Tülay Bilin-ce

Archive for the ‘Aşk’ Category

Prof.Dr.Albert Mehriman’ın 1960’lı yıllarda iletişime dair yapmış olduğu araştırma sonuçları şöyledir;

BEDEN DİLİ %55
SES TONU %38
KELİMELER %7

1960’dan bugüne çok şey değişti diyeceksiniz, çok haklısın ama bir insanın dış görünüşüne bakması gerektiği değişmedi sanırım. Hatta pazarlama seminerlerinde BEDEN DİLİ’nin orantısının daha da yükseldiği ifade ediliyor.

Beden dili deyince bir insanın dış görünüşü ve kendini ifade ediş biçimi demek istiyorum. Düşünün ki size bir finans uzmanı geldi. Paranızı nasıl değerlendireceğiniz ile ilgili bilgiler veriyor ve sizi paranızı kendi çalıştığı finans kurumuna yatırmanız konusunda ikna etmeye çalışıyor. Buraya kadar iyi. Ama karşınızdaki kişinin üstünün başının hırpani olduğunu, dış görünüşünün çok kötü olduğunu düşünün. Demez misiniz, “Sen önce kendi durumunu düzelt sonra benimkini düzeltirsin”. Ya da bir diyetisyene gittiniz, zayıflamak istiyorsunuz. Aslında kendi kendinize de yapabilirsiniz ama motive olmak istiyorsunuz. Ayrıca bu işi bilimsel yapmak istiyorsunuz. Karşınızdaki diyetisyen sizden daha kilolu. Bu diyetisyenin sizi zayıflatacağına inancınız kalır mı? İşte beden dili deyince insanın dış görünüşüne gösterdiği özenden bahsediyorum.

Eğer dış görünüşünüze özen göstermeniz için bir nedeniniz yoksa kendimizi bırakmalı mıyız? Özellikle bunu kadınlar için yazıyorum. Bir iş kadını olmayabiliriz yine de kendimize çok iyi bakmalıyız. Temiz ve düzenli giyinmeliyiz. Saçımız her zaman bakımlı olmalı. Hiçbir nedenimiz olmasa bile bunlara dikkat etmeliyiz.

Bazen birlikte olduğumuz erkekler çok bakımlı ve akıllı olmamızı istemeyebilirler. Çünkü ilgi çekmemeliyiz. Sizin, onların önüne geçmenizi istemezler. Durum bir kuvvetler savaşı haline döner diye korkarlar. Zaten akıllı bir kadın da kendi aklını taşıyamayan bir erkekle birlikte olmak istemez. Hani diyorlarya “Beni taşıyamıyor. Ben, beni taşıyan bir erkek istiyorum.”

Akıllı, kültürlü ve bakımlı kadını taşıyan erkek olgundur. Bu olgunluk aklını iyi kullanmasından ileri gelir. Zaten aptal ve bakımsız kadınla birlikte asla olmaz. Bunu üstünlük savaşı haline getirmez. Eğer erkeğiniz sizin bakımlı olmanızı istemiyorsa onlara bir oyun oynayabilirsiniz 🙂

“Sokakta dolaşırken yanıma pasaklı, pejmürde görünüşlü, muhtemelen evsiz bir bayan yaklaştı ve akşam yemeği için birkaç lira vermemi istedi. Cüzdanımdan 10 lira çıkardım ve sordum;
– Eğer bu parayı sana verirsem, bununla akşam yemeği yerine bir şarap almaz mısın?
– Hayır, yıllar önce içkiyi bıraktım diye cevap verdi evsiz bayan.
– Bu parayla yiyecek almak yerine alışverişe gitmez misin diye sordum.
– Hayır, alışveriş için boş zamanım yok diye cevap verdi evsiz bayan.
– Bütün zamanımı hayatta kalmak için harcamalıyım.
– Bu parayı yiyecek almak yerine güzellik salonunda da mı harcamazsın diye sordum.
– Deli misin, 20 yıldır saçlarımı yaptırmıyorum.
– Pekala, sana bu parayı vermeyeceğim. Onun yerine seni, kocam ve benimle beraber akşam yemeğine restorana götüreceğim.
Evsiz bayan çok şaşırdı:
– Bunu yaptığın için kocan sana kızmayacak mı? Çok kirliyim ve muhtemelen iğrenç kokuyorum.
– Sorun değil. Önemli olan kocamın alışverişten, kuaförden ve şaraptan vazgeçen kadınların neye benzeyeceğini görmesi.”

Bu fıkrayı hoşluk olsun diye yazdım 🙂 Hiçbir erkek pis kokan bir kadından hoşlanmaz. Kendimize bakmak için çok paraya ihtiyacımız yok. Temiz ve bakımlı olmak yeterli. Akıllı olmak için de okumak, çevremizdeki olup biten hakkında fikir sahibi olmak yeterlidir. Her şeyin başı kendimize saygılı olmalıyız.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Kapı kapı dolaşmak suretiyle, mal satan satıcı işe yeni başladığı halde, kısa sürede başarılı olur ve iyi para kazanır. Oysa kendisinden önce işe girenler, onun kadar başarılı değillerdir. Bir gün arkadaşları, bunun sırrını öğrenmek isterler. Aldıkları yanıt ilginçtir; “Çaldığım her kapıda, karşıma çıkan bayana, kaç yaşında olursa olsun önce ‘Anneniz nerede?’ diye sorarım.”

Şimdi bu olayı neden anlattığımı merak ettiniz değil mi? Erkeklere, kadınların nelerden hoşlandığının tüyolarını vermek istiyorum. Kadınlar kendilerine kur yapılmasından hoşlanırlar. Kur yapmak mutlaka onunla birlikte olmak anlamına gelmez. Bir kadına kadın olduğunu hissettirmektir önemli olan. Yaşlı bir kadına da mı? Evet. Yaşlı bir kadına da.

Erkek kaç yaşında olmalı? Erkek kaç yaşında olursa olsun önemli değil. Biz kadınlar fark edilmekten hoşlanırız. İltifat görmekten hoşlanırız. (Bazı kadınlar bundan hoşlanmayabilirler. İstisnalar kaideyi bozmaz denir ya.)

Okul hayatım bitip de iş hayatına atıldığım ilk yıllardı. Hani tıfıl denir ya işte öyle. Müdürüm de o zamanlar 38-40 yaşlarında yakışıklı ve çapkın bir adamdı. İş yerinde oldukça ciddi ve sert biriydi. Ama sigaramı yakar ve akşamları çıkarken mantomu tutardı. Kendimi öyle önemli hissederdim ki. Kendime güvenim gelirdi.

Bir kadının çok genç veya çok yaşlı olması durumu asla değiştirmez. Ama her davranışın bir raconu vardır. Nezaket kurallarını asla zedelemeden yapmak gerekir. Kadın kaç yaşında olursa olsun kendisine teyze denmesinden asla hoşlanmaz. Zannediyor musunuz ki bir kadın 50 yaşına gelince bunlara dikkat etmez. Öyle çok dikkat eder ki inanamazsınız. Çünkü kadın 70 yaşına bile gelse aşktan ümidini kesmez. Hala hayalindeki erkeğe rastlama ümidini içinde taşır. Bakın internette dolaşan, kadınlara ait hoş bir yazı. Olayı biraz karikatürize eden bir yazı ama 70 yaşında bile hala ümidini kesmediğini gösteriyor:

İDEAL ERKEĞİM NASIL BİRİ? (YAŞ 22)
Yakışıklı, sempatik, maddi durumu iyi, beni ilgiyle dinleyecek, espri anlayışı gelişmiş, gücü kuvveti yerinde, iyi giyinen, her konuda zevk sahibi, sürpriz yapmayı seven, romantik ve hayal gücü gelişmiş biri.

İDEAL ERKEĞİM NASIL BİRİ? (YAŞ 32)
İyi görünümlü, kafasında saçı olan, arabadan inerken kapımı açan, yemeğe gittiğimizde sandalyemi tutan, pahalı bir restorana götürecek kadar parası olan, konuşmaktan çok dinleyen, fıkra anlattığımda katıla katıla gülen, alışverişte paketlerimin hepsini zahmetsiz taşayacak kadar gücü kuvveti yerinde, en az 1 kravata sahip, yaptığım yemekleri beğenen, doğum günü ve yıl dönemlerini unutmayan, haftada en az bir kez romantik olabilen biri.

İDEAL ERKEĞİM NASIL BİRİ? (YAŞ 42)
Çok da çirkin değil, tamam kel olabilir. Ben binmeden arabayı hareket ettirmeyen, işinde disiplinli, fırsat oldukça akşam yemeğine köşedeki köfteciye götüren, beni dinlerken başını sallayan, anlattığım fıkraların can alıcı yerlerini hatırlayan, evdeki eşyaların yerini değiştirmeme yardım edecek kadar gücü kuvveti yerinde, göbeğini kamufle edecek şekilde kıyafet seçen, çoğu hafta sonu traş olan biri.

İDEAL ERKEĞİM NASIL BİRİ? (YAŞ 52)
Burnunun ve kulağının içindeki kılları fazla uzun olmayan, topluluk içinde gaz çıkarmayan, para isteme alışkanlığı edinmemiş, ben bir şey anlatırken uyaya kalmayan, aynı fıkrayı tekrar tekrar anlatmayan, hafta sonları poposunu koltuktan kaldırabilecek kadar gücü kuvveti yerinde, aynı renk çorapları seçebilen ve temiz iç çamaşırı giyen, televizyon karşında akşam yemeğinden hoşlanan, adımı unutmayan, bazen traş olan biri.

İDEAL ERKEĞİM NASIL BİRİ? (YAŞ 62)
Küçük çocukları ürkütmeyen, banyonun nerede olduğunu hatırlayan, bakımı fazla masraflı olmayan, mümkün olduğu kadar gürültüsüz horlayan, neye güldüğünü birden unutmayan, yardım almadan ayağa kalkabilecek kadar gücü kuvveti yerinde, lapa yiyeceklerden hoşlanan, dişlerini nereye koyduğunu unutmayan biri.

İDERAL ERKEĞİM NASIL BİRİ? (72)
Yaşayan ve arada bir nefes alan biri.

Sizi biraz gülümsetebildiysem ne mutlu bana 🙂

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Gençlik yıllarımda Cumhuriyet Gazetesi okurdum. Magazinden nefret ederdim. Sonra kişisel gelişim konularına merak sardım. Yine magazinden nefret ediyordum. Magazinin içindeki insan duygu ve davranışlarını göremiyordum. Sonra sonra farkında olmadan magazin okumaya başladım. O kadar garip olayları keşfetmeye başladım ki, bakış açım değişti. Artık her gazete haberinde veya televizyon programında insan davranışlarını görür oldum. Şimdi gazetelerdeki magazin haberlerine bir göz gezdiriyorum. Özellikle röportajları okuyorum. Bazen inanılmaz güzel cümleler bazen de dayanılmaz sığ düşüncelerle karşılaşıyorum. Yalnız televizyondaki magazin haberlerine hala tahammülüm yok. Onları seyredemiyorum. Çünkü duygu ve davranıştan ziyade resim ağırlıklı oluyorlar.

Dün akşam televizyonda seyrettiğim bir olay beni düşüncelere daldırdı. Yine kadın erkek ilişkileri üzerine düşündüm.
Beyaz Show’u seyrettim. Normal bir eğlence programı olarak başlamıştı ki birden olay değişti. Petek Dinçöz ile Can Tanrıyar’ın evliliklerine şahit olduk. Hepimiz şahit olduk çünkü televizyonda evlendiler. Bunda ne var diyeceksiniz. Burada bir şey yok tabii. Evlilik sürpriz bir evlilikti. Petek Dinçöz sürprizden önce şöyle bir itirafta bulundu:
-Can Tanrıyar ile birlikteliğimiz 8 yıldır devam ediyor. Eğer bu Mayıs ayına kadar Can benimle evlenmezse ondan ayrılacağım.

Yani bu ne demek oluyor. Petek 8 yıldır evlenmek istediği halde Can evlenmek istemiyor. Showmen Beyaz ile Can Tanrıyar birlikte bir sürpriz yapıyorlar ve programda nikah kıyılmak üzere hazırlanıyorlar. Nasıl olsa Petek çantada keklik. Kabul etmemesi mümkün değil. Bir kadın bu kadar nasıl teslim olur da 8 yıl bekler.

Bu olayın aynısını çok yakın bir arkadaşımda da yaşadım. Arkadaşım da yaklaşık 10 yıl beklemişti. Kaç kere nikah günü alındı da adam vazgeçti. Gelinlik dikildi de bekledi. Kızcağız yıllarca nikahın hayaliyle yaşadı. Kaç kere nikaha davet edeceği arkadaşlarının listelerini yaptı. Hepimize haber verdi de sonradan utancından ne yapacağını şaşırdı. Sonra bir gün aniden biz evlendik dediler. Sessiz sedasız. Gelinlik giyemeden. Bu sadece kadınların başına gelmeyebilir. Bir erkek de aynısını yaşayabilir. Olaya sadece kadın cephesinden bakmıyorum. Bir insanın teslim oluşu garibime gidiyor. Kadınlar için evlilik çok önemli. Neden mi? Toplum baskısından dolayı. Toplum ne der, ailem ne der diyerek evlenmek istiyorlar. Haksız da değiller tabii. Bizim ülkemiz için bu kavramları aşmak henüz mümkün değil. Ama bu kadar teslim olmaktan yana da değilim. Ya kendini ya da toplum baskısını aşacaksın. Yoksa böyle 10 yılın boşa gider.

Kendimizin ya da başkasının 10 yılını boşa harcamaya hakkımız yok. Hayatımızın içinde boşa harcayacağımız kaç tane 10 yıl var acaba. Yılları boşa harcamadan mutluluğun yolunu bulmak en güzeli. Ya da o 10 yılı öyle güzel yaşamalıyız ki eğer sonunda ilişki istediğimiz gibi bitmese bile pişmanlık duymamalıyız.

Keşke demeden yaşanan yıllara selam olsun…

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Eski yazılarıma bir göz atarsanız şu başlıkla karşılaşırsınız: “Erkekler, iyi ki varsınız”. Bu yazım için çok mail gelmişti. Erkekler itiraz etmişlerdi. Yazımda cinsellik konusunda kadınların daha seçici olduğunu erkeklerinse bu konuda daha rahat olduklarını yazmıştım. Gelen maillerde de şöyle diyordu;

“Tamam kadınlar seçicidir ama erkeklerin doğaları kadınlardan farklı olduğu için erkekler seçici davranamazlar. Onun için daha çok kadınla hiç düşünmeden birlikte olurlar:”

Ben de irade diye bir şey olmalı demiştim. Evet iradenin olduğunu kabul edenler var tabii. Onlar istisna erkekler oluyor. Onlar gerçekten seçiciler.

“Erkekler, iyi ki varsınız” yazımdan sonra bir başka yazım daha var. Yazımın başlığı şöyle; “Kadınları anlıyor musunuz?”

“Erkekler neden dinlemez & Kadınlar neden harita okuyamaz” adlı bir kitap okudum. Kitapta erkekler ile kadınların fiziksel farklılıklarını anlatıyor. Meğerse beyinsel olarak iki cins arasında birçok farklılıklar varmış. Onun için davranış farklılıkları oluyormuş. Artık erkeklere hak vermeye başladım. Genellikle erkeklerin bir karıları bir de sevgilileri olmasını doğal karşılıyorum. Çok da haksız sayılmazlar çünkü biz kadınlar evlenince artık nasıl olsa tapusu bende diye kendimizi bir bırakırız ki kimse toplayamaz 🙂 Erkekler de kendilerine yeni heyecanlar aramak zorunda hissederler kendilerini. Gerçi artık evli kadınlar da kendilerine yeni heyecanlar aramaya başladılar.

Şunu ifade etmek istiyorum ki her iki taraf için de istisnalar var. Eğer siz kendinizi bu yazdıklarımın içinde bulmuyorsanız “Yazdıkların doğru değil” demeyin lütfen. Demek ki siz farklısınız. İstisna bir erkek ya da kadınsınız. Buna sevinmeli misiniz yoksa üzülmeli misiniz ona siz karar verin.

Gözlemleme yeteneğime güvenirim. İnsanları incelerim ve bazen kendi kendime çok gülerim. Sabahları erken saatlerde yürüyüşe çıktığımda şunları görüyorum. Adam saat 07.30 gibi evinden işe gitmek üzere çıkıyor. Daha köşe başına gelmeden ya da arabasına biner binmez cep telefonuyla birini arıyor. İnsan sabahın 07.30 ‘unda kimi arar. Bence sevgilisini 🙂 ya da cep telefonuna hemen bir mesaj yazıyor. Yürümekte zorluk çekiyor ama mesajı yazmayı ihmal etmiyor.

Suadiye-Caddebostan arasında yürüyüş yaparken görüyorum 50-60 yaşlarında bir beyefendi üzerinde eşofmanları koşuyor. Sonra birden bire banklardan birine oturuyor mesaj çekmeye başlıyor. Orta yaşın üstündekiler teknoloji ile çok haşır neşir olmadıkları için sabahın o saatinde kime mesaj çeker dersiniz. Onları seyrederken çok keyif alıyorum ve gülüyorum.

Geçenlerde bir restoranda arkadaşlarla öğle yemeği yiyoruz. Çevreme baktım. İleriki masada 35 yaşlarında bir karı-koca ve iki tane de çocukları yemek yiyorlar. Kadın çocuklarla uğraşıyor. “Oğlum üstüne dökeceksin, kolun yemeğe giriyor, kızım önüne bak, yavaş boğulacaksın, hadi biraz da bundan ye lütfen” gibi sözlerle mücadele veriyor. Erkeğin beden dili ise şöyle diyor: “Bu yemek tamamen vazife icabıdır. Hafta sonu çocukları ve eşimi yemeğe götürmezsem evde hır çıkar. Bir an evvel şu yemek bitse de televizyonun karşısına geçsem maçımı seyretsem, bir de yarın olsa da sevgilime gitsem” Kadın bunlardan habersiz çocuklarla mücadele etmektedir. İleride bir başka masada yemek yiyen çift var. Yaşları 70’in üstü. Adam belli ki heyecanlardan elini eteğini çekmiş. Bir sürü de sağlık problemleri var. Etrafına bakacak hali yok. Kadında ise şöyle bir ifade; “Kocamın gözü benden başkasını görmez. Eteğimin ucundan ayrılmaz.” Bence çok haklı 🙂

Bunlar tamamen kurgudur. Sadece hayal dünyamın ürünüdür. Belki doğrudur belki de değildir. Belki sizin daha başka gözlemleriniz vardır. Yazarsanız sevinirim.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Türk insanını zaman zaman anlamakta zorluk çekiyorum. Meyve veren ağaç taşlanır diyorlar ve böylece sorumluluktan kurtuluyorlar. Neden meyve veren ağacı taşlıyoruz anlayamıyorum. Hani bir şarkı vardır ya:

Ben güzele güzel demem
Güzel benim olmayınca

Bence bu sadece kıskançlıktır. Güzel benim olmasa da ben güzele güzel derim.

Bunları neden yazıyorum biliyor musunuz? Bugünlerde gazetelerde okuduğum bir haber yüzünden. Bu yılki kitap fuarında Orhan Pamuk için özel bir ödül verilmeyecekmiş. Bu yılki özel ödül Metin And’a verilecekmiş. Metin And’a verilmesine bir itirazım yok. Ama Orhan Pamuk büyük bir ödül aldı ve görmemezlikten geliniyor. Zaten ödülü aldığı zaman da az mı yazıldı çizildi biliyorsunuz. Hak etmedi diyen mi istersin, daha neler neler.

Emeğe saygı duyulmalı diye düşünüyorum. Üretim çok önemli bir eylem. Sanki her isteyen yazı yazabilirmiş veya yazı yazmak sıradan bir şeymiş gibi adeta taşlanıyor. Yerden yere vuruluyor.

Bütün bunlardan sonra bakın yine bizim insanımızın emeğe saygısını görün. Bunları okuyunca içime su serpildi. Çok şükür yazara saygı duyan insanlar da varmış.

Ünlü yazar Ahmet Rasim’in hayatını okurken çok şaşırdım. Haftalık K dergisinden alıntı yapmak istiyorum:

“Ahmet Rasim, Kadıköy’de Papazın Bağı denen kırlık bir yerde tek göz bir evde yaşarken semt sakinleri, Ahmet Rasim, Şifa semtinden Kalamış’ı rahat seyredebilsin diye aralarında para toplayıp ona kadife bir koltuk aldılar. Her sabah bir gözcü Ahmet Rasim’in uyanmasını bekledi. Üstat kalkınca ıslıkla haber verdi. Semt sakinleri çalınmasın diye geceleri güvenli bir yerde kilit altında sakladıkları kadife koltuğu eller üzerinde koşturup deniz kenarına koydular. Ahmet Rasim burada oturup yine mahallelinin getirdiği kahveyi içip denizi seyrettikten sonra evine döndüğünde, kadife koltuk yine aynı şekilde güvenli bir yere kaldırıldı.

Yazmaya aşıktı. Hep yazdı. Vapura inip binenlerin konuşmalarını yazdı. Annesinden bonbon isteyen çocuğun mızıldanmalarını yazdı. Sabahtan akşama kadar eski İstanbul mahallelerinde gezinen simitçi, sütçü, sucu, oduncu, kömürcü, yoğurtçu, helvacı ve meyvecileri yazdı. Daha doğrusu onların seslerini yazdı. Bir kentin sesini yazdı.”

Düşünebiliyor musunuz halkın bir yazara olan saygısını dile getiriş biçimine. Bu ne güzel saygıdır. Emeğe saygı budur işte. Bunları okuyunca hoşuma gidiyor. Bunlar da bizim halkımız. Aslında emeğe saygı duyan insanımız da var. Kötümser olmayalım. Yazarlarımıza sahip çıkalım.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Etiketler: ,

Hiç aşık oldunuz mu? Ben oldum 🙂 Hem de üç kere.

Bu dünyada hiç aşkı yaşamadan ölenler de var. Hatta aralarında aşk diye bir şey yoktur bile diyenler var. Aşkı yaşayan insanın yüreği daha yumuşaktır. Çünkü inanılmaz acı yaşamıştır. O acı ile olgunlaşmıştır.

