor”demiş. Hemşireler hayretle “Madem sizin kim olduğunuzu bilmiyor neden her gün onunla kahvaltı yapmak için koşuşturuyorsunuz”demişler. Adam buruk bir ses tonuyla; “AMA BEN ONUN KİM OLDUĞUNU BİLİYORUM” demiş.

Yanımızdaki sevgilinin sadece boşluk dolduran biri değil, yokluğu hissedilen, beraberliğin nedenleri ve niçinlerinin cevabı olan… Bu adam (ya da kadın) benim sevgilim diye haykırmak istediğimizde yani herkesin onun benim sevgilim olduğunu bilmesini istediğim an, işte sağlıklı bir ilişki içindeyizdir. KORKMAYIN…HERŞEY YOLUNDA DEMEKTİR..

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Etiketler:

Aşk mı sevgi mi sizce? Hangisi daha huzur verici bir duygu? Aşk cesaret ister. Aşk acıtır. İnsanın ayaklarını yerden keser. Sağlıklı düşünmeye engel olur. En kötü tarafını bile hoş görürüz. Biliyorsunuz bakmakla görmek ayrı şeylerdir. Aşkta insan sadece bakar, görmez olur. İnsanı sosyal hayattan koparır. Sadece onu düşünürüz. Hayat adeta durmuş gibidir. Panik atak bile yaşayabilir insan. Beynini yer kemirir. Sadece tek istek vardır. Ona kavuşmak, onunla birlikte olmak ve ona dokunmak. Şartlar ne olursa olsun vazgeçmez her türlü şarta hazır olduğumuzu hissederiz. Hiçbir yanlışını eleştiremeyiz çünkü uçup gider elimizden zannederiz. Tartışmaya bile korkarız. Oysa insanın doğasında vardır konuşmak tartışmak. Doğru, ancak o zaman bulunur.

Bundan evvelki yazımda size “Güç”ü anlatırken bir lastik firmasının reklamından bahsetmiştim; “Kontrolsüz güç, güç değildir”. Geçenlerde bir arkadaşla sohbet ederken şöyle bir ifade kullanmıştı. Çok hoşuma gitmişti; “KONTROLSÜZ TEK GÜÇ VAR…O DA AŞK.”

Evet gerçekten çok doğru. İnsan aşık olduğu zaman kontrolünü kaybediyor. Ama yine de aşk insanın başına gelen en güzel felaket.

Oysa sevgi nedir? Daha sağlıklı, ayakları yere basan bir duygu. Bir insanı hatalarıyla birlikte sevmektir. İşte gerçek olan da budur bence. Hataları birlikte oturup tartışmak, konuşmak doğruyu bulmak. İlişkiyi zedelemez. Çünkü onu olduğu gibi kabul etmişsinizdir. Değiştirmeye çalışmamak gereklidir. Kişiliğini bozmadan onu bir bütün olarak sevmek. Yani kendine benzetmeden. Farklı bir insan olarak kabul etmek.

Oysa hepimiz “O”nu hep değiştirmek için uğraşıyoruz. Hayalimizde yarattığımız sevgiliye benzetmek için çaba sarf ediyoruz. Belki gerçek aradığımız o değil. Bazı tarafları iyi ama bizim şablonumuza uymuyor. O zaman ufak ufak değiştirmem gerekli diye düşünüyoruz. İşte çatışma orda başlıyor.

Gerçek sevgi onu olduğu gibi kabul ettiğimiz andır. Ya da olduğu gibi kabul etmek beni rahatsız etmemeli. Eğer farklı oluşundan rahatsız isem doğru bir tercih yapmış sayılmam.

Sevgiyi bulduğunu insan nasıl anlar? İşte olay burda önem kazanıyor. Önce kendini bulmuş olman gerekli. Nasıl bir insan olduğunu, nelerden hoşlandığını, nelerden hoşlanmadığını bilmen önemli. Ona kendini anlatman gerekli. Eğer anlatacak bir şeyin varsa tabii. Nasıl bir insan olduğunu, ilkelerinin neler olduğunu, onu değiştirmek gibi bir niyetinin asla olmadığını, onu sadece hayat felsefesi ve ilkeleri için sevdiğinizi anlatabilirsiniz. Ne aradığını bilmen gereklidir ki aradığını bulduğun zaman anlaman açısından. Yoksa aradığını bulsan bile fark etmeyebilirsin. Elinden uçup gitmiş. Yıllar sonra ben ne yaptım demenin hiç faydası yok.

Ne istediğini bilmek aradığını bulduğun zaman anlaman açısından önemli. İşte o sevginin tadına doyum olmaz.
Hayata bakış açımızın benzer olması, ilkelerimiz ve kimyasal olarak yani hani son zamanlarda diyorlar ya elektrik olarak birbirimizi çekmek.

Sevginin üremesi gerekli. Eğer kişiler birbirini fozitif olarak etkileyebiliyorsa iyi bir şeyler vardır o ilişkide demektir. İnsan birbirinden etkilenmeli. Güzel olan huyları birbirinden kapıp, hatta değiştirmeli. Ama bunu sadece kendi istediği için yapmalı.

Sizinle sevgiliye hitaben yazılmış bir kitabın ön sözünü paylaşmak istiyorum. NLP adlı kitabın yazarı Nil Gün yazmış;
“Dostum, biricik sevgilim, ruh eşim, yaşam ve iş partnerim, aynam, oyun arkadaşım Saim’e. Bu kitap da diğerleri de senin desteğinle yazıldı ve yazılacak. Bilgisayar başındayken kahvemi, yemeğimi getiren sendin, tembellik etmeye teşebbüs ettiğimde beni çalışmaya teşvik eden sendin, öpücüklerinle yorgun saatlerimi canlandıran sendin.
Yaşamımın her boyutunda yaratıcılığımı doğurttuğun ebemsin. Sevmeyi ne güzel biliyorsun. Seninle sürekli çoğalıyorum. Seni kendimi sevdiğim kadar seviyorum.”

Sözcükler ne kadar anlamlı değil mi? Kelimeler nasıl özenle seçilmiş. Duygular bundan daha iyi nasıl anlatılabilir ki. Şimdi daha iyi anlıyorum ki tanrı bizi yaratırken;

2 tane el………….tokalaşmak için
2 tane ayak………….yürümek için
2 tane kulak………….duymak için
2 tane göz……………görmek için

Ama neden bir tek kalp verdi dersiniz? Çünkü diğer kalbi başkasına verdi gidip bulmamız için.

Tutku-Aşk-Sevgi üzerine güzel bir tarif yazmak istiyorum. Bir papatya tarlası düşün..ilkbahar ayı. Ve sen, onun yanından geçen yolda yürüyorsun. Ve o papatya tarlasında bir papatya dikkatini çeker. Binlercesinden birisidir ama sen, onun yanına gidersin. Onda seni çeken bir şeyler vardır. O papatyayı olduğu yerden koparırsın. Sadece senin olsun istersin, sadece senin. Öleceğini düşünmeden. Ve gidersin o tarladan. İçindeki şiddetin durduramadığı bir bencillik ama bir o kadar güzel ve hapsedici. İŞTE BU TUTKU.

Yine o tarlanın kenarındaki yolda yürüyorsundur. Yine milyonlarcası arasında bir tanesi seni çeker. Yaklaşırsın, yanına gidersin o papatyanın. Gözlerin başkasını görmez olur o an. Onun için her şeyi yapmak istersin. Dokunmak istersin. Dokunamazsın, orda, onunla ölmek istersin. Ama birden hafif bir rüzgar eser ve bir başka güzel çiçek kokusu gelir burnuna. Dayanamazsın onun kokusuna. Unutturur her şeyi bir anda ve kokunun geldiği yöne gidersin. O papatya orda kalmıştır, yüreğinin bir kenarında. Paylaşılmamıştır bir çok şey. Unutulmaz belki ama geri de dönülmez ona. İŞTE BU AŞK…

Yine o yoldasın, papatya tarlasının yanından geçen…ve yine bir papatya..milyonlarcasının içinde seni çeker. Gidersin yanına. Orda kalakalırsın. O hiç ölmesin diye her şeyi yaparsın. Tüm gücünle onanla olmak istersin. Oradan seni koparacak hiçbir güç olmadığına inanırsın. Ve orda onunla ölene kadar birlikte kalırsın..İŞTE BU DA SEVGİ..

Şimdi size bu sevgiliyi bulduğunuzda bir daha ayrılmamanız için bir tarif vermek istiyorum. Birlikte yapıp yemeniz için 🙂

Tarif: Önce bol miktarda aşk alın. Buna biraz ortak ilgiyle bir paket hoşgörü ekleyin. Elde ettiğiniz karışıma bir dilim mizah duygusu, kocaman bir tutam güven ve uygun dozda şevkat katın. Karıştırın ve her gün sıcak sıcak servis yapın.
Afiyet olsun…..
Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Güç

Posted on: 15/02/2009

Güç, heyecan verici bir kavram. İnsanlar bu kavrama farklı bakarlar. Kimi korkar, kimi elde etmek için hayatını verir. En büyük güç, insanın kendisidir. Güç insanın içinde gizlidir. Yeter ki onu dışarı çıkarmayı bilelim. Güç, insanın kendi davranışlarını yönetme yeteneğidir. Yakın geçmişte güç, insanların başkalarını yönetme sanatıydı. Halbuki şimdi, en etkili güç bilgidir. Eğer bilgiyi eyleme çevirebiliyorsak yani gücü kontrol altına alabiliyorsak işte en büyük gücü yakalamışız demektir. Bilgi doğru ve yerinde kullanılınca işe yarıyor. Son zamanlarda bir lastik reklamında şöyle bir cümle kullanılıyor;

“Kontrolsüz güç, güç değildir.”

Bence en büyük güç bilgidir. Eğer bilgiyi eyleme çevirebilirsek gücü elde edebiliriz. Bu eylem insanın kendini tanıması ile başlamalıdır. Önce mutlu olmayı bilmemiz lazım. Mutsuz olmak istiyorsanız, omuzlarınızı aşağı çekin, yüzünüzü buruşturun, aklınıza üzgün olduğunuz bir anı getirin. Ve o gün size nasılsın diye sorulan bütün sorulara çok kötüyüm diye cevap verin. Bakınız moraliniz nasıl sıfıra inecektir. Oysa bu gücünüzü mutlu olmak için harcayabilirsiniz.

Bu sabah yataktan kalkarken “Allah kahretsin yine saat çaldı” diye değil de “Ohhh güzel bir gün daha başladı” diye kalkıp güne başlayabilirsiniz. Gülümseyin. Size mutluluk veren bir olayı düşünün. Omuzlarınızı dik tutun, yumruğunuzu havaya kaldırın “Çok mutluyum” deyin. Gününüzün güzel geçmesine yarayacak bu inanın.

Evet güne güçlü ve mutlu başladık. Şimdi bu gücü gün içinde kullanmamız gerek. Günlük programınız yok mu? O halde gücünüz boşa gidecek. Oysa hayat çok kısa. Programsız geçen bir gün bile hayatınızda yaşanmamış sayılır. Oysa akşam eve giderken gün içinde yaptıklarınızı düşünürken ne kadar keyiflenecektiniz. Tabii programlar aslında günlük olmamalı. Hayatımızı programlamalıyız. “Ben kimim? Ne yapmak istiyorum? Bundan sonra hayattan ne bekliyorum?” Bu soruların cevapları olmalı kafamızda. Günlük programlar ağaçları tek tek görmektir. Oysa bizim ormanı görmemiz gerek. Onun için daha uzun vadeli programlar yapmalıyız. O zaman bir hedefimiz olduğundan hayata daha sıkı sarılıp zevk almaya başlarız. Hedefimize ulaşmak için daima ileri bakmalıyız. Uzun bir yolda yürüyorsunuz. Varmak istediğiniz hedef uzakta bir dağ. Önünüze çıkan engellere takılmayın. Sizin gözünüz uzaktaki dağda. Yollar yokuş yukarı veya aşağı olabilir, ününüze kayalar, ağaçlar çıkabilir fakat siz daima ileri bakıyorsunuz. Küçük engellere takılmıyorsunuz.

Kafanızın içinde ulaşacağınız yeri hayal ederseniz, sizi hiçbir şey yolunuzdan döndüremez. Rüzgar nerden eserse essin sizin ulaşmanız gereken bir hedefiniz var. Oysa nereye gittiğinizi bilmediğiniz zaman, rüzgar ne tarafa eserse siz o tarafa savrulacaksınız.

Günlerden bir gün adam deniz kıyısında dolaşırken balık tutmakta olan bir adamın davranışları dikkatini çeker. Adam oltasını denizden çekerken bir de bakar ki oltanın ucunda kocaman bir balık var. Hemen oltadan balığı çıkarır ve denize atar. Biraz sonra tekrar büyük bir balık yakalar onu da denize atar. Daha sonra yakaladığı küçük bir balığı kendi kovasına koyar. Seyretmekte olan adam çok şaşırır ve dayanamaz neden böyle yaptığını sorar. Balık tutan adam şöyle cevap verir;

“Onları kızartacağım tavam küçük olduğundan küçük balıkları tercih ediyorum.”

Aman bu adamın yaptığını yapmayın. Çıtanızı çıkabileceğiniz yere kadar yükseltin. Hedefinizi ulaşabileceğinizden bir adım öteye koyun. Yani;

“Büyük düşünün”

Böyle bir bakış açısı insanın hayata bakışını değiştirir. Her şeyden zevk almasını sağlar. Artık tek düşündüğünüz hedef olduğundan sabahları uyuyamıyacaksınız. Güne erken başlayacaksınız. Kendinizi daha enerjik hissedeceksiniz. Nefes alışınız bile hızlanacak. “Aman zaman geçmesin daha yaşacak çok işim var.” Diyeceksiniz. Günlük programınıza bakarak günü yaşayacaksınız. İşte anı yaşamak da budur.

Yalnız önemli bir uyarıda bulunmak istiyorum. Hedefe ulaşınca mutlaka keyfini çıkarın…

Logan Pearsall Simith bakın ne demiş…;

“Hayatta amaçlanacak iki şey vardır. Önce istediğine ulaşmak, sonra onun keyfini çıkarmak. Sadece en akıllılar ikinciye ulaşır.”

Sevgiyle kalın..
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Etiketler: ,

“Kim olduğunuzu zannediyorsunuz siz?”

İşte bu ilginç bir soru. Bize küçükken bu soruyu soran olmuştur. Ya da büyüdüğümüz zaman. “Kim olduğunu zannediyorsun sen? Çabuk o topuklu ayakkabıları çıkar derhal şu bulaşıkları yıka.”

“Kim olduğunu zannediyorsun sen? Çabuk dersine çalış.” Tanıdık geliyor mu? Birçoğumuz böyle bir soru ile karşılaşmışızdır. Bir çoğumuz bir hayalin peşinden tam koşarken böyle bir soru gelmiştir. Şimdi size böyle alaycı olarak değil de çok samimi bir şekilde aynı soruyu soruyorum. “Siz kimsiniz? Kim olduğunuzu zannediyorsunuz?”
Aklınıza ilk gelen emin olduğunuz şeyleri yazın. “ 25 yaşındayım, bir şirkette yönetici olarak çalışıyorum. Bakırköy’de oturuyorum…Boyum 165 , kilom 55 ….vs….”

Cevaplarda evliyim, bekarım, şu kadar boyum…şu kadar kilom var. Şurada çalışıyorum gibi cevaplar gelecektir. Bu saydığımız detayların hayatımızda çok önemli yer tuttuğuna şüphe yok, hatta çok önemli. Hayatımıza şekil veren şeyler. Bazıları kendi seçimimizdir, bazıları ise seçim şansımız olmayanlardır. Bunlardan hiç biri bizim kimliğimiz değildir.

Şu anda yaptığımız işler kendi irademizle seçtiğimiz işler değil, kendi irademizle seçmediğimiz işler olabilir.

Ben kimim? Bu sorunun içinde ben nelerden hoşlanıyorum, neleri seviyorum, neleri sevmiyorum? Hangi insanlar bana ters geliyor? İlkelerim nelerdir. Hayatta istediğim ne kadar olayı gerçekleştirebildim? İstediğim tarzda bir hayat yaşıyor muyum? Niçin istediğim tarzda yaşamıyorum? Buna gerçekten engel olan oldu mu, yoksa ben mi başaramadım? Bu sorulara dürüst cevaplar verebiliyor musunuz? Bugünkü yaşam biçimi sizin seçiminiz mi yoksa ödünler vermekten bir türlü kendi hayatınızı kuramadığınız mı?

Barbara Sher Sihirli Değnek adlı kitabında; “Hayat yolunuza giden ipuçları kayıp değil sadece dağınık ya da saklı haldedirler. Hatta bazıları tam da gözünüzün önündedir. Kendinize uyan bir yaşam; sabah heyecanla kalkıp günü karşılamak isteyeceğiniz, bazen biraz korktuğunuz ama tamamen canlı hissettiğiniz bir yaşam yaratmak için bu ipuçlarını bir araya getirmeli ve çok dikkatli bir şekilde incelemelisiniz.” diyor.

Peki ne zaman istediklerinizi yapacaksınız? Yoksa vazgeçiyor musunuz kendi hayatınızı yaşamaktan. Bir daha dünyaya geleceğinize inanıyor musunuz? O zamana mı sakladınız isteklerinizi, arzularınızı, ümitlerinizi, mutluluklarınızı, yoksa daha vaktim var nasıl olsa yaparım diye mi düşünüyorsunuz?

“Yarın, belki yarın, belki yarından da yakın” mı diyorsunuz? Bence yarın yok, dün de bitti. Şimdi var.. Sonsuz bir şimdi. Şimdi yaşayamıyorsanız yarın imkansız olabilir.

Eğer kendinizi güçsüz, uykusuz, enerjisiz yani çok kötü hissediyorsanız bunun nedeni hasta olduğunuzdan diye düşünmeyin sakın. Sadece ne yapacağınızı bilememektendir. Kendinizi iyi ve enerjik hissettiğiniz zaman gerçek yaşam yolunuzu buldunuz demektir.

Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Hastayım 🙂

Nasıl oluyor, insan hem hastayım diye yazar hem de sonuna bir gülücük ya da mutluluk işareti koyar diyeceksiniz. Çok haklısınız şimdi anlatıcağım.

Yıllar, yıllar önceydi çok büyük bir hastalık yaşadım. Bu hastalıktan kurtulmam uzun yıllarımı aldı. Yani uzun yıllar yatakta geçirdim. O günlerde hayatı kendi haline bırakmıştım. Çünkü hayata karşı hiçbir hedefim yoktu. O günlerde hani sorsalar bana;

“Hayattaki hedefin nedir?”

Ben hastayım nasıl hedefim olabilir ki. Oysaki bu yanlış bir bakış akışı. Evet kendimize çok iyi bakmak zorundayız. Bize düşen görevleri yerine getirmeliyiz. Ama bazen ne kadar her şeyi tam da yapsak bir yerlerden mikrop alabiliriz ya da kalıtımsal bir hastalığa yakalanabiliriz. Yani bu hastalık bir bitsin o zaman hedeflerime bakarım diye düşünüyordum. Ama hastalık beni uzun süre yatağa bağladı. Ve doktor en sonunda vurucu cümleyi kullandı:
“Yapacak bir şeyim kalmadı. Hastanede yatmasına gerek yok. Evine götürün.” dedi. Anladım. İşte o zaman dibe vurmuştum. Peki bunun çaresi nedir dedim. Strese girmeyeceksin, üzülmeyeceksin dedi.

İşte ondan sonra stresi hayatımdan çıkarıcağım diye uğraşırken bugünlere geldim. Bu sefer de abarttım sanırım 🙂 Mutluluktan uçuyorum artık. Mutluluğun kime ne zararı olmuş ki diye düşünüyorum..Kendimi çok mutlu hissediyorum.

Ruhen çok iyiyim. Ama bugünlerde grip oldum. Yani 3 gündür evde yatıyorum. Hatta dün akşam üstü ateşim yükseldi. Her zaman her konuda işin uzmanına danışılmasından yana olduğumdan hemen hastaneye gittim. Mikrobik bir grip dediler. Vücutta enfeksiyon var dedi doktor, “Kesin istirahat, asla kendini yormayacaksın, ilaçlarını alacaksın bol sıvı alacaksın” gibi yapmam gerekenlerle birlikte eve geldim ve tekrar yatağa girdim.

Yatıyorum ama bir yandan da bugün size yazmam gerektiğini de biliyorum. Çarşamba günü radyo programım var. Dünya Gazetesinde geçen hafta seminer yaptığım arkadaşların kafalarından geçen sorulara cevap vermem gerekiyor. Yani bir sürü bana heyecan veren işyerim var. Hiç birisi benim için sadece iş diye baktığım, sadece para kazanmak amacıyla baktığım uğraşlar değil. İnanılmaz keyif alıyorum. Bir an evvel iyileşmem gerekli. Bir sürü kişi beni bekliyor. Yatakta yatarken boş durmuyorum. İleriye dönük planlar yapıyorum. Bugün yazmam gereken yazıyı düşündüm. Önemli olan size hasta olduğumu anlatmam değil. Buradaki anlatmak istediğim eski yıllarda yaşadığım bilinçsiz hastalık yıllarımla şimdikiler arasındaki fark. Şu anda içim kaynıyor. Yatakta kafamın içinde yazımı kurguladım ki bilgisayarın başında uzun süre zaman kaybetmemek için. On parmak çok süratli yazdığımdan kafamın içindekileri yazmak 15 dakikamı aldı.

İnsan hasta olur da bu kadar nasıl mutlu olur diyorsunuz ama oluyor. Biraz evvel bu yazıyı yazmak için bilgisayarımı açtığımda bir de baktım ki bir mail gelmiş. NewYork’tan yazıyorum diyor. Yazını okudum çok beğendim. Bana bir konuda yardım et diyor. Bakar mısınız? Dünyanın neresinde olursa olsun insanın tek arayışı var: MUTLU OLMAK

Ve ben hayatım boyunca insanlara mutluluğu dilimin döndüğünce anlatıcağım. Ben mutluyum siz de mutlu olun……

Not: Bu haftaki yazımın pazartesi değişmemesi hastalığa bağlı değil. Editör arkadaşın yazı değişimini salı gününe almasından kaynaklanıyor. Yazılarım bundan böyle Salı günleri değişecek. Her işin uzmanı var ve uzmanın sözü geçer demiştim ya 🙂

Tülay Bilin
Dünya Gazetesi

tulayb18@gmail.com

Evet mümkün. Ben başardım. Ben anneye aşırı bağlı bir kişiydim. Bu bağlılık öylesine bir durum ki, buna bağımlılık desek daha doğru olur. Bu bağımlılık hayatıma yön verme noktasında önüme çıkan bir engel oluyordu. Çünkü anneme olan saygım ve sevgimin boyutunu abarttığım için yeni çağı yaşayamıyordum. Annem ne derse o oluyordu. Bir gün geri baktığımda annem üzülmesin diye hiçbir şey yapmadığımı fark ettim. Yani boşa giden yıllar diyebiliriz. Oysaki benim yapmak istediklerim annemi rencide edecek ya da ona zarar verecek bir yaşam biçimi değildi ki. Sadece aramızdaki yaş farkından dolayı bakış açılarımız değişikti. Onu üzmeden hatta ona da bazı şeyleri anlatarak hayatta ataklar yapmam gerektiğini ifade etmeye başladım. Başardım. Evet başardım. Bunu başardıktan sonraki yıllarda Astrolog Oğuzhan Ceyhan ile tanıştım. Benim astrolojik haritama baktığında doğum tarihime göre yapılan bilimsel incelemede benim aşırı anneci olduğumu ve bunun hayatımı yaşamama engel olduğunu ifade etti. Çünkü sağlıklı karar alamıyordum. Her aldığım kararda anneme danışmadan yapamıyordum. Sonunda her zaman annemin dediği oluyordu. Oysa ben çok büyük bir şirkette çalışan, sürekli yurt dışı ile bağlantıları olan entelektüel çevresi olan bir gençtim. Sayın Oğuzhan Ceyhan’ın yaptığı açıklama artık doğru yolda olduğumu anlamama neden oldu. Artık kararlarımı kendim alıyordum. Sadece ben istediğim için yapıyorum bir çok şeyi. Yalnız bu aileyle ilişkinin koptuğu anlamına gelmiyor. Üstelik şimdi annemle ilişkim daha harika. Onu çok seviyorum. Hala ona tapıyorum ve bir çok konuda fikrini alıyorum ama kendi doğrularımı buldum. Kendi kararlarımı kendim veriyorum ve bedellerini de ödüyorum. Şöyle düşünüyorum annem bir önceki çağda kaldı. Ben ise teknolojiyi takip eden sürekli okuyan ve gezen biriyim. Tabii ki görüşlerimiz farklı olacak. Şu görüş dünyaya farklı bakmama da yaradı..

“DÜNKÜ GÜNEŞ İLE BUGÜN ÇAMAŞIR KURUMAZ.”

Nasıl? Harika değil mi? Kaderimizi değiştirmek elimizde ama önce kişiliğimizi değiştirmek zorundayız. Hayatımızdaki olumsuzlukları inanın biz yaratıyoruz çoğu kez. Etrafımızda yanlış insanlar olduğunda şöyle deriz: “Ay ben ne talihsiz biriyim, hep beni buluyor bu yanlış ilişkiler.”

Hayır o yanlış kişiler ve ilişkiler hep bizi bulmuyor. Biz onları buluyoruz. Kaderimizi kendimiz belirliyoruz. Sadece değişime cesaretimiz olmadığı için o yanlış kişilerin kaderimiz olduğunu söylemek daha kolay geliyor. Oysaki hayatımızı ya da kaderimizi değiştirmemek daha zor. Katlanılması gereken zorluklar…kabullenilmeyen hatalarla başa çıkmak.. Peki nasıl??????????

Sadece değişmeye karar vermek….inanın o kadar. Gerisi kendiliğinden olacak. İhtiyacınız olan her şey ayağınıza gelecek. Yeter ki görmeyi bilin ve farkında olun..

Sevgiler

Tülay Bilin

tulayb18@gmail.com

Gençliğimden beri hiç çocuk sahibi olmak istemedim. Bunun kendimce bir sürü nedeni vardı. Yani mazeretlerim hazırdı. Kendime göre haklıydım ve bundan asla rahatsızlık duymuyordum. Çünkü çocuk sahibi olmak istemiyordum. Bazı zaman çocukları pek sevmediğim için, bazı zaman sıkıntıya gelememem, bazı zaman rahatıma düşkünlüğüm…vs gibi . Bunlara aslında kendim de inanıyordum.

Yıllar sonra bir gün bir Türk filmine gittim. “KÖREBE” Türkan Şoray’ın baş rolde oynadığı bir filmdi. Konuyu özetlemek istiyorum. Türkan Şoray eşinden boşanmış 6-7 yaşlarındaki kızı ile birlikte yaşamakta ve bir bankada çalışmaktadır. Bir gün çocuğu okuldan eve gelmez. Yapılan aramalardan sonucu çocuğun meçhul kişiler tarafından kaçırıldığı ortaya çıkar. Günlerce aramalar yapılır ama çocuk bulunamaz. Anne (Türkan Şoray) perişan bir haldedir. Bir gün yolda bir arkadaşı ile karşılaşır ve arkadaşı hala çocuğunun bulunmadığını öğrendiği zaman şöyle der;
“Seni çok üzgün ve perişan gördüm. Üzülmekte çok haklısın. Sana bir şey itiraf etmek istiyorum. Ben neden evlenmedim ve çocuk sahibi olmadım biliyor musun? Bugün senin yaşadığın bu acıyı yaşamamak için. Hep böyle bir acıyı yaşamaktan korktuğum için.”

Bunun üzerine Türkan Şoray’ın yanıtı şöyledir: “Sen de haklısın. Ben de onunla birlikte yaşarken hep bir yerlere gitmek ister gidemezdim, onu ayak bağı olarak görüyordum bazı günler. Oysa ki ne kadar yanlışmış. Bak şimdi o yok, bol bol zamanım var ama hiçbir şeyden keyif almıyorum. Aslında hiç de ayak bağı değilmiş. O benim her şeyimdi.”

