Tülay Bilin-ce

Archive for the ‘Duygular’ Category

“Almanya’da Naziler komünistleri içeri attı, sesimi çıkarmadım. Çünkü komünist değildim. Sonra Yahudiler’i içeri tıktılar. Bu kez de sesimi çıkarmadım. Çünkü Yahudi de değildim. Derken sıra sendikacılara geldi. Ben hala susuyordum. Çünkü sendikacı da değildim.
Sonunda beni de götürdüler. Ve kimse sesini çıkarmadı. Zira sesini çıkaracak kimse kalmamıştı.”
Prof. Martin Niemuller

Olaylar karşısında ne kadar susuyoruz acaba? Çok tepkisiz olduğumuzu düşünüyorum. Bir konuda taraf olmaya korkuyoruz. İnsan bazen çekimser kalabilir ama bu hayatın tümüne yansıyorsa işte o zaman tehlike başlıyor demektir. Nasıl olsa bana bir şey olmaz düşüncesi bizi tepkisizliğe itiyor. Ama her konuda bir fikrimiz olması gerektiğine inanıyorum. Açık ve net fikrimizi söylemeliyiz. Dostlarımıza karşı ya da topluma karşı tavrımızı açıkça ortaya koymalıyız. Bu hayır diyebilmenin de özüdür. Çoğu okurum soruyor. Ben hayır diyemiyorum ve bundan dolayı da çok mutsuzum. İşte tepkinizi dile getirdiğiniz zaman hayır diyorsunuz aynı zamanda.
Aynı konuyla ilgili hayvanlar aleminden bir örnek vermek istiyorum;
“Duvardaki çatlaktan bakan fare, çiftlik sahibi ile karısının bir paket açtıklarını gördü. ‘İçinde yiyecek mi var?’ derken bir baktı ki fare kapanı!! Hemen bahçeye koşup alarmı verdi;
Evde kapan var!
Evde kapan var!
Tavuk gıdaklayıp, kafayı kaldırdı ve;
– Bay fare, bu sizin için ciddi bir sorun olsa da şahsen beni ilgilendiren bir tarafı yok ne yazık ki!
Fare dönüp bu sefer koyuna;
– Evde kapan var, evde kapan var! Dedi.
Koyun konuyla ilgilendi ama kendi hesabına;
– Üzgünüm bay fare, vah vah, emin ol senin için dua edeceğim dedi. Fare bu kez ineğe yöneldi,
– Evde kapan var, evde kapan var diye bağırdı nefes nefese. İnek ise;
– Bay fare, senin için üzüldüm, ama burnumu sokacağım bir şey değil dedi. Farenin de başını eğip, gitmekten başka çaresi kalmamıştı..yalnızlık ve terkedilmişlik hisleri içinde, fare kapanı ile artık tek başına başa çıkmaya çalışacaktı! O akşam evde alışılmamış bir ses duyuldu. Sanki kapan, avının üzerine kapanmıştı. Sese koşan çifçinin karısı, karanlıkta kapana zehirli bir yılanın kuyruğunu kaptırdığını görmemiş, yılan da onu ısırmıştı. Çiftçi karısını hastaneye koşturdu, karısı eve ateşli döndü. Ee ateşli insana ne verilir? Sıcacık bir tavuk çorbası! Tavuk acilen pişirildi..Ama kadın hala iyileşmiyormuş. Eş dost ahbap gelince hasta ziyaretine, çiftçi de sofraya koyunu çıkarmak zorunda kalmış. Ama çiftçinin karısı iyileşmemiş…Ölmüş!!!
Aman ne kalabalık gelmiş cenazeye, ne kalabalık. Bu sefer de konukları doyurmak için kesilen inek olmuş..Fareye de olan biteni deliğinin ardından izlemek kalmış.”

Son zamanlarda bir slogan var hani;
SUSMA, SUSTUKÇA SIRA SANA GELECEK
Yazım siyasi bir içerik taşımıyor. Benim demek istediğim hayatın içinde her konuda fikrimiz olmalı ve bu fikri savunmak için gerekirse elimizi taşın altına sokmalıyız. Bunu başkaları için olmasa bile kendi geleceğimiz için yapmalıyız. Hayatın içinde bir birey olmanın gerekliliği olarak düşünüyorum.
Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Etiketler: , ,

ENDİŞE

Posted on: 10/05/2009

Çevrenizde mutlaka vardır. Sürekli endişeli olan insanlar. Ne korkunç değil mi? Daha kötü bir olay olmadan sanki olmuş gibi mutsuz olmak. Bunun sonu yok ki. İnsan her an endişe duyacak bir şeyler bulabilir. Sen iste yeter ki beynin, sana istemediğin kadar endişe üretebilir.
KENDİ BAŞINA İYİ YA DA KÖTÜ OLAN BİR ŞEY YOKTUR, BUNU DÜŞÜNCELERİMİZ YAPAR
WILLIAM SHAKESPEARE

Düşüncelerimiz pozitif olursa beynimiz güzel şeyler üretir. Peki tehlikeleri hiç düşünmezsek onlara karşı nasıl hazırlıklı olabiliriz. Bu çok doğru işte. Her türlü olaya karşı A ve B planlarımız olmalı. Her türlü aksiliğe karşı tetikte olmalıyız ama bu sürekli endişe içinde yaşamamız anlamına gelmemeli. Tedbirlerimizi aldıktan sonra hayatı korkmadan cesurca yaşamalıyız. Sanıyor musunuz ki çok cesur insanlar hiç korkmaz. İnanın ki çok korkarlar ama onların korkuyla vakit geçirecek zamanları yoktur. Varmak istedikleri hedefleri vardır.
CESARET KORKUNUN YOKLUĞU DEĞİLDİR, BAŞKA BİR ŞEYİN KORKUDAN DAHA ÖNEMLİ OLDUĞU KANISIDIR
AMBROSE REDMOON

Hastalık boyutundaki endişeyi tıp doktorlarına bırakıyorum. Ben sadece küçük endişelerle hayatı kendine zehir edenler için aman dikkat diyorum. Hayatı doya doya yaşamak varken neden endişe içinde yaşayalım. Endişelendiğimiz olay ya hiç olmazsa …

HAYATIMDA ÇOK FELAKET ACISI ÇEKTİM. ÇOĞU HİÇ BİR ZAMAN GERÇEKLEŞMEDİ.
MARK TWAIN

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Etiketler: ,

Radyo programı yaptığım yıllarda özenle her hafta programımı kaçırmadan dinleyen ve mutlaka programıma bağlanıp düşüncelerini dile getiren bir dinleyicim vardı. Kendisi de kişisel gelişim ile yakından ilgiliydi. Her hafta yapıcı katkısı olurdu bana. Selahaddin Vatansever ismindeki bu dinleyicim bir gün bana kendi çıkardığı bazı notları vermişti. Bugün onun bu yazısını sizinle paylaşmak istiyorum.

Hiç kendine sordun mu?

1- Kendime güveniyor muyum? Kararlı mıyım?
2- Topluluk önünde heyecanımı yenebilir miyim?
3- Herkesle başarılı bir iletişim kurabiliyor muyum?
4- Sesimi doğru, güçlü ve güzel kullanabiliyor muyum?
5- Güzel ve doğru yazabiliyor ve konuşabiliyor muyum?
6- Anlatımım ve duygularım yerli yerinde mi?
7- Dinleyebiliyor ve dinletebiliyor muyum?
8- Bedenimi ve hareketlerimi doğru kullanabiliyor muyum?
9- Göz temasım ve mimiklerim nasıl?
10- Heyecanlandırıyor, etkileyebiliyor ve ikna edebiliyor muyum?
11- Bir gurup önünde etkin bir konuşma yapabilir miyim?
12- Her zaman ve her yerde doğaçlama konuşabilir miyim?
13- Kaç melekeyi bir anda kullanabilirim?
14- Yapıcı bir eleştiride bulunabilir miyim?
15- Duygu ve düşüncelerimi kısa, anlaşılabilir, net ve özlü bir biçimde aktarabilir miyim?
16- Ne kadar dikkatliyim?
17- Ne kadar doğalım?
18- Zamanı ekonomik kullanabiliyor muyum?
19- Ve kendimle ne kadar barışığım?

İnsan kendine bu soruları sorduğunda kendini de tanımış olur. Daha önceki yazılarımdan birinde ‘Ben Kimim?’ başlıklı bir yazı yazmıştım. Orada da kişinin kendini tanıması için hazırlanmış güzel sorular vardı. Kendimi bulmada bana çok yardımcı olmuştu. Umarım size de faydalı olur.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Sizlere köşemde zaman zaman duygularımızı yazmaya çalışıyorum. Ancak en kötüsünü bu güne kadar hiç yazmadım. Duyguların en kötüsü intikam duygusudur. İnsanı yaşamdan koparan, anı yaşamasına engel olan, hedeflerine ulaşmasını engelleyen ve sağlığını bozan bir duygudur. Bu duyguyu nasıl yenebilirim diye sorduğunuzu duyar gibiyim.

AFFETMEK VE UNUTMAK İYİ İNSANLARIN İNTİKAMIDIR – SCHILLER

Unutulmak ne kadar acı verir insana bilirsiniz. Bir insana yapılabilecek en büyük kötülüktür. İşte Schiller bir cümle ile intikam duygusunu çözmüş. Bir insandan intikam almak istiyorsanız onu unutun. Yok ben illaki intikam almak istiyorum diyorsanız. Bunu kaba kuvvete dökmeden akıl yolu ile yapabilirsiniz. Bakın size zeka örneği bir hikaye;

“Zamanın birinde iki sevgili varmış. Çok severlermiş birbirlerini. Gel zaman git zaman çocuk askere gitmiş. Hikaye bu ya çocuk askerdeyken kız başka birine aşık oluvermiş. Bunu mektupla anlatmak zorundaymış ve yazmış;
– Sen askerdeyken ben başka birine aşık oldum. Ne olur kusura bakma. Sende olan resmimi de bir zahmet bana gönder.
Bizim asker okumuş mektubu. İntikam alacak ya bölükteki askerlerden ne kadar kız resmi varsa toplamış. Resimleri koymuş zarfa ve bir de mektup yazmış;
– Ya kusura bakma çıkaramadım, sen bunların içinden hangisiydin. Sen kendi resmini al diğerlerini bana gönder..”

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Etiketler: ,

Düşünüyorum da,
Sanırım en büyük korkumuz olduğumuz gibi görünmek.
Yumuşacık kalbimizin fark edilmesi,
Naif yönlerimizin keşfedilmesi,
Cesaretsizliğimizin anlaşılması,
Korkularımızın paylaşılması
Sanki zarar göreceğimizin en büyük işareti.
Kabuklarımızın altında kendimizi saklamakta ne kadar da ustayız
Ve ne kadar güçlü korunuyoruz, kalkanlarımızın ardında.
Hissedilmeden, el değmeden, sevgimizin göstermeden. Deniz minareleri, midyeler.
Kirpiler ve kaplumbağalar gibi.
Sahi koruyor mu bizi çatlamamış sert kabuk?
Kimse incitemiyor mu duygularımızı, inançlarımızı, benliğimizi?
Yoksa zarar mı veriyor bu ürkeklik, bu kabuk bize?
Hissettiklerimizi gölgeliyor, yansıtmıyor mu gerçek kimliğimizi?
Duygularımızı bastırıyor, el ele tutuşmamızı engelliyor mu?
Eğer bir yıldız gibi ışıl ışılsam ve bir yıldız kadar parlak.
Ne çıkar ateşböceği sansalar beni?
Belki en hoyrat yürek bile ateşböceğinin
O uçucu, masum, sevimli çocuksuluğuna el kaldırmaya kıyamaz?
Güçlü kapıların arkasına kilitlemesem kendimi,
Korkaklığımı, sevgi isteğimi
En insani yönlerimi kayıtsızca sunabilsem
Bu sert kabuğun ağırlığından kurtulup
Bir kuş gibi uçacağım özgürce.
Anlaşılacağım ve bir ayna gibi yansıyacağım karşımdakine.
O da çözülecek belki.
Samimi ve güvenliksiz, silahsız biriyle göz göze gelince
Oysa bir görebilsek bunu.
Kalmadı böyle insanlar demesek.
Güven duygusuna bu kadar muhtaç olmasak.
Kırılmaktan korkmasak. Yaralansak.
Ne olur bir darbe daha alsak.
Yeniden açsak kendimizi, atabilsek kabuğu.
Denesek.
Risk alsak.
Yanılsak.
Fark etmez.
Tekrar, tekrar bıkmadan denesek.
Ve kucaklaşsak yeniden.
Tıpkı eskisi gibi.
Ne olduğunu anlayamadığımız o 15 yıldan öncesi gibi.
O zaman fark edeceğiz.
Ne kadar özlediğimizi birbirimizi.
Neler biriktirdiğimizi,
Kaybolan değerlerimizi ne kadar özlediğimizi.
Beraber geldik beraber gidiyoruz oysa.
Vakit az, paylaşmak, sarılmak için
Yaşadığımız coğrafya zor, şartları ağır.
Yüreği daha fazla küstürmemek lazım.
Sırtmızda ağır küfeler, her gün katlanan.
Ve koşullar bir türlü düzelmeyen.
Sevgiye çok ihtiyacımız var.
Ufukta kara bir kış görünüyor.
Ancak birbirimize sokularak atlatırız o günleri.
Kırın o sert, o ağır kabuklarınızı.
Kurtulun bu yükten. Korumuyor o kabuklar, aksine zarar veriyor bize.
Yalnızlığa mahkum ediyor bizleri.
Hem hepimiz bir yıldızız.
Ne çıkar ateşböceği sansalar bizi.

Rabindranath Tagore

Bu şiir bizim son zamanlarımızdaki duygularımıza tercüman oldu sanırım. Onun için bu şiire ayrıca ilave bir şey yazmak istemiyorum. Yorumunuza bırakıyorum.
Keyifli okumalar diliyorum.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Düşünmek ile konuşmak arasında çok fark vardır. Hatta yazmak arasında daha da çok fark vardır. Birçok insan bunlardan sadece birinde çok başarılıdır. Ama diğerine gelince biraz çekimser kalır bir türlü derdini anlatamaz. Bazı insanların analitik düşünce yapıları vardır. Anında olayı çözer. Bazı insanlar bu düşündüklerini kaleme almada inanılmaz beceri sahibidirler. Ama gel gör ki bir türlü derdini anlatamaz. Hepsini aynı beceri ile kullanan insanlar hayatta da çok başarılı olurlar. Düşünün ki olayı anında çözüyor ve bunu çok güzel ifade ediyor. Bir de çok güzel yazıya döküyorsa bence muhteşem olur.

Hepimizin başına zaman zaman gelmiştir. Aşırı sevgimizden kaynaklanan bir hırçınlık yaşarız. Karşımızdakine sevgimizi anlatmak yerine onu hırpalarız. Onu iteriz. Çünkü düşündüklerimizi bir türlü ifade edemeyiz. Ama ona mektup yazarsak harika derdimizi anlatabiliriz. Bazen eleştiri yapmak isteriz. Amacımız karşımızdakini çok sevdiğimiz için onun zarar görmesini istememizden kaynaklanır.

Ama öylesine bir eleştiri yaparız ki karşımızdakini ne kadar üzdüğümüzü farkına bile varmayız. Türkçe öylesine güzel bir dil ki gerçekten kullanmasını bilsek hiç kırmadan her şeyi söyleyebiliriz. Hatta bazen güzel bir şey söylediğimizi sanır karşımızdaki ama aslında ona hakaret etmişizdir. Aynı kapıya çıkan bir konuyu 2 yoldan da ifade edebiliriz. Biri çok kırıcı biri de sevecen olabilir. Kralın rüyasında olduğu gibi:

“Kral bir sabah uykudan uyandığında bir rüya gördüğünü hatırlamış. Hemen emir vermiş. Ülkenin en iyi rüya yorumcusunu bulun getirin demiş. Rüya yorumcusunu getirmişler. Kral rüyasını anlatmış. Yorumcu şöyle bir yorum yapmış;
– Kralım sizin bütün sevdikleriniz en yakın zamanda ölecekler.
Kral inanılmaz sinirlenmiş ve bağırmaya başlamış:
– Atın bu adamı dışarı. Bana başka bir rüya yorumcusu bulun.

Ülkeyi aramışlar taramışlar başka bir rüya yorumcusunu bulmuşlar. Yorumcuyu kralın huzuruna çıkartmışlar. Kral rüyasını anlatmış. Rüya yorumcusu kralın rüyasını şöyle yorumlamış;
-Kralım, sizin rüyanızın yorumu şöyledir. Siz çevrenizdeki bütün insanlardan daha uzun ömürlü olacaksınız.
Kral buna çok sevinmiş. Ona bir kese altın vermiş ve uğurlamış.”

Bakın aynı şeyi değişik şekillerde ifade ediş biçimi. Günlük hayatın içinde bazen hepimiz çok kırıcı olabiliyoruz. Çünkü söylemek istediğimizi zamanında ve iyi şekilde ifade edemediğimiz için. Bazen de zamanında cevap veremediğimiz için de üzülürüz. Keşke şöyle deseydim diye üzülürüz. Hazır cevaplık da farklı bir yetenektir. Buna örnek olarak da size komik bir hikaye anlatmak istiyorum:

“Üniversite yemekhanesine giren bir öğrenci tüm yerler dolu olduğundan gidip üniversite profesörünün oturduğu masaya oturmuş. Profesör kaşlarını çatarak;
– Öküzler ve kuşlar aynı masada oturamazlar!
Öğrenci:
– O zaman uçuyorum.
Profesör cevaba çok sinirlenmiş, sınavda öğrenciye takmış ve sınavının başarısız geçmesi için elinden geleni yapmış. Yalnız sınavda öğrenci tüm soruları mükemmel bir şekelde cevaplamış. Profesör öğrenciye sana son bir soru soracağım demiş:
– Yolda yürürken iki torba bulduğunu hayal et, birinde akıl var, diğerinde ise para var. Hangi çuvalı alırsın?
Öğrenci:
– Para olan çuvalı seçerdim.
Profesör:
– Ben akıl olan çuvalı seçerdim.
Öğrenci:
– Normal! Kimde ne eksikse onu seçer.
Profesör çok sinirlenmiş, öğrencinin not defterini alıp içine ‘Öküz’ yazmış. Öğrenci nota bakmadan odadan çıkmış. Bir dakika sonra öğrenci kapıyı aralamış;
– Sayın profesör, imzanızı atmışsınız, fakat notumu yazmayı unutmuşsunuz.

İyi konuşmak ayrıca konuştuğunuzu yerinde ve zamanında ifade etmek muhteşem bir beceridir. Bu konuda kitapçılarda kitaplar var. Söz söyleme sanatı başlığı altında bir çok bilgi bulabilirsiniz. Başarılar diliyorum.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Gençlik yıllarımda Cumhuriyet Gazetesi okurdum. Magazinden nefret ederdim. Sonra kişisel gelişim konularına merak sardım. Yine magazinden nefret ediyordum. Magazinin içindeki insan duygu ve davranışlarını göremiyordum. Sonra sonra farkında olmadan magazin okumaya başladım. O kadar garip olayları keşfetmeye başladım ki, bakış açım değişti. Artık her gazete haberinde veya televizyon programında insan davranışlarını görür oldum. Şimdi gazetelerdeki magazin haberlerine bir göz gezdiriyorum. Özellikle röportajları okuyorum. Bazen inanılmaz güzel cümleler bazen de dayanılmaz sığ düşüncelerle karşılaşıyorum. Yalnız televizyondaki magazin haberlerine hala tahammülüm yok. Onları seyredemiyorum. Çünkü duygu ve davranıştan ziyade resim ağırlıklı oluyorlar.

Dün akşam televizyonda seyrettiğim bir olay beni düşüncelere daldırdı. Yine kadın erkek ilişkileri üzerine düşündüm.
Beyaz Show’u seyrettim. Normal bir eğlence programı olarak başlamıştı ki birden olay değişti. Petek Dinçöz ile Can Tanrıyar’ın evliliklerine şahit olduk. Hepimiz şahit olduk çünkü televizyonda evlendiler. Bunda ne var diyeceksiniz. Burada bir şey yok tabii. Evlilik sürpriz bir evlilikti. Petek Dinçöz sürprizden önce şöyle bir itirafta bulundu:
-Can Tanrıyar ile birlikteliğimiz 8 yıldır devam ediyor. Eğer bu Mayıs ayına kadar Can benimle evlenmezse ondan ayrılacağım.

Yani bu ne demek oluyor. Petek 8 yıldır evlenmek istediği halde Can evlenmek istemiyor. Showmen Beyaz ile Can Tanrıyar birlikte bir sürpriz yapıyorlar ve programda nikah kıyılmak üzere hazırlanıyorlar. Nasıl olsa Petek çantada keklik. Kabul etmemesi mümkün değil. Bir kadın bu kadar nasıl teslim olur da 8 yıl bekler.

Bu olayın aynısını çok yakın bir arkadaşımda da yaşadım. Arkadaşım da yaklaşık 10 yıl beklemişti. Kaç kere nikah günü alındı da adam vazgeçti. Gelinlik dikildi de bekledi. Kızcağız yıllarca nikahın hayaliyle yaşadı. Kaç kere nikaha davet edeceği arkadaşlarının listelerini yaptı. Hepimize haber verdi de sonradan utancından ne yapacağını şaşırdı. Sonra bir gün aniden biz evlendik dediler. Sessiz sedasız. Gelinlik giyemeden. Bu sadece kadınların başına gelmeyebilir. Bir erkek de aynısını yaşayabilir. Olaya sadece kadın cephesinden bakmıyorum. Bir insanın teslim oluşu garibime gidiyor. Kadınlar için evlilik çok önemli. Neden mi? Toplum baskısından dolayı. Toplum ne der, ailem ne der diyerek evlenmek istiyorlar. Haksız da değiller tabii. Bizim ülkemiz için bu kavramları aşmak henüz mümkün değil. Ama bu kadar teslim olmaktan yana da değilim. Ya kendini ya da toplum baskısını aşacaksın. Yoksa böyle 10 yılın boşa gider.

Kendimizin ya da başkasının 10 yılını boşa harcamaya hakkımız yok. Hayatımızın içinde boşa harcayacağımız kaç tane 10 yıl var acaba. Yılları boşa harcamadan mutluluğun yolunu bulmak en güzeli. Ya da o 10 yılı öyle güzel yaşamalıyız ki eğer sonunda ilişki istediğimiz gibi bitmese bile pişmanlık duymamalıyız.

Keşke demeden yaşanan yıllara selam olsun…

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Biliyorsunuz İstanbul’un nerdeyse her köşe başında bir çiçekçi var. Hele Taksim meydanında hepsi bir arada duruyorlar. Harika görünüşleri var. Kadıköy yakasında da Bağdat Caddesi’nde hemen hemen her sokak başında bir çiçekçi var. Benim evimin önünde de o çiçekçilerden bir tane var. Bugün oturduğum bu eve 3 ay önce taşındım. Taşındığımdan bir hafta sonra çiçekçi ile ahbap olduk. Ben olmadım. O benimle oldu. Önünden her geçişimde sesleniyordu; “Ablaaaaaaaaaaa…nasılsın? Çiçek alsanaaaaaa.”

Kadına acıdığım için çiçek almaya başladım (zaten çiçekleri çok severim). Sonra havalar soğumaya başladı. Camdan bakıyorum soğukta tir tir titriyor. Üstüne başına bir şeyler verdim giysin diye. Ayrıca kendime çay yaparken fazla yapmaya başladım. Bir termosa koyup ona da çay götürmeye başladım. Derken bu çaylar periyodik hale geldi. Her sabah ve her akşam üstü çay götürmeye başladım. Bazen öğle yemeği veriyorum. Ya da çayın yanında neyim varsa paylaşıyorum. Çay ile peynir veya börek oluyor. Geçen hafta bana dedi ki;
“Ablaaa sende ne varsa bende de var.”
“O ne demek öyle” dedim.
“Sen ne yersen ben de aynısını yiyorum. Beni hiç eksik etmiyorsun. Ne yesen bana da veriyorsun.”
Gülüştük…..

Bu bayramı evde geçirdim. Çok misafirim olduğu için yoğun geçti. Camın önünde bir oturma grubum olduğundan çiçekçiyi görebiliyorum. Baktıkça hayretler içinde kaldım. Yoldan geçen kim varsa çiçekçinin boynuna sarıldı öptü ve bayramını kutladı. Ayrıca eline bir paket tutuşturdu. İnsanlar arabalarla geçerken durup durup çiçekçiye paket verdiler. Önce anlayamadım sonra çözdüm olayı. Kurban eti veriyorlarmış meğerse.

Herkes ona yardım ediyor. Karşımızdaki market bile akşamları biraz bozulmuş meyveleri kasayla veriyor. Kadın işini çok iyi biliyor. İnanılmaz bir halkla ilişkiler yapıyor. Yoldan ona selam vermeden geçen yok. Ama o da herkesin hatırını soruyor. Herkesin ismini biliyor. Çok fazla da satış yapıyor. Hiçbir çiçekçinin bu kadar satış yaptığını sanmıyorum. Bütün gün kafası kalabalık. Çiçek almadan kimse geçmiyor.

İnsanın işinde başarılı olması için mutlaka üniversite okuması, ayrıca iki de lisan bilmesi gerekmiyor. Tahmin ediyorum ki kadının okuma yazması bile yoktur. Ama işi götürüyor valla.

Bu kadar satış yapıyor ama bir evi bile yok. Çadırda yaşıyormuş. Hepimizin çevresinde bu türlü himayeye muhtaç insanlar var. Her birimiz birine yardım etsek ne kaybederiz ki. Üstelik hem biz hem de o mutlu olur. Dünyada belki de fakir hiç kimse kalmaz. Belki de bu dünyada hepimizin bir görevi vardır! Hepimize bir küçük kız düşse de mutlu etsek:

Küçük kızın hikayesi

Bir gün, çelimsiz, küçük bir kız çocuğu sokağın köşesine oturmuş yiyecek, para ya da alabileceği herhangi bir şey için dileniyordu. Üzerinde yırtık pırtık giysiler vardı, yüzü gözü kir içinde perişan bir durumdaydı.

Küçük kız dilenirken, sokaktan genç, canlı ve iyi görünümlü bir adam geçti. Kızı fark etmişti ama belli etmemek için dönüp ikinci kez bakmadı. Büyük ve lüks evine, mutlu ve rahat ailesinin yanına geldiğinde, çok güzel hazırlanmış akşam sofrası onu bekliyordu. Fakat az sonra düşünceleri tekrar o yoksul kıza takılıverdi. Duyguları bir şeylere itiraz ediyordu. Sonra kolay yolu yeğledi ve itirazlarını Tanrı’ya yöneltti; ‘Böyle bir şeyin olmasına nasıl izin veriyorsun? Neden o küçük kıza yardım için bir şeyler yapmıyorsun, Tanrım?’ diye yakındı içinden. Sonra ruhunun derinliklerinden gelen bir yanıt duydu; ‘Yaptım. Seni yarattım!’

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Geçen hafta yazımı yazamadım. Çok özür diliyorum. Editörüme haber verdim yani ondan izin aldım. Ama sizler, benim için gerçekten çok önemlisiniz. Bir hafta yazı yazmayınca çok fazla mail geliyor. Neden bu hafta yazı yazmadın diyorlar. Onun için hepinizden özür diliyorum.

Neden yazmadığıma gelince, İzmir’deydim. Eğitim için gitmiştim. Bu ara eğitimler yoğunlaştı. Biliyorsunuz iki hafta önce Afyon Üniversitesi’ndeydim. O kadar keyifli ki bilemezsiniz. İzmir’den dönerken iki günlüğüne Akçay’a uğradım. Akçay’da kuzenim yaşıyor. Onunla keyifli iki üç gün geçirmek istedim. Gerçekten keyifliydi. Birlikte olmak güzeldi. Çünkü sadece aileden biri olduğu için değil kuzenimi gerçekten çok severim. Tam kafa dengidir. İstanbul’a dönerken başka bir keyif içindeydim. Karar vermenin keyfi içinde döndüm. Ne kararı diyeceksiniz şimdi değil mi? Bu duygumu sizinle paylaşmak istiyorum.

Hepimizin içinden geçer, gelecekte bir gün İstanbul’dan uzakta istediğimiz bir sahil kasabasına yerleşip sakin bir hayat geçirmek. İstanbul’un trafiğinden kaçmak isteriz. Ayrıca hayatın pahalılığı İstanbul’da üstümüze çöker. İstanbul’da ilişkiler bile zordur.

Stresin en yoğun olduğu yer büyük şehirlerdir. Bir an önce kaçıp kurtulmak isteriz. Sanki oraya gidince çok mutlu olacağımızı sanırız. “Kafamı dinlemek istiyorum” deriz. “Ohh sakin sakin yaşamak istiyorum” deriz. Daha doğrusu ben zaman zaman bunları hep söyledim. İleride bir tarihte İstanbul dışında yaşamayı hep düşündüm. Hep acaba yapabilir miyim diye düşündüm. Bir türlü gidip gitmeme konusunda karar veremedim. Ama bu iki günlük Akçay’da kalışım bana bütün kararlarımı verdirtti.

Akçay harika bir yer. Zaten Ege harika bir yer. Akçay’a en yakın yer olan Altunoluk oksijen çadırı diye anılır. Havası harikadır. Hatta bundan 3 yıl öncesine kadar Altınoluk’ta bir kiralık yazlığımız bile vardı. Uzun yıllardır o bölgeye yazlığa gittiğimiz için bir gün gelir buraya yerleşiriz diye düşünürdük ailece. Ama hep yazları giderdim. İlk defa böyle kış başlangıcında gittim. Yani yazlıkçılar dönmüş ve bir sessizlik çökmüştü. Sokaklarda hiç kimseler yoktu. Sadece çarşının içinde alışveriş eden birkaç insan vardı. Hele akşam saat 17.00 olup da hava karardı mı herkes evine çekiliyor.

Kendimi düşündüm. Ben burda sürekli yaşasam ne yaparım diye. Akşam canım sıkılsa dışarı çıkmak istesem nereye giderim diye. Gidecek hiçbir yer yok. Herkes evinde. Kitapçı aradım. Kapalıydı. Sonra Altınoluk’a gittim. Neyse oradaki kitapçı açıktı da biraz moralim düzeldi.

Akşam yemeğini yedikten sonra bir ilaca ihtiyacımım olduğunu hatırladım. Sabah erkenden evden çıkmak zorunda kalmayalım diye akşamdan alalım dedik ve saat 20.30 gibi evden çıktık yüreyerek çarşıya doğru geldik. 15-20 dakika yürüdük. Hiç kimseye rastlamadık. Nöbetçi eczaneyi bulduk ilacımızı aldık yine hiç kimseye rastlamadan evimize döndük. Kuzenim sevinç içinde sinema açıldı burda dedi. Nasıl yani demişim. İlk defa mı, yani bugüne kadar yok muydu dedim. Yokmuş.

Kendimi düşündüm. Kadıköy yakasında oturuyorum. Yakınımda en az 15 tane sinema var. Akşam bile kitapçıya ulaşabiliyorum. Geç vakit bile olsa bir arkadaşımla Bağdat Caddesi’nde bir kahve içebiliyorum. Hatta yalnız bile gidiyorum.

Düşündüm de ben büyük şehir insanıyım. Ben sakin bir yerde yaşayamam. Karakterim buna müsait değil. İnsan kalabalıklarını seviyorum. Ordaki sakinlikten sonra İstanbul’un trafiği bile hoş geldi. Sinemalar, cafeler, kitapçılar, tiyatrolar ve dostluklar ruhumu besliyor. Yalnızlık bana göre değil. Orda da dostluklar var tabii. Ama gecenin bir yarısında kimseyle birlikte olma imkanın yok. İstanbul’da var. Bir telefon ile herkese ulaşabiliyorum. Ben asla sakin bir yerde yaşayamayacağıma karar verdim. Artık böyle bir düşünceyi aklımdan bile geçirmem.

Önemli olan insanın kendini tanıması. Neyi istiyorum ya da istemiyorum. Göze alabileceğim şeyler nelerdir? Neleri göğüsleyebilir ya da göğüsleyemem? Yoksa macera olsun diye taşınmak olur o zaman. Bunu yapmak çok kolay değil. Çünkü Türkiye şartlarında yaşayan bizlerin ekonomik olarak mecara yaşama gibi bir şansımız yok. Bunun için ekonomik olarak zarar görmemek gerekli. En önemlisi ne istediğine karar vermek. Ben kararımı verdim. İstanbul’da yaşamak istiyorum. Canım İstanbul’um.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Hiç aşık oldunuz mu? Ben oldum 🙂 Hem de üç kere.

Bu dünyada hiç aşkı yaşamadan ölenler de var. Hatta aralarında aşk diye bir şey yoktur bile diyenler var. Aşkı yaşayan insanın yüreği daha yumuşaktır. Çünkü inanılmaz acı yaşamıştır. O acı ile olgunlaşmıştır.

Peki aşık olduğunuz ve aşkınıza kavuşamadınız. Ya da o sizi yeteri kadar sevmedi. Bana yar olmayan başkasına da yar olmasın der misiniz? Aşık olan insanın tek dileği onun iyi olmasını istemek değil midir? Tek amacı ona zarar gelmemesi değil midir?. Çünkü onu canı gibi seviyordur. O iyi olsun başka bir şey istemem diyordur.

Oysa aynı fikirde olmayanlar da var. Sırf onu çok sevdiği ve sahip olamadığı için onu öldürmek isteyenler. Bu duyguyu anlayamıyorum. Ben sevdiğime zarar vermekten çok korkarım. O iyi olsun hatta mutlu olsun bana yeter derim. Bütün bunları neden yazıyorum biliyor musunuz? 6.10.2007 tarihli Hürriyet Gazetesinin 3. sayfasındaki bir haber dikkatimi çekti:

“Ayrıldığı sevgilisinin evlendiğini öğrenen yat kaptanı, “Senin için ölmeye bile hazırım” notu iliştirilmiş çiçek buketiyle gittiği randevuda dehşet saçtı. Eski sevgilisini 6 yerinden bıçaklayan çılgın aşık, kendini de yaraladı. Midiliç, eski sevgilisine “Seni seviyorum, benimle evlenecektin. Ne olur geri dön” dedi. İsteğinin geri çevrilmesine sinirlenen Midiliç, eski sevgilisini göğsünden ve karnından 6 bıçak darbesi ile yaralayıp kendisini de karnından bıçakladı”

Bu haberi okuduktan sonra çok düşündüm. İnsan sevdiği insanı ve çok sevdiği için nasıl öldürmek ister? İnanın bilemiyorum. Aşk üzerine yazılmış şarkılar ararken Orhan Gencebay’ın şarkı sözleri geldi önüme. Bilirsiniz kendisi aşk üstadıdır. Orhan Gencebay Zalimsin adlı şarkısının bir mısrasında şöyle diyor;

“Sen mutlu ol yeter ben çile çekerim”

Başka bir şarkısının sözleri ise şöyle;

Dertler Benim Olsun

Bir zamanlar benim sevgilimdin
Yanımdayken bile hasretimdin
Şimdi başka bir aşk buldun
Mutluluk senin olsun
Dertler benim, çile benim, hasret benim
Hayat senin, senin olsun
Ömrüm senin, senin olsun

Ben daha ne çile, dertlere yolcuyum
Ben alnına dert yazılan kader mahkumuyum
Farketmez yaşamam, sen mesut ol yeter
Dertler bana gönül vermiş
Ben aşk sarhoşuyum

Dilerim her arzun gerçek olsun
Hayat bu, şansın hep açık olsun
Dertler benim, çile benim
Hayat senin senin olsun
Hatıralar, hasret benim
Ömrüm senin senin olsun

Bir gün daha geçti yine sensiz
Aşkım ağlıyor bak, sessiz sessiz
Çare bensiz, ben çaresiz
Ümidim senin olsun
Sana gelen dertler benim
Mutluluk senin olsun

Bakın Orhan Gencebay da kendisinin olmayan sevgilisine mutluluk diliyor. Demek ki benim olmayan sevgili ölsün demek çok doğru değil. Gerçekten seven kişi sevgilisine kavuşamasa bile ona mutluluk dileyebilmeli. Gerçek aşk budur bence.

Tüm aşıkların sevgililerine kavuşması dileğiyle mutluluklar diliyorum.

Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Etiketler: ,

Size yazdıklarım bazen duygular, bazen kişisel gelişim, bazen aşklarımız, bazen çocuklarımız bazen de benim hayatımın içinden yaşanmışlıklar ya da halen yaşananlar; Bugün size halen yaşananlardan bir örnek vermek istiyorum.

1 ay öncesi yeni bir eve taşındım. Daha büyük bir eve geçmek gibi bir ihtiyaç doğdu. Eski evimi de emlakçıya verdim ki kiraya versin diye. Ev bir aydır bir türlü tutulmadı. Bakalım kimin kısmeti diye merakla bekliyordum. Nihayet eve talip çıktı ve ev tutuldu. Kim tuttu biliyor musunuz? Ünlü bir yazar. Benim gibi çalışmıyor evinde sadece yazı yazıyor. 3 tane kitabı çıkmış. 4 ve 5. kitabı şu anda yazıyormuş. Eşi de kitapların editörlüğünü yapıyormuş. 3. kitabını bana verdi. Zaten ilgimi çeken bir konuydu. Elimdeki kitapları bitirince onu okumayı başlayacağım. Kitap okumak yeni bir bilgiyi edinmekten öte yazar hakkında da fikir sahibi olmak demektir. İnsan tanımak harika bir duygudur. Sonra birinci ve ikinci kitabını da okuyacağım.

Yerleştikten sonra güle güle oturuna gittim. Evi ben döşesem aynısını döşerdim zaten. Aynı benim tarzım bir ev. Ben mum yakmayı çok severim. İçeri girip oturduğum zaman eşi hemen mumları yaktı. Aynı ben gibi. Her şey aynı ben gibi.

O evde oturduğum sürece evimi anlatırken şöyle derdim: Bu evde acayip bir pozitif enerji var. Ev küçük gelmesine rağmen bir türlü çıkamıyorum. Evi çok seviyorum. Neticede istemesem de evden taşındım ve yazar olan bu yeni kiracı eve taşındıktan sonra bana şöyle dedi; “Bu evin acayip bir pozitif enerjisi var. Evi onun için tuttum.”

Bakar mısınız nasıl bir bakış açısı. Bazı insanlar hayata aynı pencereden bakıyorlar. O zaman iletişim harika oluyor. Bazen farklı pencereden bakanla karşılaştığımız zaman da kendimizden şüphe ederiz acaba yanlış mı düşünüyorum diye. Moralimiz bozulduğu bile olur. Oysaki yanlış düşünmek değil sadece farklı bir bakış açısıdır. Neden bakış açımız uymuyor diye üzülmeyin. Uyanları bulun ve mutlu olun. Diğer insanlardan nefret etmiyorum ama birbirimizi üzmeye de imkan vermiyorum.

Ben böyle yapıyorum ve mutluyum…tavsiye ederim.

Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Hani hepimiz yaparız ya, hiçbir şeyi atamayız bir türlü. Giymediğimiz giysiler, ayakkabılar, çantalar, eşofmanlar, biblolar, kül tablaları, kullanılmayan bir elektrik sobası, yenisini aldığımız halde eski fırın. Hani adeta evi onlar için tutmuşuz da biz de arada sığınmış yaşıyoruz. Neredeyse bize yer yok.

Hani geçen hafta size yazı yazamadım ya. İşte o zaman evden eve taşınmıştım. Zaten ancak taşınmalarda kıyı bucak temizlik yapılır. Uzun süredir atılmayı bekleyenler atılır. Ama yine de elin bir türlü gitmez. Yarısını tam atacakken geri alırsın, tekrar sarar kaldırırsın.

Ama bu sefer benim için böyle olmadı, gerçekten attım. O kadar çok şey attım ki arada halen kullandıklarım bile vardı. Bir şeylerden vazgeçmek ne rahatlatıcı bir şeymiş meğerse. İnanılmaz bir özgürlük veriyor insana. Kendimi hafiflemiş ve güven içinde hissediyorum ve hatta kuvvetli. Bağlanmak ne kötü bir şeymiş. Yani bağımlı olmak gibi. Eşyalar hayatımızı yönetiyormuş meğerse. Farkında bile değiliz. Ben hafifledim valla. Şiddetle tavsiye ederim.

Tam bunu düşünürken Can Yücel’in mısralarına takıldı aklım. O da aynı şeyleri düşünmüş. Keyif alacağınızı düşünerek Can Yücel’den alıntı yapmak istiyorum.