Peki aşık olduğunuz ve aşkınıza kavuşamadınız. Ya da o sizi yeteri kadar sevmedi. Bana yar olmayan başkasına da yar olmasın der misiniz? Aşık olan insanın tek dileği onun iyi olmasını istemek değil midir? Tek amacı ona zarar gelmemesi değil midir?. Çünkü onu canı gibi seviyordur. O iyi olsun başka bir şey istemem diyordur.

Oysa aynı fikirde olmayanlar da var. Sırf onu çok sevdiği ve sahip olamadığı için onu öldürmek isteyenler. Bu duyguyu anlayamıyorum. Ben sevdiğime zarar vermekten çok korkarım. O iyi olsun hatta mutlu olsun bana yeter derim. Bütün bunları neden yazıyorum biliyor musunuz? 6.10.2007 tarihli Hürriyet Gazetesinin 3. sayfasındaki bir haber dikkatimi çekti:

“Ayrıldığı sevgilisinin evlendiğini öğrenen yat kaptanı, “Senin için ölmeye bile hazırım” notu iliştirilmiş çiçek buketiyle gittiği randevuda dehşet saçtı. Eski sevgilisini 6 yerinden bıçaklayan çılgın aşık, kendini de yaraladı. Midiliç, eski sevgilisine “Seni seviyorum, benimle evlenecektin. Ne olur geri dön” dedi. İsteğinin geri çevrilmesine sinirlenen Midiliç, eski sevgilisini göğsünden ve karnından 6 bıçak darbesi ile yaralayıp kendisini de karnından bıçakladı”

Bu haberi okuduktan sonra çok düşündüm. İnsan sevdiği insanı ve çok sevdiği için nasıl öldürmek ister? İnanın bilemiyorum. Aşk üzerine yazılmış şarkılar ararken Orhan Gencebay’ın şarkı sözleri geldi önüme. Bilirsiniz kendisi aşk üstadıdır. Orhan Gencebay Zalimsin adlı şarkısının bir mısrasında şöyle diyor;

“Sen mutlu ol yeter ben çile çekerim”

Başka bir şarkısının sözleri ise şöyle;

Dertler Benim Olsun

Bir zamanlar benim sevgilimdin
Yanımdayken bile hasretimdin
Şimdi başka bir aşk buldun
Mutluluk senin olsun
Dertler benim, çile benim, hasret benim
Hayat senin, senin olsun
Ömrüm senin, senin olsun

Ben daha ne çile, dertlere yolcuyum
Ben alnına dert yazılan kader mahkumuyum
Farketmez yaşamam, sen mesut ol yeter
Dertler bana gönül vermiş
Ben aşk sarhoşuyum

Dilerim her arzun gerçek olsun
Hayat bu, şansın hep açık olsun
Dertler benim, çile benim
Hayat senin senin olsun
Hatıralar, hasret benim
Ömrüm senin senin olsun

Bir gün daha geçti yine sensiz
Aşkım ağlıyor bak, sessiz sessiz
Çare bensiz, ben çaresiz
Ümidim senin olsun
Sana gelen dertler benim
Mutluluk senin olsun

Bakın Orhan Gencebay da kendisinin olmayan sevgilisine mutluluk diliyor. Demek ki benim olmayan sevgili ölsün demek çok doğru değil. Gerçekten seven kişi sevgilisine kavuşamasa bile ona mutluluk dileyebilmeli. Gerçek aşk budur bence.

Tüm aşıkların sevgililerine kavuşması dileğiyle mutluluklar diliyorum.

Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Etiketler: ,

İlk aşık olduğumda 18 yaşındaydım. İlk görüşte bir aşktı bu. Onu gördüğümde yanımdaki arkadaşıma şöyle demişim tabii ki ben hiç hatırlamıyorum; “İŞTE ARADIĞIMI BULDUM”

Neydi ki aradığım ilk bakışta bulduğumu anladım. Hiç konuşmadan. Kimdir, nerede yaşar, bunların hiç birini sormadan aradığımı bulduğuma karar vermişim. Her zaman yazıyorum ki aşk ayakları yere basmayan mantığın hiç olmadığı bir duygudur. Onda ne bulduğumu bana sorsalardı inanın ki asla söyleyemezdim. Ama biliyor musunuz ki o kişiyle ben sadece 3 ay görüştüm. Bu üç aylık görüşmede sadece el ele tutuşmuştuk. Bir daha da onu hiç görmedim. Ama uzun yıllar unutamadım. Hani derler ya ilk aşk unutulmaz diye.

Daha 28 yaşındayken cephede vurulup ölen yazar Alain Fournier, “Adsız Ülke” adlı romanında bir görüp aşık olduğu ama bir daha unutamadığı aşkını bakın nasıl anlatıyor;

“Ve Paris’te bir gün Ağustos’un beşi, Grand Palais civarlarında aşk beni keşfediyor. Önce gözlerim, ardından yüreğim, bir saniyelik zaman aralığında Yvonne’u sevdim.

İsmiyle tanımadım ben onu. Kimliğini, aile fotoğraflarını, ilk dişini hiç görmedim. Giysilerin içindeki hareketlenmelere takıldı bakışlarım. Kelimelerinde duyduklarım ilgimi çekti –gözlerinin rengine bile bakmadı-. Tesadüfleri büyülü, hissi yabancı, heyecanı cezbediciydi. Havayla, geceyle, kullandığı parfümle, müziğin tınısıyla ilgisi yoktu. Anlık kararlar gidişatını belirledi. Bedeninin kıvrımları ve ellerinin dansı.

Rüyalarıma hükmediyor kadın. Gelecekte yanımda görmek istediğim, sokakta takip ettiğim, kalbimin hakimi Yvonne. Aylarca evinin önünde, sokaklarda, kanalın kenarında onu arıyorum. Onlarca mektup yazıp ceplerimde saklıyorum. Bir gün yeniden görme umudumu hiç yitirmeden. Avareliğin katili tutkular, başka kadınları da görüş açımdan kaldırıyor. Bir çöp kutusundan ya da tabeladan daha fazla ilgimi çekmiyorlar.”

İlk aşk böyle bir şey işte. “Bir saniyelik zaman aralığında Yvonne’u sevdim.” diyor.

Nasıl bir tutkudur ki bu, başka kadınlar yok oluyor aşığın gözünde. Ben de aynı duyguyu yaşamıştım. Hatta gözümün başka erkeği görmesi değil, dünyada sadece ikimiz var sanıyordum. O dönem dünya durmuştu sanki.

Kanadalı bir Kızılderili olan Oriah Mountain Dreamer bir şiirinde aşık olanın bir aptal gibi görünme riskini göze alması gerektiğini ifade ediyor; “Kaç yaşında olduğun beni ilgilendirmiyor. Aşk için, hayallerin için, yaşıyor olma serüvenin için, bir aptal gibi görünme riskini göze alıp almayacağını bilmek istiyorum.”

Şair çok haklı. Aşk insanı gerçekten aptal yapıyor. Aşık olmak gerçekten bir risktir. Hani eski yazılarımdan birine şöyle bir başlık atmıştım: AŞK İNSANIN BAŞINA GELEN EN GÜZEL FELAKETTİR

Ben o felaketi çok seviyorum. Siz başınıza gelen aşk felaketini nasıl anlatırsınız. Bence yazın. Şu andaki duygularınızı yazın. Yıllar sonra okuyunca inanın çok şaşıracaksınız.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Bir erkeğin hayatına kim bilir kaç kadın girer ve çıkar? Hangisine sevgilim, hangisine kadınım diye hitap eder acaba? İkisinin arasında ne fark var diyeceksiniz. Çok fark var. Şimdi ben kadın gözüyle erkekleri yazmak istiyorum. Ya da olmasını istediğim gibi yazıyorum. Yanlış isem lütfen beni mailleriniz ile uyarınız.

Bir erkeğin hayatına giren kadınların hepsi sevgilidir. Ama bir tanesi vardır ki ona sadece “KADINIM” diye hitap eder. Sevgilim dediği, günlerini gün ettiği, hoş vakit geçirdiği, bazen boşluğunu dolduran, bazen hüzününü dağıtan, bazen onu eğlendiren, bazen onu dertlerinden uzaklaştıran ya da boş zamanlarını doldurandır. Hatta onunla evlenebilir bile. Çocukları bile olur. O artık çocuklarının annesidir. Bir insan olarak onu sever. Ona zarar gelmesini istemez. Bir zaman sevgilim dediği şimdi resmi olarak karısıdır.

Bir erkek “kadınım” diye hitap ettiği zaman ona yüklediği anlam bambaşkadır. Onun içinde şevkat, sevgi, aşk, sahiplenme, kıskançlık, onunla gurur duyma, koruma hissi ve kimseyle paylaşamama vardır. Artık dünyaya neden geldiğini biliyordur. Hayatının anlamı vardır artık. Aradığı sadece o’dur. Onu bulmak ve onunla yaşamak için doğmuştur. Onun olmadığı bir yaşam düşünemez. Çok emindir, tanrı onu sadece kendi için yaratmıştır. Dünyada bir tek o ve kendisi vardır. Onun için canını verebilir. Bu aşktan da öte bir şeydir. Bu bir tutkudur. Bu mantığın bittiği yerde başlayan bir duygudur. Bu kadınım dediği kişinin resmi nikahlı karısı olması şart değildir. Ama zaman zaman karım diye bile hitap eder.

Bu duyguların en güzel örneğini ünlü şair Bedri Rahmi Eyüboğlu yaşamıştır. Bedri Rahmi Eyüboğlu, Eren Hanım’la evlidir. Ancak Mari Gerekmezyan’a aşık olmuştur. Mari, Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun asistanlik yaptığı Güzel
Sanatlar Akademisi’nin heykel bölümüne misafir ögrenci olarak gelmistir.

1949’da bir gün İstanbul Büyük Kulüp’teki bir toplantıda davetliler, Bedri Rahmi Eyüboğlu’ndan bir şiir okumasını isterler. Eyüboğlu ayağa kalkar ve Karadut’u okumaya baslar:

“Karadutum, çatal karam, çingenem
Nar tanem, nur tanem, bir tanem
Ağaç isem dalımsın salkım saçak
Petek isem balımsın ağulum
Günahımsın, vebalimsin.
Dili mercan, dizi mercan, dişi mercan
Yoluna bir can koyduğum
Gökte ararken yerde bulduğum
Karadutum, çatal karam, çingenem
Daha nem olacaktın bir tanem
Gülen ayvam, ağlayan narımsın
Kadınım, kısrağım, karımsın.”

Bedri Rahmi, şiiri okurken aniden gözlerinden yaşlar süzülür. Salondaki herkes niye ağladığını anlamıştır. Çünkü aşklarını bütün İstanbul bilmektedir. O anda yanında oturan Eren Eyüboğlu da anlamıştır. Çünkü şiirde “kadınım, kısrağım, karımsın” dediği kadın kendisi değildir.

Görüldüğü gibi erkekler sadece nikahlı karılarına kadınım ve karım kelimelerini kullanmıyorlar. Bu bambaşka bir duygu. Bunun adı aşk. Doğa üstü bir duygu. İnsanın vücut kimyasını değiştiren, ruhunda volkanların patlamasına neden olan bir duygu. Onu bulduktan sonra kaybetmek ise çok acı verir. Bunu en iyi Ercan Saatçi’nin yazdığı ‘Yastayım’ adlı şarkı sözü anlatıyor:

Yoksun yine varlığım sürünüyor
Sensizliğim bilinmiyor
Sen gittin gideli ellerim hep titriyor
Kalbim bu acıyı saklıyor

Yıllar sonra bile hiç kimseye söylemedim
Bu sevdayı kalbime gömdüm ve sen öldün
Şimdi eşim dostum beni hastayım sanıyor
Yastayım hiç kimse bilmiyor
……………………..
Yaşlandım artık bıraktığın gibi değilim
Üstelik bir kızım var evliyim

Ne mutlu bütün bu güzel duyguları gerçekten bir ömür boyu bir yastığa baş koyduğu, hayatı birlikte yaşadığı ve çocuklarının annesine duyabilen erkeklere.

Bu yazıyı yazdıktan sonra fikirlerine güvendiğim erkek arkadaşlarıma sordum. “Hangi kadına kadınım diye hitap edersin?” diye; “Kadınım kelimesinin içinde cinsellik vardır. Çok özel biri olması gerekmez” dediler. Çok hayret ettim. Oysaki kadın gözüyle kadınım kelimesi çok özeldir ve her kadına söylenince anlamı kalmaz. Neyse ben bu yazımı değiştirmedim. Aynen yayına girmesini istedim. Sizlerden gelecek mailleri merakla bekliyorum.

Şimdi diyeceksiniz ki, sen bir kadın olarak erkeklerin duygularını bu kadar iyi nereden biliyorsun. Çok haklısınız.
Peki bana “KADINIM” diye hitap edilmiş olamaz mı 🙂

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

“İnsan kendini yalnızca insanda tanır” cümlesi Goethe’ye aittir. Bu sözü bugün kullanmak istedim. Çünkü zaman zaman ne istediğimize karar veremediğimiz anlar oluyor. Bazen zorlanıyor kendi duygularımızı bile tanımıyoruz. Karşımızdaki kişide aradığımız özellikler konusunda çok emin olmadığımız anlar oluyor. Bugün size Kanadalı bir Kızılderili’nin harika bir şiirini yazmak istiyorum. Belki duygularınıza tercüman olur:

Geçinmek için ne yaptığın beni ilgilendirmiyor. Neyi özlediğini, kalbinin arzuladığı şeye kavuşmanın hayalini kurmaya cesaret edip edemediğini bilmek istiyorum.

Kaç yaşında olduğun beni ilgilendirmiyor. Aşk için, hayallerin için, yaşıyor olma serüveni için, bir aptal gibi görünme riskini göze alıp almayacağını bilmek istiyorum.

Ay´ının etrafında hangi gezegenlerin döndüğü beni ilgilendirmiyor. Kederinin merkezine dokunup dokunmadığını, hayatın ihanetlerince açılıp açılmadığını, daha fazla acı korkusundan kapanıp kapanmadığını bilmek istiyorum.

Saklamaya, azaltmaya ya da düzeltmeye çalışmadan benim ya da kendi acınla oturup oturamayacağını bilmek istiyorum. Benim ya da kendi neşenle olup olamayacağını, insan olmanın sınırlılığını hatırlamadan, bizi dikkatli ve gerçekçi olmamız için uyarmadan çılgınca dans edip coşkunun seni parmak uçlarına kadar doldurmasına izin verip vermeyeceğini bilmek istiyorum.

Bana anlattığın hikayenin doğru olup olmaması beni ilgilendirmiyor. Kendi kendine dürüst olmak için bir başkasını hayal kırıklığına uğratıp uğratamayacağını; ihanetin suçlamasına dayanıp, kendi ruhuna ihanet edip etmeyeceğini bilmek istiyorum.

Güvenebilir ve güvenilebilir olup olamayacağını bilmek istiyorum. Her gün sevimli olmasa da güzelliği görüp göremeyeceğini bilmek istiyorum. Benim ve kendi hatalarınla yaşayıp yaşayamayacağını; bir gölün kenarında durup gümüş ay´a ´EVET!´ diye bağırıp bağırmayacağını bilmek istiyorum.

Nerede yaşadığın ya da ne kadar paran olduğu beni ilgilendirmiyor. Keder ve umutsuzlukla geçen bir gecenin ardından, yorgun, bitap da olsan, çocuklar için yapılması gerekenleri yapıp yapmayacağını bilmek istiyorum. Kim olduğun, buraya nasıl geldiğin beni ilgilendirmiyor. Çekinmeden benimle ateşin ortasında durup durmayacağını bilmek istiyorum.

Nerede, kiminle, ne okuduğun beni ilgilendirmiyor. Diğer her şey bittiğinde seni ayakta tutan şeyin ne olduğunu bilmek istiyorum.

Kendinle yalnız kalıp kalamadığını ve o boş anlarda sana arkadaşlık eden kendini gerçekten sevip sevmediğini bilmek istiyorum.

Oriah Mountain Dreamer (Kanadalı bir Kızılderili)
Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Yazılarımdan etkilenip bana mail atanların sayısı gün geçtikçe artıyor. Ortak bir dert var. Bir çoğu aynı soruyu soruyor: “Birini seviyorum ama o bir türlü arkadaşlık teklifimi kabul etmiyor. Ne yapmalıyım?”

Bana danışmanlık için gelen bir çok kişi de aynı sorunları dile getiriyor. Bu durumda bazen sorun bizde bazen de karşı taraftadır. Karşı taraf sürekli aranmak, ilanı aşk sözcükleri duymak, ısrar edilmekten hoşlandığı içindir. Siz kendinizi biraz geri çektiğinizde bakın nasıl peşinizden gelecektir. Bir şeye sahip olma isteği ve onu elde etmek için çaba sarfetmek harika bir davranış ama boşa zaman kaybetmek de kötü bir şey. Şöyle bir durup olayı gözden geçirmek gerekli. Eğer vazgeçmeyi göze alabiliyorsanız hedefe ulaşmak daha kolay olur diyor Kon

Konfüçyüs’ün bu görüşünü anlattığı hikaye; “Konfüçyüs, öğrencilerin karşısına geçti. Elindeki vazoyu sallayarak, içine bir elma attı. Vazoyu ortaya bıraktı; “Elmayı vazodan çıkarmayı başaran öğrenci, elmayı yiyebilir”. Çocuklardan biri öne çıktı, hemen elini vazonun içine daldırdı, elmayı tuttu, çekti. Ancak, elini vazodan çıkaramadı: “Elimi çıkaramıyorum”, Konfüçyüs öğrencisine baktı; “Elmayı sıkı sıkı tutmaktan vazgeçmediğin sürece, elini çıkarman mümkün olmayacaktır”. Çocuk elmayı elinden bırakmak istemiyordu, biraz daha şansını denedi ama başaramayınca zorunlu olarak elmayı yeniden vazonun içine bıraktı. “Elmanın vazodan nasıl çıkarılabileceği konusunda sizin bir fikriniz var mı?” Öğrencilerin soran bakışları arasında Konfüçyüs vazoyu eline aldı, ters çevirdi, elini vazonun ağzına tuttu ve elma elindeydi. Çocuklar, bu basit çözümü görünce hep birlikte gülmeye başladılar. “Gülmeyin çocuklar. Bu çözüm, aslında göründüğü kadar basit değil”. Elindeki elmayı sallarken konuşmasını sürdürdü Konfüçyüs; “Bazen bir şeyi gerektiğinde bırakabilmek, en zor iştir. Çok istediğin bir şeyi bırakmak beceri gerektirir. Eğer bir şeyi zorla tutuğunuzda ulaşmak istediğiniz şeyi engellediğinizi görüyorsanız, o zaman onu özgür bırakmalısınız. Eğer bir şeyi yanlış yapıyorsanız o zaman buna son vermelisiniz. İşte o zaman hedefinize ulaşabilirsiniz.”

Büyük düşünür Konfüçyüs de hedefe ulaşmanın yolunun bazen vazgeçmek olduğunu ifade ediyor. Bazı insanlar üzerlerine ne kadar düşülürse o kadar kaçarlar. Hani kaçan kovalanır denir ya. Peki o zaman siz geri çekilseniz belki de o sizi kovalamak isteyecektir. Elde etme hırsı bazen ulaşmak istediğimiz hedefe zarar veriyor.

Çoğu zaman da elde etmek için aylarımızı ya da yıllarımızı verdiğimiz hedefe ulaştığımızda hiçbir manası kalmıyor. Peki ne oldu da isteğimiz bitti. Ya o hedefe ulaşana kadar geçirdiğimiz zaman öyle çok duygularımızı yormuştur ki, yani bütün enerjimizi harcamıştır ki elde etmenin keyfini çıkarmaya halimiz kalmaz. Çünkü yıpranma duygularının önüne geçmiştir ya da amaç sadece elde etmektir. Elde edince vazgeçersiniz.

LOGAN PEARSALL SİMİTH: “HAYATTA AMAÇLANACAK İKİ ŞEY VARDIR. ÖNCE İSTEDİĞİNİZE ULAŞMAK, SONRA ONUN KEYFİNİ ÇIKARTMAK. SADECE EN AKILLILAR İKİNCİYE ULAŞIRLAR.”

Peki biz elde etmek için yolunda ölmeyi bile göz aldığımız kişiyi elde edince neden vazgeçeriz. Çünkü gerçekten ne istediğimizi bilmediğimiz içindir. Sadece sahip olma hırsı ile uğraş verdiğimiz hedef bir anda önemini yitirir. O zaman hedeflerimizi seçerken doğru seçmek gerekir. Hedef belirlemek merdiven çıkmaya benzer. Önemli olan merdiveni doğru duvara dayamak. Yoksa merdivenin tepesine çıktığınızda merdivenin yanlış duvara dayalı olduğunu anlayınca, yapmanız gereken işi yapamadan aşağı inmek zorunda kalırsınız.

Hayat da bir merdiven gibidir. Sürekli inip çıktığımız bir merdiven. Bir merdivene çıkmak istediğimizde tepesine çıkıp çıkamayacağımızı biliriz. Merdiveni yeniden düzeltiriz. Belki yeterli eğim olmadığı için belki de sağlam bir merdiven olmadığı için çıkmayız. Düşeceğimizden emin olarak merdivene çıkmayız. O zaman neden bunu hayata uygulamıyoruz.

Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Özellikle genç ile yaşlı arasında görüş farklılıkları olduğundan çatışmalara neden olabiliyor. Her iki taraf için de bunun nedenini anlayarak anlayışlı olması gerekir ama hayat öyle hızlı geçiyor ki kimsenin nedenini düşünecek vakti yok.
Oysaki bu çatışmalar çok normal. Kimsenin suçu da yok. Son yıllarda yaşadığımız teknoloji furyasını hepimiz yaşıyoruz. Eskiden duygular gözlerin içine bakılarak ve elini tutarak anlatılırdı. Oysaki şimdi sanal alem var. Sanalda yaşanan aşklar var. Hiç görmediği bir kişiye aşık oluyor insan.