Bu filmi seyrederken birden bire kafamda şimşekler çakmıştı. İşte bu, evet evet, ben de işte bu anı yaşamamak için çocuk sahibi olmayı istememiştim. Yani acıdan kaçış. Acıyı yaşamamak için keyfi de yaşamamak. Bunun adı korku. Yaşamanın bir cesaret işi olduğunu o yıllarda öğrenmiştim. İnsan eğer mutlu olmak istiyorsa hüzne de katlanmalı. Gülün bile dikeni var. Ya da dikenin gülü var diyebiliriz. Bakış açısı önemli.

Şimdi bu yazıyı yazmak aklıma nerden geldi biliyor musunuz? Bu akşam AKM’de oynayan BATI YAKASININ HİKAYESİ’ne gittim. Şimdi eve geldim ve kapıdan girdim, doğru bilgisayarın başına oturdum. Oyunda bir aşk vardı. Maria ile Tony birbirlerine delicesine aşık oluyorlar. Ama aşkları yasak bir ilişkiydi. Çünkü iki düşman çetenin ayrı ayrı taraflarındalar. Aslında onlar çetenin içinde değillerdi ama akrabalık ilişkileri içindeydiler.

Çetelerin kavgası içinde aşklarını yaşayamadılar. Tony, oyunda Maria için yani aşkları için şöyle dedi; “Onunla sadece bir gece bile beraber olsam yine de onu bir ömür sevmeye ona aşık olmaya değer.” Ve sonra Tony öldü.
Onlar inanılmaz büyük bir aşk yaşadılar ama sonu hüsranla bitti. İşte bizler o sonuçtaki acıyı yaşamamak için zaman zaman güzellikleri de yaşayamıyoruz.

Bazı güzelliklerin riskleri vardır. En basitinden yağmurlu bir havada doyasıya ıslanana kadar yürümek ne güzeldir. Sonunda üşütüp hastalanma risk olsa bile. Artık keyif aldığım anların her türlü riskini seve seve üstleniyorum. Evet bu en basit dediğim yağmurda ıslanma işini bundan bir ay kadar önce yaptım. Bir cumartesi günüydü. Camdan baktığımda hava güneşliydi. Soğuk olduğunu bildiğim için sıkıca giyindim, spor amacıyla yürüyüşe çıktım. Dışarı çıktığımda bir de baktım ki gökyüzü simsiyah. Her an sağanak bir şekilde yağmur başlayacak durumda. Bir an düşündüm, keyfim için uzun süredir yağmurda yürümemiştim. Ama çok ıslanacak belki de üşüyecektim. Bu riski göze aldım. Eve döndüm. Üzerime bir anorak giydim ve tekrar çıktım. Ama elime şemsiye almadım. Yürüyüşe çıktığımdan 10 dakika sonra yağmur başladı. Bu benim beklediğim bir şeydi. Eyvah ne olacak şimdi dememe gerek yoktu. Çünkü ben bu engel için önlemimi almıştım. O yağmurda tam bir saat yürüdüm. Eve geldiğimde inanın içeri giremedim. Her yerimden sular sızıyordu. Doğru banyoya. Suyun ısısını maksimum düzeye getirip, uzun süre ısınmak için uğraştım. Hemen kendime bir ıhlamur yaparak riskleri göğüsledim. Ama yağmurda ıslanırsam kaygısı yaşamadan yaptığım bu yürüyüşten aldığım keyif her türlü riske değerdi.

Şimdi diyeceksiniz ki; “Yani yağmurda yürümenin ne zevki olacak ki?” Belki de haklısınız. Ama bence hayatın keyfi ayrıntılarda gizli. İşe bu küçük sevinçler, küçük mutluluklar çok büyük zenginliklerden daha önemli benim için.
Bu küçük mutlulukların önemi kalmadığı zaman hayat benim için önemini yitirecek. Böyle bir şeyin olmaması dileğiyle…

Bu günlerde sinemalarda yeni bir film başladı. Filmin adı KANIT. Filmin tanıtımında şöyle bir slogan var. (Henüz filmi görmedim) “HAYATTAKİ EN BÜYÜK RİSK, RİSK ALMAMAKTIR.”

Haklıyım değil mi 🙂

Sevgilerimle..
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Etiketler:

İşinizde mutlu musunuz? İş yerinizde mutlu bir ortam yaratabildiniz mi? İş arkadaşlarınız sizin varlığınızı veya yokluğunuzu farkındalar mı? Ya evinizden ne haber. Otel gibi mi gidiyorsunuz evinize? Ev ve iş arasında denge sağlayabildiniz mi?

Evde mutluluk deyince insanın aklına değişik kavramlar gelebilir. Bazı kişiler ev benim olursa mutlu olabilirim der. Kimi önemli değil evin benim olması, yeter ki hoşlanacağım bir ortam olsun der. İstediğiniz yaşam biçimini evinize uygulayabildiniz mi? Herkesin hayalinde bir ev vardır mutlaka. Zevkine göre eşyalarla dolu bir ev. Bana ait bir ev kavramı çok önemli. Hepimiz yazın tatile gideriz. Bazen çok lüks otellerde kaldığımız bile olur. Ama yine de tatilden dönerken, evim evim güzel evim deriz. Ben akşamları eve gittiğimde adeta bütün dertlerimi kapının önünde bırakıyorum. Adeta soyunuyorum, tertemiz, dertsiz giriyorum eve.

Evime geldiğimde çok büyük bir mutluluk duyuyorum. Çünkü o evin her tarafında benim zevkimi yansıtan bir sürü eşya var. Ben aldım. Çalıştım, para kazandım ve aldım. Bu ne büyük bir zevk. Çok pahalı şeyler olması gerekmiyor. Küçücük bir biblo bile bana neler hatırlatıyor. Onun bile bir hatırası var. Evimizi kendi zevkimize göre süslüyoruz. Ben çoğu kez oturur evimi seyrederim.

Çok mu pahalı, güzel eşyaların var derseniz, hayır derim. Ama o eve girildiği zaman; “Evet evet bu Tülay’ın evi” dersiniz. Beni yansıtıyor. Kişiliğimi, zevklerimi anlatıyor. Peki evde geçen zamandan daha fazlası işte geçmiyor mu? Buna hepimiz evet deriz. Her gün 8-9 saat işteyiz. Ailemizden fazla iş arkadaşlarımızla birlikte oluyoruz.

Peki bu kadar uzun süreler mutsuz geçer mi? Demek orası da bizim için ikinci evimiz. Onu da evimiz kadar önemsememiz gerekli. Masamız bizi yansıtmalı. Evet bu Ahmet’in ya da Mehmet’in masası denmeli. Belli olmalı her tarafından. Bir çiçek, bir resim, derli toplu olmasıyla beni anlatmalı.

İş hayatını yaşanır ve zevkli hale getirmek bizim elimizde. İnsanlar benim odama geldikleri zaman; “Tülay sanki senin evine misafirliğe gelmiş gibi hissediyoruz” diyorlar. Evet beni yansıtıyor çünkü. Evimdeki çalışma odam gibi adeta.
Onun için işe zevkle geliyorum, akşam olunca eve de zevkle gidiyorum. Her ikisini de ben yarattım çünkü. İçimdeki sevgi, coşku, sempatiklik yaşam biçimime yansıyor. Beni anlatıyor. Siz de yaşamı kolaylaştırmak için, işinizi güzelleştirin. Ve daha zevkli çalışma imkanını hazırlayın. Sevgiyle kalın..

Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Etiketler:

Geçen haftaki yazımda “Yaşamayı öğrenme kursuna gider misiniz?” diye bir yazı yazmıştım. Hayatı doya doya yaşamak gerekli demiştim. Biraz evvel bir arkadaşım aradı şöyle dedi;

“Arkadaşım yazını okudum çok beğendim ve bazı kendini mutsuz hisseden arkadaşlarıma da gönderdim. Aslında ısmarlama yazı olmaz ama senden depresyonla ilgili yazı yazmanı rica edeceğim. Çevremde bazı kişiler var depresyonda belki onlara da faydan dokunur. Kendilerini yalnız hissedenler var.”

Bir anda kafamın içinde şimşekler çaktı. Evet bunu yazabilirim. Çünkü depresyonu ben de yaşadım. Ama hayatıma bir daha girmesini asla istemiyorum. Aslında bize doktorlar bu türlü duygulardan nasıl kurtulunur çok güzel anlatıyorlar. Bu konuları siz de okumuş veya bir doktora gitmiş ve doktorların önerilerini dinlemiş ama yapmakta zorlanmışsınızdır. Zorlandınız biliyorum. Çünkü karşınızdaki doktor yani mükemmel bir insan ya da hiç hayatında depresyon yaşamamış sizin duygularınızı nerden bilecek diye düşünebilirsiniz. Oysaki onların söylediklerinin hepsi doğru. Ben bilimsel bir tarif yapmayacağım size. Zaten böyle bir tarif yapmam bu işin uzmanlarına karşı saygısızlık olur. Nasrettin Hoca için şöyle bir hikaye anlatılır;

“Nasrettin Hoca bir gün eşekten düşmüş. Çevresindekiler çok telaşlanmışlar ve; “Aman hocam dur kalkma yerinden sana hemen bir doktor çağıralım” demişler. Oysa ki Nasrettin Hoca’nın isteği farklıymış: “Aman ben doktor istemem, bana eşekten düşen birini bulun” demiş 🙂

Bilmem duygularımı izah edebildim mi? Size tıbbı terimlerle bilimsel metodlar önermeyeceğim sadece yaşadıklarımı anlatsam belki siz de bir yol bulursunuz kendinize..

Yıllar, yıllar önceydi. (neden kaç yıl olduğunu yazmıyorsun diyeceksiniz ama unutmayın ki ben bir kadınım ve kadınlar yılların sayıya vurulmasından pek hoşlanmazlar :)). Çok kötü bir deniz kazası geçirdim ve bir arkadaşım gözümün önünde öldü. Bir yıl gibi bir süre pisikolojik tedavi gördüm. Bir yılın sonunda iyiydim ama depresyonun getirdiği bir başka fiziksel hastalık sahibi olmuştum. O hastalığı yenmek için mücadele ederken hayatı yaşamadığımı yıllar sonra farkettim.

Sandım ki hastalık bitecek ve ben sonra yaşamaya baştan başlıyacağım. Meğerse hayat öyle değilmiş. Hastalıklar insanların hayatlarında tamamen bitmiyor. Hastalık olmasa başka başka sorunlar ya da başkalarının hastalıklarına üzülmelerimiz oluyor. Yani bütün dertler bitsin herşey güzel olsun, sorunsuz olsun ve ben mutlu olarak yaşayayım ya da depresyondan kurtulayım. Hayır böyle bir şart koşamıyoruz mutluluğa. Mutluluk hiçbir zaman hayatımızda tek başına olmuyor. Eğer bir sürü sorunun içinde de mutluluğu yakalayabiliyorsak işte hayat bu.

Benim depresyon şeklimi anlatayım size. Aslında bunun adı depresyondan ziyade mutsuzluk bence. Mesela bir arkadaşımın annesi ölüyor ya da çok yakın ilişkim olmayan birisi ölüyor. O kadar çok üzülüyorum ki hatta buna ölenin yakını bile şaşırıyor. Çünkü ölüm olayının üstünden bir müddet geçiyor ve ölünün yakınları normal hayatlarına dönüyorlar ama ben asla. Ben aylarca o üzüntüyü yaşıyorum. Kafamın içinde olayı o kadar büyütüyorum ki benim için hayat duruyordu adeta. Ve bir müddet sonra hastalanıyordum. Çevremdeki insanların bir üzüntüleri olsa asla bana söylememeye başlamışlardı. Aman Tülay duymasın diye birbirlerine tembih ediyorlardı, ki ben üzülmeyeyim diye.
Bu zor bir hayat. Çünkü herkes hayatını yaşarken ben başkalarının dertlerini dert edip hastalanıyordum. Aslında üzüntü duyması gereken kişiden benim daha çok üzülmem mümkün mü? Asla değil. Hani bir atasözü vardır;
“Ateş düştüğü yeri yakar” ne kadar doğru bir söz. Bu arada sürekli kitap okuduğum için kendimi inceliyordum da ayrıca.

Artık bu hastalıklı düşünme ve yaşama biçiminden kurtulmam gerekliydi.

1. Geriye dönüp baktığımda hayatı kaçırdığımı farkettim. Oysaki başkaları hayatlarını yaşadılar. Peki benim üzülmem ve hayatımı yaşamamamın birilerine faydası oldu mu? Hayır. Üstelik çevremi çok üzdüm. Çünkü strese bağlı olarak sürekli hastalandım. Oysa gerçek üzülmesi gereken üzüntüsünü gereği kadar yaşadı ve hayatın içine katıldı. Doğrusu onun yaptığı idi.

2. Sürekli okuduğum için bir gün şöyle bir bakış açısıyla karşılaştım kitaplarda. Eğer bir üzüntü veya sıkıntı 3 günden fazla sürüyorsa lütfen bir uzmandan yardım alın, eğer bir yakınınızı kaybettiyseniz en fazla bir yıl yas tutun ama hala hayata dönemiyorsanız bir uzmandan yardım alın diyor. Yaşadıklarımın yanlış olduğunu kanıtlayan bir görüş açısı yakalamıştım.

3. Sonra bir gün güçlü insanların özelliklerini okurken çok etkilendiğim bir madde oldu. Şöyle diyordu:

“GÜÇLÜ İNSANLAR HAYATIN ACI OLDUĞUNU DAİMA BİLİRLER”.

Bunu öğrendikten sonra çevremdeki güçlü insanları incelemeye ve başarılı insanların hayat hikayelerini okumaya başladım. Baktım ki onlar da çok büyük acılar çekmişler ama üzüntülerini abartmamışlar. Gereği kadar üzülmüşler ama hayatın ipini hiç bırakmamışlar.

Şimdi şöyle düşünüyorum. Bir insan fiziksel olarak hasta olsa bile mutlu olabilir. Çevremizde bir sürü insan var sağlıkları bozuk olduğu halde evleniyor, çocuk sahibi oluyor, bir şirketin genel müdürü oluyor, yazar oluyor, tatile gidiyor vs… Yani hayatımızın her anında fiziksel bir takım aksaklıklar oluyor. Bunu hayatımızdan çıkartmak imkanımız yok ancak sağlığımıza çok iyi bakmalıyız ki hasta olmayalım. Ama bütün bunlara rağmen mutlu olabiliyoruz. Oysaki insan deprasyonda olduğunda herşeyi olduğu halde mutsuzdur.. Hiçbir şeyden keyif almaz. Canı hiçbir şey yapmak istemez. Peki insanın canı bir şey yapmak istemediği zaman mutsuz olursa ve bu süreklilik arzediyorsa depresyona giriyor demektir. Ya da depresyonda olunca canı bir şey yapmak istemiyorsa o zaman düşmanımız belli demekki. Yani öncelikle bir şeyler yapmak zorundayız. Bedensel hareket beyni de meşgul ediyor ve o işe karşı ilgi başlıyor. Bir müddet sonra sıkıntılarını unutuyor insan.

Aslında depresyondan kurtulmanın birinci çaresi bir doktora gitmektir. Ancak esas iş kişiye düşüyor. Ondan kurtulmayı istemek ve bunun için çaba sarfetmek birinci koşul.

Mutsuz olmak sadece hayatın o dönemini yaşamadan zamanın geçmesi demek. Artık yaşanmadan geçecek bir dakikaya bile müsaade edemem. Hayatın her anını doya doya yaşıyorum. Depresyonun ve mutsuzluğun hayatıma girmesine asla müsaade etmiyorum. Çünkü hayatım çok dolu. Kafamın içinde yığınla hedefler var. Zaman zaman heyecandan hangisini önce yapmalıyım diye şaşırıyor, karar vermekte zorlanıyorum. Ama bu zorlanmayı çok seviyorum. Çünkü bu heyecan kalbimin hızlı atmasına sebep oluyor. Hızlı atan bu kalbe kan yetiştirmek için alyuvarlarım telaş içindeler. Ciğerlerim ise oksijeni en ücra köşelere kadar götürme telaşında. Vücüdumun her organı bu grup çalışmasında birlik halinde. Bundan evvelki yazımda da belirttiğim gibi organlarımın bu telaşı beynime de taşınınca işte o zaman birleşip bana bazen sabahın 04.00’de bile olsa kalk diyorlar. Uyutmuyorlar beni. Hani çocukluğumuzdaki bayram sabahlarında olduğu gibi bütün ev halkı kalkmış yeni giysilerini giymiş sofralar hazırlanmışken yatabilir miydik? Üstelik yastığımızın altındaki yeni ayakkabımız 🙂

İşte benim artık her sabah giyilecek yeni ayakkabılarım var. Yani her gün heyecanla yataktan kalkacak nedenlerim var. Bu nedenleri ben yaratıyorum.

Nedenlerimin hiç bitmemesini istiyorum…
İNANILMAZ MUTLUYUM….

Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Bu yazıyı yazdığımdan saat sabahın 06.00’sı. Aaa neden diyeceksiniz. Ne deseniz haklısınız ama uyuyamıyorum. Uykum olmadığı için değil. Şu anda yatsam akşama kadar uyurum. Uyuyamama nedenim yaşamdan bir şeyleri kaçırma korkusu ile uyku tutmuyor.

Güne erken başlamak zamanı iyi değerlendirmek gibi düşünceler bazen sabahın 05.00’de beni uyandırıyor. Bazen saat 04.00 gibi uyanıyorum. Hani kalksam işe gitsem bence mahsuru yok. Ama bu sefer de kendime kızıyorum, abartma Tülay yat aşağı diyorum. Hayatı doya doya yaşama isteğim var. Uykuyu sadece sağlığım için gerektiğinden uyuyorum. Eğer uyumazsam kuvvetten düşerim hasta olurum ve bu sefer de hayatı kaçırabilirim. Oysaki hayatın her anını yaşamak istiyorum.

Geçen hafta bir sağlık problemi yaşadım. Düşündüm ne yapabilirim diye. Hastalıktan korkmak gibi bir düşünceden değil, hastalık hastası olduğundan da değil. Hemen doktora gittim. Emar çekildi, bir sürü tahliller yapıldı. Neticeler söylendi. Peki doktor şimdi ne yapmam gerekli dedim. Amacım ne yapılması gerektiğini bileyim, ilaç mı içilecek, krem mi sürülecek, spor mu yapılacak ne yapılacağını bilirsem rahatlarım. Hastalığın hayatımı engellemesini istemiyorum. Onun için acele doktora gidip bir an evvel tedavi neyse yapılsın ve ben yaşamaktan geri kalmayayım. Ve hiçbir şey keyfimi bozmasın.

Bence hayatın tek manası mutlu olmak. Bütün bu koşuşturmalarımız daha çok para kazanmak için. Çünkü çok kazanırsak daha iyi yaşarız. Çok kazanırsak ailemize daha çok katkıda bulunuruz. Onları daha çok mutlu ederiz ve onlar mutlu diye mutlu oluruz. Daha iyi bir yaşam için çalışıyoruz. Hepsinin son noktası mutlu olmak. Herhangi bir şeyi öğrenmek istediğimizde hemen bir okula yazılıyoruz ya da bir kursa gidiyoruz. Her şeyin kursu var (resim, lisan, fotoğrafçılık, sinema, matematik, spor vs..) peki nasıl mutlu olabilirim, nasıl yaşamalıyım, nasıl yaşarsam daha mutlu olurum diye bir kursa neden gitmiyoruz. Deneme yanılma metodu da var tabii ama zaman kaybı.

Verdiğim seminerlerin sonunda kişilerin itiraflarından anladığıma göre bir çok kişinin ihtiyacı var. Bence yaşamak bir sanattır. Bu yaşamın illaki çok hareketli, çok lüks yerlerde gezerek, o davet senin bu davet benim, ya da sürekli Avrupa ve Amerika gibi lüks seyahatler yaparak değil, insanın iç dünyasının huzuru önemli. Kendinden memnun olma, kendini sevme, ne istediğini bilme. Bu ne istediğini bilme cümlesi önemli. İnsan bazen yanlış bir şeyler bile isteyebilir. Ama bedelini ödemeye hazırsan ve gerçekten sahip çıkabiliyorsan bravo sana diyebilirim. Bu doya doya yaşama isteğimi anlatan harika bir şiir okumuştum yıllar önce. Tam benim duygularımı yansıtıyor. Aynı duygular içinde bir insanın var olduğunu bilmek hoşuma gidiyor. Sizi güzel bir şiirle baş başa bırakıyorum.

Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var

Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var;
Yaşadın mı, yoğunluğuna yaşayacaksın bir şeyi
Sevgilin bitkin kalmalı öpülmekten
Sen bitkin düşmelisin koklamaktan bir çiçeği

İnsan saatlerce bakabilir gökyüzüne
Denize saatlerce bakabilir, bir kuşa bir çocuğa
Yaşamak yeryüzünde, onunla karışmaktır,
Kopmaz kökler salmaktır oraya

Kucakladın mı sımsıkı kucaklayacaksın arkadaşını
Kavgaya tüm kaslarınla, gövdenle, tutkunla gireceksin

İnsan bütün güzel müzikleri dinlemeli alabildiğine
Hem de tüm benliği seslerle, ezgilerle dolarcasına

İnsan balıklama dalmalı içine hayatın
Bir kayadan zümrüt bir denize dalarcasına

Uzak ülkeler çekmeli seni, tanımadığın insanlar
Bütün kitapları okumak, bütün hayatları tanımak arzusuyla yanmalısın
Değişmemelisin hiçbir şeyle bir bardak su içmenin mutluluğunu
Fakat ne kadar sevinç varsa yaşamak özlemiyle dolmalısın

Ve kederi de yaşamalısın, namusluca bütün benliğinle
Çünkü acılar da, sevinçler gibi olgunlaştırır insanı
Kanın karışmalı hayatın büyük dolaşımına
Dolaşmalı damarlarında hayatın sonsuz taze kanı

Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var;
Yaşadın mı büyük yaşayacaksın, ırmaklara, göğe, bütün evrene karışırcasına
Çünkü ömür dediğimiz şey, hayata sunulmuş bir armağandır
Ve hayat, sunulmuş bir armağandır insana.

Ataol BEHRAMOĞLU

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Çocukluğumdan beri duyduğum bir tanım var; Aptal sarışın!

Bu tanıma uyan bir kadın olmayı asla düşünmedim ve hayatım boyunda da olmama mücadelesi verdim. Tabii bu mücadeleyi o kadar abarttım ki; akıllı görünücem diye kadınlığımı unuttum. Öyle yıllar yaşadım ki çok süslü bir kadın olmak boş kafalı ile eş anlamlıydı. Ne kadar sade ne kadar erkeksi görünürsen o kadar akıllı göründüğün zannedilirdi. Bizim jenerasyondaki kadınlarla yaptığımız sohbetlerde erkeklere çok kızardık. Çünkü erkekler o APTAL SARIŞIN dediğimiz kadınların peşinden koşardı. Ve biz bunu hiç anlayamazdık. O erkekler ki eğitimli ve kariyer sahibi erkeklerdi. O dönemdeki erkekler akıllı kadından kaçarlardı. Biz de onları kendilerine güvenleri yok diye yorumlardık. Hep “ERKEKLER BİZİ KALDIRAMIYOR, BİZİ TAŞIYACAK ERKEK BULAMAMAKTAN” şikayet ederdik. Ve gerçek de böyleydi çoğu için.

Ama artık herşey değişti. Bütün erkekler akıllı kadın istiyor ve akıllı kadınlarla birlikte olmaktan korkmuyorlar. Neden mi dersiniz?

Çünkü biz kadınlar değiştik. Aptal sarışının, aptalını attık ama sarışın kısmını aldık. Üstüne aklımızı koyduk. Akıllı ve sarışın ile yeni bir kadın tipi yarattık. Yani artık kadınlar çok akıllı ama bunu göstericeğim diye çaba sarfetmek yerine sarışın kısmını kullanıyor. Sarışın kısmı demek bakımlı, şık, kadınsı…

Neden yıllarca akıllı görünmenin erkeksi görünmeyle eş değer olduğunu sandık? Bunu da çok düşündüm. Bunun altında yatan neden ise; “Hafif kadın” damgası yememek için. Yani ahlaki değerlerimiz. Eğer çok süslenirsem ya karşımdaki erkek beni her an her şeye müsait sanırsa korkusunu yaşadık. Ahlaki değerlerimiz tabii ki önemli. Ama eğer biraz kadınsı görününce, ben ahlaki değerlerimi kaybedebiliyorsam zaten o zaman kişiliğimde bir değişme oluyor demektir ki o da bir seçimdir. Benim ilkelerim var, ahlaki değerlerimin sınırlarını ben belirleyebilirim.

Kimsenin bizi hafif bir kadın olarak görmemesi için kendimizi kapatmak yerine bunu iletişim yoluyla anlatmalıyız.. Bakın biz kafası çalışan, okuyan, çevresinde neler olup bittiği ile ilgilenen, kariyer sahibi, toplumda her zaman söyleyecek sözü olan, kendine saygısı olan, çevresine saygısı olan, bir toplulukta gündemi değiştirecek ve idare edecek kadar bilgisine güvenen ve özgüveni olan biriysek neden kadınsı olmaktan korkalım ki. İşte erkeklerin de istediği bu zaten: Akıllı ve kadınsı.

Neden dış görünüş bu kadar önemli diyeceksiniz. Yıllardır kişisel gelişim için yaptığım araştırmalarda şöyle bir sonuç yakaladım. Bu sonuç tabii ki istatistiki bir takım araştırmaların sonuçları.

Karşındakini etkilemenin kriterleri:

%60 dış görünüş
%30 ses tonu
%10 kelimeler
Hatta pazarlama konusunda uzman bir arkadaşım şöyle diyor. “Bu kriterler pazarlama dünyasında daha farklı. Son trendlerde %80-90 gibi dış görünüş olarak kabul ediliyor.” Gördünüz mü. Dış görünüşümüz çok önemli. Peki ben bir kadınım. Bu konuda herhangi bir tıbbi sorunum da yok. O zaman neden erkeksi görüneyim ki.

Ses tonu da çok önemli. Ama bu asla hiçbir estetik cerrahinin değiştiremiyeceği bir olayımız. Buradaki olay sadece beynimizin içindeki bilgilerin kadınsı bir şekilde ifade edilişi. Zaten karizma da budur benim için. Bilgilerin beden diline hoş bir şekilde yansımasıdır bence karizma.

Peki dış görünüşümüzü çok iyi hale getirdik diyelim, ses tonumuzu da ayarladık. Eğer %10 dediğimiz bilgi yani kelimeler dağarcığımızda yoksa sadece dış görünüşün ömrü kısa oluyor. Onun için hem kadınsı ama da akıllı kadınlar artık kazanıyor.

Yalnız şunu ifade etmek istiyorum. Kadın ve erkek ilişkilerini anlatırken sadece aşk, evlilik gibi kavramlar için yazmıyorum. Arkadaş olarak erkeklerle aramızdaki münasebetler için de geçerli bunlar. Çünkü bu dünyada ne onlar bizsiz ne de biz onlarsız yapamayız. Doğanın kanunu bu….

Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Sevmek

Posted on: 13/02/2009

Dünya Gazetesinin garaj kısmından girdiğimde her sabah bir köpek beni karşılıyor. Aslında sokak köpeği. Ama ulaştırma servisindeki arkadaşlar onunla ilgileniyorlar. Yemekhanedeki arkadaşlar da yemek veriyorlar. Böylece bizim bahçemizde yaşıyor. Gazetenin bahçesi hareketlidir. Sürekli arabalar girer çıkar bir sürü insan gelir geçer. O beyaz köpek kimseye tepki göstermez. Sürekli kafası karnının içine girmiş vaziyette kıvrılıp yatar. Ben her sabah ona günaydın derim ve sanki dediklerimi anlıyormuş gibi onunla her sabah konuşurum. Ne dediğimi anlamasa bile sesimin yumuşaklığından sevgi sözcükleri olduğunu anlıyor. En azından kendisine zarar vermek istemediğimi biliyor. Geçen sabah yine onunla sohbet ederken sırt üstü yattı ve beni sev dedi adeta.