Körü körüne yaşamak

Bağlanmayacaksın bir şeye, öyle körü körüne.
“O olmazsa yaşayamam” demeyeceksin.
Demeyeceksin işte.
Yaşarsın çünkü.
Öyle beylik laflar etmeye gerek yok ki.
Çok sevmeyeceksin mesela. O daha az severse kırılırsın.
Ve zaten genellikle o daha az sever seni, senin o’nu sevdiğinden.
Çok sevmezsen, çok acımazsın.
Çok sahiplenmeyince, çok ait de olmazsın hem.
Çalıştığın binayı, masanı, telefonunu, kartvizitini…
Hatta elini ayağını bile çok sahiplenmeyeceksin.
Senin değillermiş gibi davranacaksın.
Hem hiçbir şeyin olmazsa, kaybetmekten de korkmazsın.
Onlarsız da yaşayabilirmişsin gibi davranacaksın.
Çok eşyan olmayacak mesela evinde.
Paldır küldür yürüyebileceksin.
İlle de bir şeyleri sahipleneceksen,
Çatıların gökyüzüyle birleştiği yerleri sahipleneceksin.
Gökyüzünü sahipleneceksin,
Güneşi, ayı, yıldızları…
Mesela kuzey yıldızı, senin yıldızın olacak.
“O benim” diyeceksin.
Mutlaka sana ait olmasını istiyorsan bir şeylerin…
Mesela gökkuşağı senin olacak.
İlle de bir şeye ait olacaksan, renklere ait olacaksın.
Mesela turuncuya, ya da pembeye.
Ya da cennete ait olacaksın.
Çok sahiplenmeden,
Çok ait olmadan yaşayacaksın.
Hem her an avuçlarından kayıp gidecekmiş gibi hem de hep senin kalacakmış gibi hayat.
İlişik yaşayacaksın. Ucundan tutarak…

Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

İlk aşık olduğumda 18 yaşındaydım. İlk görüşte bir aşktı bu. Onu gördüğümde yanımdaki arkadaşıma şöyle demişim tabii ki ben hiç hatırlamıyorum; “İŞTE ARADIĞIMI BULDUM”

Neydi ki aradığım ilk bakışta bulduğumu anladım. Hiç konuşmadan. Kimdir, nerede yaşar, bunların hiç birini sormadan aradığımı bulduğuma karar vermişim. Her zaman yazıyorum ki aşk ayakları yere basmayan mantığın hiç olmadığı bir duygudur. Onda ne bulduğumu bana sorsalardı inanın ki asla söyleyemezdim. Ama biliyor musunuz ki o kişiyle ben sadece 3 ay görüştüm. Bu üç aylık görüşmede sadece el ele tutuşmuştuk. Bir daha da onu hiç görmedim. Ama uzun yıllar unutamadım. Hani derler ya ilk aşk unutulmaz diye.

Daha 28 yaşındayken cephede vurulup ölen yazar Alain Fournier, “Adsız Ülke” adlı romanında bir görüp aşık olduğu ama bir daha unutamadığı aşkını bakın nasıl anlatıyor;

“Ve Paris’te bir gün Ağustos’un beşi, Grand Palais civarlarında aşk beni keşfediyor. Önce gözlerim, ardından yüreğim, bir saniyelik zaman aralığında Yvonne’u sevdim.

İsmiyle tanımadım ben onu. Kimliğini, aile fotoğraflarını, ilk dişini hiç görmedim. Giysilerin içindeki hareketlenmelere takıldı bakışlarım. Kelimelerinde duyduklarım ilgimi çekti –gözlerinin rengine bile bakmadı-. Tesadüfleri büyülü, hissi yabancı, heyecanı cezbediciydi. Havayla, geceyle, kullandığı parfümle, müziğin tınısıyla ilgisi yoktu. Anlık kararlar gidişatını belirledi. Bedeninin kıvrımları ve ellerinin dansı.

Rüyalarıma hükmediyor kadın. Gelecekte yanımda görmek istediğim, sokakta takip ettiğim, kalbimin hakimi Yvonne. Aylarca evinin önünde, sokaklarda, kanalın kenarında onu arıyorum. Onlarca mektup yazıp ceplerimde saklıyorum. Bir gün yeniden görme umudumu hiç yitirmeden. Avareliğin katili tutkular, başka kadınları da görüş açımdan kaldırıyor. Bir çöp kutusundan ya da tabeladan daha fazla ilgimi çekmiyorlar.”

İlk aşk böyle bir şey işte. “Bir saniyelik zaman aralığında Yvonne’u sevdim.” diyor.

Nasıl bir tutkudur ki bu, başka kadınlar yok oluyor aşığın gözünde. Ben de aynı duyguyu yaşamıştım. Hatta gözümün başka erkeği görmesi değil, dünyada sadece ikimiz var sanıyordum. O dönem dünya durmuştu sanki.

Kanadalı bir Kızılderili olan Oriah Mountain Dreamer bir şiirinde aşık olanın bir aptal gibi görünme riskini göze alması gerektiğini ifade ediyor; “Kaç yaşında olduğun beni ilgilendirmiyor. Aşk için, hayallerin için, yaşıyor olma serüvenin için, bir aptal gibi görünme riskini göze alıp almayacağını bilmek istiyorum.”

Şair çok haklı. Aşk insanı gerçekten aptal yapıyor. Aşık olmak gerçekten bir risktir. Hani eski yazılarımdan birine şöyle bir başlık atmıştım: AŞK İNSANIN BAŞINA GELEN EN GÜZEL FELAKETTİR

Ben o felaketi çok seviyorum. Siz başınıza gelen aşk felaketini nasıl anlatırsınız. Bence yazın. Şu andaki duygularınızı yazın. Yıllar sonra okuyunca inanın çok şaşıracaksınız.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Bir erkeğin hayatına kim bilir kaç kadın girer ve çıkar? Hangisine sevgilim, hangisine kadınım diye hitap eder acaba? İkisinin arasında ne fark var diyeceksiniz. Çok fark var. Şimdi ben kadın gözüyle erkekleri yazmak istiyorum. Ya da olmasını istediğim gibi yazıyorum. Yanlış isem lütfen beni mailleriniz ile uyarınız.

Bir erkeğin hayatına giren kadınların hepsi sevgilidir. Ama bir tanesi vardır ki ona sadece “KADINIM” diye hitap eder. Sevgilim dediği, günlerini gün ettiği, hoş vakit geçirdiği, bazen boşluğunu dolduran, bazen hüzününü dağıtan, bazen onu eğlendiren, bazen onu dertlerinden uzaklaştıran ya da boş zamanlarını doldurandır. Hatta onunla evlenebilir bile. Çocukları bile olur. O artık çocuklarının annesidir. Bir insan olarak onu sever. Ona zarar gelmesini istemez. Bir zaman sevgilim dediği şimdi resmi olarak karısıdır.

Bir erkek “kadınım” diye hitap ettiği zaman ona yüklediği anlam bambaşkadır. Onun içinde şevkat, sevgi, aşk, sahiplenme, kıskançlık, onunla gurur duyma, koruma hissi ve kimseyle paylaşamama vardır. Artık dünyaya neden geldiğini biliyordur. Hayatının anlamı vardır artık. Aradığı sadece o’dur. Onu bulmak ve onunla yaşamak için doğmuştur. Onun olmadığı bir yaşam düşünemez. Çok emindir, tanrı onu sadece kendi için yaratmıştır. Dünyada bir tek o ve kendisi vardır. Onun için canını verebilir. Bu aşktan da öte bir şeydir. Bu bir tutkudur. Bu mantığın bittiği yerde başlayan bir duygudur. Bu kadınım dediği kişinin resmi nikahlı karısı olması şart değildir. Ama zaman zaman karım diye bile hitap eder.

Bu duyguların en güzel örneğini ünlü şair Bedri Rahmi Eyüboğlu yaşamıştır. Bedri Rahmi Eyüboğlu, Eren Hanım’la evlidir. Ancak Mari Gerekmezyan’a aşık olmuştur. Mari, Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun asistanlik yaptığı Güzel
Sanatlar Akademisi’nin heykel bölümüne misafir ögrenci olarak gelmistir.

1949’da bir gün İstanbul Büyük Kulüp’teki bir toplantıda davetliler, Bedri Rahmi Eyüboğlu’ndan bir şiir okumasını isterler. Eyüboğlu ayağa kalkar ve Karadut’u okumaya baslar:

“Karadutum, çatal karam, çingenem
Nar tanem, nur tanem, bir tanem
Ağaç isem dalımsın salkım saçak
Petek isem balımsın ağulum
Günahımsın, vebalimsin.
Dili mercan, dizi mercan, dişi mercan
Yoluna bir can koyduğum
Gökte ararken yerde bulduğum
Karadutum, çatal karam, çingenem
Daha nem olacaktın bir tanem
Gülen ayvam, ağlayan narımsın
Kadınım, kısrağım, karımsın.”

Bedri Rahmi, şiiri okurken aniden gözlerinden yaşlar süzülür. Salondaki herkes niye ağladığını anlamıştır. Çünkü aşklarını bütün İstanbul bilmektedir. O anda yanında oturan Eren Eyüboğlu da anlamıştır. Çünkü şiirde “kadınım, kısrağım, karımsın” dediği kadın kendisi değildir.

Görüldüğü gibi erkekler sadece nikahlı karılarına kadınım ve karım kelimelerini kullanmıyorlar. Bu bambaşka bir duygu. Bunun adı aşk. Doğa üstü bir duygu. İnsanın vücut kimyasını değiştiren, ruhunda volkanların patlamasına neden olan bir duygu. Onu bulduktan sonra kaybetmek ise çok acı verir. Bunu en iyi Ercan Saatçi’nin yazdığı ‘Yastayım’ adlı şarkı sözü anlatıyor:

Yoksun yine varlığım sürünüyor
Sensizliğim bilinmiyor
Sen gittin gideli ellerim hep titriyor
Kalbim bu acıyı saklıyor

Yıllar sonra bile hiç kimseye söylemedim
Bu sevdayı kalbime gömdüm ve sen öldün
Şimdi eşim dostum beni hastayım sanıyor
Yastayım hiç kimse bilmiyor
……………………..
Yaşlandım artık bıraktığın gibi değilim
Üstelik bir kızım var evliyim

Ne mutlu bütün bu güzel duyguları gerçekten bir ömür boyu bir yastığa baş koyduğu, hayatı birlikte yaşadığı ve çocuklarının annesine duyabilen erkeklere.

Bu yazıyı yazdıktan sonra fikirlerine güvendiğim erkek arkadaşlarıma sordum. “Hangi kadına kadınım diye hitap edersin?” diye; “Kadınım kelimesinin içinde cinsellik vardır. Çok özel biri olması gerekmez” dediler. Çok hayret ettim. Oysaki kadın gözüyle kadınım kelimesi çok özeldir ve her kadına söylenince anlamı kalmaz. Neyse ben bu yazımı değiştirmedim. Aynen yayına girmesini istedim. Sizlerden gelecek mailleri merakla bekliyorum.

Şimdi diyeceksiniz ki, sen bir kadın olarak erkeklerin duygularını bu kadar iyi nereden biliyorsun. Çok haklısınız.
Peki bana “KADINIM” diye hitap edilmiş olamaz mı 🙂

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Yazabilmek için sürekli okuduğumu yazılarımda sürekli ifade ediyorum. İnsanın ne yapmak istediğine karar vermesi hayatı keyifli yaşamasına neden oluyor. Böylece Eflatun’un dediği gibi kendimi fethediyorum: “İNSANIN KENDİNİ FETETMESİ, ZAFERLERİN EN BÜYÜĞÜDÜR”

Bugün size haftalık çıkan K Dergisi’nden alıntı yapmak istiyorum. Amerikalı şair ve yazar Jack Kerouac’un kendi hayatını anlatışı bana harika geldi. Öncelikle daha küçük yaşlarda ne olmak istediğine karar verişi ve bütün gücüyle tek bir hedef üzerine çalışması başarısının nedeni olmuş. Şöyle ifade ediyor;

“Daha on yaşına gelmeden yazar olmayı kafama koymuştum. Sürekli yazıyordum, her an her yerde. Yürürken bile yazdığım oluyordu. Kafama bir direk patlayana ya da ayağıma bir taş takılıp asfalta yapışana dek yazıyordum. Sonra ayağa kalkıp kaldığım satırdan devam ediyordum. Anneme, babama ve arkadaşlarıma uzun uzun mektuplar yazıyordum. Gün içinden fotoğraflar çekip, her küçük ayrıntısını yazıyordum bu fotoğrafların. Yazdıklarım satırlarla ifade edilen yaşam fotoğraflarıydı.”

Bir hedefin peşinden koşabilmemiz için öncelikle bir hedefimiz olmalı. Sonra da deli gibi peşinden koşmalıyız. Hiç birimizin hayatı birbirine benzemiyor. Benzemesi de gerekmiyor. Başkalarına benzemek için uğraşmamalıyız. En iyisi özgün bir hayatımız olması. Bize özgü, sadece bize özgü. Bundan da asla utanmamalıyız.

Yazarın notlarından devam edelim bakın nasıl bir düşünce yapısı var:

“Canımın sıkıldığı bir gün bilmediğim bir gemiye atlayıp dünyanın değişik yerlerini görmeye karar verdim. Kendime müthiş eğlenceler düzenledim. Singapur barlarında polo sopası salladım, Avustralya’da at yarışı oynadım, Bombay’da sokak serserileriyle dalaştım, pislik yuvası Karaçi’de kendi ihtilalimi yaptım ve bunu Marsilya’dan başlatıp öbür tarafa kadar yaydım. Hayatım boyunca ait olduğum yeri aradım. Yaşımım ve yazdıklarımla toplumun kalıplarını kırmaya çalıştım hep. Kafamın içindekileri yıkmak için çok uğraştım. Çok özgür kaldım, çok dolaştım, çok açıldım. Zihnimin içine çöreklenmiş o eski dünyayı yerinden söküp attım. Galiba hep mutluluğu aradım ama mutluluğun yolu, mutluğun harika, garip bir düş olduğunu anlamaktan geçiyor. Zaman ise tozun bile demirden olduğu katranlı çukur sadece. Her taşın altına elimi sokmaktan çekinmedim. Spor muhabirliği, inşaat ameleliği, askerlik, yemek dağıtıcılığı, kamarotluk, kasaplık, garsonluk, bulaşıkçılık, orman yangın gözcülüğü, demiryolları işçiliği…Şimdi sadece takılıyorum. Ama ben daha çok çılgın insanları kale alırım. Yaşamak için çıldıranları. İçlerindeki ateşi tutkuyla besleyenleri. Yıldızların arasına ağ örmeye çalışan bir örümcek çılgınlığında tek bir mumla dünyayı aydınlatmaya kalkanları severim. Neredeyse tüm hayatım boyunca seyahat ettim ve yazdım. Günlük kaygılarla ömür tüketen insanlar gördüm. Otuz dört yaşına kadar araba kullanmadım, hiç ehliyetim olmadı. Çocukluğundan beri araba kullananlar ve ilk fırsatta ehliyet sahibi olanlar tüm ömürlerini ev-iş arasında yol yaparak harcarken ben dünyayı gezdim. Garip bir tezat…”

Farkında mısınız bizden bahsediyor 🙂 Büyük şehirlerde yaşayan bizler, hayatımız arabaların içinde iş-ev arasında geçti ve geçiyor. Tatil demek, yılda bir kere bir hafta deniz tatili oldu 🙂

Devam edelim:

“Yalnız kalmaya, bilgelik kazanmaya çalışıyordum. Yaşamın keyfini tam kalbinden yakalamaya uğraşıyordum. Bu durum beni yangın gözcülüğüne sürükledi. Doğa koşulları altında, tamamen yalnız başıma, ormanın tam ortasında altmış üç gün ve gece, sonsuza dek ıssız kalmaya mahkum bir dağda sonsuzluğu aradım. Kayalara ve ağaçlara hiçliğin anlamını sordum zaman zaman. Yanıt boşlukta kükreyen kocaman bir sessizlikti. Yıldızları o kadar uzun zaman izledim ki onların birer sözcük olduğunu düşünüyorum artık. Bedenim dünyanın hangi ücra köşesine kavrulursa kavrulsun doğanın hüküm sürdüğü bu evrende her şey beynimin içinde olup bitiyor. Kafamın içindeki önyargılardan kurtuluyorum ve yaşamı olduğu gibi seviyorum.”

Yazarın hayatı beni çok etkiledi ve sizinle paylaşmak istedim. Biraz daha özgür yaşamalıyız, biraz daha hayatın tadına bakarak yaşamalıyız diye düşünüyorum. Hani geçen haftalarda Ataol Behramoğlu’nun bir şiirini yazmıştım size. Kusura bakmayın ama tekrar yazmak istiyorum. Hayatı doya doya yaşayanlara selam olsun…

YAŞADIKLARIMDAN ÖĞRENDİĞİM BİRŞEY VAR

Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var:
Yaşadın mı, yoğunluğuna yaşayacaksın bir şeyi
Sevgilin bitkin kalmalı öpülmekten
Sen bitkin düşmelisin koklamaktan bir çiçeği
İnsan saatlerce bakabilir gökyüzüne
Denize saatlerce bakabilir, bir kuşa, bir çocuğa
Yaşamak yeryüzünde, onunla karışmaktır
Kopmaz kökler salmaktır oraya
Kucakladın mı sımsıkı kucaklayacaksın arkadaşını
Kavgaya tüm kaslarınla, gövdenle, tutkunla gireceksin
Ve uzandın mı bir kez sımsıcak kumlara
Bir kum tanesi gibi, bir yaprak gibi, bir taş gibi dinleneceksin
İnsan bütün güzel müzikleri dinlemeli alabildiğine
Hem de tüm benliği seslerle, ezgilerle dolarcasına
İnsan balıklama dalmalı içine hayatın
Bir kayadan zümrüt bir denize dalarcasına
Uzak ülkeler çekmeli seni, tanımadığın insanlar
Bütün kitapları okumak, bütün hayatları tanımak arzusuyla yanmalısın
Değişmemelisin hiç bir şeyle bir bardak su içmenin mutluluğunu
Fakat ne kadar sevinç varsa yaşamak özlemiyle dolmalısın
Ve kederi de yaşamalısın, namusluca, bütün benliğinle
Çünkü acılar da, sevinçler gibi olgunlaştırır insanı
Kanın karışmalı hayatın büyük dolaşımına
Dolaşmalı damarlarında hayatın sonsuz taze kanı
Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var:
Yaşadın mı büyük yaşayacaksın, ırmaklara, göğe, bütün evrene karışırcasına
Çünkü ömür dediğimiz şey, hayata sunulmuş bir armağandır
Ve hayat, sunulmuş bir armağandır insana

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Mutsuzluğumuzun nedenlerinin en başında stres geliyor. Bugün stres ile ilgili nedenleri ve kurtulmanın yollarını yazmak istiyorum.

Stresin nedenleri

1- Anı yaşayamadığımız için
2- Yaptığımız işi sevmediğimiz için
3- Evliliğimizden memnun olmadığımız için
4- Maddi imkansızlıklar içinde olmamız
5- Affetmediğimiz için
6- Hadi dostlar sınava diyemiyoruz
7- Vazgeçemediğimiz için
8- Kızgınlıklarımızı ifade edemediğimiz için
9- Çocuklarımıza ne vereceğimizi bilemiyoruz
10- Çocuklara yönelip kendimizi unutuyoruz
11- Eşimizle birlikte adım atamıyoruz
12- Her konuyu negatif olarak anlatıyoruz
13- Başkalarının yanlışlarının bedelini biz ödüyoruz
14- İlişkilerimizi sonuna kadar yaşamıyoruz
15- Ayrılıkları ve bitişleri kabullenmiyoruz
16- Bazı insanlar sürekli ağlar
17- Korkularımız (yalnız kalma, terk edilme, tanımadığımız korkular ..vs..)
18- İhanet ve nedenleri
19- Empati yapamamamız
20- Depresyonda olduğumuz halde doktora gitmememiz
21- Bir hedefimimizin olmaması
22- Kıskançlık
23- Özgür olmadığımız için
24- Bağımdaşlığa son veremememiz

Stesten neden kurtulamıyoruz?

Mutsuzluğun kaynağını bilmiyoruz
Bir bilene sorma alışkanlığımız yok
Stresten gerçekten kurtulmayı istemiyoruz
Ağlamayı seviyoruz
Hedefleri elde edince keyfini çıkaramıyoruz
Ben kimim cevabını bilmiyoruz
Özgürlük için savaşmıyoruz
Stersten kurtulmanın yolları

1- En büyük mutluluk, mutsuzluğun kaynağını bulmaktır
2- Bütün streslerimizi kağıda yazalım
3- Sorunları tek tek ele alıp artı ve eksilerini yazalım
4- Eğer sorunu şimdi çözmemek yani beklemek bize ileride artı katacaksa rafa kaldıralım
5- Yapılması gereken her şeyi ajandaya yazalım
6- Zamanı planlayalım
7- Hedefler koyalım
8- Anı yaşamayı öğrenelim
9- Bütün yarım işleri bitirelim
10- Spor yapalım
11- Sağlıklı olmayı hedef edinelim
12- Bağımdaşlıktan kurtulalım

Bu yazdıklarımın her bir satırı ayrı bir yazı konusu. Zaman içinde detaylara girerim. Bu yazımda sizi olumsuzluklarla sıkmak istemiyorum. Yazdığım bu maddeleri hiçbir kitapta okumadım. İnanın ki hepsinde yaşanmışlık var. Bunlar pratik hayatta başımdan geçenlerden çıkarttığım derslerin sonuçları. Umarım sizlere de faydalı olur.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Gazeteleri okurken bir elimde makas bir elimde kalem ile okuyorum. Neden mi? Çünkü beni motive eden o kadar çok olay oluyor ki. Bütün haberlere bakış açım değişti artık. İnsanlar neyi nasıl başarmışlar diye arayış içinde olduğumdan bir haber görünce hemen kesiyorum. Önce kendim motive oluyorum. Sonra seminerlerde örnekler vererek anlatıyorum. Bugün beni motive eden bir haberi sizinle paylaşmak istiyorum. Haber üzüntülü olarak başlıyor. Ama sonra nasıl başardığını görünce içime umut doğdu. Haber 1 Ağustos 2006 tarihinde Hürriyet Gazetesi’nde çıkmıştı:

Manisa Gölmarmaralı sanayici Gazanfer Sanlıtop, 1992’de kanser oldu, midesinin dörtte üçü ve safrakesesi alındı. Hayata küsmek yerine işine sarılan Sanlıtop, kanserle mücadele ederken bir fabrika kurup, ABD’lilere sattı. İlk fabrikasını büyüttü 45 ülkeye ihracat yapıyor.

“1940’ta Manisa Gölmarmara’da doğdum. Ailem 500 yıl önce Karaman’dan Makedonya’ya gitmiş, 1925’te babam tekrar Türkiye’ye göç etmiş. Önce İzmir’e sonra da Gölmarmara’ya yerleşmişler. Babam da girişimciydi, Gölmarmara’da tuğla kiremit imalatı ve bakkallık yapıyordu. Dedemiz de Manastır’da kereste imalatı, değirmencilik yaparmış. Aileden girişimciliği öğrenmişim.”

Antibiyotik kullandım kanserim ortaya çıktı

Gazanfer Sanlıtop kanser teşhisini şöyle anlatıyor: “Kulağım iltihaplandı bir antibiyotik kullandım ve mide kanaması geçirdim. Böylece kanser ortaya çıktı. 16 Aralık 1992’ydi ve teşhis konuldu. 21 Aralık’ta midemin dörtte üçünü safra kesesiyle birlikte alındı. Uzun süre kemoterapi gördüm. Hiç iyi sonuç vermedi, moralimiz bozuldu ama aynı zamanda da fabrika inşaatım sürüyordu ve iki kolumda iki adam inşaata giderek Teknopolimer’i kurduk, işlettik. Büyüttük ve Amerikalılara sattık. Kemoterapiden sonra tahliller çok kötü çıkınca ABD’ye gittim ama orada da ’yapacak bir şey yok’ dediler. Ben de bir daha kafaya takmadım. Sadece bir kez bu duruma söylendim o da ameliyattan bir gece önce ’Allahım çok gencim, daha 53 yaşındayım’ dedim.”

Kanser olunca çok daha verimli oldum

Gazanfer Sanlıtop, kanserle mücadele ederken bir anda ’şiirler, sevgi ve tecrübe’ üzerine kitaplar yazmaya başlar. Sanlıtop, “Şimdi 10’uncu kitabım basılacak. Adı da ’Ayrık Otu’; Çiftçiler bilirler ayrık otu kanser gibidir iyi temizlemezsen tarlayı mahveder. Kanser gibi yani. Belki de bu kitaplar hastalığın meyvesidir. Bir arkadaşım anlatmıştı bir kayısı ağacı varmış, üç beş meyve verirmiş. Sonra bir anda çok meyve vermiş. Ziraat mühendisi arkadaşını çağırmış ve sormuş ’niye böyle oldu?’ Meğerse ağaca bir çamaşır ipi bağlanmış ama sonra ip kopmuş ağaçtaki bağlı kısım boğum şeklinde kalmış ve ağacı sıkmaya başlamış. Ağaç öleceğini anlayıp çok meyve vermeye başlamış. Ben de acaba öleceğim diye korkudan mıdır nedir bir şiir kitabıyla başladım sonra 10 kitap çıktı. 1997’de umreye gittiğimde Kabe’yi tavaf ederken ’en iyi dua içinden gelendir’ diye bir şeyler söyledim. Otele dönerken de bir kağıda yazdım. Bundan sonra şiirler çoğaldı kitap olarak basıldı. Sonra başka kitaplar oldu. Bana ’bravo kanseri yendin’ diyorlar. Ben de durumu kendimce şöyle açıklıyorum: “Binbir derdi olsa da sevilir yalan dünya/Hayat denen muamma fanilerce bilinmez/Ümidini kaybetme isyan etme tanrıya/İnsan ecelden ölür hastalıktan ölünmez.”

Kafaya takmamanın ne kadar önemli olduğunu bu haberle daha iyi anladım. Yukarıdaki paragraftaki cümleyi tekrar buraya almak istiyorum. Beni en çok motive eden cümle bu olmuştu: “Kemoterapiden sonra tahliller çok kötü çıkınca ABD’ye gittim ama orada da ’yapacak bir şey yok’ dediler. Ben de bir daha kafaya takmadım.”

Hayatımızdaki olumlu ya da olumsuz olayları düşüncelerimiz ile büyütüyoruz. Madem ki ben büyütüyorum o zaman mutlulukları büyütmeyi tercih ederim. Yapabileceklerimizi yaptıktan sonra hayata teslim olmak gerekli diye düşünüyorum. Çünkü mutluluk varılması gereken bir nokta değil, bir yoldur. Bu yola da hayat deniyor. Eğer sadece mutluluklarımızı varacağımız hedeflere saklarsak o noktaya vardığımızda belki de hayat bitmiş olacak. Onun için bize sunulan bu güzel hayatı yaşamaya bakalım mutluluk nasıl olsa arkamızdan gelecektir. Burada size güzel bir anektot yazmak istiyorum:

“Büyük kedi, kuyruğuyla oynayan küçük kediye sordu:
– Neden kuyruğunu kovalayıp duruyorsun?
Küçük kedi şöyle yanıt verdi:
– Bir kedi için en güzel şeyin mutluluk, mutluluğun da kuyruğumda olduğunu öğrendim. Kuyruğumu kovalıyorum, kovalıyorum..Sonunda onu yakaladığım zaman, biliyorum ki, mutluluğu yakalamış olacağım.
Yaşlı kedi gülümsedi;
– Gençken ben de senin gibi, mutluluğun kuyruğum olduğuna inanıyordum. Yıllar geçtikçe anladım ne zaman ki kovalasam o benden uzaklaşıyor, ne zaman kendi işime baksam, o hep peşimden geliyor.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Merhaba Tülay Hanım, nereden ve nasıl başlamalı bilmiyorum ve neden siz onu da bilmiyorum ama anlatmak ve sormak istiyorum. Şu günlerde içinde olduğum durumdan dolayıdır ki hisler ile ilgili düşünmekteyim. Aslında bu aylardır anlamaya çalıştığım bir konu. Öncelikle hayata hisleriyle yön veren birey olarak birçok açıdan inceledim durumu ya da yaşadım. Ama benim bazı sorularım olacak (her ne kadar saçma da olsa). Ben hislerimin iyilik ve kötülüğünü, amaçlı mı yoksa amaçsız mı olduğunu, kendi adalet anlayışımla yargılayıp, temizliğine kanaat getirdikten sonra yaşamak istiyorum. Ancak tüm yargılamalardan sonra hislerimi karşımdakine gösteremiyorum. Hatta göstermiyorum. Çünkü buna gerek olmadığını düşünüyorum. Hisler de enerjinin kaynağı sayılırsa nasıl oluyor da bu kadar temiz hisleri karşımdaki alamıyor da, illaki benim bir şeyler göstermem gerekiyor. Görme gereği duyan, şekle veya maddeye önem veriyor sayılmaz mı? Hislerin şekille ve maddeyle bir ilişkisi var mıdır? Saygılar, Serkan.

Sevgili Serkan,

Amerikalı Psikolog Dr. Daniel Goleman duyguyu bir his ve bu hisse özgü belirli düşünceler, psikolojik ve biyolojik haller ve bir dizi hareket eğilimi anlamında kullanıyor.

Duygularımız yol göstericidir ve bizi yönlendirir. Peki bunlar nedir diye sorarsan; Öfke, hiddet, kızma, kin, nefret, üzüntü, acı, keder, korku, zevk, sevgi, aşk, anlayış, güven vs. Tabii ki bunlar da kendi içlerinde birçok duyguya ayrılabilir ve hepsi için sayfalarca yazı yazılabilir. İnsanın kendi duyguları ile yüzleşmesi demek kendini tanıması demektir. Kendi duyguları ile yüzleşmeyen insanın söylediği ile yaptığı arasında fark olur.

“OLGUN İNSAN, GÜZEL SÖZ SÖYLEYEN DEĞİL, SÖYLEDİĞİNİ YAPAN VE YAPABİLECEĞİNİ SÖYLEYEN ADAMDIR” KONFÜÇYÜS

Duygularımızla yüzleşmeyince neyi neden yaptığımıza kendimiz bile karar veremeyiz. Sevgili Serkan inan ki bu o kadar kolay bir şey değil. Kendini bu kadar hırpalama. Duygularımızı tanımamız bir ömür boyu sürüyor. Sen düşünen bir insan modelisin. Kendini tanımak için yaptığın mücadelen için seni kutluyorum. Ancak yazında duygularını iyi ve kötü olarak yargıladıktan sonra karşındakine bu hisleri söylemediğini ifade ediyorsun. Kendisi anlamalı diyorsun.
Dünyada 6 milyar insan var. Yani 6 milyar birbirine benzemeyen değişik insan var. Bunun neden böyle olduğunu bana sakın sorma. Bu çok derin bir konu. İnsanlık binlerce yıldır bunun nedenlerini araştırmakla meşgül. Bu değişikliği etkileyen gelenekler, iklim şartları, kültürler gibi birçok nedene dayanıyor. Aynı iklim şartlarında yaşayan insanların bile farklılıkları var. Hepsini bırak aynı evin içinde doğup büyüyen insanların bile duyguları değişiktir. Eğer duygularımızı karşımızdakine söylemezsek bizi nasıl tanıyacaklar. İnsanları diğer canlılardan ayıran en belirgin özellik akıl ve konuşmadır. Tanrının bize verdiği bu özelliği kullanarak diğer insanlarla iletişim kurmalıyız. Kendimizi iyi ifade etmek çok önemlidir. Karşımızdakine kendimizi ne kadar açık ve net ifade edersek o kadar iyi iletişim kurabiliriz. Bu her konuda aynı düşüncede olacağımız anlamına gelmez tabii. Bak ALBERT LİPPMANN ne diyor;

“HERKES AYNI ŞEYİ DÜŞÜNÜYORSA, HİÇ KİMSE BİR ŞEY DÜŞÜNMÜYOR DEMEKTİR.”

Farklı düşünmek hayatın güzelliğidir ve bizi zenginleştirir. Bütün insanların her konuda aynı şeyi hissetmesi ne sıkıcı olurdu. Bir sürü kitap okuyoruz. Hayata dair bir sürü şey öğreniyoruz. Bu okuduklarımız sayesinde kendimizi tanıma fırsatı buluyoruz. Öğrendiklerimiz ile ya daha mutlu oluyoruz ya da mutsuz oluyoruz. Başka fikirler bizi besler. Aklımızı kullanmak çok iyidir ama başkalarının aklına da saygı duymak zorundayız.

“AKILLI İNSAN AKLINI KULLANIR, DAHA AKILLI İNSAN BAŞKALARININ AKLINI DA KULLANIR.” BERNARD SHAW

Ben kendimi tanımak için insanları gözlemleme ile başladım. Stresten kurtulmak için çevremdeki insanları inceledim. Bu konuda tanımadığım insanlara ulaşmak için de onların kitaplarını okudum. Sonuç olarak stresten nasıl kurtulacağıma karar verdim. Büyük düşünürler bu konulara çok kafa yormuşlar. Onları okumak hepsini aynen kabul anlamına gelmiyor. Bu sadece kendimi tanımama yardımcı oldu. Goethe bu konuda harika bir söz söylemiş. Uzun süredir bana yol gösterici oldu : “İNSAN KENDİNİ YALNIZCA İNSANDA TANIR”

İnsanın kendini iyi tanıması bir müddet sonra iyi ifade etmesine yol açıyor. Daha sonra söylediklerimi daha nasıl iyi nasıl anlatabilirim diye düşünmeye başlıyor. Şimdi tam sırası gelmişken güzel bir anektot anlatmak istiyorum:

Padişah bir sabah kalkmış heyecan içinde. Bir rüya görmüş. Bu rüyanın anlamını merak etmiş. Hemen ülkeye haber salınmış. En iyi rüya tabiri yapan bulunmuş. Padişah rüyasını anlatmış. Rüya tabiri yapan şöyle yorum yapmış; “Padişahım, bu rüyanın anlamı şudur, bütün sevdikleriniz ölecek.” Padişah çıldırmış. Sinirlenmiş, bağırıp çağırıp adamı saraydan attırmış. Yaverlerine emir vermiş. Bana başka birini bulun demiş. Yaverleri başka bir rüya yorumcusu bulup getirmişler. Padişah tekrar rüyasını anlatmış. Adam düşünmüş ve şöyle bir yorum yapmış; “Padişahım siz çok uzun ömürlü olacaksınız. Hatta çok sevdiğiniz dostlarınızdan bile uzun ömürlü olacaksınız.” Padişah buna çok sevinmiş.

Sevgili Serkan, hislerimizi anlatmak demek kendimizi anlatmak demektir. Karşımızdakinin anlamasını beklemeye inan ki ömrümüz yetmez. Şunu da ifade etmek istiyorum. Bir gün gelir öyle biriyle karşılaşırsın ki söze gerek olmadan gözlerinle anlaşırsın. İşte aradığımı buldum dersin. Ama bu tip insanlar hayatımızda azdır. Zaten bulduğumuzda onlar bizim en iyi dostlarımız veya aşkımız olur. Ama hayatımızı 2-3 kişi ile geçiremeyiz. Yüzlerce insanla muhatap oluyoruz. Bizi anlamalarını beklemek zaman kaybı olur diye düşünüyorum. Bilmiyorum ben duygularımı iyi anlatabildi mi?

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

“İnsan kendini yalnızca insanda tanır” cümlesi Goethe’ye aittir. Bu sözü bugün kullanmak istedim. Çünkü zaman zaman ne istediğimize karar veremediğimiz anlar oluyor. Bazen zorlanıyor kendi duygularımızı bile tanımıyoruz. Karşımızdaki kişide aradığımız özellikler konusunda çok emin olmadığımız anlar oluyor. Bugün size Kanadalı bir Kızılderili’nin harika bir şiirini yazmak istiyorum. Belki duygularınıza tercüman olur:

Geçinmek için ne yaptığın beni ilgilendirmiyor. Neyi özlediğini, kalbinin arzuladığı şeye kavuşmanın hayalini kurmaya cesaret edip edemediğini bilmek istiyorum.

Kaç yaşında olduğun beni ilgilendirmiyor. Aşk için, hayallerin için, yaşıyor olma serüveni için, bir aptal gibi görünme riskini göze alıp almayacağını bilmek istiyorum.

Ay´ının etrafında hangi gezegenlerin döndüğü beni ilgilendirmiyor. Kederinin merkezine dokunup dokunmadığını, hayatın ihanetlerince açılıp açılmadığını, daha fazla acı korkusundan kapanıp kapanmadığını bilmek istiyorum.

Saklamaya, azaltmaya ya da düzeltmeye çalışmadan benim ya da kendi acınla oturup oturamayacağını bilmek istiyorum. Benim ya da kendi neşenle olup olamayacağını, insan olmanın sınırlılığını hatırlamadan, bizi dikkatli ve gerçekçi olmamız için uyarmadan çılgınca dans edip coşkunun seni parmak uçlarına kadar doldurmasına izin verip vermeyeceğini bilmek istiyorum.

Bana anlattığın hikayenin doğru olup olmaması beni ilgilendirmiyor. Kendi kendine dürüst olmak için bir başkasını hayal kırıklığına uğratıp uğratamayacağını; ihanetin suçlamasına dayanıp, kendi ruhuna ihanet edip etmeyeceğini bilmek istiyorum.

Güvenebilir ve güvenilebilir olup olamayacağını bilmek istiyorum. Her gün sevimli olmasa da güzelliği görüp göremeyeceğini bilmek istiyorum. Benim ve kendi hatalarınla yaşayıp yaşayamayacağını; bir gölün kenarında durup gümüş ay´a ´EVET!´ diye bağırıp bağırmayacağını bilmek istiyorum.

Nerede yaşadığın ya da ne kadar paran olduğu beni ilgilendirmiyor. Keder ve umutsuzlukla geçen bir gecenin ardından, yorgun, bitap da olsan, çocuklar için yapılması gerekenleri yapıp yapmayacağını bilmek istiyorum. Kim olduğun, buraya nasıl geldiğin beni ilgilendirmiyor. Çekinmeden benimle ateşin ortasında durup durmayacağını bilmek istiyorum.

Nerede, kiminle, ne okuduğun beni ilgilendirmiyor. Diğer her şey bittiğinde seni ayakta tutan şeyin ne olduğunu bilmek istiyorum.

Kendinle yalnız kalıp kalamadığını ve o boş anlarda sana arkadaşlık eden kendini gerçekten sevip sevmediğini bilmek istiyorum.

Oriah Mountain Dreamer (Kanadalı bir Kızılderili)
Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Yorumsuz

Posted on: 28/02/2009

Size bu hafta yorum yapmak istemiyorum. Çünkü bugün size yazacağım bu şiirin her bir satırı için beş sayfa yazı yazabilirim. Ama hiç yorum yapmak istemiyorum. Rabindranath Tagore’ye ait bir şiir yazmak istiyorum. Öncelikle Rabindranath Tagore kimdir diye başlıcağım.

Rabindranath Tagore, 6 Mayıs 1861’de Kalküta’da doğdu. Atalarının kökü 11.yy’a dayanır. Bu soyun kurucusu Kanaj’lı bir Brahman’dı. Babası Maharshi Devendranath Tagore, varlıklı bir din adamıydı. Rabindranath, özel öğretmenlerden ders alarak orta öğrenimini yaptıktan sonra 17 yaşında Londra’ya gönderildi. Londra’da hukuk okudu. Burada edebiyat kültürünü geliştirdi. En çok etkisinde kaldığı edebiyatçı, doğaya yapıtlarında geniş yer veren İngiliz şair William Wordsworth’tür.

Ne çıkar ateşböceği sansalar bizi.
Düşünüyorum da,
Sanırım en büyük korkumuz olduğumuz gibi görünmek.
Yumuşacık kalbimizin fark edilmesi,
Naif yönlerimizin keşfedilmesi,
Cesaretsizliğimizin anlaşılması,
Korkularımızın paylaşılması
Sanki zarar göreceğimizin en büyük işareti.
Kabuklarımızın altında kendimizi saklamakta ne kadar da ustayız.
Ve ne kadar güçlü korunuyoruz, kalkanlarımızın ardında.
Hissedilmeden, el değmeden, sevgimizi göstermeden. Deniz minareleri, midyeler.
Kirpiler ve kaplumbağalar gibi.
Sahi koruyor mu bizi çatlamamış sert kabuk?
Kimse incitemiyor mu duygularımızı, inançlarımızı, benliğimizi?
Yoksa zarar mi veriyor bu ürkeklik, bu kabuk bize?
Hissettiklerimizi gölgeliyor, yansıtmıyor mu gerçek kimliğimizi?
Duygularımızı bastırıyor, el ele tutuşmamızı engelliyor mu?
Eğer bir yıldız gibi ışıl ışılsam ve bir yıldız kadar parlak.
Ne çıkar ateşböceği sansalar beni.?
Belki en hoyrat yürek bile ateşböceğinin
O uçucu, masum, sevimli çocuksuluğuna el kaldırmaya kıyamaz?
Güçlü kapıların arkasına kilitlemesem kendimi,
Korkaklığımı, sevgi isteğimi
En insani yönlerimi kayıtsızca sunabilsem
Bu sert kabuğun ağırlığından kurtulup
Bir kuş gibi uçacağım özgürce.
Anlaşılacağım ve bir ayna gibi yansıyacağım
karşımdakine.
O da çözülecek belki.
Samimi ve güvenliksiz, silahız biriyle göz göze gelince.
Oysa bir görebilsek bunu.
Kalmadı böyle insanlar demesek.
Güven duygusuna bu kadar muhtaç olmasak.
Kırılmaktan korkmasak. Yaralansak.
Ne olur bir darbe daha alsak.
Yeniden açsak kendimizi, atabilsek kabuğu.
Denesek.
Risk alsak.
Yanılsak.
Fark etmez.
Tekrar, tekrar bıkmadan denesek.
Ve kucaklaşsak yeniden.
Tıpkı eskisi gibi.
Ne olduğunu anlayamadığımız o 15 yıldan öncesi gibi.
O zaman fark edeceğiz.
Ne kadar özlediğimizi birbirimizi.
Neler biriktirdiğimizi,
kaybolan değerlerimizi ne kadar özlediğimizi.
Beraber geldik beraber gidiyoruz oysa.
Vakit az, paylaşmak, sarılmak için.
Yaşadığımız coğrafya zor, şartları ağır.
Yüreği daha fazla küstürmemek lazım.
Sırtımızda ağır küfeler, her gün katlanan.
Ve koşullar bir türlü düzelmeyen.
Sevgiye çok ihtiyacımız var.
Ufukta kara bir kış görünüyor.
Ancak birbirimize sokularak atlatırız o günleri.
Kırın o sert, o ağır kabuklarınızı.
Kurtulun bu yükten. Korumuyor o kabuklar, aksine zarar veriyor bize.
Yalnızlığa mahkum ediyor bizleri.
Hem hepimiz bir yıldızız.
Ne çıkar ateşböceği sansalar bizi.