Bir kuşak öncesinin bunları kabullenmesini beklemek yanlış olur. Eğer kişi çağa ayak uyduramıyorsa bu değişimi anlayamıyor. Hiç ummadığım kişi bilgisayar dünyasının içinde geziniyor. Ya da genç olmasına rağmen henüz bilgisayar düğmesine basmamış insanlar var. Bu kişinin kendini yetiştirmesi ile ilgili. Ama eski kuşağın yeniliklere ayak uydurması çok az sayıda olduğundan istisnalar kaideyi bozmaz demek zorundayım. Dünya çok hızlı değiştiği için ayak uydurmada zorluk çekiliyor.

Bunları neden yazdım biliyor musunuz? Uzun süredir çağın değişmesi ve hayatımıza teknolojinin girmesi ile neler değişti diye düşünürken bir konuda takıldım ve bunu sizinle paylaşmak istedim.

Bizim büyüklerimizin çoğu görücü usulü ile evlenmişler. Hatta düğün gecesine kadar birbirini görmemiş olanlar bile var. Evleneceği kişi ile sürtüşme yasalar bile şöyle nasihat ederlerdi; NİKAHDA KERAMET VARDIR. SEN EVLEN BAK BÜTÜN SORUNLAR BİTECEK.

Gerçekten de buna inandıkları için ve şartlar gereği mutlu olanlar vardı. Ya da ayrılmayı düşünmedikleri için katlanırlardı. Ama nikahın kerametine inanılırdı.

Oysaki yaşadığımız yıllarda bu durum değişti artık. İnsanlar flört ederlerken her şey harika, sonra nişanlanıyorlar yine her şey harika. Ama nikah olduktan sonra her şey tersine dönüyor. O büyük aşk bile evliliği kurtaramıyor. Flört olmakla evli olmanın farkı çıkıyor ortaya. Nikahın kerameti kalmıyor. Aksine nikaha düşman gözüyle bakılmaya başlandı.

İyi giden ilişkiler evlilikle değişime uğruyor. Tabii ki eskiden ilişkiler ve yaşam koşulları farklı olduğu için yeni gelinin tası tarağı toplayıp baba evine dönmesi mümkün değildi. Oysaki yaşadığımız çağda hiçbir sorun olmadığı halde fikir ayrılığı için ayrılmalar oluyor. Ayrılma nedenleri çağla birlikte değişiyor. Bu sefer de anne baba ile gençler arasında çatışma çıkıyor. Çünkü her iki taraf da gençlikte yaşadıklarını savunuyorlar. Anne baba kendi gençliklerindekileri uygulamak istiyorlar. Gençler de isyan ediyorlar.

Hiç kimsenin suçu yok aslında. Hayat değişiyor, yaşam koşulları bizi çatışmalara sürüklüyor. Anne baba nikahta keramet vardır diye evlendirilmiş ve de gerçekten o keramet olmuş ve uzun yıllar evli kalmış olabilirler. Oysaki çocuğu ise çevresinden gözlemliyor ki nikah olunca her şey tersine dönüyor. Dün mutluyken evlenince heyecan bitiyor. Elde etmenin keyifsizliği başlıyor. Çünkü bir şeyleri elde etmek için sarfettiğimiz çaba, sahip olunduğumuz zaman değerini kaybediyor. Bu sefer başka bir şeyleri elde etme yolu açılıyor. Tadını çıkarmasını bilmiyoruz. Tadını çıkaranlar var tabii. Bakın onlar kimmiş?

LOGAN PEARSALL SİMİTH: HAYATTA AMAÇLANACAK İKİ ŞEY VARDIR. ÖNCE İSTEDİĞİNE ULAŞMAK, SONRA ONUN KEYFİNİ ÇIKARMAK. SADECE EN AKILLILAR İKİNCİYE ULAŞIRLAR.

Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Bu haftaki yazımda gelen maillerden çıkarttığım sonuçları yazmak istiyorum. İnanılmaz çok mail geliyor. Hepsine de cevap yazıyorum. Gelen maillerden çıkarttığım ortak sorunlar,

1- Tek taraflı sevgi

Tek taraflı ilişki yaşayanlar genellikle ilgisizlikten şikayetçiler . Şöyle ifade ediyorlar; “Birlikte olduğumuz anlar harika oluyor. O da beni çok seviyor ama beni aramıyor. Ben ararsam konuşuyoruz. Bana çok iyi davranıyor. Çok özlediğini söylüyor ama aramaya vakit bulamadığını ifade ediyor.”

Benim fikrim ise şöyle; Seven bir insanın vakit bulamadığı için sevdiğini aramaması mümkün değil. Yani bu iki kere ikinin 5 etmesi gibi mümkün değil. Mutlaka hayatında biri vardır. Seni de kırmak istemiyordur. Ya da seni yedekte tutmak istiyordur. Senin onu asla bırakmayacağını biliyordur. Ne kadar aramasa da canı isterse aradığında ve senin onu asla ret etmeyeceğini biliyordur. Hatta bundan emindir. Sen ise sürekli arayan kişi olursun. Biraz kendini geri plana çekmeyi becerebilirsen ya arkandan gelir ya da tamamen gider. Hani bir söz vardır: SEVDİĞİNİ SERBEST BIRAK, GERİ DÖNERSE SENİNDİR, DÖNMEZSE ZATEN HİÇ BİR ZAMAN SENİN OLMAMIŞTIR.

Bence acı çekmektense denemeye değer. Ya da ben bu şekilde bile olsa durumdan memnunum deyip hiç şikayet etmeden oluru ile yetinmeye bakmalı. Asla sorun yapmadan ve de ona da hiç sitem etmeden beklemeli.

2- Seni seviyordur ama başkası ile evlenir

Erkekler bazen aşkıyla değil de ailesinin istediği biriyle evlenir. Bu daha çok geleneklere bağlı ailelerin çocuklarında olur. Bu arada sevgilisini de bırakmak istemez. Sevdiğine hep beklemesini söyler. Hep umut…umut…Sen de hep yarın her şey değişecek ve geri dönecek sanırsın. Geri dönüp baktığında yıllar geçmiştir. Böyle bir durumda ise eğer onu gerçekten çok seviyor ve asla ayrılamıyorsan kendine bir süre ver. Bunu karşı tarafa söyleme. Bu süre içinde onunla doya doya yaşa. Ne olacak demeden. Sitem etmeden. O sürenin sonunda ya geri döner ya da tamamen gider. Sen de kendi hayatına dönersin.

3- Evli bir adamla ilişkiye girenler

Eğer erkek baştan ben evliyim ve ayrılmayı düşünmüyorum ama seni de seviyorum diyorsa bence dürüst bir insandır. Seni seviyordur ama bu sensiz olamayacağı anlamına gelmez. Erkek şunu demek istiyordur; “Senden hoşlanıyorum ama gitmek istersen peşinden gelmem. Hayatımda sen olmazsan bir başkası mutlaka olur. Ben hayatımda bir heyecan arıyorum. Ben açıkça evli olduğumu söylüyorum ve ayrılmayı da düşünmüyorum. Yani işine gelirse :)”

Biz kadınlar en başta bu durumu kabul ederiz. Ama günler geçtikten sonra durumu değiştirmek için elimizden geleni yaparız. Huysuzlanırız ve erkeğimizi de yer bitiririz. İlişkinin bütün saygınlığı biter. Oysaki ya ilk gün tepkini koyacaksın ya da bir gün gelip durum seni rahatsız ediyorsa ilişkiyi bitirip gideceksin. Erkeği suçlamadan. Çünkü bunda onun hiç günahı yok. Durumunu ilk gün ortaya koymuştur. Bu senin seçimin olmalı. İşte o zaman dostluk baki kalır. Kendinle de ters düşmemiş olursun.

4- Düzensiz birliktelik yaşayanlar

Var mı yok mu belli olmayan birlikteliklerde de aynı durum söz konusudur. Çünkü bir tarafın gönlünde yatan aslan henüz ortaya çıkmamıştır. Ya da vardır da ona ulaşamıyordur. Seninle gönül eğlendiriyordur. Aklı diğerindedir. Bu düzensiz ilişki baştan nasıl başladı ise öyle gider. Çünkü seni bu durumu kabullenmiş olarak görür ve değiştirme gereğini duymaz.

Bizler bu yanlış ilişkilerde hep karşımızdakini suçlarız. Oysaki tek suçlu biziz. Çünkü bir türlü onun yanlışlarını yüzüne vuramayız. Çünkü ya gider de bir daha gelmezse diye, bize yaptığı yanlışları sineye çekeriz. Ya da kendi tavrımızı koymaktansa sürekli onu eleştiririz. Karşımızdaki kişinin tarzı budur belki de. Eğer tarzlarımız birbirine uyuşmadıysa ilişkiyi bitirmek gereklidir. Eğer onsuz yaşayamıyorsan o zaman da ilişkiyi olduğu gibi kabul etmen gerekli. Başkalarının sana yaptığı yanlışları düzeltmekle başa çıkamazsın. Eğer sen fırsat verirsen sana herkes yanlış yapar. Bir Romanya atasözü şöyle diyor; BİRİ SİZİ BİR KEZ ALDATIRSA SUÇ ONUNDUR, İKİ KEZ ALDATIRSA SUÇ SİZİNDİR.

Bir ilişki ya vardır ya da yoktur. Yapamıyorum, bilemiyorum gibi yuvarlak sözler, kaçıştan başka bir şey değildir. Seni aldattığını fark ettiğin zaman, eğer sesini çıkartmıyorsan bunu rahatlıkla sürekli dener. İşte o zaman yukarıdaki sözü aklına getir. Ya da Platon’un sözünü düşün; EN BÜYÜK ZAFER, İNSANIN KENDİNE HAKİM OLMASIDIR.
Duygularımıza hakim olamıyorsak, başkaları bize hakim olur. Bu kaçınılmazdır.

Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Bu haftaki yazımı hafta ortalarında yazıp Maksimum.com göndermiştim. Ama son anda fikir değiştirdim ve bu yazının yayınlanması için editör arkadaşa rica ettim. Çünkü bu sabah bu düşünce ile uyandım. Pazar sabahı saat 06.00 ve ben bilgisayarın başındayım. Kafamın içindeki sorgulamayı sizlerle paylaşmak istiyorum.

Dün Hürriyet Gazetesi’nin (10.3.2007 tarihli gazete) Güzin Abla köşesinde bir yazı okudum. Güzin abla bir erkeğin yazdığı bir yazıyı köşesine taşımış. Yazıyı aslında okudum geçtim. Ama demek ki bilinç altım yazıyı sorgulama bölümünde tutmuş ki bu sabah 06.00 gibi bu yazıyı düşünerek uyandım ve hemen yazmak için oturdum.

Yazıyı yazan erkek yeni tanıştığı bir kız ile cinsel ilişkiye giriyor ve kızın bekaretini aldığını ifade ediyor. Ondan sonra da başına gelmedik kalmıyor. Kızın onunla tanışmayı ve birlikte olmayı planladığı, amacının evlenmek olduğu ortaya çıkıyor. Mahkemeler, tacizler, tehditler vs. adamın hayatı zindan oluyor. Buraya kadar yazının konusunu özetledim. Yazının tamamını okumak isteyen internetten yazıyı bulup okusun. Benim yazmak istediğim düşüncelerim ise şöyle;

Bir kadın ile erkek tanıştığı zaman kadın genellikle çekingen durur. Öyle ilk seferden birlikte olmak gibi bir düşüncesi yoktur. Bu arada olanlar yok mu? Var tabii. Ama istisnalar kaideyi bozmaz diye düşünüyorum. Çünkü onlar azınlıktalar.

Kadının çekingen durmasındaki neden, karşısındaki erkeği tanımaktır. Hırlı mıdır, hırsız mıdır, sapık mıdır diye düşünür. Emin olmadan birlikte olmaz. Güven çok önemlidir onun için. Hele bu bakire bir genç kız ise asla böyle bir ilişkiye evlenmeden girmez. İlişki ilerledikten sonra birlikte olduğu erkeği çok severse sırf ona aşkını ispat etmek için evlenmeden olabilir. Yani aşktan kaynaklanan bir kendini feda durumudur. Eğer onun için bekaretin önemi yoksa sorun değil, ama yine de birlikte olacağı adamı özenle seçer. Bu mutlaka aşık olduğu biri olur.

Peki kadınların bu kadar seçici olmaları neden? Neden kendilerini bu kadar kasıyorlar? Çünkü güven istiyorlar. Amaçları sadece cinsellik değil. Amaçları duygularının tatmini. Hadi bu genel olarak kadınların tavrıdır diyelim. Bu genelin içinde bazı özel gruplar vardır. Diyelim ki kadın özgür. Onun cinselliğe bakış açısı biraz daha geniş. Buna rağmen kadın yeni tanıştığı erkekle birlikte olmaz. Ne kadar güven oluşmuş bile olsa, erkeğin fikirlerini öğrenmek ister. Kadın için erkeğin hayatın içindeki duruş biçimi de çok önemlidir. En azından birkaç kere arkadaşça birlikte olup erkeğin genel hayata bakışıyla ilgili fikirlerini öğrenmek ister. Çünkü istemediği bir ilişki yaşamaktan çok korkar. Çünkü şiddetten çok korkar. Çünkü yanlış bir ilişkinin hayatına getireceği olumsuzluklardan korkar. Ailesi, sosyal çevresinden utanır. Ayrıca sabah uyandığı zaman yanında sevdiği ve hoşlandığı bir erkek görmek ister. Yani kadın seçicidir.

Oysa erkeğin böyle korkuları yoktur. O ilk tanıştığı bir kadınla birlikte olabilir. Onun için kadının kafasının pek önemi yoktur. Hayatın içindeki duruş biçiminden ona ne. Ellerini yıkar olur biter. Hani Türkiye’deki erkeklerin ilişkileri için şöyle denir ya; “Kadın erkeğin elinin kiridir, ellerini yıkar ve biter.”

Tamam hepimiz bu fikirle büyüdük. Ama eğitimin bu düşünceyi artık değiştirmesi gerektiğini düşünüyorum. Bir erkek de seçici olmalı. Birlikte olmak istediği kadını iyice tanımadan onunla cinsel ilişkiye girmeyi ret etmesi gerekli. Çünkü kimse ilk günden anlaşılmaz. Biraz sohbet kadının olaylara bakış açısını anlatır. Eğer erkek seçici olursa sabah uyandığında kadının yanından bir an önce kaçmalayım diye düşünmez. Ama erkeklerin böyle bir düşüncesi olmuyor çünkü onun gücü var. O nasıl olsa kötü de olsa kurtulabilir. Kadınlar nazik ve narin varlıklardır. İki kere aramasan, işim var bugünlerde desen anlar ve köşesine çekilir üzüntüsünü kendi içinde yaşar. Ya da erkek güç kullanır. Kadını sindirir, korkutur. Erkek elini yıkar olay biter.

Kadının gücü ise beynindedir. Kötü niyetli bir kadından kurtulmak oldukça zordur. Çünkü kadın beyniyle hareket eder. Boşuna dememişler; KADININ FENDİ, ERKEĞİ YENDİ diye.

Güzin ablanın köşesindeki yazıda karşısındakini daha iyi tanımadan birlikte olan erkeğin başına gelenler inanılmaz bir zeka örneği. Kadın zekasının önüne geçmek mümkün değildir.

Burada ifade etmek istediğim şudur. Neden erkekler bir kadınla tanıştıklarında seçici davranmazlar. Eğer kadın birlikte olmayı istese bile erkek; “Biz daha yeni tanıştık. Birbirimizi tanımamız gerekli. Benim için senin kafa yapın önemli. Bir kadın beyinsel olarak beni etkilemeli. Önce seni tanımam gerekli. Henüz birlikte olmak istemiyorum. Bunu zamana bırakalım.” demez.

Böyle düşünen erkekler yok mu? Var tabii. Entelektüel beyne sahip bir erkek bunu böyle düşünür. Oysaki Güzin Ablanın köşesindeki yazıdaki erkek üniversite mezunu, yüksek lisans yapmış, iyi bir kariyer sahibi, çevresinde saygı ve gıpta ile söz edilen bir kişilik olduğunu yazıyor. Neden hep seçici davranan kadınlar oluyor. Neden erkekler için bunların önemi yok. Bence bilgi beyne girdiği zaman bunun erkeği kadını olmadan hayata dair davranış biçimi oluşturmalı.

Erkeklerin davranışını eleştirmemdeki neden ise; onların çok kıymetli olmasından. Onlarsız bir dünya düşünemiyor olmamdan. Kendilerini biraz daha değerli görmeleri gerektiğini düşünüyorum. Biraz daha seçici olmalılar. Yani kendilerine ve bedenlerine biraz daha saygı duymalılar. Özellikle beyinlerine saygılı davranmalılar.

Ya da Platon’un sözünü düşünmeliler; EN BÜYÜK ZAFER, İNSANIN KENDİNE HAKİM OLMASIDIR.
Şunu unutmayın, biz kadınlar için siz çok önemlisiniz. Sizin kaliteniz bizim de kalitemizi arttırır.

Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Son aylarda keyifle okuduğum bir dergi var. Cuma günleri çıkıyor. Derginin adı sadece K. Dergisi Alkım Yayınları çıkarıyor. Cuma günlerini dört gözle bekliyorum. Bugün size bu dergiden alıntılar yapmak istiyorum. Bu konuyu zaten uzun süredir yazmak istiyordum. Çoğumuzun yaşadığı duyguları yazmak istiyorum.

Yaşadığımız bir ilişki bittikten sonra (bu evlilik veya flört de olabilir), uzun süren bir yalnızlık dönemi yaşarız. Bir müddet sonra bu yalnızlık dönemi canımızı sıkmaya başlar. Aşık olma isteği duymaya başlarız. Çünkü tek düze heyecansız bir hayat sıkar insanı. Şöyle harika bir aşk yaşasam da mutlu olsam deriz. Ama ne gezer. Aşk insanı mutlu eder ama bir o kadar da acı verir. Aşık olan insana rahat huzur yoktur. Bir gün mutluluğu yaşıyorsak ertesi gün kendimizi ağlar buluruz. Oysaki düne kadar ne kadar dingin ve huzurlu bir hayatımız vardı. Portekizli yazar Marina Alcoforado aşık olduğu Chamilly Kontuna yazdığı mektupta bakın ne diyor; “Neden olduğunuz mutsuzluk için kalbimin derinliklerinden teşekkür ediyorum size. Sizi tanımadan önce yaşadığım dinginlikten nefret ediyorum.”

Aşk işte böyle insana aynı zamanda mutsuzluk veren bir duygu. O uzun süren dinginliğin arkasından geliyor. Nasıl bir dinginlik yaşıyoruz ki mutsuzluğu özlüyoruz. Dergide Portekizli yazar Marina Alcoforado’nun hayatını kaleme alan Ahmet Celal yazarın fikirlerini şöyle ifade etmiş; “Bir çıldırma haliydi aşk ve belki de herkesin yaşamında çılgınca şeyler yapmaya ihtiyacı olduğu için aşık oluyorduk. O çılgınlık bize ne kazandırıyor, neyi tattırıyordu ki eksikliğini hissedip arıyor, çektireceklerini bile bile pek fazla kaçıp kurtulmaya çalışmıyorduk.”

Demek ki yalnızlık ve dinginlik insan ruhuna huzur vereceğine çılgınlık hissi veren bir duygu. En sakin insanın bile içinde fırtınalar esebiliyor. Bazı kişiler bu çılgınlığı hayata geçirir, bazı kişiler çılgınlığı bastırarak yaşar. O zaman da içindeki fırtınalar kasırgalara dönüşür. Oysaki insan, doğasına ayak uydurmalı ve bu çılgınlıkları yaşamalı. Yoksa acısı fena halde vücudunun bir yerinden hastalık olarak ortaya çıkar. Ahmet Celal Marina Alcoforada’yı anlatmaya devam ediyor:

“Milyonlarca yıldır hep aynı yöne ve aynı hızda, yörüngesinden bir milim şaşmadan dönen dünya dahi, lavlar fışkırtarak patlayan yanardağlarla, depremlerle sarsılmasa, kasırgalarla, sellerle hırpalanmasa yaşamını sürdürebilir miydi? Onun tabiatı yaratıyordu bunları ve insan denilen dünya da arada bir kendi tabiatının koşullarına boyun eğmese yaşamazdı belki. İnsan mizacını “tabiatı” diye tanımlama alışkanlığımız bundan geliyor olmalıydı. Ve aşk, o tabiatın koynunda saklanmış bütün afetleri, bütün güzellikleri ortaya seriyor, yaşanmadık bir mevsim bırakmıyordu.”

Yaşanmadık mevsim bırakmamak için bazen riske girmek gerekiyor. Yani mutsuzluğu göze almak önemli tabii. Eğer göze almazsak o güzel aşkı yaşayamayız. Pişmanlıklarla dolu yıllar başlar. Yıllar sonra da dilimizden düşürmediğimiz tek kelime olur. Keşke……Keşke…Keşke.