Biliyorum amacı sadece karnını okşamamı istiyordu. Ben de bunu çok istiyorum. Ama o vahşi bir hayatın içinde yaşıyor. Yani kışın soğuk, yazın çok sıcak gibi tabiatın zorluklarını yaşıyor. Onu sevmemi istiyor ama ya korkar da kendini savunmak için tepki gösterirse. Isırır diye korkmadım, bunu yapmayacağını biliyorum. Sadece o da sevgisini belirtmek için patisini gelişigüzel kaldırıp bir yerimi çizer mi acaba diye korktum ve sevemedim. Yoksa elimin kirlenmesi umurumda bile değildi. O anda şöyle düşündüm. Hayvanlar bizden sevgi bekliyor ve buna karşılık veriyorlar. Sevildiklerini çok iyi anlıyorlar. Ama sevgilerini gösterirken istemeden zarar verebiliyorlar. Bunu bilinçsizce yapıyorlar. Onun patisini istemeden bir yerimize hızla vurması bir yerimizin kanamasına neden olabilir. Kanaması bir yana belki hemen gidip kuduz iğnesi olmak gerekli. Bu gibi bir nedeni düşünürken başka bir boyutu düşünmeye başladım. Oysaki insanlar sevdiklerine çoğu zaman bilerek isteyerek zarar verebiliyorlar. Bu nasıl bir duygu. İçinden geçen sevgiyi ifade etmekte ya da göstermekte zorlandıklarında kaba kuvvete başvurup, sonra da mazeret olarak seni o kadar çok seviyorum ki..diye söze başlıyorlar. Hayır hayır ben sevdiklerine inanmıyorum. Sevginin ifade edilişi bu olmamalı…bahçedeki köpeği çok seviyorum ama aramızdaki tek farkın akıl olduğunu biliyorum ve aklımı kullanarak sevgimi ifade etmek istiyorum.

Hakimiyetleri sevmiyorum..ama istediğim bir tek hakimiyet var..

SEVGİNİN DÜNYAYA HAKİM OLMASINI İSTİYORUM.

Sevgiler

Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Başarı önemli bir kelime. Hepimizin hayatında yeri var.Şimdi neye göre başarı diyeceksiniz. Haklısınız hiç itirazım yok. Herkesin kendine göre kıstasları olabilir. Başarının hayatımıza getirdiği en olumlu duygu mutluluktur. Mutlu olduğum zaman sindirim sistemim harika çalışıyor, her gün yüzüme sürdüğüm makyaj malzemeleri o gün bir başka güzel duruyor, o gün kuaförüm saçımı çok güzel yapıyor. Saç hiç itiraz etmiyor. Geçen hafta giydiğim buluz sanki bugün daha yakıştı. Yüzümdeki çizgiler bugün adeta yok oldu. Herkes beni bugün daha iyi anlıyor, herkes bana bugün çok iyi davranıyor.

Herşey istediğim gibi.

Bütün bunları ben yaratıyorum. Çünkü mutluyum.

Mutlu olduğum için çevreme pozitif enerji saçıyorum ve o pozitif enerji başkalarının negatifliğini bana yansıtmıyor. Bir kalkan gibi beni koruyor. Peki bu kadar faydası olan bu mutluluğu sürekli hale getirmek mümkün değil mi? Çocukluğumda hep mutluluklar anlıktır, sürekli mutluluk yoktur gibi bir bakış açısında büyüdüm. Uzun yıllar da bunun doğru olduğunu sandım. Oysaki yanlış bir düşünce şekli imiş. Çünkü artık hayatımda mutluluklar sürekli, sıkıntı ve stresler anlık oldu. Biliyorsunuz güzel bir bakış açısı da şöyle:

“Bir şeyi bir kişi yaptıysa, herkes yapabilir.”

Mutluluğun kaynağını bulmak gerekli. Ah keşke parayla satılan bir şey olsaydı. Ama maalesef değil. Onu hak etmek gerekiyor. Yoksa gelmiyor ya da ışığını yansıtmıyor. Mutluluğa gidiş yolları çok fazla. Bugün sadece bir tek yolu yazmak istiyorum.

Ne yaparsan en iyisini yap

Evet eğer yaptığımız işin en iyisini yaparsak önümüzde bir sürü kapı açılacaktır. En önemlisi o konuda vazgeçilmez olmak. Vazgeçilmez olmak sadece ego tatmini değildir. Ulaşmak istediğiniz hedeflere daha çabuk ulaşmanızı sağlar. Ulaşılan her hedef de insana başarı ve mutluluk getirir. Yapılan işin önemi yoktur. 04.10.2005 tarihinde bütün gazetelerde şöyle bir haber vardı. Orgeneral Hilmi Özkök, Harp Akademileri Komutanlığı’nın 2005-2006 eğitim ve öğretim yılı açılışı nedeniyle düzenlenen törende yaptığı konuşmada eski yıllarda başından geçen bir olayı şöyle anlattı;

Orgeneral Özkök, Ankara’da görevdeyken 5. kattaki yeni evine taşınmak için hamal çağırdığını, taşınacak çok büyük bir büfenin de olduğunu, dar merdivenlerden bunu 5.kata taşımakta oldukça zorlandıklarını belirtti. Org. Özkök, önce bu büfeyi birkaç hamalın önünden ve arkasından tutarak taşımaya çalıştığını, ancak dar merdivenler nedeniyle bunu başaramadıklarını söyledi. Bir hamalın büfeyi belli bir eğimle yüklemelerini istediğini, kendisinin ise “Nasıl taşıyacaksın tek başına, olmaz.” Dediğini kaydeden Org. Özkök, büfeyi hamalın dediği gibi sırtına yüklediklerini, hamalın büfeyi kimseye elletmeden dar merdivenlerden 5. kata basamakları tek tek çıkarak taşıdığını kaydetti.

Hamalın büfeyi yerine yerleştirip mendiliyle alnını sildikten sonra kendisine “Komutanım, Ankara’da bu büfeyi bu kata çıkaracak benden başka hiçbir hamal yoktur” diye övünerek kendisine söylediğini dile getiren Özkök, “Ben hala bunu söylerken burnumun direği sızlar. O hamal benim liderimdi. O bana en büyük şeylerden birisini öğretti, görevin ne olursa olsun, onun en iyisini yapmak ve onunla övünmek. Muhtemelen o hamal evine gittiğinde çocuklarına büfeyi nasıl taşıdığını övünerek anlatmıştır.” Diye konuştu.

Evet önemli olan işin küçük veya büyük olması değil. Başarıyı getiren o işi en iyi şekilde yapma. Hayatımızın her alanında bir şey satın alırken, bu hizmet olabilir ya da bir eşya olabilir ama en iyisini almak isteriz ve memnun kaldığımız bir hizmeti de sürekli çevremize anlatır insanları oraya yönlendirmeye çalışırız. İyi hizmet alan da mutlu, hizmeti veren de mutlu. Bence mutluluğun temel taşlarından biri yaptığın işi iyi yapmak ve sevmek.

Sevgiler…

Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Bu köşede yazı yazmaya başlayalı 2 seneyi geçti. Yazılarım hep Kişisel Gelişim başlığı altında oldu. Bu başlığın altında duygularımız, düşüncelerimiz ve davranış biçimlerimiz hakkında yazılar yazdım.

Çok kereler aşk ve sevgi üstene yazdım. Kendi aşklarımı yazdım. Eğrisiyle doğrusuyla aynen yazdım. Kaç kere aşık olduğumu anlattım size. Keyiflerimi yazdım. Üzüntülerimi yazdım. Kendimle hesaplaşmalarımı yazdım. Seyrettiğim filmlerdeki duygu ve düşünceleri yazdım. Okuduğum kitaplardaki insanları yazdım. Harika şiirler ve şarkı sözleri yazdım. Bazı yazarlardan alıntılar yaptım. Ünlülerin hayatlarından alıntılar yaptım.

Bu yazdıklarımdan çok etkilenenler oldu. Okuduklarından etkilenip harika mailler atanlar oldu. Sayende hayatımı değiştirdim diye yazanlar oldu. Hüzünlü gecelerinde yazılarıma rastlayıp ağlayarak bana gecenin 03.00’ünde mail atanlar oldu. Aşklarının bütün ayrıntılarını bana anlatanlar oldu. Şimdi ne yapmalıyım diye yardım isteyenler oldu. Özellikle 20’li yaşlardaki gençlerin flörtlerindeki zorluklardan bunalıp yardım isteyen mailleri oldu.

Kişisel Gelişimi size bilimsel olarak anlattığım yazılarım da oldu. Hatta bir bilim adamı bana attığı mailinde şöyle diyordu;
“Yazılarınıza makale diyorum çünkü yazdıklarınız bilimsel yazılar.” Bu ifade beni çok motive etmişti. Bir başka kişi ise mailinde şöyle diyordu; “Yazılarınızın tamamını bugün buldum. Hani insan harika bir pasta yerken hemen bitsin istemez ya. Yavaş yavaş yer ki tadına varmak için. Ben de yazılarınızın hepsini birden okuyup bitirmek istemiyorum. Yavaş yavaş içime sindire sindire okumak istiyorum. Keyifine vararak okuyacağım.”

Anadolu’nun en ücra köşelerinden mailler geldi. Bir gün yazınız gecikse telaşa düşüyorum diyenler oldu. Bu kadar mail gelince dostluklar olmaz mı? Tabii ki oldu. Hatta yüz yüze görüştüklerim bile oldu. Kıymetli dostlarım oldu. Hiç görüşmediğimiz halde sürekli mailleştiğimiz dostlarım oldu. Bu arada beni hiç görmedikleri halde ilanı aşk edip arkadaşlık teklif edenler de oldu 🙂

Her hafta bu köşede yazı yazmaktan çok memnunum. Eğer benden bir şeyler öğrendiyseniz, bilin ki ben de sizden çok şey öğrendim. Siz benim yazılarımdan keyif aldıysanız ben de sizin maillerinizden çok keyif aldım. Hayatın içinde birlikte adımlar attık.

Çoğu kez bir konu belirleyerek bilgisayarımın başına oturuyorum. Ama bilgisayarın başından kalktığımda bambaşka bir konu yazmış oluyorum. Bugün olduğu gibi. Bugün yazacak güzel bir konum vardı. Parmaklarımı bilgisayarın klevyesine koyduğumda bu yazı parmaklarımdan kendiliğinden döküldü. Demek ki bugün size duygularımı açmak istedim. Aklımdan ne geçiyorsa aynen yazmak istedim.

Her zaman şu yapılmalı, bu yapılmalı diye yazı yazmak istemiyorum. “meli” ve “malı” ekleri bazen insanı sıkıyor. Hayatın akışına kendini kaptırıp konuşmak dertleşmek istiyor insan. İşte öyle günlerden birini yaşıyorum bugün.

Keyfim yerinde. Neşem yerinde. Çok mutluyum. Sizin de çok mutlu olmanızı diliyorum.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

İnsan kaynakları
Size bugüne kadar aşktan bahsettim. Kişisel gelişim konularından bahsettim. Bu konuları bilimsel metotlarla anlatmak yerine yaşamın içindeki duygularımızla anlatmayı tercih ettim. Tecrübelerimi aktardım. 20 yıldır okumalarım ve aldığım eğitimlerimi size aktardım. Ama benim bir de mesleğim var. 20 yıl İnsan Kaynakları Müdürlüğü yaptım.

Düşündüm ki gençlerin iş hayatı hakkında bilmek istedikleri çok şey var. Biraz da bu konuda sizlere bildiklerimi aktarmak istiyorum. Yıllar boyunca çalıştığım şirketin eleman alımlarını ben yaptım. Vasıfsız elemanı da ben aldım, üst düzey çalışanları da ben aldım. Bu konuda çok tecrübem var.

İŞ GÖRÜŞMELERİNDE NELERE DİKKAT EDİLMELİ?

Prof.Dr.Albert Mehriban’ın iletişime dair yapmış olduğu araştırma sonuçları şöyledir;

BEDEN DİLİ %55
SES TONU %38
KELİMELER %7
Bunu neden yazdım biliyor musunuz? İş görüşmelerine giderken kıyafete çok özen gösterilmeli. Yani kapıdan içeriye girerken sizin için kararın çoğu verilmiş oluyor. Eğer o görev için beden diliniz iyi değilse o işi baştan kaybediyorsunuz. Çünkü kapıdan içeriye giriş çok önemlidir. Kendine güvenli bir duruş sizi ele verir. Hele bir de el sıkışınız. “Merhaba” deyişiniz.

Eğer el sıkışırken karşınızdaki kişinin ellerini parmaklarınızın ucu ile tutarsanız karşınızdakine güven vermezsiniz. Tokalaşırken karşınızdakinin elini avucunuzun içine alıp kavramalısınız. Ondan sonra kuvvetli bir sıkış gereklidir. Ama sakın karşı taraf şimdi elimi nasıl kurtaracağım diye endişelenmesin 🙂 El sıkışmasını yaparken karşınızdakinin gözlerine bakıp “merhaba” demelisiniz.

İş görüşmelerine giderken erkeklerin mutlaka takım elbise ile gitmesi gereklidir. Kadınların ise ceketleri olmalıdır. Bu kıyafetlerin koyu renk olmasına özen gösterilmeli. Kot pantolon ile gidilen iş görüşmesi karar aşamasında yetkiliyi olumsuz etkiler. Saçların çok düzgün taranmış, traş olunmuş, bayanların biraz makyaj yapmalarında hiçbir mahsur yoktur.

Kapıdan içeriye girmeyi iyi bir şekilde geçtik diyelim. İkinci önemli sorun ses tonu. Yani kendinizi anlatış biçiminiz. Kendinizi anlatırken anlattıklarınıza inandığınız sesinizden belli olmalı. Bazen insan yapmayı çok istediği bir hedefini söylerken sesinin tonu ben bunu asla başaramam der gibi güvensizdir. Ses tonu insanı ele verir. Kendinizi ifade ederken karşınızdaki yetkilinin aklından şu cümleler geçmektedir: “Bu kişiyi hangi özelliğinden dolayı işe almalıyım?”

Yetkili bu sorunun cevabını aramaktadır. Şimdi sıra neler yaptığınıza geldi. Hangi okulu bitirdiniz? Yetkinlikleriniz nelerdir? Yabancı lisanınız var mı? Daha önceki iş hayatınızdaki tecrübeniz yeterli mi?

İş görüşmesinin tüm safhaları önemlidir. Ama inanın bazen yetkinlikleri iyi olduğu halde kendine güvensizliği ve dış görünüşündeki özensizliği yüzünden işe almamışımdır. Bazen de kişinin tecrübesi olmadığı halde beden dili ve kendini ifade ediş biçimi öylesine güven veriyor ki ben o kişiyi işe almışımdır. Çok da başarılı olmuştur.

İş görüşmelerinde kendine güven, lisan bilmek ve üniversite mezunu olmak kadar önemlidir. Başarılar diliyorum.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

En büyük zevkim kitapçı dolaşmaktır. Saatlerce bakarım bakarım. Adeta kendimi kaybederim. Bütün kitapları almak gelir içimden. Eskiden kitapçıya gittim mi en az 10 tane kitap alırdım. Artık bir tane bir tane alıyorum. Sanki aldığım kitapları evimde hapsediyormuşum gibi bir his içine giriyorum. Çünkü kitap demek bilgi demek. Bilginin hapsolması hoşuma gitmiyor.

Eskiden bir arkadaşım bana bir kitap tavsiye ettiğinde asla onunkini almazdım. Mutlaka o kitaptan benim de bir tane olsun ve kütüphanemde dursun. Tabii bu davranış yıllar içinde çok büyük bir kütüphanem olmasına yol açtı. Artık kitaplar eve sığmaz oldu. Oysaki bilgi paylaşıldıkça büyüyen bir şeydir. Bu düşünceye inanıyordum ama kitaplarımdan bir türlü vazgeçemiyordum. Bir yıl önce bir gün kitaplarımla vedalaştım. Bütün kitapları kolilere koydum. Tam 20 koli oldu. Gazetede okumuştum Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği ile bir kargo şirketi anlaşmışlar. Kolileri evinizden gelip alıyorlar ve ihtiyacı olan okullara götürüyorlar. Bu işlemi hiçbir ücret almadan yapıyorlar. Ben Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneğinin çalışma şekline çok güveniyorum. Öğrencilere burs verme çalışmasında çok başarılı oldular. Binlerce öğrenciye burs verdiler. Hatta ben de 4 tane üniversite öğrencisine burs verdim. Üniversite 1’den aldım son sınıfa kadar devam ettim. Onun için kitaplarımı da onlara teslim ettim.

Kitaplar gidince kütüphane boşaldı. Şimdi yeniden dolmaya başladı. O kitapları fakir öğrencilerin okuyacağını bilmek beni çok rahatlattı. İnanılmaz mutluluk duyuyorum. Bundan sonra asla kitapları evimde tutmamaya herkesle paylaşmaya karar verdim. Çünkü; BİLGİ PAYLAŞILDIKÇA BÜYÜR

Günümüzde bu kadar çok kitapçının olmasının nedeni neden dersiniz? Çünkü milyonlarca insan bildiklerini yazarak çevreleriyle paylaşıyorlar. Kitabevleri de bu bilgilerin bizlere aktarılmasını sağlayan ticari yerler. Farkında mısınız artık insanlar bilgi satarak çok paralar kazanıyorlar. Eskiden bu kadar kitabevi mi vardı? Şimdi mağaza gezer gibi kitabevi geziyoruz. (Tabii ki büyük şehirlerde) Açılan her bir kitabevi bana inanılmaz mutluluk veriyor. Yani bilginin paylaşılması.

Benim burada yayınlanan yazılarımın da nedeni bilgi paylaşımı. Bütün bildiklerimi, kitaplardan okuduğum bilgilerin harmanını ve hayat tecrübemi sizlere aktarıyorum. Sizlerden gelen maillerden anlıyorum ki yazılarım çok beğeniliyor. Özellikle traj raporlarına baktığım zaman oldukça fazla okurum var.

Yazılarımı Maksimum.com sitesinde yazıyorum. Ama google girdiğim zaman görüyorum ki çok fazla site yazılarımı sitelerinde kullanıyorlar. Bunun benim için hiç mahsuru yok. Önemli olan bilginin çoğalarak daha çok insana ulaşması. Başka başka sitelerin yazılarımı kullanmasından çok memnunum. Ama iyi bir okuyucu bilginin kaynağını da bilmek ister. Maksimum.com sitesindeki yazılarımın altında mail adresim ve “Tülay Bilin kimdir?” diye bir bölüm var. Yazılarımı alan bazı siteler bu bölümü almıyorlar. Yazılarımın altına sadece Tülay Bilin diye yazmışlar. Oysaki sadece mail adresimi yazmaları bile yeterli. Önemli olan okuyucunun bana ulaşması ve akıllarına takılan soruları bana sormaları. Çünkü ben de gelen maillerden besleniyorum. Onların sorduğu bazı sorulardan yeni yazılar çıkarıyorum. Yazılarımı diğer internet siteleri kullanabilir ama lütfen altına mail adresimi yazmak koşuluyla. Ancak o zaman el el tutuşup büyük halkalar halinde yayılabiliriz.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Etiketler:

“Bir kitap okudum, hayatım değişti” denir ya işte benim de hayatımda bu sözü söyleyebileceğim bir sürü kitabım oldu. Her biri ile hayatım değişti. Bugün bunlardan bir tanesinin ismini yazmak istiyorum. Kitabın adı; GÜNÜ YAKALAYIN. Yazarı; Danny COX Ve Hoover

Bu kitabı çok eski yıllarda okumuştum. Bana bir bakış açısı kazandırmıştı. Kitaptan bir bölüm yazmak istiyorum:

“Eğer gerçekten yüksek performanslı bir kişi olmak istiyorsanız şu üç etkinliği yerine getirmelisiniz.
1. Geçmişte ve günümüzde, yüksek performanslı insanların ne düşündüklerini ve nasıl hareket ettiklerini öğrenin ve gözünüzde canlandırın.
2. Yüksek performanslı kişiler ne yapıyorsa, siz de onu yapın.
3. Yüksek performanslı insanların kişisel özelliklerini kendinizde geliştirmeye çalışın.”

Bu kitabı okuduğum günden beri biyografi tarzındaki kitapları okumaya gayret ettim. Başarı öyküleri beni daima etkiledi.

Hele motivasyonumun düşük olduğu zamanlarda hemen kendimi kitapçıda bulurum. Performansı yüksek kişilerin hayat hikayelerini ararım. Bütün sıkıntılarımı unuturum. Kendimi zımba gibi hissederim. Yapmayı istediğim ama bir türlü başlayamadığım bir işe hemen başlarım ve keyifle bitiririm. Çünkü başarılı insanların hayat hikayelerini okurken onların ne zorluklarla mücadele ederek başarıya ulaştıklarını bilmek beni tembellikten kurtarır.

Kişisel Gelişim türü kitapların benim için en önemli yazarı olan Anthony Robbins şöyle yazıyor; “Çevrenizin kısıtlayıcı zincirlerini kırmanın en önemli yolu, bilgidir. Dünyanız ne kadar acımasız olursa olsun, başkalarının başarılarını okuyabilirseniz, sizi başarıya götürecek inançları yaratabilirsiniz.”

Öğrenmenin zevkine okuma sayesinde ulaştım. Bilim adamlarının son yıllarda üzerinde uğraştıkları en önemli şey yaşlanmayı durdurmak. Biliyorsunuz yeni yeni kremler buluyorlar. Spor yapmamızı ve sağlıklı beslenmemizi öneriyorlar. Bunların hepsi doğru ama insanın yaşlanmayla mücadele edeceği tek yolu Henry Ford söylemiş; “İNSAN ÖĞRENMEYİ BIRAKTIĞI GÜN YAŞLANIR”

Fiziksel yaşlanmanın hiç önemi olmadığına inanıyorum. Gerçek yaşlılık, ruhun yaşlanması. Yaşlanmayı asla düşünmüyorum 🙂

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Öncelikle sizlerden özür diliyorum. Çünkü geçen hafta yazımı yazamadım. Bir sürü mail geldi. Merak etmişler. Tanımadığın kişiler tarafından merak edilmek nasıl bir şey diye soracaksınız. İnanın ben de kendime sordum. Sadece şunu söyleyebilirim ki harika bir duygu. Neden yazmadığıma gelince evimi taşıdım. Tabii ki bilgisayarın bağlanması uzun sürdü. ADLS bağlantısının uzun sürdüğünü sanmayın. Bir günde bağladılar. Eşyaların yerine yerleşmesi biraz uzun sürdü.

Taşınmanın en zor tarafı elektrik, su, telefon, doğalgaz ve ADLS bağlantılarının yapılması olarak düşünüyordum. Yanılmışım. Bu türlü işleri hep gözümüzde büyütürüz. Çünkü bu güne kadar alışmışız “bugün git, yarın gel” cümlesini duymaktan. Eskiden kuyruklara girersin, saatlerce beklersin, veznede para yatırma faslı sonra yine aynı kuyruklara girme faslı. Bütün işler bittikten sonra acaba ne zaman bağlanır diye sorarsın bir hafta içinde bağlanır derlerdi. Şimdi ise bekleme yok, kuyruk yok. Tek bir kağıt doldurup teslim ettim. Yarın bağlanacak dediklerinde inanamadım. Bütün işlemler çok kısa bir sürede bitince çok şaşırdım. Çok sevindim. Çok zor bir iş başarmanın sevincini yaşadım. Ülkem adına çok sevindim. Çok şükür birçok şey düzeldi diye. Bir gün bu sevinç ile yaşadım.

Ama ertesi gün bu sevinç yerini üzüntüye bıraktı. Bu kadar küçük şey için sevine sevine bu hale geldik zaten. Şükür etmek güzel bir şey. Ben de yemek yerken her zaman şükrederim. Ama her şeye şükrederek yerimizden kalkmadan yaşamak da iyi bir şey değil. Dünyanın bir yerinde insanlar Ay’a turistik gezi yapıyorlar ya da Ay’dan arsa almaya başladılar biz hala telefonu bağlatırken sıra beklemedik diye seviniyoruz. İşte bu sevinmelerimiz yüzünden yerimizden kalkıp bir şeyler yapma gereği duymadık. İleriye bakma gibi bir alışkanlığımız olmadı. Bize öğretilen tek şey senden aşağıdakilere bak ve şükür et. Peki şükür edelim de, atı alan Üsküdar’ı geçti. Biz neden yerimizde oturuyoruz.

Çünkü biz suçu başkasına atmaya bayılılız. Biz neden ilerleyemedik diye sorarsak herkes hükümetleri suçlu bulur. O hükümet bunu yapmadı, şu hükümet bunu yapmadı diye. Haklılar tamam. Peki bizim hiç mi suçumuz yok. Birey olarak suçlu değil miyiz? Bence en büyük suçlu biziz. Çünkü kişisel olarak kendimize saygımız olmadığından başkalarına da olamıyor. Kuyruklarda saygısızız. Benim işim olsun da gerisi önemli değil dedik. Hep bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın dedik. Birey olarak kendimizi eğitemedik. Çocuklarımıza bu saygıyı aşılayamadık.

Telefon elektrik işlerim çabuk oldu diye sevinemeyeceğim…üzgünüm…DAHA İYİSİNİ İSTİYORUM.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Geçen haftaki yazımı bitirirken bu hafta ne yazacağımı son satırlarda belirtmiştim. Size hatırlatma yapmak için geçen haftaki yazımın son paragraflarından başlamak istiyorum.

“Yeni gençlere bakıyorum daha yirmili yaşlarda çalıştığı büyük bir holdingden istifa edebiliyor. Kendilerine öylesine güvenleri var ki ben master yapmaya gidiyorum ya da yurt dışına gidiyorum diyebiliyor. Nasıl olsa masterını bitirdikten sonra daha kuvvetli geri geldiği zaman holdingin kendisini alacağını biliyor. Üç dört aylığına yurt dışına lisan öğrenmeye gidiyor ve istifa ediyor. İşini kaybetmeyi göze alıyor. Çünkü daha kuvvetli olarak geri geleceğini biliyor. Aslında vazgeçilmez olduğunu biliyor. Bu kendine güven nereden geliyor derseniz şöyle ifade edebilirim: BİLGİDEN.
Yıllarca İnsan Kaynakları Müdürlüğü yapmış biri olarak şunu da ifade etmek istiyorum üniversite mezunu olmak bu çağda gerekli ama yeterli değil. Bir iş yerinin sizi seçmesi için bir konuda daha çok bilgi sahibi olmanız gerekli.
Öyle iseniz iş bulmanız daha kolay, hatta siz seçim yaparsınız. Eğer üniversite mezunuyum, master yaptım ve lisanım da var ama iş bulamıyorum diyorsanız nedenlerini önümüzdeki hafta yazmaya devam edeceğim.”

İşte geçen haftaki yazımı böyle bitirmiştim. Ama bilgi kadar önemli olan başka unsurlar daha var. Beden dili ve dış görünüş bilgi kadar önemlidir. Bununla ilgili yazdığım bir başka yazımdan burada alıntı yapmak istiyorum:

İş görüşmelerine giderken kıyafete çok özen gösterilmeli. Yani kapıdan içeriye girerken sizin için kararın çoğu verişmiş oluyor. Eğer o görev için beden diliniz iyi değilse o işi baştan kaybediyorsunuz. Çünkü kapıdan içeriye giriş çok önemlidir. Kendine güvenli bir duruş sizi ele verir. Hele bir de el sıkışınız. “Merhaba” deyişiniz. Eğer el sıkışırken karşınızdaki kişinin ellerini parmaklarınızın ucu ile tutarsanız karşınızdakine güven vermezsiniz. Tokalaşırken karşınızdakinin elini avucunuzun içine alıp kavramalısınız. Ondan sonra kuvvetli bir sıkış gereklidir. Ama sakın karşı taraf şimdi elimi nasıl kurtaracağım diye endişelenmesin 🙂 El sıkışmasını yaparken karşınızdakinin gözlerine bakıp “Merhaba” demelisiniz.