Rabindranath Tagore

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Yazılarımdan etkilenip bana mail atanların sayısı gün geçtikçe artıyor. Ortak bir dert var. Bir çoğu aynı soruyu soruyor: “Birini seviyorum ama o bir türlü arkadaşlık teklifimi kabul etmiyor. Ne yapmalıyım?”

Bana danışmanlık için gelen bir çok kişi de aynı sorunları dile getiriyor. Bu durumda bazen sorun bizde bazen de karşı taraftadır. Karşı taraf sürekli aranmak, ilanı aşk sözcükleri duymak, ısrar edilmekten hoşlandığı içindir. Siz kendinizi biraz geri çektiğinizde bakın nasıl peşinizden gelecektir. Bir şeye sahip olma isteği ve onu elde etmek için çaba sarfetmek harika bir davranış ama boşa zaman kaybetmek de kötü bir şey. Şöyle bir durup olayı gözden geçirmek gerekli. Eğer vazgeçmeyi göze alabiliyorsanız hedefe ulaşmak daha kolay olur diyor Kon

Konfüçyüs’ün bu görüşünü anlattığı hikaye; “Konfüçyüs, öğrencilerin karşısına geçti. Elindeki vazoyu sallayarak, içine bir elma attı. Vazoyu ortaya bıraktı; “Elmayı vazodan çıkarmayı başaran öğrenci, elmayı yiyebilir”. Çocuklardan biri öne çıktı, hemen elini vazonun içine daldırdı, elmayı tuttu, çekti. Ancak, elini vazodan çıkaramadı: “Elimi çıkaramıyorum”, Konfüçyüs öğrencisine baktı; “Elmayı sıkı sıkı tutmaktan vazgeçmediğin sürece, elini çıkarman mümkün olmayacaktır”. Çocuk elmayı elinden bırakmak istemiyordu, biraz daha şansını denedi ama başaramayınca zorunlu olarak elmayı yeniden vazonun içine bıraktı. “Elmanın vazodan nasıl çıkarılabileceği konusunda sizin bir fikriniz var mı?” Öğrencilerin soran bakışları arasında Konfüçyüs vazoyu eline aldı, ters çevirdi, elini vazonun ağzına tuttu ve elma elindeydi. Çocuklar, bu basit çözümü görünce hep birlikte gülmeye başladılar. “Gülmeyin çocuklar. Bu çözüm, aslında göründüğü kadar basit değil”. Elindeki elmayı sallarken konuşmasını sürdürdü Konfüçyüs; “Bazen bir şeyi gerektiğinde bırakabilmek, en zor iştir. Çok istediğin bir şeyi bırakmak beceri gerektirir. Eğer bir şeyi zorla tutuğunuzda ulaşmak istediğiniz şeyi engellediğinizi görüyorsanız, o zaman onu özgür bırakmalısınız. Eğer bir şeyi yanlış yapıyorsanız o zaman buna son vermelisiniz. İşte o zaman hedefinize ulaşabilirsiniz.”

Büyük düşünür Konfüçyüs de hedefe ulaşmanın yolunun bazen vazgeçmek olduğunu ifade ediyor. Bazı insanlar üzerlerine ne kadar düşülürse o kadar kaçarlar. Hani kaçan kovalanır denir ya. Peki o zaman siz geri çekilseniz belki de o sizi kovalamak isteyecektir. Elde etme hırsı bazen ulaşmak istediğimiz hedefe zarar veriyor.

Çoğu zaman da elde etmek için aylarımızı ya da yıllarımızı verdiğimiz hedefe ulaştığımızda hiçbir manası kalmıyor. Peki ne oldu da isteğimiz bitti. Ya o hedefe ulaşana kadar geçirdiğimiz zaman öyle çok duygularımızı yormuştur ki, yani bütün enerjimizi harcamıştır ki elde etmenin keyfini çıkarmaya halimiz kalmaz. Çünkü yıpranma duygularının önüne geçmiştir ya da amaç sadece elde etmektir. Elde edince vazgeçersiniz.

LOGAN PEARSALL SİMİTH: “HAYATTA AMAÇLANACAK İKİ ŞEY VARDIR. ÖNCE İSTEDİĞİNİZE ULAŞMAK, SONRA ONUN KEYFİNİ ÇIKARTMAK. SADECE EN AKILLILAR İKİNCİYE ULAŞIRLAR.”

Peki biz elde etmek için yolunda ölmeyi bile göz aldığımız kişiyi elde edince neden vazgeçeriz. Çünkü gerçekten ne istediğimizi bilmediğimiz içindir. Sadece sahip olma hırsı ile uğraş verdiğimiz hedef bir anda önemini yitirir. O zaman hedeflerimizi seçerken doğru seçmek gerekir. Hedef belirlemek merdiven çıkmaya benzer. Önemli olan merdiveni doğru duvara dayamak. Yoksa merdivenin tepesine çıktığınızda merdivenin yanlış duvara dayalı olduğunu anlayınca, yapmanız gereken işi yapamadan aşağı inmek zorunda kalırsınız.

Hayat da bir merdiven gibidir. Sürekli inip çıktığımız bir merdiven. Bir merdivene çıkmak istediğimizde tepesine çıkıp çıkamayacağımızı biliriz. Merdiveni yeniden düzeltiriz. Belki yeterli eğim olmadığı için belki de sağlam bir merdiven olmadığı için çıkmayız. Düşeceğimizden emin olarak merdivene çıkmayız. O zaman neden bunu hayata uygulamıyoruz.

Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Yaşamın içinde birçok zorluklarla karşılaşıyoruz. Ömrümüz boyunca hep bu zorlukların cevaplarını bulmaya çalışıyoruz. Kiminin cevabını deneme yanılma ile buluyoruz. Kiminin cevabını birilerinden öğreniyoruz. Kimilerini hiç bulamıyoruz. Zorlanıyoruz. Oysaki yaşadığımız her duygunun karşılığı doğada var. Eğer dikkat edersek cevabını çiçeklerde veya böceklerde bulabiliriz.

Cesaretin bittiği yerde esaret başlar bir Hint masalına göre; Kedi korkusundan devamlı endişe içinde yasayan bir fare vardır. Büyücünün biri fareye acır ve onu bir kediye dönüştürür. Fare, kedi olmaktan son derece mutlu olacağı yerde bu kez de köpekten korkmaya başlar. Büyücü bu kez onu bir kaplana dönüştürür. Kaplan olan fare, sevineceği yerde avcıdan korkmaya başlar. Büyücü bakar ki, ne yaparsa yapsın farenin korkusunu yenmeye imkan yok. Onu eski haline döndürür. Ve der ki, “Sen cesaretsiz ve korkak birisin. Sende sadece bir farenin yüregi var. O yüzden ben sana yardım edemem.”

Ünlü yazar Shakespeare, bu konuda şöyle diyor:

“İnsanların çoğu kaybetmekten korktuğu için sevmekten korkuyor..
Düşünmekten korkuyor, sorumluluk getireceği için.
Konuşmaktan korkuyor, eleştirilmekten korkttuğu için.
Yaşlanmaktan korkuyor, gençliğin kıymetini bilmediği için.
Unutulmaktan korkuyor, dünyaya iyi bir şey vermediği için.
Ve ölmekten korkuyor, aslında yaşamayı bilmediği için.”

Bambu ağacı

“İstek ve amaç içinde olan kişi toprağa bambu ağacı tohumu eker ve sularmış. İlk yıl hep toprağa ve dolayısıyla tohuma su vermekle geçermiş. İkinci yıl aynı işlem devam edermiş. Tohum itinayla sulanır ve dikkat edilirmiş. Ondan sonraki üç sene yine aynı, görünürde hiçbir şey yok. Emek veriliyor ama ortada bir şey yok. Ne zaman ki beşinci yılın sonuna gelindiğinde işte o zaman bambu ağacı filiz vermeye başladığı gibi altı hafta içinde de tam yirmi yedi metre boyuna geliverirmiş. Ekildiğinden beri gördüğümüz elle tuttuğumuz ve gelişimini gözlemleyebildiğimiz başka hiçbir ağaç beş yılda bu boyuta gelemiyor belki de. Peki o zaman bu ağaç beş yılda mı büyüdü yoksa altı haftada mı? Sadece fiziksel gelişimi gören insanlar içip cevap altı hafta. Ama işin arkasını görebilen, farkında olanlar için ise beş yıl. Toprağa atılan tohum, belli aralıklarla özenle verilen su, ışığını ayarlama, yağmurdan rüzgardan koruma derken uzun zamana yayılmış bir emek harcanıyor. Bu emek harcanırken tohum filizlenene kadar büyük bir sabır gösteriliyor. Sonra da tüm kalbiyle ona inanmak gerekiyor. Verilen emeklerin boşa gitmeyeceğine ve sabrın sonunun selamet olduğuna inanmak. Bu gelişimin süreci içinde bir diğer etken ise vazgeçmemek. Verilen emeklerin karşılığı görülmeyince, gelişim süresi uzadığında, etraftan baskılar veya caydırma etkili tepkiler geldiğinde, cesaret gösteremeyenler kıskançlıkla yaklaşıp ulumsuz enerji verdiğinde tembeller emeği değersizmiş gibi gösterdiğinde vazgeçme aşamasına gelinebiliniyor.”

Kirpiler

Eski zamanlarda bir kış, gece soğukları başlamış. Bu gece soğuğundan bütün hayvanlar etkilenmişler. Büyük kayıplar vermişler ama en çok kayıp verenler kirpilermiş. Bildiğiniz gibi onların pek çok hayvan gibi kalın kürkleri yok, bunların yerine kendilerini sıcak tutması zor olan dikenleri var. Bu durumdan en az zararla kurtulmak için kirpiler meclisi toplanmış, çözüm aramaya başlamışlar. Tartışa tartışa en sonunda büyüklerinden birinin gece olunca tüm kirpilerin araya toplanmasına, birbirlerine yakın durarak geceyi geçirmeye karar vermişler. Böylece kirpiler birbirlerinin vücut sıcaklığından yararlanacak, aralarında hava sirkülasyonunu da önleyerek donmaktan kurtulacaklarmış. Ve ilk geceki deneyimlerinde bunun işe yaradığını fark etmiş ama başka bir sorun varmış, o da üşüyen kirpilerin birbirlerine fazla yaklaşmalarından dolayı birbirlerine dikenlerini batırmalarıyla yaralanmalar gerçekleşmiş, daha sonraki gece uzaklığı fazla tutmuşlar yaralanma korkusundan. Bu yüzden de bazı donma olaylarının önüne geçememişler. Ancak her gece buna devam ederek deneye yanıla, deneye yanıla birbirlerinin vücut sıcaklığından yararlanacak kadar yakın, ancak birbirlerini incitmeyecek kadar uzak durmayı öğrenmişler…

Ders

Bir bilge bir göletin başında oturmaktadır. Dikkatini susuzluktan kırılan bir köpeğin devamlı olarak gölete kadar gelip tam su içecekken kaçması çeker. Dikkatle izler olayı, köpek susamıştır, ama gölete geldiğinde sudaki kendi aksini görüp korkmaktadır. Bu yüzdende suyu içmeden kaçmaktadır. Sonunda köpek dayanamayıp kendini gölete atar ve kendi aksini görmediği için suyu içer. Bilge, düşünür ve benim bunda öğrendiğim şu oldu der: ‘Bir insanin istekleri ile arasındaki engel çoğu zaman kendi içinde büyüttüğü korkulardır. Kendi içinde büyüttüğü engellerdir. İnsan bunu aşarsa istediklerini elde edebilir.’ Ama biraz daha düşününce aslında gerçek öğrendiği şeyin bundan farklı
olduğunu görür. Asıl öğrendiği şey insanın bir bilge de olsa, bir köpekten bile öğrenebileceği bir bilginin var olduğudur.

Bu yüzden, ne varsa paylaş, senden de öğrenilecek bir şeyler vardır diğer insanlar için. Her insanın bir hikayesi ve söyleyecek bir sözü vardır.

Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Etiketler: , , ,

Özellikle genç ile yaşlı arasında görüş farklılıkları olduğundan çatışmalara neden olabiliyor. Her iki taraf için de bunun nedenini anlayarak anlayışlı olması gerekir ama hayat öyle hızlı geçiyor ki kimsenin nedenini düşünecek vakti yok.
Oysaki bu çatışmalar çok normal. Kimsenin suçu da yok. Son yıllarda yaşadığımız teknoloji furyasını hepimiz yaşıyoruz. Eskiden duygular gözlerin içine bakılarak ve elini tutarak anlatılırdı. Oysaki şimdi sanal alem var. Sanalda yaşanan aşklar var. Hiç görmediği bir kişiye aşık oluyor insan.

Bir kuşak öncesinin bunları kabullenmesini beklemek yanlış olur. Eğer kişi çağa ayak uyduramıyorsa bu değişimi anlayamıyor. Hiç ummadığım kişi bilgisayar dünyasının içinde geziniyor. Ya da genç olmasına rağmen henüz bilgisayar düğmesine basmamış insanlar var. Bu kişinin kendini yetiştirmesi ile ilgili. Ama eski kuşağın yeniliklere ayak uydurması çok az sayıda olduğundan istisnalar kaideyi bozmaz demek zorundayım. Dünya çok hızlı değiştiği için ayak uydurmada zorluk çekiliyor.

Bunları neden yazdım biliyor musunuz? Uzun süredir çağın değişmesi ve hayatımıza teknolojinin girmesi ile neler değişti diye düşünürken bir konuda takıldım ve bunu sizinle paylaşmak istedim.

Bizim büyüklerimizin çoğu görücü usulü ile evlenmişler. Hatta düğün gecesine kadar birbirini görmemiş olanlar bile var. Evleneceği kişi ile sürtüşme yasalar bile şöyle nasihat ederlerdi; NİKAHDA KERAMET VARDIR. SEN EVLEN BAK BÜTÜN SORUNLAR BİTECEK.

Gerçekten de buna inandıkları için ve şartlar gereği mutlu olanlar vardı. Ya da ayrılmayı düşünmedikleri için katlanırlardı. Ama nikahın kerametine inanılırdı.

Oysaki yaşadığımız yıllarda bu durum değişti artık. İnsanlar flört ederlerken her şey harika, sonra nişanlanıyorlar yine her şey harika. Ama nikah olduktan sonra her şey tersine dönüyor. O büyük aşk bile evliliği kurtaramıyor. Flört olmakla evli olmanın farkı çıkıyor ortaya. Nikahın kerameti kalmıyor. Aksine nikaha düşman gözüyle bakılmaya başlandı.

İyi giden ilişkiler evlilikle değişime uğruyor. Tabii ki eskiden ilişkiler ve yaşam koşulları farklı olduğu için yeni gelinin tası tarağı toplayıp baba evine dönmesi mümkün değildi. Oysaki yaşadığımız çağda hiçbir sorun olmadığı halde fikir ayrılığı için ayrılmalar oluyor. Ayrılma nedenleri çağla birlikte değişiyor. Bu sefer de anne baba ile gençler arasında çatışma çıkıyor. Çünkü her iki taraf da gençlikte yaşadıklarını savunuyorlar. Anne baba kendi gençliklerindekileri uygulamak istiyorlar. Gençler de isyan ediyorlar.

Hiç kimsenin suçu yok aslında. Hayat değişiyor, yaşam koşulları bizi çatışmalara sürüklüyor. Anne baba nikahta keramet vardır diye evlendirilmiş ve de gerçekten o keramet olmuş ve uzun yıllar evli kalmış olabilirler. Oysaki çocuğu ise çevresinden gözlemliyor ki nikah olunca her şey tersine dönüyor. Dün mutluyken evlenince heyecan bitiyor. Elde etmenin keyifsizliği başlıyor. Çünkü bir şeyleri elde etmek için sarfettiğimiz çaba, sahip olunduğumuz zaman değerini kaybediyor. Bu sefer başka bir şeyleri elde etme yolu açılıyor. Tadını çıkarmasını bilmiyoruz. Tadını çıkaranlar var tabii. Bakın onlar kimmiş?

LOGAN PEARSALL SİMİTH: HAYATTA AMAÇLANACAK İKİ ŞEY VARDIR. ÖNCE İSTEDİĞİNE ULAŞMAK, SONRA ONUN KEYFİNİ ÇIKARMAK. SADECE EN AKILLILAR İKİNCİYE ULAŞIRLAR.

Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Bu haftaki yazımda gelen maillerden çıkarttığım sonuçları yazmak istiyorum. İnanılmaz çok mail geliyor. Hepsine de cevap yazıyorum. Gelen maillerden çıkarttığım ortak sorunlar,

1- Tek taraflı sevgi

Tek taraflı ilişki yaşayanlar genellikle ilgisizlikten şikayetçiler . Şöyle ifade ediyorlar; “Birlikte olduğumuz anlar harika oluyor. O da beni çok seviyor ama beni aramıyor. Ben ararsam konuşuyoruz. Bana çok iyi davranıyor. Çok özlediğini söylüyor ama aramaya vakit bulamadığını ifade ediyor.”

Benim fikrim ise şöyle; Seven bir insanın vakit bulamadığı için sevdiğini aramaması mümkün değil. Yani bu iki kere ikinin 5 etmesi gibi mümkün değil. Mutlaka hayatında biri vardır. Seni de kırmak istemiyordur. Ya da seni yedekte tutmak istiyordur. Senin onu asla bırakmayacağını biliyordur. Ne kadar aramasa da canı isterse aradığında ve senin onu asla ret etmeyeceğini biliyordur. Hatta bundan emindir. Sen ise sürekli arayan kişi olursun. Biraz kendini geri plana çekmeyi becerebilirsen ya arkandan gelir ya da tamamen gider. Hani bir söz vardır: SEVDİĞİNİ SERBEST BIRAK, GERİ DÖNERSE SENİNDİR, DÖNMEZSE ZATEN HİÇ BİR ZAMAN SENİN OLMAMIŞTIR.

Bence acı çekmektense denemeye değer. Ya da ben bu şekilde bile olsa durumdan memnunum deyip hiç şikayet etmeden oluru ile yetinmeye bakmalı. Asla sorun yapmadan ve de ona da hiç sitem etmeden beklemeli.

2- Seni seviyordur ama başkası ile evlenir

Erkekler bazen aşkıyla değil de ailesinin istediği biriyle evlenir. Bu daha çok geleneklere bağlı ailelerin çocuklarında olur. Bu arada sevgilisini de bırakmak istemez. Sevdiğine hep beklemesini söyler. Hep umut…umut…Sen de hep yarın her şey değişecek ve geri dönecek sanırsın. Geri dönüp baktığında yıllar geçmiştir. Böyle bir durumda ise eğer onu gerçekten çok seviyor ve asla ayrılamıyorsan kendine bir süre ver. Bunu karşı tarafa söyleme. Bu süre içinde onunla doya doya yaşa. Ne olacak demeden. Sitem etmeden. O sürenin sonunda ya geri döner ya da tamamen gider. Sen de kendi hayatına dönersin.

3- Evli bir adamla ilişkiye girenler

Eğer erkek baştan ben evliyim ve ayrılmayı düşünmüyorum ama seni de seviyorum diyorsa bence dürüst bir insandır. Seni seviyordur ama bu sensiz olamayacağı anlamına gelmez. Erkek şunu demek istiyordur; “Senden hoşlanıyorum ama gitmek istersen peşinden gelmem. Hayatımda sen olmazsan bir başkası mutlaka olur. Ben hayatımda bir heyecan arıyorum. Ben açıkça evli olduğumu söylüyorum ve ayrılmayı da düşünmüyorum. Yani işine gelirse :)”

Biz kadınlar en başta bu durumu kabul ederiz. Ama günler geçtikten sonra durumu değiştirmek için elimizden geleni yaparız. Huysuzlanırız ve erkeğimizi de yer bitiririz. İlişkinin bütün saygınlığı biter. Oysaki ya ilk gün tepkini koyacaksın ya da bir gün gelip durum seni rahatsız ediyorsa ilişkiyi bitirip gideceksin. Erkeği suçlamadan. Çünkü bunda onun hiç günahı yok. Durumunu ilk gün ortaya koymuştur. Bu senin seçimin olmalı. İşte o zaman dostluk baki kalır. Kendinle de ters düşmemiş olursun.

4- Düzensiz birliktelik yaşayanlar

Var mı yok mu belli olmayan birlikteliklerde de aynı durum söz konusudur. Çünkü bir tarafın gönlünde yatan aslan henüz ortaya çıkmamıştır. Ya da vardır da ona ulaşamıyordur. Seninle gönül eğlendiriyordur. Aklı diğerindedir. Bu düzensiz ilişki baştan nasıl başladı ise öyle gider. Çünkü seni bu durumu kabullenmiş olarak görür ve değiştirme gereğini duymaz.

Bizler bu yanlış ilişkilerde hep karşımızdakini suçlarız. Oysaki tek suçlu biziz. Çünkü bir türlü onun yanlışlarını yüzüne vuramayız. Çünkü ya gider de bir daha gelmezse diye, bize yaptığı yanlışları sineye çekeriz. Ya da kendi tavrımızı koymaktansa sürekli onu eleştiririz. Karşımızdaki kişinin tarzı budur belki de. Eğer tarzlarımız birbirine uyuşmadıysa ilişkiyi bitirmek gereklidir. Eğer onsuz yaşayamıyorsan o zaman da ilişkiyi olduğu gibi kabul etmen gerekli. Başkalarının sana yaptığı yanlışları düzeltmekle başa çıkamazsın. Eğer sen fırsat verirsen sana herkes yanlış yapar. Bir Romanya atasözü şöyle diyor; BİRİ SİZİ BİR KEZ ALDATIRSA SUÇ ONUNDUR, İKİ KEZ ALDATIRSA SUÇ SİZİNDİR.

Bir ilişki ya vardır ya da yoktur. Yapamıyorum, bilemiyorum gibi yuvarlak sözler, kaçıştan başka bir şey değildir. Seni aldattığını fark ettiğin zaman, eğer sesini çıkartmıyorsan bunu rahatlıkla sürekli dener. İşte o zaman yukarıdaki sözü aklına getir. Ya da Platon’un sözünü düşün; EN BÜYÜK ZAFER, İNSANIN KENDİNE HAKİM OLMASIDIR.
Duygularımıza hakim olamıyorsak, başkaları bize hakim olur. Bu kaçınılmazdır.

Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Son aylarda keyifle okuduğum bir dergi var. Cuma günleri çıkıyor. Derginin adı sadece K. Dergisi Alkım Yayınları çıkarıyor. Cuma günlerini dört gözle bekliyorum. Bugün size bu dergiden alıntılar yapmak istiyorum. Bu konuyu zaten uzun süredir yazmak istiyordum. Çoğumuzun yaşadığı duyguları yazmak istiyorum.

Yaşadığımız bir ilişki bittikten sonra (bu evlilik veya flört de olabilir), uzun süren bir yalnızlık dönemi yaşarız. Bir müddet sonra bu yalnızlık dönemi canımızı sıkmaya başlar. Aşık olma isteği duymaya başlarız. Çünkü tek düze heyecansız bir hayat sıkar insanı. Şöyle harika bir aşk yaşasam da mutlu olsam deriz. Ama ne gezer. Aşk insanı mutlu eder ama bir o kadar da acı verir. Aşık olan insana rahat huzur yoktur. Bir gün mutluluğu yaşıyorsak ertesi gün kendimizi ağlar buluruz. Oysaki düne kadar ne kadar dingin ve huzurlu bir hayatımız vardı. Portekizli yazar Marina Alcoforado aşık olduğu Chamilly Kontuna yazdığı mektupta bakın ne diyor; “Neden olduğunuz mutsuzluk için kalbimin derinliklerinden teşekkür ediyorum size. Sizi tanımadan önce yaşadığım dinginlikten nefret ediyorum.”

Aşk işte böyle insana aynı zamanda mutsuzluk veren bir duygu. O uzun süren dinginliğin arkasından geliyor. Nasıl bir dinginlik yaşıyoruz ki mutsuzluğu özlüyoruz. Dergide Portekizli yazar Marina Alcoforado’nun hayatını kaleme alan Ahmet Celal yazarın fikirlerini şöyle ifade etmiş; “Bir çıldırma haliydi aşk ve belki de herkesin yaşamında çılgınca şeyler yapmaya ihtiyacı olduğu için aşık oluyorduk. O çılgınlık bize ne kazandırıyor, neyi tattırıyordu ki eksikliğini hissedip arıyor, çektireceklerini bile bile pek fazla kaçıp kurtulmaya çalışmıyorduk.”

Demek ki yalnızlık ve dinginlik insan ruhuna huzur vereceğine çılgınlık hissi veren bir duygu. En sakin insanın bile içinde fırtınalar esebiliyor. Bazı kişiler bu çılgınlığı hayata geçirir, bazı kişiler çılgınlığı bastırarak yaşar. O zaman da içindeki fırtınalar kasırgalara dönüşür. Oysaki insan, doğasına ayak uydurmalı ve bu çılgınlıkları yaşamalı. Yoksa acısı fena halde vücudunun bir yerinden hastalık olarak ortaya çıkar. Ahmet Celal Marina Alcoforada’yı anlatmaya devam ediyor:

“Milyonlarca yıldır hep aynı yöne ve aynı hızda, yörüngesinden bir milim şaşmadan dönen dünya dahi, lavlar fışkırtarak patlayan yanardağlarla, depremlerle sarsılmasa, kasırgalarla, sellerle hırpalanmasa yaşamını sürdürebilir miydi? Onun tabiatı yaratıyordu bunları ve insan denilen dünya da arada bir kendi tabiatının koşullarına boyun eğmese yaşamazdı belki. İnsan mizacını “tabiatı” diye tanımlama alışkanlığımız bundan geliyor olmalıydı. Ve aşk, o tabiatın koynunda saklanmış bütün afetleri, bütün güzellikleri ortaya seriyor, yaşanmadık bir mevsim bırakmıyordu.”

Yaşanmadık mevsim bırakmamak için bazen riske girmek gerekiyor. Yani mutsuzluğu göze almak önemli tabii. Eğer göze almazsak o güzel aşkı yaşayamayız. Pişmanlıklarla dolu yıllar başlar. Yıllar sonra da dilimizden düşürmediğimiz tek kelime olur. Keşke……Keşke…Keşke.

ABD’li şair ve yazar Charles Bukowski’nin pişmanlık konusundaki fikirleri: “Aklıma yatan tek pişmanlık, yapılmış değil yapılmamış bir şey yüzünden hissedilen olabilir.” Ben de aynı şeyi düşünüyorum. Yıllar geçtikçe eğer dağarcığımızda keşke’lerimiz çok ise bilin ki hayatımızda eksik bir şeyler var. Bazen çok severiz ama bu kişi yanlış biri olabilir. Yani sevgimize layık olmayabilir. Ya da tek taraflı bir aşk olabilir. O zaman da ömür boyu bu aşkın peşinden gitmek de yıllar sonra bize keşke dedirtir. Ünlü şair Pablo Neruda bir şiirinde şöyle diyor;

YAVAŞ YAVAŞ ÖLÜRLER AŞKDA VE İŞTE BEDBAHT OLUP İSTİKAMET DEĞİŞTİRMEYENLER
RÜYALARINI GERÇEKLEŞTİRMEK İÇİN RİSK ALMAYANLAR
HAYATLARINDA BİR KEZ DAHİ MANTIKLI TAVSİYELERİN DIŞINA ÇIKMAMIŞ OLANLAR
YAVAŞ YAVAŞ ÖLÜRLER
ŞİMDİ YAŞAYIN
BUGÜN RİSKE GİRİN
HEMEN HAREKETE GEÇİN
KENDİNİ YAVAŞ YAVAŞ ÖLÜME TESLİM ETME!
MUTLULUKTAN KAÇINMA

Hiçbir ilişki dört dörtlük olmaz. Hayatımızda bir sürü yanlış ilişki olabilir. Ama yaşamadan bilemeyiz.
ABD’li şair ve yazar Charles Bukowski yaşamına giren kadınları şöyle anlatıyor; “Çok kadınım oldu ama. Sayısız, ama her biri tek ve eşsiz, her biri “bir”, hepsi tam ve eksiksiz. Her kadını teniyle, kokusu, sıcağıyla sevdim. Hepsini tek tek, elimden gelen en büyük özenle, yoğun bir istekle, sarhoş bir şehvet ve nefretle sevdim kadınlarımı. Bütün bahçelerimi kasıp kavuran yangınlar oldu aralarında, beni ölüme yaklaştıranlar, ölüme yakıştıranlar, ölüme yakışanlar oldu. Beni hayatımdan alıp çakalların ortasına kemiksiz bir et yığını gibi fırlatanlar oldu. Beni öldürenler, benim için ölenler oldu. Ama hiçbiri bende ölmedi, onlar yeraltındaki kasabamın en güzel kızları şimdi, acımasız baştan çıkarıcılıklarıyla sokağa çıkmaları yasaklanmaları gereken kadınlarım.”

Şairin yaşadığı deneyimlere bakar mısınız? Eğer bu ilişkileri yaşamamış olsaydı belki de bu kadar ünlü bir yazar olamazdı. Aynı konuyu Ahmet Altan da İçimizdeki Bir Yer isimli kitabında işlemiş. “Nice aşk yitirdim ben. Kışkırtıcı bir bakışıyla çılgına döndüğüm, bir dudak büküşüyle ağulu acılar çektiğim, kahkahalarıyla şenlenip gözyaşlarıyla kederlendiğim, bir tanrıça katına çıkartıp tapındığım, kutsal mabetlerinin sunaklarına hayatımı bir adak gibi bırakmayı arzuladığım, memelerinde, kasıklarında, kalçalarında, bacaklarında, boyunlarında adanmış topraklarda dolaşan bir sofu gibi vecd içinde kendimden geçerek dolaştığım, ayaklarına kapandığım, göğüslerinde ağladığım, saçının bir teline halel gelmesin diye fütursuzca ölüme yürüyeceğimi hissettiğim, bazen öldürmeyi şiddetle istediğim, onda yok olup onla var olduğum, bana her defasında aşkı, acıyı, sevinci, hayatı ve ölümü yeniden öğreten kadınlar yitirdim ben.
Kızıl bir kor gibi örslerine bıraktığım ruhumu bazen sert darbelerle, bazen yumuşak dokunuşlarla şekillendiren, benden bir başka ben yaratan, onun her şeyi, babası, oğlu, kardeşi, kocası, sevgilisi olduğum, onu her şeyim yaptığım, varlığıyla her şeyin tadına, kokusunu, görüntüsünü değiştiren, sıradan birçok davranışı olağanüstü maceralara dönüştürüp olağanüstü maceraları olağanlaştıran kadınlar.”

Yaşadığımız büyük aşkların bir gün biteceğini bilmek belki de bazı zor koşullara kendimizi hazırlamak açısından faydalı olabilir. Hiç bitmeyen aşk yok mu? Tabii ki var. Ama onlar azınlıkta olduğundan istisnalar kaideyi bozmaz demek zorundayım. İlişkilerin biteceğini Ahmet Altan da kabul ediyor;

“Biz üç kişiyiz.
Ben, sevdiğim ve ilişkimiz.
Beni sevdiğime bağlayan ilişki, bir zaman sonra beni sevdiğimden ayırıyor.
Yitirmenin ne olduğunu biliyorum.”diyor.

JAMES CONANT; KAMLUMBAĞAYA BAKIN. SADECE BAŞINI DIŞARI ÇIKARTTIĞI ZAMAN İLERLER.

Ben de James Conant gibi düşünüyorum ve risk almaktan yanayım.

Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Tülay abla ben size Ordu’dan ulaşıyorum. Sitenizi tesadüfen buldum. Benim de size danışmak istediğim şeyler var. Benim yaşım 32, kendime ait bir dükkanım var ve onu işletiyorum. Ben çok karamsar bir insanım bu durumdan kurtulmaya çok çalıştım ama bir türlü kurtulamadım. Her zaman her şeyin en kötüsünü düşünüyorum. Sanki hep kötü şeyler olacakmış gibi geliyor, bu da beynimi fazlası ile yoruyor. Birini çok seviyorum. Onu çok seviyorum. Ama ona güvenemiyorum. Benden ayrıldıktan sonra sanki dediklerinin tersini yapıyormuş gibi geliyor. Bu da beynimi kemirip duruyor. Ona güvenmek istiyorum ama iki dakika sonra içimi kuşkular kemiriyor. Çok kuşkucu bir insanım. İnsanları hep kendimden üstün görüyorum böyle görünce de kendimi bir şeye yaramaz.insan olarak görüyorum bu da beni mutsuz ediyor. Aslında sessiz, kimseye zararı olmayan, kimsenin etlisine sütlüsüne karışmayan bir insanım. İnsanlara hep iyi niyetle yaklaşıp ona göre davranırım. Temel felsefem önce insanlık üzerine kuruludur. Ama Tülay abla bir şekilde kendimi çok mutsuz hissediyorum. Allah’a çok şükür her şeyim var ama mutlu değilim. Hayattan zevk alamıyorum. Bunun sebebi nedir? Çok duygusal bir insanım çoğu zaman ağlarım. Daha nasıl anlatayım. Sevdiği insana insan güvenir değil mi? Ben de hemen kuşku, hemen her şeyin tersi düşünce, beynim allak bullak oluyor. Kendi içimde öz güvenim yok aşırı kıskanç biriyim. Abla bana bu konularda açıklık getirirseniz sevinirim. Göstereceğin ilgiye şimdiden teşekkür ederim, saygılar sunarım. Lütfen en kısa zamanda cevap verirseniz sevinirim. Her şey gönlünüzce olsun. Hoşçakalın.
RUMUZ: MUTLULUK MUTSUZU

CEVAP: Yazdıklarını okurken inan ki hiç şaşırmadım. Neden mi? Çünkü Türkiye’de yapılan bir araştırmaya göre kendini bulma yaşı 45-55 arası imiş. Yani ondan önceki yıllar insanın kendini aramasıyla geçiyor. Üzülme lütfen. Bu yaşadıklarını birçok insan yaşıyor. Nedeni nedir diye sorarsan; Henüz kendinle yüzleşmedin. Henüz kendini tanımıyorsun. Gücünü farkında değilsin. Onun için diğer insanlar sana göre daha üstün geliyor. Oysa ki belki de sen o insanlardan daha üstünsün ama bunu bilemiyorsun. Çünkü karşındaki kişiyi neyle mukayese etmen gerektiğini bilemiyorsun. Bunlar eksiklik değil. Bu bir arayıştır. Kendini arayış yılları böyle acılı geçer. Doğal olan da bu zaten. Bütün bunları farkında olmayan o kadar çok insan var ki. Hiçbir arayış içinde olmadan ölüp gidenler var. Mutsuzluğunu farkında olman ve nedenlerini araştırman yolun yarısını geçtiği gösterir. Bak Dostoyevski ne demiş; EN BÜYÜK MUTLULUK, MUTSUZLUĞUN KAYNAĞINI BİLMEKTİR.

Sen mutsuzluğun kaynağını aramaya çıktın. Bu büyük bir başarıdır. Peki, nasıl başaracağım diyorsan; okumaktan başka çare yok. Bir de çevrendeki insanları gözlemlemek. Hiçbir şeye karar vermeden uzun süre okumanı tavsiye ederim. Bir müddet sonra bütün bilgilerin içinden kendini yaratacaksın. Ondan sonra, senden daha iyi olan insanları kıskanmaktan ziyade onlardan nasıl faydalanabilirim düşüncesine kapılacaksın. Birilerinin peşinden koşmayı ve kuşku duymayı gereksiz bulacaksın. Çünkü onlar senin peşinden koşacaklar. Çünkü kendin olacaksın. Sana başarılar diliyorum.

***

Tülay Hanım. Merhabalar, ben size daha önce de mail atmıştım.. Sizden gelişim kitapları istemiştim siz de bana bir okuma alışkanlığım olması gerektiğini söylemiştiniz ve ben de sizden etkilenerek her hafta kitaplar okumaya başladım. Uludağ Üniversitesi’nde olan panel ve seminerlere katıldım ve bunun gibi bir sürü kendime yararlı olabilecek eğitimler almaya devam ediyorum..:) 11.2.2007 tarihindeki “Kırılma noktası” başlıklı yazınızı okuduğumda bana ne kadar uyduğunu düşündüm. Ben de size mail attığım dönemlerde gerçekten bir tünelin içindeydim ve çıkamıyordum. Şimdi gerek ailem gerek özel hayatım.:) gerekse iş hayatım olsun artık o tünelden çıkmanın keyfine varıyorum.. Tabii ara ara kenarından geçip bakıyorum..:) Öğrendim ki Tülay Hanım okumak kendine bir şeyler katmak, at gözlüğünü çıkarmak çok güzel bir şey. Ben bunu başardım, geçen sene ki olaylara şimdi daha başka bir gözle bakıyorum..:) ve bunun herkes farkında.. ve ben kendimle gurur duyuyorum. Tünelden çıktım. Şimdi sıra öğrenmem gereken birçok şeyi öğrenme atağına geldi. Her şeyin gönlünüzce olmasını diliyorum…:) ve yazılarınızı sürekli takip ediyorum, okuyorum, arkadaşlarımla paylaşıyorum ve paylaştığınız düşünceleri ve sözleri not alıyorum..:)) Sevgiler
Rumuz: TÜNEL

CEVAP: Maillin beni çok mutlu etti. Tünelden dışarı çıkan bir kişi yaşama sevincim oluyor. Daha binlerce tünele girip çıkacaksın. Önemli olan tekniği bilmek. Hepsinden başarıyla çıkacağına eminim. Benim emin olmamdan ziyade, yazından anladığım kadarıyla esas sen kendinden eminsin. Bunu gördüğüme çok sevindim. Bu mailli tünelde yolunu kaybedenler için özellikle yayınladım.

Sevgiler

Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Kırılma noktası nedir? Olumsuzluk ifade eden iki kelime gibi gelebilir size. Ama benim için olumsuzluk ifade etmiyor. Hatta bu iki kelimenin içinde iyi bir şeyler bile var.

Hani bir tünelin içine girdiğinizde ruhunuz daralır ya. Bir an önce çıkmak istersiniz. Çoğu kez tünelin ne kadar uzun olduğunu bilemeyiz. Hatta ya çıkış yoksa, ya hep karanlıkta kalırsak diye düşünür panik oluruz.. Zaten kapalı yer korkusu yaşamak da bu demek sanırım. Oysaki bence tünellerin mutlaka bir çıkışı vardır. Sıkıntılı geçen bir zaman dilimi olabilir ama çıkış mutlaka vardır.

Yeniden doğuş gibi. Bir kadının çocuk doğurması gibi. Çok acı veren bir süreçten sonra inanılmaz mutluluk.
Tünelin içine giriş de zor, tünelin içinde ilerlemek de zor. En zor an ise tünelden aydınlığa çıkış oluyor. Çünkü bu seferki aydınlık farklı. Bu aydınlığa uyum süresini rahat geçirirseniz sorun olmaz. Yoksa aydınlığa çıkmak karanlıkta yaşamaktan daha da zordur.

Hala zaman zaman o karanlık tünelin içine giriyorum. Tünelin ucundaki ışığa doğru ilerliyorum. İşte o aydınlığa çıkış anı benim için kırılma noktası oluyor. Eğer canım bir şeylere sıkılıyorsa hoşuma gidiyor çünkü yolun sonunda mutlaka bir kırılma noktası yaşayacak olmam beni sevindiriyor.

Şimdi nasıl bir sıkıntı yaşıyorsun ki bu sıkıntı seni mutlu ediyor diye soracaksınız. Hangi sıkıntı insanı mutlu eder? Sorunuzun cevabını vermeye hazırım.

Tünele giriş nedenlerim; Bazen yaşadığım bir ilişkinin bana yetmemesi neden olabilir. İlişki deyince bu eş, flört ya da bir dost olabilir. Günlük sorunlarda genellikle tek taraf haksız olur. Sorun hemen ifade edilirse ortadan kalkar. Eğer kalkarsa harika ama kalkmazsa ve devam eden süreçte de büyüyorsa o zaman iki tarafta da suç vardır diye düşünüyorum.

Şöyle bir bakış açısını yakaladım; UZUN ZAMAN DEVAM EDEN BİR ANLAŞMAZLIK, HER İKİ TARAFIN DA HAKSIZ OLDUĞUNU GÖSTERİR. Bu dönem çok sıkıntılıdır. Bir şeylerin eskisi gibi olmadığını hissetmek gibi. Eskiyi aramak ve bulamamak gibi.

Artık bu noktada yeni kararlar almalıyım yoksa sürekli şikayet eden biri haline gelirim. Karşımdakini değiştirmek yerine kendimi değiştirip bu tünelden çıkmam gerekli. Eğer ilişkinin ilk günlerdeki halini geri getirmek istiyorsam bu bana sadece üzüntü verir. Çünkü o zaman hayat bana hiçbir şey öğretmemiş demektir. Hayatım boyunca kişilerle ilgili bir problem olduğunda hep karşımdakinin davranışlarının yanlışlığını düşünür bunları nasıl değiştirebilirim diye planlar yapardım. Yani hep karşımdakinin değişmesini istedim. Oysa ki yanlış buradaymış. Benim davranışlarımı gözden geçirmem gerekli. Yeni kararlar almalıyım ya da bu durumdan hiç şikayetçi olmamalıyım. Değişmesi gerekenin ben olduğumu kavradığım anda bir anda kendimi tünelin dışında buldum.

Artık tüneller beni korkutmuyor. Çünkü her tünelden kendimi yeniden yaratarak çıkıyorum. Bir tünele girdiğim zaman içinde bulunduğum sıkıntının bana neler getireceğini düşünmeye başlıyorum. Ben bunun sonunda neyi öğreneceğim acaba. Öğrendiğim bir davranışı farkına varınca yeni kararlar arkasından geliyor ve bir anda kendimi tünelin dışında buluyorum.

Tabii ki her tünelin çıktığı yer ya da manzara farklı oluyor. İşte o noktada kararlı olmak gerekli. İnsanı mutsuz eden sadece sıkıntılar ve kötü günler değildir. Bazen aşırı güzellikler de insanı huzursuz eder. Bakın Cenap Şahabettin bu konuda ne güzel bir söz söylemiş;

YÜKSEK DÜŞÜNCELER
YÜKSEK DAĞLARA BENZER
ALIŞIK OLMAYANLARI ÜRKÜTÜR.