ABD’li şair ve yazar Charles Bukowski’nin pişmanlık konusundaki fikirleri: “Aklıma yatan tek pişmanlık, yapılmış değil yapılmamış bir şey yüzünden hissedilen olabilir.” Ben de aynı şeyi düşünüyorum. Yıllar geçtikçe eğer dağarcığımızda keşke’lerimiz çok ise bilin ki hayatımızda eksik bir şeyler var. Bazen çok severiz ama bu kişi yanlış biri olabilir. Yani sevgimize layık olmayabilir. Ya da tek taraflı bir aşk olabilir. O zaman da ömür boyu bu aşkın peşinden gitmek de yıllar sonra bize keşke dedirtir. Ünlü şair Pablo Neruda bir şiirinde şöyle diyor;

YAVAŞ YAVAŞ ÖLÜRLER AŞKDA VE İŞTE BEDBAHT OLUP İSTİKAMET DEĞİŞTİRMEYENLER
RÜYALARINI GERÇEKLEŞTİRMEK İÇİN RİSK ALMAYANLAR
HAYATLARINDA BİR KEZ DAHİ MANTIKLI TAVSİYELERİN DIŞINA ÇIKMAMIŞ OLANLAR
YAVAŞ YAVAŞ ÖLÜRLER
ŞİMDİ YAŞAYIN
BUGÜN RİSKE GİRİN
HEMEN HAREKETE GEÇİN
KENDİNİ YAVAŞ YAVAŞ ÖLÜME TESLİM ETME!
MUTLULUKTAN KAÇINMA

Hiçbir ilişki dört dörtlük olmaz. Hayatımızda bir sürü yanlış ilişki olabilir. Ama yaşamadan bilemeyiz.
ABD’li şair ve yazar Charles Bukowski yaşamına giren kadınları şöyle anlatıyor; “Çok kadınım oldu ama. Sayısız, ama her biri tek ve eşsiz, her biri “bir”, hepsi tam ve eksiksiz. Her kadını teniyle, kokusu, sıcağıyla sevdim. Hepsini tek tek, elimden gelen en büyük özenle, yoğun bir istekle, sarhoş bir şehvet ve nefretle sevdim kadınlarımı. Bütün bahçelerimi kasıp kavuran yangınlar oldu aralarında, beni ölüme yaklaştıranlar, ölüme yakıştıranlar, ölüme yakışanlar oldu. Beni hayatımdan alıp çakalların ortasına kemiksiz bir et yığını gibi fırlatanlar oldu. Beni öldürenler, benim için ölenler oldu. Ama hiçbiri bende ölmedi, onlar yeraltındaki kasabamın en güzel kızları şimdi, acımasız baştan çıkarıcılıklarıyla sokağa çıkmaları yasaklanmaları gereken kadınlarım.”

Şairin yaşadığı deneyimlere bakar mısınız? Eğer bu ilişkileri yaşamamış olsaydı belki de bu kadar ünlü bir yazar olamazdı. Aynı konuyu Ahmet Altan da İçimizdeki Bir Yer isimli kitabında işlemiş. “Nice aşk yitirdim ben. Kışkırtıcı bir bakışıyla çılgına döndüğüm, bir dudak büküşüyle ağulu acılar çektiğim, kahkahalarıyla şenlenip gözyaşlarıyla kederlendiğim, bir tanrıça katına çıkartıp tapındığım, kutsal mabetlerinin sunaklarına hayatımı bir adak gibi bırakmayı arzuladığım, memelerinde, kasıklarında, kalçalarında, bacaklarında, boyunlarında adanmış topraklarda dolaşan bir sofu gibi vecd içinde kendimden geçerek dolaştığım, ayaklarına kapandığım, göğüslerinde ağladığım, saçının bir teline halel gelmesin diye fütursuzca ölüme yürüyeceğimi hissettiğim, bazen öldürmeyi şiddetle istediğim, onda yok olup onla var olduğum, bana her defasında aşkı, acıyı, sevinci, hayatı ve ölümü yeniden öğreten kadınlar yitirdim ben.
Kızıl bir kor gibi örslerine bıraktığım ruhumu bazen sert darbelerle, bazen yumuşak dokunuşlarla şekillendiren, benden bir başka ben yaratan, onun her şeyi, babası, oğlu, kardeşi, kocası, sevgilisi olduğum, onu her şeyim yaptığım, varlığıyla her şeyin tadına, kokusunu, görüntüsünü değiştiren, sıradan birçok davranışı olağanüstü maceralara dönüştürüp olağanüstü maceraları olağanlaştıran kadınlar.”

Yaşadığımız büyük aşkların bir gün biteceğini bilmek belki de bazı zor koşullara kendimizi hazırlamak açısından faydalı olabilir. Hiç bitmeyen aşk yok mu? Tabii ki var. Ama onlar azınlıkta olduğundan istisnalar kaideyi bozmaz demek zorundayım. İlişkilerin biteceğini Ahmet Altan da kabul ediyor;

“Biz üç kişiyiz.
Ben, sevdiğim ve ilişkimiz.
Beni sevdiğime bağlayan ilişki, bir zaman sonra beni sevdiğimden ayırıyor.
Yitirmenin ne olduğunu biliyorum.”diyor.

JAMES CONANT; KAMLUMBAĞAYA BAKIN. SADECE BAŞINI DIŞARI ÇIKARTTIĞI ZAMAN İLERLER.

Ben de James Conant gibi düşünüyorum ve risk almaktan yanayım.

Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Zuhal Olcay’ın bir filmini seyretmiştim. Filmin adı “Dünden Sonra Yarından Önce” idi. Kariyer peşinde olan bir karı kocayı canlandırıyorlardı. İkisinin de çok yoğun iş temposu vardı. Karı koca birbirlerine deli gibi aşıktılar. O yoğun iş temposunda birbirlerine zaman ayırmak için deli oluyorlardı ama özellikle kadının iş temposu daha yoğundu. İş seyahatleri çoktu. Kocası sürekli onu çok sevdiğini ve çok özlediği söylüyordu.

Bir müddet sonra adam kadına işten çık seni çok özlüyorum demeye başladı. Kadın da kocasını çok sevdiği için bir gün geldi “peki” dedi ve işten çıktı. Kendine küçük bir resim galerisi açtı. Ama galeri kadının bütün zamanını almıyordu. Çünkü mesai saatlerinde çalışıyor ve erkenden eve geliyordu. Zaten kadının bütün amacı kocasına zaman ayırmak olduğundan başka bir işle ilgilenmiyordu. Erkenden eve gelip yemeğini yapıp kocasını bekliyordu. Ama kocası seyahatler ve iş toplantılarından sürekli eve geç geliyordu. Kadın sıkılıyordu. Yapacak hiçbir işi olmadığı için kocası eve gelince de surat asıyordu. Şık şık sofralar hazırlıyor ve sofra gece saat 23.00 e kadar ortada duruyordu. Kocası eve geldiğinde kadını genellikle koltuğun üstünde uyumuş buluyordu. Üstelik kocası için giyinmiş ve süslenmiş bir vaziyette.

Adam kadına kızmaya başladı. Neden beni sürekli böyle bekliyorsun benim geliş saatim belli olmaz sen yemeğini ye ve yat demeye başladı. Aralarında kopukluk başlamıştı. Adam bir gün şöyle dedi; “Senin bu halini hiç sevmiyorum. Ben eski karımı istiyorum. Sürekli bana endeksli yaşaman hoşuma gitmiyor.” Oysaki kadın kocası için işten çıkmıştı. Onun için kariyerini bırakmıştı. Bir gün kadın şüphelendi adamı takip etti. Kocasını sekreterinin evinde yakaladı. Eve geldi kocasının bavulunu hazırladı ve götürüp sekreterinin kapısına bıraktı. Zili çaldı. Adamın bavulunu eline verdi ve “İlişkimiz bitti” dedi.

Şimdi bu filmi bize niye anlattın diyeceksiniz. Şunun için; İlişkilerimizde yaşadığımız sorunlardan birine örnek olsun diye anlattım. Bu model evlilik çok var. Erkekler evlenseler bile eski hayatlarını yaşamaya devam ediyorlar. Erkek yine maçına gidiyor. Eve gelince yine maçını seyrediyor, okunmamış gazetelerini okuyor. İş hayatının içinde olduğundan hayatı takip edebiliyor. Yeni yeni insanlar tanıyor. İş toplantıları ve seyahatleri hiç kaçırmıyor. Bu toplantılar çocuğunun doğum gününe rastlasa bile. Erkek arkadaşları ile içkili yemeklere gidiyor.

Bunlar çok normal. Çünkü insan evlenince hayattan elini ayağını çekecek hali yok ki. O zaman kimse evlenmez. Ama kadınlarımız bunun aksini yaşıyor. Eğer çalışmıyorsa bütün hayatını kocasının işten eve gelme saatine göre ayarlıyor. Kocasının eve her gece aynı saatte ve mutlaka erken gelmesini istiyor. Zaten bütün gün ev işi yapmış, yemek yapmış, ütü yapmış. Yorgunluktan ölmüş. Güzel yemekler yapmış. Güzel bir sofra hazırlamış. Ama kocası eve geç geliyor. O akşam toplantısı varmış. Kadın çalışma hayatının içinde olmağı için toplantının önemini anlayamıyor. Kuşku duymaya başlıyor acaba yalan mı söylüyor, acaba artık beni sevmiyor mu diye. Beyninin içinde şüpheler kol geziyor. Huysuzluklar başlıyor. Çünkü bütün dünyası kocası ve de çocukları. Bu dırdırlar çoğaldıkça adam dış dünyaya daha çok açılmaya başlıyor ve canı eve gelmek istemiyor. Çünkü kadın kendine ait bir dünya yaratamadı.

Oysaki kadın da çalışıyor olsa durum biraz daha iyi. Aslında sorun çalışmak veya çalışmamaktan ziyade kişilerin kendilerine ait hobileri olmamasından kaynaklanıyor. Kendilerini oyalayacak keyifli saatleri yaratamıyorlar. Tek eğlenceleri birlikte olmak. Bir taraf bu birlikteliği aksattığı zaman sorun başlıyor. Adamın belki bekarken de toplantıları veya seyahatleri vardı. Ama kadın şöyle düşünür bir evlenelim de ben onu nasıl olsa yollamam. İşte en büyük yanılgı bu. Bir evlenelim ben onu nasıl olsa değiştiririm. Kimse kimseyi değiştiremiyor. Mutsuzluklar başlıyor. Hiç birimiz kendimizi değiştirmeyi göze alamıyoruz. Ama karşımızdakinden değişmesini bekliyoruz.

Çevremdeki mutsuz birlikteliklere bakıyorum. Taraflar sürekli karşı tarafı şikayet ediyor. Ama kendisinin bir şey yapması gerektiğine asla inanmıyor. Bu durumu kabullen diyorum. Kabullenmiyor. Peki ayrıl o zaman diyorum. Bu sefer de kızıyor. Tek istediği var karşı taraf onun istediği gibi biri olsun. Tek çözüm bu diyor. Yani çözümsüzlük.

Eğer kişiler kendilerine keyif alanları bulurlarsa daha mutlu olurlar. Bu keyif alanları dediğim beyinlerini oyalayacak öğrenme alanları demek istiyorum. Yoksa öyle altın günleri pastalar börekler demek istemiyorum. Beynini meşgul edecek öğrenmeler. Okuma olabilir. Bir kurs olabilir. Kendiyle meşgulken karşısındakinin zayıf taraflarını görmeye vakti olmaz. Hiçbir iş yapmayınca sadece zayıf taraflara endeksli yaşıyor. O zaman da işte hır çıkıyor. Sonra da eskiden böyle değildi çok değişti gibi cümleler ortalarda dolaşıyor.

Mutlu birliktelikler için biraz özel alanlar yaratıp ve karşılıklı bu özel alanlara saygı gerekli diye düşünüyorum.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Görür görmez bir aşk değildi bu. Giderek büyüyen bir aşktı. Birlikte olmaktan hoşlanmayla başladı. Biraz bakışma, biraz ilgi, biraz farkındalık, biraz merak ve biraz hayranlık. Asla bir teklif yoktu. Benimle birlikte olur musun demeden. Sadece gözlerin konuştuğu bir hoşluk. Hayatımın her alanıyla ilgilendi. Sadece o bundan hoşlanır diyerek yapılan davranışlar. Bir koruma iç güdüsüydü. Benim olur musun demeden ama ne olur benim ol diyen bakışlar. Belli belirsiz dokunuşlar. Bir kadının kaçmasına fırsat vermeyecek sakinlik. Adeta bilgelik düzeyinde kendinden emin davranışlar. Hiç acele etmeyen tarzını sevdim. 50 kilo et peşinde olmayışını sevdim. Ruhumu fethetme isteğini sevdim. Beynime sahip olmak isteyişini sevdim. Hiçbir kötü amaç beslemeyen yemeğe davet edişini sevdim. Bu yemek davetinde sadece seninle sohbet etmek ve seni seyretmek istiyorum deyişini sevdim. Verdiğin güven hissini sevdim. ,

Çıkılan ilk yemekte; “Bana seni anlat” deyişini sevdim. Saatlerce beni dinleyişini sevdim. İlk geceden; “Hadi birlikte olalım” demeyişini sevdim. Saatlerce süren sohbetlerimizi sevdim. Sonra bana, beni anlatışını sevdim. Kendimin bile farkında olmadığım taraflarımı anlatışını sevdim. Yemek yemeni sevdim. Yemeğin tadını çıkararak hiç acele etmeden içki içişini sevdim. Yemek ve içki içme adabını bilmeni sevdim. Bana bakarken dünyanın en güzel kadınına bakarmış gibi gözlerindeki pırıltıyı sevdim. Bana çok güzel bir kadın olduğumu anlatışını sevdim. Beynimin kıvrımlarına girmeni ve fethetmeni sevdim. Ama bu fethetmede asla ambargo koymadan seyredişini sevdim. Zekanı sevdim. Hayat tecrübesini sevdim. Benim hayata bakışımı merakla dinleyişini sevdim.

Sonra yavaş yavaş kendini anlatışını sevdim. Dürüstlüğünü sevdim. Yapamayacağın sözleri vermeyişini sevdim. Ama yapabileceklerini anlatmanı sevdim. Hayatının özetini yaparken olaylar karşısında dimdik duruşunu sevdim. Verdiği sözlerin arkasında duruşunu sevdim. Eski aşklarını anlatırken yalansız anlatışını sevdim. Yaşadıklarının arkasında duruşunu sevdim. Bana olan saygısını sevdim. Bana insan olarak değer verişini sevdim. Mütevazı oluşunu sevdim. Hep kendini geri planda tutup yaptıklarınla övünmeyişini sevdim. Söylediğim bir sözün üzerinde saatlerce felsefe yapışını sevdim. Söylediklerimin tarihe geçecek kadar önemli oluşunu anlatmanı sevdim. Bana mektuplar yazmanı sevdim. Yazdıklarımın üzerinde yorum yapıp kendimi önemli hissetmemi sağlamasını sevdim. Karşısında otururken kendimi dünyanın en güzel kadını olduğuma inandırmanı sevdim. Küçük hediyelerle beni hep şaşırtmanı sevdim. Bana verdiğin randevularını asla tehir etmeyişini sevdim. Buluşacağımız günü heyecanla beklemeni sevdim. Saatlerce bana olan aşkını anlatmanı sevdim. Ne kadar anlayışlı bir kadın olduğumu anlatmanı sevdim. Hep buluşma için saatleri birlikte kararlaştırmamızı sevdim.

Bu arada kendimi de çok sevdim. Bu sevgiye yürekten bağlandım. Sevildiğime inandığım için teslim oldum. Hiç kadınca kaprisler yapmadan ve hiçbir şeyi sorgulamadan yaşadım. Seninle birlikte olacağım saatlerde her türlü engeli düşünerek hepsini tek tek eledim. Hep yarın olmayabilir belki bu sondur diye saatlerimizi doya doya yaşama mücadelemi sevdim. Geleceksin diye saatlerce hazırlanmamı ve en seksi kıyafetlerimi sadece senin için giymemi sevdim. Hiç kıskançlık göstermedim. Hiçbir şeyin nedenini sorgulamadım. Sana duyduğum güven hissimi sevdim. Birlikte kitap okuyuşumuz sonra saatlerce kitabı tartışmamız. Benim yazı yazmamı bekleyişin ve yazımın üstünde yorum yapışın. Saatlerce yürüyüşe çıkmamız. Sabahın 6’sında kalkıp güneşin doğuşunu seyretmemiz. Güneşin batışındaki kızıllığı seyretmemiz. Birlikte mutfağa girip yemek yapışımız. Ellerim yağlı veya kirli iken beni sıkıştırman ve benim de kadınca kaçışlarım 🙂 Sofrayı hazırlarken gösterdiğim özen. Hep renk cümbüşü bir sofra. Özenle seçilmiş renkli mumlar. Özenle seçilmiş renkli peçeteler. Işıkların söndüğü andaki evin atmosferinin güzelliğini hep farkına varmanı sevdim. Güzel bir müzik eşliğinde yaptığımız sohbetler. Felsefeyle başlayan sohbetlerimizin aşk sözcüklerine dönüşü.

Ve önemli bir hüzünü dile getirişin. Küçük bir kıskançlık duygusunun itirafı. Bu itirafta asla bir suçlama olmayışı. Hüznünü şöyle dile getiriyordun; “Dün akşam karşı masada oturan adamın sana çok dikkatli bakışı yüreğimi dağladı. Senin bunda hiç suçun yoktu. Tek suçun senin çok hoş bir kadın olman. Adama da suç bulmuyorum. Ama nedense içim acıdı” deyişin. Bana sarılışındaki içtenlik. Dokunurken verdiğin zevk. Beyinlerin fethinden sonraki harika birliktelik. Senin dışında başka hiçbir erkeği anlamlı bulmayışımı sana anlatmam ve bana inanman.

Bu aşkı ben çok sevdim.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Etiketler:

Dün bir ilki gerçekleştirdim. Hediye fuarının içinde bir konferans verdim. Konusu ise “Hediye seçiminde duyguların önemi” idi. Bu tür bir seminer bugüne kadar hiç yapılmadı. Hediye seçiminin de konferansı mı olur diyeceksiniz. Böyle bir konferans vermemi istedir. Ben de verdim. Benim için de bir ilkti. Ama harika oldu. Son hazırlıklar yapılırken halk da yerini aldı. O arada bir hanım geldi yanıma;

– Konferansı siz mi vereceksiniz? Dedi.
– Evet dedim.
– Benim hediye konusunda yaşadığım zorluklar var. Bir türlü hediye seçiminde başarılı olamıyorum. Şimdi fuara geldim ama nasıl hediye alacağım diye düşünüyordum. Tam o anda konferansı anons ettiler ve hemen geldim.
– Konferanstan sonra inanıyorum rahatlayacaksınız dedim.
Gerçekten konferans bitti bayan tekrar geldi.
– Şimdi anladım ve rahatladım teşekkür ederim dedi. Oysa ki ben şöyle hediye seçin diye yol göstermedim. Sadece duyguları ile yüzleşmelerini sağladım. Onlara aşkı ve sevgiyi anlattım.

Bugün size biraz aşkın önemi hakkında görüşlerimi yazmak istiyorum. Ben hayatımda 3 kere aşık oldum. Aşkın ne demek olduğunu biliyorum. Ama beni etkileyen iki tane haber var. Bu haberleri okuyunca benim anladığım aşkın bile yetersiz olduğunu anladım.

21.12.2006 tarihinde Hürriyet Gazetesinde bir habere gözüm takıldı. Haber şöyleydi;
Geçirdiği kas hastalığı nedeniyle 9 yıldır solunum cihazına bağlı olarak yaşayan İtalyan şairin “ötanazi yapılması” için verdiği mücadele devam ediyor. Şair Piergiorgio Welby (60) “Hayat bir kadının sizi sevmesidir, saçlarınızın arasından esen rüzgar, yüzünüze vuran güneş, bir arkadaşınız ile çakır keyif olmaktır. Hayat, aynı zamanda bir kadının sizi terk etmesi, yağmurlu bir gün ve bir arkadaşın ihanetidir de. Melankolik ya da manik depressif değilim. Ölüm fikri bana korkunç geliyor. Ancak benim için geride kalan, artık hayat değildir.”

Bu haberi okuyunca çok etkilendim. Bir insan ölüm döşeğinde hayatı sorgularken yaşadıklarından çıkardığı sonucu söyler. O noktada artık yalan, riya, menfaat yoktur. Kimseden bir beklentisi yoktur. Yaşam ile ölüm arasındaki son noktadır. Ne hissediyorsa onu söylediğine inanıyorum. Hayatta aşk yoksa bundan sonra yaşamamın anlamı yok diyor. Bunu söyleyen 60 yaşında bir şair. Şair olması neden önemli, çünkü duygularını en iyi şekilde aktarabilmesi. 2 gün sonra Hürriyet aynı haberin devamını verdi. Yasalar gereği ötanazi hakkını veremediğini açıklayan yargıç ancak hastanın tedaviyi reddetme hakkı olduğunu ifade etti. Doktoru hastanın tedaviyi reddetmesi üzerine solunum cihazını kapattı ve İtalyan şair öldü.

Temmuz 2006 da gazetelerde şöyle bir haber yayınlandı;
“Çağımızın tartışmasız en büyük yazarlarından biri olan Gabriel Garcia Marquez yakalandığı lenf bezi kanseri nedeniyle sağlık durumu kötüleşmiş ve inzivaya çekilme kararı almış, yakın dostlarına bir veda mektubu göndermiş.”
Size mektubun tamamını yazamayacağım ama bir bölümünü almak istiyorum:

“Tanrım bir yudumluk yaşamım olsaydı, aşk içinde yaşardım. Erkeklere yaşlandıkları zaman aşkı bırakmalarının ne kadar yanlış olduğunu anlatırdım. Çünkü insan aşkı bırakınca yaşlanır. “

İki tane duygularını en iyi ifade edebilen kişi ölüm kalım savaşının içinde bile hayatının anlamının en önemli noktası olarak aşkı görüyor. Şunları daha çok yeseydim, daha güzel giysiler alsaydım demiyor. Sadece sevgiye doymadım diyor. Bu çok önemli bir itiraf bence.

Yaşımız kaç olursa olsun yüreğimizden aşık olmak isteğimizi ve aşkı yaşama istediğimizi çıkarttığımız zaman gerçek ölüm bu oluyor demekki. Bedenin yaşamasından daha önemli ruhun ölmesi.

Tanrı hepimize 2 tane el vermiş tokalaşmak için, 2 tane ayak vermiş yürümek için, 2 tane kulak vermiş duymak için, 2 tane göz vermiş görmek için ama bir tane kalp vermiş. Neden mi? Diğerini gidip bulmamız için.

Gerçek aşk yalnızlıktan kurtulmak için ya da ekonomik şartlardan doğan sığınma değildir. Hiçbir menfaat düşünmeden birini sevmektir. Can Yücel bir şiirinde şöyle diyor:

Sen gittikten sonra yalnız kalacağım.
Yalnız kalmaktan korkmuyorum da,
Ya canım ellerini tutmak isterse….