İş görüşmelerine giderken erkeklerin mutlaka takım elbise ile gitmesi gereklidir. Kadınların ise ceketleri olmalıdır. Bu kıyafetlerin koyu renk olmasına özen gösterilmeli. Kot pantolon ile gidilen iş görüşmesi karar aşamasında yetkiliyi olumsuz etkiler. Saçların çok düzgün taranmış, traş olunmuş, bayanların biraz makyaj yapmalarında hiçbir mahsur yoktur.

Kapıdan içeriye girmeyi iyi bir şekilde geçtik diyelim. İkinci önemli sorun ses tonu. Yani kendinizi anlatış biçiminiz. Kendinizi anlatırken anlattıklarınıza inandığınız sesinizden belli olmalı. Bazen insan yapmayı çok istediği bir hedefini söylerken sesinin tonu ben bunu asla başaramam der gibi güvensizdir. Ses tonu insanı ele verir. Kendinizi ifade ederken karşınızdaki yetkilinin aklından şu cümleler geçmektedir, “Bu kişiyi hangi özelliğinden dolayı işe almalıyım?”

Yetkili bu sorunun cevabını aramaktadır. Şimdi sıra neler yaptığınıza geldi. Hangi okulu bitirdiniz? Yetkinliklerinizi nelerdir? Yabancı lisanınız var mı? Daha önceki iş hayatınızdaki tecrübeniz yeterli mi? İş görüşmesinin tüm safhaları önemlidir. Ama inanın bazen yetkinlikleri iyi olduğu halde kendine güvensizliği ve dış görünüşündeki özensizliği yüzünden işe almamışımdır. Bazen de kişinin tecrübesi olmadığı halde, beden dili ve kendini ifade ediş biçimi, öylesine güven veriyor ki ben o kişiyi işe almışımdır. Çok da başarılı olmuştur.

İş görüşmelerinde kendine güven, lisan bilmek ve üniversite mezunu olmak kadar önemlidir.
Başarılar diliyorum.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

25 yıl Hürriyet Gazetesi’nde çalıştım. Sonuçta mutlu bir çalışma hayatım oldu. O yıllarda çevremdeki herkes çok mutluydu. Çok kişiyle hala görüşüyoruz. Hep eski yılları konuşuyoruz. O zamanlar istifa edip gidene pek rastlamazdık. Ya evlenir ya da emekli olurdu. Yani başka işe geçmek istiyorum ben bu işi beğenmiyorum diye istifa edeni hiç görmedim. Aman iyi bir işim var diye dört elle sarılırdık. Kapıdaki güvenlikçisinden tut, müdürüne kadar herkes zevkle çalışırdı. Gözü başka şirketlerde olmazdı. Bu iyi bir şey mi? O günkü şartlar gereği böyleydi. Büyük şirkette çalışmanın güvencesi ile mutluyduk. Arkamızda dev gibi bir holding olması insana güven veriyordu. Nerede çalışıyorsun dedikleri zaman Hürriyet Gazetesi deyince bütün kapılar açılıyordu. Ben tek başına bir şey halledemeyince Hürriyet’in adını kullanıyordum.

Yeni gençlere bakıyorum daha yirmili yaşlarda çalıştığı büyük bir holdingden istifa edebiliyor. Kendilerine öylesine güvenleri var ki ben master yapmaya gidiyorum ya da yurt dışına gidiyorum diyebiliyor. Nasıl olsa master’ını bitirdikten sonra daha kuvvetli geri geldiği zaman holdingin kendisini alacağını biliyor. Üç dört aylığına yurt dışına lisan öğrenmeye gidiyor ve istifa ediyor. İşini kaybetmeyi göze alıyor. Çünkü daha kuvvetli olarak geri geleceğini biliyor. Aslında vazgeçilmez olduğunu biliyor. Bu kendine güven nerden geliyor derseniz şöyle ifade edebilirim: BİLGİDEN

Yıllarca İnsan Kaynakları Müdürlüğü yapmış biri olarak şunu da ifade etmek istiyorum üniversite mezunu olmak bu çağda gerekli ama yeterli değil. Bir iş yerinin sizi seçmesi için bir konuda daha çok bilgi sahibi olmanız gerekli.
Öyle iseniz iş bulmanız daha kolay, hatta siz seçim yaparsınız.

Eğer üniversite mezunuyum, master yaptım ve lisanım da var ama iş bulamıyorum diyorsanız nedenlerini önümüzdeki hafta yazmaya devam edeceğim.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Siz nasıl birisiniz?

“Hangi konuda?” dediğinizi duyar gibiyim. Haklısınız. Birçok konuda değişken davranış gösterebilirsiniz. Ben de öyle.
Bahsetmek istediğim konu şu; Bir derdimiz olduğunda hepimiz farklı davranırız. Bir grup insan içine kapanır. Kimselere derdini açmaz. O dönem arkadaşları ile birlikte olmak istemez. İçine kapanır ve herkesten kaçar. Ödü kopar ona bir şey soracaklar da derdini anlayacaklar diye. Hatta çevremde öyle insanlar var ki hasta olduğundan kendisini ziyarete gelmesini bile istemezler. Hatta geçen sene bir arkadaşımın kız kardeşi hastalandı. Öyle sıradan bir hastalık değildi. Durumu gayet ciddi idi. Arkadaşıma kız kardeşini ziyaret etmek istediğimi söyledim. Çok şaşırdığım bir cevap verdi; “Aman Tülay sakın gelme. Kimseyle görüşmek istemiyor. Acizliğini kimsenin görmesini istemiyor.” Tamam dedim ve gitmedim. Bence hastalık acizlik değildir. Hepimiz hastalanabiliriz. Bu onun tercihi olduğu için saygı duydum ve gitmedim.

Bu konuda çevremi çok inceledim ve kitaplar okuduğum için bazı insanlar zor durumlarında içlerine kapanıyorlar. Oysaki ben zor durumda ya da hasta olduğum zaman dostlarım ile sorunlarımı paylaşmayı çok severim. Bazen bu konuları konuştuğumuz zaman ben hemen durumu aydınlatmak için şöyle derim; “Aman ben hastalandığım zaman kendi kendime yatmak istemem, beni yalnız bırakmayın.” Önüme gelen herkesle sorunlarımı paylaşacak değilim ama önemli dostlarım var. Onlarla sorunlarımı paylaşmayı severim.

Hangisi daha doğru diye soracak olursanız bilimsel olarak bir açıklamada bulunamam. Bu psikolojinin alanına girer. Onun için bu konuda ahkam kesmek istemem. Ama bir kişisel gelişim uzmanı olarak cevap vermem gerekirse; Paylaşmaktan yanayım. Çünkü derdini söylemeyen derman bulamaz diye bir atasözü vardır bilirsiniz. Bir de şöyle denir; ÜZÜNTÜLER PAYLAŞTIKÇA AZALIR, SEVGİLER PAYLAŞTIKÇA ÇOĞALIR.

Dışa açık olmanın daha iyi olduğunu savunuyorum. Bu konuda yazar Orhan Pamuk bir röportajında (Kitabın adı UMUT PEŞİNDE, yazar ORAL ÇALIŞLAR, sayfa 61) şöyle demiş;

“Kitaplarımda, yarı karanlık bölgelere ve kırılganlık anlarına, tıpkı nakkaşlar gibi önem verdiğim gibi, kimi zaman üzüldüğümün, dertlendiğimin fark edilmesini isterim. Bunlar önemlidir. Tanpınar’ın yaptığı bir ayrım vardır. İki türlü kahraman vardır der, içe dönük ve kederli olanlar, dışa dönük ve her zaman muzaffer olanlar. İçe dönük ve kederli olanlar hep ötekileri kıskanır.”

Ben de aynı düşüncedeyim; Dışa dönük olan her zaman muzaffer olur. Her şeyden önce dertlerini içine atmadığı için fiziksel olarak daha sağlıklı olur. Paylaştığı için alternatifleri görebilir ve sorunlarına kısa yoldan çare bulur. Bir de Orhan Pamuk’un dediği gibi dertlerimi başkaları fark etsin ben anlatmayayım diyor. Bakar mısınız nasıl değişik fikirler çıktı ortaya. Bir de şu anda sizin aklınızdan geçenler var ki onları bilmek isterdim.

Dertleri koyun ortaya dostlarınız bir ucundan tutsun ki hafiflesin. Belki başkalarının fikirleri daha iyidir nerden biliyorsunuz. Bakın Bernard Shaw ne demiş; AKILLI İNSAN AKLINI KULLANIR, DAHA AKILLI İNSAN BAŞKALARININ AKLINI DA KULLANIR.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Son okuduğum kitabın adını, yazımın başlığı olarak kullanmak istedim. Yazarı Dr. John Izzo. Pegasus Yayınevi’ nden çıkmış.

Kitabı çok beğendim. Kitab 235 bilge kişi ile yapılan röportajların sonuçları üzerine yazılmış. Bu 235 kişi 59-105 yaş arasındaki kişilerden seçilmiş. 1000 kişiye sormuşlar, “Çevrenizdeki bilge diye tanımladığınız bir tanıdığınızın ismini söyler misiniz?”. Böylece 235 kişi ile röportaj yapılmış. Bu röportajların sonucunda ortaya hayatın 5 sırrı çıkmış ve bu kitap böylece yazılmış. 59-105 yaş aralığındaki bu kişilere sorulan sorulardan bazılarını yazar okuyucu ile paylaşmış. Şimdi kitaptan alıntı yaparak bu soruları sizlere sormak istiyorum?

1- Bir akşam partisinde olduğunuzu ve herkesin bir çember etrafında oturduğunu düşünün. Ev sahibi, hayatlarını birkaç dakika anlatması için herkesi davet eder. Eğer partideyseniz ve bu birkaç dakikada hayatınız hakkında insanların mümkün olduğunca çok şey bilmelerini istiyorsanız, ne söylerdiniz? Bu zamana kadar yaşadığınız hayatı açıklayın.

2- Size hayatınızda en büyük anlamı getiren şeyi anlatın. Yaşamanız niçin sizin için önemli?

3- Hayatta size en büyük mutluluğu getiren ve anbean en büyük neşeyi getiren nedir?

4- Hayatınızdaki önemli birkaç dönüm noktasını anlatın. Bir yönelime girdiğiniz ve hayatınızda önemli bir değişiklik yaratan zamanları anlatın.

5- Hayatta başkasından aldığınız en iyi tavsiye nedir? Bu tavsiyeye uydunuz mu? Hayatınız boyunca bu tavsiyeyi nasıl kullandınız?

6- Neyi çok daha önceden öğrenmeyi isterdiniz? Genç bir yetişkin olduğunuz zamana döndüğünüzde ve kendinizle bir sohbete girdiğinizde, hayatınızdaki bu gence ne söylerdiniz?

7- Hayatın sonunda taşıdığınız en büyük korku nedir?

8- Şimdi yaşlandığınıza göre, ölüm hakkında ne düşünüyorsunuz? Soyut olarak ölüm değil, kendi ölümünüz hakkında ne düşünüyorsunuz? Ölmekten korkuyor musunuz?

9- “Keşke, ben……….” cümlesini tamamlayınız.

10- Hayatınızın büyük bir bölümünü yaşadığınıza göre, eğer bir kişi mutluluğu bulmak ve dolu bir hayatı yaşamak istiyorsa, sizin için önemli olan nedir?

11- Hayatınızın büyük bir bölümünü yaşadığınıza göre, mutluluğu bulmada hayatınızda önemli olmayan nelerdir? Daha az özen göstermeyi istediğiniz şey nedir?

12- Hayatta mutluluğu ve anlamı bulmaya dönük olarak sizden daha genç olanlara bir cümle tavsiyede bulunacak olsanız, hangi cümleyi söylerdiniz?

Bu sorulara içtenlikle cevap vermenizi öneririm. Ama bu sorular özellikle 60 yaş üstü olanlar içindir.

Şimdi şöyle bir soru sorduğunuzu duyar gibiyim; “Hayatın 5 sırrı nedir?” Bu sorunun cevabını ana başlıklar halinde yazmak istiyorum:

Birinci sır; KENDİNİZE KARŞI DÜRÜST OLUN
İkinci sır; HİÇBİR ŞEYDEN PİŞMAN OLMAYIN
Üçüncü sır; SEVGİ DOLU OLUN
Dördüncü sır; ANI YAŞAYIN
Beşinci sır; ALDIĞINIZDAN DAHA FAZLASINI VERİN

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Bu köşede 2,5 senedir her hafta yazı yazıyorum. Çoğunuzu tanıyorum. Yüzlerce kişi bana mail ile ulaşıyor. Sorunlarını yazıyor. Hepsine cevap veriyorum. Benim alanıma giren ve bildiğim konularda yardımcı olmaya çalışıyorum. Bilmediğim konularda ahkam kesmeyi hiç sevmem. Uzmanlık dalımın içine giriyorsa çareler üretmeye çalışıyorum.

“Sen bize yol gösteriyorsun da senin hiç mi problemin yok?” diyeceksiniz. Olmaz mı hiç. Sadece dün olanlardan bir kesit yazmak istiyorum. Benim annem son 5 yıldır yatalak. Bir sürü sağlık sorunundan dolayı kendi başına işlerini göremiyor. Nefes alamıyor. Sürekli oksijen makinası ile yaşıyor. Ve çok sevdiği bir kardeşi var. Annem 79, kardeşi yani teyzem 76 yaşında. Dün teyzem kardeşini (annemi) görmeye geldi. Teyzem uzun yıllardır Yalova’da yaşadığından sık sık gelemediği için birbirlerini çok özlemişlerdi. Her şey güzel giderken teyzem annemin karşısında birden bire bayıldı. Annemin telaşı görülmeye değerdi. Perişan oldu kadın. Ayrıca teyzem de perişan oldu. Teyzemin tansiyonuna baktım ki çok düşmüş. Hemen bir bardak tuzlu ayranı zorla içirdim. Beş dakika sonra kendine geldi. Ama o telaşı yaşamak hepimizi çok üzdü. Bir yandan teyzeme üzüldüm bir yandan annem çok üzüldü diye üzüldüm. Sadece bu kadar mı? Hayır.

14 yıldır birlikte yaşadığım bir köpeğim var. Benim için evlat gibi. İki üç gündür kuyruğunun altına gelen yeri yani poposunu sürekli yalıyor. Üstünde durmadım. Çünkü köpekler genellikle yalarlar. Kuyruğunu kaldırıp bir baktım ki koskoca bir et parçası iltihap içinde. Onu görünce sanki içimde bir şeyler koptu. Kaptığım gibi Dr. Kemal Bey’e götürdüm. Muayeneden sonra kuyruğunun altında nerdeyse yumruğum kadar bir kitle var dedi. Bir ihtimal enfeksiyon olabilir ama olmayabilir de dedi. Kuvvetli bir antibiyotik iğne yaptı. 4-5 gün sonra tekrar bakalım dedi. Enfeksiyon önemli değil çabuk geçer, ama ya o kitle geçmezse. O kitlenin oradan alınması mümkün değilmiş. Bakar mısınız yaşadığım üzüntüye. Ama şu anda ya o enfeksiyon değil de kitleyse diye düşünmüyorum. Şimdiden evham yapmıyorum. İyi olarak düşünüyorum. O mutlaka enfeksiyondur ve geçecektir. Ya geçmezse. Olabilir ama onu o zaman düşüneceğim. Şimdiden telaşa kapılmaya gerek yok. Eğer kitle varsa ve yapacak bir şey yoksa çok üzüleceğim. Hele ölürse perişan olurum. Ama şöyle bakıyorum. Onunla harika bir 14 yıl geçirdik. Bana çok büyük mutluluk verdi. Hayvan sevgisini onunla tattım. Doğanın kanunu bu değiştirme şansım yok. Demek ki kabullenmek zorundayım. Ona olan sevgimi diğer hayvanlara vererek yaşamıma devam edeceğim.

Dün bu kadar problem yaşadıktan sonra uzun süredir görüşmediğim bir arkadaşım aradı. Evlilik yıldönümlerini karı koca baş başa kutlamak için hafta sonu tatiline çıkmışlar. Akşam yemeği yerken bu mutluluklarını benimle paylaşmak için aramışlar. İşte hayatın içinde böyle de güzellikler de var. Hayatın içinde hem mutluluk hem de mutsuzluklar var. Yeter ki mutsuzluklara takılıp kalmayalım.

Bunu her zaman yazarım. Problemler hiç bitmez. Bitsin de mutlu olayım diye beklersek hiç mutlu olamadan ölür gideriz. Bir 18 yaşımı bitireyim, bir üniversiteyi bitireyim, bir evleneyim, bir evim olsun, bir arabam olsun, bir çocuğum olsun, bir çocuğumun evliliğini göreyim, bir emekli olayım, bir torunumu göreyim o zaman mutlu olacağım derken bir de bakarsın ki hayat bitmiş. Peki ne zaman mutlu olacağız?

Mutluluk hiçbir problemin olmadığı zaman duyulan his değildir. Hayat problemlerle doludur. Hayatımızı mutlu kılmak için elimizden geleni tabii yapmalıyız ama değiştirmek elimizden gelmiyorsa da hayata teslim olup kabullenmeliyiz. Erkek çocuk isterken kız çocuğumuzun olmasını değiştirme şansımız yok. Bizim elimizde olmayan bu yaşamı kabullenmek ve mutlu olmak zorundayız.

Her şeye rağmen çok mutluyum…..

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

2 Haziran 2008 tarihli Hürriyet Gazetesi’nde Ayşe Arman’ın bir röportajını okudum. Prederic Beigbeider’in son romanı (Pardon Nasıl Yardımcı Olabilirim?) üzerine bir sohbetdi. Roman Moskova’da geçiyor. Kitapta Rus kadınlarını anlatıyor. Yazar özellikle Rus kadınlarını anlatırken aslında erkeklerin ne istediklerini anlatıyor.

Ayşe Arman; “Rus kadınları neden farklı?” diye soruyor:
– Rus kadınları farklılar. Mesele sadece güzellik değil; özgür ve güçlü kadınlar. Ama sanki öyle değillermiş gibi davranıyorlar. Biz salak erkekler de “Aman Allah’ım bu olağanüstü kadının sahibi benim, kontrol bende!” zannediyoruz. Onlar, buna müsaade ediyor. Sır burada.

Ayşe Arman soruyor; “Ya Avrupalı kadınlar?”
– Fransız kadınları bile seksapellerini unuttular. Artık aktif iş kadınları gibi giyiniyorlar. Oysa Ruslar, her zaman seksi ve kadınsılar. Biraz rüküşler ama olsun. Erkekleri şaşırtmanın, aptala çevirmenin yollarından biridir seksapel. Ama kadınlar, feminizm yüzünden bu silahlarını kullanmaz oldular. Oysa, kötü bir şey değil ki kadının seksi olması. Yazık.”

Bu yazıyı Hürriyet’te okuyunca 2006 yılında yazdığım bir yazı geldi aklıma. Yazının başlığı: SADECE AKILLI KADIN OLMAK İSTEMİYORUM. O yazıdan biraz alıntı yapmak istiyorum ama yazının tamamını okumak isterseniz eski yazılar bölümünden bulabilirsiniz:

Çocukluğumdan beri duyduğum bir tanım var; Aptal sarışın! Bu tanıma uyan bir kadın olmayı asla düşünmedim ve hayatım boyunda da olmama mücadelesi verdim. Tabii bu mücadeleyi o kadar abarttım ki; akıllı görüneceğim diye kadınlığımı unuttum. Çok süslü bir kadın olmak boş kafalı ile eş anlamlıydı. Ne kadar sade ne kadar erkeksi görünürsen o kadar akıllı göründüğün zannedilirdi. Bizim jenarasyondaki kadınlarla yaptığımız sohbetlerde erkeklere çok kızardık. Çünkü erkekler o APTAL SARIŞIN dediğimiz kadınların peşinden koşardı. Ve biz bunu hiç anlayamazdık. O erkekler ki eğitimli ve kariyer sahibi erkeklerdi. O dönemdeki erkekler akıllı kadından kaçarlardı. Biz de onları kendilerine güvenleri yok diye yorumlardık. Hep “ERKEKLER BİZİ KALDIRAMIYOR, BİZİ TAŞIYACAK ERKEK BULAMAMAKTAN” şikayet ederdik. Ve gerçek de böyleydi çoğu için.

Ama artık her şey değişti. Bütün erkekler akıllı kadın istiyor ve akıllı kadınlarla birlikte olmaktan korkmuyorlar. Neden mi dersiniz?

Çünkü biz kadınlar değiştik. Aptal sarışının, aptalını attık ama sarışın kısmını aldık. Üstüne aklımızı koyduk. Akıllı ve sarışın ile yeni bir kadın tipi yarattık. Yani artık kadınlar çok akıllı ama bunu göstereceğim diye çaba sarfetmek yerine sarışın kısmını kullanıyor. Sarışın kısmı demek bakımlı, şık, kadınsı ve seksi..

Neden yıllarca akıllı görünmenin erkeksi görünmeyle eş değer olduğunu sandık? Bunu da çok düşündüm. Bunun altında yatan neden ise; “Hafif kadın” damgası yememek için. Yani ahlaki değerlerimiz. Eğer çok süslenirsem ya karşımdaki erkek beni her an her şeye müsait sanırsa korkusunu yaşadık. Ahlaki değerlerimiz tabii ki önemli. Ama eğer biraz kadınsı görününce, ben ahlaki değerlerimi kaybedebiliyorsam zaten o zaman kişiliğimde bir değişme oluyor demektir ki o da bir seçimdir. Benim ilkelerim var, ahlaki değerlerimin sınırlarını ben belirleyebilirim.

Kimsenin bizi hafif bir kadın olarak görmemesi için kendimizi kapatmak yerine bunu iletişim yoluyla anlatmalıyız.. Bakın biz kafası çalışan, okuyan, çevresinde neler olup bittiği ile ilgilenen, kariyer sahibi, toplumda her zaman söyleyecek sözü olan, kendine saygısı olan, çevresine saygısı olan, bir toplulukta gündemi değiştirecek ve idare edecek kadar bilgisine güvenen ve özgüveni olan biriysek neden kadınsı olmaktan korkalım ki. İşte erkeklerin de istediği bu zaten: Akıllı ve kadınsı.

Akıllı, kültürlü, bakımlı ve seksi kadını taşıyan erkek olgundur. Bu olgunluk aklını iyi kullanmasından ileri gelir. Eğer erkeğiniz sizin bakımlı ve seksi olmanızı istemiyorsa onlara küçük bir oyun oynayabilirsiniz 🙂

“Sokakta dolaşırken yanıma pasaklı, pejmürde görünüşlü, muhtemelen evsiz bir bayan yaklaştı ve akşam yemeği için birkaç lira vermemi istedi. Cüzdanımdan 10 lira çıkardım ve sordum;
– Eğer bu parayı sana verirsem, bununla akşam yemeği yerine bir şarap almaz mısın?
– Hayır, yıllar önce içkiyi bıraktım diye cevap verdi evsiz bayan.
– Bu parayla yiyecek almak yerine alışverişe gitmez misin diye sordum.
– Hayır, alışveriş için boş zamanım yok diye cevap verdi evsiz bayan.
– Bütün zamanımı hayatta kalmak için harcamalıyım.
– Bu parayı yiyecek almak yerine güzellik salonunda da mı harcamazsın diye sordum.
– Deli misin, 20 yıldır saçlarımı yaptırmıyorum.
– Pekala, sana bu parayı vermeyeceğim. Onun yerine seni, kocam ve benimle beraber akşam yemeğine restorana götüreceğim.
Evsiz bayan çok şaşırdı:
– Bunu yaptığın için kocan sana kızmayacak mı? Çok kirliyim ve muhtemelen iğrenç kokuyorum.
– Sorun değil. Önemli olan kocamın, alışverişten, kuaförden ve şaraptan vazgeçen kadınların neye benzeyeceğini görmesi.”

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Bu hafta size bana gelen bir maili yazmak istiyorum. Ona cevap verirken de çalışanların işten çıkış karşısındaki haklarını da yazmış olacağım.

“Merhaba Tülay Hanım;
Bölgemizde HES (Hidroelektrik Santralleri)’lerde istihdam edilmek üzere kontrolörlük yapmak için teklif aldım. Bölgede 100’e yakın proje vardı. Zorlu bir süreçten sonra işe başladım. İşe başladığımdan itibaren şartların bir kaçı hiç uygulanmadı. 11 ay boyunca hep sabrettim. Hep özverili çalışmanın sonucunda proje bitti. İşletmeye geçeceği sırada birden şirkette yeni gelen elemanlarla sözlü tartışmalar oldu. 2,5 ay sonda da çıkışım verildi. Ancak hiçbir surette açıklama yapılmadı. Ankara’dan istendi demekle yetinildi. Elbette ki nedenini öğrenmek istiyorum. Siz bu konuda neler söyleyebilirsiniz?”

Arkadaşımızın başına gelen olay hepinizin başına gelmiş veya gelecek olabilir. Onun için genel olarak haklarınızı yazmak istiyorum.

Eğer bir iş yeri sizi proje bazında işe alırsa, proje sonunda hiçbir tazminat ödemeden iş akdinizi feshedebilir. Çünkü işe alırken size sözleşme yapmak zorunda. Bu sözleşmeye belirli süreli iş akdi denir ve projeye işin bitiş tarihi mutlaka yazılır. Dolayısıyla sözleşme bitiş tarihinde hiçbir alacak verecek olmadan ve neden göstermeden işveren işçiyi işten çıkartabilir. Bu, kanun gereğidir.

Eğer işveren size belirli süreli iş sözleşme yapmadıysa, yani sözleşmenin bitiş tarihi yazılı değilse ve işten çıkarırsa; tazminat alabilmeniz için öncelikle 12 aylık süreyi tamamlamış olmanız gerekir. 11 aylık çalışmalarda tazminat ödenmez. 12 aylık süreyi tamamlayıp tazminata hak kazandığınızı düşünelim, sizi işten çıkartırken mutlaka nedenini söylemek zorundadır. Bunu yazılı olarak bildirmek zorundadır. Eğer kişi arkadaşları ile bir tartışmaya katıldığı için işten çıkarılıyorsa hemen tutanak yapılır ve kanun maddesi belirtilerek bu nedenden kusurlu çıkış yapıldı denir. Arkadaşın çıkışı bu olaydan 2,5 ay sonra yapıldığına göre çıkış nedeni bu tartışma değil. O zaman işveren çıkış nedeni göstermek zorundadır.

Bütün bunları yerine getirmeyen işveren hakkında işçi derhal mahkemeye başvurabilir. Bu konulara iş mahkemeleri bakmaktadır. Eğer haklıysanız bütün haklarınızı alabilir, ayrıca tazminat bile alabilirsiniz.

Yasalar işverene olduğu kadar işçiyi de korumaktadır. Yeter ki haklarınızı biliniz.
İyi çalışmalar diliyorum.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Her zaman yaptığımı yaptım yine. Geçen haftadan bu haftaki yazımı hazırlamıştım. Henüz yazmamıştım ama aklımda yazılmıştı bile. Ama yeni bir yazı ile karşınızdayım. Bu akşam bir film seyrettim ve size başka bir konu yazmaya karar verdim: Cinsellik

Cinsellik ülkemizde tabudur. Çocukluğumuzdan beri ayıp diye büyütüldük. Ailece film seyretsek öpüşme sahnelerinde hepimiz önümüze bakardık. Ya da büyüklerimiz hadi siz yatağa bakalım diye bizi kovalarlardı. Kızların evlenme yaşı geldi artık diye evlendirilirdi. Yaşının gelmesi ne demekse? Evde kalacak diye ödleri kopardı. Kızların da ödü kopardı. Yani cinselliği yaşama yaşı geldi. Aman bir kazaya uğramadan evlendirelim gitsin. Gerisini kocası düşünsün gibi…Zavallı kocası farklı bir durumda mı sanki. Onun için ülkemizde bir sürü cinayetler oluyor. Temelinde hep yaşanmamış cinsellik yatıyor. Daha yakın zamanda bir şoför Yunanistan’dan gelen bir sanatçıya nasıl tecavüz edip öldürdü. Tabularımızı kıramadığımız için en kolay yol öldürmek oluyor.