Bir kişinin bana öğrettiklerini yaşamıma yaydığım zaman işte bu kırılma noktası oluyor. Sanki yeni bir yaşama yelken açmak gibi.

Yıllar önceydi. Kendimi uzun süredir kötü hissediyordum. Sürekli okuyorum ama bir şeylerin eksik olduğunu hissediyordum. Ama neyin eksik olduğunu bulamıyordum. Kendimi kısır döngü içinde hissediyordum. Kişisel gelişim uzmanı olan bir arkadaşım beni ziyarete geldi. Kendisine sıkıntımı anlattım. Bana şöyle dedi;
– Olmak, dolmak ve taşmak diye tabir vardır Tülay. Sen olmuşsun, hatta dolmuşsun ama taşmıyorsun. Onun için bunalmışsın. Bilgiler beynimize girer, orda harmanlanır ve mutlaka çıkmak zorundadır. Eğer bilgiyi başkasına aktarmazsak bizi boğar. Tülay okuduklarını ve düşündüklerini lütfen yaz. Eğer yazarsan rahatlarsın hatta öyle bir gün gelecek ki yazmadan duramayacaksın.

Şimdi arkadaşıma çok hak veriyorum. O gün benim kırılma noktam olmuştu. Farklı bir yaşama geçtim. Yani bir anda tünelden çıktım. Ama o tünelden sonraki aydınlığa hazır olduğum için korkmak değil keyfini çıkarıyorum.

Kırılma noktasını size sadece bilimsel birkaç cümle ile anlatmak yerine size hayatımdan örnekler vererek anlatmayı tercih ettim. Neden mi? NASİHATİN YOLU UZUN, ÖRNEĞİN YOLU KISA VE ETKİLİDİR.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

2-3 gün süren seminerlerimin bitiminde katılanlara son kez bir soru sorarım: “Bu seminerde sizi en çok etkileyen ne oldu?” Nerdeyse %90 ‘ı tek bir şey söyler; “En çok hayatınızdan verdiğiniz örnekler beni etkiledi. Ben de yapabilirim diye düşünüyorum.”

Öyleyse LEWIS CASS doğru söylemiş: “İNSANLAR SÖYLEDİKLERİNİZDEN ŞÜPHE EDEBİLİRLER, AMA YAPTIKLARINIZA İNANIRLAR”

Bir işi bilimsel olarak okumak insanı motive etmez. Nasihatler de insanı sıkar. Bir başkasının deneyimleri daha etkilidir. Burada bir yaptırım yoktur sadece paylaşım vardır. Onun için yazılarımda çoğu kez size kendi yaşadığım deneyimlerimi de anlatıyorum.

Sadece deneyimlerimi anlatırsam o zaman da sıkılırsınız. Gözlemlerim, okumalarım ve deneyimlerim birleşince bu yazılar çıkıyor ortaya. Sizlerden gelen maillere bakınca çok sayıda insan yazılarda kendini bulduğunu, hayatına yön verdiğini ifade ediyor. Hatta bazı yazıları güne başlarken en az bir kere mutlaka okuduğunu ifade eden var. Motive olduklarını ifade ediyorlar. Demek ki doğru yerdeyim.

Bu hafta NOTOS diye bir edebiyat dergisi okuyordum. İçinde genç yazar adaylarına öneriler diye bir bölüm vardı. Okuduktan sonra düşündüm. İnsan yazar olarak mı doğar? Yani sadece yetenek olayı mıdır yazar olmak? Bence hiçbir şey sadece yetenek olayı değildir. Mutlaka payı vardır ama büyük bir yüzde değil. Ampulü bulmak için yüzlerce kez deney yapan Edison deneyimlerinden yola çıkarak şöyle demiş; “DEHA YÜZDE BİR YETENEK, YÜZDE DOKSAN DOKUZ TERDİR”

Lisede edebiyat dersinde kompozisyon dersi vardı. Edebiyat hocası bazen evde yazmak için bazen de derste süre vererek bir konu hakkında bir şeyler yazmamızı isterdi. Bütün derslerde çok başarılı olmama karşı kompozisyon dersim çok kötüydü. Matematik dersine daha çok kafam çalışıyordu. Kompozisyonlarımı hep başkalarına yazdırırdım. Ama bugün gördüğünüz gibi her hafta bu köşede yazı yazıyorum. Bir kitap yazdım. Nasıl oluyor bu derseniz? Çok okumak. Her hangi bir konuda uzmanlık seviyesinde bilgi sahibi olmak çok önemli . Beynimize bilgiler giriyor. Bu bilgiler beynimizde harmanlanıyor. Yani kendi kimliğini buluyor. Bu bilgilerin beynimizden dışarı akması gerek, yoksa boğuluruz. İşte benimki de okuduklarımın paylaşılması oluyor. Bunun adı yazarlık mıdır bilmiyorum, ama ben yazmaktan çok keyif alıyorum. Ama yazmak için de saatlerce çalışmam gerekli. Öyle hop diye aklıma gelip yazmıyorum. Sürekli okuyorum.

“BİLGİNİN EFENDİSİ OLMAK İÇİN, ÇALIŞMANIN KÖLESİ OLMAK GEREKİR” – BALZAC

İşte bana yön veren bir düşünürün bu sözleri oldu. Onun için deli gibi okuyorum ve yazıyorum. Sizlerden gelen maillerden de anlıyorum ki en azından kötü bir şey yapmıyorum.

Okumaktan kim zarar görmüş ki. Ne kadar çok okursak yani öğrenirsek beynimiz o kadar genç kalır. Şu söz ne harika değil mi? 🙂

“DÜNYAYI YÖNETENLER KALEM, MÜREKKEP VE KAĞITTIR” – JAMES HOWELL

Tabii şimdi bu söze teknolojinin getirdiği radyo, televizyon ve bilgisayarı da etkilemek gerekir. Yani bütün mesele öğrenme. Ve sonunda OLMAK, DOLMAK VE TAŞMAK.

İşte taşma noktasına gelince hiçbir engel kalmıyor. Bilirsiniz barajların kapakları açıldığı zaman suyun gücüne mani olmak imkansızdır. Bilgi de aynı şekilde. Bildiklerinizi yazdıkça arkasından daha çok öğrenme isteği geliyor. İnsan yazdıkça yazma isteği duymaya başlıyor. Bu isteğin arkasında ne gizli biliyor musunuz? MUTLULUK

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Genç adam iyi bir terziymiş. Bir dikiş makinası ve küçücük bir dükkanı varmış. Sabahlara kadar uğraşıp didinir ama pek az para kazanırmış. Çok soğuk bir kış gecesi dükkanı kapatırken elektrik sobasını açık unutmuş ve çıkan yangın onun felaketi olmuş. Artık ne işi varmış ne de parası. Günler boyu iş aramış ama bulamamış. Yük taşımış, bulaşıkçılık yapmış, yine de evinin kirasını ödeyecek kadar para kazanamamış. Sonunda ev sahibinin de sabrı taşınca, küçük bir bavula sığan eşyalarıyla sokakta bulmuş kendini. Mevsim kış, hava ayaz olsa da genç adamın köşesindeki parktan başka gidecek yeri yokmuş.

Bir sabah iş arayacak derman bulamamış bacaklarında. Açlıktan ve soğuktan bitkin bir şekilde bankta otururken, kocaman bir araba yanaşmış kaldırıma. Arka kapıyı açmaya çalışan şöförü kızgınlıkla yana itip arabadan inen yaşlı adam; “Yalnız bırakın beni, parkta dolaşırsam belki sinirim geçer.” diye söylenmiş. Zengin bir işadamı olduğu her halinden belli olan ihtiyar, birkaç adım attıktan sonra bankta titreyen terziyi görmüş. Terzi adamın üzerindeki paltoya bakıyormuş dikkatle. Birden siniri geçiveren ihtiyar; “Zavallı adamcağız kim bilir nasıl üşüyordur, ona nasıl yardım etsem acaba?” diye düşünmeye başlamış.

Oysa terzinin düşlediği paltonun sıcaklığı değilmiş. O, çok kalın ve kaliteli bir kumaştan üretilen bu paltonun sahibine hiç yakışmadığını ve onun vücuduna uygun şekilde dikilmediğini düşünüyormuş. Yaşlı işadamı terzinin yanına yaklaşıp; “Ne o evlat, bu ayazda parkta donmuşsun. İstersen paltomu sana verebilirim” deyince; “Hayır teşekkür ederim. Ben sadece bu paltonun size göre olmadığını düşünüyordum. Kumaş fazla kalın ve sizi olduğunuzdan şişman göstermiş” diye yanıt vermiş terzi. Yaşlı adam bu cevabı alınca hayli şaşırmış. Çünkü o da üzerindeki paltoya onca para ödediği halde kendisine bir türlü yakıştıramıyormuş. “Soğuktan titrerken nasıl böyle bir şeye dikkat edebiliyorsun?” diye soran yaşlı adam; “Ben terziyim” yanıtını alınca; “Benimle gel, hayat hikayeni yolda anlatırsın.” diyerek arabaya bindirmiş bizim terziyi.

Bu karşılaşma, terzinin hayatındaki dönüm noktası olmuş. Böyle yetenekli bir insanın işsiz ve evsiz kalmasına çok üzülen iyiliksever yaşlı adam, terziye bir dükkan açmasına yetecek kadar para vermiş. Bunun karşılığında tek istediği kendi giysilerini bu genç adamın dikmesiymiş. Terzi yeniden bir işe hem de kendi işine başlamanın heyecanıyla deliler gibi çalışmaya başlamış. Bu arada yaşlı işadamı da desteğini esirgemiyor, onu kendi çevresinden zengin kişilerle tanıştırarak yeni siparişler almasını sağlıyormuş. Küçük dükkan, önce kocaman bir modaevine dönüşmüş, sonra da pek çok ünlü marka için üretim yapmaya başlamış. Terzi artık “ünlü işadamı” diye anılır olmuş.

Bir gün ihtiyar adam onu ziyarete gitmiş. Terzi çok büyük bir iş bağlantısı yapmak üzere yurt dışına gidecekmiş ve uçağa yetişmesine az bir zaman varmış. Biraz sohbet ettikten sonra yaşlı adam birden fenalaşmış. Yeni işadamımız ise büyük işi kaçırmak istemediği için uçağa yetişmiş. Yaşlı adam krizi atlatmış ve uzun süre hastanede yatmış bir yandan da sadece bir kez telefon ederek durumunu soran terziyi bekliyormuş. Fakat terzi daha çok para kazanmak için oradan oraya koştururken bir türlü yaşlı adamı ziyarete gidememiş. Aradan o kadar uzun bir süre geçmiş ki bu sefer de utancından yaşlı adamın kapısını çalamaz olmuş.

Bir süre sonra terzinin işleri yolunda gitmemeye başlamış. Fabrikalarını kapatmak zorunda kalmış ve elinde kala kala yine küçücük bir dükkan kalmış. Utana sıkıla yaşlı adama koşmuş hemen nerede hata yaptığını sormak için. Son derece kırgın olan ihtiyar yine de onu kabul etmiş ama anlatacağı öyküyü dinledikten sonra hemen çıkıp gitmesini istemiş.

Başlamış anlatmaya; “Bir zamanlar fakir bir oduncu varmış. Ormandaki bir kulübede yaşar ve odun keserek hayatını kazanırmış. Bir gün kulübesinde yangın çıkmış ve bu yangın bütün ormanı kül etmiş. O çevrede kimse ona güvenip iş vermeyince, çıkınını alan oduncu, eşeğine binip yola koyulmuş. Ağaçların arasında yürürken birinin kendisine seslendiğini duymuş. Başını kaldırınca konuşanın bir bülbül olduğunu görmüş. Bülbül ona; “Senin haline çok üzüldüm, şimdi öyle bir büyü yapacağım ki, eşeğin çok güzel şarkı söylemeye başlayacak. Sen de onunla gösteriler yapıp çok para kazanacaksın” demiş. Gerçekten de eşek birbirinden güzel şarkılar söylemeye başlamış. Oduncu o şehir senin bu kasaba benim dolaşıp eşeğine şarkı söyletiyor ve herkes onları izlemek için birbiriyle yarışıyormuş. Oduncu ve şarkı söyleyen eşeği bütün ülküde ünlenmişler.

Bir gün yine bir gösteriye yetişmek için koştururken, bülbülün yardım isteyen sesini duymuş oduncu. Bir kedi bülbülü yakalamış ve yemek üzereymiş. Şöyle bir duraklamış ama gösteriye gitmemeyi, onca parayı kaçırmayı gözü yememiş. Arkasına bakmadan kaçmış oradan. Gösteri başladığında ise eşeği her zamanki güzel şarkılar söylemek yerine sadece bir eşeğin çıkarabileceği sesleri çıkarmış. Oduncu kendisini şarlatanlıkla suçlayan izleyicilerin elinden canını zor kurtarmış. İşte o zaman bülbül ölünce büyünün bozulduğunu anlamış. Ben de senin bülbülündüm ve sen beni öldürdün, büyü de o yüzden bozuldu. Keşke güzel giysiler dikenden dostluk ipliğini koparmasaydın.”
Öyküyü dinleyince hemen çekip gitmiş terzi, çünkü söyleyecek bir sözü yokmuş….”

Bu güzel hikayenin arkasından bir şeyler yazmaya gerek yok sanırım. Hepimizin başına gelebilecek bir hikaye. Bülbülün ölmesine asla müsaade etmemeliyiz.

Dostluk ipimizin kopmaması dileğiyle….

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Zuhal Olcay’ın bir filmini seyretmiştim. Filmin adı “Dünden Sonra Yarından Önce” idi. Kariyer peşinde olan bir karı kocayı canlandırıyorlardı. İkisinin de çok yoğun iş temposu vardı. Karı koca birbirlerine deli gibi aşıktılar. O yoğun iş temposunda birbirlerine zaman ayırmak için deli oluyorlardı ama özellikle kadının iş temposu daha yoğundu. İş seyahatleri çoktu. Kocası sürekli onu çok sevdiğini ve çok özlediği söylüyordu.

Bir müddet sonra adam kadına işten çık seni çok özlüyorum demeye başladı. Kadın da kocasını çok sevdiği için bir gün geldi “peki” dedi ve işten çıktı. Kendine küçük bir resim galerisi açtı. Ama galeri kadının bütün zamanını almıyordu. Çünkü mesai saatlerinde çalışıyor ve erkenden eve geliyordu. Zaten kadının bütün amacı kocasına zaman ayırmak olduğundan başka bir işle ilgilenmiyordu. Erkenden eve gelip yemeğini yapıp kocasını bekliyordu. Ama kocası seyahatler ve iş toplantılarından sürekli eve geç geliyordu. Kadın sıkılıyordu. Yapacak hiçbir işi olmadığı için kocası eve gelince de surat asıyordu. Şık şık sofralar hazırlıyor ve sofra gece saat 23.00 e kadar ortada duruyordu. Kocası eve geldiğinde kadını genellikle koltuğun üstünde uyumuş buluyordu. Üstelik kocası için giyinmiş ve süslenmiş bir vaziyette.

Adam kadına kızmaya başladı. Neden beni sürekli böyle bekliyorsun benim geliş saatim belli olmaz sen yemeğini ye ve yat demeye başladı. Aralarında kopukluk başlamıştı. Adam bir gün şöyle dedi; “Senin bu halini hiç sevmiyorum. Ben eski karımı istiyorum. Sürekli bana endeksli yaşaman hoşuma gitmiyor.” Oysaki kadın kocası için işten çıkmıştı. Onun için kariyerini bırakmıştı. Bir gün kadın şüphelendi adamı takip etti. Kocasını sekreterinin evinde yakaladı. Eve geldi kocasının bavulunu hazırladı ve götürüp sekreterinin kapısına bıraktı. Zili çaldı. Adamın bavulunu eline verdi ve “İlişkimiz bitti” dedi.

Şimdi bu filmi bize niye anlattın diyeceksiniz. Şunun için; İlişkilerimizde yaşadığımız sorunlardan birine örnek olsun diye anlattım. Bu model evlilik çok var. Erkekler evlenseler bile eski hayatlarını yaşamaya devam ediyorlar. Erkek yine maçına gidiyor. Eve gelince yine maçını seyrediyor, okunmamış gazetelerini okuyor. İş hayatının içinde olduğundan hayatı takip edebiliyor. Yeni yeni insanlar tanıyor. İş toplantıları ve seyahatleri hiç kaçırmıyor. Bu toplantılar çocuğunun doğum gününe rastlasa bile. Erkek arkadaşları ile içkili yemeklere gidiyor.

Bunlar çok normal. Çünkü insan evlenince hayattan elini ayağını çekecek hali yok ki. O zaman kimse evlenmez. Ama kadınlarımız bunun aksini yaşıyor. Eğer çalışmıyorsa bütün hayatını kocasının işten eve gelme saatine göre ayarlıyor. Kocasının eve her gece aynı saatte ve mutlaka erken gelmesini istiyor. Zaten bütün gün ev işi yapmış, yemek yapmış, ütü yapmış. Yorgunluktan ölmüş. Güzel yemekler yapmış. Güzel bir sofra hazırlamış. Ama kocası eve geç geliyor. O akşam toplantısı varmış. Kadın çalışma hayatının içinde olmağı için toplantının önemini anlayamıyor. Kuşku duymaya başlıyor acaba yalan mı söylüyor, acaba artık beni sevmiyor mu diye. Beyninin içinde şüpheler kol geziyor. Huysuzluklar başlıyor. Çünkü bütün dünyası kocası ve de çocukları. Bu dırdırlar çoğaldıkça adam dış dünyaya daha çok açılmaya başlıyor ve canı eve gelmek istemiyor. Çünkü kadın kendine ait bir dünya yaratamadı.

Oysaki kadın da çalışıyor olsa durum biraz daha iyi. Aslında sorun çalışmak veya çalışmamaktan ziyade kişilerin kendilerine ait hobileri olmamasından kaynaklanıyor. Kendilerini oyalayacak keyifli saatleri yaratamıyorlar. Tek eğlenceleri birlikte olmak. Bir taraf bu birlikteliği aksattığı zaman sorun başlıyor. Adamın belki bekarken de toplantıları veya seyahatleri vardı. Ama kadın şöyle düşünür bir evlenelim de ben onu nasıl olsa yollamam. İşte en büyük yanılgı bu. Bir evlenelim ben onu nasıl olsa değiştiririm. Kimse kimseyi değiştiremiyor. Mutsuzluklar başlıyor. Hiç birimiz kendimizi değiştirmeyi göze alamıyoruz. Ama karşımızdakinden değişmesini bekliyoruz.

Çevremdeki mutsuz birlikteliklere bakıyorum. Taraflar sürekli karşı tarafı şikayet ediyor. Ama kendisinin bir şey yapması gerektiğine asla inanmıyor. Bu durumu kabullen diyorum. Kabullenmiyor. Peki ayrıl o zaman diyorum. Bu sefer de kızıyor. Tek istediği var karşı taraf onun istediği gibi biri olsun. Tek çözüm bu diyor. Yani çözümsüzlük.

Eğer kişiler kendilerine keyif alanları bulurlarsa daha mutlu olurlar. Bu keyif alanları dediğim beyinlerini oyalayacak öğrenme alanları demek istiyorum. Yoksa öyle altın günleri pastalar börekler demek istemiyorum. Beynini meşgul edecek öğrenmeler. Okuma olabilir. Bir kurs olabilir. Kendiyle meşgulken karşısındakinin zayıf taraflarını görmeye vakti olmaz. Hiçbir iş yapmayınca sadece zayıf taraflara endeksli yaşıyor. O zaman da işte hır çıkıyor. Sonra da eskiden böyle değildi çok değişti gibi cümleler ortalarda dolaşıyor.

Mutlu birliktelikler için biraz özel alanlar yaratıp ve karşılıklı bu özel alanlara saygı gerekli diye düşünüyorum.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Yazılarımı takip edenler bilirler genellikle sabahları Suadiye –Caddebostan sahilinde yürüyüş yapıyorum. Bu sabah yine o günlerden biriydi. Sanki yazdan kalma bir hava. Soğuk yerinde ama güneş pırıl pırıl. Gökyüzünde bir tane bile bulut yoktu. Ama deniz köpük içinde. Büyük dalgalar sahile vuruyordu. Kıyıdan gidilince dalgaların savurduğu suların damlacıkları insanın yüzüne vuruyor. Ben o anı yaşamayı öğrendiğimden beri hiç aklımdan geçmiş ve gelecekle ilgili bir düşünce geçmiyor artık. Sürekli çevremi seyrediyorum. Deniz harika, her taraf yemyeşil, kediler, köpekler, kuşlar, koşan insanlar, sahildeki banklara oturmuş gözlerini ufka dikmiş insanlar.

Birden bire yanımdan geçen insanlardan birinin bana; “Merhaba..gelsene seninle şöyle oturalım biraz sohbet edelim” demesini bekledim. “Peki sen neden demedin” diyeceksiniz. Çok haklısınız. Bugün bir sürü kişi için bunu hissettim. Bilirsiniz insan bazen hiç tanımadığı birilerine kendini çok yakın hisseder. O kişiyle sanki yıllardır tanışıyormuşuz gibi. Ben de bugün hep birilerine;

– Merhaba…nasılsın? demek istedim.

Baktım ki bir kişi banka oturmuş, canı sıkkın. Yanına oturup derdini dinlemek istedim. Bir başkasına baktım. Belli ki keyfi yerinde. Zıp zıp zıplıyor. Yerinde duramıyor. Hayatında güzel bir şeyler olduğu çok belli. Hepsiyle konuşmak istedim. Ama olmuyor. Neden mi? İnsanların bazıları çok iyi bazıları kötü. Herkes birbirinden korkar durumda. Acaba ne kötülük gelir diye çekiniyorlar. Bir kadına merhaba desem, kadın içinden;

“Acaba bu kadın normal mi? Durup dururken neden bana merhaba, hadi gel sohbet edelim dedi. Sapık mıdır nedir acaba? Hemen kaçmalıyım” diye düşünür.

Bir erkeğe merhaba desem o daha farklı bakar. Hemen o geceyle ilgili planlar yapmaya başlar. O planlarının da bir kötülüğü yok. Yabancıların özgüvenine sahip olsak. Açıkça arkadaşlık teklif eder. Her iki taraf için de uygunsa birlikte olurlar. Değilse teşekkür ederler ve ayrılırlar. Asla biri diğerini rahatsız etmez. Ama bizim toplumumuzda eğer kabul etmezsen; “Bana yar olmayanı kimseye yar etmem” der ve çeker vurur.

Yani kimseye sohbet etmeyi teklif etmeden eve geldim. Hem kahvemi içip hem de dinlenirken televizyonu açtım. Şöyle bir haber;

Edremit’te Pazar yerinde bir emniyet görevlisi bir hırsızı yakalamış kıskıvrak yere yatırmış emniyet görevlilerinden telsizle yardım istemiş ama arkadaşları yetişene kadar esnaftan yardım istemiş ve kimse yardım etmemiş. Hırsız da emniyet görevlisinin elinden kaçmış kurtulmuş. Emineyet görevlisi Pazar yerinin ortasında bağırıyor; “Neden yardım etmiyorsunuz? Bir hırsıza teslim mi oluyorsunuz? Bu toplum nasıl düzelecek? Hepimizin polis olması mı gerekli? Yardım etseydiniz kaçmayacaktı.”

Emniyet görevlisi tek başına bağırdı bağırdı ve gitti. Yani esnaftan bir tek kişi çıkıp tek bir kelime etmedi. Tam o dakikada da bir televizyon kamerasının orda olması da tamamen tesadüf tabii. Ya da amatör kamera vardı, bilemiyorum.

Bakar mısınız bir sabah yürüyüşünden nerelere geldim. Birbirimizden korkar olduk. Oysaki birbirimize selam vermek istemenin ne kötülüğü var ki. Bunları yazarken Nazım Hikmet’in bir şiiri aklıma geldi.

KARLI KAYIN ORMANI

Ben ordan geçerken biri
Amca dese gir içeri
Girip yerden selamlasam
Hane içindekileri

Üstelik Nazım Hikmet memleketinden uzaklarda yazmış bu satırları. Biz ise kendi ülkemizde düşünüyoruz. Ama ben yine de sabahları bir çok kişiye günaydın demeyi ihmal etmiyorum. Bazen bir kediyi severken yanımdan geçenlere laf atıyorum. Ama henüz gelin biraz sohbet edelim demedim.

Bunları düşündüğüm için ben deli miyim acaba? 🙂

İnşallah deliyimdir 🙂

Not: Aşağıdaki programa bir göz atmanızı rica ediyorum. Değişiklik oldu.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Etiketler:

Ben Kadıköy yakasındaki sahilde sabahları yürüyüş yapıyorum. Bugün 8.10.2006 Pazar. Bu sabah da yürüyüşten sonra şimdi geldim kahvemi yaptım ve bilgisayarımın başına oturdum bu yazıyı yazıyorum. Hava inanılmaz güzel. İçim kıpır kıpır. Birazdan arkadaşlarım ile buluşup Devlet Tiyatroları’ndaki bir tiyatro oyununa gideceğiz.

Sabahları yürürken “anı yaşamayı” uyguladığım için her şeye dikkat ediyorum. Bir beyefendi denize giriyordu. Onu yüreklendirdim; “Harikasınız” diye seslendim. Kedileri ve köpekleri sevdim. Denizi seyrettim. Çiçeklerle konuştum. Baktım insanların kim bilir ne kadar çok dertleri vardır ama hayata tutunmak için kendilerini motive ediyorlar. İnsanların yüzlerindeki sevinçleri ve hüzünleri seyrettim.

Tabii bir çok kişinin elinde harika köpekler. Tasmaları sahiplerinin elinde. Kimini denize sokuyorlar, kimisini yeşilliklerin üstünde koşturuyorlar. Hepsi belli ki çok iyi besleniyor. Bu arada bir şey dikkatimi çekti. Hani çöp bidonlarından kağıt ya da metal parçaları toplayan üstü başı kir içinde kişiler vardır ya. Hepimiz rastlarız sokaklarda. Ya da kimsesiz biri. Belli ki yatacak yeri bile yok. Akşam belki de parkta sabahlamıştır. Öyle biri yanımdan geçti. Arkasında da gariban bir köpek. Onun köpeği. Birden film şeridi gibi çocukluğum geçti gözümün önünden.Mahalleden hep böyle garibanlar geçerdi arkalarında da bir köpek. Masallara bile konu olur bu tip kişiler.

İşte tam öyle bir tip yanımdan geçti. Adama baktım belli ki karnı aç. Belki akşam bile yemek yememiştir. Peki yanındaki köpek ne olacak. Mutlaka arada sırada kendi yediğinden ona da veriyordur. Tamam köpek de çöplükten yiyeceğini yiyordur ama sahibi onu mutlaka kolluyordur. Akşam olunca birlikte yatıyorlardır. Çünkü köpekler sahiplerinden asla ayrılmazlar. Onlar için mekan önemli değildir. Yeter ki sahibinin yanında olsun. Oysa kediler için mekan çok önemlidir. Bilirsiniz alır kediyi uzaklara götürürsünüz tekrar bulur geri gelir. Evi onun için çok önemlidir. Köpek için sahibi önemlidir. Yani kendisine yemek veren. O zavallı çöpten ekmeğini toplayan adamın o köpeği sahiplenmesi olayı inanılmaz bir paylaşım duygusu.

Size şöyle bir hikaye anlatmak istiyorum. Bu hikaye bana mail yoluyla geldiğinden kimin başından geçtiği konusunda çok emin değilim. Zaten önemli olan hikayedeki yaşanan duygu.

“Hz Ali’nin ağabeyi Cafer B.Ebu Talib’in oğlu Abdullah, sıcak bir günde bir kabilenin hurmalığına inmişti. Abdullah burada dinlenirken, hurmalıkta çalışan köleye, yemek vakti üç parça ekmek geldiğini gördü. Adam ekmeklerden birini ağzına götürmek üzereydi ki birden önünde açlığı her halinden belli bir köpek belirdi. Köle elindeki ekmeği köpeğin önüne attı. Köpek ekmeği derhal yedi. Köle ekmeğin ikinci parçasını da attı. Köpek bunu da bir kerede sildi süpürdü. Köle bunun üzerine üçüncü parçayı da köpeğe verdi. Kalkıp yeniden işine dönmek üzereydi ki, olup biteni uzaktan seyreden Abdullah, yaklaşıp sordu:
– Ey köle, bugünkü yiyeceğin ne kadardı?
– Köle sıkılarak cevap verdi;
– İşte bu üç parça ekmek.
– O halde neden kendine hiç ayırmadın?
– Baktım ki hayvan çok aç. O halde bırakmak istemedim.
– Peki sen ne yiyeceksin şimdi?
– Oruç tutacağım.
Bunun üzerine Abdullah, köleye sahibini, evinin nerede olduğunu sordu. Sonra da gidip adamdan bu hurmalığı içindeki köleyle birlikte satın aldı. Sonra döndü köleye bu tarlayı ve onu sahibinden satın aldığını söyledi ve ekledi;
– Seni azad ediyorum. Bu hurmalığı da sana hediye ediyorum.

Cömertliği ile meşhur Abdullah, kendisinden daha cömert birini tanıyıp tanımadığı sorulduğunda, bu olayı anlatır ve;
“Ama o köpeğe topu topu üç parça ekmek vermiş, sense ona koskoca bir hurmalığı ve hürriyetini vermişsin” dediklerinde şu karşılığı verirmiş; “Ama o elindeki her şeyi verdi, ben ise elimdekinin bir kısmını…”

Evet sahildeki o adamı görünce yaşanmış bu olay aklıma geldi. Paylaşmak ne kadar önemli. Oysa bakıyorum çevreme. Ne kadar çok para sahibi olursak o kadar çok “DAHA DAHA” diyoruz. Ne kadar çok mal mülk sahibi olursak “DAHA DAHA” diyoruz. Sahip oldukça sahiplenme duygusu yani paylaşmama duygusu yüreğimizi esir alıyor adeta. Bu hırs nedir? Neden her şeyin bizim olmasını istiyoruz. Çevremiz ile ilişkilerimiz sadece eğlenceyi ya da dertlerimizi anlatmak için paylaşmak haline geldi. Onun derdini paylaşmak değil. Kendi derdimizi anlatıp rahatlamak için. Oysa ki bu koca kainata geliş nedenimiz sıradan mı acaba?

Bir gün çelimsiz küçük bir kız çocuğu sokağın köşesinde oturmuş yiyecek, para ya da alabileceği herhangi bir şey için dileniyordu. Üzerinde yırtık pırtık giysiler vardı, yüzü gözü kir içinde, perişan bir durumdaydı. Küçük kız dilenirken, sokaktan genç, canlı ve iyi görünümlü bir adam geçti. Kızı fark etmişti ama belli etmemek için dönüp ikinci kez bakmadı. Büyük ve lüks evine, mutlu ve rahat ailesinin yanına geldiğinde, çok güzel hazırlanmış akşam sofrası onu bekliyordu. Fakat az sonra düşünceleri tekrar o yoksul kıza takılıverdi. Duyguları bir şeylere itiraz ediyordu. Sonra kolay yolu yeğledi ve itirazlarını Tanrı’ya yönetti; “Böyle bir şeyin olmasına nasıl izin veriyorsun? Neden o küçük kıza yardım için bir şeyler yapmıyorsun Tanrım?” diye yakındı içinden. Sonra ruhunun derinliklerinden gelen bir yanıt duydu; “YAPTIM, SENİ YARATTIM!”

Bu dünyaya geliş nedenimiz sadece yemek yemek ve gezip eğlenmek değilse paylaşmak daha güzel bence. Hiçbir şey olmasa bildiklerimizi paylaşalım. Bir dilim ekmeğimizi paylaşalım.

Paylaştıklarımın içinde en önemlisi mutluluğa giden yollarda öğrendiklerimi sizler ile paylaşmak. Hiçbir şeyi paylaşmıyorsak bile bilgiyi paylaşalım. Çevremize faydalı bilgiler saçmak harika. İhtiyacı olan alır. Kendisinin ihtiyacı olmasa bile bir başkası için gerekebilir.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Hayatın bir şifresi olduğuna inanıyorum. Ama hepimizin şifresi farklı. Kimi böyle bir şifrenin varlığından bile haberdar değil, kimi hayatı boyunca o şifreyi bulmak için uğraşıyor, kimi de şifreyi keşfediyor. Tabii en güzeli şifreyi bulmak için alınan yol. Çünkü gerçek öğrenme budur.

Ben hayatım boyunca o şifrenin peşinde koşanlardanım. Zaman zaman şifrenin bir tek harfini buluyorum. Bu beni çok sevindiriyor ama şifrem oldukça uzun. Hala şifreyi çözmek için uğraşıyorum ve bu bana inanılmaz keyif veriyor. Her gün yeni bir duygumu keşfediyorum.

Gençliğimde bilgi açısından çok yetersiz olduğum zamanlarda bile çok iyi dostlarım vardı. Yani o yıllarda her konuda fikrim vardı ama derinlemesine bilgim yoktu. Sadece iyi insan katogorisinde biriydim. O yıllarda bazı olayları çözemezdim. Örneğin o tıfıl halimle iyi dostlarım vardı. Yani benden çok daha bilgi sahibi. O zamanlar düşünürdüm bu kişi benden ne keyif alıyor, onun bilgi dağarcığı benden çok fazla, ben onun beynini tatmin edemem ama benden hiç ayrılmıyordu. Şimdi olayları çözebiliyorum.

İnsanları bilgi, kültür, yaşamını idare ediş şekli, neşesi, kendini ifade edişi olarak numaralandırsak yani 1 ile 10 arasında; Yıllar önce benim 3-4 gibi olduğum yıllarda, 7-8 numaraya koyabileceğim dostlarım vardı. Ben onlardan tabii ki çok keyif alıyordum ama onlar benden ne alıyorlardı. Bilemiyorum. Hayatım boyunca hep benden büyük numaraların peşinden koştum. Hep bir şeyler öğrenmek için. Yani beyninin içindeki bilgileri çalmak için. Ben hep seminerlerde şunu ifade ederim. Çevrenizdekileri bilgi için sömürün. Bunun hiç sakıncası yok.

Evet ben de çevremdeki 7-8 numaralı dostlarımın bilgilerini çaldım. Onlardan çok şey öğrendim. Peki sonra ne oluyor. Tabii ki ilerleme diye bir şeyi hayatına geçirdiysen bir gün 7-8 numara sen oluyorsun. Ya da geçiyorsun. Ama bu noktada tehlike başlıyor. Çünkü o kişi seni 3-4 numara olduğun için seviyordu. Madem ki sen beni geçtin artık seninle arkadaş olamam diye düşünüyor. Gittikçe ilişki kopuyor. En güzeli birlikte ilerlemek. O noktadan sonra yeniliklere birlikte kucak açmak. Eğer bu birliktelik olmuyorsa ilişki kopuyor. Çünkü öncelikle seni şöyle suçluyor; “Sen son zamanlarda çok değiştin. Artık seni anlayamıyorum.”

Bu çok değiştin var ya aslında senin olumlu olarak almış olduğun yollardan şikayetçi. Değiştin çünkü artık eskisi gibi ona her konuda hak vermiyorsun. Bazen onu eleştiriyorsun. Bazen haksız olduğunu söylüyorsun. Bazen onunla aynı görüşte olmadığını söylüyorsun. Hele ki bir davranışını eleştirdiğin zaman bittin sen onun için. Hiç kurtuluşun yok. Bazen de susuyorsun.

S.LEC şöyle demiş; “BAZEN SESİNİ DUYURABİLMEN İÇİN SUSMAN GEREKİR”

Yalnız o 7-8 numaralı dostların neden sustuğunu anlayacak kadar da zekidirler. Sen artık tehlikeli olmaya başladın.
İlk yapması gereken seni hayatından çıkartmaktır. Çünkü sen ona artık mutsuzluk veriyorsundur. Çünkü onun daha küçük sayılara ihtiyacı var. O tekrar 2-3 numaralı kişiler bulması gerekli. Çünkü ruhunu onlar besliyor.
Benim de hayatımda benden küçük numaralar olmuştur. Onları hiçbir zaman küçük görmem ama eğer hayatımın büyük bölümünü onlar ile geçirirsem ilerleyemem. Ben hep şunu söylerim. Benim ellerim benden yukarıda olan kişilere ulaşmak için yukarı asılı duruyor. Hep kendimi benden yukarıdaki kişilerin yanına çekmek için uğraşıyorum. Birileri de bana asılsın. Hiç itirazım yok. O da benden faydalansın. Ben bir üstümdekinden ne kadar çok şey öğrenirsem altımdaki kişilere daha çok fayda sağlayabilirim. İnsan kendinden daha küçük numaralarda kişilerle olunca egosu tatmin oluyor. Ama bu ego tatminini bir yaşam biçimi haline getirmek bence yerinde saymaktır.

Çevremde benden küçük numaralarda olan kişiler hep oldu ve olacak da. Ama bir gün gelip beni geçtiklerinde ben onları asla terk etmem aksine onların peşine takılırım. Başarılarından keyif alırım. Esas yarış benim için şimdi başlıyor diye düşünürüm. Hiç başarılı oldu diye bir arkadaşımı terk etmedim. Zaten öyle düşünsem hep kendimden küçük numaralar ile ilgilenirdim. Ama küçük numaraların büyümesi ve benim de büyük numaralara asılmam bana heyecan veriyor. Keşke hepsi beni geçse de heyecanım daha da artsa. Geçenlerde gazeteden bir haber okurken araya sıkışmış bir cümle gördüm. Bu bakış açısı beni üzdü. Hayatımızda böyle dostlarımız olmaması dileğiyle;

Büyük Hun İmparatoru Atilla şöyle demiş: “EN DEĞERLİ ÇABALARINIZIN ARKADAŞLARINIZ TARAFINDAN LANETLENECEĞİNİ BİLİN. SİZ MÜKEMMEL OLDUKÇA EN ÇOK ACIYI ÇEKECEK ONLARDIR. EĞER HAREKET VE İSTEKLERİNİZ ONLARI TEHDİT ETMİYORSA, ÖNEMSİZ BİRİ OLMA YOLUNDASINIZ DEMEKTİR.”

Hepimizin çevresinde böyle insanlar da vardır mutlaka. Oysaki birbirimizden bir şeyler öğrenmekle ne kaybederiz. Bence hayatın şifresini bulmuş bir insan olan MEVLANA şöyle demiş; “BİR MUM DİĞER MUMU TUTUŞTURMAKLA, IŞIĞINDAN BİR ŞEY KAYBETMEZ.”

Şimdi bu cümleyi okuyunca küçük numaralar peşinde koşanlar için onlar adına seviniyorum çünkü insanın ne istediğini bilmesi de bir erdemdir. Herkes dostlarını seçmekte serbesttir.

Büyük düşünürler de bu konularda çok kafa yormuşlar ki görüşlerini güzel cümleler ile ifade etmişler. Bakın dostluk için GEOTHE ne demiş; “KARDEŞLERİMİ ALLAH YARATTI, FAKAT DOSTLARIMI BEN BULDUM.”

İnanıyorum ki dostlarımız sayesinde çok şey öğreniyoruz. Ben hala öğrenmeye devam ediyorum. Ama öğrendiklerimi de öğretmeye devam ediyorum. Her hafta sonu Taksim’de Derinlikler Kültür ve Sanat Merkezinde Cumartesi günleri 16.00-18.00 arası bütün bildiklerimi paylaşmak için oradayım.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Etiketler:

Bugün size yıllar önce mail yoluyla elde ettiğim ve çok faydalandığım güzel cümleler yazmak istiyorum. Hepsi üzerinde tek tek tartışmak gerekli. Açılımlarını yorumlamak gerekli. Bunu zaman içinde yapmayı düşünüyorum. Yazıyı size sunuyorum.