Mevlana da aşk ile maddi değerleri kıyaslamış ve;

ALTIN NE OLUYOR,
CAN NE OLUYOR,
İNCİ, MERCAN DA NEDİR?
BİR SEVGİYE HARCANMADIKTAN,
BİR GÜZELE FEDA EDİLMEDİKTEN SONRA.

Son nefesine kadar aşktan ümidini kesmeyenlere duyurulur 🙂

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Etiketler: ,

Bu hafta bir kitapta (Sözlü Dövüş Sanatı) şöyle bir yazı ile karşılaştım.

“Hawaii adasında yaşayanlar iyi niyeti kendilerine özgü şekilde tarif ederler, onu aloha diye adlandırırlar. Hawaii’de genellikle içten bir selamlama ve yolcu etme sözcüğü olarak kullanılan aloha, başkalarının iyiliği için bencil olmayan anlamına geliyor. Aloha koşulsuz sevgi demektir.”

Bu yazıyı okuyunca koşulsuz sevgiye karşı düşüncelerimi düşündüm ve bu yazıyı yazmaya karar verdim.

Öncelikle bir anektotla başlamak istiyorum. Günlerden bir gün kırlangıcın biri bir adama aşık olmuş ve adamın penceresinin önüne konup adama şöyle demiş: “Ben seni çok seviyorum, lütfen pencereyi açıp beni içeri al da birlikte yaşayalım.” Adam: “Olmaz alamam… Sen bir kuşsun. Hiç, bir kuş adama aşık olur mu ?” demiş. Kırlangıç tekrar: “Lütfen pencereyi açıp beni içeri al, birlikte yaşarız. Hem ben sana dost ve arkadaş olurum, canın da sıkılmaz, birlikte yaşar gideriz” demiş. Adam yine : “Olmaz alamam… Git başımdan” diye cevap vermiş. Üçüncü ve son defa kuş adamın penceresinin önüne konup adama tekrar şöyle demiş: “Lütfen beni içeri al… Artık soğuklar da başladı, dışarıda kalamam, biliyorsun ben sıcak havalarda yaşayabilirim sadece. Beni içeri almazsan başka sıcak ülkelere gitmek zorunda kalırım. Lütfen beni içeri al da burada kalayım. Birlikte yemek yer, omuzuna konar seni neşelendirir, sana yârenlik ederim. Hem sen de benim gibi yalnızsın” der. Adam ona: “Git derhal başımdan! Ben yalnız kalırım.” demiş ve kuşu kovmuş… Kırlangıç da bu cevap üzerine üzüntülü bir şekilde uçmuş ve uzaklara gitmiş. Adam kırlangıç uzaklara gittikten sonra düşünmüş ve kendi kendine: “Ben ne aptal, ne kadar akılsız bir adamım, niye kırlangıçla birlikte kalmayı kabul etmedim? Ne güzel birlikte kalırdık” demiş ve çok pişman olmuş. Pişman olmuş olmasına ama iş işten geçmiş. Kendi kendine: “Nasıl olsa sıcaklar başlayınca kırlangıcım yine gelir, ben de onu içeri alır birlikte, mutlu bir hayat sürerim” demiş ve penceresini sonuna kadar açıp beklemeye başlamış. Yazın gelmesiyle kırlangıçlar da gelmeye başlamış ama onun kırlangıcı gelmemiş. Yazın sonuna kadar hiç penceresini kapatmadan pencerenin başında beklemiş ama boşuna… Kırlangıç yokmuş. Gelen kırlangıçlara sormuş ama onun kırlangıcını gören olmamış.
Sonunda bir bilge kişiye hâlini danışmak ve ondan bilgi almak için gitmiş. Bilge kişiye olayı anlattıktan sonra bilge kişi ona şöyle demis: “Kırlangıçların ömrü 6 aydır!”

Hayatta bazı fırsatlar vardır, ömründe bir defa insanın eline geçer ve değerlendiremezsen uçup gider…

Biz ne yapıyoruz hayatımıza belki bir kere karşımıza çıkan dostluk fırsatlarını ne kadar değerlendiriyoruz. Belki o kişi hayatımız boyunca başımızı omzuna koyup huzur bulabileceğimiz birisi, belki hayatımızın aşkı, belki zor günlerimde hep yanımda olmasından mutluluk duyacağım birisi, acaba onu tanıyabiliyor muyuz? Ya da hoyratça hayatımızdan çıkardığımız dostlarımızı bir gün yerinde bizi bekliyor olabileceğini düşünüp eğlenmemize mi bakıyoruz. Eğlenceli insanlar yanımızdan gidip sıcak bir dost aradığımızda dönüp onu yerinde bulabilecek miyiz acaba? O her zaman benim dostum, o beni nasıl olsa affeder ben hayatımı yaşayayım sonra ona dönerim diye kendimize güvenerek mi yaşıyoruz.

ORDA BİR KÖY VAR UZAKTA, O KÖY BENİM KÖYÜMDÜR. GİTMESEK DE KALMASAK DA O KÖY BENİM KÖYÜDÜR.

Böyle bir şarkı vardı. Hatırlarsınız sanırım. Ama ben bu söze artık inanmıyorum. Dostlara emek vermek gerekiyor. Nasıl olsa benim diye düşündüğün zaman emek vermediğin zaman uçup gidiyor. Onun için koşulsuz sevgilerin bu çağda pek yeri yok diye düşünüyorum. Koşulsuz sevgiyi şöyle düşünüyorum. O bugün sinirli olup kalbimi de kırsa ben onu yine çok seviyorum. Hastalığında, hastalığında ben onu çok seviyorum. Ama arkadaşlığımıza emek vermediği zaman birlikteliğimizin kıymetini bilmediği zaman bir gün geri geldiğinde onu bekliyor olacağım garantisi içinde koşulsuz bir bekleyiş içinde değilim.

Yıllardır televizyonlarda oynar durur “Al Yazmalım” diye bir Türk filmi vardır. O filmin ana teması filmin sonundaki bir tek cümlede saklıdır: SEVGİ EMEKTİR

Ona önceleri kızgınlık duyarız. Bir gün gelir onu da duymayız. Çünkü kızgınlık bile sevginin bir ürünüdür. Hiçbir şey hissetmediğim anda bitmiştir.

NEFRET ETTİKLERİNİZİ BİR DÜŞÜNÜN. HATIRLAYAMAZSANIZ, UNUTACAĞIMIZ KADAR DEĞERSİZDİRLER.
ALBERTO DELLA VECCHİA

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Etiketler: ,

Bugün size yıllar önce mail yoluyla elde ettiğim ve çok faydalandığım güzel cümleler yazmak istiyorum. Hepsi üzerinde tek tek tartışmak gerekli. Açılımlarını yorumlamak gerekli. Bunu zaman içinde yapmayı düşünüyorum. Yazıyı size sunuyorum.

– Bir kavgada ilk sen vur ve sert olsun.
– Bir konuşmanın hemen öncesinde asla yemek yeme.
– Mesleğinin dümenlerini öğrenmekle zaman yitirme. Mesleğini öğren.
– Zekanı eğlendirmek için kullan, başkalarıyla eğlenmek için değil.
– Cesur ol. Değilsen bile öyle davran. Hiç kimse aradaki farkı anlayamaz.
– Hayat arkadaşını çok dikkatli seç. Mutluluğunun ya da mutsuzluğunun %80’i bu karara bağlıdır.
– Bardakta bir papatya bile olsa, gözünün önünde daima güzel şeyler bulunsun.
– Bol bol gülümse hem maliyeti sıfırdır hem de bedeline paha biçilemez.
– Dinlemeyi öğren. Bazı fırsatlar kapıyı hafif tıklatır.
– En ciddi iş kıyafetinin altına en cüretkar iç çamarını giy.
– Birisi sana başına gelmiş bir olay anlatırken, “Benim de başına şöyle bir olay gelmişti” diye araya girme. Sahneyi onlara bırak.
– Asla birilerinin umudunu kırma. Belki de sahip oldukları tek şey odur.
– Seni kışkırtmış birine cevap vermeden önce sakinleşmek için kendine bir saatlik zaman tanı. Konu senin için gerçekten önemliyse, bunu ertesi sabaha uzat.
– Mükemmeli ara, kusursuzu değil.
– Olumsuz insanlardan uzak dur.
– İmzalayacağın kağıtları dikkatli oku. Büyük puntolu yazıların sana verilenleri, minik puntolu olanların da senden alınacakları içerdiğini unutma.
– Yaşlan ama paslanma.
– İnsanlar neleri savunduğunu da, nelere katlanacağını da bilsinler.
– Başka bir iş ayarlayıncaya kadar istifa etme.
– Tanıdığın en olumlu ve coşkulu insan sen ol.
– Çocuklarına her şeyin en iyisini veremediğin için üzülme. Senin verebileceğinin en iyisini ver.
– Unutma! Bir insanın en derin duygusal ihtiyacı, takdir edildiğini hissetmesidir.
– Değer yargılarınla çelişmeyecek bir meslek seç.
– Geniş ol. Rahatla. Ölüm kalım gibi durumların dışında, hiç bir şey göründüğü kadar önemli değildir.
– Daima bir adım ileri gitmek için kendi kendine söz ver.
– Kimin haklı olduğuyla zaman yitireceğine, neyin doğru olduğuyla ilgilen.
– Herkesin önünde öv.
– Eleştirilerini bir kenara çekerek söyle.
– Biri sana sarıldığında, önce onun kollarını gevşetmesini bekle.
– İş bitmeden önce asla ödemenin tamamını yapma.
– Arkadaşına borç para verirken ihtiyatlı davran. İkisini de yitirebilirsin.
– Bir avukata ya da muhasebeciye asla fikrini sorma. Onlar çözüm değil, sorun üretirler.
– İlk kes tanıştığın insanlara ne iş yaptıklarını sorma. Onlarla ahpaplığını etiketlerden bağımsız başlat.
– Kaybedecek bir şeyi kalmamış insanlardan kendini kolla.
– Her şeyi bulduğundan daha iyi bırak.
– Kendini değiştirebilme gücünü hafife alma.
– Başkalarını değiştirebilme gücüne çok fazla güvenme.
– Köprüleri atma. Aynı nehri kaç kez daha geçmek zorunda kalacağına şaşıracaksın.
– Gerektiğinden fazla verici olma. Zaman zaman hayır demesini öğren.
– Umutlarını yüksek tut.
– Acıyı ve hayal kırıklığını hayatın bir parçası olarak kabul et.
– Başarılı bir evliliğin temelinde iki şeyin yattığını unutma; doğru insanı bulmak ve doğru insan olmak.
– Başarılarını sana sağladığı iç huzuru ve sevgiyle ölç.
– Kıskanma, mutsuzluk kaynağıdır.
– Fırsat ara, güven arama. Limandaki bir tekne güvendedir ama bir süre sonra altı çürümeye başlar.
– Hayatı bir anlamlandırma çabası olarak değil, bir çığlık gibi yaşa.
– Aldanma. Bir şey gerçekte olamayacağı kadar iyi gösteriliyorsa, muhtemelen iyi değildir.
– Atak ve cesur ol. Bir gün geriye dönüp baktığında yaptıklarından çok, yapmadıkların için pişmanlık duyacaksın.
– Birisine seni seviyorum deme fırsatını asla kaçırma.
– Bir aşk ilişkisinin ardından “Hepsi benim hatamdı” diye açıkla.
– Kendini başkalarının değil kendi standartlarına göre ölçüp biç.
– İnsanların sana ihtiyaçları olduğu zaman, yanlarında ol.
– Yanılma olasılığın olsa bile kararlı davran.
– Büyük olduğunu düşündüğün bir fikirden seni vazgeçirmelerine izin verme.
– Hazırlıklı ol. Arada sırada kaybedebilirsin de.
– Çocuklarını özgüvene sahip olacak biçimde yetiştir. Başarılarını garantilemek için yapabileceğin en iyi şey budur.
– Mutluluğun mala mülke, iktidara ya da prestije değil, sevgi ve saygıya dayalı insan ilişkilerine bağlı olduğunu unutma.
– Sevdiğin birine, eksik yanlarını ima edecek bir armağanı asla verme.
– Dikkatini, işini büyütmeye değil, daha iyi yapmaya ver.
– Ölmeden önce denemek istediğin 25 şeyin listesini çıkar, cüzdanında taşı ve sık sık göz at.
– Kendi dininden başka üç din hakkında da bilgin olsun.
– Telefonunu coşkulu ve dinamik bir sesle aç.
– Başucunda kağıt kalem bulundur. Milyarlık fikirler bazen sabaha karşı üçte gelir.
– Sevgiline önce çiçeği yolla, nedenini sonra bul.
– Zamanı ve sözleri dikkatsizce kullanma. İkisi de geri alınamaz.
– Daha sonra ne olacağını düşünerek o anın sihrini bozma.
– Her büyük sorunun arkasında büyük fırsatlar gizlenmiş olabilir. Gözünü aç.
– Senden daha fazla ya da çok az parası olanlarla para konuşma.
– İnsanların hayalleriyle asla alay etme.
– Derin ve ihtiraslı sev. Kalbin kırılabilir ama hayatı dolu dolu yaşamanın tek yoludur.
– Borç para istemeye giderken çok paran varmış gibi giyin.
– İnsanları akrabalarına bakarak değerlendirme.
– Tanıştığın herkesin bir şeylerden korktuğunu, bir şeyleri sevdiğini ve bir şeyleri yitirmiş olduğunu unutma.
– Sana verilen bir sırra asla ihanet etme.
– Senin pes ettim dediğin anda bir başkasının aynı durum için aman allahım ne büyük fırsat dediğini unutma.
– Ailenin günde en az bir öğün hep birlikte masaya oturamayacak kadar meşgul olmasına izin verme.
– Kaybettiğin zaman, bundan aldığın dersi de kaybetme.
– Yemeğini didikleyen bir kadınla asla evlenme.
– Pasaklı bir insanı düzenli yapabilmek için yalnızca aşkının yeteceğini ümit etme.
– Yumurta çalanın tavuğu da çalacağını unutma.
– Seni heyecanlandıran iki şey arasında kaldığında da daima daha önce denemediğini seç.
– Hayat bazen sana sihirli bir an sunacaktır. Tadını çıkar.
– Müşterilerinden biraz daha iyi giyin ama asla patronun kadar iyi giyinme.
– Herkes bir doğum günü pastasını hak eder. Asla pastasız bir doğum günü kutlama.
– Sessizliğin bazen en iyi cevap olduğunu unutma.
– Mutluğun kendiliğinden gelen bir şey olduğunu düşünme. Mutluluk birfiil yaptıklarının sonucudur.
– Önce ateş edip sonra nişan almaya kalkma.
– Sürekli nişan alıp bir türlü ateş edemeyen birisi de olma.
– Fırsat kapını çaldığında yemeğe de kalması için ısrar et.
– İşlerini yaparken tırnaklarının içine kadar kirlenen insanlara özellikle daha saygılı ol.
– Nasıl söylediğinin ne söylediğin kadar önemli olduğunu unutma.
– Dostlukları, sağlığı ve iyi bir evliliği asla olağan sayma.
– Dua et. Onda sınırsız bir güç vardır.
– Yolculuk süresini daima on beş dakika fazla hesapla.
– Büyük aşkların ve büyük başarıların büyük riskler içerdiğini unutma.
– Kaybetmeye gücün yetmeyeceği şeyleri asla tehlikeye atma.
– Arada sırada kendine şu soruyu sor: Para düşünülmesi gereken bir konu olmasaydı şimdi ne yapıyor olmak isterdim.
– Kendini asla gerçek değerinin altında tutma.
– İçten döktüğün gözyaşlarından utanma.
– Çok öfkelendiğin zaman, ellerini sıkı sıkıya cebinde tut.
– Başarını, onu elde etmek için vazgeçtiklerinle ölç.
– Budalalığı kahramanlıkla karıştırma.
– İyi kalpliliği zayıflıkla karıştırma.
– Evinden uzaktayken gün batımlarında seni seven birilerini düşün.
– Kişiliğin senin kaderindir. Unutma.
– Küçük ve ucuz bir fotoğraf makinesi satın al. Gittiğin her yere yanında götür.
– Ne kadar beğenirsen beğen, kaba bir satıcıdan asla hiçbirşey satın alma.
– Tasa yastığı sertleştirir. Seni rahatsız eden bir şey varsa, gece yatmadan önce, ertesi gün sorunu çözmeye yardımcı olacak üç şeyi not et.
– Hayır demek istediğin zaman belirsizlik taşımayacak biçimde söyle.
– Hayat kısa. Diyet bisküviden daha çok kek ye.
– Karar vermekten çok toplantı yapan patrondan şüphelen.
– Bir odaya girer girmek aydınlatan bir insan ol.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Genç kız nihayet uyanmıştı. Tüm gece boyunca uyumuştu. Gözlerini ovuşturdu. Elbiselerini düzeltti. Şaşkındı.
“Neredeyim ben? Siz kimsiniz?”, “Demek dün gece neler olduğunu hatırlamıyorsun?”, “Çok içtiğimi hatırlıyorum o kadar….”, “Evet, kapıyı sana açığımda çok sarhoştun gerçekten. Kapıyı açar açmaz bana ilk söylediğin söz şuydu; “Ben tanrının hediyesiyim”. Genç kız bu söz karşısında utancını gizleyemiyordu. Bir şeyler söylemek istiyor ama nereden başlayacağını da bilemiyordu. Şaşkınlığını biraz olsun gizlemek için; “Peki ya sonra? “ dedi. “İşin doğrusu ben tanrıdan böyle bir hediye beklemiyordum. Şaşırdım bir an. Gerçeği arayan birisine senin gibi bir serabın gösterilmesi doğal gelmedi bana. Ben bunları düşünürken sen de şu anda yattığın yerde sızıp kaldın zaten.”
Dün geceden beri yerde mi yatıyordum? diye sordu şaşkınlıkla.”Evet, düşüp sızdığın yerden kaldırmadım. Biliyorsun seraba dokunulmaz. Bütün gece tanrının seni almasını bekledim. Ama görüyorsun ki hala gelmedi. Sahi söyler misin sen hangi tanrını hediyesisin böyle?”. Ferda sitem dolu bir utangaçlıkla; “Lütfen benimle alay etmeyin” dedi. “Alay etmiyorum. Sadece seni anlamaya çalışıyorum. İstersen önce sana bir kahve yapayım da kendine gel.

Kemal kahveleri getirdiğinde Ferda biraz olsun kendine gelmişti. Üzerindeki yabancılığı atmaya, doğal olmaya çalışıyordu. “Benim adım Ferda. İki sokak ilerideki sitelerde oturuyorum. Dün gece için özür dilerim. Arkadaşlarla yaşadığım bir çılgınlıktı o kadar. Çok utanıyorum. “Ben de Kemal. Bu evde tek başıma yaşıyorum” bir an duraksadı Kemal, “Senin hakkında ne düşündüğümü merak ediyorsun değil mi? , “Biraz öyle…..”, “Hiç …hiçbir şey düşünmedim…”, “Neden?”, “Özel olarak hiçbir insan üzerinde düşünmem pek…”, “Gecenin yarısında kapını çalıp evinde yatan bir kız hakkında bile mi?” , “Evet”, “Çok garip bir insansın”. Kemal sustu…ve sonra “Söylesene maskeli bir baloda insanların gerçek yüzlerini tanımak mümkün müdür sence?

-Tabii ki değil.
-İşte şu toplumda gördüğün bir çok insan ve sen..hepiniz maskelerinizle yaşıyorsunuz. Şu toplum maskeli bir balodan farksızdır bence. Hem de zamanı, kişilere ve olaylara göre her an değişen maskelerin kullanıldığı bir balo..bu yüzden pek anlamlı gelmiyor bana insanlar üzerinde düşünmek.
-Kendini soyutluyorsun insanlardan.
-Öyle de denebilir. Zaten toplum ferdin en büyük düşmanıdır bence. Bu yüzden insanlardan n hiç bir şey almamayı yeğliyorum. Buna rağmen her şeyimi vermeye de hazırım onlara.
-İnsanların sevgisini de reddeder misin, örneğin?
-En başta onu. Bugünün sahte sevgileri bir insanın kalbini yaralamak için seçilen en tehlikeli yoldur.
-Ama insan hiç sevilmeden yaşayamaz ki…
-Bunda yanılıyorsun. İnsan sanıldığının aksine sevilerek değil severek yaşar. İnsan sevilmek ihtiyacında olan zayıf bir varlık değildir. Kısacası sorun bence sevilmek değil sevmektir.
-Sevdiğin halde sevilmiyorsan?
-Sevilmek senin sorunun değil onun sorunu. Bence sevmek bir insanı kendi içinde hissetmendir. Sevilmek ise kendini bir insanın içinde hissetmen. Anlayabiliyor musun? Sevmek seni zenginleştirir, sevilmek değil. Bunu evreni kapsayacak şekilde de düşünebilirsin.
-Nasıl yani?
-Evrensel anlamda sevmek kainatı kendinde seyretmek, sevilmek ise kendini kainatta seyretmektir. Ferdanın kafası karışmıştı. Hiç bu kadar derinlemesine düşünmemişti sevgi üzerine. Bunu fark eden Kemal;
-Bunları bir anda anlamak sana güç gelebilir. Ama biraz düşünürsen umarım anlayabilirsin. Şunu unutma ki insanlık bugün ikinci taş devrini yaşıyor. Birinci taş devrinde insanlar yumuşacıktı. Sevgi sayesinde her şey yumuşacıktı. Sadece evleri ve aletleri taştandı. Şimdi ise her şeyimiz yumuşacık, yüreklerimiz taş gibi. Hatta taştan da katı. Çünkü öyle taşlar vardır, üzerlerinde otlar yetişir ve öyleleri de vardır ki….Kemalin gözleri nemlendi bunları söylerken. Yılların acılarını, ihanetlerini, buruklukların, kelimelere döküyordu aslında. Ağlamaklı bir hale dönüşüyordu sesi kesik kesik….uzun bir sessizlik oldu.

Bütün bir hayat şeridi geçti Ferda’nın gözleri önünden. Eğer Kemal’in anlattıkları doğruysa sevgi hiç olmamıştı hayatında. Bir anda gözleri duvarda bir çerçeve içindeki mısralara takıldı. “Donuk sevgiler çağındayız. Sıcak sevgiler cehennemde yanıyor, sevgi…yaşanmayacak kadar güzel, fark edilmeyecek kadar sade, duyulmayacak kadar doğaldır.”