Oysaki batı toplumlarında arkadaşlık teklif ediliyor. Kabul ederse birlikte olunuyor, etmezse teşekkür ediliyor. Israr yok. Arkadaşlığın sonu evliliğe gidebilir. Onlar için de aile kavramı önemli. Çocuklarına çok önem veriyorlar. Büyütüyorlar sonra kendi ayakları üstünde durması için serbest bırakıyorlar.

Neden bizde her şey tersine oluyor. Çünkü toplum olarak kendimize güvenimiz yok. Eğitimsizlik güven kaybı yapıyor. Eğitim ailede başlıyor sonra da öğretim ile devam ediyor. Ne eğitim tek başına yeterli ne de öğretim. İkisinin de olması gerekli. Biliyorsunuz eğitim demek hayatın içindeki öğrenmeler (aile içi ve toplum eğitimi) öğretim demek okul hayatının getirdikleridir.

Özgür insanlar görmek istiyorum. Kararlarını özgür iradesi ile verebilen. Hayatı yaşamasını bilen. Çağa ayak uydurabilen. Eski çağların geleneklerine bağlı yaşamayan, bugünü yaşayan gençler görmek istiyorum. Hiç kimse kendinden önceki neslin kurallarına göre yaşamamalı. Teknoloji çağında her şey çok çabuk eskiyor. Ama işe yaramayan kurallar bir türlü eskimiyor 😦

Geçen yıllarda televizyonda çok güzel bir margarin reklamı vardı. “Siz hala annenizin margarinini mi kullanıyorsunuz?” diye bir soru soruluyordu. Eğer annenizin margarinini kullanıyorsanız geri kalmışsınız çünkü yenisi çıktı demek istiyor. Bu büyüklerimize saygısızlık edelim, onlara asi gelelim ya da onları sevmeyelim demek değil. Aksine bunları mutlaka yerine getirelim. Sadece kendi çağımızı yaşayalım diyorum.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Günlerden bir gün, köylerden birinde, adamın birinin eşeği, kuyunun birine düşmüş. Niye düşer, nasıl düşer sormayın. Eşek bu, düşmüş işte.

Belki kör bir kuyuydu, ağzı tahtayla kapatılmıştı, belki üzerine de toprak dökülmüştü. Zamanla tahta çürüdü, zayıfladı, toprak da biten otları yemek isteyen eşeğin ağırlığını çekemedi ve güm.

Hayvancık saatlerce acı içinde kıvrandı, bağırdı kendi dilinde. Ayıptır söylemesi, anırdı yani. Sesini duyan sahibi gelip baktı ki vaziyet kötü. Zavallı eşeği kuyunun dibinde melül mahzun bakınıyor. Üstelik yaralanmış. Karşılaştığı bu durumda kendini eşeği kadar zavallı hisseden adamcağız köylüleri yardıma çağırdı. Ne yapsak, ne etsek, nasıl çıkarsak soruları havada kaldı. Sonunda karar verildi ki kurtarmak için çalışmaya değmez. Tek çare, kuyuyu toprakla örtmek.

Ellerine aldıkları küreklerle etraftan kuyunun içine toprak attılar. Zavallı hayvan, üzerine gelen toprakları, her seferinde silkinerek dibe döktü. Ayaklarının altına aldığı toprak sayesinde her an biraz daha yükseldi. Ve sonunda yukarıya kadar çıkmış oldu. Köylüler ağzı açık bakakaldı.

Hayat bazen çok acıdır, sanki bütün dünya üzerimize geliyor gibi hissederiz. Tutunduğumuz her dal kopar. Her şeyin aksi gittiğine inanırız. İşte kendimizi bıraktığımız o an, hayat üzerimizi adeta toprakla örter. Baş etmenin tek yolu, yakınıp sızlanmak değil, silkinmek ve kurtulmaktır. Aydınlığa doğru koşmaktır. Kör kuyuda olsak bile….

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

“Kral Arthur, bir soruya doğru cevap verebilirse hayatı kurtulacak, aksi takdirde ölecektir. Soruya doğru cevap verebilmesi için bir sene süresi vardır. Sorusu aynen şöyledir: “KADINLAR NE İSTER ?”

Bu soru tabii ki dünyanın en zor sorusu. Ancak, kralın fazla bir tercih şansı yoktur. Ülkesine geri döner. Türlü alimlere bilir kişilere danışır ama soruya tam bir doğru yanıt bulamaz. Bu sorunun cevabını sadece yaşlı bir cadı bilmektedir. Artık en son gün gelmiştir ve Arthur mecburen cadıya gider.

Cadı soruya cevap verecektir ancak bir şartı vardır. Cadı cevap karşılığında Arthur’un yakın arkadaşı, en iyi ve yakışıklı şövalyesi ile evlenmek istemektedir. Arthur yıkılır ve bunu kabul edemeyeceğini söyler ve cadının yanından ayrılır.
Şövalye olanları duyar. Krala koşup hiçbir şeyin Arthur’un hayatından daha önemli olamayacağını söyler. Ve cadıdan cevap alırlar: “KADINLAR HER ZAMAN KENDİ ÖZGÜR İRADELERİYLE KARAR ALMAK İSTERLER”

Kesinlikle doğru olan bu cevap sayesinde kralın hayatı kurtulur. Nihayet şövalye için en kötü an yani, gerdek gecesi gelir. Odaya girdiğinde karşısında cadı yerine dünyanın en güzel kadınını görür. Şövalye şaşırır ve sorar;
– Sen kimsin?
Kadın cevap verir;
– Ben evlendiğin cadıyım. Ancak gündüzleri son derece çirkin ve geceleri son derece güzel olurum. Ya da, gündüzleri son derece güzel ve geceleri son derece çirkin olurum. Nasıl gözükeceğime sen karar vereceksin.

Şövalye çok kısa bir süre düşünür. Geceleri mükemmel bir sevgili mi yoksa gündüzleri eşiyle beraber kazanacağı saygınlık mı? Ve şöyle cevap verir;
– Nasıl olmak istediğine sen karar ver lütfen, ben senin her haline karşı saygılıyım.
Cadı bu karar karşısında çok sevinir.
-Sen bana seçme özgürlüğünü verdin ve beni kısıtlamadın şövalyem. Bu yüzden ömür boyu yanında güzel ve saygılı biri olarak gözükeceğim.”

Bu hikayeyi okuyunca insan şöyle de düşünebilir: Kadınlar her zaman cadıdır 🙂

Yorumu siz yapın…

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Size yazı yazarken bazen arşivimden faydalanıyorum. Anektotlar, fıkralar, kitaplar alıntılar ve atasözlerini kullanıyorum. Bazen de çevremden besleniyorum. Bunu neden yapıyorum? Çünkü hayat sadece okuyarak öğrenilmez. Yaşamak daha önemlidir. Ama o da tek başına yeterli değildir. Düşünün ki küçük bir çevrede yaşıyorsunuz. Ne göreceksiniz de öğreneceksiniz. Okumak yaşamayı destekleyen bir unsurdur…
Bu hafta size çevremde gördüğüm yani hayatın taa içinden bir olay anlatmak istiyorum. Zaten televizyon seyrederken gazete okurken insan davranışları konularını, nerde kişisel gelişim varsa bulup çıkarıyorum. Sonra da sizinle paylaşıyorum.

Anayasa Mahkemesinin AK partinin kapatılmadığını açıkladığı gündü. Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç kararı okudu. Sonra, haber spikeri yorumları anlatmaya başladı. Bir sürü milletvekili ile konuştu. Sıra vatandaşın yorumuna geldi. Sokak röportajları yapmak için muhabir almış mikrofonu eline çıkmış sokağa. Önüne gelene mikrofonu uzatıyor.

“AK parti kapatılmadı, ne diyorsunuz, memnun musunuz?” diye soruyor. Vatandaş kendi fikrini söylüyor. Kimi çok memnunum, kimisi memnun olmadım diyor. Çünkü herkesin bir fikri var. Özgür iradesi ile fikrini söylemesine kimse engel olamaz. Ama en sondaki röportaj beni şoke etti. Aslında bildiğim bir şeydi ama ne zamandır unutmuşum herhalde birden çok irkildim.

Muhabir, dükkanının önünde oturan bir esnafa mikrofonu uzattı. Tam köy kökenli bir karı koca kapının önünde oturuyor. Adama aynı soruyu sordu;
“AK kapatılmadı ne diyorsunuz?”

Adam fikrini söyledi. Sonra mikrofonu kadına uzattı. “Siz ne diyorsunuz?” dedi.

Kadın şöyle ifade etti;

“Benim fikrim yoktur, beyim ne diyorsa odur.” Kocası da bu durumu onayladı.

Birden bire gerçekler içinde kalmak insanı bazen üzüyor. Ülkemdeki kadınlar hala nerelerde. Bir konuda fikri olmadığı gibi varsa da söyleyemiyor. Ne acı değil mi?
Gençler size sesleniyorum. Toplumu ilgilendiren konularda bir fikriniz olsun. Bakın bilginiz olsun demiyorum. Olsa iyi olur tabii. Ama en azından fikriniz olursa iki laf söyleyebilir ya da karşı tarafın ne söylediğini anlayabilirsiniz. Lütfen çevrenizdeki kadınları yüreklendirin. En yakınınızdaki annenizden başlayın. Kız kardeşinize sorun “Bu konudaki fikrin nedir” deyin. Her konuda fikirlerini söylemesi için onu yüreklendirin. Özgür iradesini kullanmasını ona öğretin.

Bunu yapmak hepimizin görevi olmalı. Herkes elinden geldiğince çalışmalı diye düşünüyorum.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Başarılı olmamak için o kadar çok nedenimiz var ki. Sağlığım bozuk, maddi durumum iyi değil, büyük şehirde değilim ya da ben herkes kadar akıllı değilim. Çalışmamak için bir bahane buluruz. Zannetmeyin ki çok başarılı insanlar yetenekliler.

EDİSON diyor ki; Başarı, %1 yetenekse, %99 terdir. Onun için boşuna bahane bulmayalım. Şunu kabul edelim biraz tembeliz. 20 Ağustos 2008 Hürriyet Gazetesi 6. sayfasını imkansızı başaranlara ayırmış. Peki onlar nasıl başarmışlar. Üstelik de gerçekten bahaneleri varken. Ama onlar bahanelere sığınmamışlar.
Doğuştan görme engelli 19 yaşındaki Nefise Aktaş, ÖSS’de 329 puan alarak Yıldız Teknik Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Edebiyat Bölümünü kazanmış. Sınava çok çalışarak hazırlandığını anlatan Nefise Aktaş, ailesinin maddi durumunun da iyi olmadığını ifade etmiş.

Nefise Aktaş’ın bahanesi çok ama o yılmadan ilerleyerek başarıyı yakalamış.

Derya Yılmaz ile Şeyda Çizmeli, Erzurum’un Kırkgöze ve Aktoprak köylerinden üniversiteyi kazanan ilk kızlar olmuşlar.

Başarılı olmamak için onlarında nedenleri vardı. Kimse kazanamamış ben nasıl kazanabilirim diyebilirlerdi. Ama demediler.

Üçüncü örneğimize gelince; Hakkari’nin Yüksekova İlçesinde yaşayan ve çobanlık yapan 19 yaşındaki İrfan Tüfekçi ÖSS’de Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi İngilizce Tıp Bölümünü kazanmış. Yüksekova İlçesinde 12 kişilik ailenin çocuğu olan İrfan Tüfekçi, 5 yaşındayken elektrik çarpması sonucu sağ kolunu kaybetmiş. Ancak hayata sımsıkı sarılan Tüfekçi bir yandan eğitimini sürdürürken, boş zamanlarında da çobanlık yapmış.

Ne dersiniz İrfan Tüfekçi’nin maddi durumu çok mu iyi imiş? Hayır, maddi zorluklarla mücadele ederek başarıya ulaşmış.
Bazen sağlığımız yerinde ve maddi durumumuz da iyi olduğu halde bazı şeyleri hep erteleriz. Başarıya giden yolun adı; AZİM’dir.
Asla vazgeçmemek. Başarılı olanlar asla vazgeçmeyenlerdir. Darısı başımıza…

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Yaşlı kadın, bir antika dükkanından aldığı yüzyıllık fincanı özenle salon vitrinine yerleştirdi. Fincanın biçimi, üzerindeki işlemeler, renkler onun bir sanat eseri olduğunu söylüyordu. Ödediği fiyatı hatırladı; hayır, hiç de pahalıya almamıştı.
Hayranlıkla fincanı seyretmeye devam etti. Derken, birden fincan dile geldi ve kadına şöyle dedi;
“Bana hayranlıkla baktığının farkındayım.
Ama bilmelisin ki, ben hep böyle değildim.
Yaşadığım sıkıntılar beni bu hale getirdi.”
Kadın şimdi hayret içindeydi. Önündeki kahve fincanı konuşuyordu!
Kekeleyerek: “Nasıl? Anlayamadım?” diyebildi yaşlı kadın.
“Demek istiyorum ki, ben bir zamanlar çamurdan ibarettim ve bir sanatkâr geldi. Beni eline aldı, ezdi, dövdü, yoğurdu. Çektiğim sıkıntılara dayanamayıp:
“Yeter! Lütfen dur artık!” diye bağırmak zorunda kaldım.
Ama usta sadece gülümsedi ve; “Daha değil!” diye cevapladı beni.
“Sonra beni alıp bir tahtanın üzerine koydu. Burada döndüm, döndüm, döndüm. Döndükçe başım da döndü. Sonunda yine haykırdım:
“Lütfen beni bu şeyin üzerinden kurtar. Artık dönmek istemiyorum!”Ama usta bana bakıp gülümsüyordu:
“Henüz değil!”
“Derken beni aldı ve fırına koydu. Kapıyı kapayıp ısıyı arttırdı.
Onu şimdi fırının penceresinden görebiliyordum. Fırın gitgide ısınıyordu.
Aklımdan şöyle geçiyordu: Beni yakarak öldürecek”
Fırının duvarlarına vurmaya başladım. Bir taraftan da bağırıyordum:
“Usta usta! Lütfen izin ver buradan çıkayım!”
“Pencereden onun yüzünü görebiliyordum.
Hala gülümsüyor ve “Daha değil!” diyordu.
“Bir saat kadar sonra, fırını açtı ve beni çıkardı. Şimdi rahat nefes alabiliyordum, fırının yakıcı sıcaklığından kurtulmuştum. Beni masanın üstüne koydu ve biraz boyayla bir fırça getirdi.

“Boyalı fırçayla bana hafif hafif dokunmaya başladı.
Fırça her tarafımda geziniyor ve bu arada ben gıdıklanıyordum.
“Lütfen usta! Yapma, gıdıklanıyorum!” dedim.
Onun cevabı ise aynıydı: “Henüz değil!”

“Sonra beni nazikçe tutup yine fırına doğru yürümeye başladı.
Korkudan ölecektim.
“Hayır! Beni yine fırına sokma, lütfeeen!” diye bağırdım.

Fırını açıp beni içeri iteleyip kapağı kapattı. Isıyı bir öncekinin iki katına çıkardı.
“Bu sefer beni gerçekten yakıp kavuracak!” diye düşündüm.
Pencereden bakıp ona yine yalvardım, ama o yine
“Daha değil!” diyordu.
Ancak bu defa ustanın yanaklarından bir damla gözyaşının yuvarlandığını gördüm.

“Tam son nefesimi vermek üzere olduğumu düşünüyordum ki, kapak açıldı ve ustanın nazik eli beni çekip dışarı çıkardı. Derin bir nefes aldım,
hasret kaldığım serinliğe kavuşmuştum.
Beni yüksekçe bir rafa koydu ve usta şöyle dedi:

“Şimdi tam istediğim gibi oldun. Kendine bir bakmak ister misin?”
Ona “Evet” dedim.

Bir ayna getirip önüme koydu. Gördüğüme inanamıyordum.
Aynaya tekrar tekrar baktım ve
“Bu ben değilim. Ben sadece bir çamur parçasıydım.”

“Evet, bu sensin!” dedi usta. Senin acı ve sıkıntı diye gördüğün şeyler sayesinde böyle mükemmel bir fincan haline geldin.

Eğer seni bir çamur parçası iken üzerinde çalışmasaydım, kuruyup gidecektin.
Döner tezgahın üstüne koymasaydım, ufalanıp toz olacaktın.
Sıcak fırına sokmasaydım, çatlayacaktın.
Boyamasaydım, hayatında renk olmayacaktı.
Ama sana asıl güç ve kuvveti veren ikinci fırın oldu.
Şimdi arzu ettiğim her şey var üzerinde.”

Ve ben kahve fincanı, şu sözlerin ağzımdan çıktığını hayretle fark ettim:

“Ustam! Sana güvenmediğim için beni affet!
Bana zarar vereceğini düşündüm.
Beni benden fazla sevip iyilik yapacağını fark edemedim.
Bakışım kısaydı, ama şimdi beni harika bir sanat eseri yaptığını görüyorum.
Benim sıkıntı ve acı diye gördüğüm şeyleri bana verdiğin için teşekkür ederim…
Teşekkür ederim.”
Usta fincanı, Yaratıcı insanı şekillendirir.
Yeter ki acı da ki hikmeti görelim.
Kahrın da hoş, lûtfun da hoş demesini bir öğrenebilsek.

Bunu neden anlattım biliyor musunuz? Sıkıntıda olduğunu ifade eden çok kişiden mail geliyor. Hepimizin zaman zaman çok sıkıntıları oluyor. Bazen acılar da çekiyoruz. Bu acılar olmasa nasıl olgunlaşacağız? Hayatı nasıl öğreneceğiz? Kendimizi nasıl bulacağız?

26 Ağustos 2008 tarihli Hürriyet Gazetesi’nde Mario Frangoulis ile yapılmış bir röportaj okudum. Mario Frangoulis bu yüzyılın en müthiş seslerinden biri. Pavarotti’nin yerine aday gösteriliyor. Röportajında şöyle diyor;
“Terk edilme acısı beni Mario Frangoulis yaptı.”

Sıkıntılar ve acılar bizi olgunlaştırır. Yeter ki ders almasını bilelim.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Anı Yaşamak

Anı Yaşamak

Çoğu köşe yazarları yaparlar bunu. Ben de çok yaparım. Özellikle kişisel gelişim kitaplarında da vardır. “Ne var?” diye soracaksınız. Yazdığımız konu hakkında önemli birinin söylediği söz ile süsleriz yazımızı. Ben süslemekten ziyade çok inandığım bazı sözleri kullanırım. Çünkü o sözleri ilk okuduğumda hemen kağıda döker odamın bir duvarına asarım. Günlerce gelir gider okurum. O sözü içselleştiririm. Söyleyen de çok önemlidir. Sözü söyleyenin de içselleştirmesi gerekmektedir. Büyük düşünürler güzel sözler söylemişlerdir. Ancak o sözü söyleyebilmesi için üzerinde çok düşünmüştür ya da yaşamıştır. Benim için yaşanmışlık daha önemlidir.

Geçmiş ve gelecekte yaşamanın iyi bir şey olmadığını daha önce de ifade etmiştim. Önemli olan an’ı yaşamaktır. Yani günü yaşamak.

Size harika bir cümle yazacağım ama bu cümlenin içi boş değil. Yaşanmışlık var. Yani bedeli ağır ödenmiş. Tam 27 yıl bedel ödenmiş. Bilirsiniz siyahi lider Nelson Mandela 27 yıl hapiste kaldıktan sonra 1990 yılında serbest bırakılmış ve 1994 yılında Güney Afrika’nın ilk siyahi başkanı seçilmişti.

Siyahların özgürlük mücadelesinin en önemli isimlerinden Nelson Mandela’nın, 90’ıncı yaş günü kutlamaları Londra’da yapıldı.

4 Temmuz 2008 tarihli Hürriyet Gazetesindeki bir haberde harika bir paragraf yakaladım. Kanadalı motivasyon gurusu Mike Lipkin konuşmacı olduğu bir konferansta Nelson Mandela’nın organizasyonu ile ortak çalıştığını, ancak karşılığında para yerine Mandela’nın zamanını istediğini dile getirmiş. Dünyanın en iyi düşünce adamlarından biri olan Mandela’ya Lipkin şöyle sormuş, “Yıllarca acı çekmek nasıl bir şeydi?”, Mandela ise, “Ben acı çekmedim. Günü yaşamanın önemini ve yarını çok düşünmemek gerektiğini öğrendim” demiş.

Bu cümlenin içinde 27 yıllık acı bir tecrübe var, ki o buna acı bile demiyor. Böyle bir adamın sözü benim için çok önemlidir. Ben bu sözü kağıda yazar ve odamın duvarına asarım. O söze inanmak için benim de 27 yıl acı çekmem gerekmez diye düşünüyorum.

An’ı yaşamayı çok seviyorum.
Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Geçen haftaki yazımın içinde yazmamı istediğiniz konu hakkında bana mail atabilirsiniz diye yazmıştım. Bu hafta çok fazla mail geldi. İki kişinin mailindeki konu aynı olduğundan burada ikisine de cevap vermek istiyorum.

İkisinin de sorusu iş görüşmeleri ile ilgili. Sordukları sorularla ilgili araştırma yapmama gerek yok çünkü yıllarca insan kaynakları müdürlüğü yaptım. Onların dertlerini çok iyi biliyorum. Gençler üniversiteyi bitiriyor donanımlı bir şekilde iş aramaya başlıyorlar. Birçok yere başvuruda bulunuyorlar. Görüştükleri insan kaynakları müdürleri görüşmeden sonra “Biz sizi ararız” deyip uğurluyorlar.

Özellikle büyük işyerlerinde iş görüşmelerini işe alım müdürleri yapıyor. Psikolojik testler uyguluyorlar. Birkaç görüşme yapanlar bile var. Hatta bazen birkaç müdür birlikte görüşme bile yapıyorlar. Tabii bu tarz en sağlıklı olan şeklidir. Ama bazı iş yerlerinde bir kişi görüşüyor. Sözüm tüm insan kaynakları müdürlerini kapsamıyor. Ama bazen yanlış değerlendirme yaptıkları da oluyor.

İnsan kaynakları müdürü olmak için çok iyi eğitim almış olabilir ama hayat eğitimi olmayınca sonuçta işe başvuran zarar görüyor. İnsan kaynakları müdürü kişiye objektif bakamıyor. Hatta işe başvuran kişinin kendisinden daha eğitimli olması bile onu rahatsız ediyor. Ya da görüşmeye gelen kişinin iyi giyimli olması, kendine güveni olması işe alınmama sebebi olabiliyor. O iş yerinin kapasitesi iyi giyimli ve çok eğitimli bir elemanı kaldıramıyor. O iş yeri için fazla gelebiliyor.

Bazen de şöyle oluyor iş görüşmesi yaptığı elemanı insan kaynakları müdürü çok beğeniyor, ancak birlikte çalışacakları müdür elemanı beğenmiyor. Yukarıda saydığım nedenlerden dolayı elemanı işe almak istemiyor. Bunu itiraf etmek çok zor olduğu için “Biz sizi ararız” cümlesinin arkasına saklanıyor. Bütün bunların nedeni eğitimsizlikten kaynaklanıyor. Kendine güven eksikliğinden kaynaklanıyor.

Bunları rahatlıkla yazıyorum çünkü bu yazdıklarımın hepsini yaşadım. Ama genellemek istemiyorum. İş görüşmelerini süper değerlendirenler de var, değerlendiremeyenler de var. 6 aydır iş arayan bir arkadaşımın başından geçenleri dinlemek bile bu yazıyı yazmama yeter, kaldı ki ben de bütün bunları yaşadım. Bence iş görüşmelerinin sonunda kişinin neden işe alınmadığını açıkça ifade etmek gerekiyor. Çünkü gençler neden işe alınmadıklarını bilirlerse daha başarılı olurlar.

Bir arkadaşım bir gün telefon etti, “Tülay bir arkadaşımın kızını sana yollamak istiyorum. Eğer ona vereceğin bir iş olursa çok memnun olurum.” dedi. Genç kız geldi. Uzun uzun konuştuk ama işe almadım. Ertesi gün arkadaşım teşekkür etmek için aradı. Ben kusura bakma işe alamadım derken neden teşekkür ettiğini şöyle ifade etti;
“Tülay’cığım kızı işe almamışsın ama ona öyle bir kariyer hedefi çizmişsin ki, bana geldiğinde çok mutluydu. Artık ne yapacağımı biliyorum dedi. Onun için sana çok teşekkür ederim” dedi. Oysaki bu benim her zaman yaptığım bir işti. İşe almasam bile nedenlerini anlatıyordum.

Diğer bir okuyucum da 30 yaşında olduğu için iş bulamadığını ve buna çok üzüldüğünü yazmış. Bence 30 yaş iş hayatı için en güzel yaştır. Okuldan mezun olup ilk işe başlayan kişiye acemi gözüyle bakılır. Ama 30 yaşında tecrübe edinmenin ilk yıllarıdır. Sevgili okurum lütfen moralini bozma. Bazı talihsiz iş görüşmeleri yaşamış olabilirsin. Yukarıda saydığım bazı nedenlerden dolayı belki söyleyememiş, yaşı bahane etmiş olabilir.

İnsan kaynakları müdürleri bana kızmasınlar lütfen. Her mesleğin içinde çok iyiler olduğu gibi henüz tecrübe edinememiş olanlar da var. Ben de insan kaynakları müdürlüğü yapmış biri olarak gençlere bazı tiyolar vermek istedim. Bunları yazmayı görev biliyorum.

Yazmamı istediğiniz konuları bana mail yolu ile bildirirseniz memnun olurum.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Burada size tarih dersi vermek istemiyorum. Ancak şu kadarını yazmak istiyorum ki Türklerin ilk yaşam biçiminin göçebe olduğunu hepimiz iyi biliriz. Yani kabileler tek tek yaşarlardı. Zaten ömürleri yollarda geçtiğinden hep yalnızdılar. Yüzyıllar geçtikçe toplu yaşamaya başladılar. Daha sonraki yıllarda şehirleşmeler oldu. Şehirlerde aynı binada oturmaya başladık. Birlikte yaşamanın koşulları belirmeye başladı. Birinin hakkına diğerinin saygı göstermesi yasalarla belirlendi. Özgürlükler belirlendi. Benim özgürlüğümün senin özgürlüğünün başladığı noktada bitmesi gerektiğini öğrendik. Birbirimizin yaşam biçimine saygı duymaya başladık. Bu saygının içinde geleneklerimize saygı da vardı. En önemlisi kendimize saygı duymamızı öğrendik. Bunları büyüklerimizden daha sonra yasaların yaptırım gücünden, kitaplardan ve görsel-yazılı basından öğrendik.

Bugün çevreme baktığım zaman bu öğrendiklerimizi unutmaya başladık. Birbirimize saygımız kalmadı. Hatta birbirimize tahammül bile edemiyoruz artık. Toplu yaşamanın getirdiği kuralları unuttuk. Herkes kendi kurallarını uygulamaya, üstelik bu kuralları başkalarına da kabul ettirmeye çalışıyor. Bu kabul ettirme, ikna gücüyle olmuyor. Hakaretler, küfürler ve üstelik kaba kuvvet ile oluyor. Kendini cümlelerle ifade edemeyenlerin ifade şekli kaba kuvvettir.