– Bir kavgada ilk sen vur ve sert olsun.
– Bir konuşmanın hemen öncesinde asla yemek yeme.
– Mesleğinin dümenlerini öğrenmekle zaman yitirme. Mesleğini öğren.
– Zekanı eğlendirmek için kullan, başkalarıyla eğlenmek için değil.
– Cesur ol. Değilsen bile öyle davran. Hiç kimse aradaki farkı anlayamaz.
– Hayat arkadaşını çok dikkatli seç. Mutluluğunun ya da mutsuzluğunun %80’i bu karara bağlıdır.
– Bardakta bir papatya bile olsa, gözünün önünde daima güzel şeyler bulunsun.
– Bol bol gülümse hem maliyeti sıfırdır hem de bedeline paha biçilemez.
– Dinlemeyi öğren. Bazı fırsatlar kapıyı hafif tıklatır.
– En ciddi iş kıyafetinin altına en cüretkar iç çamarını giy.
– Birisi sana başına gelmiş bir olay anlatırken, “Benim de başına şöyle bir olay gelmişti” diye araya girme. Sahneyi onlara bırak.
– Asla birilerinin umudunu kırma. Belki de sahip oldukları tek şey odur.
– Seni kışkırtmış birine cevap vermeden önce sakinleşmek için kendine bir saatlik zaman tanı. Konu senin için gerçekten önemliyse, bunu ertesi sabaha uzat.
– Mükemmeli ara, kusursuzu değil.
– Olumsuz insanlardan uzak dur.
– İmzalayacağın kağıtları dikkatli oku. Büyük puntolu yazıların sana verilenleri, minik puntolu olanların da senden alınacakları içerdiğini unutma.
– Yaşlan ama paslanma.
– İnsanlar neleri savunduğunu da, nelere katlanacağını da bilsinler.
– Başka bir iş ayarlayıncaya kadar istifa etme.
– Tanıdığın en olumlu ve coşkulu insan sen ol.
– Çocuklarına her şeyin en iyisini veremediğin için üzülme. Senin verebileceğinin en iyisini ver.
– Unutma! Bir insanın en derin duygusal ihtiyacı, takdir edildiğini hissetmesidir.
– Değer yargılarınla çelişmeyecek bir meslek seç.
– Geniş ol. Rahatla. Ölüm kalım gibi durumların dışında, hiç bir şey göründüğü kadar önemli değildir.
– Daima bir adım ileri gitmek için kendi kendine söz ver.
– Kimin haklı olduğuyla zaman yitireceğine, neyin doğru olduğuyla ilgilen.
– Herkesin önünde öv.
– Eleştirilerini bir kenara çekerek söyle.
– Biri sana sarıldığında, önce onun kollarını gevşetmesini bekle.
– İş bitmeden önce asla ödemenin tamamını yapma.
– Arkadaşına borç para verirken ihtiyatlı davran. İkisini de yitirebilirsin.
– Bir avukata ya da muhasebeciye asla fikrini sorma. Onlar çözüm değil, sorun üretirler.
– İlk kes tanıştığın insanlara ne iş yaptıklarını sorma. Onlarla ahpaplığını etiketlerden bağımsız başlat.
– Kaybedecek bir şeyi kalmamış insanlardan kendini kolla.
– Her şeyi bulduğundan daha iyi bırak.
– Kendini değiştirebilme gücünü hafife alma.
– Başkalarını değiştirebilme gücüne çok fazla güvenme.
– Köprüleri atma. Aynı nehri kaç kez daha geçmek zorunda kalacağına şaşıracaksın.
– Gerektiğinden fazla verici olma. Zaman zaman hayır demesini öğren.
– Umutlarını yüksek tut.
– Acıyı ve hayal kırıklığını hayatın bir parçası olarak kabul et.
– Başarılı bir evliliğin temelinde iki şeyin yattığını unutma; doğru insanı bulmak ve doğru insan olmak.
– Başarılarını sana sağladığı iç huzuru ve sevgiyle ölç.
– Kıskanma, mutsuzluk kaynağıdır.
– Fırsat ara, güven arama. Limandaki bir tekne güvendedir ama bir süre sonra altı çürümeye başlar.
– Hayatı bir anlamlandırma çabası olarak değil, bir çığlık gibi yaşa.
– Aldanma. Bir şey gerçekte olamayacağı kadar iyi gösteriliyorsa, muhtemelen iyi değildir.
– Atak ve cesur ol. Bir gün geriye dönüp baktığında yaptıklarından çok, yapmadıkların için pişmanlık duyacaksın.
– Birisine seni seviyorum deme fırsatını asla kaçırma.
– Bir aşk ilişkisinin ardından “Hepsi benim hatamdı” diye açıkla.
– Kendini başkalarının değil kendi standartlarına göre ölçüp biç.
– İnsanların sana ihtiyaçları olduğu zaman, yanlarında ol.
– Yanılma olasılığın olsa bile kararlı davran.
– Büyük olduğunu düşündüğün bir fikirden seni vazgeçirmelerine izin verme.
– Hazırlıklı ol. Arada sırada kaybedebilirsin de.
– Çocuklarını özgüvene sahip olacak biçimde yetiştir. Başarılarını garantilemek için yapabileceğin en iyi şey budur.
– Mutluluğun mala mülke, iktidara ya da prestije değil, sevgi ve saygıya dayalı insan ilişkilerine bağlı olduğunu unutma.
– Sevdiğin birine, eksik yanlarını ima edecek bir armağanı asla verme.
– Dikkatini, işini büyütmeye değil, daha iyi yapmaya ver.
– Ölmeden önce denemek istediğin 25 şeyin listesini çıkar, cüzdanında taşı ve sık sık göz at.
– Kendi dininden başka üç din hakkında da bilgin olsun.
– Telefonunu coşkulu ve dinamik bir sesle aç.
– Başucunda kağıt kalem bulundur. Milyarlık fikirler bazen sabaha karşı üçte gelir.
– Sevgiline önce çiçeği yolla, nedenini sonra bul.
– Zamanı ve sözleri dikkatsizce kullanma. İkisi de geri alınamaz.
– Daha sonra ne olacağını düşünerek o anın sihrini bozma.
– Her büyük sorunun arkasında büyük fırsatlar gizlenmiş olabilir. Gözünü aç.
– Senden daha fazla ya da çok az parası olanlarla para konuşma.
– İnsanların hayalleriyle asla alay etme.
– Derin ve ihtiraslı sev. Kalbin kırılabilir ama hayatı dolu dolu yaşamanın tek yoludur.
– Borç para istemeye giderken çok paran varmış gibi giyin.
– İnsanları akrabalarına bakarak değerlendirme.
– Tanıştığın herkesin bir şeylerden korktuğunu, bir şeyleri sevdiğini ve bir şeyleri yitirmiş olduğunu unutma.
– Sana verilen bir sırra asla ihanet etme.
– Senin pes ettim dediğin anda bir başkasının aynı durum için aman allahım ne büyük fırsat dediğini unutma.
– Ailenin günde en az bir öğün hep birlikte masaya oturamayacak kadar meşgul olmasına izin verme.
– Kaybettiğin zaman, bundan aldığın dersi de kaybetme.
– Yemeğini didikleyen bir kadınla asla evlenme.
– Pasaklı bir insanı düzenli yapabilmek için yalnızca aşkının yeteceğini ümit etme.
– Yumurta çalanın tavuğu da çalacağını unutma.
– Seni heyecanlandıran iki şey arasında kaldığında da daima daha önce denemediğini seç.
– Hayat bazen sana sihirli bir an sunacaktır. Tadını çıkar.
– Müşterilerinden biraz daha iyi giyin ama asla patronun kadar iyi giyinme.
– Herkes bir doğum günü pastasını hak eder. Asla pastasız bir doğum günü kutlama.
– Sessizliğin bazen en iyi cevap olduğunu unutma.
– Mutluğun kendiliğinden gelen bir şey olduğunu düşünme. Mutluluk birfiil yaptıklarının sonucudur.
– Önce ateş edip sonra nişan almaya kalkma.
– Sürekli nişan alıp bir türlü ateş edemeyen birisi de olma.
– Fırsat kapını çaldığında yemeğe de kalması için ısrar et.
– İşlerini yaparken tırnaklarının içine kadar kirlenen insanlara özellikle daha saygılı ol.
– Nasıl söylediğinin ne söylediğin kadar önemli olduğunu unutma.
– Dostlukları, sağlığı ve iyi bir evliliği asla olağan sayma.
– Dua et. Onda sınırsız bir güç vardır.
– Yolculuk süresini daima on beş dakika fazla hesapla.
– Büyük aşkların ve büyük başarıların büyük riskler içerdiğini unutma.
– Kaybetmeye gücün yetmeyeceği şeyleri asla tehlikeye atma.
– Arada sırada kendine şu soruyu sor: Para düşünülmesi gereken bir konu olmasaydı şimdi ne yapıyor olmak isterdim.
– Kendini asla gerçek değerinin altında tutma.
– İçten döktüğün gözyaşlarından utanma.
– Çok öfkelendiğin zaman, ellerini sıkı sıkıya cebinde tut.
– Başarını, onu elde etmek için vazgeçtiklerinle ölç.
– Budalalığı kahramanlıkla karıştırma.
– İyi kalpliliği zayıflıkla karıştırma.
– Evinden uzaktayken gün batımlarında seni seven birilerini düşün.
– Kişiliğin senin kaderindir. Unutma.
– Küçük ve ucuz bir fotoğraf makinesi satın al. Gittiğin her yere yanında götür.
– Ne kadar beğenirsen beğen, kaba bir satıcıdan asla hiçbirşey satın alma.
– Tasa yastığı sertleştirir. Seni rahatsız eden bir şey varsa, gece yatmadan önce, ertesi gün sorunu çözmeye yardımcı olacak üç şeyi not et.
– Hayır demek istediğin zaman belirsizlik taşımayacak biçimde söyle.
– Hayat kısa. Diyet bisküviden daha çok kek ye.
– Karar vermekten çok toplantı yapan patrondan şüphelen.
– Bir odaya girer girmek aydınlatan bir insan ol.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Bu güne kadar o kadar çok karizma ile ilgili yazı okudum ki artık hangi kitapta kim ne yazmıştı inanın hatırlamıyorum. Ama bütün bu okuduklarımdan sonra kendi tarifimi ortaya koydum. Belki bu tarif de aynı cümleyle bir kitapta vardı. Belki de birkaç tariften sonra benim yarattığım bir cümle haline geldi. Valla hatırlamıyorum. Sadece inandığım bir tarif oldu bu. Diğerlerine yanlış demiyorum. Benim doğrum olarak kabul ettiğim tarif bu.

KARİZMA NEDİR? BEYNİN İÇİNDEKİ BİLGİLERİN VE KENDİNE GÜVEN HİSSİNİN BEDEN DİLİNE YANSIMASI.

En doğru tarif bu geldi bana. Neden mi? Anlatayım. Bir insanın marka giyinmesi, en pahalı mağazadan alışveriş yapması, 2 tane üniversite bitirmiş olması karizmatik olması için yeterli değil.

Şaşırdınız değil mi? Evet ben de gençliğimde bunun aksini düşünüyordum. Onun için gençliğimde marka giymek daha çok hoşuma giderdi. Yıllar sonra baktım ki, marka giydiğim zaman bile yaşamadığım olayları şimdi yaşıyorum. Şimdi marka merakım kalmadı. Önemli olanın marka değil giyimdeki uyum olduğunu gördüm. Sakın bu markalaşmaya karşı olduğum anlamına gelmesin. Markalaşmayı sadece kaliteli hizmet açısından alıyorum. Marka olan şirketler müşteriye daha saygılıdır, müşterinin hakları daima saklıdır. Kişiye göre değil,, tüm müşteriye aynı davranış biçimini uygulanır….vs. Ama marka olmanın bedeli de ağırdır bilirsiniz. Dolayısıyla çok emek verdiği ürünün fiyatı da pahalıdır. Çünkü satıştan sonra bile hizmet devam eder. Tamam bunların hepsi güzel, asla kötü demiyorum ama o kadar param olmazsa ne olacak. En az ile yetinerek yaşamak zorundayım. Gerektiği zaman pazardan bile alıveriş edilebilir ki ben çok ediyorum. Peki, güzel giyinmek fark edilmek için önemli değil mi yani?

Önemli olmaz mı hiç hem de çok önemli. E peki ne demek istiyorsun? Şunu demek istiyorum. Önemli olan ucuz ya da pahalı uyumu yakalamak. Buradaki en önemli vurgulamak istediğim renk uyumu. Bluzunuz çok pahalı bir marka olabilir. Etek ya da pantolon da çok pahalı ve çok kaliteli olabilir. Ama arada renk uyumu yoksa rezil bir kıyafet haline gelir. Ayrıca bütün bu giysiler içinde çok sade de olabilirsiniz. Ama tarzınızı oluşturmanız gerekli bence. Giydiğiniz giysinin içinde kendinizi çok rahat hissetmelisiniz. Ve mutlaka en basit bir eşofman bile giyseniz mutlaka boynunuza bir fular ya da bir kolye ya da başınıza bir bant gibi bir çarpıcılık yapın. Ama bunları yaparken renk uyumuna dikkat edin.

Yani ben bunları yapınca karizmatik olur muyum diyeceksiniz. Hayır öyle bir tane kolye ya da fular takmakla olunmuyor tabii. Ama en azından barajı aşarsınız. Gerisi nedir peki?

Gerisi, beynimizin içini doldurmamız gerekli. Yani kendine güven hissi önemli. Bilgi bunun çoğunu yapar. Ama ben şöyle bir insan tanıyorum; üniversite mezunu, 2 lisanı var. Ama ismini sor, zor söylüyor. Bu tıp doktorunun alanına giren bir konu. O alana girmek istemiyorum.

Eğer psikolojik bir hastalığımız yoksa giyimimizdeki hoşluğu yani uyumu yakalayabilirsek, beynimizin içini bize gerekli olan (en azından ilk etapta) bilgi ile doldurursak bu durum davranışlarımıza yansıyacaktır. İşte o zaman bizim için de çok karizmatik birisi diyebilirler. Çevremizde de dikkat çekebilirsiniz. En önemlisi fark edilmek. Sıradan olmamak gerekli. Hiç unutmam bir televizyon programında Sezen Aksu şöyle demişti “Anneannem rahmetli hep şunu söylerdi. Asla sıradan olmam. Herkesten bir farkım olmalı mutlaka. Ben de onun sözünü dinliyorum. Ben sıradan bir kadın değilim.” Ben de aynı şeyi düşünüyorum.

Dün yaşadığım bir olay karşısında şaşırdım kaldım. Dün teknolojik bir alışveriş yapmak için büyük bir mağazaya gittim. Bir adet yazıcı almak istedim. Ne istediğimi daha önce araştırmıştım. Gerek internetten gerekse bir gün önce aynı mağazaya giderek bütün ürünleri incelemiş kararımı vermiştim. Dün ne istediğimi bilerek mağazadan içeri girdim ve şu model yazıcıyı istiyorum dedim. Hemen çıkardılar. Kasaya gittim. Bana alışverişte yardım eden görevli ürünü paketledi kredi kartımı uzattım. Bu kadar çabuk alışveriş etmeme ya da bu kadar çabuk karar vermeme şaşırdığından olsa gerek sohbet etmeye başladı. Ben de izah etmek ya da sohbet ortamı açmak için şöyle dedim;

-Ne alacağıma karar vermek için dün buraya gelmiştim. Bütün ürünleri inceledim. Onun için bugün alışveriş kolay oldu.
-Biliyorum dedi
-Neyi biliyorsun dedim
-Dün buraya geldiniz, ürünleri incelediniz ve gittiniz. Sizi fark etmiştim.

İnanamadım. Çünkü ben oraya gitmeden önce internetten her türlü araştırmamı yapmış ve bu işleri iyi bilen dostlarımdan bilgileri almıştım zaten. Sadece ürünlere bakıp çıkmak yetmişti bana. Üstelik çok kalabalık alışveriş kitlesi olan bir mağazadır. Buna rağmen fark edilmek 🙂 Bu tip olayları çok fazla yaşıyorum. Geçen hafta da arabamla ışıklarda durmuştum ki, yanımdaki arabadaki kadının telaş içinde camı açmakla uğraştığını gördüm. Camı açtı ve aynı anda yeşil ışık yandı ve arabalar harekete geçti. Kadın ve yanında da bir kadın daha bana seslendiler “Harikasınız, ışık saçıyorsunuz :)” Ve arabalar hızla hareket etti bir dakika sonra arabayı kaybettim.

Ben 20 yaşında 90-60-90 bir genç kız değilim. Bu sadece pozitif enerjinin dışa yansıması. Fark edilmek için özel bir çabam yok. Ama tarz oturmuş artık. Farklı bir tarz. Bir büyük holdingin en tepelerinde görevli bir arkadaşım var. Kendisi giyimine çok özen gösterir. Bazen bana şöyle der “Bu kıyafetin harika olmuş. Ama ben giyemem. Bana yakışmaz. Bu tarz meselesi. Senin, tarzına uygun.”

Demek ki bir tarzım var. İşte bu fark yaratan bir duruş biçimini de arkasından getiriyor. Biraz da söyleyecek sözün varsa kapıların önünde açılması çok kolay artık. Ama gerçek mücadele bundan sonra başlıyor çünkü buradan sonra kendini fikirlerin ile kabul ettirmen gerekli. Anadolu’da şöyle bir atasözü vardır; İnsanlar kıyafetleri ile ağırlanırlar, fikirleri ile uğurlanırlar.

Gördüğünüz gibi ilk barajı geçmek için dış görünüş çok önemli ama daha sonra yerini bilgiye bırakamıyorsa arkanızdan sadece şu söylenir; Süslü kokona 🙂

Ben sadece süslü kokona diye tanınmak istemiyorum. Kültürlü bir süslü kokona olabilirim. Buna itirazım yok 🙂

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Bu köşede Kişisel Gelişim başlığı altında yazılar yazıyorum. Yazdıklarım yaşadıklarımdan öğrendiğim davranış biçimleridir. Bu davranışları çevremdeki kişileri gözlemleyerek ayrıca bu konuda yazılanları okuyarak ya da bilimsel boyutunu inceleyerekten kendimi yeniliyorum. Ve bunları da uzun süredir sizinle paylaşıyorum.

Sürekli hayatımı sorguluyorum. Beni rahatsız eden olayları sorgulayıp bana artı değer kazandırması için yeniden yapılanmam devam ediyor. Sanıyor musunuz ki artık her şey dört dörtlük. Asla. Hala bir çok konuda yanıldığımı görüyorum. Hala bazı kişiler iyi niyetimi kullanıyor. Bunlar yaşadığım sürece hiç bitmeyecek. Ölene kadar öğrenmeye devam edeceğim. Ben oldum artık demiyorum. Hayatımda her şey harika olmayacak. Bundan da üzüntü duymuyorum. Çünkü değişen dünya ile davranış biçimleri değişiyor. Teknolojinin değişmesi gibi insanlar da sürekli değişiyor. Çağa ayak uydurmak için bizim de değişmemiz gerekiyor.

İnsanlarla ilişkilerde zaman zaman zorluklar yaşıyorum. Sadece, beni rahatsız eden bir olayı düşünüp hemen çaresini bulmak gibi bir aceleciliğim var. Hayatımda olumsuzluk istemiyorum. İşte bir davranış biçimimi değiştirip rahat ettiğimde bunları sizlerle paylaşmalıyım diye düşünüyorum.

Şimdi geri dönüp hayatıma baktığımda şöyle bir manzara görmeye başladım. Uzun çalışma hayatının sonucunda hiç para biriktirmemişim. Tek yaptığım dost biriktirmişim. Hayatım boyunca dostluğa çok önem verdim. Hep ben çok zengin bir insanım derim. Çünkü çok dostum var. En büyük servet budur. Ne depremde yıkılıyor, ne sele kapılıp gidiyor, ne bankanın iflası gibi bir korku yaşıyorsun, ne borsa gibi düşünce değeri azalıyor, ne bir hortumcunun kurbanı oluyor. Gerçek dostlar bu gibi olumsuzluklardan etkilenmiyorlar.

Peki nerden buldun bu kadar mükemmel dostları diyeceksiniz? Çok haklısınız. Evet gerçek dostlarım var tabii. Ama benim yanlışlarımdan dolayı azalan dostluklarım da var. Neden mi? Çünkü onları hiç sorgulamamak gibi bir yanlış içinde yaşadım hayatım boyunca. Bir tane yanlışlığı fark ettiğim zaman genellikle bir daha o yanlışa düşmem. Ama dostluk konusunda bu kadar başarılı olamadım. Çünkü onlara gösterdiğim tolerans sonsuz oldu.

Onları sorgulamadım derken ne demek istiyorum biliyor musunuz. Atıyorum kafadan bir tane dostum hayatım boyunca; “Sen bir gün denize düşsen ben elbiselerimle hangi şartlarda olursa olsun atlar seni denizden kurtarırım.” diyor.

Ben o kişinin söylediği söze inanmışımdır. Bir gün başıma böyle bir şey gelirse bu arkadaşım beni kurtarır buna inanıyorum. Ama hiçbir zaman bu söylediğini kontrol etmek gibi bir düşünceye girmedim. Bir gün geliyor ki gerçekten denize düşüyorum diyelim ama o kişi beni kurtarmıyor. İnanılmaz gerekçeleri de var. Ondan sonra uyanıyorum. Tesadüf gibi birkaç kere daha denize düşüyorum bakıyorum ki artık bir mazeret bile öne sürmüyor. Ama benim can dostum gibi davranmaya devam ediyor. Sonra onu hiç sorgulamadan ona inanarak geçirdiğin yıllara acıyorum. Tabii ki hayatımı ona endeksleyip yaşamadım ama bir gün baktım ki güven duygusunun yerinde yeller esiyor.

Çok eski yıllardaydı. Çok önemsediğim, çok değer verdiğim bir arkadaşım yurt dışına gitti. Her yaz bir aylığına İstanbul’a gelirdi. Ve bana derdi ki; “Tülay ben kısa süre burada olacağımdan sana gelip gidemeyeceğim çünkü ailemle birlikte olmak istiyorum ama seninle de olmak istiyorum onun için sürekli sen gel hatta bu bir ay bizde kal. Bizden işe git gel.” Neden olmasın. Arkadaşımı çok seviyorum. Çok da haklı. Aynı durumda ben olsam o da bana aynı şekilde davranırdı dedim ve bir ay onlarda zaman geçirdiğim oldu. Bunu yaparken hiç rahatsız olmadım. Çünkü çok emindim. Bu yurt dışında yaşamak 7 yıl sürdü. Sonunda bu arkadaşım İstanbul’a temelli dönüş yaptı. O bana geliyor, ben ona gidiyorum. Bir gün;
-Bu akşam bize gelsene dedim ve şöyle bir cevap aldım.
-Son iki kere ben sana geldim artık gelmem, sen gel.

Nasıl yani? Tabii bu nasıl yani’yi içimden söyledim. Şimdi düşünüyorum onun hiç suçu yok. Suç benim. Suçum aşırı verici olmak. Yani hiç sorgulamadan. Hiç o kişiyi sınava sokmadan. Bu olaydan sonra akıllandığımı sanıyorsanız yanılıyorsunuz.

Sonra bir başka arkadaşım haftanın en az 3 gününü bizim evde geçirirdi.. Birlikte sinema, tiyatroya giderdik. Onun evi uzak olduğundan sizde kalsam olur mu derdi ben de çok sevinirdim. Ayrıca hep ben de ısrar ederdim. Ne olur kal gitme diye. Bu olay uzun süre böyle devam etti. Günlerden bir gün onların evinin yakınındaki bir yerde konsere gittik. Giderken zaten anneme; “Anne ben bu gece gelmem, merak etme” dedim. Çünkü onun evinin bu kadar yakınındayken ve gece saat 01.30 gibi bir saatte neden ben eve geleyim ki, onun evinde kalırız diye düşünmüştüm.
Konserden çıktık.
-Bu gece ben de seninle gelmek istiyorum, anneme zaten sende kalacağımı söyledim dedim.
Bana şöyle bir cevap verdi;
-Kusura bakma Tülay seni misafir edemiyeceğim, evim misafir ağırlamak için uygun değil.
İnanamadım, ve ben o gece tek başıma gece yarısı eve gelmiştim. Ama hani korkudan da donuma yapmıştım 🙂
O geceden sonra herhalde çok özel bir durum vardı, ben yanlış anlamışımdır diye üzerinde durmadım ama onun evine özellikle gitmeye çalıştım ama asla başaramadım.

Yıllarca sandım ki gerekirse benim ona gösterdiğim misafirperverliği o da bana gösterir. Yanılmışım. Sonra bunun benimle ilgisi olmadığını misafirperverlik konusunda belki de bir kötü deneyim yaşamış olduğunu düşündüm, ya da yetiştiriliş biçimi, ailenin yapısı olarak düşündüm. Bunu anlayışla karşılıyorum. Ama o zaman kendisinin de kimsenin evine gitmemesi gerekir. Çünkü insan kendini kullanılmış hissediyor. Şimdi daha anlayışla bakıyorum.

Bütün bunlardan sonra akıllandım mı sanıyorsunuz? Asla. Yine dostluklarımda aynı hataları yapıyorum.
Yine karşımdakini mutlu etmek adına ya da birlikte olmak için oluşması gereken ortamı hazırlama konusunda hep öndeyim:

-Ben gelirim, sen bu saatte dışarı çıkma.
-Dur ben onu alıp sana getiririm, sen uğraşma onunla.

Bunlardan vazgeçer miyim? Sanmıyorum. Geçen yıl biri ile tanışmıştım. Bir kere oturup uzun uzun sohbet etme imkanımız oldu. Sonra kendisini 1,5 yıl gibi hiç görmedim. Bir gün tekrar karşılaştık. Sohbet ederken görüşmediğimiz bir yıl içinde yaşadığı çok önemli bir olayı anlattı. Bir gece eşiyle kavga etmişler ve o gece nerdeyse ayrılık noktasına gelmiş ve gece saat 01.00 gibi evi terk etmiş. Bir anda nereye gidebilirim diye düşündüm diyor. İlk aklıma gelen sen oldun ama bir kere tanıdığım insanın evine nasıl giderim diye düşündüm ve gelmedim. Ama o gece ilk aklıma gelen sen oldun diyor. Bakar mısınız nasıl bir güven duymuş ki kişi zor durumunda ilk aklına gelen ben olmuşum. Bu inanılmaz hoş bir duygu. Ama bu kişi hayatın içinde duruşuna karar vermiş biri olduğundan içinde bulunduğu duruma hemen çare bulmuş ve yoluna devam etmiş biri. Ama bazen kullanılan olabiliyor insan.

İşte artık dostları sınava sokmanın zamanı geldi. Artık daha seçici olmanın zamanı geldi. Artık çoktan ziyada az ve öz olmasının zamanı geldi. Artık kaybetme korkusunun aşıldığı zaman geldi. Kişilerin ben şunu yaparım ben bunu yaparım diye ahkam kesmelerini gözlemleme ve sorgulama zamanı geldi.

Bu türlü dostları biriktirmenin hiç manası olmadığını düşünüyorum artık. Dün yolda tanıştığım kişinin hayatıma daha çok katkı sağladığını görmeye başladım. En azından hiç beklentisiz. Bu türlü bana hiç katkısı olmayan ama “senin dostunum” diye bana sarılan kişilerin sadece negatif enerjilerini taşıdığımı fark ettim.

Bir başka konu daha var. Hangi dostumuzla neyi paylaşıyoruz?
Biriyle sinemaya veya tiyatroya gitmekten hoşlanırsın.
Biriyle sabahlara kadar oturup felsefe konuşursun.
Biriyle sohbet ederken hiç utanmadan onun omzuna başını koyar ağlarsın.
Birisine çok güvenirsin, bilirsin ki başın sıkışsa ilk yanında olacak kişi odur.
Birisi vardır ki, çok eski yıllardan beri gelen bir arkadaşlık. Çok seversin, çok iyidir, ya da sadece zararsızdır. Artık hayata bakışınız değişmiştir ama olsun. Yine de onu çok seversin.
Birisi vardır ki onun görüşlerine çok güvenirsin, ona bazı konuları danışırsın.
Birisi vardır ki, belirli konularda uzmanlığı vardır ve bu konu senin de çok ilgini çekiyordur.
Birisi vardır ki, seni yeni teknoloji ile tanıştırır ve senin yeniliklerle tanışmanı sağlar,
Birisi vardır ki vizyonu çok geniş biridir ondan etkilenirsin.
Birisi vardır ki motivasyonu yüksek biridir onunla beraber olduğunda kendini iyi hissedersin.
Birisi vardır ki sana yol göstericidir.
Birisi vardır ki çevresi çok geniştir. Onun sayesinde bir çok insan tanırsın.
Birisi vardır ki onunla sadece geyik muhabbeti yaparsın. Canın sıkkın olduğunda onunla birlikte olursun, bol bol gülersin, eğlenirsin.
Birisi vardır ki hayatın içinde duruşuna saygı duyarsın ve kendine örnek olarak seçersin.
Birisi vardır ki, kimseye anlatamadıklarını ona anlatırsın. Yani sır küpü.

Şöyle bir dostlarınızı gözden geçirin, kiminle ne yapmaktan hoşlanıyorsunuz. Kime ne kadar güvenebilirsiniz. Gereksizleri attığınız zaman geriye kaç kişi kalıyor. Hani zaman zaman evimizde temizlik yaparız, hep dursun bir gün kullanırım deyip hiçbir işe yaramayan eşya, giyim ya da mutfak malzemelerini temizleriz. Artık zamanı geçmiş ya da daha iyisine sahip olduğundan kullanmadığımız eşyaları atarız. Eğer atmaz ve sürekli alırsak zaten bir müddet sonra eve sığmamaya başlarız. Kullanmadığımız halde bir sürü eşya için emek harcarız. Onların tozlarının alınması gerekir. Onlara evimizde bir yer ayırırız ama hiç kullanmayız. Ama bazıları vardır ki bizim için çok önemlidir. Yeni teknoloji olarak daha iyisi olduğu halde ondan bir türlü vazgeçemeyiz. Ya da hiçbir fonksiyonu olmayan bir bibloyu sırf hatırası var diye atamayız. Bence atmamalıyız da. Hiç siz yaşlandın artık, evim de müsait değil artık diye yıllardır evinizde yaşayan köpeğinizi veya kedinizi sokağa bırakır mısınız? Hayat bir yürüyüştür. Bu yürüyüşte bazıları geride kalır. Bazıları da bizi geçer gider.

KENDİ DÜŞEN BİR ADAMI BIRAK DÜŞSÜN, ŞAYET BİR BAŞKASI TARAFINDAN İTİLMİŞSE ONU TUT.
MACHIAVELLI

Bu sözü okuduğumda çok sevdim.

Hayatın bu yürüyüşünde yavaş yürüyen var, hızlı yürüyen var. Hem hızlı yürümek istiyorum hem de çok yavaş yürümek isteyen birine kızmak yanlış olur diye düşünüyorum. Onu kendi kaderine bırakmanın doğru olduğunu düşünüyorum. Çünkü o senin hızına yetişemeyince sen onun yavaşlığına uyum sağlamaya başlarsın. Ki bu çok kötü olur. İşte hayatın içinde hızlarımız birbirine eşit değilse yürümenin keyfi olmuyor. Bir de en önemlisi hep öndeki koşana yetişmek gibi bir çabamız olması gerekir. Bu yürüyüşte tabii ki çok değer verdiğin ama yürümekte zorlanan bazı dostlarını sırtlayabilirsin. Ama hadi çok zorlandın 2 kişiyi sırtına aldın. Daha fazlası senin yürümene engel olur. Ama senin hızlı yürümen belki ilerde onları da geri kalmışlıktan kurtarır.

Bir gün bir arkadaşımdan beklediğim davranışın gelmemesinden üzüntü duyarken şöyle bir mail gelmişti;
DOSTLAR IRMAKLAR GİBİDİR, KİMİNİN SUYU AZ, KİMİNİN ÇOK.
KİMİNDE SADECE ELLERİN ISLANIR,
KİMİNDE RUHUN YIKANIR BOYDAN BOYA.

İşte bunu okuyunca bütün kızgınlığım bitti.

Ama onları hayatımızdan çıkaralım çöpe atalım ve bir daha asla görmeyelim anlamında değil. Sadece onlara ayıracağımız zaman dilimlerinde daha hesaplı olmak gerekli diye düşünüyorum.
Bence GEOTHE bu konuda oldukça düşünmüş ve şöyle demiş; KARDEŞLERİMİ ALLAH YARATTI, FAKAT DOSTLARIMI BEN BULDUM.

Bütün ilişkilerim için; SIRTINDA YÜRÜMEK İÇİN DEĞİL, YANINDA YÜRÜMEK İÇİN DOST ARIYORUM.

Eğer yılların dostluklarını sorguladığımda gerçekten endişelerimde haklı çıktıysam çok üzülüyorum. Böyle bir duyguyu kimsenin yaşamasını dilemiyorum. Bir arkadaşım için kuşkuya kapıldığımda sonunda mahcup olmayı tercih ediyorum. Keşke onunla ilgili kuşku duyduğum için bana çok kızsa 🙂

Keşke aşağıdaki olayı yaşasam. Bu yazı bana mail ile gelmişti. İşleyen sistemin tarih aralığını bilemiyorum ama hoş bir olay;

“İngiltere’de yargıçların maaşı yoktur. Onun yerine ihtiyaçları oldukça kullandıkları kredileri ve sınırsız çek defterleri vardır. İngiliz devleti hakimlerine o kadar güveniyor yani. Bir gün hakimin biri bir bankaya gidip 1.000.000 foundluk bir çek bozdurmak istediğini söylemiş. Tabii ortalık birbirine girmiş. Banka yöneticileri en üst makamlardan onay almadan bu kadar parayı veremeyeceklerini söyleyip hemen İçişleri Bakanlığı, Adalet Bakanlığı ve Başbakanlık gibi yerlere telefon etmişler. Ancak aradıkları her yerden gelen cevap aynıymış: ÖDEYİN.

Gel gelelim bankada o kadar nakit yokmuş. Hakimden ertesi gün gelmesi rica edilmiş. Ertesi gün para bir bavul içinde hazırlanmış. Aradan birkaç gün geçmiş. Hakim çıkagelmiş. Parayı bankaya geri vermek istiyormuş. Banka yönetimi hemen bakanlığı aramış. Derhal bakanlık müfettişleri devreye girmiş ve hakime hareketin sebebini sormuşlar. Hakim; “Kraliçe’nin hükümeti bize gerçekten bu kadar güveniyor mu? Onu sınadım.” cevabını vermiş. Raporlar bakanlığa iletilmiş ve aynı gün hakim azledilmiş. Adalet bakanlığı hakime gönderdiği yazıda gerekçeyi şöyle açıklıyor: Kraliçe hükümetinin saygın bir hakimi, devletine güvenmiyor ve onu sınıyorsa, devlet ona asla güvenmez.”

Bu çok güzel bir olay ama dostluk adına yapılması gerekenleri hiç yapmadığın halde vay sen benim dostluğumu sınıyorsun diye gidene de güle güle diyorum. Yolları açık olsun. Dostluğumun değerini bilen, yalnız benim onu aramam ve onunla birlikte olmak için onun yanında olduğum zaman mutlu olan değil, benimle birlikte olmak için çaba sarf eden dostlar istiyorum. Yüreğime sadece hak edenler girsin. Ben hurdacı değilim. Bana daha çok sarılanı da sırtımda taşırım.

Bazı insanlar odaya girdiğinde çevre aydınlanır, bazıları da çıktığında. Ben odaya girdiğinde çevreyi aydınlatacak dostlar arıyorum. Geldiği zaman boşluk doldursun istemiyorum. Benim istediğim gittiği zaman yeri dolmayacak kadar önemli olsun. Ona karşı olan alışkanlığımı bilsin ama şımarmasın.

Çok mu şey istiyorum dersiniz? Ama bunları istemezsem yaşamanın ne anlamı var ki 🙂

Hoşça kalın dostlar 🙂

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Bugünlerde aşık olmak istiyorum. Neden mi? Sabahları saat 7.30-08.00 gibi Bostancı sahiline yürüyüşe çıkıyorum. Yarım saat hızlı tempoda yürüdükten sonra sahile belediyenin koyduğunu spor aletlerinde spor yapıyorum. Sonra tekrar yarım saat eve yürüyüş. Eve gelip duşumu aldığımda dünyanın en mutlu insanı ben oluyorum. Bazen sabah yürüdüğümden tatmin olmuyorum ve akşam da çıkıyorum yürüyüşe. Kadıköy yakasının harika bir sahil şeridi var. Yemyeşil çimenler, deniz ve akın akın yürüyen insanlar. Bazen tembellik ettiğim oluyor tabii. Ama sahile çıktığımda iyi ki çıktım diyorum.

Bana mı oluyor sadece bilmiyorum ama yazın duygularım coşuyor. Her an kendimi heyecanlı hissediyorum. Hep biraz sonra çok güzel şeyler olacak gibi geliyor bana. Aklımdan hiçbir kötü düşünce geçmiyor. Güneşin üzerimde inanılmaz olumlu etkisi var. Bu sanırım kişiye göre değişiyor. Bazı insanlar var kışı daha çok seviyorlar. Bu fiziksel ya da ruhsal bir bütünleşme. Ben yazın enerjik oluyorum.

Sabah yürüyüşümü yaptığım halde akşam tekrar çıkmak isteği duyduğum bir akşamdı. Ama anı yaşamayı öğrendiğim için yürüyüşü bir şey düşünerek değil de sürekli çevreme bakarak geçiriyorum. İnsanları gözlemliyorum. Yanımdan köpeğini gezdiren bir çok kişi geçiyor. Bütün köpekleri seviyorum. Üstelik onlara laf atıyorum. Sohbet ediyorum. Bazen bu sohbete sahibi de katılıyor. Bu yürüyüşlerde günü birlik dostluklarım var. Sadece 10 dakika sohbet ediyoruz. Ayrılırken birbirimize randevü vermiyoruz. Birbirimize telefonlarımızı vermiyoruz. İleriye dönük vaadlerde bulunmuyoruz. Neden böyle söylüyorsun diye birbirimize kızmıyoruz. Birbirimizi saygıyla dinliyoruz. Gülümsüyoruz ve sonra hoşça kal deyip uzaklaşıyoruz. Birbirimizi değiştirmeye çalışmıyoruz. Kendimiz gibi düşünmeleri için baskı yapmıyoruz. Bazen hep birlikte bir şeye kızıyoruz bazen hep birlikte gülüp geçiyoruz. Çünkü o anda kişinin tek amacı var. Spor yapmak ve rahatlamak. Onun için evden çıkarken zaten keyif almak için çıktığından negatif bir elektrik yaymıyor çevreye.

İşte böyle çevremdeki en küçük ışıltıyı bile kaçırmadan sevinç içinde yürürken saat 20.30’u gösteriyordu. Güneş batmış ama gökyüzüne bir kızıllık hakimdi. Biraz sonra sahilin ışıkları yanmaya başladı. Adalardaki ışıklar tek tek yanmaya başladı. Güneşin battığı yere bir de baktım ki gökyüzünde hilal şeklinde bir ay. Sanıyorum ilk gecesiydi. Bir renk cümbüşü ile karşı karşıyaydım. Her bir ışığı tek tek inceleyip beynime kazıdım. Kendimi öylesine hafif hissediyordum ki sanki üzerimde bir şey yokmuş gibi. İşte yazın güzelliği burada..

Üzerimde bir şort ve incecik askılı bir buluz. Ayağımda eski mi eski spor ayakkabılarım. Onlar aslında beni bıraktı da ben onları bırakmamakta ısrar ediyorum 🙂

Anı yaşamayı öğrendiğimden kafamın içinde hiçbir sorun yok. Sadece çevremi inceliyorum. Birdenbire hani insanın canı tatlı ister ya, hani kriz gibi önünüze gelen ilk dükkana girer bir çikolata alırsınız ya. Ya da çok susarsınız ya…o anda mutlaka su içmek istersiniz. Ve içtikten sonra da bir “ohhhhh” çekersiniz. İşte aynı bu duygu gibi canım bir şey istedi. Ne istedi biliyor musunuz? CANIM AŞIK OLMAK İSTEDİ. El ele mehtabı seyretmek ve bu güzelliği paylaşmak.

Ertesi gece arkadaşlarla bu sahil şeridini 180 derece açı ile gören bir Bar’a gittik. Bir gece evvel içinden geçtiğim güzel manzarayı bu sefer tepeden seyrettim. Muhteşem bir yer. Neresi diye soracaksınız ben de hemen şimdi yazıyorum. Kadıköy yakasındaki Suadiye Otel’inin karşısındaki Reşat Clup’un yerine yapılan binanın en üst katındaki Mirror. Özellikle bar bölümünü denize nazır ön tarafa koymuşlar. Arka tarafta ise masalar. Ama hepsi denizi görüyor. Harika bir mekan. İster yemeğe gidin isterseniz yemeğinizi evde yiyin sonra içki içmeye gidin. Mutlu olmak için sadece Mirror’a gitmek gerekli değil ama bu dünyada mutlu olmayı istemek gerekli. Sevmek gerekli. Ve bence bu dünyada aşık olmak gerekli. Bu dünyadan aşık olmadan gidilirse bence yazık olur.

İşte bu güzel havalar beni bu duygulara itti. Sonra hatırladım ki Orhan Veli Kanık da benim gibi bu havaları anlatan bir şiir yazmıştı. O da bu havalardan şikayetçiydi 🙂

GÜZEL HAVALAR
Beni bu güzel havalar mahvetti,
Böyle bir havada istifa ettim
Evkaftaki memuriyetimden.
Tütüne böyle havada alıştım,
Böyle havada aşık oldum.
Eve ekmekle tuz götürmeyi;
Böyle havalarda unuttum.
Şiir yazma hastalığım;
Hep böyle havalarda nüksetti.
Beni bu güzel havalar mahvetti.
ORHAN VELİ KANIK

Bakın ben pek haksız sayılmam. Yaz ayları o kadar da masum değil. Benim bir suçum yok. Temmuz ayının suçu valla. Bu sıcacık duyguları içimize sokuyor. Bir başkası da Temmuz ayından şikayetini şöyle ifade etmiş 🙂

AKDENİZ AKŞAMLARI, SÖZ: SERHAN KELLEÖZÜ;
Akdeniz akşamları bir başka oluyor
Hele bir de aylardan temmuz ise bir başka
Sahilde insanlar kolkola sımsıcak
Coşmamak elde mi böyle bir akşamda
İşte ben böyle bir akşamda aşık oldum
Aşık oldum, aşık oldum, aşık oldum

İnşallah bu yazıyı okurken içinizden şu iki cümleden biri geçsin; İŞTE BEN BÖYLE BİR AKŞAMDA AŞIK OLDUM ya da BEN AŞIK OLMAK İSTİYORUM.

Bu coşkuyu yaşayan bütün yüreklere saygılarımı sunuyorum.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Bu sitede yazı yazmaya başlayalı 7 ay oldu. Her hafta yeni bir yazı yazıyorum. 10 yıldır eğitim veriyorum. 6 aydır canlı olarak bir radyo programı yapıyorum.

Bütün bu çabalarımdan memnun olan hayatının akışını değiştiren bir sürü tanıdığım insan var. Ayrıca hiç tanımadığım bir sürü insan bu sitedeki mail adresime görüşlerini yazıyorlar. Radyoda söylediğim her bir görüş için anında canlı yayına bağlanma gibi fırsat var ve insanlar bunu da kullanıyorlar.