Kemal duvarda ağlayan bir çocuk portresi gösterdi Ferda’ya;
-Biliyor musun bir çocuğa verilecek en değerli besin şefkattir. Ve de cesaret. Bunlar öyle hassas bir dengeye sahiptir ki, denge bozuldu mu işte şu insanları görürsün karşında. Şefkat ve cesaret kurbanları…kimileri aşırı şefkatin yanında cesaretsiz büyütülürler. Bu insanlar küçücük bir dünya kurmak isterler kendilerine. Güçsüzdür bu insanlar, kolayca kırılırlar. Dünya çok acımasızdır böylelerine göre. Kendilerini sevecek birilerini ararlar hep. O kadar yoğunlaşırlar ki bazen şiddetli bir arzuyla birine doğru akmak isterler. Cesurca sevemezler. Cesareti öğrenememiştir bu insanlar. Öte yandan da cesur insanlar …dünyayı bile devirebilirler. Ama basit bir sevgi oyunuyla kolayca yıkılıverirler. Dünyayı titretecek cesareti taşıyan bu insanlar kalplerine dokunan bir parmakla diz üstü çöküverirler yere. Ve şu sözleri duyar gibi olursun onlardan; “Dağ düştü üstümüze yıkılmadık ama insan değdi tenimize acısı yıktı bizi….” Cesaret onları öyle sertleştirmiştir ki sevdikleri insanı kolları ile kalpleri arasında neredeyse öldürür. Kemal sustu birden. Ferda bir şeylerin olduğunu hissetmişti. Çözmek istiyordu Kemal’i.
-Niye sustun?
-Bana ne şefkati öğrettiler nede cesareti.
-Ama tüm bunları biliyorsun sen…
-Nasıl olduğunu merak ediyorsun değil mi. Anlatayım. Bir an durdu sonra;
-İnsanların nefretinden sevgiyi, ihanetlerinden sadakati, korkaklıklarından cesareti öğrendim.
-İnsanlar bu kadar acımasız mı? Gerçekten seven insanlar yok mu hiç?
-Bırak sevgilerini gülmeleri bile doğal değil onların. Seni senin için değil kendileri için severler. O kadar iyi o kadar güzel ve o kadar haince severler ki hayran olmamak elde değil biliyor musun? Sevgi ve ihaneti sanatsal bir uyarlamayla o kadar güzel sahneye koyarlar ki son sahnede öleceğini bile bile seyredersin oyunu. Mükemmel bir katildir onlar. Seve seve öldürürler seni. Dudaklarından sevgi sözcükleri yükselir. Yapacağın tek şey gözlerini kapatıp sevgi atmosferi içinde sevgi sözcüklerinin sağanak yağmuru altında ölümü beklemendir. Anlıyor musun?
-Sen sevilmekten korkuyorsun..
-Belki….
-Neden?
-Neden mi? Ben her insanı kalbime misafir edebilirim, sevebilirim yani. Kalbimden eminim çünkü. Sevdiğim inanı rahatsız edecek hiçbir şey yok kalbimde. Ama kimsenin kalbine girmek istemem. Çünkü bilmiyorum nelerle karşılaşacağımı. Bilmiyorum hangi tuzaklar bekliyor beni. Ve bilmiyorum o insan bunlardan haberdar mı?
-Fikirlerimi alt üst ettin. Her şey karıştı. Sevmek sevilmek. Nefret sevgi..hatta şu ana kadar gerçekten yaşayıp yaşamadığımı düşünüyorum.
-Aslında sana anlattığım her şeyi kendinde bulabilirsin.
-Nasıl?
-Kendini tanıyarak.yalnız kaldığın anlarda…
-Yalnızlıktan kaçmışımdır hep….
-Yalnızlıktan kaçmak kendinden kaçmaktır. Bir düşünsene, doğarken de yalnızsın, ölürken de. O halde yaşarken yalnızlıktan kaçmak anlamsız değil mi?
-Yalnızlıkta insan ne bulabilir ki sıkıntı ve boşluktan başka?
-Kendini gerçekten tanıyabilseydin uzaydaki derinlikten daha derin bir iç uzayın olduğunu görebilirdin. Bizler ruhumuzu öldürüyor sonra başına geçip ağıt yakıyoruz. Benliğindeki zenginliği fark etseydin dünyada ikinci bir insan aramazdın biliyor musun?
-Anlamadım!
-Dünyada bir tek kişi vardır aslında. O bir tek kişinin içinde beş milyar insan…
-Benliğim bu kadar kalabalık mı?
-Evet. Benliğin tüm varlığın merkezidir. Tüm acılar ve sevinçler yüreğinde gizlidir senin. Ölenleri yüreğine gömdüğün gibi doğacak çocuğun kalbi de senin içinde atar. Hem acıyı hem sevinci yaşarsın iç içe, yan yana…hatta o kadar acı çekersin ki acı, acı olmaktan çıkar….
-Sözlerin çok karışık….
-Belki haklısın bu konuda. Bazı insanlar başlı başına paradokstur. Düşünceleri de öyle. İnsanlar paradoksal düşünmeye alışık değiller. Bu yüzden anlaşılmıyoruz.

Zaman bir hayli ilerlemişti. Ferda izin istedi. Zihni o kadar dağılmıştı ki hiçbir şey söylemeden çıktı evden. Bütün gece boyunca Kemalin sözleri ile uğraştı Ferda. Bazen onu anladığını düşünüyor, bazen saçmaladığına karar veriyordu. Her şeye rağmen hayranlık duyuyordu ona. Ara sıra arkadaşlarına anlatmak istiyordu onu. Ama kimsenin anlamayacağından emindi. Günler geçiyor, yüreğinde Kemal’e, karşı konulmaz bir sevgi taşıdığını hissediyordu Ferda. Her geçen gün biraz daha büyüyordu sevgisi. Aylar geçmiş ama bir türlü ona gitmeye karar verememişti. Çekiniyordu. İnsanlardan bu kadar uzak biri onun gibi deli dolu bir kızı ciddiye alır mıydı?

“Hiç kimse sevgiyle dirilmeyecek kadar ölmüş değildir hiçbir zaman” evet bu söz de onun değil miydi? Nihayet karar verdi Ferda. Gitmeli ve ona sevdiğini söylemeliydi. Ferda, Kemal’in evine gittiğinde büyük bir şaşkınlık geçirdi. Evde kimse yoktu, taşımıştı. Evin bekçisi yaklaştı Ferda’ya; “Kızım, adınızı öğrenebilir miyim?” dedi.
-Adım Ferda, Kemal bey taşındı mı?
-Evet kızım taşındı. Ve kimseye söylemedi nereye gittiğini, bana bile. Bir mektup bıraktı sana. Gelirse verirsin dedi. Ferda mektubu aldı. Tereddütlü adımlarla evine gitti. Yıkılmıştı. Derin bir boşluk hissetti yüreğinde. Birden ümitle doldu yüreği. Belki de onu yanına çağırıyordu. Sabırsızlıkla mektubu açtı…

–Ey sevgili, seni sevip sevmediğimi söylemeyeceğim. Ama sevgiyi öğretebildim sana sanırım (ne kadar öğretilebiliyorsa). Dilerim kalbine kalbimden verdiğim şey yüreğinde yeşerip meyve verir. Böylece ne sen bende kaybolacaksın, ne de ben sende. Sen beni kendinde, ben seni kendimde bulmuş olacağım. O zaman hiç ayrılmayacağız. Sakın sevgimle seni tuzağa düşürdüğümü sanma. Sevgi hayatın hem çekirdeği hem de meyvesidir. Bir ağaç, meyvesiyle seni kendine çağırıyorsa bu bir aldatma sayılmaz. Unutma ki ağaç meyvesine çağırır, kendine değil..

Ey sevgili, Sen bir sığınak arıyorsun ama ben durulmaz bir fırtınayım. Sen kendinin sakini olmak istiyorsun ama ben evrenin sakini olmak istiyorum. Sen olmayacak bir barışı arıyorsun, bense tüm kötülüklerle savaşmak istiyorum. Sen küçücük bir çocuksun ama ben küçükken çok büyüdüm. Sen dünyadan kopup yıldızlara sığınmak istiyorsun bense kendimi yeryüzüne karşı sorumlu tutuyorum. Sen bir ağacın gölgesine sığınıp yaşamak istiyorsun bense ülkemi arıyorum. Yolları aydınlık, insanları ümitli ve huzur dolu olan bir ülke. Sen bende kaybolmak istiyorsun ama ben seni kaybetmek istemiyorum. Sen susuyorsun bense haykırıyorum. Sakın unutma..
KALBİM PAYLAŞILAMIYACAK KADAR SENİNDİR….SENİNLE BİLE……
(BU YAZI BİR ALINTIDIR)
Bu haftaki köşeme yorumsuz bir yazı koydum. Bu yazıyı destekleyen bir cümleyi de ayrıca yazmak istiyorum..

DÜNYADA İÇTENLİKLE İSTEDİĞİM VE BANA YAŞAMI SEVDİREN BİR İKİLİ VAR; AŞK VE ÖZGÜRLÜK.
AŞK UĞRUNA GEREKİRSE YAŞAMIMI VERİRİM AMA ÖZGÜRLÜK UĞRUNDA AŞKIMI HARCARIM.
VİCTOR HUGO

Bu konuda sizin fikriniz nedir??????

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Etiketler:

Bugünlerde aşık olmak istiyorum. Neden mi? Sabahları saat 7.30-08.00 gibi Bostancı sahiline yürüyüşe çıkıyorum. Yarım saat hızlı tempoda yürüdükten sonra sahile belediyenin koyduğunu spor aletlerinde spor yapıyorum. Sonra tekrar yarım saat eve yürüyüş. Eve gelip duşumu aldığımda dünyanın en mutlu insanı ben oluyorum. Bazen sabah yürüdüğümden tatmin olmuyorum ve akşam da çıkıyorum yürüyüşe. Kadıköy yakasının harika bir sahil şeridi var. Yemyeşil çimenler, deniz ve akın akın yürüyen insanlar. Bazen tembellik ettiğim oluyor tabii. Ama sahile çıktığımda iyi ki çıktım diyorum.

Bana mı oluyor sadece bilmiyorum ama yazın duygularım coşuyor. Her an kendimi heyecanlı hissediyorum. Hep biraz sonra çok güzel şeyler olacak gibi geliyor bana. Aklımdan hiçbir kötü düşünce geçmiyor. Güneşin üzerimde inanılmaz olumlu etkisi var. Bu sanırım kişiye göre değişiyor. Bazı insanlar var kışı daha çok seviyorlar. Bu fiziksel ya da ruhsal bir bütünleşme. Ben yazın enerjik oluyorum.

Sabah yürüyüşümü yaptığım halde akşam tekrar çıkmak isteği duyduğum bir akşamdı. Ama anı yaşamayı öğrendiğim için yürüyüşü bir şey düşünerek değil de sürekli çevreme bakarak geçiriyorum. İnsanları gözlemliyorum. Yanımdan köpeğini gezdiren bir çok kişi geçiyor. Bütün köpekleri seviyorum. Üstelik onlara laf atıyorum. Sohbet ediyorum. Bazen bu sohbete sahibi de katılıyor. Bu yürüyüşlerde günü birlik dostluklarım var. Sadece 10 dakika sohbet ediyoruz. Ayrılırken birbirimize randevü vermiyoruz. Birbirimize telefonlarımızı vermiyoruz. İleriye dönük vaadlerde bulunmuyoruz. Neden böyle söylüyorsun diye birbirimize kızmıyoruz. Birbirimizi saygıyla dinliyoruz. Gülümsüyoruz ve sonra hoşça kal deyip uzaklaşıyoruz. Birbirimizi değiştirmeye çalışmıyoruz. Kendimiz gibi düşünmeleri için baskı yapmıyoruz. Bazen hep birlikte bir şeye kızıyoruz bazen hep birlikte gülüp geçiyoruz. Çünkü o anda kişinin tek amacı var. Spor yapmak ve rahatlamak. Onun için evden çıkarken zaten keyif almak için çıktığından negatif bir elektrik yaymıyor çevreye.

İşte böyle çevremdeki en küçük ışıltıyı bile kaçırmadan sevinç içinde yürürken saat 20.30’u gösteriyordu. Güneş batmış ama gökyüzüne bir kızıllık hakimdi. Biraz sonra sahilin ışıkları yanmaya başladı. Adalardaki ışıklar tek tek yanmaya başladı. Güneşin battığı yere bir de baktım ki gökyüzünde hilal şeklinde bir ay. Sanıyorum ilk gecesiydi. Bir renk cümbüşü ile karşı karşıyaydım. Her bir ışığı tek tek inceleyip beynime kazıdım. Kendimi öylesine hafif hissediyordum ki sanki üzerimde bir şey yokmuş gibi. İşte yazın güzelliği burada..

Üzerimde bir şort ve incecik askılı bir buluz. Ayağımda eski mi eski spor ayakkabılarım. Onlar aslında beni bıraktı da ben onları bırakmamakta ısrar ediyorum 🙂

Anı yaşamayı öğrendiğimden kafamın içinde hiçbir sorun yok. Sadece çevremi inceliyorum. Birdenbire hani insanın canı tatlı ister ya, hani kriz gibi önünüze gelen ilk dükkana girer bir çikolata alırsınız ya. Ya da çok susarsınız ya…o anda mutlaka su içmek istersiniz. Ve içtikten sonra da bir “ohhhhh” çekersiniz. İşte aynı bu duygu gibi canım bir şey istedi. Ne istedi biliyor musunuz? CANIM AŞIK OLMAK İSTEDİ. El ele mehtabı seyretmek ve bu güzelliği paylaşmak.

Ertesi gece arkadaşlarla bu sahil şeridini 180 derece açı ile gören bir Bar’a gittik. Bir gece evvel içinden geçtiğim güzel manzarayı bu sefer tepeden seyrettim. Muhteşem bir yer. Neresi diye soracaksınız ben de hemen şimdi yazıyorum. Kadıköy yakasındaki Suadiye Otel’inin karşısındaki Reşat Clup’un yerine yapılan binanın en üst katındaki Mirror. Özellikle bar bölümünü denize nazır ön tarafa koymuşlar. Arka tarafta ise masalar. Ama hepsi denizi görüyor. Harika bir mekan. İster yemeğe gidin isterseniz yemeğinizi evde yiyin sonra içki içmeye gidin. Mutlu olmak için sadece Mirror’a gitmek gerekli değil ama bu dünyada mutlu olmayı istemek gerekli. Sevmek gerekli. Ve bence bu dünyada aşık olmak gerekli. Bu dünyadan aşık olmadan gidilirse bence yazık olur.

İşte bu güzel havalar beni bu duygulara itti. Sonra hatırladım ki Orhan Veli Kanık da benim gibi bu havaları anlatan bir şiir yazmıştı. O da bu havalardan şikayetçiydi 🙂

GÜZEL HAVALAR
Beni bu güzel havalar mahvetti,
Böyle bir havada istifa ettim
Evkaftaki memuriyetimden.
Tütüne böyle havada alıştım,
Böyle havada aşık oldum.
Eve ekmekle tuz götürmeyi;
Böyle havalarda unuttum.
Şiir yazma hastalığım;
Hep böyle havalarda nüksetti.
Beni bu güzel havalar mahvetti.
ORHAN VELİ KANIK

Bakın ben pek haksız sayılmam. Yaz ayları o kadar da masum değil. Benim bir suçum yok. Temmuz ayının suçu valla. Bu sıcacık duyguları içimize sokuyor. Bir başkası da Temmuz ayından şikayetini şöyle ifade etmiş 🙂

AKDENİZ AKŞAMLARI, SÖZ: SERHAN KELLEÖZÜ;
Akdeniz akşamları bir başka oluyor
Hele bir de aylardan temmuz ise bir başka
Sahilde insanlar kolkola sımsıcak
Coşmamak elde mi böyle bir akşamda
İşte ben böyle bir akşamda aşık oldum
Aşık oldum, aşık oldum, aşık oldum

İnşallah bu yazıyı okurken içinizden şu iki cümleden biri geçsin; İŞTE BEN BÖYLE BİR AKŞAMDA AŞIK OLDUM ya da BEN AŞIK OLMAK İSTİYORUM.

Bu coşkuyu yaşayan bütün yüreklere saygılarımı sunuyorum.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Ayrılık ve bitişler. Hangisi daha az acı verir acaba? Bana ayrılıklar daha acı veriyor. Çünkü benim dışımda gelişen bir olay gibi geliyor bana. Yani verilmiş bir kararı yaşıyormuşum gibi. Ayrılık benim duygularıma cevap vermiyor. Tek verdiği şey, sadece acı. Ayrılıklarda bir tercih yapmak zorunda kalıyor insan. Ben tercihleri sevmiyorum. Ben tercihi yaşayarak yapmak istiyorum. Kararı ben vermek istiyorum. İşte o zaman bunun adına bitiş diyorum. Bitişlerde yaşanmışlık var. Bazen tükenmiş bir ilişki, bazen doyuma ulaşmış bir ilişki, bazen bütün gizemlerin sonunu görmek, bazen sırların çözülmesi. Bazen heyecanların bitişi. Heyecanların bitişi de acı veriyor insana. Ama o heyecanların yerine başkalarını koymak için arayışa geçersek hayatı yakalayabiliriz. Yoksa hayatımız boyunca kaybettiklerimiz için ağlayıp dururuz. Hani derler ya: DÖKÜLEN SU TOPLANMAZ

Yani eğer kendini yenileyip yeni ufuklara yelken açmazsan boğulur gidersin. Arada sorunlar başladıysa ilişki zedeleniyor demektir. Çünkü artık o ilişki sana yetmiyor demektir. O kişiyi aşmışsın demektir. Artık yeni heyecanlar gereklidir. Sakın bunu uçarı bir ruh olarak algılamayın. Eğer ilişkilerde ilerleme birlikte olmuyorsa, yani ilişkiyi üretkenliğe çekemiyorsak bitebilir. Bitmeli de. Eğer bitirmezsek kısır döngü içinde kalırız. Bu ilişki bizi beslemekten ziyade ruhumuzu yer bitirir. O bitişi kabullenmek zorundayız, yoksa bunalım kapıdadır.

İşte bu kaybetme korkusu hayatımızı yönlendiren duygulardan biri. Bir şeye sahip olmak isteyen kişi her şeyini kaybetmeye hazır olmalıdır denir. Yani riske girmelidir. Mutlu olmak sadece isteklerimizin yerine gelmesi ile olmaz. Çoğu zaman bitişleri de kabullenmek zorundayız.

Gerçek bitişi yaşadığım zaman bana artık üzüntü vermiyor. Ama uzun süre onun mücadelesini veriyorum. Eğer bitti dediğim halde hala üzülüyorsam bitmemiş demektir. Bu ilişkinin adı bazen aşktır, bazen bir dostluktur, bazen bir evliliktir. Kişi kendi kafasında ve yüreğinde eğer bitişi yaşamıyorsa dışarıdan söylenenler pek etkili olmuyor.

Bunu bir yakınımın başına gelen olayda yaşadım. Evlilikleri kötü gidiyordu. Aslında adam koca olarak harikaydı. Koca değil iyi bir sevgili gibi davranıyordu. Yani bir kadının istediği gibi. Adamın tek kusuru vardı hiçbir şeyi doğru söyleyemiyordu. Aralarında sorunlar çıkıyor ve ayrılıyorlardı. Ama adam ayrılıkta hastalığını kullanarak duygu sömürüsü yapıp barışma yollarına düşüyordu. Zavallı kadın hemen telaşa kapılıp hastaneye gidiyor ve barışıyorlardı. Hatta bazen kadının kendi ailesi bile adamın tarafını tutup hasta olduğu için ona acıyorlardı. Oysaki kişinin hastalık numarası yaptığı çok belliydi ama duygusallık gerçeği görmesini engelliyordu. Bu ayrılıp barışmalar o kadar çoğaldı ki artık kadın da gerçeği görmeye başladı ama bir türlü kestirip atamıyordu. Beyninde bir türlü ilişkiyi bitiremiyordu. Adam da bunu fark ettiğinden sürekli duygu sömürüsü yapıyordu. Her bitişin bir geri dönüşümünü yaşıyorlardı. Ama bir gün geldi ki yine ayrıldılar ve haber geldi ki adam hastanede. Aman koş seni istiyor dediler. Ve kadın gitmedi. Ölecek ama dediler. Tanrı bilir Allah şifasını versin dedi. Kadın kafasında her şeyi bitirmişti. Adam bunu anladı ve hasta olmaktan vazgeçti. Kadın bir daha adamın adını bile ağzına almadı. Aradan yıllar geçti. Adam bir gün kalp krizinden öldü. Telaşa düştüm bunu kadına nasıl söylicem diye. Çok üzüleceğini tahmin ediyordum. Söylediğimde sadece; Allah Rahmet eylesin dedi. İşte gerçek bitiş bu. Yüreğinde hiçbir kırıntı sevgi kalmamış. Yani karşısındakinin kendisini üzmesine artık müsaade etmiyor.

Bazı kişiler sevgileri sonuna kadar kullanıp tüketiyorlar. Ve sadece kaybettikleri zaman telaşa düşüyorlar. Daha önceki aşk ile ilgili yazdığım bir yazıya yorum yapan bir genç bana mail atmıştı. Kendisinin izni olmadan burada adını açıklamam doğru olmaz. Yaşadığı bir aşkı anlatmış. Bir kızı çok sevmiş ama kız onun sevgisine bir türlü karşılık verememiş ya da anlayamamış.

Diyor ki; “Şimdi beni deliler gibi seviyor ama ben artık aynı hisleri ona karşı duyamıyorum. Çünkü sürekli mutsuz geçen yıllarımız aklıma geliyor. Neden insanlar kaybettikten sonra bazı şeyleri farkına varıyorlar. Bu bana acı veriyor”
Aslında artık o ilişkiyi aşmış, o ilişki artık ona yetmiyor ama kopuşu da yaşayamıyor. İşte bu durum can çekişen bir hayvanın haline benziyor. Biliyorsunuz böylesi bir acıyı çeken bir hayvanı insanlar sadece acı çekmesin diye vururlar. Ama biz o kadar acı çekmemize rağmen bitişe karar veremiyoruz. Sanki bitirirsek acı çekecekmişiz gibi. Oysaki çekilecek acı bugünkünden daha fazla olmayacaktır.