11 Mayıs 2008 tarihli Hürriyet Gazetesi’nde bir haber bu yazdıklarımın hepsine örnek teşkil ediyor. Keşke böyle bir örnek olmasaydı. İnsanlık adına utanıyorum. Ona da insan, bana da insan dendiği için insanlığımdan utanıyorum. Haberi mutlaka gazetede okumuşsunuzdur. Ben sadece hatırlatmak istiyorum. İlkel bir beyne sahip insan örneği. İşte haber;

“TAKSİM- Aksaray dolmuşuna bindikten sonra lahmacun yiyen 3 kişiyi kokudan rahatsız olunca uyaran 36 yaşındaki Demircan Üstünkokan, araçtan indirilerek dövüldükten sonra bıçaklanarak öldürüldü”

Derdini anlatamayan insan karşısındakine saldırır. Onun lisanı odur. Bu çağda bu normal mi? Bu ilk çağ insanı için doğru olabilir. Çünkü o zaman beden dili daha çok kullanılıyordu. Ancak bu yüzyılda karşındakini kelimelerle dövebilirsin kaba kuvvete ne gerek var. Ama ben her türlü dövmeye karşıyım.

İstanbul dünyanın en önemli metropolü. Yani toplu yaşamanın örnek olarak gösterilmesi gereken en iyi yer. Neden böyle olduk derseniz. Tek eksiğimiz var: EĞİTİM EKSİĞİ

Okul öğretimi yeterli değil. Zaten onun adı eğitim değil, öğretimdir. Öğretim gerekli ama yeterli değildir. Eğitim önce ailede başlar ve kişinin kendini yetiştirmesi ile olur. Çevresini gözlemlemesi ve bol bol okuması ile.

Yazılarımın takipçisi bir okuyucum böyle bir yazı yazmamı önerdi. Ben de toplum için önemli olduğunu düşündüğümden bu yazıyı yazdım. Sizlerin de önemsediği ya da bilgi almak istediğiniz bir konu olursa bana yazabilirsiniz. Eğer o konuda bilgim varsa yazarım. Bu beni de geliştirmiş olur. Yönlendirmenizden motive olurum. Mail adresime istediğiniz konunun başlığını biraz da detay yazarsanız çok sevinirim.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Bilip, bilmediğim bilinmez. Ama biliyormuş gibi de yapmıyorum. Uzun süredir yazıyorum. Yazmaya devam ediyorum. Sizi sevdiğimi biliyorum. Şimdi sıra sizde. Ben yazdım, okumanız için bekliyorum.

Gülümsemek için kendinize şans tanıyın. Daha iyiyi hakkettiğinizi unutmayın. Bunu elde etmek için kendinize ihtiyacınız olduğunu unutmayın.

tulaybilin-gulumseKocaman Sevgilerimle,
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Son zamanlarda yazılarımı okuyanların sayılarının çok arttığını düşünüyorum. Bu bir tahmin değil. Gelen mailler bile beni bu düşünceye itiyor. İnanılmaz çok mail alıyorum. Daha çok gençlerden mail geliyor. Hepsinin ortak bir noktası var, hayattan pek keyif alamamak. Çünkü hayatlarına bir yön verememekten şikayetçiler.

Bazen hepimiz yaparız. Çok şikayet ederiz. Ama çarenin bizde olduğunu bir türlü anlayamayız. Hep bahaneler buluruz. Hep başarısız olmamızın nedenleri var. Hep “AMA” larımız vardır. Oysaki çoğu kez çare biziz. Bunu size bir fıkra ile anlatmak istiyorum:

Tarlada çalışan 3 kişi öğle tatilinde yemeklerini birlikte yerlermiş. Eşlerinin hazırladığı yemekleri açarlarmış. 2 tane işçi torbalarını açtıkları zaman eşlerinin ne hazırladığını hayretle görür şöyle derlermiş;
– Aaa bugün eşim bana makarna koymuş.
– Aaa bugün eşim bana köfte koymuş vs.
Üçüncü işçi olan Temel de her gün torbasını açar dert yanarmış;
– Aaa eşim bugün yine bana peynirli sandviç koymuş.
Diğer iki arkadaşı Temel’in haline çok üzülürlermiş. Bir gün demişler ki;
– Temel, neden eşine söylemiyorsun ki, sana peynirli sandviç koymasın?
– Benim eşim yok ki, bu sandviçi her gün ben hazırlıyorum demiş.

Bu fıkrada olduğu gibi şikayet ettiğimiz koşulları biz hazırlıyoruz. Ya da çare bizim elimizde olduğu halde bir şey yapmıyor ama sürekli şikayet ediyoruz. Bunu zaman zaman hepimiz yapıyoruz. Çünkü şikayet etmek daha kolayımıza gidiyor.
Sevgiler
Tülay Bilin

tulayb18@gmail.com

Başarı kelimesini çok seviyorum. Tabii ki içinin dolmuş halini. İçi boş kavramları sevmiyorum. Başarının birçok tarifi var. Ama ben bir tanesini kendime daha yakın hissediyorum.

BAŞARI; istediğin yaşam biçimini yaşamaktır.

Başarının hayatımıza getirdiği en olumlu duygu, mutluluktur. Yalnız unutmayın ki başarılı insanlar çok zeki olduklarından başarılı olmamışlardır. Onlar sadece çok çalıştıkları için başarılıdırlar.

EDİSON; Başarı %1 genetik ise, %99 terdir.

Başarılı insanların birçok özellikleri vardır. Ama en önemlisi, onlar mutluluğa önem verirler. Çünkü bilirler ki;

En büyük mutluluk, mutsuzluğun kaynağını bilmektir. Kaynağını bilmeden çare bulunamayacağını bilirler. Mutsuzluklarının üstüne giderler. Onu yok edene kadar uğraşırlar. Başarılı insanlar neşeli insanlardır. Mutluluğu yüreğinde bulmuşlardır.

Mutluluğun sırrı, mitolojik bir hikayede saklı;

Tanrılar, olimpos dağında toplanmışlar. Mutluluğu nereye saklayalım ki insanlar onu arayıp bulamasınlar demişler. Öyle bir yer olmalı ki oraya bakmak akıllarına gelmesin. Bir tanrı demişki;

– Yerin 7 kat altına saklayalım,
– Yerin 7 kat üstüne saklayalım,
– Dağlara saklayalım,
– Denizlere saklayalım,

Sonunda karar vermişler, insanların yüreklerine saklayalım, nasıl olsa oraya bakmak akıllarına gelmez. Mutluluklar o günden sonra yüreğimizde kalmış.
Başarılı insanlar, yaşamın sırrını çözmüş ve mutlu olmanın yollarını keşfetmiştir.
Darısı herkesin başına…..
Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Bu hafta gelen maillere genel bir cevap vermek istiyorum. Gençlerin ortak özelliklerinin bir tanesi, özgüven eksikliği. İkincisi de çevresindekilere “HAYIR” diyememe. Kızların yanında aşırı utangaç durmak gibi nedenler. Bu hafta gelen maillerin çoğu bu konu ile ilgiliydi. Onlara cevap verdim ama genel olarak tekrar yazarsam başkaları da faydalanır diye düşündüm.

Bugüne kadar okuduklarımdan çıkarttığım sonuca göre 3 tip insan vardır.

1-Bilmediklerini bilmeyenler;
Bu tip kişiler sadece bedensel yaşamlarını sürdürürler. Başımızın üstünde taşıdığımız o et parçasının bir çok becerisi olduğunu farkında olmayanlar. Sadece nefes alıp, yer, içer böylece ölmeden yaşarlar. Hiçbir şey bilmezler ama bunun farkında bile değillerdir. Ayrıca öğrenmek de istemezler. Leo Da Vinci bu kişiler için şöyle diyor; “Temel bedensel ihtiyaçlarını görmek için yaşayanlar.” Pascal ise; “Hiçbir şey bilmeyen cahiller” diyor.

2-Bilen ama uygulamayanlar;
Bu kişiler birçok konuda fikir sahibidir. Hatta okumayı bile severler. Ama okuduklarını hayatlarına geçirmedikleri için bilgiyi sadece süs gibi kullanırlar. Konfüçyüs’ün şu sözünü ilk okuduğumda ben bunun neresindeyim diye günlerce kendimi sorgulamıştım.

“ÖĞRENDİKLERİNİ İÇSELLEŞTİR, İÇSELLEŞTİRDİKLERİNİ ÖĞRET”
Bilgiler beynimize girer, orda harmanlanır ve çıkar. Eğer bilgileri harmanlamadan çıkarırsak kitap gibi konuşuruz. Bilgiler bize ait değildir. Eğer harmanladıktan sonra başkalarına aktarmazsak çatlarız.

3-Yeterli bilgiye sahip ve uygulayan dahiler;
Onlar bildiklerinin farkındadırlar. Okuduklarını hayatlarına geçirirler. Günden güne gelişirler. Bir gün önceyi beğenmezler. Hep ileri, hep ileri giderler. Onlar için öğrenme hayatlarının olmazsa olmazıdır. Okumadıkları gün yaşamadıklarını düşünürler.

Bu konuda Konfüçyüs’de çok düşünmüş ve düşüncelerini şöyle açıklamış;
Bildiğini bilenin, arkasından gidiniz
Bildiğini bilmeyeni, uyandırınız
Bilmediğini bilene öğretiniz
Bilmediğini bilmeyenden kaçınız

Bu yazım ile vermek istediğim mesaj şu; özgüven eksikliği, çevresine “HAYIR” diyememenin nedeni bilgi eksikliğinden gelir. Bazen de bildiğini bilmeme, bazen de bildiğini uygulamama. Her şeyin başı okumak ve çevreyi gözlemlemektir. Sadece okumak yeterli olmaz. Hayat sadece okuyarak öğrenilmez. Öğrendiklerini hayata geçirip yaşamak gerekiyor. Bildiklerini insanlarla paylaşmalısın, ki bu öğrenmenin bir yoludur. Başkalarından da bilgi almalısın.
En güzel alışveriş bilgi alışverişidir.
Tülay Bilin
Sevgiler


tulayb18@gmail.com

Eski yazılarımdan birinde “Kırılma Noktaları”nı anlatmıştım. Hatta bunu bir televizyon programında da anlatmıştım. İnsan bazen sıkılır. Bir türlü ilerleyemez. Enerjisi vardır ama ne yapacağını bilemez. Çünkü kendini tanımadığı için ne yapacağına bir türlü karar veremez. Hedeflerini belirleyemez. Yani Kırılma Noktası yaşar. Ya yerinde sayar ilerleyemez. Ya da bir çıkış yolu arar. İşte bu anda kişisel gelişim devreye girer.

Bana birçok kişi mail atıyor. “Ne yapacağımı bilmiyorum bana yardım edin” diyorlar. Ben de şöyle cevap veriyorum. Önce karar vermelisin. 3 tip yardım alabilirsin. Birincisi doktora gitmek ve ilaç kullanmak. İkincisi psikolojik yardım almak. Üçüncüsü de bir kişisel gelişim uzmanından yardım almak.

Kişisel gelişim uzmanı psikolojik yardım veremez. İlaç ise asla veremez. Ruh ve zihinsel sağlığı yerinde olan insanların yaşam kalitelerini yükseltmek için yol gösterir. Asla kişinin çocukluğuna inip yaşadığı travmaları belirlemek gibi bir misyona sahip değildir. Kişisel gelişim uzmanı geçmişle ilgilenmez. İleriye dönük hayatı ile ilgilenir. Bir kişisel gelişim uzmanı kişinin ileriye dönük hedeflerini belirlemesi için yardım eder. “Ben kimim?” sorusunun cevabını vermesi için ona sorular sorar. Potansiyelini ortaya çıkartmasına yardım eder. İçindeki cevheri çıkartmasını öğretir. Zamanı iyi kullanmasını öğretir. Motivasyonunu artırır. En önemlisi kendine güven sağlamanın yollarını gösterir. Bütün bunları öğrenmenin getirdiği faydaları anlatır. Kendine güven ve huzur duyacağını anlatır. Duyacağı güven ve huzur sayesinde hedeflerine ulaşmanın keyfini anlatır.

Ben kişisel gelişime çok inanan biriyim. Kişilerin öğretim hayatı üst düzeyde olabilir. Ama yaşamayı öğrenmek ve ondan keyif almayı bilmek için farklı bir eğitim gerektiğine inanlardanım. Yoksa üniversite hocalara kişisel gelişim dersi verebilir miydim? Kendi dallarında uzman olmuş bilim insanlarına ders vermek zor olurdu.

24 Ağustos 2008 tarihli Hürriyet Gazetesi’nde bir haber okudum. Bu düşüncelerimi doğrulayan bir yazıydı. Çok kısa olarak yazmak istiyorum:

PATRONLARIN YENİ GÖZDESİ KİŞİSEL GELİŞİM PROGRAMLARI
“İş dünyasında yeni trend kişisel gelişim programları oldu. MBA’den yabancı dil eğitimine, stresi yönetmekten topluluk önünde konuşma becerisine kadar her türlü kurs ve eğitim programını gündemlerine alan CEO ve patronlar, kişisel gelişimde birbirleriye yarışıyor. Eskiden sadece master ve MBA programlarına ilgi gösteren patronlar, artık vücut dili ve motivasyon kurslarından stresle mücadele ve iş-yaşam dengesine kadar geniş bir listeye sahipler.”
Sevgiler
Tülay Bilin

tulayb18@gmail.com

20 yıldan fazla bir zamandır kişisel gelişim ile ilgileniyorum. Her zaman şunu ifade ederim. Kendi üstümde denemediğim hiçbir davranışı başkasına önermem. Öncelikle kendim denerim yani hayatıma geçiririm sonra da başkalarına öneririm.

Bunu şunun için yazıyorum. İnsanların hayatlarında çok acı günler olabilir. En acısı da ölüm acısıdır. İnsanlar mutlaka acılarını yaşamalılar. Yani yaslarını tutmalılar. Acılarıyla yüzleşerek yani acının üstünü örtmeden yaşamalı. Ama yasını yaşamayı asla abartmamalı. Yaşadığın sorunların yoğunluğuna göre özellikle ölüm acısını bile abartmamak gerekli. Eğer makul bir zaman dilimi geçtiği halde hala yas tutuyorsan mutlaka bir doktora gitmelisin diye okumuştum. Bu okuduklarım büyük düşünürlerin yazdıkları ya da tıp doktorlarının önerileridir. Bunu uygulamaya hep çalıştım. Ama şimdiye kadar bu kadar canımı acıtan bir acı yaşamamıştım.

3 hafta önce annemi kaybettim. Acıların en büyüğünü yaşadım. Onun için 3 haftadır yazılarıma ara verdim. Kendimle baş başa kaldım ve acımı yaşadım. Yani 3 hafta yaşama ara verdim. Ama bu arada dünya durmadı, dönmeye devam etti. Yani her şeye rağmen hayat devam etti. Ben de acımı unutmak değil ama onunla birlikte yaşamayı öğrendim. Eğer bu zaman diliminde hayata dönemeseydim mutlaka profesyonel bir yardım almayı denerdim. Ama makul bir zaman diliminde hayata döndüm.

Benim de sizlere önerim problemleri büyütmeyin acıların en büyüğünü bile yaşamanın belirli bir zamanı var. Eğer bu acıdan kurtulamıyorsanız mutlaka profesyonel bir yardım almanızı öneririm.
Sevgiler
Tülay Bilin

tulayb18@gmail.com

Geçen hafta size kişisel gelişim hakkında bildiklerimi aktarmıştım. Kişisel gelişimi öğrenmenin en güzel yolu kitap okumaktır. Bu konuda bana çok mail geliyor “Ne okumam gerekir?” diye. Tek tek kitap ismi vermek istemiyorum. Artık bütün kitapçılarda kişisel gelişim standları var. Yani kişisel gelişim kitaplarının hepsi aynı yerde duruyor. Seçmek çok daha rahat oluyor. Zaten sürekli yenisi çıkıyor.

Özellikle Epsilon Yayınevi son zamanlarda kişisel gelişim seti çıkardı. Daha önce yayınlanmış kişisel gelişim kitaplarını cep kitapları olarak tekrar yayınladı. Çantaya ya da cebinize sığacak boyutta. Özellikle toplu taşıma araçlarında giderken okuyabilmek için. Sanırım toplamı 10 tane. Nereden mi biliyorum? Bana bayramda bir arkadaşım şeker getirmek yerine bu kitapları getirmiş. İnanılmaz sevindim. Benim için dünyadaki bütün şekerlere bedel bir hediye. Fiyatlarına gelince her bir kitabın bedeli 5-6 YTL civarında. Piyasada bundan daha ucuz kitap bulmak imkansız hale geldi.

İstanbul dışında yaşayanlar bulundukları yerdeki kitapevlerine ısmarlayabilirler. Kitapevi olmayan yerlerde oturanlar ise internetten bir kitabevinin sitesine girip kitaplarınıza nasıl ulaşabilirim diye mail gönderebilirler. Mutlaka size yol göstereceklerdir. Özellikle okumanızı tavsiye ediyorum.
Sevgiler
Tülay Bilin

tulayb18@gmail.com

Bu hafta bir arkadaşımdan güzel bir mail geldi. Harika bir filmin hikayesiydi. Ama hikayenin altında isim yazmıyordu. Kim kaleme almış bilmiyorum. Sizlere bu hikayeyi yazmadan önce internette bir araştırma yaptım ve buldum. Ahmet Altan Hürriyet Gazetesi’ndeki köşesinde yazmış. Frank Capra’nın “Bu muhteşem bir hayat” isimli filmi. Eski bir Amerikan filmi. Ahmet Altan filmi anlatmış ve sonra da kendi yorumunu yazmış. Ben yorum kısmını almadım. Sadece filmin hikayesini kendi yorumumla aktarmak istiyorum.

”Çocukluğundan beri bütün hayali dünyayı dolaşmaktı ama art arda gelen olaylar yüzünden kasabasını terk edememiş, sonunda babasının pek de parlak olmayan işini devralmak zorunda kalmıştı. Sevdiği bir karısı ve çocukları vardı. Ama işler iyi gitmiyordu. Borçlar birikmişti. Yaşadığı hayal kırıklığına bir de borçlar eklenince dayanacak gücü
kalmamıştı. Karlı bir gece arabasına binip, kasabanın biraz ötesinden akan nehrin kıyısındaki bara gidip iyice sarhoş olana kadar içtikten sonra kendini köprünün üzerinden atıvermişti.

Stewart sulara düşerken, karanlık göklerden gelen bir konuşma duyuldu. Tanrı, “ikinci sınıf meleklerden” birine görev veriyordu.

– Eğer bu ümitsiz adama yeniden yaşama isteği vermeyi başarırsan, ben de sana çok istediğin o iki kanadı verir, seni birinci sınıf melek yaparım.

Ve, yeryüzüne tonton, yaşlı bir adam kılığında “başarısız” bir melek düşüyordu. O güne dek bir türlü verilen görevleri doğru dürüst yerine getiremediği için istediği kanatlara kavuşamayan, kederli bir melekti bu. Görevi ise çok zordu.

Tümüyle çaresiz, borçlar içinde yüzen, hayallerini kaybetmiş, istediklerinden hiçbirine kavuşamamış, dünyayı gezmek isterken önemsiz bir kasabaya sıkışıp kalmış bir adama hayatı yeniden sevdirecek, onu intihardan vazgeçirecekti.

Melek yeryüzüne indiğinde, bir polis Stewart’ı sulardan çıkarıyordu. Onu, kendini sulara atmadan önce son içkisini içtiği bara götürüyordu ama orası şimdi çok değişikti. Serserilerin toplandığı, pis bir batakhane olmuştu. Kimse Stewart’ı tanımıyordu. Stewart kasabaya dönüyordu ama orada da eski dostları onun kim olduğunu bilmeyen gözlerle ona bakıyorlardı. Kasaba bakımsızdı, çirkindi, karanlıktı. Eski bir okul arkadaşı arka sokaklarda fahişelik yapıyordu.
Karısı ise bir kütüphanede çalışan zavallı bir yaşlı kızdı. O sulara atlamadan önce ünlü bir adam olarak dünyayı dolaşan erkek kardeşinin ise bir kilisenin bahçesinde mezarı duruyordu. Stewart, suya düşmesiyle çıkması arasında geçen bu beş dakikada her şeyin nasıl bu kadar değişebilmiş olduğunu anlayamadan etrafına bakarken “ikinci sınıf melek” yanına yaklaşıyordu. Ona anlatmaya başlıyordu.

– Sen hayatına son vermek istedin ya, ben daha iyisini yaptım, sen hiç bu dünyaya gelmemiş gibi oldun… Sen olmamış olsaydın ne olacaktı, gör…
Kardeşim ne zaman öldü, diye soruyordu Stewart.
– Sen dokuz yaşındayken o kuyuya düşmüştü ve sen onu kurtarmıştın… Ama ben senin doğumunu iptal edince ve sen hiç doğmayınca onu kurtaracak kimse de olmadı… O çocukken öldü.
– Peki sınıf arkadaşım ne zaman fahişe oldu?
– Bir gün o çok parasız kalmıştı, para bulabileceği hiçbir yer yoktu ve sen ona borç vermiştin… Ama sen olmayınca o gece kendini sattı ve sonra fahişe olarak kaldı.
– Kasaba niye böyle bakımsız ve korkunç gözüküyor?
– Çünkü sen babanın yerini aldıktan sonra insanlardan para toplayıp kooperatifler kurmuştun, binalar yapmıştın, kasaba gelişmişti… Sen hiç olmadığın için o kooperatif kurulmadı, o binalar yapılmadı, kasaba bakımsız kaldı, o inşaatta çalışıp para kazanan birçok insan para kazanamayıp serseri oldu.

Bütün seyircilerle birlikte Stewart da, bir insanın farkına varmadan ne kadar çok başka insanın hayatına değdiğini, o hayatları varlığıyla değiştirdiğini, en sıradan insanın bile bu hayatta tahmin edemeyeceği ölçüde önemi olduğunu görüyordu.

Stewart, o yaşlı ve tonton “ikinci sınıf” melek sayesinde bu gerçeği görünce intihar etmekten vazgeçiyordu. Kendisine o kadar manasız ve değersiz gözüken hayatının aslında birçok insan için ne kadar değerli olduğunu kavrıyordu. O intihar etmekten vazgeçince yeniden her şey eskisine dönüyordu. “Bu muhteşem bir hayat” isimli film, mutlu sonla biterken de gökyüzünde bir “çın” sesi duyuluyordu. Tonton meleğe, Tanrı çok arzuladığı kanatlarını veriyordu. “

Hepimiz bazen işe yaramadığımızı, bu dünyaya neden geldiğimizi düşünürüz. Zor anlar yaşarız. Hayat çok manasız gelir. Oysaki filmde olduğu gibi geri dönüp hayatımıza bir baksak, biz olmasak birçok şey şimdi olduğundan farklı olabilirdi. Birçok insanın hayatının değişmesine vesile olmuş olabiliriz. Tanrı hepimize bir görev vermiştir. Hayatta olmamızın bir anlamı vardır. Üstelik daha bitmemiş görevlerimiz olabilir. Son nefesimize kadar da hayatta görevlerimiz olduğunu unutmamalıyız. Bu hayatı sadece kendimiz için yaşamak bazen tatsız olabilir ama yaşamımızın anlamını bulursak hayat yaşamaya değer.
Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

“Bir kurbağa sürüsü ormanda ilerlerken, içlerinden ikisi bir çukura düşmüş. Diğer bütün kurbağalar çukurun etrafında toplanıp, çaresiz bir şekilde bakıyorlarmış.
Çukur bir hayli derin olduğundan düşen arkadaşlarının zıplayıp dışarı çıkması mümkün gözükmüyormuş.

Yukarıdaki kurbağalar, boşuna çabalamamalarını söylemişler arkadaşlarına;

-Çukur çok derin. Dışarı çıkmanız imkansız!

Ancak, çukura düşen kurbağalar onların söylediklerine aldırmayıp çukurdan çıkmak için mücadeleye devam etmişler. Yukarıdakiler ise hala boşuna çırpınıp durmamalarını, ölümün onlar için kurtuluş olduğunu söylüyorlarmış. Sonunda kurbağalardan birisi söylenenlerden etkilenmiş ve mücadeleyi bırakmış. Diğeri ise, çabalamaya devam etmiş. Yukarıdakiler de çırpınıp durarak daha çok acı çektiğini söylemeyi sürdürmüşler.

Ne var ki, çukurdaki kurbağa onlara hiç aldırmadan son bir hamle daha yapmış, bu kez daha yükseğe sıçramayı başarmış ve çukurdan çıkmış.
O kurbağa arkadaşlarının ümit kırıcı sözlerine hiç kulak asmamıştı…
Çünkü doğuştan sağırdı!”

Yeni bir işe başlamak istediğimizde çevremizde bazı kişiler hemen “yapamazsın, sakın başlama” derler. Eğer ortaya gerçekçi nedenler koyup da hayır diyorlarsa, o da bir görüştür saygı duyarım. Ama sadece kendi cesaretsizliğini sende görmek istiyorsa aman bu kişilere kulak asmayın. Kendinize inanın. İnanmak başarmanın yarısıdır.
Sevgiler
Tülay Bilin

tulayb18@gmail.com

Çocukluğumda bir insan 45 yaşına geldi mi, yaşlıydı benim için. Hatta ölebilirdi bile. Oysa şimdi bakıyorum, hayat 40’dan sonra başlıyor. Gençlik bir kavgayla geçiyor. Kavga derken hayat kavgasından bahsetmiyorum. Hayat kavgası var tabii, kimin yok ki. Benim kavga dediğim kişinin kendi ile olan kavgası. Kişiliğinin oturması için sorgulamalar. “Ben kimim?” sorusunun cevabını bulmak için geçen uzun yıllar. Evlilikler genellikle genç yaşlarda olduğundan iki kavga birbirine giriyor.

Oysaki gerçek ilişki insanın kendiyle olan kavgasının bitiminden sonra başlıyor. Kavga hiçbir zaman bitmez ama en azından ne istediğini bilmek çok önemli. Size internetten mail yoluyla gelen bir yazıyı yazmak istiyorum. Kadın cephesinden hayata bakan bir yazı. Bazı kadınlar 40’dan sonra böyle düşünüyor. Yazı şöyle;

“Bir konuşma sırasında adamın biri kadının birine sormuş;
– Nasıl bir erkek arıyorsun?
Kadın bir süre sessiz kaldıktan sonra adamın gözlerinin içine bakarak sormuş;
– Gerçekten bilmek istiyor musun?
Adam biraz isteksiz “Evet” demiş. Ve kadın başlamış anlatmaya…
– Bugün ve bu yaşta bir kadın olarak bir erkeğe onun benim için benim kendime yapabileceğimden fazla ne yapabileceğini soracak konumdayım. Kendi masraflarımı karşılayabiliyorum. Bir erkeğin ya da bir başka kadının yardımına gerek duymadan evimi idare ediyorum. Böyle olunca “Sen masaya ne koyuyorsun?” sorusunu sorma konumundayım.
Adam kadına bakmış. Paradan söz ettiğini düşünüyormuş. Kadın hemen bu düşünceyi düzeltmiş;
– Sözünü ettiğim para değil. Ondan öte bir şey istiyorum. Hayatın her alanında mükemmeliyeti arayan bir erkeğe ihtiyacım var.
Adam arkasına yaslanıp kollarını kavuşturarak kadından biraz daha açıklama istemiş. Kadın başlamış anlatmaya;
– Kendini zihnen mükemmelleştirmeye çalışan birini istiyorum, çünkü sohbet ve zihnen uyarılma arıyorum. Basit bir adama ihtiyacım yok. Ruhen mükemmelleşmeye çalışan birini arıyorum, çünkü dengesiz bir birleşemeye ihtiyacım yok. İnananlarla inanmayanların bir araya gelmesi felakete yol açar. Bir kadın olarak yaşadıklarımı anlayacak kadar duyarlı, ayağımı sağlam basmamı sağlayacak kadar güçlü bir erkek arıyorum. Saygı duyabileceğim birini arıyorum. Ona boyun eğmem için onu saymam gerekir. Ben ona ne kadar dürüst ve açıksam, onun da bana dürüst ve açık olması gerekir. Kendi işini, hayatını yürütemeyen adama boyun eğemem. Boyun eğme konusunda bir sorunum yok. Yeter ki buna değer biri olsun. Tanrı kadını erkeğe eş ve yardımcı olarak yaratmış. Kendine yardım edemeyen adama ben yardım edemem.
Kadın aklından geçenleri böyle döküverdikten sonra adama bakmış. Adam yüzünde şaşkın bir ifadeyle otura kalmış;
– Çok fazla istiyorsun demiş.
-Değerim çok fazla..diye yanıtlamış kadın.”