Ee peki anladık ne demek istiyorsun diyorsunuz. Şunu demek istiyorum. Bu yaptığım işler sadece beni bağlayan kişisel sorumluluk isteyen işler değil. Burada yazdığım ya da radyoda söylediğim bir söz ile birilerini yanlış yönlendirmek ya da zarar vermek gibi bir tehlike de var. Onun için yazdığım ve söylediğim her şeye çok dikkat ediyorum. Ben insanlara mutlu olmanın yollarını açmak isterken asla zarar vermek istemem. Herkes benim gösterdiğim yoldan giderse mutlu olur mu? Hayır olmaz. Çünkü herkesin yaşam biçimi, gelenekleri, ekonomik durumu ve hayata bakışı ve de keyif aldığı olaylar farklıdır. Ben genel olarak motivasyon ve mutluluklardan bahsediyorum. Bazı genel prensiplerden bahsediyorum. Önemli olan sizin içinizdeki cevheri çıkarıp bulmanız ve mutlu olmanız.

Yaptığım bu işlerden geri dönüşümler alıyorum. Seminerlerde her zaman şunu söylerim. “Konuştuklarımda size ters gelen bir fikir olduğunda hemen söz isteyin. Konuyu hep birlikte tartışalım. Beni eleştirebilirsiniz bundan sakın çekinmeyin.”

Hiçbir seminerimde büyük bir görüş ayrılığına düştüğüm kimse olmadı. Seminerlerden herkes çok mutlu ayrıldılar. Bu sitede yazdığım yazılarım için çok fazla mail alıyorum. İnanılmaz güzel dostluklar kurdum. Türkiye’nin her yerinden hiç tanımadığım ama yıllardır sanki birlikteymişiz gibi can dostlarım var. Bana ilk yazış nedenleri o günkü yazıyla ilgili görüşlerini belirten bir yazı. Ama daha sonra bu mailleşmeler güzel dostluklara döndü.

Hiç eleştiri almıyor musun diye sorarsanız. Aldım tabii. Bu sitedeki yazılarım ile ilgili 2 tane olumsuz mail aldım. Bir tanesi ismini izni olmadan açıklayamam. Batman’da yaşayan entelektüel bir kişiden aldım. Bir yazımdaki fikrimi eleştirmiş ama biraz tarz olarak canımı acıtan bir mail idi. Hemen kendisine cevap verdim. Şöyle dedim;

Merhaba
Maillinizi dikkatli bir şekilde okudum. Bana oldukça ağır bir mail atmışsınız.
Ben bundan 3-4 ay gibi önce Lütfi Kırdar’da çok büyük bir pazarlama seminerine katılmıştım. 2000 kişinin katıldığı büyük bir seminerdi. Konuşmacı inanılmaz büyük bir gaf yaptı. Konuşmasını bitirdiğinde sorusu olan var mı dedi. Ben el kaldırdım. Bana mikrofon verdiler. Sorumu sordum: “Biraz evvel konuşmanızda insan beyni gelişimini tamamlamıştır. İnsanlık bundan sonra asla gelişmeyecektir. Başka yenilik olmayacaktır. Yaratıcılık bitmiştir dediniz. Ben her gün yataktan heyecanla kalkıyorum acaba bugün ne öğreniceğim diye. Her gün her konuda yeni bir buluş okuyoruz. Neden böyle söylediniz. Lütfen biraz açıklar mısınız?”dedim.

Konuşmacı şöyle dedi;
-Ben böyle düşünüyorum ve bu konuyu tartışmak istemiyorum.
Anladım ki bildikleri sadece söyleyebildiği kadardı. Onu rencide etmek istemedim. Peki teşekkür ederim dedim ve mikrofonu uzattım.
Sonra çay molasında bir bey geldi yanıma. Dedi ki;
“Neden biraz evvel sorunuzun devamını getirmediniz, çünkü anladığım kadarıyla bu konuda oldukça bilgiliydiniz ama üstüne gitmediniz..neden?
Sadece onu mahçup etmek istemedim. Çünkü anladım ki derinlemesine bilgisi yok. Ancak ben ondan şunu beklerdim. Lütfen kahve molasında görüşelim sizin bu konudaki görüşünüzü almak isterim ve ben de görüşümü size aktarayım. Onu yapmadı. Ben olsam bunu kesinlikle yapardım.

İşte o gün, bugün. Siz beni eleştirdiniz. Keşke biraz daha yapıcı, biraz daha yumuşak ve biraz daha pozitif olabilseydiniz. Biz değil miyiz ki büyüklerimizin eksik sevgilerinden, sert tutumlarından ya da sevgisiz nasihatlerinden dolayı bir türlü yanlışı ve doğruyu seçemiyoruz. Benim bakış açım yanlış olabilir, siz haklı olabilirsiniz. Ayrıca bir başka dostum da bana mail atmış. Şöyle diyor; “Tülaycım yazını okudum. Ama bu sefer sana katılamıyorum.” diye yazmış.

Eleştirilerimizi birbirimizi döverek değil severek yapsak daha yapıcı olur. Eğer karşımızdakini mahcup etmek istiyorsak bence bundan daha iyi yol olmaz. Ayrıca zaman ayırıp yazımı okuduğunuz için çok teşekkür ederim. Eğer bana kızgınlığınız geçtiyse şimdi yazımın konusu hakkında yazışabiliriz 🙂
Sevgiyle kalın
Tülay Bilin

Kendisine aynen bu mailli attım. Bana hemen bir cevap geldi. Gelen mailde kendine özgüveni tam, gerektiğinde bildiğinden asla dönmeyen gerektiğinde özür dileyebilen büyük bir beyin vardı. Yolladığı mailden birkaç cümle;
“Özür diliyorum, beni bu kadar mahcup etmek zorunda mıydınız? İnternetteki resminizdeki gülümsemenin sahte olmadığına inandırdınız beni.”

Özür dilediği yaptığı eleştiri değildi. Eleştirisinden geri dönmüyordu sadece tarzı için özür diliyordu. Özür dilemek bir erdemdir. Ancak kendinden çok emin insanlar özür diler. Bu mailden sonra kendisiyle dost olduk. Kendisini hiç görmedim ama o benim çok iyi dostum. Şu kadarını söyleyebilirim. Bugün kendisine mail atsam ve şöyle desem;
“Arkadaşım ben bugünlerde zordayım. Bana şu konuda yardım eder misin?” desem koşa koşa gelir ve gerekeni yapar. Buna inanıyorum bu bana yeter. Böylesine kendine güvenen bu kadar insanca davranan ve adam gibi adam dediğim kişinin önünde saygıyla eğiliyorum.

Eleştirilere açığım ama yapıcı eleştirilere açığım. Buradaki amaç ortaya konan fikri tartışmaktır. Fikri ortaya koyan insanın özel hayatı veya kişiliğini zedelemek yanlış olur. Üstelik sadece tatsız bir konuşmadan başka bir işe de yaramaz. Benim de yanlış bildiğim bir bilgi olabilir. Her gün yeni bilgiler öğreniyorum. Her gün kendimi yeniliyorum. Bazen dün düşündüğümü bugün beğenmiyorum.

J.R.COWELL ‘in bir sözü; “ANCAK APTALLAR VE ÖLÜLER DÜŞÜNCELERİNİ HİÇ DEĞİŞTİRMEZLER.” Birbirimizi eleştirelim ve birlikte bir adım atalım. İşte o zaman faydalı olabiliriz. Ayrıca ne kadar çok değişik fikir ortaya atılırsa o kadar faydalanırız.

ALBERT LİPPMANN diyor ki; “HERKES AYNI ŞEYİ DÜŞÜNÜYORSA HİÇ KİMSE BİR ŞEY DÜŞÜNMÜYOR DEMEKTİR.” Ben bu görüşe katılıyorum. Çünkü benim yazdıklarım doğrudur gerisi yanlıştır demiyorum. Bilgilerimizi paylaşalım farklılıkları da paylaşalım ama bunları yaparken birbirimize olan saygımızı azaltmayalım. Okudukça ne kadar az şey bildiğimi fark ediyorum.

Bu konuda SOKRAT;
“BEN BİLMEDİĞİMİ BİLDİĞİM İÇİN DİĞER İNSANLARDAN AKILLIYIM”demiş. Ben kişisel olarak hiç iddialı değilim. Her şeyi çok iyi biliyorum demiyorum. Sadece öğrendiklerimi paylaşıyorum. Önemli olan fikirleri tartışmamız. Kişileri eleştirip bozguna uğratmak amacından uzaklaşmalıyız.

İlk duyduğumda kocaman bir kağıda yazıp duvara astığım bir söz ile yazımı bitirmek istiyorum. HYMAN RICKOVER;
“BÜYÜK BEYİNLER FİKİRLERİ, ORTA BEYİNLER OLAYLARI, KÜÇÜK BEYİNLER İSE KİŞİLERİ KONUŞUR.”

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

İşkolik misiniz yoksa evkolik misiniz? Hayır ikisini de istemiyorum. Bağımlı olmak çok kötü bir şey. Hayatım yoğun bir iş ortamında geçti. İş hayatımda hep elimi taşın altına koydum. Bazı şeyleri görmezden gelemedim. Hep insiyatif kullandım. Tabii ki bir yönetici olarak insiyatif kullanmanın artıları olduğu kadar eksileri de var. Bazen aldığın kararın sonucu iyi oluyor o zaman patron sesini çıkartmıyor. Ama ya bir de aldığın kararın sonucu yanlışsa vay haline. İşte o zaman yaptığın yanlışın bedeli ödetiliyor. Bu bütün iş dünyasında böyledir. Oysaki yanlış yapmayan insan bir şey yapmıyor demektir. Kişisel gelişim ile ilgili çok kitap okuduğum için ve çoğu da yabancı ülkelerin kitapları olduğundan Türkiye’deki bakış açısının dünya trendlerinden ne kadar uzak olduğunu fark edebiliyorum. Ben bu konuda kendimi şanslı hissediyorum. Çünkü çok iyi bir iş hayatım oldu.

Çalışma hayatının içinde oluşumuzun birkaç nedeni var;

1- Para kazanmak için
2- Kariyer yapmak için
3- Evde oturmamak için
4- Hobisi işi olduğu için keyif alanlar

Ben bu dört maddeyi sırasıyla yaşadım. Bir dönem şöyle diyordum; “Ben çalışma hayatını o kadar çok seviyorum ki, çok param olsa bile yine çalışırım.” Ama bu çalışma hayatı dediğim bu güne kadar olduğu gibi büyük bir şirketin içinde olmak. İşte bu bağımlılıktı aslında. Yani amaç sadece koruma altında olduğunu hissetmek. Bu da çok yanlış değil tabii. Çünkü birey olarak yaşamanın çok zor olduğu bir coğrafyada yaşıyoruz. Büyük bir kurumun içinde olmak insana güven veriyor.

İşten ayrılmak istemememin bir nedeni de ben evde ne yaparım. Yani nasıl vakit geçiririm. Yani korku. Kimden peki? Kendimden. Çünkü kendi kendine yetemeyince geriye sadece ev işi ve komşu gezmeleri kalıyor. Artık evde oturan kadınlar bile bundan şikayetçiler ve kendilerine bir sürü uğraşlar buldular son yıllarda. İşte hep korkudan çalışmak istermişim meğerse.

Ama öyle bir gün geldi ki amacım sadece o büyük kuruluşun içinde olmak değil yaptığım işi sevmek. Yani kendime aşırı güven duygusu. O işe sahip olmayı sadece üretmek için istemek. Böylece işkoliklik safhasını aşmış bulundum.. Yaptığın işe güvenmek ve sevmek. Yani yukarıdaki 4. maddeyi yaşıyorsunuz. Ben son yıllarda 4. maddeyi doya doya yaşadım.

Yaptığım işten keyif aldım. Çok mutlu oldum. Ama fark ettim ki artık büyük bir kuruluşun içinde olmayı güven duygusundan dolayı istemiyorum. Sadece yapmak istediğimi yapmak için bir zemin olarak görüyorum.Yapmak istediklerimi küçük bir oluşumun içinde de yapabilirim. Ya da tek başıma yaparım bir tek kişiye karşı sorumlu olmak yerine sorumlu olduğum kişi sayısı belki binlerce belki milyonlarca olabilir. İşte şu anda yaptığım iş gibi. Yazı yazıyorum. Yazarken her bir cümleme dikkat ediyorum. Çünkü her yazım için bir sürü mail alıyorum. İnsanları yanlış yönlendirmemek gibi bir sorumluluğum var.

İnanın ki çalışmak daha kolay. Önemli olan evdeyken üretken olmak. Çünkü kendini kandırmak çok kolay. Şöyle;
Nasıl olsa evdeyim ve ev işlerini yapmak zorundayım başka bir şey yapmak için zamanım da yok. Ben ne yapabilirim ki.” İşte bunu sakın söylemeyin. Hayatımızın en önemli işi nedir biliyor musunuz? Hayatın içindeki duruş biçimimize karar vermek. Yani misyonumuzun ne olduğuna karar vermek. Bu dünyaya neden gönderildiğimizi anlamak.

Ben inanıyorum ki bu evrende hiçbir şey tesadüf değil. Bu dünyada bulunuş nedenimi tesadüflere bağlamak istemiyorum. Görevlerimin bilincindeyim.

Siz de sakın ben ne yapabilirim diye düşünmeyin. Önce kendinizi keşfedin sonra keşiflerinizi insanlarla paylaşın. Eğer çalışıp para kazanmak gibi bir göreviniz yoksa evde olmanın nimetlerini kutlanın. Çok şanslı olduğunuzu unutmayın.

Çünkü yapılacak çok şey var…..

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Çok iddialı olacak ama inanın ki yaşadıklarımız hayata bakış açımızın sonucudur. Bazen kendimizi mutsuz, bazen de mutlu hissediyoruz. Olaya bakış açımızın sonucu olarak da mutlu veya mutsuz oluyoruz.

Pozitif bir bakış açısı her zaman mutlu eder insanı. Şu anda size desem ki bir arkadaşınızı bana pozitif ve negatif olarak anlatın. Aynı kişi için çok kötü sözler kullanarak anlatırken hem canınız sıkılır hem de o kişiye karşı birden bire kötü hisler beslemeye başlarsınız. Yüzünüzdeki çizgiler aşağıya doğru sarkar. Gözlerinizin rengi bile değişir. Ama bir de aynı kişi için çok güzel sözlerle anlatın desem. Birden bire o kişiye ait sıcacık duygular duymaya başlarsınız. Sanki o dakikada hayatınızda güzel bir şeyler olmuş gibi mutlu olursunuz. İşte bakış açısı ile yarattığımız mutluluklar ve mutsuzluklar.

Bundan 2-3 ay önceydi. Hani size bir evvelki yazımda bahsettiğim ev işlerinde bana yardım eden Sevgi temizliğini yapıp gittikten sonra ablam bana gelmişti. Kenarlarda tozlar görmüştü. Bana “Tülay bak kenarlarda tozlar kalmış, senin elektrik süpürgen çok iyi çekmiyor artık. Gel sana bir elektrik süpürgesi alalım.”dedi. Ben de “haklısın, ben de aynı şeyi düşünmüştüm.”dedim. Ertesi gün gidip bir tane elektrik süpürgesi aldık. Sevgi tekrar temizliğe geldiğinde “Sevgicim bak yeni elektrik süpürgesi aldım. Kenarlarda tozlar kalmış herhalde makine iyi çekmiyordu artık.” dedim.
Sevgi tabii çok akıllı bir kadın olduğundan hemen şöyle bir cevap verdi; “Tülay hanım, başkası olsa sen iyi temizlik yapamıyorsun diye beni suçlardı, sizin aileniz ise tozları gördüğü halde gidip yeni makine alıyor. Ne kadar iyi niyetlisiniz.” dedi.

Olaylara iyi niyetli bakmak insanı çok rahatlatan bir tarzdır. Hem sen hem de karşındaki huzurlu olur.
Bakın size bir iyi niyet ile ilgili hikaye;

“BAKIŞ AÇISI”
Arjantinli ünlü golfçü Robert Vincenzo yine bir ödül kazanmış, ödülünü alıp kameralara poz vermiş. Ardından klübüne uğramış, eşyalarını toplayıp otoparktaki arabasının yanına doğru yürümüş. O sırada yanına bir kadın yaklaşmış. Vincenzo’yu kutladıktan sonra ona küçük bir bebeği olduğunu, bebeğin çok hastalandığını ve hastane masraflarını karşılayamadğını onun her gün biraz daha ölüme yaklaştığını anlatmış bir çırpıda. Kadının anlattıkları Vincenzo’yu çok etkilemiş. Hemen çek defterini çıkarmış ve turnuvadan kazandığı paranın bir bölümünü yazıp imzalamış. Çeki kadına uzatmış. O sırada kadına; “Umarım bebeğin iyi günleri için harcarsın”demiş. Ertesi hafta Vincenzo klüpte öğle yemeğini yerken Golf derneğinin bir üyesi yanına yaklaşmış ve; “Otoparktaki çocuklar, geçen hafta siz turnuvayı kazandığınız gün bir kadının yanınıza yaklaştığını ve sizinle konuştuğunu söylediler.”demiş. “Evet” demiş Vincenzo, “Bunun neresi garip?”, “Garip değil tabii ki.” demiş adam, “Ama size bir haberim var. O kadın bir sahtekarmış. Sizin gibi zengin kişilere yaklaşıp hasta bir bebeği olduğunu söyleyip para koparırmış. Korkarım sizden de koparmış.”
Vincenzo şaşkınlıkla; “Yani ölümü beklenen bir bebek yok mu?” demiş. “Yok”demiş adam. “İşte bu hafta duyduğum en iyi haber” demiş Vincenzo.

İşte buna bakış açısı diyorum. Parasını kaybettiği için üzüleceğine ölümü bekleyen bir bebek olmadığına sevinme de bir bakış açısıdır.

Hayata bakışımız hakkında; AYNI PENCEREDEN DIŞARI BAKAN İKİ İNSANDAN, BİRİ SOKAKTAKİ ÇAMURU
DİĞERİ İSE GÖKTEKİ YILDIZLARI GÖRÜR. – FREDERİCK LANGBRİDGE

Hayata bakış açımızı yumuşatmak için benim için hayat felsefesi olan bir anektot yazmak istiyorum.

Bir adam ve oğlu ormanda yürüyüş yapıyorlarmış. Birden oğlan takılıp düşüyor ve canı yanıp “AHHHHHHHHH!!!!”diye bağırıyor. İleride bir dağın tepesinden “AHHHHHHHH!”diye bir ses duyuyor ve şaşırıyor. Merak ediyor ve “SEN KİMSİN?”diye bağırıyor. Aldığı cevap “SEN KİMSİN?”oluyor. Aldığı cevaba kızıp “SEN BİR KORKAKSIN!”diye tekrar bağırıyor. Dağdan gelen ses; “SEN BİR KORKAKSIN!”diye cevap veriyor. Çocuk babasına dönüp; “BABA NE OLUYOR BÖYLE?” diye soruyor. “OĞLUM” diyor adam, “DİNLE VE ÖĞREN” ve dağa dönüp “SANA HAYRANIM” diye bağırıyor. Gelen cevap “SANA HAYRANIM” oluyor. Baba tekrar bağırıyor “SEN MUHTEŞEMSİN”. Gelen cevap “SEN MUHTEŞEMSİN”. Oğlan çok şaşırıyor, ama halen ne olduğunu anlayamıyor. Babası açıklamasını yapıyor.
“İNSANLAR BUNA YANKI DERLER, AMA ASLINDAN BU YAŞAM’DIR. YAŞAM DAİMA SANA SENİN VERDİKLERİNİ GERİ VERİR. YAŞAM YAPTIĞIMIZ DAVRANIŞLARIN AYNASIDIR. DAHA FAZLA SEVGİ İSTEDİĞİN ZAMAN DAHA ÇOK SEV! DAHA FAZLA ŞEFKAT İSTEDİĞİNDE, DAHA ŞEFKATLİ OL! SAYGI İSTİYORSAN İNSANLARA DAHA ÇOK SAYGI DUY.”

Bence de hayatımızın akışını biraz olsun yumuşatmak için bakış açımızı yumuşatmamız daha doğru olur. Yaşam bir sanattır. Bu konuda JEAN JACQUES ROUSSEAU bakın ne güzel yorumlamış; “Bir çok insan matematiğin yasalarını bilir ve güzel sanatların birçoğunda beceri sahibidir. Fakat çoğu insan yaşamı yöneten yasalarla, yaşama sanatı denilen o güç sanat hakkında az şey bilir. Bir insan uçak yapabilir ve onunla bütün dünyayı baştanbaşa dolaşabilir. Fakat nasıl mutlu, başaralı ve memnun olunacağını öğreten o basit sanatın tamamıyla cahilidir. Sanatları öğrenirken listenin en başına yaşama sanatını koymayı unutma!”

Hayat çok güzel…..

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Hayatınızda mucizeler oldu mu hiç? Ya da mucizelere inanır mısınız?

Yıllar önce olsaydı bu olaylara mucize ya da tesadüf derdim. Ama şimdi artık ne mucize ne de tesadüf diyemiyorum. Çünkü bütün olayları benim beynim yaratıyor. Ne istiyorsam o oluyor. Hayatımda ne zaman bir konu düşünsem hemen karşıma çıkıyor. Çünkü o bilgiye ihtiyacım olmaya başladığım zaman arayışa geçiyorum. Şunu iyi biliyorum ki insan ne aradığını bilmezse bulduğu zaman farkına bile varmaz. Peki neden o güne kadar hiç karşılaşmadım da bugün tam onu ararken karşıma çıktı? İnanın ki aynı olayı belki kaç kere görmüşümdür ama ihtiyacım olmadığı için farkına varmadım. Eski bir söz vardır: “ÖĞRENCİ HAZIR OLDU MU, ÖĞRENTMEN ORDAYA ÇIKAR.”

Evet işte bu sözü sürekli yaşıyorum. İsterseniz size biraz örnekler vereyim. Geçen seneydi. Sabahları saat 05.00 gibi kalkıyordum. Neden mi? Çünkü hayatı yakalamak için. Gece yarılarına kadar kitap okuyorum. Ayrıca bu arada çalışıyorum. İnanılmaz bir tempo. Bu tempo hızlandıkça enerjim artıyor, enerjim arttıkça yerimde duramıyorum. Her şeyi her anı yaşamak istiyorum. Bütün kitapları ve bütün gazeteleri okumak istiyorum. Bu arada sürekli yazıyorum. Arkadaşlarıma zaman ayırıyorum. Her şeye yetişmek istiyorum ve yaptıklarım bana az geliyor. Mümkün olsa hiç yatağa girmek istemiyorum, uyumak bile bana zaman kaybı gibi geliyor. Bazen oturup seçim yapmak zorunda kalıyorum. Bu da beni rahatsız ediyor. Böyle yoğun düşünceler içinde olduğum bir gün, arkadaşımdan bir mail aldım. Biliyorsunuz gazetelerdeki güzel yazıları insanlar birbirlerine internet ortamında yolluyorlar. İşte yazı Vatan Gazetesi’nden bir köşe yazısı. Haşmet Babaoğlu yazmış.

“HAYAT HEP KAÇAR KOVALAMAK ÇARE Mİ?
Kimi tanıdıklarım var; sürekli bir şeyleri kaçıracak olmaktan korkarak yaşarlar. Ne yapsalar içlerindeki o duyguyu yenemezler.
Hep endişeli bir telaş içindedirler.
Hep son trene yetişmeye çalışır gibidirler.
…………….
Oysa…

Şimdi şuracıkta ne yapsak, orada yapılmamış şeyler kalır.
Ne kadar çoğaltırsak çoğaltalım sahip olduklarımızı, başka şeyler eksik kalır, hiç tamamlanmaz.

Bir şeyi tutabilmek bir başkasının ellerimizin arasından kayıp gitmesiyle mümkündür.
Kimi sevsek, başka ihtimallerin boynu bükük kalır.
Ve bir başka yere gitmek her zaman burayı ihmal etmektir.
Yani, kabul etmesi zor tabii ama hayat hep kaçar…
Hep bizden önde koşar, hep bizden daha hızlıdır.
Arkasından koşmak fayda etmez.”

Bu yazıyı okuyunca çok şaşırdım. Aradan iki gün geçmişti ki bir yazı daha geçti elime. Bu yazı milattan 2000 yıl önce Hitit’lere ait kalıntılar içerisinde bulunan bir duvar yazısına aitmiş. Bu yazıyı da size aynen yazıyorum;

TANRIM BENİ YAVAŞLAT
Tanrım beni yavaşlat
Aklımı sakinleştirerek kalbimi dinlendir..
Zamanın sonsuzluğunu göstererek bu telaşlı hızımı dengele..
Günün karmaşası içinde bana sonsuza kadar yaşayacak tepelerin sükunetini ver
Sinirlerim ve kaslarımdaki gerginliği, belleğimde yaşayan akarsuların melodisiyle yıka, götür.
Uykunun o büyüleyici ve iyileştirici gücünü duymama yardımcı ol..
Anlık zevkleri yaşayabilme sanatını öğret; bir çiçeğe bakmak için yavaşlamayı, güzel bir köpek ya da kediyi okşamak için durmayı, güzel bir kitaptan birkaç satır okumayı, balık avlayabilmeyi, hülyalara dalabilmeye öğret..
Her gün bana kaplumbağa ve tavşanın masalını hatırlat. Hatırlat ki yarısı her zaman hızlı koşanın bitirmediğini, yaşamda hızı arttırmaktan çok daha önemli şeyler olduğunu bileyim..
Heybetli meşe ağacının dallarından yukarıya doğru bakmamı sağla. Bakıp göreyim ki, onun böyle güçlü ve büyük olması yavaş ve iyi büyümesine bağlıdır…
Beni yavaşlat Tanrım ve köklerimi yaşam toprağının kalıcı değerlerine doğru göndermeme yardım et…
Yardım et ki, kaderimin yıldızlarına doğru daha olgun ve daha sağlıklı olarak yükseleyim..

Ve hepsinden önemlisi…
Tanrım, bana değiştirebileceğim şeyleri değiştirmek için CESARET,
Değiştiremeyeceğim şeyleri kabul etmek için SABIR,
İkisi arasındaki farkı bilmek için AKIL ver..

Bakar mısınız benim telaşımın cevabına. Yani hayat bana bir şeyler öğretiyor. Bana sakin ol diyor. Önemli olan bu mesajın bana iletilmesi.

Yaşadığım bir başka olay; Ben Zülfü Livanelli’nin şarkılarını çok severim. Yıllardır bütün kasetlerini aldım ama bu konuda nedense arşiv yapma gibi bir becerim olamadı. Sonra teknoloji ilerleyip de bu MP3 denen CD’ler çıkınca aklıma geldi. Zülfü Livanelli’nin tüm eski şarkılarını bir MP3 halinde toplasam diye. Gittim bir sürü CD satan yerlere sordum. Bu yasal bir işlem değil biz yapamayız dediler. İnternetten bulmaya çalıştım ama bulamadım. Tam kendi kendime teknoloji ile boğuşurken bir gün bir arkadaşım dedi ki; “Tülay sana bir süprizim var.Sen Zülfü Livanelli’yi çok seversin bilirim. Bir arkadaşım verdi. Zülfü Livanelli’nin bütün eski şarkıları bir arada. Sana da kopyaladım bir tane.”

Bu benim için inanılmaz bir şeydi. Günlerdir uğraştığım bir isteğimin yerine gelmesi.

Bir başka olay daha yazmak istiyorum. Kişisel gelişim ile ilgilenmeye başladığım ilk yıllardaydı. Öğrendiklerimi sürekli hayatıma geçiriyordum. Yani streslerimle başa çıkmak için çareler buluyor ve uyguluyordum. Bunun gibi bir çok bilgiyi kullanıyordum. Bu arada sürekli okuyordum. Bir gün düşünmeye başladım. Acaba ben her okuduğumu hayatıma geçirmekle hata mı yapıyorum. Bunun iyisi kötüsü olabilir. Bir şeyleri yanlış yapıyorum belki de diye düşünmeye başladım. Ya zararlı bir davranışı da benimsersem diye. Oysaki biliyordum ki ben çocukluğumdan beri bütün çevremdeki insanları gözler, hep onların iyi taraflarını örnek alır ama kötü taraflarını asla almazdım. Ama yine de şüpheye düştüm. Günlerce ne yapsam da bundan emin olsam diye düşünüyordum ki bir gün kitap zevkine çok güvendiğim bir arkadaşım bana bir yazar tavsiye etti. Bu yazarın kitaplarını okumamı istedi. Tabii ki gittim o yazarın 3-4 tane kitabını aldım. Heyecanla eve geldim ve okumaya başladım. Daha birinci kitabın birinci bölümünde yazdığı her bir fikir için isyan ettim.

“Hayır, hayır bu doğru değil bence…ben böyle düşünmüyorum..hayır hayır…” diye diye 4 kitabı da bitirdim. Kitaplar bitince çok memnun oldum. Harika dedim.. Demek ki bu güne kadar bazı şeyleri beğendiysem bunlar gerçekten bana göre doğru olduğu içinmiş. Beğenmediğim bir fikir karşısında nasıl tepki koydum. Oh çok şükür süzgeçlerim iyi çalışıyor diye düşündüm.

Kafamın içinde yeni sorular veya bir arayış belirmeye başladığı zaman çevreme bakıyorum. Mesajın geleceğini biliyorum artık.

Bazen kafamdaki sorunun cevabını televizyondaki bir spiker söylüyor. Bazen gazetede manşet olarak görüyorum.

Çok eminim bu yazıyı okurken çoğunuz “BEN DE YAŞIYORUM AYNISINI” diyeceksiniz. Ölene dek bu güzellikleri yaşamak dileğiyle..

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Hepimiz bir koşturmaca içindeyiz. Hiç birimizin vakti yok. Hoşlanmadıklarımızdan vazgeçtim, hoşlandıklarımızdan bahsederken bile hep vakitsizlikten yakınıyoruz. Oysaki zaman doğanın tüm insanlara eşit sunduğu bir olgudur.

“Çok yapmak istiyorum ama vaktim yok.” Hep bu cümleyi kuruyoruz. Oysaki bunların hepsi kendimizi kandırmaktan başka bir şey değil. Size bunun doğru olmadığını anlatmak istiyorum.

Uzun yıllardır bana ev işlerinde yardımcı olan bir kadın var. Kadın derken sakın onu küçümsediğimi zannetmeyin. Bütün ev hanımlarının tabirini kullandım. Aralarında şöyle bahsederler; “Yarın ben sana gelemem çünkü benim kadınım var.” Hep bu muhabbet vardır ev hanımlarında. Oysaki benim kadınım kendinden şöyle bahsediyor; “Ben bir hizmetçiyim. ” Evet bana gelen kadın bunu söylüyor. Bir keresinde evde temizlik yaparken camları sildikten sonra geri döndü camı tekrar silmeye başladı. Sanırım elindeki su cama sıçramıştı. Ben de “Aman Sevgi boşver o kadar olsun.” dedim. Şöyle bir cevap geldi, “Aaaa Tülay Hanım lütfen arkamdan kariyerime laf söyletmem” 🙂

İşine bakış açısı inanılmaz profesyonel. Şöyle ifade ediyor kendini: “Bakın ben bir hizmetçiyim ama onurumla çalışıyorum. Paraya ihtiyacım olduğuna göre çalışmak zorundayım. Siz benim velinimetimsiniz. Siz ne zaman gel derseniz gelirim. Asla bugün yorgunum, bugün müsait değilim gibi mazeretlerim olamaz. İhtiyacınız olduğunda yanınızda olmalıyım.” diyor. Gerçekten daha bir gün gelemem demedi. Tabii ki bir başka yerde çalışmıyorsa. Gece bile gel desem geliyor.

Şimdi en baştaki başlığa gelelim. Bu ben hizmetçiyim diyen kadının bir özelliği de kitap okumak. Birlikte çalışmaya başladığımız ilk yıllardaydı ki bir gün bana bir kitap hediye etti. “Tülay hanım ben bu kitabı okudum çok beğendim size de hediye aldım.” dediğinde çok şaşırmıştım. Çünkü elindeki kitap Konfüçyus’a ait bir kitaptı. Artık her gelişinde kitaplardan konuşmaya başladık tabii.

Ama geçen hafta beni yine şaşırttı. Yoğun bir şekilde temizlik yaparken birden bire; “Tülay Hanım size bir kitap tavsiye edebilir miyim?” dedi. “Aaaa tabii ki” dedim. “Bu günlerde harika bir kitap okuyorum. Adı Tanrılar Okulu. Okumalısınız mutlaka.” İnanamadım. Ben kitabı 15 gün önce aldım. 10 sayfa okudum. Bu günlerde yoğun olduğumdan devam edemedim. O ise kitabı bitirmek üzereymiş.

Düşünebiliyor musunuz yeni çıkan bir kitabı takip ediyor ve okuyor. Üstelik bu kadın gündüzleri bir işyerinin çaycılığını yapıyor. Akşamları bazı müşterilerine temizliğe gidiyor. Ayrıca evli ve 2 çocuğu var. Yani eve gidiyor yemek ve ev işleri. Ay pardon unuttum bir de oturdukları binanın kapıcılığını yapıyor. Ve bu kadın kitap okuyor. Onu düşününce vaktim yok demeye çok utanıyorum artık. Üstelik ben de zamanı iyi değerlendirmeyi öğrenmiş biriyim. Ama daha öğrenecek çok şey var. Gün hepimiz için 24 saat. Önemli olan iyi değerlendirmek. Can Dündar da bu konuda bir yazı yazmıştı. Aşağıya yazısının bazı bölümlerini aldım.

17/12/2005 – BU YAZI;HİÇ BİR ŞEYE VAKTİM YOK DİYENLER İÇİN

“Ay seni arayacaktım, hep aklımdasın ama işlerden başımı kaldıramıyorum ki…” Kâinatın en saçma ve zekâ özürlü mazereti. Yani “kafama uçan daire düştü, hastanedeydim” deseniz daha inandırıcı olur. Normalde hiç kimse hayatının 24 saatini çalışarak geçirmez. En azından yemek yemek, uyumak ve tuvalete gitmek için ara vermeniz gerekir. Ve bu aralarda sevdiğiniz insanlarla en azından telefonda konuşabilirsiniz, değil mi?
…………

Ben bir insana vakit ayırmamanın mazereti olarak “çok çalışıyorum”u kesinlikle kabul etmiyorum. Eğer biriyle aylarca görüşmüyor ve “işlerim var, ondan” diyorsanız, bunun iki anlamı vardır:
a) Ben aynı anda iki işi yapamam. Doğal olarak çalışırken araya kimseyi katamam. Merdiven çıkarken çiklet de çiğneyemem. Hayatım allak bullaktır. Zaman nasıl değerlendirilir bilmiyorum.
b) Seninle görüşmek istemiyorum.
c) Ciddi anlamda işlerim yüzünden görüşemediğimizi sanıyorum. Bu mazerete gerçekten inanmışım. Kimi kandırıyorum ki?

(Son şıkkı kabul edecek babayiğit pek bulunmaz.) Ve hiç kimse beni birinci şıkka inandıramaz. Çünkü biriyle görüşmek isterseniz, mutlaka vakit ayırırsınız. Bu aralar üst üste birkaç kişiyle bu “çok çalışıyorum da; başka bir şeye bakamıyorum” muhabbetini yaşadım; konuya o yüzden taktım.
………….

Vakit ayırmak istersen, istediğin her şeye ve herkese vakit ayırabilirsin. Ama müsaadenizle ben bu konuyla ilgili söylenmiş ve gerçekten çok hoşuma giden sözlerden de bir demet sunmak istiyorum.

-Bitap bırakan günlük yaşam, ancak bir aptalın karşılaşabileceği bir hayat krizidir. (Anton Çehov)

-Eğer boş zamanınız yoksa, ruhunuzu kaybediyorsunuz demektir. (L.P.Smith)

-Kalitenizin ölçüsü, boş zamanlarınızda ne yaptığınızdır. Medeniyetlerin kalitesi de insanlara sağladığı boş zaman ve bunun kalitesi ile ölçülür. (Arwin Edman)

-Babam bana çalışmayı, fakat işin esiri olmamayı öğretti. Şimdi okumanın,hikaye anlatmanın, şakalaşmanın, konuşmanın ve gülmenin iş kadar; hatta ondan da önemli olduğunu biliyorum. (Abraham Lincoln)

-Boş zamanı iyi değerlendirmek, çok ciddi bir sorumluluktur. (William Rusell)

VE BENİM FAVORİM: “Yeterli zamanım yok deme. Büyük insanların da günleri 24 saattir…” Can Dündar

Ben ise şunu tavsiye ediyorum; Kendinize keyifli zamanlar ısmarlayın.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Etiketler: , ,

Geçenlerde bir televizyon programında yazar Selim İleri böyle dedi. Evet bu uzun süredir üzerinde düşündüğüm bir konuydu.

Yalnız olmak nedir sizce? Yalnızlık bir çok insanı korkutur. Yalnız kalmaktan korkan yığınla insan vardır. Yalnızlığın boyutları farklıdır. Kimi yalnız başına arka yatak odasına bile gidemez. Kimi bir evde yalnız kalamaz. Kimi çevresinde insanlar olmadan yaşayamaz. Kimi tek başına okyanusu geçmeye kalkar. Şu anda elimde 1 Nisan 2006 Hürriyet gazetesinin ilavesi var. Şöyle bir haber var:

“Atlantik’in ortasında yapayalnız bir Türk Okyanus aşmak denizle ilgilenen herkesin düşüdür. Kürekle, tek başına okyanusu aşmayı düşleyen azdır, bunu gerçekleştirmek için yola çıkan ise parmakla gösterilir. İşte, Erden Eruç o mangal yürekli insanlardan biri. Eruç şu anda Atlantik Okyanusunun tam ortasında kürek çekiyor.”

Düşünebiliyor musunuz Okyanus’un ortasında tek başına. Havanın sürekli aydınlık ve denizin çarşaf gibi olduğunu hayal etmeyelim. Bütün bunların aksi olduğu andaki yalnızlık ve çaresizliği düşünelim. Bu nasıl bir kendine güvendir.

Gerçek yalnızlık nedir?

Benim için bir evde tek başına yaşamak yalnızlık değildir. Eğer dostların bir telefon kadar yakınsa. Eğer telefon edeceğin dostların varsa. Bu gece bir şeyler paylaşmak istiyorum dediğinde seninle olacak dostların varsa. Bu gece bir dostumun omzuna başımı koyup ağlamak istiyorum dediğinde bir omuz bulabiliyorsan. Bu gece canım eğlenmek istiyor dediğinde arkadaş bulabiliyorsan yalnız sayılmazsın.

Gerçek yalnızlık etrafında bunları söyleyebileceğin hiç kimsenin olmamasıdır. İşte o zaman üzülmek gereklidir. İşte o zaman kimse benimle birlikte olmak istemiyor, kimse varlığımın farkında bile değil diye üzülmek gerekir.

Hele kalabalıklar içinde kendini yalnız hissedenler. Ruhunu tatmin edecek bir başka ruh bulamayanlar. İnsan üzüntüsünü paylaşacak bir insana ne kadar ihtiyaç duyarsa sevincini de paylaşacak insan arar. Güzellikler de paylaşılmalıdır. Belki de üzüntünü paylaşacak insan bulmak daha kolaydır. Çünkü biz millet olarak dertlinin ve mazlumun yanındayızdır. Caddeye çık. Durakta otobüs beklerken yanındakine biraz gülümse ve yavaş yavaş sohbet etmeye başla. Derdini anlatmaya başla. İnanılmaz ilgiyle dinler. Görüyorsunuz televizyonlarda kim mağdursa halk onun tarafını tutar hemen. Çare bulur, bulmaz o ayrı bir olay ama en azından dinler ve vah vah diye yakınır. Oysa ki hayatınızda çok heyecanlı bir olay yaşadınız. İnanılmaz keyiflisiniz. Sizin heyecanınızı hissedecek ve sizi kıskanmadan gönlünce destekleyecek insan bulmak inanın ki daha zor. Anlatırsın anlatırsın sadece şöyle der;
“aaa ne güzel, senin adına çok sevindim.”

İşte çevrenizde sevinçlerinizi ve üzüntülerinizi anlatabileceğiniz ve sizi gerçekten anlayacak dostlarınız varsa yalnız değilsiniz.

Bence yalnızlıktan korkmamak gerekli. Yalnız insan daha cesur olmak zorundadır. Korkularıyla yüzleşmiş insandır. Daha üretkendir. Çok zamanı olduğundan kendiyle hesaplaşmayı daha rahat yapabilir. Kendinden kaçması zordur. Kendine daha çok zaman ayırır.Daha üretkendir. Yaratıcıdır. Hayal gücü çok kuvvetlidir.

Brown şöyle demiş; HAYAL GÜCÜNE SAHİP BİRİ, ASLA YALNIZ KALMAZ

Üretken, yaratıcı insan neşeli insandır. Hayat doludur. Böyle birinin etrafından insanlar ayrılmak istemez. Yalnız kalmaktan korkmak, kendinden korkmaktır. Yani kendine yetmemektir.

Çok yıllar önceydi bir erkek arkadaşımla sohbet ediyorduk. Evliliğinde mutsuz olduğunu söylemişti. Ben de doğal olarak ayrıl o zaman demiştim. Çok şaşırdığım bir cevap vermişti: “Ayrılamam çünkü ben asla yalnız yaşayamam. Ancak birini bulmalıyım ki o zaman ayrılabilirim.” Oysaki benim gözümde öylesine güçlü bir erkekti ki. Çok şaşırmıştım.

Bir sürü insanın hayatında hala yalnız kalmaktan korktuğu için devam eden birliktelikler var. Yani zorunlu birliktelikler. Alternatif olmadan düzenini bozamayanlar. Yani hep bir garanti altında yaşamak isteyenler. Aman düzen bozulmasın diye katlanılan gerçek yalnızlıklar. Yalnızlık insanın içindedir. İnsan yalnız kalmaktan korkmazsa yani yalnızlığı yaşadıysa birliktelikleri daha sağlıklı olur. Onunla birlikte oluşunun tek sebebi yalnızlık duygusu değildir. Seni sen olduğun için istiyordur. İşte menfaatsiz bir sevgi. Henrik İbsen bakın yalnızlığı nasıl tarif etmiş:

DÜNYANIN EN KUVVETLİ İNSANI, EN FAZLA YALNIZ KALABİLENİDİR.