Ay nerden aklıma geldi bu bitişler bugün bilmiyorum. Hayatımda bitişler yaşamak istemiyorum ama eğer gerekiyorsa aslanlar gibi de yaşarım.

Keyifli birliktelikler diliyorum.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Etiketler: ,

Merak ettiniz değil mi bu aşk yazısını yazan acaba hiç aşık oldu mu diye. Evet tam 3 kere aşık oldum. Aşklarım zamanla olgunlaştı. Her biri birbirinden iyiydi..

İlk aşık olduğumda 18 yaşındaydım. Hiç unutmuyorum 14 temmuz idi. Onu ilk gördüğümde yanımdakine
“İşte aradığımı buldum.” demişim. İlk bakışta aşk buna derler işte. Gençlik aşkı. Şimdi bir bakışta aşık olabilir miyim? Sanmıyorum. Artık beyninin içindekiler daha çok ilgimi çekiyor.

İlk bakışta aşk ile ilgili geçen hafta gazetede bir yazı vardı. Çağ ile duygular da değişti. 24.3.2006 Akşam Gazetesi Yaşam sayfasında:

“İngiltere’deki Bath Üniversitesi’nden profesörlerin 147 çift üzerinde yaptıkları bir araştırmada, ilk bakışta aşkın bir efsane olduğu ve çiftlerin ancak bir yıl sonra gerçek anlamda birbirlerine aşık oldukları ortaya çıktı. Birbirilerini bir kez görüp de hayatının geri kalanını o kişiyle geçirmek fikri gerçeği yansıtmıyor. Araştırmaya göre gerçek aşk, tutkunun, içtenliğin ve sorumluluğun birleşiminden oluşuyor. Başka bir deyişle, çiflerin aşık olmaları için 1 gün değil 365 gün boyunca birbiriyle bakışmaları gerekiyor. İngiliz Daily Mirror gazetesinin yer verdiği habere göre, gerçek romantizme ulaşmak bir yıl sürüyor. Aşkın 365’inci bakışta oluştuğunu ileri süren uzmanlar, bu bir yılın sonunda da aşkın gerçekleşme olasılığının yüzde yüz olmadığına, gerçek aşkın sadece çiftlerin aradıklarını birbirlerinde bulmasıyla oluştuğuna dikkat çekti.”

Ama geçen yazımda da yazdığım gibi aşkta mantık yok. Evet ilk görüşte aşık olunur ama uzun sürmeyebilir. Doğaldır. Kendine bile izah edemezsin. Saçmalıktır bazen. Ama izahı olmayan bir duygu. Kalıcı değildir. Çünkü neden ve niçin sorularına cevap veremezsin. Olaya bakarsın hemen ayrılman gerekiyordur. O sana uygun biri asla değildir. Ama o kişi senin beynini kemirmeye devam eder. Bir türlü ayrılık kararını veremezsin. Birlikte de olamazsın…:(

Bu düşüncemi, yaşanmış bir aşk hikayesi daha iyi anlatacak sanırım.

“Aşkın ateşi… ya da ateşin aşkı…

Ateş bir gün suyu görmüş yüce dağların ardında sevdalanmış onun deli dalgalarına.
Hırçın hırçın kayalara vuruşuna, yüreğindeki duruluğa…Demiş ki suya:
Gel sevdalım ol, hayatıma anlam veren mucizem ol…
Su dayanamamış ateşin gözlerindeki sıcaklığa al demiş;
Yüreğim sana armağan..
Sarılmış ateşle su birbirlerine sıkıca, kopmamacasına…
Zamanla su, buhar olmaya, ateş, kül olmaya başlamış. Ya kendisi yok olacakmış, ya aşkı…baştan alınlarına yazılmış olan kaderi de yüreğindeki kederi de alıp gitmiş uzak diyarlara su..
Ateş kızmış, ateş yakmış ormanları…
Aramış suyu diyarlar boyu, günler boyu, geceler boyu. Bir gün gelmiş, suya varmış yolu. Bakmış o duru gözlerine suyun, biraz kırgın, biraz hırçın.
Ve o an anlamış;
AŞKIN BAZEN GİTMEK OLDUĞUNU
Ama gitmenin yitirmek olmadığını…”

Hayatta en kötü şey aşk değil daha kötüsü o aşkın yaşanmadan bitmiş olması. Çünkü hayatın boyunca o duygu insanın içinde hiç küllenmiyor. Hayatına giren sevgililerde hep onu arıyorsun ama bulamıyorsun. Çünkü o senin kafanda yarattığın bir ilah haline geliyor. Aslında o ilişkiyi sonuna kadar yaşayıp tüketseydin yaşanmışlık olarak güzel bir nostalji olarak hatırlanacaktı. Oysa hayatın boyunca ulaşılamayan bir sevgili olarak ruhunu hasta olarak bırakır insanın.

Ferhat Göçer’in söylediği sözleri Ercan Saatçiye ait harika bir şarkı var:

YASTAYIM
Yoksun yine varlığım sürünüyor
Sensizliğim bilinmiyor
Sen gittin gideli ellerim hep titriyor
Kalbim bu acıyı saklıyor

Yıllar sonra bile hiç kimseye söyleyemedim
Bu sevdayı kalbime gömdüm ve sen öldün
Şimdi eşim dostum beni hastayım sanıyor
Yastayım hiç kimse bilmiyor

Seni son gördüğüm yerde yıllar sonra
O gün geldi yine aklıma
Bu kez bir elimde kızım,içimde fırtına
Göçüp gittiğin o yolda

Sen varmışın gibi her gece ışığı kapatmadım
Gel gör ki ben hala yokluğuna alışamadım
Şimdi eşim dostum beni hastayım sanıyor
Yastayım hiç kimse bilmiyor.

Çok zor o kadar yıl sonra itiraf etmek
Bu aşkı bertaraf etmek
Bu kez sana söyleyecek ne çok şey vardı
İsterdim bak unutmadım demek

Bugün doğum günün yanında değilim
Bu yüzden hiç iyi değilim
Yaşlandım artık bıraktığın gibi değilim
Üstelik bir kızım var evliyim

Yıllar sonra bile hiç kimseye söyleyemedim
Bu sevdayı kalbime gömdüm ve sen öldün
Şimdi eşim dostum beni hastayım sanıyor
Yastayım hiç kimse bilmiyor

Sen varmışsın gibi
Her gece ışığı kapatmadım
Hastayım hiç kimse bilmiyor

İşte yaşanmadan bitmiş ya da ölümün ayırdığı bir ilişkinin ömür boyu sürmesi ve yasın ölene dek hala bitmemiş olması. İşte bu inanılmaz bir azap. Yaşanmamış bir hayat. Onun için aşk acıdır diyorum.

Can Yücel EĞER isimli şiirinde şöyle diyor;

Ölüm bile anlamını yitirirdi,
Yaşanılası her şey yaşanmış olsaydı eğer.

Sen gittikten sonra yalnız kalacağım.
Yalnız kalmaktan korkmuyorum da,
ya canım ellerini tutmak isterse…
Evet Sevgili,
Kim özlerdi avuç içlerinin ter kokusunu,
kim uzanmak isterdi ince parmaklarına,
mazilerinde görkemli bir yaşanmışlığa tanıklık etmiş olmasalardı eğer!!
CAN YÜCEL

Bence en güzel aşk sonuna kadar yaşanmış olandır. Yani tüketilmiş, keyfi sürülmüş, tadına varılmış. Doya doya seni seviyorum kelimeleri kullanılmış ve duyulmuş. Yani tatmin olunmuş duygular işte en güzel aşk budur.

Sevgideki sadakat ve güven hissi daha sağlıklı. Her şeyin cevabını verebiliyor insan kendine. Daha heyecanlı değil belki ama daha istikrarlı olduğu kesin. Heyecan bitince paylaşacak çok şey olduğunda ilişki her gün tazeleniyor. Üretkenliği ilişkiye de yansıtınca ya bıkarsam diye telaş etmiyor insan. Çünkü her gün yeni bir gün olarak doğuyor. Çünkü yanındaki her hangi biri değil sevdiğin biri. Çünkü sadece yalnız kalmamak için yanında durduğun biri değil. Onu sadece o olduğu için seçtiğin biri. Yanlışıyla, doğrusuyla, yüzündeki çizgileriyle, hüznüyle, sevinçleriyle yaşamak istediğin biri. Hasta olmasın diye gözünün içine baktığın ama hasta olduğunda da baş ucundan ayrılmadığın biri.

Olay İngiltere’de geçiyor; yaşlı bir bey, sabah erken evinden çıkmış, yolda ilerlerken, bir bisikletlinin kendisine çarpması ile yere yuvarlanmış ve hafif yaralanmış. Sokaktan geçenler yaşlı beyi hemen en yakın sağlık birimine ulaştırmışlar. Hemşireler, adamcağızın yarasına pansuman yapmışlar, ama biraz beklemesini ve röntgen çekerek her hangi bir kırık veya çatlak olup olmadığını inceleyeceklerini söylemişler. Yaşlı bey huzursuzlanmış, acelesi olduğunu istemediğini söylemiş. Hemşireler merakla acelesinin sebebini sormuş; Adamcağız da “Karım huzur evinde kalıyor her sabah onunla kahvaltı etmeye giderim, geç kalmak istemiyorum” demiş. “Karınızın, siz gecikince merak edeceğini düşünüyorsunuz herhalde” demiş hemşire. Adam üzgün bir ifade ile “Ne yazık ki karım Alzheimer hastası ve benim kim olduğumu bilmiyor”demiş. Hemşireler hayretle “Madem sizin kim olduğunuzu bilmiyor neden her gün onunla kahvaltı yapmak için koşuşturuyorsunuz”demişler. Adam buruk bir ses tonuyla; “AMA BEN ONUN KİM OLDUĞUNU BİLİYORUM” demiş.

Yanımızdaki sevgilinin sadece boşluk dolduran biri değil, yokluğu hissedilen, beraberliğin nedenleri ve niçinlerinin cevabı olan… Bu adam (ya da kadın) benim sevgilim diye haykırmak istediğimizde yani herkesin onun benim sevgilim olduğunu bilmesini istediğim an, işte sağlıklı bir ilişki içindeyizdir. KORKMAYIN…HERŞEY YOLUNDA DEMEKTİR..

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Etiketler:

Aşk mı sevgi mi sizce? Hangisi daha huzur verici bir duygu? Aşk cesaret ister. Aşk acıtır. İnsanın ayaklarını yerden keser. Sağlıklı düşünmeye engel olur. En kötü tarafını bile hoş görürüz. Biliyorsunuz bakmakla görmek ayrı şeylerdir. Aşkta insan sadece bakar, görmez olur. İnsanı sosyal hayattan koparır. Sadece onu düşünürüz. Hayat adeta durmuş gibidir. Panik atak bile yaşayabilir insan. Beynini yer kemirir. Sadece tek istek vardır. Ona kavuşmak, onunla birlikte olmak ve ona dokunmak. Şartlar ne olursa olsun vazgeçmez her türlü şarta hazır olduğumuzu hissederiz. Hiçbir yanlışını eleştiremeyiz çünkü uçup gider elimizden zannederiz. Tartışmaya bile korkarız. Oysa insanın doğasında vardır konuşmak tartışmak. Doğru, ancak o zaman bulunur.

Bundan evvelki yazımda size “Güç”ü anlatırken bir lastik firmasının reklamından bahsetmiştim; “Kontrolsüz güç, güç değildir”. Geçenlerde bir arkadaşla sohbet ederken şöyle bir ifade kullanmıştı. Çok hoşuma gitmişti; “KONTROLSÜZ TEK GÜÇ VAR…O DA AŞK.”

Evet gerçekten çok doğru. İnsan aşık olduğu zaman kontrolünü kaybediyor. Ama yine de aşk insanın başına gelen en güzel felaket.

Oysa sevgi nedir? Daha sağlıklı, ayakları yere basan bir duygu. Bir insanı hatalarıyla birlikte sevmektir. İşte gerçek olan da budur bence. Hataları birlikte oturup tartışmak, konuşmak doğruyu bulmak. İlişkiyi zedelemez. Çünkü onu olduğu gibi kabul etmişsinizdir. Değiştirmeye çalışmamak gereklidir. Kişiliğini bozmadan onu bir bütün olarak sevmek. Yani kendine benzetmeden. Farklı bir insan olarak kabul etmek.

Oysa hepimiz “O”nu hep değiştirmek için uğraşıyoruz. Hayalimizde yarattığımız sevgiliye benzetmek için çaba sarf ediyoruz. Belki gerçek aradığımız o değil. Bazı tarafları iyi ama bizim şablonumuza uymuyor. O zaman ufak ufak değiştirmem gerekli diye düşünüyoruz. İşte çatışma orda başlıyor.

Gerçek sevgi onu olduğu gibi kabul ettiğimiz andır. Ya da olduğu gibi kabul etmek beni rahatsız etmemeli. Eğer farklı oluşundan rahatsız isem doğru bir tercih yapmış sayılmam.

Sevgiyi bulduğunu insan nasıl anlar? İşte olay burda önem kazanıyor. Önce kendini bulmuş olman gerekli. Nasıl bir insan olduğunu, nelerden hoşlandığını, nelerden hoşlanmadığını bilmen önemli. Ona kendini anlatman gerekli. Eğer anlatacak bir şeyin varsa tabii. Nasıl bir insan olduğunu, ilkelerinin neler olduğunu, onu değiştirmek gibi bir niyetinin asla olmadığını, onu sadece hayat felsefesi ve ilkeleri için sevdiğinizi anlatabilirsiniz. Ne aradığını bilmen gereklidir ki aradığını bulduğun zaman anlaman açısından. Yoksa aradığını bulsan bile fark etmeyebilirsin. Elinden uçup gitmiş. Yıllar sonra ben ne yaptım demenin hiç faydası yok.

Ne istediğini bilmek aradığını bulduğun zaman anlaman açısından önemli. İşte o sevginin tadına doyum olmaz.
Hayata bakış açımızın benzer olması, ilkelerimiz ve kimyasal olarak yani hani son zamanlarda diyorlar ya elektrik olarak birbirimizi çekmek.

Sevginin üremesi gerekli. Eğer kişiler birbirini fozitif olarak etkileyebiliyorsa iyi bir şeyler vardır o ilişkide demektir. İnsan birbirinden etkilenmeli. Güzel olan huyları birbirinden kapıp, hatta değiştirmeli. Ama bunu sadece kendi istediği için yapmalı.

Sizinle sevgiliye hitaben yazılmış bir kitabın ön sözünü paylaşmak istiyorum. NLP adlı kitabın yazarı Nil Gün yazmış;
“Dostum, biricik sevgilim, ruh eşim, yaşam ve iş partnerim, aynam, oyun arkadaşım Saim’e. Bu kitap da diğerleri de senin desteğinle yazıldı ve yazılacak. Bilgisayar başındayken kahvemi, yemeğimi getiren sendin, tembellik etmeye teşebbüs ettiğimde beni çalışmaya teşvik eden sendin, öpücüklerinle yorgun saatlerimi canlandıran sendin.
Yaşamımın her boyutunda yaratıcılığımı doğurttuğun ebemsin. Sevmeyi ne güzel biliyorsun. Seninle sürekli çoğalıyorum. Seni kendimi sevdiğim kadar seviyorum.”

Sözcükler ne kadar anlamlı değil mi? Kelimeler nasıl özenle seçilmiş. Duygular bundan daha iyi nasıl anlatılabilir ki. Şimdi daha iyi anlıyorum ki tanrı bizi yaratırken;

2 tane el………….tokalaşmak için
2 tane ayak………….yürümek için
2 tane kulak………….duymak için
2 tane göz……………görmek için

Ama neden bir tek kalp verdi dersiniz? Çünkü diğer kalbi başkasına verdi gidip bulmamız için.

Tutku-Aşk-Sevgi üzerine güzel bir tarif yazmak istiyorum. Bir papatya tarlası düşün..ilkbahar ayı. Ve sen, onun yanından geçen yolda yürüyorsun. Ve o papatya tarlasında bir papatya dikkatini çeker. Binlercesinden birisidir ama sen, onun yanına gidersin. Onda seni çeken bir şeyler vardır. O papatyayı olduğu yerden koparırsın. Sadece senin olsun istersin, sadece senin. Öleceğini düşünmeden. Ve gidersin o tarladan. İçindeki şiddetin durduramadığı bir bencillik ama bir o kadar güzel ve hapsedici. İŞTE BU TUTKU.

Yine o tarlanın kenarındaki yolda yürüyorsundur. Yine milyonlarcası arasında bir tanesi seni çeker. Yaklaşırsın, yanına gidersin o papatyanın. Gözlerin başkasını görmez olur o an. Onun için her şeyi yapmak istersin. Dokunmak istersin. Dokunamazsın, orda, onunla ölmek istersin. Ama birden hafif bir rüzgar eser ve bir başka güzel çiçek kokusu gelir burnuna. Dayanamazsın onun kokusuna. Unutturur her şeyi bir anda ve kokunun geldiği yöne gidersin. O papatya orda kalmıştır, yüreğinin bir kenarında. Paylaşılmamıştır bir çok şey. Unutulmaz belki ama geri de dönülmez ona. İŞTE BU AŞK…

Yine o yoldasın, papatya tarlasının yanından geçen…ve yine bir papatya..milyonlarcasının içinde seni çeker. Gidersin yanına. Orda kalakalırsın. O hiç ölmesin diye her şeyi yaparsın. Tüm gücünle onanla olmak istersin. Oradan seni koparacak hiçbir güç olmadığına inanırsın. Ve orda onunla ölene kadar birlikte kalırsın..İŞTE BU DA SEVGİ..

Şimdi size bu sevgiliyi bulduğunuzda bir daha ayrılmamanız için bir tarif vermek istiyorum. Birlikte yapıp yemeniz için 🙂

Tarif: Önce bol miktarda aşk alın. Buna biraz ortak ilgiyle bir paket hoşgörü ekleyin. Elde ettiğiniz karışıma bir dilim mizah duygusu, kocaman bir tutam güven ve uygun dozda şevkat katın. Karıştırın ve her gün sıcak sıcak servis yapın.
Afiyet olsun…..
Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Çocukluğumdan beri duyduğum bir tanım var; Aptal sarışın!

Bu tanıma uyan bir kadın olmayı asla düşünmedim ve hayatım boyunda da olmama mücadelesi verdim. Tabii bu mücadeleyi o kadar abarttım ki; akıllı görünücem diye kadınlığımı unuttum. Öyle yıllar yaşadım ki çok süslü bir kadın olmak boş kafalı ile eş anlamlıydı. Ne kadar sade ne kadar erkeksi görünürsen o kadar akıllı göründüğün zannedilirdi. Bizim jenerasyondaki kadınlarla yaptığımız sohbetlerde erkeklere çok kızardık. Çünkü erkekler o APTAL SARIŞIN dediğimiz kadınların peşinden koşardı. Ve biz bunu hiç anlayamazdık. O erkekler ki eğitimli ve kariyer sahibi erkeklerdi. O dönemdeki erkekler akıllı kadından kaçarlardı. Biz de onları kendilerine güvenleri yok diye yorumlardık. Hep “ERKEKLER BİZİ KALDIRAMIYOR, BİZİ TAŞIYACAK ERKEK BULAMAMAKTAN” şikayet ederdik. Ve gerçek de böyleydi çoğu için.

Ama artık herşey değişti. Bütün erkekler akıllı kadın istiyor ve akıllı kadınlarla birlikte olmaktan korkmuyorlar. Neden mi dersiniz?

Çünkü biz kadınlar değiştik. Aptal sarışının, aptalını attık ama sarışın kısmını aldık. Üstüne aklımızı koyduk. Akıllı ve sarışın ile yeni bir kadın tipi yarattık. Yani artık kadınlar çok akıllı ama bunu göstericeğim diye çaba sarfetmek yerine sarışın kısmını kullanıyor. Sarışın kısmı demek bakımlı, şık, kadınsı…

Neden yıllarca akıllı görünmenin erkeksi görünmeyle eş değer olduğunu sandık? Bunu da çok düşündüm. Bunun altında yatan neden ise; “Hafif kadın” damgası yememek için. Yani ahlaki değerlerimiz. Eğer çok süslenirsem ya karşımdaki erkek beni her an her şeye müsait sanırsa korkusunu yaşadık. Ahlaki değerlerimiz tabii ki önemli. Ama eğer biraz kadınsı görününce, ben ahlaki değerlerimi kaybedebiliyorsam zaten o zaman kişiliğimde bir değişme oluyor demektir ki o da bir seçimdir. Benim ilkelerim var, ahlaki değerlerimin sınırlarını ben belirleyebilirim.

Kimsenin bizi hafif bir kadın olarak görmemesi için kendimizi kapatmak yerine bunu iletişim yoluyla anlatmalıyız.. Bakın biz kafası çalışan, okuyan, çevresinde neler olup bittiği ile ilgilenen, kariyer sahibi, toplumda her zaman söyleyecek sözü olan, kendine saygısı olan, çevresine saygısı olan, bir toplulukta gündemi değiştirecek ve idare edecek kadar bilgisine güvenen ve özgüveni olan biriysek neden kadınsı olmaktan korkalım ki. İşte erkeklerin de istediği bu zaten: Akıllı ve kadınsı.

Neden dış görünüş bu kadar önemli diyeceksiniz. Yıllardır kişisel gelişim için yaptığım araştırmalarda şöyle bir sonuç yakaladım. Bu sonuç tabii ki istatistiki bir takım araştırmaların sonuçları.