Dünyanın her yerinde olgunlaşmış kadının istekleri aynı sanırım. Amerikalı Lynda Lemay’ın şarkısının sözlerinin bir kısmı şöyle;

50 yaşında bir adam arıyorum
Şimdi artık ne istediğini bilen..
50 yaşında bir adam arıyorum
Gerçeklerle yüzleşebilen
Yalan söylememe cesaretini edinmiş
Hislerinden kaçmamayı öğrenmiş..
50 yaşında bir adam arıyorum
Beni sukünetle seven ve
Beni sukünete davet eden
50 yaşında bir adam arıyorum.

Şunu ifade etmek isterim ki bunları isteyen kadın veya erkek olabilir. Örnek olacak olan, olgunlaşmış bir insandır.
Sevgiler
Tülay Bilin

tulayb18@gmail.com

Hayattaki en büyük zenginlik güven duyacağımız dostlarımız olması. Bence paradan daha önemli. Çünkü parayla her şeyi satın alabiliriz ama gerçek dost satın alamayız. Sizinle güven duymanın güzelliğini anlatan iki tane anektot paylaşmak istiyorum.

Bu yazı bana mail ile gelmişti. İşleyen sistemin tarih aralığını bilemiyorum ama hoş bir olay;

“İngiltere’de yargıçların maaşı yoktur. Onun yerine ihtiyaçları oldukça kullandıkları kredileri ve sınırsız çek defterleri vardır. İngiliz devleti hakimlerine o kadar güveniyordu yani. Bir gün hakimin biri bir bankaya gidip 1.000.000 poundluk bir çek bozdurmak istediğini söylemiş. Tabii ortalık birbirine girmiş. Banka yöneticileri en üst makamlardan onay almadan bu kadar parayı veremeyeceklerini söyleyip hemen İçişleri Bakanlığı, Adalet Bakanlığı ve Başbakanlık gibi yerlere telefon etmişler. Ancak aradıkları her yerden gelen cevap aynıymış: ÖDEYİN.

Gel gelelim bankada o kadar nakit yokmuş. Hakimden ertesi gün gelmesi rica edilmiş. Ertesi gün para bir bavul içinde hazırlanmış. Hakim gelip parayı almış. Aradan birkaç gün geçmiş. Hakim tekrar çıkagelmiş. Parayı bankaya geri vermek istiyormuş. Banka yönetimi hemen bakanlığı aramış. Derhal bakanlık müfettişleri devreye girmiş ve hakime hareketinin sebebi sorulmuş. Hakim; “Kraliçe’nin hükümeti bize gerçekten bu kadar güveniyor mu? Onu sınadım.” cevabını vermiş. Raporlar bakanlığa iletilmiş ve aynı gün hakim işinden azledilmiş. Adalet Bakanlığı hakime gönderdiği yazıda gerekçeyi şöyle açıklıyor: Kraliçe hükümetinin saygın bir hakimi, devletine güvenmiyor ve onu sınıyorsa, devlet ona asla güvenmez.”

Dostumuzdan böyle bir cevap alsak ne kadar mahcup oluruz değil mi? Gerçekten böyle bir dosta sahip olmak da harika bir duygu. Şimdi de başka bir güven duygusunu yaşayalım.

“Savaşın en kanlı günlerinden biriydi. Asker, en iyi arkadaşının az ilerde kanlar içinde yere düştüğünü gördü. İnsanın başını bir saniye bile siperin üzerinde tutamayacağı ateş yağmuru altındaydılar. Tam siperden dışarı doğru bir hamle yapacağı sırada, başka bir arkadaşı onu omzundan tutarak tekrar içeri çekti.
– Delirdin mi sen? Gitmeye değer mi? Baksana delik deşik olmuş. Büyük bir ihtimalle ölüştür. Artık onun için yapabileceğin bir şey yok. Boşuna kendi hayatını tehlikeye atma dedi.
Fakat asker onu dinlemedi ve kendisini siperden dışarıya attı. İnanılması güç bir mucize gerçekleşti. Asker, o korkunç ateş yağmuru altında arkadaşına ulaştı. Onu sırtına aldı ve koşa koşa geri döndü. Birlikte siperin içine yuvarlandılar. Fakat cesur asker yaralı arkadaşını kurtaramamıştı. Siperdeki diğer arkadaşı;
– Sana değmez demiştim. Hayatını boşu boşuna tehlikeye attın dedi.
– Değdi, dedi, gözleri dolarak, değdi…
– Nasıl değdi? Bu adam ölmüş görmüyor musun?
-Yine de değdi. Çünkü yanına ulaştığımda henüz sağdı. Onun son sözlerini duymak, dünyalara bedeldi benim için. Ve hıçkırarak arkadaşının son sözlerini tekrarladı;
-Geleceğini biliyordum….Geleceğini biliyordum…”

Çok şükür böyle dostlarım var. Darısı herkesin başına…..
Sevgiler
Tülay Bilin

tulayb18@gmail.com

İki tip insan olduğunu düşünüyorum. Birincisi bir şeyler yapmak için her şeyin dört dörtlük olmasını bekleyen grup. Bu gruptakiler bir iş yapmak için öncelikle kötü düşüncelerden arınmak, sağlıklı olmak, maddi sıkıntısı olmamak gibi şartlar öne sürer. Bunlar düzelmeden asla kendini bir işe veremez. Yaratıcı olmasından vazgeçtim kitap bile okuyamaz. Sürekli bir bahanesi vardır. Bu işler bitse yapacaktır ama şimdi bir türlü aklını veremiyordur.
Oysaki bir başka insan grubu daha vardır ki, her türlü zorluğa karşı inanılmaz yaratıcıdır. Topluma mal olmuş bu kişilerden örnekler vermek istiyorum.

Müjdat Gezen ne zaman televizyona çıksa spiker onu rahatlatmak için “Müjdat Bey merak etmeyin ambülans kapıda bekliyor. Rahat olun.” der. Kendisi de bu durumu açıklamaktan hiç çekinmez. Ruhi olarak evhamlı bir yapısı varmış. Korkuları çok fazla, hatta hayatının akışını etkileyecek boyutta. Düşünebiliyor musunuz bu kadar yoğun negatif duygular yaşayan birinin çok fazla yaratıcı olması. Müjdat Gezen, toplumda yaptığı iyi şeylerle isim yapmış saygın bir tiyatrocudur. Bir tiyatro okulu var. Bütün maddi imkanlarını bu okula koyarak öğrencilerin hiç ücret ödemeden okumalarını sağlıyor. Ayrıca tiyatrosu var. Ayrıca kitap yazıyor. Sağlıklı düşünemeyen birinin bunları yapması ne zor değil mi. Oysaki bütün zorluklar onun ruhunu besliyor olabilir.

21.10.2008 tarihinde televizyonda Saba Tümer’in konuğu Özgür Çevik’ti. Biliyorsunuz televizyondaki “Popstar” yarışmalarından birinde dereceye girmişti. Sonra “Yabancı Damat” adlı dizide çok başarılı oldu. Bu sene ise “Gece Sesleri” adlı dizi ile tekrar ekranlara döndü. İki dizi arasında da bir CD çıkartmış. Oyunculuk hayatına yeni atılmış biri için bunlar başarıdır. Üstelik felsefe mezunu. Saba Tümer’in yaptığı sohbette Özgür Çevik kendini şöyle ifade etti; “Çok fazla düşünüyorum, düşüncelerime mani olamadığım için çok yoruluyorum. Ölümü çok düşünürüm. Sevdiklerimi kaybetme korkusu yaşarım. Düşüncelerim hep negatif yöndedir. “ Sürekli negatif düşünceler üreten bir beynin başka yaratıcılıklara zaman bulacağını sanmıyor insan. Ama öyle değil. Bütün bu olumsuzluklar ruhunu besliyor. Hastalıklar ve beynin negatif duygu üretmesi yaratıcılığını arttırıyor.

Bir başka insan tanıdım. Çok ünlü bir astrolog olan Oğuzhan Ceyhan. Doğuştan taşıdığı bir hastalığı için çocukluk ve ergenlik döneminde tam 13 tane ameliyat geçirmiş. Hayatı hastanelerde geçmiş. “Bir yıl hastanede yattığımı bilirim” diyor. Böyle bir insanın okulunu bitirmiş olmasını bile bekleyemezsiniz. Okumamış olmasını mazur görürsünüz. Oysaki o üniversiteyi bitirmiş. Basketbol antrenörlüğü yapmış, birkaç tane futbol klübü kurmuş ve gençlere devretmiş. Yoğun çalışma hayatı olan biri. Hastalığı süresince kendisini okumaya vermiş. Hani o okurken doktorlar da onu ameliyat etmişler adeta. Bir insanda bu kadar bilgi birikimi nasıl olabilir. Ayaklı kütüphane gibi. İnanılmaz bir beyin yapısı var. Deha gibi. Astrolojiyi yemiş yutmuş. Sanki o icat etmiş gibi iyi biliyor. İnanılmaz güzel yorumlar yapıyor. Onunla konuşunca kendimi yetersiz hissettiğim bile oluyor.

Ne zaman sorunlarım olsa bu kişileri düşündüğüm an hemen motive oluyorum. Kendimi bırakmadan oturup yazıyorum veya okuyorum. Toplumumuzda bu kişiler gibi yaratıcı ve başarılı ne çok insan var.
Biz ne kadar sorunlarla boğuşursak boğuşalım dünya dönmeye devam ediyor. Onun için hayatı kaçırmamak gerektiğine inanıyorum.
Sevgiler
Tülay Bilin

tulayb18@gmail.com

Başkalarının hayatlarını gözlemlemek bizi ileri taşıyorsa bu harika bir duygu. Bizi motive edip içimizdeki enerjiyi dışarı çıkarmamıza yarıyorsa güzel de, kıskanmamızı sağlıyor ve hiç bir şey yapmadan sadece onun gibi olmak istiyorsak hiç de güzel değildir.

Başkalarını taklit etmek hep onlar gibi olmayı deniyorsak kendimizden uzaklaşıyoruz demektir. Bir şeyin daima aslı değerlidir. Kopyası geçici bir süre için değer kazanabilir ama aslı gibi olmaz. Kendimiz olmaya çalışmalıyız. Kendimiz olduğumuzda özgüvenimiz tam olur. Herkes tarafından takdir edilir ve seviliriz. Aşağıdaki hikaye de buna bir örnektir. Sizi hikaye ile baş başa bırakıyorum. İyi okumalar…..

“Evvel zaman içinde, Mogo adında bir fakir Japon vardı. Mogo kendi halinde bir taşçı idi. Zavallıcık hayatını kazanmak için güneşin doğuşundan batışına kadar, yağmur demez, fırtına demez, güneş demez boyuna taş kırardı.

Doğrusu işi çok güçtü ama yine de Mogo’nun pek o kadar hayatından şikâyetçi olmaması lâzımdı. Çünkü babası, büyükbabası hep taşçıydılar. Daha iyi bir hayat görmeyen Mogo da taşçılığı seve seve yapmalıydı. Mogo, genç ve iri yapılıydı, hastalık nedir bilmezdi, sabahtan akşama kadar çalışması, karnını doyuracak kadar pirinç almasına yetiyordu.

Bu yüzden birçok arkadaşı onu kıskanıyorlardı bile. Çünkü Mogo çalışma zamanında çalışıyor, dinlenme zamanı gelince de babasından kalma evine çekilip, dünyanın bütün kötülüklerine arkasını dönerek rahatına bakıyordu.
Bütün bunlara rağmen Mogo hayatından memnun değildi. Zenginlik ve büyüklük sevdası içini kemiriyor, zaman zaman bir asilzade olarak doğmadığına üzülüyordu. Bütün boş zamanlarında kendi kendine halinden şikâyet eder, kendisini daha iyi bir seviyeye ulaştırması için Tanrı’ya yalvarırdı. Bu hal bir gün değil, beş gün değil, aylarca, yıllarca devam etti. Tanrı, Mogo’nun hangi seviyeye gelirse gelsin, daima daha ötesini isteyecek bir yaratılışta olduğunu biliyordu. Bununla beraber ona ders vermek için bütün isteklerini yerine getirmeye karar verdi.

Yine sıcak bir gündü. Mogo yolun kenarında, kan ter içinde taş kırıyordu. Bir ara yoruldu ve kazmasının sapına dayanarak dinlenmeye başladı. O sırada yolun öbür ucundan bir toz bulutu yükseldi. Aynı zamanda kulağına sürekli gürültüler gelmeye başladı.

Toz bulutu yaklaştığı zaman, Mogo, tozların arasında son derece süslü üniformalar giyinmiş süvariler görmeye başladı. Birçok süvarinin arasında ise her tarafı altın, gümüş ve kıymetli taşlarla işlemeli bir tahtırevan geliyordu. Tahtırevanda bir prens vardı. Mogo artık dayanamadı:

– Ey Tanrım, neden ben de bir prens değilim, diye söylendi.
Bunun üzerine Tanrı:
– Peki, dedi, madem ki prens olmak istiyorsun, o halde ol!

Mogo daha ne olduğunu anlamadan kendisini prens haline gelmiş buldu. Sayısız uşakları, askerleri, atları, arabaları, sarayı ve pırıl pırıl işlemeli bir sürü elbisesi vardı. Ama onun asıl hoşuna giden şey, ahalinin kendisine gösterdiği hürmetti. Sokağa çıktığı zaman herkes karşısında iki büklüm eğiliyor, hele eski arkadaşları onu görünce yerlere kapanıyorlardı. Bunlardan çok hoşlandığı için Mogo her gün sokağa çıkıyordu.

Bu hal uzun müddet Mogo’yu eğlendirdi. Fakat aradan zaman geçince yine düşünmeye başladı. Dünyada kendisinden üstün durumda bulunan birçok prens, birçok kral ve en nihayet de kendi imparatorları Mikado vardı. Düşündü ki, Mikado bile olsa kendisinden üstün başka bir şey daima mevcut olacaktır. Bunun üzerine güneşin, her şeyden üstün olduğu aklına geldi. Şüphesiz ki o, bütün kralların, Mikado’nun, her şeyin üstündeydi. Dünyayı ısıtan, hayat veren tek varlık güneşti. O halde en iyisi güneş olmaktı. Mogo böyle düşününce:

– Ey Tanrım, dedi, beni prens yapacağına güneş yapsan olmaz mıydı?
– Güneş mi olmak istiyorsun, dedi Tanrı, öyleyse ol!

Ve Mogo bir anda güneş oldu. Doğrusu gökyüzündeki saltanatının keyfine diyecek yoktu. Dünyaya istediği gibi sıcaklık dağıtıyor, ekinleri, meyvaları olgunlaştırıyor, insanları ısıtıyordu. Mogo aylarca güneş olmanın keyfini sürdü, sonra günlerden bir gün, uzaklarda bir siyah nokta gördü. Bu nokta gitgide büyüdü büyüdü ve simsiyah bir leke gibi kendi ışıklarını önlemeye başladı. Bu, buluttu. Mogo ne yaptıysa onu yenemedi. Nihayet bulutlar güneşin her tarafını kapladı ve şiddetli bir fırtına başladı. Bunun üzerine Mogo:

– Ey Tanrım, diye bağırdı, bulut güneşten daha kuvvetli, ben bulut olmak istiyorum.
Tanrı kısaca:
– Ol! dedi.

Ve Mogo bulut oldu. Güneşten daha kuvvetli olmak demek artık kâinatta her şeyin üstünde olmak demekti. Bunu düşünmek zavallı Mogo’yu büsbütün deli etti. Sevincinden ne yapacağını bilemiyordu. Mogo, güneşi istediği zaman ve istediği yerde kapatabildiği için bunun tadını bol bol çıkarmak istedi. Tarihin hiçbir devrinde Japonya o kadar fırtına, o kadar tayfun ve kasırga görmemişti. Kara ve denizdeki felâketlerin haddi hesabı yoktu. Ama Mogo bütün bunları güneşe karşı kazanılmış bir zafer sayıyor ve gittikçe zulmünü arttırıyordu.

Bu sırada bir gün, Mogo gökyüzünde dolaşıp dururken okyanusun kıyısında âbide gibi dikilmiş muazzam bir kayalık gördü. Granit bir sütun olan kayalığın binlerce seneden beri mevcut olduğu ve tabiatın her türlü olayına göğüs gerip hiçbirinden müteessir olmadığı aşikârdı. Zamanın ve tabiatın bütün tesirlerine karşı koyan bu muazzam kayalık, nihayet Mogo’nun gözüne çarpmıştı. Mogo onun bu haşmetli halini görünce ne yapıp yapıp yerinden sökmeyi ve denize fırlatarak dalgaların arasında yok etmeyi kararlaştırdı.

Çıkan fırtınada sade gök değil, yer de karmakarışık oldu. Kayanın kıyısında bulunduğu denizde dağlar gibi dalgalar yükseliyor, fakat bütün dalgalar granit kayanın eteklerine çarptığı zaman parçalanıp kayboluyordu. Fırtına üç gün üç gece devam etti. Fırtınanın arkasından şiddetli bir kasırga, onun arkasından bir siklon çıktı. Artık evler yıkılıyor, ağaçlar kökünden çıkıyor, nehirler taşıyordu. Ama aradan bir hafta geçip de fırtına dindiği zaman, kayanın yine eski haliyle, okyanusun kıyısında durduğunu gördü. Mogo hırsından küplere biniyordu. Demek ki bu kaya kendisinden daha kuvvetliydi. Hırsla:

– Tanrım, diye bağırdı, kaya benden daha kuvvetli, ben kaya olmak istiyorum.
– Ol! dedi Tanrı.

Ve Mogo okyanusun kıyısında muazzam bir kaya haline geldi. Artık ona ne güneş, ne bulut, ne fırtına hiçbir şey tesir etmiyordu. Artık kâinattaki bütün varlıkların üstündeydi.

Bir sabah, bir tarafını bir şey sokmuş gibi bir acıyla uyandı. Evet, hakikaten bir yerine bir şey batıyor gibiydi. Sonra vücudundan bir parça et koparmışlar gibi bir acı duydu. Sonra kendisine vurduklarını hissetti. Evet, muntazam aralıklarla durmadan vuruyor, vuruyorlardı. Her vuruşta aynı acıyı duyuyor, her vuruşta vücudundan bir şeyler kopmuş gibi oluyordu. Bu hal saatlerce devam etti, Mogo saatlerce tahammül etti, sesini çıkarmadı ama sonra öyle bir an geldi ki birden kuvveti kesilir gibi oldu, yerinde sallanmaya başladığını farketti. Bunun üzerine:

– Tanrım, diye bağırdı. Bana kayadan daha kuvvetli biri hücum ediyor. Ben o olmak istiyorum.
Tanrı:
– Ol! dedi.

Ve Mogo tekrar taşçı oldu.”
Sevgiler
Tülay Bilin

tulayb18@gmail.com

Bilirsiniz kadınları anlamak zordur. Tam anladım sanırsınız ki sil baştan. Çünkü kadın her yaşta farklı özellikler gösterir. 20’li yaşlara kadar olan dönem ergenlik sayılabilir. 20-30 yaş arası kafasında kavak yelleri estiği yıllardır. Aşık olur ama bir türlü aşkını ifade edemez. Her aşk inanılmaz mutsuzluk getirir. Bir türlü istediklerini ifade edemez. 30-35 arası olgunluğa geçiş dönemi. Bazen çok olgun bazen çok da çocuk ruhlu. Kendi de bir türlü karar veremez. 35 yaştan sonrası kendini iyi ifade etme dönemidir. Hele 40-45 arası süperdir. Ben daha sonrası için de süper diyorum. Ama daha sonraki dönem eğer kendini dinç tutabiliyorsan, hayatı yaşamayı seviyorsan muhteşem olur.

Size her bir dönemi tek tek anlatmak istemiyorum. Ama 35’den sonrası için internette bir yazı buldum. Çok beğendim. İnternette çok araştırdım ancak yazının sahibine ulaşamadım. Her yerde alıntı diye yazıyordu. Neyse ben saygısızlık etmek istememiştim. Yazana da burada teşekkür edecektim. Aşağıdaki yazıyı okumanızı tavsiye ediyorum. Her bir satırına katılıyorum. Keyifli okumalar…..

Yolu yarılayan kadın sevgisinde ve öfkesinde cömerttir. Onunla olan erkeğin her şeye hazır olması gerekir.
‘Yaş otuz beş, yolun yarısı eder’ deyince şair, yolu yarılayan kadınlar aklıma gelir.
Ne aradığını ya da ne aramadığını bilen kadınlar.
Aşkı, sevdayı mutlaka tatmış olurlar.
Bu nedenle onları yüzeysel duygularla kandırmak mümkün değildir.
Aşkın da aşksızlığın da kokusu bu kadınlara sizden önce gelir.
Ömrünün diğer yarısını kendini geliştirmeye adayacağından bilinçleri doruğa yükselir.

Akıl ve bedenle birlikte girdiği ortama renk ve ışık verir.

Yolu yarılayan kadınlarla kolay ve zor bir hayat iç içedir. Sevgisinde de öfkesinde de cömerttir.

Evet anlamına gelen kadınsı hayırlarla kapris yapılmayacağını çoktan öğrenmiştir.

Erkeğin ne ardından gelir, ne de ilerisinde olmak için didinir.
Yan yana, can cana duruşlar tercihidir.

Bazen bir anne şefkati, bazen de bir aslan kükremesi ile şaşkınlığa çevirir.

Onunla birlikte olan erkeğin her şeye hazır olması gerekir.

Yolu yarılayan kadınlar duygularını yaşamasını bilir.
Davranışları sebepsiz değildir.
Kalbi kırıldıysa ağlar, ağlayışının sebebi erkeğin ona sunacağı sevgi değildir.
Mutluysa kahkahalar atar, gülüşünün sebebi dikkat çekmek değildir.
Seviyorsa kıskanır, kıskanç oluşunun sebebi kendine güvensizlik değildir.
Üzgünse omuz arar, destek istemesi çaresizliğinden değildir.
Suskunsa sebebi vardır, kendi haline bırakılması gerekir.
Yolu yarılayan kadınların hissiyatı kuvvetlidir.
Aldatıldığını sezgilerini kullanarak gün ışığına çıkarır.
Veda vakti geldi demenize bile gerek yoktur.
O verdiğiniz mesajı çoktan anlayıp kendi yolunu tutmuştur.
Her gidiş kadını daha da kadınlaştırır.
Gidenin ardından bakacak kadar hayatın uzun olmadığını anlamıştır.
Ve gizem kadına en çok bu yaşlarda yakışır.
Sevgiler
Tülay Bilin

tulayb18@gmail.com

Etiketler: , , , ,

Yılbaşının ertesi günüydü. Gündüz televizyonum açıktı. CNNTÜRK kanalında akşam programıyla ilgili reklam vardı. 5N 1K adlı programda saat 20.00’de Tema Vakfı Onursal Başkanı Hayrettin Karaca ve Sümerolog Muazzez İlmiye Çığ’ın olacağını anons ediyordu. Bu iki kişiyi de tanıyorum. Kişisel olarak tanımıyorum. Medya dünyasından tanıyorum. Yaptıklarını çok beğeniyorum. Akşam saati televizyonun karşısına oturdum. Zevkle programı izledim. İnanılmaz tatlı iki ihtiyar. Zaten kendilerine çılgın ihtiyarlar ismini takmışlar. Hayrettin Karaca 87, Muazzez İlmiye Çığ ise 95 yaşında imiş. Yılbaşından önceki hafta yaptıkları protesto ile ilgili olayı anlattılar. Gazetede okudukları bir habere karşı görüşlerini belirtmek için battaniyelerini almışlar, gerekli yerlerden izinlerini de almışlar, Büyük Millet Meclisinin önünde iki kişilik eylem yapmak üzere İstanbul’dan Ankara’ya gitmişler. Oturma eylemini yapmışlar ve gelmişler. Bunda ne var diyeceksiniz. Türkiye’de insanlar 50’li yaşlarda her şeyden ellerini eteklerini çekerlerken biri 87, diğeri 95 yaşında iki ihtiyar hala Türkiye’de gündem oluşturuyorlar. Mutlaka bazı sağlık sorunları vardır ama kendilerini dinleyip bugün şuram ağrıyor diye kendilerini dünyaya kapatmıyorlar.

Hayatımızın her safhasında sağlık sorunlarımız vardır. Yediklerimizin hormonlu oluşundan, doğal beslenmediğimizden daha genç yaşlardan itibaren bir sürü sağlık sorunları yaşanıyor. Ya da ben bunun için ya da şunun için daha çok gencim, şunun için yaşlıyım demek doğru değil. Hepimizin her yaşta yapabileceği işler var. Bunu sadece eylemlere katılmak anlamında yazmıyorum. İllaki bir şeyleri protesto etmek gerekmiyor. Ama çevremizdeki olaylarla ilgilenmemiz gerekli diye düşünüyorum. Özellikle gençlere sesleniyorum ortaokul ve lise çağlarında ülkede olup bitenle ilgilenme zamanı gelmiştir. Hiç değilse günde bir tane gazete okumalısınız. Bunun derslerinizi engelleyeceğini asla düşünmeyin. Ama sakın her okuduğunuz haberi protesto edeceğim diye sokaklara çıkmayın 🙂

Hayrettin Karaca ve Muazzez İlmiye Çığ iki kişiler ama onlar aslında bir ordular. Çünkü toplumun inandığı ve güvendiği insanlar olmak için bir ömür boyu çalışmışlar. Gençler şimdi sizler için okumak zamanı. Dağarcığınıza bilgi biriktirme zamanınız. Bir gün gelir sizler de tek kişilik ordu olabilirsiniz. Ama şimdiden okumaya başlamalısınız…
Sevgiler
Tülay Bilin

tulayb18@gmail.com

Eğitim hayatım boyunca hep bir veya 2 tane en samimi olduğum arkadaşım oldu. Onunla ders çalışır, onunla sinemaya giderdik. Bütün sırlarımı onunla paylaşırdım. Şimdi çevremdeki çocukları izliyorum, onlar da aynılar.

İşin kötüsü bazı insanlar gençlik döneminde edindikleri bu alışkanlığı, daha sonra da devam ettiriyorlar. Oysaki 1-2 kişi ile yapılan bu görüşmeler bizim ufkumuzu daraltıyor ya da sürekli aynı kalmasını sağlıyor. Bir kişi ile yapılan bu sohbetlerin sınırını biraz daha genişletsek, hem çevremiz genişler hem de ufkumuz.

Sosyolog Mark Granovetter, 1973 yılında yazdığı “Zayıf Bağların Gücü” makalesinde ve devamında yaptığı çalışmalarda, az sayıda insanla sıkı bir ilişki içinde olmak yerine, çok sayıda insanla tanışıp nispeten zayıf bağlantılar kurmanın iş yaşamında başarıyı getirdiğini ve bunun da iki temel nedeni olduğunu ortaya koydu:

* Sürekli aynı kişileri görmek, sabit ve sınırlı bir çevreye sahip olmak, kişisel gelişimi engeller.
* Sürekli ve yalnızca birbiriyle iletişim halinde bir grubun tüm üyeleri bir süre sonra birbirinden farksız hale gelir.
* Daha çok sayıda zayıf bağlantınız olduğunda, hareket ve iletişim kabiliyetiniz yükselecektir.
* Farklı sorunlara gerekli çözümleri üretecek kişiler, tanıdıklarınız arasından mutlaka bulunabilirler.

Gençliğimde yaptığım bu tip ilişkilerin kişisel gelişimimi engellediğini hiç düşünmemiştim. Bugün geriye dönüp baktığımda, üstelik Sosyolog Mark Granovetter’in çalışmasının sonucunu okuyunca ne kadar zaman kaybı olduğunu anlıyorum.