Ayrıca yalnızlık güzeldir ve herkesin mutlaka yalnız yaşaması gerekli diye bir tezi savunuyorum sanılmasın. Hayatı paylaşmaktan yanayım. Ama sağlıklı ilişkiler kurabilmek için insanın yalnızlıktan korkmaması gerektiğine inanıyorum. İşte o zaman gerçek kişilikler ortaya çıkar ve birliktelikler daha mutlu devam eder.

Bunlar benim düşüncelerim. Peki sizin düşünceleriniz nasıl? Bana yazar mısınız? Meraktan ölüyorum..Lütfennnnnnnnnnnnnnnnnnnnnn yazın.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Ayrılık ve bitişler. Hangisi daha az acı verir acaba? Bana ayrılıklar daha acı veriyor. Çünkü benim dışımda gelişen bir olay gibi geliyor bana. Yani verilmiş bir kararı yaşıyormuşum gibi. Ayrılık benim duygularıma cevap vermiyor. Tek verdiği şey, sadece acı. Ayrılıklarda bir tercih yapmak zorunda kalıyor insan. Ben tercihleri sevmiyorum. Ben tercihi yaşayarak yapmak istiyorum. Kararı ben vermek istiyorum. İşte o zaman bunun adına bitiş diyorum. Bitişlerde yaşanmışlık var. Bazen tükenmiş bir ilişki, bazen doyuma ulaşmış bir ilişki, bazen bütün gizemlerin sonunu görmek, bazen sırların çözülmesi. Bazen heyecanların bitişi. Heyecanların bitişi de acı veriyor insana. Ama o heyecanların yerine başkalarını koymak için arayışa geçersek hayatı yakalayabiliriz. Yoksa hayatımız boyunca kaybettiklerimiz için ağlayıp dururuz. Hani derler ya: DÖKÜLEN SU TOPLANMAZ

Yani eğer kendini yenileyip yeni ufuklara yelken açmazsan boğulur gidersin. Arada sorunlar başladıysa ilişki zedeleniyor demektir. Çünkü artık o ilişki sana yetmiyor demektir. O kişiyi aşmışsın demektir. Artık yeni heyecanlar gereklidir. Sakın bunu uçarı bir ruh olarak algılamayın. Eğer ilişkilerde ilerleme birlikte olmuyorsa, yani ilişkiyi üretkenliğe çekemiyorsak bitebilir. Bitmeli de. Eğer bitirmezsek kısır döngü içinde kalırız. Bu ilişki bizi beslemekten ziyade ruhumuzu yer bitirir. O bitişi kabullenmek zorundayız, yoksa bunalım kapıdadır.

İşte bu kaybetme korkusu hayatımızı yönlendiren duygulardan biri. Bir şeye sahip olmak isteyen kişi her şeyini kaybetmeye hazır olmalıdır denir. Yani riske girmelidir. Mutlu olmak sadece isteklerimizin yerine gelmesi ile olmaz. Çoğu zaman bitişleri de kabullenmek zorundayız.

Gerçek bitişi yaşadığım zaman bana artık üzüntü vermiyor. Ama uzun süre onun mücadelesini veriyorum. Eğer bitti dediğim halde hala üzülüyorsam bitmemiş demektir. Bu ilişkinin adı bazen aşktır, bazen bir dostluktur, bazen bir evliliktir. Kişi kendi kafasında ve yüreğinde eğer bitişi yaşamıyorsa dışarıdan söylenenler pek etkili olmuyor.

Bunu bir yakınımın başına gelen olayda yaşadım. Evlilikleri kötü gidiyordu. Aslında adam koca olarak harikaydı. Koca değil iyi bir sevgili gibi davranıyordu. Yani bir kadının istediği gibi. Adamın tek kusuru vardı hiçbir şeyi doğru söyleyemiyordu. Aralarında sorunlar çıkıyor ve ayrılıyorlardı. Ama adam ayrılıkta hastalığını kullanarak duygu sömürüsü yapıp barışma yollarına düşüyordu. Zavallı kadın hemen telaşa kapılıp hastaneye gidiyor ve barışıyorlardı. Hatta bazen kadının kendi ailesi bile adamın tarafını tutup hasta olduğu için ona acıyorlardı. Oysaki kişinin hastalık numarası yaptığı çok belliydi ama duygusallık gerçeği görmesini engelliyordu. Bu ayrılıp barışmalar o kadar çoğaldı ki artık kadın da gerçeği görmeye başladı ama bir türlü kestirip atamıyordu. Beyninde bir türlü ilişkiyi bitiremiyordu. Adam da bunu fark ettiğinden sürekli duygu sömürüsü yapıyordu. Her bitişin bir geri dönüşümünü yaşıyorlardı. Ama bir gün geldi ki yine ayrıldılar ve haber geldi ki adam hastanede. Aman koş seni istiyor dediler. Ve kadın gitmedi. Ölecek ama dediler. Tanrı bilir Allah şifasını versin dedi. Kadın kafasında her şeyi bitirmişti. Adam bunu anladı ve hasta olmaktan vazgeçti. Kadın bir daha adamın adını bile ağzına almadı. Aradan yıllar geçti. Adam bir gün kalp krizinden öldü. Telaşa düştüm bunu kadına nasıl söylicem diye. Çok üzüleceğini tahmin ediyordum. Söylediğimde sadece; Allah Rahmet eylesin dedi. İşte gerçek bitiş bu. Yüreğinde hiçbir kırıntı sevgi kalmamış. Yani karşısındakinin kendisini üzmesine artık müsaade etmiyor.

Bazı kişiler sevgileri sonuna kadar kullanıp tüketiyorlar. Ve sadece kaybettikleri zaman telaşa düşüyorlar. Daha önceki aşk ile ilgili yazdığım bir yazıya yorum yapan bir genç bana mail atmıştı. Kendisinin izni olmadan burada adını açıklamam doğru olmaz. Yaşadığı bir aşkı anlatmış. Bir kızı çok sevmiş ama kız onun sevgisine bir türlü karşılık verememiş ya da anlayamamış.

Diyor ki; “Şimdi beni deliler gibi seviyor ama ben artık aynı hisleri ona karşı duyamıyorum. Çünkü sürekli mutsuz geçen yıllarımız aklıma geliyor. Neden insanlar kaybettikten sonra bazı şeyleri farkına varıyorlar. Bu bana acı veriyor”
Aslında artık o ilişkiyi aşmış, o ilişki artık ona yetmiyor ama kopuşu da yaşayamıyor. İşte bu durum can çekişen bir hayvanın haline benziyor. Biliyorsunuz böylesi bir acıyı çeken bir hayvanı insanlar sadece acı çekmesin diye vururlar. Ama biz o kadar acı çekmemize rağmen bitişe karar veremiyoruz. Sanki bitirirsek acı çekecekmişiz gibi. Oysaki çekilecek acı bugünkünden daha fazla olmayacaktır.

Ay nerden aklıma geldi bu bitişler bugün bilmiyorum. Hayatımda bitişler yaşamak istemiyorum ama eğer gerekiyorsa aslanlar gibi de yaşarım.

Keyifli birliktelikler diliyorum.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Etiketler: ,

Erkekler bizi anlamakta zorlandıklarını hatta anlamadıklarını söylüyorlar. Belki de haklılar.

Adamın biri bir gün ormanda gezerken birden bire karşısına bir cin çıkmış. “Dile benden ne dilersen…ama sadece bir tek şey dileyeceksin.” Demiş. Adam düşünmüş; “Amerika ile Türkiye arasına bir köprü yapmanı istiyorum.” demiş
Cin bunun çok zor olduğunu yapamayacağını başka bir şey istemesini söylemiş. Adam; “Peki o zaman ben kadınları hiç anlamıyorum, bana onların sırrını ver.” Demiş. Cin şöyle cevap vermiş; “Sen nerden nereye köprü istiyordun?” 🙂

Bakar mısınız köprü yapmak daha kolay geldi. Eh işte kadınların anlaşılması bu kadar zor demek.

Evet kadınlar gerçekten zorlar ama onları çözmek de erkeklerin görevi. Eğer erkek ne istediğini bilirse kendi isteğine göre uyum sağlayacak bir kadın bulabilir. Peki bu nasıl olacak. Şimdi kadınların küçük sırlarını vermek istiyorum. Aslında kadınlar kızmayın sakın. Ne yapayım artık bazı şeyleri bilmeleri gerekli. Çünkü onlar’sız hayat asla olmuyor.

Bir kadını beğendiğiniz zaman, eğer onunla birlikte olmak istiyorsanız ve bunu sadece bakışlar ile belirttikten sonra sakın ona flört etmeyi teklif etmeyin. O zaman kadın hemen geri çekilir. Çünkü açıkça istediğini söylemenin bir çok sakıncaları var. Çünkü kadın herhangi bir erkekle değil, istediği erkekle beraber olmak ister. Onun için evet demenin risklerini göze alamaz ve doğal olarak hayır demek zorunda kalır. Bunu neden yapar çünkü henüz sizi tanımamıştır.
Kadın bir erkeğin kendisine ilgi duyduğunu hemen anlar. Buradan sonra tamamen strateji uygulamak gerekiyor. Kadını bir yere davet edebilirsiniz. Hiçbir şey ima etmeye gerek yok. Eğer kadın kabul eder gelirse, o zaman o da erkeği beğenmiştir zaten. Bu davetlerin en az üç kere olması gerekiyor. Bazen bir akşam yemeği, bazen bir sabah kahvaltısı, bazen bir sabah yürüyüşü vs. Eğer kadın bunlara sesini çıkartmıyor ve geliyorsa olay bitmiştir. Artık açılma zamanı gelmiştir. Kadın erkeği önce tanımak ister, ona güvenmek ister onun için hemen evet demez.

Eğer ilk buluşmada hemen teklifler yağdırırsanız, kaybedebilirsiniz. Tabii ki riski göze alıyorsanız siz bilirsiniz.
İnsanların tamamı süprizden hoşlanır. Küçük hediyeler harika olur. Ama bunlar asla pahalı hediyeler değil. Yoldan gelirken komşunun bahçesinden bir tek gül olabilir. Çok küçük hoşluklar harika olur.

Kadınların en büyük korkusu kolay kadın olarak görünmektir. Yani hakkımda ya yanlış düşünürse diye korkar.. İşte bu düşünce en modern kadında bile vardır. Bu duygular hem benim hem de çevremdeki bir sürü kadının düşüncesi. Bunlara katılmayanlar olabilir tabii. Ben bütün kadınlar böyledir demek istemiyorum. Ama istisnalar kaideyi bozmaz. Onu çok sevdiğini söylemeniz yeterli değildir. Kadın sevgisinin eyleme dökülmesini görmek ister.

ÇİÇEKLE SUYUN HİKAYESİ

Günün birinde bir çiçekle su karşılaşır ve arkadaş olurlar.

İlk önceleri güzel bir arkadaşlık olarak devam eder
birliktelikleri, tabii zaman lâzımdır birbirlerini tanımak için.

Gel zaman, git zaman çiçek o kadar mutlu olur ki, mutluluktan
içi içine sığmaz artık ve anlar ki, suya aşık olmuştur.

İlk kez aşık olan çiçek, etrafa kokular saçar,
“Sırf senin hatırın için ey su” diye…

Öyle zaman gelir ki, artık su da içinde çiçeğe karşı
bir şeyler hissetmeye başlamıştır. Zanneder ki,
çiçeğe aşıktır ama su da ilk defa aşık oluyordur.

Günler ve aylar birbirini kovalar ve çiçek acaba
“Su beni seviyor mu?” diye düşünmeye başlar.

Çünkü su, pek ilgilenmez çiçekle… Halbuki çiçek,
alışkın değildir böyle bir sevgiye ve dayanamaz.

Çiçek, suya “Seni seviyorum der. Su, “Ben de seni
seviyorum” der. Aradan zaman geçer ve çiçek
yine “Seni seviyorum” der. Su, yine “Ben de” der.
Çiçek, sabırlıdır. Bekler, bekler, bekler…

Artık öyle bir duruma gelir ki, çiçek koku saçamaz
etrafa ve son kez suya “Seni seviyorum.” der.

Su da ona “Söyledim ya ben de seni seviyorum.” der
ve gün gelir çiçek yataklara düşer. Hastalanmıştır çiçek
artık. Rengi solmuş, çehresi sararmıştır çiçeğin.
Yataklardadır artık çiçek. Su da başında bekler
çiçeğin, yardımcı olmak için sevdiğine…

Bellidir ki artık çiçek ölecektir ve son kez zorlukla
başını döndürerek çiçek, suya der ki; “Seni ben,
gerçekten seviyorum.” Çok hüzünlenir su bu durum
karşısında ve son çare olarak bir doktor çağırır
nedir sorun diye…Doktor gelir ve muayene eder
çiçeği. Sonra şöyle der doktor: “Hastanın durumu
ümitsiz artık elimizden bir şey gelmez.”

Su, merak eder, sevgilisinin ölümüne sebep olan hastalık
nedir diye ve sorar doktora. Doktor, şöyle bir
bakar suya ve der ki: “Çiçeğin bir hastalığı yok dostum…
Bu çiçek sadece susuz kalmış, ölümü onun için” der.

Ve anlamıştır artık su, sevgiliye sadece
“Seni seviyorum” demek yetmemektedir…

Şunu unutmayalım kadınlar bir çiçektir. Eğer bütün bunları yaptığınız halde hala nazlanıyorsa o zaman aradığınız kadın o değil demektir. Boşuna zaman kaybetmeyin. Ayrıca kadınlar istemedikleri erkekle asla beraber olmazlar ve bunu da belli ederler. Eğer hoşlandıysa ve güvendiyse kendini rahat bırakır. Ama üstene giderseniz kaybedebilirsiniz.

Erkeklerin şöyle dediğini duyar gibiyim; “Ya neden ben bu kadar fedakarlık yapayım..o benim peşimden koşsun, biraz da fedakarlık etsin.” Bu söylemekte çok haklısınız. Bir erkeğin peşinden koşan hatta arkadaşlık teklif eden kadın yok mu? Var tabii. Ama azınlıkta. Unutmayalım biz geri kalmış bir ülkenin kadınları ve erkekleriyiz. Eğitim konusunda ciddi eksikliklerimiz var. Bunları aşmamız zaman alır. Gerçi bakıyorum kadınlar inanılmaz ilerleme kaydettiler. Ama yine de bir toplum baskısı var. Benim ve çevremdeki birkaç kadının bunları aşmış olması yeterli değil. Küçük azınlık genele tesir etmez. Üstelik bu ilişkiler Anadolu’da çok daha farklı. Orada gelenek görenekler hakim. Ben bütün bunları büyük şehirlerde yaşayan özgür kadınlar için yazıyorum. Ne kadar özgür de olsak ısrarcı olunmasını isteriz.
Bilirsiniz belki;

Kadın hayır derse belki demektir.
Kadın belki derse evet demektir.
Zaten hemen evet deyen kadını da bulmak zordur.

Kadın önce kendine verilen değeri görmek ister. Hele arkadaşlığın ilk gününde bir takım cinsel birlikteliği ima etmek kadını kabuğuna çekilmeye zorlar. Korkutmadan yavaş yavaş yaklaşmayı deneyin. Uzun süre hiçbir şey teklif etmeyin ama sadece çok ilgi gösterin. O zaman kadın teklifte bile bulunabilir.

İnşallah sırlarımızı verdiğim için kadınlar bana kızmazlar. Ama neden kızsınlar ki sadece işimizi kolaylaştırıyorum. Belki bu taktiği uygulayan erkekler çıkar da kadınlar da rahat eder.

Biliyorum bu fikirlere evet /hayır diyen bazı kişiler olabilir. Fikirlerinizi okumayı çok istiyorum. Lütfen yazımın altındaki mail adresime görüşlerinizi yazarsanız çok sevinirim. Her maili dikkatle okuyorum ve cevap yazıyorum.

Sevgilerimle
TÜLAY BİLİN
tulayb18@gmail.com

Etiketler:

Kızgınlığın sadece insana özgü bir duygu olmadığını düşünüyorum.. Hayvanların da kızgınlık duyguları vardır tabii. Kedi kızınca tırmık atar, köpek havlar veya ısırır. İnsan da kızınca sesini yükseltir. İnsan onuruyla oynandığı zaman insanın o anda duyduğu duygunun adı kızgınlıktır. Hayvanlar konuşamadıkları için kızgınlıklarını saldırı ile ifade ediyorlar. Oysa insanlar konuşabiliyorlar. Kızgınlıkların ifade edilmesi gerekir. Yani dışa vurmak gerekli. Eğer dışa vurulmazsa insanın içinde dağ gibi büyür. Sürekli o kişiyle içinden konuşmaya başlarsın. Bu içinden yapılan konuşmanın karşı tarafla paylaşılması gerekir. İçimizden sürekli konuşuruz.

“Neden bunu demedim, niye şöyle cevap vermedim.”diye. İşte dışa vurulmayan bu kızgınlık duygusu bir müddet sonra öfkeye ve nefrete dönüşür. Konuyla ilgili görüşlerini o kişiye anlatmadığın için kişi tekrar aynı hatayı yapabilir. Sende öylesine bir birikim yapar ki, bir gün hiç önemsiz bir konuya inanılmaz büyük bir tepki gösterirsin. Bu sefer karşıdaki kişi çok şaşırır. Ne var bunda bu kadar tepki gösterecek der. Oysa ki bilmez ki altında yatan ifade edilmemiş kızgınlıkları. Hepsinin hıncı alınıyordur. Gerçekte bir hesaplaşmadır ama bunu sadece sen biliyorsun. Bazen de kendi iç sesinle o kadar çok konuşursun ki, belki haklı olduğun konuda bir müddet sonra kendini suçlamaya başlarsın. Kendinin o konuda ne kadar yetersiz olduğuna karar verirsin. İşte tehlike çanları o zaman çalmaya başlar. Bir konuda karşımızdakine kızıyorsak mutlaka bunu ifade etmeliyiz. Belki bilmediğimiz bir sorun vardır. Ya da kişinin öyle davranması için bir nedeni vardır. Eğer karşı taraf seni tatmin edecek bir açıklama yapamıyorsa yani bu onun hayata bakışından kaynaklanan sana kasti olarak yapmadığı bir durumsa işte o zaman bazı önlemler almak zorundasın. Tabii aynı kızgınlık duygusunu bir daha yaşamak istemiyorsan.

Romanya halkının söylediği güzel bir söz var; BİRİ SİZİ BİR KEZ ALDATIRSA SUÇ ONUNDUR İKİ KEZ ALDATIRSA SUÇ SİZİNDİR.

Gazetelerde okuyoruz kadın kocasını balta ile doğradı, sonra pişirdi ve yedi gibi 🙂 Kadın sürekli dayak yiyor ve kızgınlığını normal yoldan ifade edemediği için birikim yapıyor ve sonunda kocasını balta ile doğruyor.

Nil Gün Geçmişin Gölgeleri adlı kitabında şöyle diyor;
“Her insan kızgınlık duygusunu yaşar. Bu duygunun nedeni insanın gururuna ya da onuruna yönelik hayali veya gerçek saldırıya duyulan tepkidir. Yani duygu dünyasının bir şekilde yara almasının acısıdır kızgınlık. Kızgınlıklarımızda henüz duygular tazeyken ifade etmeliyiz. Ama bazen edemeyiz. Neden?
Çünkü kızgınlığın olumsuz bir duygu olduğuna inanırız.
Çünkü birini incitmekten korkarız.
Çünkü reddedilmekten, aşağılanmaktan korkarız.
Çünkü yanlış anlaşılmaktan korkarız.
Çünkü kontrolümüzü yitireceğimizden korkarız.
Çünkü terk edilmekten korkarız.
Çünkü kötü bir insan imajı vereceğimizden korkarız.
Çünkü zayıf görünmekten korkarız.”

Bazen o anda kızgınlık duyduğumuzun farkına bile varmayız. Tıpkı darbe yiyen, eli kesilen ya da vücuduna kurşun yiyen kişinin ilk anda acıyı hissetmemesi gibi. Daha sonra kafamızın içinde kurmaya başlarız. Oysa ki kızgılıkları öfkeye dönüşmeden halledersek içimizde dağ gibi büyümesine engel olmuş oluruz. Bu dağ gibi büyüyen kızgınlıklar bir müddet sonra insanı intikam alma duygusuna iter. Sürekli kafanızda bir hesaplaşma halinde yaşarsınız. Kızgınlığınızı ifade edip unutmalısınız. Schiller şöyle demiş; AFFETMEK VE UNUTMAK İYİ İNSANLARIN İNTİKAMIDIR.

Kızgınlık duygusunu ifade etmememizin bir başka zararı da şimdiyi yaşayamayız. Çünkü kafamızın içindeki geçmiş ve gelecek ile olan hesaplaşmalarımız şimdiyi yaşamamıza engel olur. Ve arkadan mutsuzluklar geliyor. Bazı kişiler mutsuzluğunun nedenini bile bilmiyor.

Dostoyevski; “EN BÜYÜK MUTLULUK, MUTSUZLUĞUN KAYNAĞINI BİLMEKTİR.” demiş.

Mutsuzluğun bir nedeni de çözülmemiş sorunların birikimidir. Bu duyguyu çok iyi biliyorum. Gençliğimde asla kızgınlıklarımı dile getiremezdim. Sürekli biriktirirdim. Ve bir gün aniden öylesine bir tepki gösterirdim ki karşımdaki de şaşırırdı. Hadi karşımdakinden de vazgeçtim diyelim ama kendi iç dünyamda yaşadığım mutsuzluk ne olacak. Kafamın içinde halledilmemiş sorunlarla yaşamayı beceremedim çünkü hastalandım. Strese bağlı bir hastalık. O zaman işte çareler aramaya başladım. Şimdi bütün kızgınlıklarımı ifade ediyorum. Özellikle biriktirmediğim için daha yumuşak ve karşımdakini de incitmeden konuşabiliyorum. Her zaman başarılı olduğumu söyleyemem. Eğer kızgınlık duyduğum kişi yıllarımı verdiğim dostumsa bu çok kolay olmuyor. Çünkü ondan vazgeçemiyorum. Uzun süre mücadele ediyorum. Bu süre inanılmaz kötü dönem oluyor çünkü çok içim acıyor. Onu kaybetme korkusu beni rahatsız ediyor. Ama dostlarımdan her gün yeni bir şeyler öğreniyorum. Onları seçme hakkına sahip olduğumu farkındayım.

Geothe bu konuda beni haklı çıkarıyor; “KARDEŞLERİMİ ALLAH YARATTI, FAKAT DOSTLARIMI BEN BULDUM.”

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Etiketler: , ,

Aşk mı sevgi mi sizce? Hangisi daha huzur verici bir duygu? Aşk cesaret ister. Aşk acıtır. İnsanın ayaklarını yerden keser. Sağlıklı düşünmeye engel olur. En kötü tarafını bile hoş görürüz. Biliyorsunuz bakmakla görmek ayrı şeylerdir. Aşkta insan sadece bakar, görmez olur. İnsanı sosyal hayattan koparır. Sadece onu düşünürüz. Hayat adeta durmuş gibidir. Panik atak bile yaşayabilir insan. Beynini yer kemirir. Sadece tek istek vardır. Ona kavuşmak, onunla birlikte olmak ve ona dokunmak. Şartlar ne olursa olsun vazgeçmez her türlü şarta hazır olduğumuzu hissederiz. Hiçbir yanlışını eleştiremeyiz çünkü uçup gider elimizden zannederiz. Tartışmaya bile korkarız. Oysa insanın doğasında vardır konuşmak tartışmak. Doğru, ancak o zaman bulunur.

Bundan evvelki yazımda size “Güç”ü anlatırken bir lastik firmasının reklamından bahsetmiştim; “Kontrolsüz güç, güç değildir”. Geçenlerde bir arkadaşla sohbet ederken şöyle bir ifade kullanmıştı. Çok hoşuma gitmişti; “KONTROLSÜZ TEK GÜÇ VAR…O DA AŞK.”

Evet gerçekten çok doğru. İnsan aşık olduğu zaman kontrolünü kaybediyor. Ama yine de aşk insanın başına gelen en güzel felaket.

Oysa sevgi nedir? Daha sağlıklı, ayakları yere basan bir duygu. Bir insanı hatalarıyla birlikte sevmektir. İşte gerçek olan da budur bence. Hataları birlikte oturup tartışmak, konuşmak doğruyu bulmak. İlişkiyi zedelemez. Çünkü onu olduğu gibi kabul etmişsinizdir. Değiştirmeye çalışmamak gereklidir. Kişiliğini bozmadan onu bir bütün olarak sevmek. Yani kendine benzetmeden. Farklı bir insan olarak kabul etmek.

Oysa hepimiz “O”nu hep değiştirmek için uğraşıyoruz. Hayalimizde yarattığımız sevgiliye benzetmek için çaba sarf ediyoruz. Belki gerçek aradığımız o değil. Bazı tarafları iyi ama bizim şablonumuza uymuyor. O zaman ufak ufak değiştirmem gerekli diye düşünüyoruz. İşte çatışma orda başlıyor.

Gerçek sevgi onu olduğu gibi kabul ettiğimiz andır. Ya da olduğu gibi kabul etmek beni rahatsız etmemeli. Eğer farklı oluşundan rahatsız isem doğru bir tercih yapmış sayılmam.

Sevgiyi bulduğunu insan nasıl anlar? İşte olay burda önem kazanıyor. Önce kendini bulmuş olman gerekli. Nasıl bir insan olduğunu, nelerden hoşlandığını, nelerden hoşlanmadığını bilmen önemli. Ona kendini anlatman gerekli. Eğer anlatacak bir şeyin varsa tabii. Nasıl bir insan olduğunu, ilkelerinin neler olduğunu, onu değiştirmek gibi bir niyetinin asla olmadığını, onu sadece hayat felsefesi ve ilkeleri için sevdiğinizi anlatabilirsiniz. Ne aradığını bilmen gereklidir ki aradığını bulduğun zaman anlaman açısından. Yoksa aradığını bulsan bile fark etmeyebilirsin. Elinden uçup gitmiş. Yıllar sonra ben ne yaptım demenin hiç faydası yok.

Ne istediğini bilmek aradığını bulduğun zaman anlaman açısından önemli. İşte o sevginin tadına doyum olmaz.
Hayata bakış açımızın benzer olması, ilkelerimiz ve kimyasal olarak yani hani son zamanlarda diyorlar ya elektrik olarak birbirimizi çekmek.

Sevginin üremesi gerekli. Eğer kişiler birbirini fozitif olarak etkileyebiliyorsa iyi bir şeyler vardır o ilişkide demektir. İnsan birbirinden etkilenmeli. Güzel olan huyları birbirinden kapıp, hatta değiştirmeli. Ama bunu sadece kendi istediği için yapmalı.

Sizinle sevgiliye hitaben yazılmış bir kitabın ön sözünü paylaşmak istiyorum. NLP adlı kitabın yazarı Nil Gün yazmış;
“Dostum, biricik sevgilim, ruh eşim, yaşam ve iş partnerim, aynam, oyun arkadaşım Saim’e. Bu kitap da diğerleri de senin desteğinle yazıldı ve yazılacak. Bilgisayar başındayken kahvemi, yemeğimi getiren sendin, tembellik etmeye teşebbüs ettiğimde beni çalışmaya teşvik eden sendin, öpücüklerinle yorgun saatlerimi canlandıran sendin.
Yaşamımın her boyutunda yaratıcılığımı doğurttuğun ebemsin. Sevmeyi ne güzel biliyorsun. Seninle sürekli çoğalıyorum. Seni kendimi sevdiğim kadar seviyorum.”

Sözcükler ne kadar anlamlı değil mi? Kelimeler nasıl özenle seçilmiş. Duygular bundan daha iyi nasıl anlatılabilir ki. Şimdi daha iyi anlıyorum ki tanrı bizi yaratırken;

2 tane el………….tokalaşmak için
2 tane ayak………….yürümek için
2 tane kulak………….duymak için
2 tane göz……………görmek için

Ama neden bir tek kalp verdi dersiniz? Çünkü diğer kalbi başkasına verdi gidip bulmamız için.

Tutku-Aşk-Sevgi üzerine güzel bir tarif yazmak istiyorum. Bir papatya tarlası düşün..ilkbahar ayı. Ve sen, onun yanından geçen yolda yürüyorsun. Ve o papatya tarlasında bir papatya dikkatini çeker. Binlercesinden birisidir ama sen, onun yanına gidersin. Onda seni çeken bir şeyler vardır. O papatyayı olduğu yerden koparırsın. Sadece senin olsun istersin, sadece senin. Öleceğini düşünmeden. Ve gidersin o tarladan. İçindeki şiddetin durduramadığı bir bencillik ama bir o kadar güzel ve hapsedici. İŞTE BU TUTKU.

Yine o tarlanın kenarındaki yolda yürüyorsundur. Yine milyonlarcası arasında bir tanesi seni çeker. Yaklaşırsın, yanına gidersin o papatyanın. Gözlerin başkasını görmez olur o an. Onun için her şeyi yapmak istersin. Dokunmak istersin. Dokunamazsın, orda, onunla ölmek istersin. Ama birden hafif bir rüzgar eser ve bir başka güzel çiçek kokusu gelir burnuna. Dayanamazsın onun kokusuna. Unutturur her şeyi bir anda ve kokunun geldiği yöne gidersin. O papatya orda kalmıştır, yüreğinin bir kenarında. Paylaşılmamıştır bir çok şey. Unutulmaz belki ama geri de dönülmez ona. İŞTE BU AŞK…

Yine o yoldasın, papatya tarlasının yanından geçen…ve yine bir papatya..milyonlarcasının içinde seni çeker. Gidersin yanına. Orda kalakalırsın. O hiç ölmesin diye her şeyi yaparsın. Tüm gücünle onanla olmak istersin. Oradan seni koparacak hiçbir güç olmadığına inanırsın. Ve orda onunla ölene kadar birlikte kalırsın..İŞTE BU DA SEVGİ..

Şimdi size bu sevgiliyi bulduğunuzda bir daha ayrılmamanız için bir tarif vermek istiyorum. Birlikte yapıp yemeniz için 🙂

Tarif: Önce bol miktarda aşk alın. Buna biraz ortak ilgiyle bir paket hoşgörü ekleyin. Elde ettiğiniz karışıma bir dilim mizah duygusu, kocaman bir tutam güven ve uygun dozda şevkat katın. Karıştırın ve her gün sıcak sıcak servis yapın.
Afiyet olsun…..
Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Gençliğimden beri hiç çocuk sahibi olmak istemedim. Bunun kendimce bir sürü nedeni vardı. Yani mazeretlerim hazırdı. Kendime göre haklıydım ve bundan asla rahatsızlık duymuyordum. Çünkü çocuk sahibi olmak istemiyordum. Bazı zaman çocukları pek sevmediğim için, bazı zaman sıkıntıya gelememem, bazı zaman rahatıma düşkünlüğüm…vs gibi . Bunlara aslında kendim de inanıyordum.

Yıllar sonra bir gün bir Türk filmine gittim. “KÖREBE” Türkan Şoray’ın baş rolde oynadığı bir filmdi. Konuyu özetlemek istiyorum. Türkan Şoray eşinden boşanmış 6-7 yaşlarındaki kızı ile birlikte yaşamakta ve bir bankada çalışmaktadır. Bir gün çocuğu okuldan eve gelmez. Yapılan aramalardan sonucu çocuğun meçhul kişiler tarafından kaçırıldığı ortaya çıkar. Günlerce aramalar yapılır ama çocuk bulunamaz. Anne (Türkan Şoray) perişan bir haldedir. Bir gün yolda bir arkadaşı ile karşılaşır ve arkadaşı hala çocuğunun bulunmadığını öğrendiği zaman şöyle der;
“Seni çok üzgün ve perişan gördüm. Üzülmekte çok haklısın. Sana bir şey itiraf etmek istiyorum. Ben neden evlenmedim ve çocuk sahibi olmadım biliyor musun? Bugün senin yaşadığın bu acıyı yaşamamak için. Hep böyle bir acıyı yaşamaktan korktuğum için.”

Bunun üzerine Türkan Şoray’ın yanıtı şöyledir: “Sen de haklısın. Ben de onunla birlikte yaşarken hep bir yerlere gitmek ister gidemezdim, onu ayak bağı olarak görüyordum bazı günler. Oysa ki ne kadar yanlışmış. Bak şimdi o yok, bol bol zamanım var ama hiçbir şeyden keyif almıyorum. Aslında hiç de ayak bağı değilmiş. O benim her şeyimdi.”

Bu filmi seyrederken birden bire kafamda şimşekler çakmıştı. İşte bu, evet evet, ben de işte bu anı yaşamamak için çocuk sahibi olmayı istememiştim. Yani acıdan kaçış. Acıyı yaşamamak için keyfi de yaşamamak. Bunun adı korku. Yaşamanın bir cesaret işi olduğunu o yıllarda öğrenmiştim. İnsan eğer mutlu olmak istiyorsa hüzne de katlanmalı. Gülün bile dikeni var. Ya da dikenin gülü var diyebiliriz. Bakış açısı önemli.

Şimdi bu yazıyı yazmak aklıma nerden geldi biliyor musunuz? Bu akşam AKM’de oynayan BATI YAKASININ HİKAYESİ’ne gittim. Şimdi eve geldim ve kapıdan girdim, doğru bilgisayarın başına oturdum. Oyunda bir aşk vardı. Maria ile Tony birbirlerine delicesine aşık oluyorlar. Ama aşkları yasak bir ilişkiydi. Çünkü iki düşman çetenin ayrı ayrı taraflarındalar. Aslında onlar çetenin içinde değillerdi ama akrabalık ilişkileri içindeydiler.

Çetelerin kavgası içinde aşklarını yaşayamadılar. Tony, oyunda Maria için yani aşkları için şöyle dedi; “Onunla sadece bir gece bile beraber olsam yine de onu bir ömür sevmeye ona aşık olmaya değer.” Ve sonra Tony öldü.
Onlar inanılmaz büyük bir aşk yaşadılar ama sonu hüsranla bitti. İşte bizler o sonuçtaki acıyı yaşamamak için zaman zaman güzellikleri de yaşayamıyoruz.

Bazı güzelliklerin riskleri vardır. En basitinden yağmurlu bir havada doyasıya ıslanana kadar yürümek ne güzeldir. Sonunda üşütüp hastalanma risk olsa bile. Artık keyif aldığım anların her türlü riskini seve seve üstleniyorum. Evet bu en basit dediğim yağmurda ıslanma işini bundan bir ay kadar önce yaptım. Bir cumartesi günüydü. Camdan baktığımda hava güneşliydi. Soğuk olduğunu bildiğim için sıkıca giyindim, spor amacıyla yürüyüşe çıktım. Dışarı çıktığımda bir de baktım ki gökyüzü simsiyah. Her an sağanak bir şekilde yağmur başlayacak durumda. Bir an düşündüm, keyfim için uzun süredir yağmurda yürümemiştim. Ama çok ıslanacak belki de üşüyecektim. Bu riski göze aldım. Eve döndüm. Üzerime bir anorak giydim ve tekrar çıktım. Ama elime şemsiye almadım. Yürüyüşe çıktığımdan 10 dakika sonra yağmur başladı. Bu benim beklediğim bir şeydi. Eyvah ne olacak şimdi dememe gerek yoktu. Çünkü ben bu engel için önlemimi almıştım. O yağmurda tam bir saat yürüdüm. Eve geldiğimde inanın içeri giremedim. Her yerimden sular sızıyordu. Doğru banyoya. Suyun ısısını maksimum düzeye getirip, uzun süre ısınmak için uğraştım. Hemen kendime bir ıhlamur yaparak riskleri göğüsledim. Ama yağmurda ıslanırsam kaygısı yaşamadan yaptığım bu yürüyüşten aldığım keyif her türlü riske değerdi.

Şimdi diyeceksiniz ki; “Yani yağmurda yürümenin ne zevki olacak ki?” Belki de haklısınız. Ama bence hayatın keyfi ayrıntılarda gizli. İşe bu küçük sevinçler, küçük mutluluklar çok büyük zenginliklerden daha önemli benim için.
Bu küçük mutlulukların önemi kalmadığı zaman hayat benim için önemini yitirecek. Böyle bir şeyin olmaması dileğiyle…

Bu günlerde sinemalarda yeni bir film başladı. Filmin adı KANIT. Filmin tanıtımında şöyle bir slogan var. (Henüz filmi görmedim) “HAYATTAKİ EN BÜYÜK RİSK, RİSK ALMAMAKTIR.”

Haklıyım değil mi 🙂

Sevgilerimle..
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Etiketler:

Çocukluğumdan beri duyduğum bir tanım var; Aptal sarışın!

Bu tanıma uyan bir kadın olmayı asla düşünmedim ve hayatım boyunda da olmama mücadelesi verdim. Tabii bu mücadeleyi o kadar abarttım ki; akıllı görünücem diye kadınlığımı unuttum. Öyle yıllar yaşadım ki çok süslü bir kadın olmak boş kafalı ile eş anlamlıydı. Ne kadar sade ne kadar erkeksi görünürsen o kadar akıllı göründüğün zannedilirdi. Bizim jenerasyondaki kadınlarla yaptığımız sohbetlerde erkeklere çok kızardık. Çünkü erkekler o APTAL SARIŞIN dediğimiz kadınların peşinden koşardı. Ve biz bunu hiç anlayamazdık. O erkekler ki eğitimli ve kariyer sahibi erkeklerdi. O dönemdeki erkekler akıllı kadından kaçarlardı. Biz de onları kendilerine güvenleri yok diye yorumlardık. Hep “ERKEKLER BİZİ KALDIRAMIYOR, BİZİ TAŞIYACAK ERKEK BULAMAMAKTAN” şikayet ederdik. Ve gerçek de böyleydi çoğu için.

Ama artık herşey değişti. Bütün erkekler akıllı kadın istiyor ve akıllı kadınlarla birlikte olmaktan korkmuyorlar. Neden mi dersiniz?

Çünkü biz kadınlar değiştik. Aptal sarışının, aptalını attık ama sarışın kısmını aldık. Üstüne aklımızı koyduk. Akıllı ve sarışın ile yeni bir kadın tipi yarattık. Yani artık kadınlar çok akıllı ama bunu göstericeğim diye çaba sarfetmek yerine sarışın kısmını kullanıyor. Sarışın kısmı demek bakımlı, şık, kadınsı…

Neden yıllarca akıllı görünmenin erkeksi görünmeyle eş değer olduğunu sandık? Bunu da çok düşündüm. Bunun altında yatan neden ise; “Hafif kadın” damgası yememek için. Yani ahlaki değerlerimiz. Eğer çok süslenirsem ya karşımdaki erkek beni her an her şeye müsait sanırsa korkusunu yaşadık. Ahlaki değerlerimiz tabii ki önemli. Ama eğer biraz kadınsı görününce, ben ahlaki değerlerimi kaybedebiliyorsam zaten o zaman kişiliğimde bir değişme oluyor demektir ki o da bir seçimdir. Benim ilkelerim var, ahlaki değerlerimin sınırlarını ben belirleyebilirim.

Kimsenin bizi hafif bir kadın olarak görmemesi için kendimizi kapatmak yerine bunu iletişim yoluyla anlatmalıyız.. Bakın biz kafası çalışan, okuyan, çevresinde neler olup bittiği ile ilgilenen, kariyer sahibi, toplumda her zaman söyleyecek sözü olan, kendine saygısı olan, çevresine saygısı olan, bir toplulukta gündemi değiştirecek ve idare edecek kadar bilgisine güvenen ve özgüveni olan biriysek neden kadınsı olmaktan korkalım ki. İşte erkeklerin de istediği bu zaten: Akıllı ve kadınsı.

Neden dış görünüş bu kadar önemli diyeceksiniz. Yıllardır kişisel gelişim için yaptığım araştırmalarda şöyle bir sonuç yakaladım. Bu sonuç tabii ki istatistiki bir takım araştırmaların sonuçları.

Karşındakini etkilemenin kriterleri:

%60 dış görünüş
%30 ses tonu
%10 kelimeler
Hatta pazarlama konusunda uzman bir arkadaşım şöyle diyor. “Bu kriterler pazarlama dünyasında daha farklı. Son trendlerde %80-90 gibi dış görünüş olarak kabul ediliyor.” Gördünüz mü. Dış görünüşümüz çok önemli. Peki ben bir kadınım. Bu konuda herhangi bir tıbbi sorunum da yok. O zaman neden erkeksi görüneyim ki.

Ses tonu da çok önemli. Ama bu asla hiçbir estetik cerrahinin değiştiremiyeceği bir olayımız. Buradaki olay sadece beynimizin içindeki bilgilerin kadınsı bir şekilde ifade edilişi. Zaten karizma da budur benim için. Bilgilerin beden diline hoş bir şekilde yansımasıdır bence karizma.

Peki dış görünüşümüzü çok iyi hale getirdik diyelim, ses tonumuzu da ayarladık. Eğer %10 dediğimiz bilgi yani kelimeler dağarcığımızda yoksa sadece dış görünüşün ömrü kısa oluyor. Onun için hem kadınsı ama da akıllı kadınlar artık kazanıyor.

Yalnız şunu ifade etmek istiyorum. Kadın ve erkek ilişkilerini anlatırken sadece aşk, evlilik gibi kavramlar için yazmıyorum. Arkadaş olarak erkeklerle aramızdaki münasebetler için de geçerli bunlar. Çünkü bu dünyada ne onlar bizsiz ne de biz onlarsız yapamayız. Doğanın kanunu bu….

Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Bu köşede yazı yazmaya başlayalı 2 seneyi geçti. Yazılarım hep Kişisel Gelişim başlığı altında oldu. Bu başlığın altında duygularımız, düşüncelerimiz ve davranış biçimlerimiz hakkında yazılar yazdım.