Karşındakini etkilemenin kriterleri:

%60 dış görünüş
%30 ses tonu
%10 kelimeler
Hatta pazarlama konusunda uzman bir arkadaşım şöyle diyor. “Bu kriterler pazarlama dünyasında daha farklı. Son trendlerde %80-90 gibi dış görünüş olarak kabul ediliyor.” Gördünüz mü. Dış görünüşümüz çok önemli. Peki ben bir kadınım. Bu konuda herhangi bir tıbbi sorunum da yok. O zaman neden erkeksi görüneyim ki.

Ses tonu da çok önemli. Ama bu asla hiçbir estetik cerrahinin değiştiremiyeceği bir olayımız. Buradaki olay sadece beynimizin içindeki bilgilerin kadınsı bir şekilde ifade edilişi. Zaten karizma da budur benim için. Bilgilerin beden diline hoş bir şekilde yansımasıdır bence karizma.

Peki dış görünüşümüzü çok iyi hale getirdik diyelim, ses tonumuzu da ayarladık. Eğer %10 dediğimiz bilgi yani kelimeler dağarcığımızda yoksa sadece dış görünüşün ömrü kısa oluyor. Onun için hem kadınsı ama da akıllı kadınlar artık kazanıyor.

Yalnız şunu ifade etmek istiyorum. Kadın ve erkek ilişkilerini anlatırken sadece aşk, evlilik gibi kavramlar için yazmıyorum. Arkadaş olarak erkeklerle aramızdaki münasebetler için de geçerli bunlar. Çünkü bu dünyada ne onlar bizsiz ne de biz onlarsız yapamayız. Doğanın kanunu bu….

Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Bu köşede yazı yazmaya başlayalı 2 seneyi geçti. Yazılarım hep Kişisel Gelişim başlığı altında oldu. Bu başlığın altında duygularımız, düşüncelerimiz ve davranış biçimlerimiz hakkında yazılar yazdım.

Çok kereler aşk ve sevgi üstene yazdım. Kendi aşklarımı yazdım. Eğrisiyle doğrusuyla aynen yazdım. Kaç kere aşık olduğumu anlattım size. Keyiflerimi yazdım. Üzüntülerimi yazdım. Kendimle hesaplaşmalarımı yazdım. Seyrettiğim filmlerdeki duygu ve düşünceleri yazdım. Okuduğum kitaplardaki insanları yazdım. Harika şiirler ve şarkı sözleri yazdım. Bazı yazarlardan alıntılar yaptım. Ünlülerin hayatlarından alıntılar yaptım.

Bu yazdıklarımdan çok etkilenenler oldu. Okuduklarından etkilenip harika mailler atanlar oldu. Sayende hayatımı değiştirdim diye yazanlar oldu. Hüzünlü gecelerinde yazılarıma rastlayıp ağlayarak bana gecenin 03.00’ünde mail atanlar oldu. Aşklarının bütün ayrıntılarını bana anlatanlar oldu. Şimdi ne yapmalıyım diye yardım isteyenler oldu. Özellikle 20’li yaşlardaki gençlerin flörtlerindeki zorluklardan bunalıp yardım isteyen mailleri oldu.

Kişisel Gelişimi size bilimsel olarak anlattığım yazılarım da oldu. Hatta bir bilim adamı bana attığı mailinde şöyle diyordu;
“Yazılarınıza makale diyorum çünkü yazdıklarınız bilimsel yazılar.” Bu ifade beni çok motive etmişti. Bir başka kişi ise mailinde şöyle diyordu; “Yazılarınızın tamamını bugün buldum. Hani insan harika bir pasta yerken hemen bitsin istemez ya. Yavaş yavaş yer ki tadına varmak için. Ben de yazılarınızın hepsini birden okuyup bitirmek istemiyorum. Yavaş yavaş içime sindire sindire okumak istiyorum. Keyifine vararak okuyacağım.”

Anadolu’nun en ücra köşelerinden mailler geldi. Bir gün yazınız gecikse telaşa düşüyorum diyenler oldu. Bu kadar mail gelince dostluklar olmaz mı? Tabii ki oldu. Hatta yüz yüze görüştüklerim bile oldu. Kıymetli dostlarım oldu. Hiç görüşmediğimiz halde sürekli mailleştiğimiz dostlarım oldu. Bu arada beni hiç görmedikleri halde ilanı aşk edip arkadaşlık teklif edenler de oldu 🙂

Her hafta bu köşede yazı yazmaktan çok memnunum. Eğer benden bir şeyler öğrendiyseniz, bilin ki ben de sizden çok şey öğrendim. Siz benim yazılarımdan keyif aldıysanız ben de sizin maillerinizden çok keyif aldım. Hayatın içinde birlikte adımlar attık.

Çoğu kez bir konu belirleyerek bilgisayarımın başına oturuyorum. Ama bilgisayarın başından kalktığımda bambaşka bir konu yazmış oluyorum. Bugün olduğu gibi. Bugün yazacak güzel bir konum vardı. Parmaklarımı bilgisayarın klevyesine koyduğumda bu yazı parmaklarımdan kendiliğinden döküldü. Demek ki bugün size duygularımı açmak istedim. Aklımdan ne geçiyorsa aynen yazmak istedim.

Her zaman şu yapılmalı, bu yapılmalı diye yazı yazmak istemiyorum. “meli” ve “malı” ekleri bazen insanı sıkıyor. Hayatın akışına kendini kaptırıp konuşmak dertleşmek istiyor insan. İşte öyle günlerden birini yaşıyorum bugün.

Keyfim yerinde. Neşem yerinde. Çok mutluyum. Sizin de çok mutlu olmanızı diliyorum.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

“Kral Arthur, bir soruya doğru cevap verebilirse hayatı kurtulacak, aksi takdirde ölecektir. Soruya doğru cevap verebilmesi için bir sene süresi vardır. Sorusu aynen şöyledir: “KADINLAR NE İSTER ?”

Bu soru tabii ki dünyanın en zor sorusu. Ancak, kralın fazla bir tercih şansı yoktur. Ülkesine geri döner. Türlü alimlere bilir kişilere danışır ama soruya tam bir doğru yanıt bulamaz. Bu sorunun cevabını sadece yaşlı bir cadı bilmektedir. Artık en son gün gelmiştir ve Arthur mecburen cadıya gider.

Cadı soruya cevap verecektir ancak bir şartı vardır. Cadı cevap karşılığında Arthur’un yakın arkadaşı, en iyi ve yakışıklı şövalyesi ile evlenmek istemektedir. Arthur yıkılır ve bunu kabul edemeyeceğini söyler ve cadının yanından ayrılır.
Şövalye olanları duyar. Krala koşup hiçbir şeyin Arthur’un hayatından daha önemli olamayacağını söyler. Ve cadıdan cevap alırlar: “KADINLAR HER ZAMAN KENDİ ÖZGÜR İRADELERİYLE KARAR ALMAK İSTERLER”

Kesinlikle doğru olan bu cevap sayesinde kralın hayatı kurtulur. Nihayet şövalye için en kötü an yani, gerdek gecesi gelir. Odaya girdiğinde karşısında cadı yerine dünyanın en güzel kadınını görür. Şövalye şaşırır ve sorar;
– Sen kimsin?
Kadın cevap verir;
– Ben evlendiğin cadıyım. Ancak gündüzleri son derece çirkin ve geceleri son derece güzel olurum. Ya da, gündüzleri son derece güzel ve geceleri son derece çirkin olurum. Nasıl gözükeceğime sen karar vereceksin.

Şövalye çok kısa bir süre düşünür. Geceleri mükemmel bir sevgili mi yoksa gündüzleri eşiyle beraber kazanacağı saygınlık mı? Ve şöyle cevap verir;
– Nasıl olmak istediğine sen karar ver lütfen, ben senin her haline karşı saygılıyım.
Cadı bu karar karşısında çok sevinir.
-Sen bana seçme özgürlüğünü verdin ve beni kısıtlamadın şövalyem. Bu yüzden ömür boyu yanında güzel ve saygılı biri olarak gözükeceğim.”

Bu hikayeyi okuyunca insan şöyle de düşünebilir: Kadınlar her zaman cadıdır 🙂

Yorumu siz yapın…

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Bilirsiniz kadınları anlamak zordur. Tam anladım sanırsınız ki sil baştan. Çünkü kadın her yaşta farklı özellikler gösterir. 20’li yaşlara kadar olan dönem ergenlik sayılabilir. 20-30 yaş arası kafasında kavak yelleri estiği yıllardır. Aşık olur ama bir türlü aşkını ifade edemez. Her aşk inanılmaz mutsuzluk getirir. Bir türlü istediklerini ifade edemez. 30-35 arası olgunluğa geçiş dönemi. Bazen çok olgun bazen çok da çocuk ruhlu. Kendi de bir türlü karar veremez. 35 yaştan sonrası kendini iyi ifade etme dönemidir. Hele 40-45 arası süperdir. Ben daha sonrası için de süper diyorum. Ama daha sonraki dönem eğer kendini dinç tutabiliyorsan, hayatı yaşamayı seviyorsan muhteşem olur.

Size her bir dönemi tek tek anlatmak istemiyorum. Ama 35’den sonrası için internette bir yazı buldum. Çok beğendim. İnternette çok araştırdım ancak yazının sahibine ulaşamadım. Her yerde alıntı diye yazıyordu. Neyse ben saygısızlık etmek istememiştim. Yazana da burada teşekkür edecektim. Aşağıdaki yazıyı okumanızı tavsiye ediyorum. Her bir satırına katılıyorum. Keyifli okumalar…..

Yolu yarılayan kadın sevgisinde ve öfkesinde cömerttir. Onunla olan erkeğin her şeye hazır olması gerekir.
‘Yaş otuz beş, yolun yarısı eder’ deyince şair, yolu yarılayan kadınlar aklıma gelir.
Ne aradığını ya da ne aramadığını bilen kadınlar.
Aşkı, sevdayı mutlaka tatmış olurlar.
Bu nedenle onları yüzeysel duygularla kandırmak mümkün değildir.
Aşkın da aşksızlığın da kokusu bu kadınlara sizden önce gelir.
Ömrünün diğer yarısını kendini geliştirmeye adayacağından bilinçleri doruğa yükselir.

Akıl ve bedenle birlikte girdiği ortama renk ve ışık verir.

Yolu yarılayan kadınlarla kolay ve zor bir hayat iç içedir. Sevgisinde de öfkesinde de cömerttir.

Evet anlamına gelen kadınsı hayırlarla kapris yapılmayacağını çoktan öğrenmiştir.

Erkeğin ne ardından gelir, ne de ilerisinde olmak için didinir.
Yan yana, can cana duruşlar tercihidir.

Bazen bir anne şefkati, bazen de bir aslan kükremesi ile şaşkınlığa çevirir.

Onunla birlikte olan erkeğin her şeye hazır olması gerekir.

Yolu yarılayan kadınlar duygularını yaşamasını bilir.
Davranışları sebepsiz değildir.
Kalbi kırıldıysa ağlar, ağlayışının sebebi erkeğin ona sunacağı sevgi değildir.
Mutluysa kahkahalar atar, gülüşünün sebebi dikkat çekmek değildir.
Seviyorsa kıskanır, kıskanç oluşunun sebebi kendine güvensizlik değildir.
Üzgünse omuz arar, destek istemesi çaresizliğinden değildir.
Suskunsa sebebi vardır, kendi haline bırakılması gerekir.
Yolu yarılayan kadınların hissiyatı kuvvetlidir.
Aldatıldığını sezgilerini kullanarak gün ışığına çıkarır.
Veda vakti geldi demenize bile gerek yoktur.
O verdiğiniz mesajı çoktan anlayıp kendi yolunu tutmuştur.
Her gidiş kadını daha da kadınlaştırır.
Gidenin ardından bakacak kadar hayatın uzun olmadığını anlamıştır.
Ve gizem kadına en çok bu yaşlarda yakışır.
Sevgiler
Tülay Bilin

tulayb18@gmail.com

Etiketler: , , , ,

Yılbaşının ertesi günüydü. Gündüz televizyonum açıktı. CNNTÜRK kanalında akşam programıyla ilgili reklam vardı. 5N 1K adlı programda saat 20.00’de Tema Vakfı Onursal Başkanı Hayrettin Karaca ve Sümerolog Muazzez İlmiye Çığ’ın olacağını anons ediyordu. Bu iki kişiyi de tanıyorum. Kişisel olarak tanımıyorum. Medya dünyasından tanıyorum. Yaptıklarını çok beğeniyorum. Akşam saati televizyonun karşısına oturdum. Zevkle programı izledim. İnanılmaz tatlı iki ihtiyar. Zaten kendilerine çılgın ihtiyarlar ismini takmışlar. Hayrettin Karaca 87, Muazzez İlmiye Çığ ise 95 yaşında imiş. Yılbaşından önceki hafta yaptıkları protesto ile ilgili olayı anlattılar. Gazetede okudukları bir habere karşı görüşlerini belirtmek için battaniyelerini almışlar, gerekli yerlerden izinlerini de almışlar, Büyük Millet Meclisinin önünde iki kişilik eylem yapmak üzere İstanbul’dan Ankara’ya gitmişler. Oturma eylemini yapmışlar ve gelmişler. Bunda ne var diyeceksiniz. Türkiye’de insanlar 50’li yaşlarda her şeyden ellerini eteklerini çekerlerken biri 87, diğeri 95 yaşında iki ihtiyar hala Türkiye’de gündem oluşturuyorlar. Mutlaka bazı sağlık sorunları vardır ama kendilerini dinleyip bugün şuram ağrıyor diye kendilerini dünyaya kapatmıyorlar.

Hayatımızın her safhasında sağlık sorunlarımız vardır. Yediklerimizin hormonlu oluşundan, doğal beslenmediğimizden daha genç yaşlardan itibaren bir sürü sağlık sorunları yaşanıyor. Ya da ben bunun için ya da şunun için daha çok gencim, şunun için yaşlıyım demek doğru değil. Hepimizin her yaşta yapabileceği işler var. Bunu sadece eylemlere katılmak anlamında yazmıyorum. İllaki bir şeyleri protesto etmek gerekmiyor. Ama çevremizdeki olaylarla ilgilenmemiz gerekli diye düşünüyorum. Özellikle gençlere sesleniyorum ortaokul ve lise çağlarında ülkede olup bitenle ilgilenme zamanı gelmiştir. Hiç değilse günde bir tane gazete okumalısınız. Bunun derslerinizi engelleyeceğini asla düşünmeyin. Ama sakın her okuduğunuz haberi protesto edeceğim diye sokaklara çıkmayın 🙂

Hayrettin Karaca ve Muazzez İlmiye Çığ iki kişiler ama onlar aslında bir ordular. Çünkü toplumun inandığı ve güvendiği insanlar olmak için bir ömür boyu çalışmışlar. Gençler şimdi sizler için okumak zamanı. Dağarcığınıza bilgi biriktirme zamanınız. Bir gün gelir sizler de tek kişilik ordu olabilirsiniz. Ama şimdiden okumaya başlamalısınız…
Sevgiler
Tülay Bilin

tulayb18@gmail.com

Olay İngiltere’de geçiyor; yaşlı bir bey, sabah erken evinden çıkmış, yolda ilerlerken, bir bisikletlinin kendisine çarpması ile yere yuvarlanmış ve hafif yaralanmış. Sokaktan geçenler yaşlı beyi hemen en yakın sağlık birimine ulaştırmışlar. Hemşireler, adamcağızın yarasına pansuman yapmışlar, ama biraz beklemesini ve röntgen çekerek her hangi bir kırık veya çatlak olup olmadığını inceleyeceklerini söylemişler. Yaşlı bey huzursuzlanmış, acelesi olduğunu istemediğini söylemiş. Hemşireler merakla acelesinin sebebini sormuş; Adamcağız da “Karım huzur evinde kalıyor her sabah onunla kahvaltı etmeye giderim, geç kalmak istemiyorum” demiş. “Karınızın, siz gecikince merak edeceğini düşünüyorsunuz herhalde” demiş hemşire. Adam üzgün bir ifade ile “Ne yazık ki karım Alzheimer hastası ve benim kim olduğumu bilmiyor”demiş. Hemşireler hayretle “Madem sizin kim olduğunuzu bilmiyor neden her gün onunla kahvaltı yapmak için koşuşturuyorsunuz”demişler. Adam buruk bir ses tonuyla; “AMA BEN ONUN KİM OLDUĞUNU BİLİYORUM” demiş.

Sevgiler

Tulay Bilin
tulayb18@gmail.com

Etiketler:

Bugün bir duygumuz hakkında düşüncelerimi yazmak istiyorum. Bu yazıyı yazmadan önce şöyle bir internette dolaştım. Bazı bilimsel yazıları okudum. Psikolojideki korku kelimesini araştırdım. Ama şunu ifade etmek istiyorum ben doktor değilim. Onun için yazılarıma bilimsel olarak bakmak doğru olmaz. Ben yaşanan günlük hayatın içindeki duyguları irdeliyorum. Sadece duygularımı ve yaşadıklarımdan çıkarttığım sonuçları yazıyorum. Gerçi ben bu yazıların bilimsel olmadığını savunuyorum ama bir mail aldım. İsmini açıklayamayacağım bir Profesör yazılarımdan etkilendiğini ifade etmiş ve şöyle yazmış;

”Makalelerinizi okudum makale diyorum çünkü bence yazdıklarınız bilimsel yazılar ve çok etkilendim”

Bir bilim adamının bu yazılarımı bilimsel kabul etmesi beni oldukça yüreklendirdi. Ama ben yine de bilimsel olduğu konusunda iddialı değilim.

İnternette yaptığım araştırmada insanların korku çeşitlerinin ne kadar çok olduğunu gördüm.

Başarısızlıktan, sevilmemekten, önemsenmemekten, ölümden, hastalıktan, kaybetmekten, kontrol edemediği her türlü etkiden, kontrol edilmekten, terk edilmekten, sakat kalmaktan, aldatılmaktan, zayıf görünmekten, anlaşılamamaktan, aşağılanmaktan, kavgadan, tehdit gibi algıladığı her şeyden ve herkesten, düzenin bozulmasından, elindeki değerleri kaybetmekten, aklını kaçırmaktan, parasızlıktan, sahip olduğu mal varlığını yitirmekten, düşmanlardan, Zarar görmekten, düşmekten, uçaktan, hayvanlardan, yüksekten, yalnızlıktan, karanlıktan, işsiz kalmaktan, hırsızdan, psikopat insanlardan, doğal afetlerden.

Bütün bunlar tek tek yazı konusu olabilir. Ama benim bugünkü konum kaybetme korkusu. Bu bile kendi içinde, sınırsız konulara ayrılabilir. Sadece sevdiğini kaybetme korkusu demek istiyorum. Bazı insanlara karşı kendimizi bağımlı hissederiz. Bu sevgilimiz olabilir. Ya da arkadaşımız olabilir. Kendimizi o kişiyle öylesine özdeştiririz ki sanki onsuz asla yaşayamayız. Sanki hayatımızda o olmazsa sorunların altından kalkamayız, sanki o olmazsa sevinçleri bu kadar güzel yaşayamayız, sanki o olmazsa kendimizi yarım hissederiz, sanki o olmazsa sinemaya gidemeyiz, sanki olmazsa alışverişlerimize karar veremeyiz, sanki o olmazsa toplum içinde kendimizi iyi ifade edemeyiz. Aslında işin bu boyutu bağımlılıktır. Kurtulmak isteriz ama bir türlü başaramayız. Oturup bir düşünsek onun bana katkısı nedir? Hangi noktada kendimi ona bağımlı hissediyorum? Neleri ben tek başıma yapamam? Hele karşımızdaki kişi bu bağımlılığımızı hissederse bizi daha da bağımlı hale getirebilir. Bütün bunlardan kurtulmak için kendimizi iyi tanımamız gerekli. Ondan vazgeçemememizin altında yatan korkular nelerdir? Belki de yalnızlık korkusudur. Belki de kendine güven korkusudur. Bunları bilince bu korkulardan kurtulmak daha kolaydır. Bu korkuların üstüne gidince diğerine olan bağımlılığınızın ortadan kalktığını göreceksiniz.

Bence bir tane güzel korku var. Korkunun da güzeli olur mu diyeceksiniz. Bence var. Bağımlılık derecesinde olmayan kaybetme korkusu. Sevdiklerimizi kaybetme korkusu. Ama bu ölümle ilgili değil. Onun sevgisini kaybetme korkusu. Eğer bu duyguyu yüreğimizde hissetmezsek sevdiğimizin değeri kalmaz. Bizi birbirimize bağlayan en büyük his kaybetme korkusudur. Bu duygunun dışa vurumu da SEVGİ’dir.

Buradaki korku onsuz yaşayamama korkusu değil. Sadece birlikte olmaktan keyif almak. Birine aşık olduğumuzda onu kaybetmemek için onun hoşuna giden her şeyi yapmak ve onu mutlu etmek isteriz. Bu kaybetmek korkusu ona verdiğimiz değeri gösterir. Sürekli onu düşünür ve onunla birlikte olma yollarını ararız. Onun sevgisine ihtiyacımız vardır. Bu kaybetme korkusunu yendiğimiz zaman ona olan ilgimiz azalmıştır artık. Eskisi kadar onu kaybetmekten korkmuyoruz demektir. Yani hayatımızdan bir yıldız kaymıştır. Belki de korkunun içinden geçmişizdir. Bakın Sezen Aksu’nun da kaybetme korkusu için yazdığı sözler;

SENSİZİM

Sensizim senden uzakta
Seni düşünüyorum
Seni özlüyorum
Ve özlemeyi çok seviyorum
Sensizim senden uzakta
Seni özlüyorum
Seni seviyorum
Seni sevmeyi çok seviyorum
Seninleyim sana dokunuyor
Seni hissediyorum
Ve hissetmeyi çok seviyorum
Bir gün seni kaybedeceğim
Duygusu sarıyor benliğimi korkuyorum
Ve bu korkuyu çok seviyorum

…………………………

Ben de sevdiklerimi kaybetme korkusunu çok seviyorum. Yüreğimizden bu korkunun kaybolmaması dileğiyle.

Tulay Bilin
tulayb18@gmail.com


Arşiv

Kategorilere Göre Yazılar

Son Yazılar

Takvim

Ağustos 2020
P S Ç P C C P
 12
3456789
10111213141516
17181920212223
24252627282930
31