Zararın neresinden dönersen kardır denir ya…. 🙂
Sevgiler
Tülay Bilin

tulayb18@gmail.com

Kişisel Gelişimin dışında, benim bir de mesleğim var. 20 yıl İnsan Kaynakları Müdürlüğü yaptım. Düşündüm ki gençlerin iş hayatı hakkında bilmek istedikleri çok şey var. Biraz da bu konuda sizlere bildiklerimi aktarmak istiyorum. Yıllar boyunca çalıştığım şirketin eleman alımlarını ben yaptım. Vasıfsız elemanı da ben aldım, üst düzey çalışanları da ben aldım. Bu konuda çok tecrübem var.

İŞ GÖRÜŞMELERİNDE NELERE DİKKAT EDİLMELİ?

Prof.Dr.Albert Mehriban’ın iletişime dair yapmış olduğu araştırma sonuçları şöyledir;

BEDEN DİLİ %55

SES TONU %38

KELİMELER %7

Bunu neden yazdım biliyor musunuz? İş görüşmelerine giderken kıyafete çok özen gösterilmeli. Yani kapıdan içeriye girerken sizin için kararın çoğu verişmiş oluyor. Eğer o görev için beden diliniz iyi değilse o işi baştan kaybediyorsunuz. Çünkü kapıdan içeriye giriş çok önemlidir. Kendine güvenli bir duruş sizi ele verir. Hele bir de el sıkışınız. Merhaba deyişiniz. Eğer el sıkışırken karşınızdaki kişinin ellerini parmaklarınızın ucu ile tutarsanız karşınızdakine güven vermezsiniz. Tokalaşırken karşınızdakinin elini avucunuzun içine alıp kavramalısınız. Ondan sonra kuvvetli bir sıkış gereklidir. Ama sakın karşı taraf şimdi elimi nasıl kurtaracağım diye endişelenmesinJ El sıkışmasını yaparken karşınızdakinin gözlerine bakıp merhaba demelisiniz.

İş görüşmelerine giderken erkeklerin mutlaka takım elbise ile gitmesi gereklidir. Kadınların ise ceketleri olmalıdır. Bu kıyafetlerin koyu renk olmasına özen gösterilmeli. Kot pantolon ile gidilen iş görüşmesi karar aşamasında yetkiliyi olumsuz etkiler. Saçların çok düzgün taranmış, traş olunmuş, bayanların biraz makyaj yapmalarında hiçbir mahsur yoktur.

Kapıdan içeriye girmeyi iyi bir şekilde geçtik diyelim. İkinci önemli sorun ses tonu. Yani kendinizi anlatış biçiminiz. Kendinizi anlatırken anlattıklarınıza inandığınız sesinizden belli olmalı. Bazen insan yapmayı çok istediği bir hedefini söylerken sesinin tonu ben bunu asla başaramam der gibi güvensizdir. Ses tonu insanı ele verir. Kendinizi ifade ederken karşınızdaki yetkilinin aklından şu cümleler geçmektedir.

-Bu kişiyi hangi özelliğinden dolayı işe almalıyım?

Yetkili bu sorunun cevabını aramaktadır. Şimdi sıra neler yaptığınıza geldi. Hangi okulu bitirdiniz? Yetkinliklerinizi nelerdir? Yabancı lisanınız var mı? Daha önceki iş hayatınızdaki tecrübeniz yeterli mi? İş görüşmesinin tüm safhaları önemlidir. Ama inanın bazen yetkinlikleri iyi olduğu halde kendine güvensizliği ve dış görünüşündeki özensizliği yüzünden işe almamışımdır. Bazen de kişinin tecrübesi olmadığı halde beden dili ve kendini ifade ediş biçimi öylesine güven veriyor ki ben o kişiyi işe almışımdır. Çok da başarılı olmuştur.

İş görüşmelerinde kendine güven, lisan bilmek ve üniversite mezunu olmak kadar önemlidir.

Başarılar diliyorum.

Tulay Bilin

tulayb18@gmail.com

Bir imparator sabah gezintisi sırasında bir dilenciye rastlar. “Dile benden NE dilersen” der. Dilenci güler ve : “Sanki dileğimi gerçekleştirebilecekmiş gibi soruyorsunuz. ” Diye yanıtlar. Kral alınır ve söyleşi koyulaşır…. Pek tabii her dediğini yerine getirebilirim. Sen söyle hele; NE istiyorsun?
“Söz vermeden önce iki kez düşünün kralım”. Dilenci sıradan bir dilenci değildir. İmparatorun ilk yaşantısında ögretmeni olmuştur. Ve ona şu sözü vermiştir. “Bundan sonraki yaşantında tekrar karşına çıkıp seni uyaracagim.” İmparator olayı çoktan unutmuştur. Zaten geçmişi hangimiz noktasına virgülüne kadar anımsayabiliriz ki? Birlikte yaşlanan kişilerin bile anıları farklıdır. Bu nedenle imparator bastırır.
Ne istersen verebilirim. Ben güçlü bir imparatorum. Yerine getiremeyeceğ im hiçbir dileğin olamaz. Bunun üzerine dilenci, çanağını uzatıp, “Şu çanağı herhangi bir şeyle doldurabilir misiniz?” diye sorar. İmparator kahkaha atar ve vezirine çanağı altınla doldurmasını emreder. Çanak dolup taşmakta ve anında boşalmaktadır. Paralar buhar olup uçmaktadır sanki. İmparatorun onuru kırılır. Bir dilenci çanağını dolduramadığı kulaktan kulaga yayılır. Giderek pırlantalar, elmaslar, yakutlar akıtılır çanağa. Ne var ki çanağın dibi yoktur sanki. Yer yutar AMA boş kalır. İmparator yenik düşmüştür. Dilenciye yakarir : “Tamam, sen kazandın. Dileğini yerine getiremedim AMA NE olur bana çanağın neden yapılmış olduğunu itiraf et.”

Çok basit, diye yanıtlar dilenci.

İnsan dimağından yapılmıştır. Yani insanın arzu ve İsteklerinden. Doymak bilmez oluşuda bundandır.

Bu gerçeği bir kez kavrarsan yaşantın değişir. İstek nedir ki! İstek ulaşılana kadar, belli bir süre heyecen veren bir duygudur.
Örnegin; bir araba istersin… Bir yat… Bir ev… Bir eş… Vs vs…
Tek tek her birini elde ettiğinde, tümü anlamını yitirir.
Neden? Çünkü beynin, aklın onları dışlar.
Araba garajdadır ve artık istek uyandırmamaktadır.
Heyecan, onu elde ettiginde sönüp gitmiştir. Eş yatağında, para cebindeyse, onlara erişmek için katlandığın yoğun istek yok oluverir.
Gene boşluğa düşer, yeni bir istek yaratmak zorunda kalırsın….
İstek doyumsuzluk uyandırır ve giderek dilenci olursun. Bir istekten bir diğerine çırpınıp durursun.
Amacına ulaşır ulaşmaz bir yenisini yaratırsın.
İstegin bu yönünü kavradığında hayatının dönüm noktasındasın demektir.
Sürekli yolculuk hali iyi sonuç vermez.
Geri dön… Evine dön…
Seni mutlu edecek öğeleri dışında değil, kendi içinde ara!
Sevgiler

Tulay Bilin
tulayb18@gmail.com

Olay İngiltere’de geçiyor; yaşlı bir bey, sabah erken evinden çıkmış, yolda ilerlerken, bir bisikletlinin kendisine çarpması ile yere yuvarlanmış ve hafif yaralanmış. Sokaktan geçenler yaşlı beyi hemen en yakın sağlık birimine ulaştırmışlar. Hemşireler, adamcağızın yarasına pansuman yapmışlar, ama biraz beklemesini ve röntgen çekerek her hangi bir kırık veya çatlak olup olmadığını inceleyeceklerini söylemişler. Yaşlı bey huzursuzlanmış, acelesi olduğunu istemediğini söylemiş. Hemşireler merakla acelesinin sebebini sormuş; Adamcağız da “Karım huzur evinde kalıyor her sabah onunla kahvaltı etmeye giderim, geç kalmak istemiyorum” demiş. “Karınızın, siz gecikince merak edeceğini düşünüyorsunuz herhalde” demiş hemşire. Adam üzgün bir ifade ile “Ne yazık ki karım Alzheimer hastası ve benim kim olduğumu bilmiyor”demiş. Hemşireler hayretle “Madem sizin kim olduğunuzu bilmiyor neden her gün onunla kahvaltı yapmak için koşuşturuyorsunuz”demişler. Adam buruk bir ses tonuyla; “AMA BEN ONUN KİM OLDUĞUNU BİLİYORUM” demiş.

Sevgiler

Tulay Bilin
tulayb18@gmail.com

Etiketler:

Bir Hint masalina göre;

kedi korkusundan, endişe içinde yasayan
bir fare vardir. Büyücünün biri fareye acır ve onu bir kediye
dönüstürür.
Fare, kedi olmaktan son derece mutlu olacagi yerde bu kez de köpekten
korkmaya baslar. Büyücü bu kez onu bir kaplana dönüstürür. Kaplan olan
fare, sevinecegi yerde avcidan korkmaya baslar. Büyücü bakar ki, ne
yaparsa yapsin farenin korkusunu yenmeye imkan yok. Onu eski haline
döndürür..

Ve der ki,
“Sen cesaretsiz ve korkak birisin. Sende sadece bir farenin yüregi var.
O yüzden ben sana yardim edemem.”

Ünlü yazar Shakespeare, bu konuda söyle diyor:


“Insanlarin çogu kaybetmekten korktugu için sevmekten korkuyor…
Düsünmekten korkuyor, sorumluluk getirecegi için.
Konusmaktan korkuyor, elestirilmekten korkttugu için.
Yaslanmaktan korkuyor, gençligin kiymetini bilmedigi için.
Unutulmaktan korkuyor, dünyaya iyi bir sey vermedigi için.
Ve ölmekten korkuyor, aslinda yasamayi bilmedigi için.”

Tulay Bilin

tulayb18@gmail.com

HZ.ALİ’nin ağabeyi Cafer B. Ebu Talib’in oğlu Abdullah, sıcak bir günde,
bir kabilenin hurmalığına inmişti.
Abdullah burada dinlenirken, hurmalıkta çalışan köleye, yemek vakti üç
parça ekmek geldiğini gördü.
Adam ekmeklerden birini ağzına götürmek üzereydi ki,
birden önünde açlığı her halinden belli bir köpek belirdi.
Köle elindeki ekmeği köpeğin önüne attı. Köpek ekmeği derhal yedi.
Köle ekmeğin ikinci parçasını da attı. Köpek bunu da bir kerede sildi
süpürdü.
Köle bunun üzerine üçüncü parçayı da köpeğe verdi. Kalkıp, yeniden işine
dönmek üzereydi ki, olup biteni uzaktan seyreden Abdullah, yaklaşıp sordu:
“Ey köle, bugünkü yiyeceğin ne kadardı?”
Köle sıkılarak cevap verdi:
“İşte bu üç parça ekmek.”
“O halde neden kendine hiç ayırmadın?”
“Baktım ki, hayvan çok aç. O halde bırakmak istemedim.”
“Peki sen ne yiyeceksin şimdi?”
“Oruç tutacağım.”
Bunun üzerine, Abdullah b. Cafer, köleden sahibini, evinin nerede
olduğunu sordu. Sonra da gidip adamdan bu hurmalığı içindeki köleyle birlikte satın
aldı.
Sonra döndü, köleye bu tarlayı ve onu sahibinden satın aldığını söyledi ve
ekledi:
“Seni azad ediyorum. Bu hurmalığı da sana hediye ediyorum.”
Cömertliğiyle meşhur Abdullah b. Cafer, kendisinden daha cömert birini
tanıyıp tanımadığı sorulduğunda, bu olayı anlatır ve:
“Ama o köpeğe topu topu üç parça ekmek vermiş; sense ona koskoca bir
“hurmalığı ve hürriyetini vermişsin” dediklerinde, şu karşılığı verirdi:
“Ama o elindeki herşeyi verdi; ben ise elimdekinin bir kısmını
.”

Tulay Bilin
tulayb18@gmail.com

Etiketler:

Bugün bir duygumuz hakkında düşüncelerimi yazmak istiyorum. Bu yazıyı yazmadan önce şöyle bir internette dolaştım. Bazı bilimsel yazıları okudum. Psikolojideki korku kelimesini araştırdım. Ama şunu ifade etmek istiyorum ben doktor değilim. Onun için yazılarıma bilimsel olarak bakmak doğru olmaz. Ben yaşanan günlük hayatın içindeki duyguları irdeliyorum. Sadece duygularımı ve yaşadıklarımdan çıkarttığım sonuçları yazıyorum. Gerçi ben bu yazıların bilimsel olmadığını savunuyorum ama bir mail aldım. İsmini açıklayamayacağım bir Profesör yazılarımdan etkilendiğini ifade etmiş ve şöyle yazmış;

”Makalelerinizi okudum makale diyorum çünkü bence yazdıklarınız bilimsel yazılar ve çok etkilendim”

Bir bilim adamının bu yazılarımı bilimsel kabul etmesi beni oldukça yüreklendirdi. Ama ben yine de bilimsel olduğu konusunda iddialı değilim.

İnternette yaptığım araştırmada insanların korku çeşitlerinin ne kadar çok olduğunu gördüm.

Başarısızlıktan, sevilmemekten, önemsenmemekten, ölümden, hastalıktan, kaybetmekten, kontrol edemediği her türlü etkiden, kontrol edilmekten, terk edilmekten, sakat kalmaktan, aldatılmaktan, zayıf görünmekten, anlaşılamamaktan, aşağılanmaktan, kavgadan, tehdit gibi algıladığı her şeyden ve herkesten, düzenin bozulmasından, elindeki değerleri kaybetmekten, aklını kaçırmaktan, parasızlıktan, sahip olduğu mal varlığını yitirmekten, düşmanlardan, Zarar görmekten, düşmekten, uçaktan, hayvanlardan, yüksekten, yalnızlıktan, karanlıktan, işsiz kalmaktan, hırsızdan, psikopat insanlardan, doğal afetlerden.

Bütün bunlar tek tek yazı konusu olabilir. Ama benim bugünkü konum kaybetme korkusu. Bu bile kendi içinde, sınırsız konulara ayrılabilir. Sadece sevdiğini kaybetme korkusu demek istiyorum. Bazı insanlara karşı kendimizi bağımlı hissederiz. Bu sevgilimiz olabilir. Ya da arkadaşımız olabilir. Kendimizi o kişiyle öylesine özdeştiririz ki sanki onsuz asla yaşayamayız. Sanki hayatımızda o olmazsa sorunların altından kalkamayız, sanki o olmazsa sevinçleri bu kadar güzel yaşayamayız, sanki o olmazsa kendimizi yarım hissederiz, sanki o olmazsa sinemaya gidemeyiz, sanki olmazsa alışverişlerimize karar veremeyiz, sanki o olmazsa toplum içinde kendimizi iyi ifade edemeyiz. Aslında işin bu boyutu bağımlılıktır. Kurtulmak isteriz ama bir türlü başaramayız. Oturup bir düşünsek onun bana katkısı nedir? Hangi noktada kendimi ona bağımlı hissediyorum? Neleri ben tek başıma yapamam? Hele karşımızdaki kişi bu bağımlılığımızı hissederse bizi daha da bağımlı hale getirebilir. Bütün bunlardan kurtulmak için kendimizi iyi tanımamız gerekli. Ondan vazgeçemememizin altında yatan korkular nelerdir? Belki de yalnızlık korkusudur. Belki de kendine güven korkusudur. Bunları bilince bu korkulardan kurtulmak daha kolaydır. Bu korkuların üstüne gidince diğerine olan bağımlılığınızın ortadan kalktığını göreceksiniz.

Bence bir tane güzel korku var. Korkunun da güzeli olur mu diyeceksiniz. Bence var. Bağımlılık derecesinde olmayan kaybetme korkusu. Sevdiklerimizi kaybetme korkusu. Ama bu ölümle ilgili değil. Onun sevgisini kaybetme korkusu. Eğer bu duyguyu yüreğimizde hissetmezsek sevdiğimizin değeri kalmaz. Bizi birbirimize bağlayan en büyük his kaybetme korkusudur. Bu duygunun dışa vurumu da SEVGİ’dir.

Buradaki korku onsuz yaşayamama korkusu değil. Sadece birlikte olmaktan keyif almak. Birine aşık olduğumuzda onu kaybetmemek için onun hoşuna giden her şeyi yapmak ve onu mutlu etmek isteriz. Bu kaybetmek korkusu ona verdiğimiz değeri gösterir. Sürekli onu düşünür ve onunla birlikte olma yollarını ararız. Onun sevgisine ihtiyacımız vardır. Bu kaybetme korkusunu yendiğimiz zaman ona olan ilgimiz azalmıştır artık. Eskisi kadar onu kaybetmekten korkmuyoruz demektir. Yani hayatımızdan bir yıldız kaymıştır. Belki de korkunun içinden geçmişizdir. Bakın Sezen Aksu’nun da kaybetme korkusu için yazdığı sözler;

SENSİZİM

Sensizim senden uzakta
Seni düşünüyorum
Seni özlüyorum
Ve özlemeyi çok seviyorum
Sensizim senden uzakta
Seni özlüyorum
Seni seviyorum
Seni sevmeyi çok seviyorum
Seninleyim sana dokunuyor
Seni hissediyorum
Ve hissetmeyi çok seviyorum
Bir gün seni kaybedeceğim
Duygusu sarıyor benliğimi korkuyorum
Ve bu korkuyu çok seviyorum

…………………………

Ben de sevdiklerimi kaybetme korkusunu çok seviyorum. Yüreğimizden bu korkunun kaybolmaması dileğiyle.

Tulay Bilin
tulayb18@gmail.com

Güç, heyecan verici bir kavram. İnsanlar bu kavrama farklı bakarlar. Kimi korkar, kimi elde etmek için hayatını verir. En büyük güç, insanın kendisidir. Güç insanın içinde gizlidir. Yeter ki onu dışarı çıkarmayı bilelim. Güç, insanın kendi davranışlarını yönetme yeteneğidir. Yakın geçmişte güç, insanların başkalarını yönetme sanatıydı. Halbuki şimdi, en etkili güç bilgidir. Eğer bilgiyi eyleme çevirebiliyorsak yani gücü kontrol altına alabiliyorsak işte en büyük gücü yakalamışız demektir. Bilgi doğru ve yerinde kullanılınca işe yarıyor. Son zamanlarda bir lastik reklamında şöyle bir cümle kullanılıyor;

“KONTROLSÜZ GÜÇ, GÜÇ DEĞİLDİR.”

Bence en büyük güç bilgidir. Eğer bilgiyi eyleme çevirebilirsek gücü elde edebiliriz. Bu eylem insanın kendini tanıması ile başlamalıdır. Önce mutlu olmayı bilmemiz lazım. Mutsuz olmak istiyorsanız, omuzlarınızı aşağı çekin, yüzünüzü buruşturun, aklınıza üzgün olduğunuz bir anı getirin. Ve o gün size nasılsın diye sorulan bütün sorulara çok kötüyüm diye cevap verin. Bakınız moraliniz nasıl sıfıra inecektir. Oysa bu gücünüzü mutlu olmak için harcayabilirsiniz.

Bu sabah yataktan kalkarken “Allah kahretsin yine saat çaldı” diye değil de

“Ohhh güzel bir gün daha başladı” diye kalkıp güne başlayabilirsiniz. Gülümseyin. Size mutluluk veren bir olayı düşünün. Omuzlarınızı dik tutun, yumruğunuzu havaya kaldırın “ÇOK MUTLUYUM” deyin. Gününüzün güzel geçmesine yarayacak bu inanın.

Evet güne güçlü ve mutlu başladık. Şimdi bu gücü gün içinde kullanmamız gerek. Günlük programınız yok mu? O halde gücünüz boşa gidecek. Oysa hayat çok kısa. Programsız geçen bir gün bile hayatınızda yaşanmamış sayılır. Oysa akşam eve giderken gün içinde yaptıklarınızı düşünürken ne kadar keyiflenecektiniz.

Tabii programlar aslında günlük olmamalı. Hayatımızı programlamalıyız.

“Ben kimim? Ne yapmak istiyorum? Bundan sonra hayattan ne bekliyorum?”

Bu soruların cevapları olmalı kafamızda. Günlük programlar ağaçları tek tek görmektir. Oysa bizim ormanı görmemiz gerek. Onun için daha uzun vadeli programlar yapmalıyız. O zaman bir hedefimiz olduğundan hayata daha sıkı sarılıp zevk almaya başlarız. Hedefimize ulaşmak için daima ileri bakmalıyız. Uzun bir yolda yürüyorsunuz. Varmak istediğiniz hedef uzakta bir dağ. Önünüze çıkan engellere takılmayın. Sizin gözünüz uzaktaki dağda. Yollar yokuş yukarı veya aşağı olabilir, ününüze kayalar, ağaçlar çıkabilir fakat siz daima ileri bakıyorsunuz. Küçük engellere takılmıyorsunuz.

Kafanızın içinde ulaşacağınız yeri hayal ederseniz, sizi hiçbir şey yolunuzdan döndüremez. Rüzgar, nereden eserse essin sizin ulaşmanız gereken bir hedefiniz var. Oysa nereye gittiğinizi bilmediğiniz zaman, rüzgar ne tarafa eserse siz o tarafa savrulacaksınız.

Günlerden bir gün adam deniz kıyısında dolaşırken balık tutmakta olan bir adamın davranışları dikkatini çeker. Adam oltasını denizden çekerken bir de bakar ki oltanın ucunda kocaman bir balık var. Hemen oltadan balığı çıkarır ve denize atar. Biraz sonra tekrar büyük bir balık yakalar onu da denize atar. Daha sonra yakaladığı küçük bir balığı kendi kovasına koyar. Seyretmekte olan adam çok şaşırır ve dayanamaz neden böyle yaptığını sorar. Balık tutan adam şöyle cevap verir;

“Onları kızartacağım tavam küçük olduğundan küçük balıkları tercih ediyorum.”

Aman bu adamın yaptığını yapmayın. Çıtanızı çıkabileceğiniz yere kadar yükseltin. Hedefinizi ulaşabileceğinizden bir adım öteye koyun. Yani;

“BÜYÜK DÜŞÜNÜN”

Böyle bir bakış açısı insanın hayata bakışını değiştirir. Her şeyden zevk almasını sağlar. Artık tek düşündüğünüz hedef olduğundan sabahları uyuyamayacaksınız. Güne erken başlayacaksınız. Kendinizi daha enerjik hissedeceksiniz. Nefes alışınız bile hızlanacak.

“Aman zaman geçmesin daha yapacak çok işim var.” Diyeceksiniz. Günlük programınıza bakarak günü yaşayacaksınız. İşte anı yaşamak da budur.

Yalnız önemli bir uyarıda bulunmak istiyorum. Hedefe ulaşınca mutlaka keyfini çıkarın…

LOGAN PEARSALL SIMITH bakın ne demiş…;

“HAYATTA AMAÇLANACAK İKİ ŞEY VARDIR. ÖNCE İSTEDİĞİNE ULAŞMAK, SONRA ONUN KEYFİNİ ÇIKARMAK. SADECE EN AKILLILAR İKİNCİYE ULAŞIR.”

Tulay Bilin

tulayb18@gmail.com

Etiketler:

20. yüzyılın en büyük araştırması beyin üzerine oldu. Dünyanın en büyük basın organları kapak konusu olarak beyni seçtiler. Bilim adamları araştırmalarını beyin üzerine yaptılar. Beynin birçok fonksiyonlarını çözdükleri halde hala çözemediklerini ifade ediyorlar. Bütün vücudumuzu idare edenin beynimiz olduğunu buldular. Beynimizin %10 ‘unu kullandığımızı bilimsel olarak tespit ettiler. Düşününki daha fazlasını kullansak daha neler yapabiliriz. Ateşte yürüyen insanları, vücutlarına şişler sokan insanları ya da cam yiyen insanları televizyonlarda gördük ya da kitaplarda okuduk. Hatırlama tekniklerini kullanan insanları da görmüşsünüzdür. Bütün bunların örneklerini çok yakın zamanda televizyonda gördük. Son zamanlarda FENOMEN adlı bir program oldu. Sinan Çetin’in sunduğu bir programdı. Birçok insanın beyin gücünü kullanarak neler başardıklarını gördük. Karşısındaki insanın beyninden geçeni bildiklerini gördük. Hele bir tanesi vardı ki ansiklopedileri cilt cilt ezberlemişti. Hangi sayfayı açarsan aç hepsini söyleyebiliyordu. 52 tane iskambil kağıdına bir kere bakması yeterli oluyor ve hepsini anında sırasına göre tek tek söyleyebiliyordu. İnsanı hayrete düşüren bir beyni vardı. Sanki, doğaüstü güç gibi. Oysaki sadece beynini iyi kullanıyordu. Yani beynini iyi eğitmişti. Aynısını bizde yapabiliriz ancak çok çalışmamız gerekli. Diyeceksiniz ki onlar çok akıllı insanlar. Bence hayır çünkü akıl hepimizde var. Sadece onlar akıllarını iyi kullanmasını biliyorlar. Bakın DESCERLAS da bu konuda görüşünü şöyle ifade etmiş;

İNSANLARIN EN BÜYÜK MUTLULUĞU, AKILLARINI DOĞRU KULLANMAYI ÖĞRENMELERİDİR.

Thomas EDİSON da harika ifade etmiş;

DEHA, YÜZDE BİR YETENEK, YÜZDE DOKSAN DOKUZ TERDİR.

Bir dönem Şamanizm’i çok incelemiştim. Bana en çok enteresan gelen birbirlerinin beyinlerinden geçeni okumalarıydı. Yüzyıllar önce bile beynin gücünü eski insanlar fark etmişler.

Beynimiz bu kadar mükemmelse eğer onu çalıştırmazsak ne olur sizce. Beyin durur mu? Hayır. Boş kalan beyin kötü düşünceler üretir. Bu gücü ya insanlara kötülük yapmak için kullanır ya da depresyona girer. Hastalık hastası olabilir. Ya da uzun süre kullanmamaktan dolayı düşünme yetisini kaybeder. Bu özellikle yaşlılarda olur. Tıbbın alanına girmeden konumuza dönelim. Diyeceksiniz ki çalışma hayatı bunun için çare mi? Hayır değil. İş hayatının dışında da insanın hobileri olması gereklidir. Bir gün emekli olabilirsiniz, ya da uzun süre bazı nedenlerden dolayı çalışamazsınız. Hayata tutunmak için hobi gereklidir. Mutlu olmak için hobi gereklidir.

30 Mayıs 2008 tarihinde Hürriyet Gazetesinde çıkan bir haber dikkatimi çekmişti. Hemen kesip saklamıştım. Bu konuyu yazmak istedim.

“HALKIN SADECE %5’İ HOBİ SAHİBİ

Garanti Emeklilik’in hobi alışkanlıkları ile ilgili AC Nielsen Araştırma Şirketine yaptırdığı araştırmaya göre, Türkiye’de aktif düzenli ve üretkenlik gerektiren bir hobiyle, bir kurum ve kişiden de destek alarak ilgilenenlerin oranı sadece %5 olarak çıktı.”

Çevremizdeki birkaç insanın hobisi olması geneli değiştirmiyor. İstatistik değerlere göre demek ki hobisi olan insan çok azmış. Kendimize ve çevremize bir hobi kazandırsak mutlu oluruz. Hani bana bir kelime öğretenin kulu kölesi olurum cümlesinde olduğu gibi. Hadi dostlar mutluluk bizi bekliyor.

Tulay Bilin

tulayb18@gmail.com

Haydi kendiniz için bugün bir şey yapın. Kendinizi affederek ve gülümseyerek hayata merhaba diyin…


Arşiv

Kategorilere Göre Yazılar

Son Yazılar

Takvim

Ağustos 2020
P S Ç P C C P
 12
3456789
10111213141516
17181920212223
24252627282930
31