Çok kereler aşk ve sevgi üstene yazdım. Kendi aşklarımı yazdım. Eğrisiyle doğrusuyla aynen yazdım. Kaç kere aşık olduğumu anlattım size. Keyiflerimi yazdım. Üzüntülerimi yazdım. Kendimle hesaplaşmalarımı yazdım. Seyrettiğim filmlerdeki duygu ve düşünceleri yazdım. Okuduğum kitaplardaki insanları yazdım. Harika şiirler ve şarkı sözleri yazdım. Bazı yazarlardan alıntılar yaptım. Ünlülerin hayatlarından alıntılar yaptım.

Bu yazdıklarımdan çok etkilenenler oldu. Okuduklarından etkilenip harika mailler atanlar oldu. Sayende hayatımı değiştirdim diye yazanlar oldu. Hüzünlü gecelerinde yazılarıma rastlayıp ağlayarak bana gecenin 03.00’ünde mail atanlar oldu. Aşklarının bütün ayrıntılarını bana anlatanlar oldu. Şimdi ne yapmalıyım diye yardım isteyenler oldu. Özellikle 20’li yaşlardaki gençlerin flörtlerindeki zorluklardan bunalıp yardım isteyen mailleri oldu.

Kişisel Gelişimi size bilimsel olarak anlattığım yazılarım da oldu. Hatta bir bilim adamı bana attığı mailinde şöyle diyordu;
“Yazılarınıza makale diyorum çünkü yazdıklarınız bilimsel yazılar.” Bu ifade beni çok motive etmişti. Bir başka kişi ise mailinde şöyle diyordu; “Yazılarınızın tamamını bugün buldum. Hani insan harika bir pasta yerken hemen bitsin istemez ya. Yavaş yavaş yer ki tadına varmak için. Ben de yazılarınızın hepsini birden okuyup bitirmek istemiyorum. Yavaş yavaş içime sindire sindire okumak istiyorum. Keyifine vararak okuyacağım.”

Anadolu’nun en ücra köşelerinden mailler geldi. Bir gün yazınız gecikse telaşa düşüyorum diyenler oldu. Bu kadar mail gelince dostluklar olmaz mı? Tabii ki oldu. Hatta yüz yüze görüştüklerim bile oldu. Kıymetli dostlarım oldu. Hiç görüşmediğimiz halde sürekli mailleştiğimiz dostlarım oldu. Bu arada beni hiç görmedikleri halde ilanı aşk edip arkadaşlık teklif edenler de oldu 🙂

Her hafta bu köşede yazı yazmaktan çok memnunum. Eğer benden bir şeyler öğrendiyseniz, bilin ki ben de sizden çok şey öğrendim. Siz benim yazılarımdan keyif aldıysanız ben de sizin maillerinizden çok keyif aldım. Hayatın içinde birlikte adımlar attık.

Çoğu kez bir konu belirleyerek bilgisayarımın başına oturuyorum. Ama bilgisayarın başından kalktığımda bambaşka bir konu yazmış oluyorum. Bugün olduğu gibi. Bugün yazacak güzel bir konum vardı. Parmaklarımı bilgisayarın klevyesine koyduğumda bu yazı parmaklarımdan kendiliğinden döküldü. Demek ki bugün size duygularımı açmak istedim. Aklımdan ne geçiyorsa aynen yazmak istedim.

Her zaman şu yapılmalı, bu yapılmalı diye yazı yazmak istemiyorum. “meli” ve “malı” ekleri bazen insanı sıkıyor. Hayatın akışına kendini kaptırıp konuşmak dertleşmek istiyor insan. İşte öyle günlerden birini yaşıyorum bugün.

Keyfim yerinde. Neşem yerinde. Çok mutluyum. Sizin de çok mutlu olmanızı diliyorum.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Öncelikle sizlerden özür diliyorum. Çünkü geçen hafta yazımı yazamadım. Bir sürü mail geldi. Merak etmişler. Tanımadığın kişiler tarafından merak edilmek nasıl bir şey diye soracaksınız. İnanın ben de kendime sordum. Sadece şunu söyleyebilirim ki harika bir duygu. Neden yazmadığıma gelince evimi taşıdım. Tabii ki bilgisayarın bağlanması uzun sürdü. ADLS bağlantısının uzun sürdüğünü sanmayın. Bir günde bağladılar. Eşyaların yerine yerleşmesi biraz uzun sürdü.

Taşınmanın en zor tarafı elektrik, su, telefon, doğalgaz ve ADLS bağlantılarının yapılması olarak düşünüyordum. Yanılmışım. Bu türlü işleri hep gözümüzde büyütürüz. Çünkü bu güne kadar alışmışız “bugün git, yarın gel” cümlesini duymaktan. Eskiden kuyruklara girersin, saatlerce beklersin, veznede para yatırma faslı sonra yine aynı kuyruklara girme faslı. Bütün işler bittikten sonra acaba ne zaman bağlanır diye sorarsın bir hafta içinde bağlanır derlerdi. Şimdi ise bekleme yok, kuyruk yok. Tek bir kağıt doldurup teslim ettim. Yarın bağlanacak dediklerinde inanamadım. Bütün işlemler çok kısa bir sürede bitince çok şaşırdım. Çok sevindim. Çok zor bir iş başarmanın sevincini yaşadım. Ülkem adına çok sevindim. Çok şükür birçok şey düzeldi diye. Bir gün bu sevinç ile yaşadım.

Ama ertesi gün bu sevinç yerini üzüntüye bıraktı. Bu kadar küçük şey için sevine sevine bu hale geldik zaten. Şükür etmek güzel bir şey. Ben de yemek yerken her zaman şükrederim. Ama her şeye şükrederek yerimizden kalkmadan yaşamak da iyi bir şey değil. Dünyanın bir yerinde insanlar Ay’a turistik gezi yapıyorlar ya da Ay’dan arsa almaya başladılar biz hala telefonu bağlatırken sıra beklemedik diye seviniyoruz. İşte bu sevinmelerimiz yüzünden yerimizden kalkıp bir şeyler yapma gereği duymadık. İleriye bakma gibi bir alışkanlığımız olmadı. Bize öğretilen tek şey senden aşağıdakilere bak ve şükür et. Peki şükür edelim de, atı alan Üsküdar’ı geçti. Biz neden yerimizde oturuyoruz.

Çünkü biz suçu başkasına atmaya bayılılız. Biz neden ilerleyemedik diye sorarsak herkes hükümetleri suçlu bulur. O hükümet bunu yapmadı, şu hükümet bunu yapmadı diye. Haklılar tamam. Peki bizim hiç mi suçumuz yok. Birey olarak suçlu değil miyiz? Bence en büyük suçlu biziz. Çünkü kişisel olarak kendimize saygımız olmadığından başkalarına da olamıyor. Kuyruklarda saygısızız. Benim işim olsun da gerisi önemli değil dedik. Hep bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın dedik. Birey olarak kendimizi eğitemedik. Çocuklarımıza bu saygıyı aşılayamadık.

Telefon elektrik işlerim çabuk oldu diye sevinemeyeceğim…üzgünüm…DAHA İYİSİNİ İSTİYORUM.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Bu köşede 2,5 senedir her hafta yazı yazıyorum. Çoğunuzu tanıyorum. Yüzlerce kişi bana mail ile ulaşıyor. Sorunlarını yazıyor. Hepsine cevap veriyorum. Benim alanıma giren ve bildiğim konularda yardımcı olmaya çalışıyorum. Bilmediğim konularda ahkam kesmeyi hiç sevmem. Uzmanlık dalımın içine giriyorsa çareler üretmeye çalışıyorum.

“Sen bize yol gösteriyorsun da senin hiç mi problemin yok?” diyeceksiniz. Olmaz mı hiç. Sadece dün olanlardan bir kesit yazmak istiyorum. Benim annem son 5 yıldır yatalak. Bir sürü sağlık sorunundan dolayı kendi başına işlerini göremiyor. Nefes alamıyor. Sürekli oksijen makinası ile yaşıyor. Ve çok sevdiği bir kardeşi var. Annem 79, kardeşi yani teyzem 76 yaşında. Dün teyzem kardeşini (annemi) görmeye geldi. Teyzem uzun yıllardır Yalova’da yaşadığından sık sık gelemediği için birbirlerini çok özlemişlerdi. Her şey güzel giderken teyzem annemin karşısında birden bire bayıldı. Annemin telaşı görülmeye değerdi. Perişan oldu kadın. Ayrıca teyzem de perişan oldu. Teyzemin tansiyonuna baktım ki çok düşmüş. Hemen bir bardak tuzlu ayranı zorla içirdim. Beş dakika sonra kendine geldi. Ama o telaşı yaşamak hepimizi çok üzdü. Bir yandan teyzeme üzüldüm bir yandan annem çok üzüldü diye üzüldüm. Sadece bu kadar mı? Hayır.

14 yıldır birlikte yaşadığım bir köpeğim var. Benim için evlat gibi. İki üç gündür kuyruğunun altına gelen yeri yani poposunu sürekli yalıyor. Üstünde durmadım. Çünkü köpekler genellikle yalarlar. Kuyruğunu kaldırıp bir baktım ki koskoca bir et parçası iltihap içinde. Onu görünce sanki içimde bir şeyler koptu. Kaptığım gibi Dr. Kemal Bey’e götürdüm. Muayeneden sonra kuyruğunun altında nerdeyse yumruğum kadar bir kitle var dedi. Bir ihtimal enfeksiyon olabilir ama olmayabilir de dedi. Kuvvetli bir antibiyotik iğne yaptı. 4-5 gün sonra tekrar bakalım dedi. Enfeksiyon önemli değil çabuk geçer, ama ya o kitle geçmezse. O kitlenin oradan alınması mümkün değilmiş. Bakar mısınız yaşadığım üzüntüye. Ama şu anda ya o enfeksiyon değil de kitleyse diye düşünmüyorum. Şimdiden evham yapmıyorum. İyi olarak düşünüyorum. O mutlaka enfeksiyondur ve geçecektir. Ya geçmezse. Olabilir ama onu o zaman düşüneceğim. Şimdiden telaşa kapılmaya gerek yok. Eğer kitle varsa ve yapacak bir şey yoksa çok üzüleceğim. Hele ölürse perişan olurum. Ama şöyle bakıyorum. Onunla harika bir 14 yıl geçirdik. Bana çok büyük mutluluk verdi. Hayvan sevgisini onunla tattım. Doğanın kanunu bu değiştirme şansım yok. Demek ki kabullenmek zorundayım. Ona olan sevgimi diğer hayvanlara vererek yaşamıma devam edeceğim.

Dün bu kadar problem yaşadıktan sonra uzun süredir görüşmediğim bir arkadaşım aradı. Evlilik yıldönümlerini karı koca baş başa kutlamak için hafta sonu tatiline çıkmışlar. Akşam yemeği yerken bu mutluluklarını benimle paylaşmak için aramışlar. İşte hayatın içinde böyle de güzellikler de var. Hayatın içinde hem mutluluk hem de mutsuzluklar var. Yeter ki mutsuzluklara takılıp kalmayalım.

Bunu her zaman yazarım. Problemler hiç bitmez. Bitsin de mutlu olayım diye beklersek hiç mutlu olamadan ölür gideriz. Bir 18 yaşımı bitireyim, bir üniversiteyi bitireyim, bir evleneyim, bir evim olsun, bir arabam olsun, bir çocuğum olsun, bir çocuğumun evliliğini göreyim, bir emekli olayım, bir torunumu göreyim o zaman mutlu olacağım derken bir de bakarsın ki hayat bitmiş. Peki ne zaman mutlu olacağız?

Mutluluk hiçbir problemin olmadığı zaman duyulan his değildir. Hayat problemlerle doludur. Hayatımızı mutlu kılmak için elimizden geleni tabii yapmalıyız ama değiştirmek elimizden gelmiyorsa da hayata teslim olup kabullenmeliyiz. Erkek çocuk isterken kız çocuğumuzun olmasını değiştirme şansımız yok. Bizim elimizde olmayan bu yaşamı kabullenmek ve mutlu olmak zorundayız.

Her şeye rağmen çok mutluyum…..

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Her zaman yaptığımı yaptım yine. Geçen haftadan bu haftaki yazımı hazırlamıştım. Henüz yazmamıştım ama aklımda yazılmıştı bile. Ama yeni bir yazı ile karşınızdayım. Bu akşam bir film seyrettim ve size başka bir konu yazmaya karar verdim: Cinsellik

Cinsellik ülkemizde tabudur. Çocukluğumuzdan beri ayıp diye büyütüldük. Ailece film seyretsek öpüşme sahnelerinde hepimiz önümüze bakardık. Ya da büyüklerimiz hadi siz yatağa bakalım diye bizi kovalarlardı. Kızların evlenme yaşı geldi artık diye evlendirilirdi. Yaşının gelmesi ne demekse? Evde kalacak diye ödleri kopardı. Kızların da ödü kopardı. Yani cinselliği yaşama yaşı geldi. Aman bir kazaya uğramadan evlendirelim gitsin. Gerisini kocası düşünsün gibi…Zavallı kocası farklı bir durumda mı sanki. Onun için ülkemizde bir sürü cinayetler oluyor. Temelinde hep yaşanmamış cinsellik yatıyor. Daha yakın zamanda bir şoför Yunanistan’dan gelen bir sanatçıya nasıl tecavüz edip öldürdü. Tabularımızı kıramadığımız için en kolay yol öldürmek oluyor.

Oysaki batı toplumlarında arkadaşlık teklif ediliyor. Kabul ederse birlikte olunuyor, etmezse teşekkür ediliyor. Israr yok. Arkadaşlığın sonu evliliğe gidebilir. Onlar için de aile kavramı önemli. Çocuklarına çok önem veriyorlar. Büyütüyorlar sonra kendi ayakları üstünde durması için serbest bırakıyorlar.

Neden bizde her şey tersine oluyor. Çünkü toplum olarak kendimize güvenimiz yok. Eğitimsizlik güven kaybı yapıyor. Eğitim ailede başlıyor sonra da öğretim ile devam ediyor. Ne eğitim tek başına yeterli ne de öğretim. İkisinin de olması gerekli. Biliyorsunuz eğitim demek hayatın içindeki öğrenmeler (aile içi ve toplum eğitimi) öğretim demek okul hayatının getirdikleridir.

Özgür insanlar görmek istiyorum. Kararlarını özgür iradesi ile verebilen. Hayatı yaşamasını bilen. Çağa ayak uydurabilen. Eski çağların geleneklerine bağlı yaşamayan, bugünü yaşayan gençler görmek istiyorum. Hiç kimse kendinden önceki neslin kurallarına göre yaşamamalı. Teknoloji çağında her şey çok çabuk eskiyor. Ama işe yaramayan kurallar bir türlü eskimiyor 😦

Geçen yıllarda televizyonda çok güzel bir margarin reklamı vardı. “Siz hala annenizin margarinini mi kullanıyorsunuz?” diye bir soru soruluyordu. Eğer annenizin margarinini kullanıyorsanız geri kalmışsınız çünkü yenisi çıktı demek istiyor. Bu büyüklerimize saygısızlık edelim, onlara asi gelelim ya da onları sevmeyelim demek değil. Aksine bunları mutlaka yerine getirelim. Sadece kendi çağımızı yaşayalım diyorum.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Anı Yaşamak

Anı Yaşamak

Çoğu köşe yazarları yaparlar bunu. Ben de çok yaparım. Özellikle kişisel gelişim kitaplarında da vardır. “Ne var?” diye soracaksınız. Yazdığımız konu hakkında önemli birinin söylediği söz ile süsleriz yazımızı. Ben süslemekten ziyade çok inandığım bazı sözleri kullanırım. Çünkü o sözleri ilk okuduğumda hemen kağıda döker odamın bir duvarına asarım. Günlerce gelir gider okurum. O sözü içselleştiririm. Söyleyen de çok önemlidir. Sözü söyleyenin de içselleştirmesi gerekmektedir. Büyük düşünürler güzel sözler söylemişlerdir. Ancak o sözü söyleyebilmesi için üzerinde çok düşünmüştür ya da yaşamıştır. Benim için yaşanmışlık daha önemlidir.

Geçmiş ve gelecekte yaşamanın iyi bir şey olmadığını daha önce de ifade etmiştim. Önemli olan an’ı yaşamaktır. Yani günü yaşamak.

Size harika bir cümle yazacağım ama bu cümlenin içi boş değil. Yaşanmışlık var. Yani bedeli ağır ödenmiş. Tam 27 yıl bedel ödenmiş. Bilirsiniz siyahi lider Nelson Mandela 27 yıl hapiste kaldıktan sonra 1990 yılında serbest bırakılmış ve 1994 yılında Güney Afrika’nın ilk siyahi başkanı seçilmişti.

Siyahların özgürlük mücadelesinin en önemli isimlerinden Nelson Mandela’nın, 90’ıncı yaş günü kutlamaları Londra’da yapıldı.

4 Temmuz 2008 tarihli Hürriyet Gazetesindeki bir haberde harika bir paragraf yakaladım. Kanadalı motivasyon gurusu Mike Lipkin konuşmacı olduğu bir konferansta Nelson Mandela’nın organizasyonu ile ortak çalıştığını, ancak karşılığında para yerine Mandela’nın zamanını istediğini dile getirmiş. Dünyanın en iyi düşünce adamlarından biri olan Mandela’ya Lipkin şöyle sormuş, “Yıllarca acı çekmek nasıl bir şeydi?”, Mandela ise, “Ben acı çekmedim. Günü yaşamanın önemini ve yarını çok düşünmemek gerektiğini öğrendim” demiş.

Bu cümlenin içinde 27 yıllık acı bir tecrübe var, ki o buna acı bile demiyor. Böyle bir adamın sözü benim için çok önemlidir. Ben bu sözü kağıda yazar ve odamın duvarına asarım. O söze inanmak için benim de 27 yıl acı çekmem gerekmez diye düşünüyorum.

An’ı yaşamayı çok seviyorum.
Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

20 yıldan fazla bir zamandır kişisel gelişim ile ilgileniyorum. Her zaman şunu ifade ederim. Kendi üstümde denemediğim hiçbir davranışı başkasına önermem. Öncelikle kendim denerim yani hayatıma geçiririm sonra da başkalarına öneririm.

Bunu şunun için yazıyorum. İnsanların hayatlarında çok acı günler olabilir. En acısı da ölüm acısıdır. İnsanlar mutlaka acılarını yaşamalılar. Yani yaslarını tutmalılar. Acılarıyla yüzleşerek yani acının üstünü örtmeden yaşamalı. Ama yasını yaşamayı asla abartmamalı. Yaşadığın sorunların yoğunluğuna göre özellikle ölüm acısını bile abartmamak gerekli. Eğer makul bir zaman dilimi geçtiği halde hala yas tutuyorsan mutlaka bir doktora gitmelisin diye okumuştum. Bu okuduklarım büyük düşünürlerin yazdıkları ya da tıp doktorlarının önerileridir. Bunu uygulamaya hep çalıştım. Ama şimdiye kadar bu kadar canımı acıtan bir acı yaşamamıştım.

3 hafta önce annemi kaybettim. Acıların en büyüğünü yaşadım. Onun için 3 haftadır yazılarıma ara verdim. Kendimle baş başa kaldım ve acımı yaşadım. Yani 3 hafta yaşama ara verdim. Ama bu arada dünya durmadı, dönmeye devam etti. Yani her şeye rağmen hayat devam etti. Ben de acımı unutmak değil ama onunla birlikte yaşamayı öğrendim. Eğer bu zaman diliminde hayata dönemeseydim mutlaka profesyonel bir yardım almayı denerdim. Ama makul bir zaman diliminde hayata döndüm.

Benim de sizlere önerim problemleri büyütmeyin acıların en büyüğünü bile yaşamanın belirli bir zamanı var. Eğer bu acıdan kurtulamıyorsanız mutlaka profesyonel bir yardım almanızı öneririm.
Sevgiler
Tülay Bilin

tulayb18@gmail.com

Bu hafta bir arkadaşımdan güzel bir mail geldi. Harika bir filmin hikayesiydi. Ama hikayenin altında isim yazmıyordu. Kim kaleme almış bilmiyorum. Sizlere bu hikayeyi yazmadan önce internette bir araştırma yaptım ve buldum. Ahmet Altan Hürriyet Gazetesi’ndeki köşesinde yazmış. Frank Capra’nın “Bu muhteşem bir hayat” isimli filmi. Eski bir Amerikan filmi. Ahmet Altan filmi anlatmış ve sonra da kendi yorumunu yazmış. Ben yorum kısmını almadım. Sadece filmin hikayesini kendi yorumumla aktarmak istiyorum.

”Çocukluğundan beri bütün hayali dünyayı dolaşmaktı ama art arda gelen olaylar yüzünden kasabasını terk edememiş, sonunda babasının pek de parlak olmayan işini devralmak zorunda kalmıştı. Sevdiği bir karısı ve çocukları vardı. Ama işler iyi gitmiyordu. Borçlar birikmişti. Yaşadığı hayal kırıklığına bir de borçlar eklenince dayanacak gücü
kalmamıştı. Karlı bir gece arabasına binip, kasabanın biraz ötesinden akan nehrin kıyısındaki bara gidip iyice sarhoş olana kadar içtikten sonra kendini köprünün üzerinden atıvermişti.

Stewart sulara düşerken, karanlık göklerden gelen bir konuşma duyuldu. Tanrı, “ikinci sınıf meleklerden” birine görev veriyordu.

– Eğer bu ümitsiz adama yeniden yaşama isteği vermeyi başarırsan, ben de sana çok istediğin o iki kanadı verir, seni birinci sınıf melek yaparım.

Ve, yeryüzüne tonton, yaşlı bir adam kılığında “başarısız” bir melek düşüyordu. O güne dek bir türlü verilen görevleri doğru dürüst yerine getiremediği için istediği kanatlara kavuşamayan, kederli bir melekti bu. Görevi ise çok zordu.

Tümüyle çaresiz, borçlar içinde yüzen, hayallerini kaybetmiş, istediklerinden hiçbirine kavuşamamış, dünyayı gezmek isterken önemsiz bir kasabaya sıkışıp kalmış bir adama hayatı yeniden sevdirecek, onu intihardan vazgeçirecekti.

Melek yeryüzüne indiğinde, bir polis Stewart’ı sulardan çıkarıyordu. Onu, kendini sulara atmadan önce son içkisini içtiği bara götürüyordu ama orası şimdi çok değişikti. Serserilerin toplandığı, pis bir batakhane olmuştu. Kimse Stewart’ı tanımıyordu. Stewart kasabaya dönüyordu ama orada da eski dostları onun kim olduğunu bilmeyen gözlerle ona bakıyorlardı. Kasaba bakımsızdı, çirkindi, karanlıktı. Eski bir okul arkadaşı arka sokaklarda fahişelik yapıyordu.
Karısı ise bir kütüphanede çalışan zavallı bir yaşlı kızdı. O sulara atlamadan önce ünlü bir adam olarak dünyayı dolaşan erkek kardeşinin ise bir kilisenin bahçesinde mezarı duruyordu. Stewart, suya düşmesiyle çıkması arasında geçen bu beş dakikada her şeyin nasıl bu kadar değişebilmiş olduğunu anlayamadan etrafına bakarken “ikinci sınıf melek” yanına yaklaşıyordu. Ona anlatmaya başlıyordu.

– Sen hayatına son vermek istedin ya, ben daha iyisini yaptım, sen hiç bu dünyaya gelmemiş gibi oldun… Sen olmamış olsaydın ne olacaktı, gör…
Kardeşim ne zaman öldü, diye soruyordu Stewart.
– Sen dokuz yaşındayken o kuyuya düşmüştü ve sen onu kurtarmıştın… Ama ben senin doğumunu iptal edince ve sen hiç doğmayınca onu kurtaracak kimse de olmadı… O çocukken öldü.
– Peki sınıf arkadaşım ne zaman fahişe oldu?
– Bir gün o çok parasız kalmıştı, para bulabileceği hiçbir yer yoktu ve sen ona borç vermiştin… Ama sen olmayınca o gece kendini sattı ve sonra fahişe olarak kaldı.
– Kasaba niye böyle bakımsız ve korkunç gözüküyor?
– Çünkü sen babanın yerini aldıktan sonra insanlardan para toplayıp kooperatifler kurmuştun, binalar yapmıştın, kasaba gelişmişti… Sen hiç olmadığın için o kooperatif kurulmadı, o binalar yapılmadı, kasaba bakımsız kaldı, o inşaatta çalışıp para kazanan birçok insan para kazanamayıp serseri oldu.

Bütün seyircilerle birlikte Stewart da, bir insanın farkına varmadan ne kadar çok başka insanın hayatına değdiğini, o hayatları varlığıyla değiştirdiğini, en sıradan insanın bile bu hayatta tahmin edemeyeceği ölçüde önemi olduğunu görüyordu.

Stewart, o yaşlı ve tonton “ikinci sınıf” melek sayesinde bu gerçeği görünce intihar etmekten vazgeçiyordu. Kendisine o kadar manasız ve değersiz gözüken hayatının aslında birçok insan için ne kadar değerli olduğunu kavrıyordu. O intihar etmekten vazgeçince yeniden her şey eskisine dönüyordu. “Bu muhteşem bir hayat” isimli film, mutlu sonla biterken de gökyüzünde bir “çın” sesi duyuluyordu. Tonton meleğe, Tanrı çok arzuladığı kanatlarını veriyordu. “

Hepimiz bazen işe yaramadığımızı, bu dünyaya neden geldiğimizi düşünürüz. Zor anlar yaşarız. Hayat çok manasız gelir. Oysaki filmde olduğu gibi geri dönüp hayatımıza bir baksak, biz olmasak birçok şey şimdi olduğundan farklı olabilirdi. Birçok insanın hayatının değişmesine vesile olmuş olabiliriz. Tanrı hepimize bir görev vermiştir. Hayatta olmamızın bir anlamı vardır. Üstelik daha bitmemiş görevlerimiz olabilir. Son nefesimize kadar da hayatta görevlerimiz olduğunu unutmamalıyız. Bu hayatı sadece kendimiz için yaşamak bazen tatsız olabilir ama yaşamımızın anlamını bulursak hayat yaşamaya değer.
Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Çocukluğumda bir insan 45 yaşına geldi mi, yaşlıydı benim için. Hatta ölebilirdi bile. Oysa şimdi bakıyorum, hayat 40’dan sonra başlıyor. Gençlik bir kavgayla geçiyor. Kavga derken hayat kavgasından bahsetmiyorum. Hayat kavgası var tabii, kimin yok ki. Benim kavga dediğim kişinin kendi ile olan kavgası. Kişiliğinin oturması için sorgulamalar. “Ben kimim?” sorusunun cevabını bulmak için geçen uzun yıllar. Evlilikler genellikle genç yaşlarda olduğundan iki kavga birbirine giriyor.

Oysaki gerçek ilişki insanın kendiyle olan kavgasının bitiminden sonra başlıyor. Kavga hiçbir zaman bitmez ama en azından ne istediğini bilmek çok önemli. Size internetten mail yoluyla gelen bir yazıyı yazmak istiyorum. Kadın cephesinden hayata bakan bir yazı. Bazı kadınlar 40’dan sonra böyle düşünüyor. Yazı şöyle;

“Bir konuşma sırasında adamın biri kadının birine sormuş;
– Nasıl bir erkek arıyorsun?
Kadın bir süre sessiz kaldıktan sonra adamın gözlerinin içine bakarak sormuş;
– Gerçekten bilmek istiyor musun?
Adam biraz isteksiz “Evet” demiş. Ve kadın başlamış anlatmaya…
– Bugün ve bu yaşta bir kadın olarak bir erkeğe onun benim için benim kendime yapabileceğimden fazla ne yapabileceğini soracak konumdayım. Kendi masraflarımı karşılayabiliyorum. Bir erkeğin ya da bir başka kadının yardımına gerek duymadan evimi idare ediyorum. Böyle olunca “Sen masaya ne koyuyorsun?” sorusunu sorma konumundayım.
Adam kadına bakmış. Paradan söz ettiğini düşünüyormuş. Kadın hemen bu düşünceyi düzeltmiş;
– Sözünü ettiğim para değil. Ondan öte bir şey istiyorum. Hayatın her alanında mükemmeliyeti arayan bir erkeğe ihtiyacım var.
Adam arkasına yaslanıp kollarını kavuşturarak kadından biraz daha açıklama istemiş. Kadın başlamış anlatmaya;
– Kendini zihnen mükemmelleştirmeye çalışan birini istiyorum, çünkü sohbet ve zihnen uyarılma arıyorum. Basit bir adama ihtiyacım yok. Ruhen mükemmelleşmeye çalışan birini arıyorum, çünkü dengesiz bir birleşemeye ihtiyacım yok. İnananlarla inanmayanların bir araya gelmesi felakete yol açar. Bir kadın olarak yaşadıklarımı anlayacak kadar duyarlı, ayağımı sağlam basmamı sağlayacak kadar güçlü bir erkek arıyorum. Saygı duyabileceğim birini arıyorum. Ona boyun eğmem için onu saymam gerekir. Ben ona ne kadar dürüst ve açıksam, onun da bana dürüst ve açık olması gerekir. Kendi işini, hayatını yürütemeyen adama boyun eğemem. Boyun eğme konusunda bir sorunum yok. Yeter ki buna değer biri olsun. Tanrı kadını erkeğe eş ve yardımcı olarak yaratmış. Kendine yardım edemeyen adama ben yardım edemem.
Kadın aklından geçenleri böyle döküverdikten sonra adama bakmış. Adam yüzünde şaşkın bir ifadeyle otura kalmış;
– Çok fazla istiyorsun demiş.
-Değerim çok fazla..diye yanıtlamış kadın.”

Dünyanın her yerinde olgunlaşmış kadının istekleri aynı sanırım. Amerikalı Lynda Lemay’ın şarkısının sözlerinin bir kısmı şöyle;

50 yaşında bir adam arıyorum
Şimdi artık ne istediğini bilen..
50 yaşında bir adam arıyorum
Gerçeklerle yüzleşebilen
Yalan söylememe cesaretini edinmiş
Hislerinden kaçmamayı öğrenmiş..
50 yaşında bir adam arıyorum
Beni sukünetle seven ve
Beni sukünete davet eden
50 yaşında bir adam arıyorum.

Şunu ifade etmek isterim ki bunları isteyen kadın veya erkek olabilir. Örnek olacak olan, olgunlaşmış bir insandır.
Sevgiler
Tülay Bilin

tulayb18@gmail.com

Hayattaki en büyük zenginlik güven duyacağımız dostlarımız olması. Bence paradan daha önemli. Çünkü parayla her şeyi satın alabiliriz ama gerçek dost satın alamayız. Sizinle güven duymanın güzelliğini anlatan iki tane anektot paylaşmak istiyorum.

Bu yazı bana mail ile gelmişti. İşleyen sistemin tarih aralığını bilemiyorum ama hoş bir olay;

“İngiltere’de yargıçların maaşı yoktur. Onun yerine ihtiyaçları oldukça kullandıkları kredileri ve sınırsız çek defterleri vardır. İngiliz devleti hakimlerine o kadar güveniyordu yani. Bir gün hakimin biri bir bankaya gidip 1.000.000 poundluk bir çek bozdurmak istediğini söylemiş. Tabii ortalık birbirine girmiş. Banka yöneticileri en üst makamlardan onay almadan bu kadar parayı veremeyeceklerini söyleyip hemen İçişleri Bakanlığı, Adalet Bakanlığı ve Başbakanlık gibi yerlere telefon etmişler. Ancak aradıkları her yerden gelen cevap aynıymış: ÖDEYİN.

Gel gelelim bankada o kadar nakit yokmuş. Hakimden ertesi gün gelmesi rica edilmiş. Ertesi gün para bir bavul içinde hazırlanmış. Hakim gelip parayı almış. Aradan birkaç gün geçmiş. Hakim tekrar çıkagelmiş. Parayı bankaya geri vermek istiyormuş. Banka yönetimi hemen bakanlığı aramış. Derhal bakanlık müfettişleri devreye girmiş ve hakime hareketinin sebebi sorulmuş. Hakim; “Kraliçe’nin hükümeti bize gerçekten bu kadar güveniyor mu? Onu sınadım.” cevabını vermiş. Raporlar bakanlığa iletilmiş ve aynı gün hakim işinden azledilmiş. Adalet Bakanlığı hakime gönderdiği yazıda gerekçeyi şöyle açıklıyor: Kraliçe hükümetinin saygın bir hakimi, devletine güvenmiyor ve onu sınıyorsa, devlet ona asla güvenmez.”

Dostumuzdan böyle bir cevap alsak ne kadar mahcup oluruz değil mi? Gerçekten böyle bir dosta sahip olmak da harika bir duygu. Şimdi de başka bir güven duygusunu yaşayalım.

“Savaşın en kanlı günlerinden biriydi. Asker, en iyi arkadaşının az ilerde kanlar içinde yere düştüğünü gördü. İnsanın başını bir saniye bile siperin üzerinde tutamayacağı ateş yağmuru altındaydılar. Tam siperden dışarı doğru bir hamle yapacağı sırada, başka bir arkadaşı onu omzundan tutarak tekrar içeri çekti.
– Delirdin mi sen? Gitmeye değer mi? Baksana delik deşik olmuş. Büyük bir ihtimalle ölüştür. Artık onun için yapabileceğin bir şey yok. Boşuna kendi hayatını tehlikeye atma dedi.
Fakat asker onu dinlemedi ve kendisini siperden dışarıya attı. İnanılması güç bir mucize gerçekleşti. Asker, o korkunç ateş yağmuru altında arkadaşına ulaştı. Onu sırtına aldı ve koşa koşa geri döndü. Birlikte siperin içine yuvarlandılar. Fakat cesur asker yaralı arkadaşını kurtaramamıştı. Siperdeki diğer arkadaşı;
– Sana değmez demiştim. Hayatını boşu boşuna tehlikeye attın dedi.
– Değdi, dedi, gözleri dolarak, değdi…
– Nasıl değdi? Bu adam ölmüş görmüyor musun?
-Yine de değdi. Çünkü yanına ulaştığımda henüz sağdı. Onun son sözlerini duymak, dünyalara bedeldi benim için. Ve hıçkırarak arkadaşının son sözlerini tekrarladı;
-Geleceğini biliyordum….Geleceğini biliyordum…”

Çok şükür böyle dostlarım var. Darısı herkesin başına…..
Sevgiler
Tülay Bilin

tulayb18@gmail.com

İki tip insan olduğunu düşünüyorum. Birincisi bir şeyler yapmak için her şeyin dört dörtlük olmasını bekleyen grup. Bu gruptakiler bir iş yapmak için öncelikle kötü düşüncelerden arınmak, sağlıklı olmak, maddi sıkıntısı olmamak gibi şartlar öne sürer. Bunlar düzelmeden asla kendini bir işe veremez. Yaratıcı olmasından vazgeçtim kitap bile okuyamaz. Sürekli bir bahanesi vardır. Bu işler bitse yapacaktır ama şimdi bir türlü aklını veremiyordur.
Oysaki bir başka insan grubu daha vardır ki, her türlü zorluğa karşı inanılmaz yaratıcıdır. Topluma mal olmuş bu kişilerden örnekler vermek istiyorum.

Müjdat Gezen ne zaman televizyona çıksa spiker onu rahatlatmak için “Müjdat Bey merak etmeyin ambülans kapıda bekliyor. Rahat olun.” der. Kendisi de bu durumu açıklamaktan hiç çekinmez. Ruhi olarak evhamlı bir yapısı varmış. Korkuları çok fazla, hatta hayatının akışını etkileyecek boyutta. Düşünebiliyor musunuz bu kadar yoğun negatif duygular yaşayan birinin çok fazla yaratıcı olması. Müjdat Gezen, toplumda yaptığı iyi şeylerle isim yapmış saygın bir tiyatrocudur. Bir tiyatro okulu var. Bütün maddi imkanlarını bu okula koyarak öğrencilerin hiç ücret ödemeden okumalarını sağlıyor. Ayrıca tiyatrosu var. Ayrıca kitap yazıyor. Sağlıklı düşünemeyen birinin bunları yapması ne zor değil mi. Oysaki bütün zorluklar onun ruhunu besliyor olabilir.

21.10.2008 tarihinde televizyonda Saba Tümer’in konuğu Özgür Çevik’ti. Biliyorsunuz televizyondaki “Popstar” yarışmalarından birinde dereceye girmişti. Sonra “Yabancı Damat” adlı dizide çok başarılı oldu. Bu sene ise “Gece Sesleri” adlı dizi ile tekrar ekranlara döndü. İki dizi arasında da bir CD çıkartmış. Oyunculuk hayatına yeni atılmış biri için bunlar başarıdır. Üstelik felsefe mezunu. Saba Tümer’in yaptığı sohbette Özgür Çevik kendini şöyle ifade etti; “Çok fazla düşünüyorum, düşüncelerime mani olamadığım için çok yoruluyorum. Ölümü çok düşünürüm. Sevdiklerimi kaybetme korkusu yaşarım. Düşüncelerim hep negatif yöndedir. “ Sürekli negatif düşünceler üreten bir beynin başka yaratıcılıklara zaman bulacağını sanmıyor insan. Ama öyle değil. Bütün bu olumsuzluklar ruhunu besliyor. Hastalıklar ve beynin negatif duygu üretmesi yaratıcılığını arttırıyor.

Bir başka insan tanıdım. Çok ünlü bir astrolog olan Oğuzhan Ceyhan. Doğuştan taşıdığı bir hastalığı için çocukluk ve ergenlik döneminde tam 13 tane ameliyat geçirmiş. Hayatı hastanelerde geçmiş. “Bir yıl hastanede yattığımı bilirim” diyor. Böyle bir insanın okulunu bitirmiş olmasını bile bekleyemezsiniz. Okumamış olmasını mazur görürsünüz. Oysaki o üniversiteyi bitirmiş. Basketbol antrenörlüğü yapmış, birkaç tane futbol klübü kurmuş ve gençlere devretmiş. Yoğun çalışma hayatı olan biri. Hastalığı süresince kendisini okumaya vermiş. Hani o okurken doktorlar da onu ameliyat etmişler adeta. Bir insanda bu kadar bilgi birikimi nasıl olabilir. Ayaklı kütüphane gibi. İnanılmaz bir beyin yapısı var. Deha gibi. Astrolojiyi yemiş yutmuş. Sanki o icat etmiş gibi iyi biliyor. İnanılmaz güzel yorumlar yapıyor. Onunla konuşunca kendimi yetersiz hissettiğim bile oluyor.

Ne zaman sorunlarım olsa bu kişileri düşündüğüm an hemen motive oluyorum. Kendimi bırakmadan oturup yazıyorum veya okuyorum. Toplumumuzda bu kişiler gibi yaratıcı ve başarılı ne çok insan var.
Biz ne kadar sorunlarla boğuşursak boğuşalım dünya dönmeye devam ediyor. Onun için hayatı kaçırmamak gerektiğine inanıyorum.
Sevgiler
Tülay Bilin

tulayb18@gmail.com

Bilirsiniz kadınları anlamak zordur. Tam anladım sanırsınız ki sil baştan. Çünkü kadın her yaşta farklı özellikler gösterir. 20’li yaşlara kadar olan dönem ergenlik sayılabilir. 20-30 yaş arası kafasında kavak yelleri estiği yıllardır. Aşık olur ama bir türlü aşkını ifade edemez. Her aşk inanılmaz mutsuzluk getirir. Bir türlü istediklerini ifade edemez. 30-35 arası olgunluğa geçiş dönemi. Bazen çok olgun bazen çok da çocuk ruhlu. Kendi de bir türlü karar veremez. 35 yaştan sonrası kendini iyi ifade etme dönemidir. Hele 40-45 arası süperdir. Ben daha sonrası için de süper diyorum. Ama daha sonraki dönem eğer kendini dinç tutabiliyorsan, hayatı yaşamayı seviyorsan muhteşem olur.

Size her bir dönemi tek tek anlatmak istemiyorum. Ama 35’den sonrası için internette bir yazı buldum. Çok beğendim. İnternette çok araştırdım ancak yazının sahibine ulaşamadım. Her yerde alıntı diye yazıyordu. Neyse ben saygısızlık etmek istememiştim. Yazana da burada teşekkür edecektim. Aşağıdaki yazıyı okumanızı tavsiye ediyorum. Her bir satırına katılıyorum. Keyifli okumalar…..

Yolu yarılayan kadın sevgisinde ve öfkesinde cömerttir. Onunla olan erkeğin her şeye hazır olması gerekir.
‘Yaş otuz beş, yolun yarısı eder’ deyince şair, yolu yarılayan kadınlar aklıma gelir.
Ne aradığını ya da ne aramadığını bilen kadınlar.
Aşkı, sevdayı mutlaka tatmış olurlar.
Bu nedenle onları yüzeysel duygularla kandırmak mümkün değildir.
Aşkın da aşksızlığın da kokusu bu kadınlara sizden önce gelir.
Ömrünün diğer yarısını kendini geliştirmeye adayacağından bilinçleri doruğa yükselir.

Akıl ve bedenle birlikte girdiği ortama renk ve ışık verir.

Yolu yarılayan kadınlarla kolay ve zor bir hayat iç içedir. Sevgisinde de öfkesinde de cömerttir.

Evet anlamına gelen kadınsı hayırlarla kapris yapılmayacağını çoktan öğrenmiştir.

Erkeğin ne ardından gelir, ne de ilerisinde olmak için didinir.
Yan yana, can cana duruşlar tercihidir.

Bazen bir anne şefkati, bazen de bir aslan kükremesi ile şaşkınlığa çevirir.

Onunla birlikte olan erkeğin her şeye hazır olması gerekir.

Yolu yarılayan kadınlar duygularını yaşamasını bilir.
Davranışları sebepsiz değildir.
Kalbi kırıldıysa ağlar, ağlayışının sebebi erkeğin ona sunacağı sevgi değildir.
Mutluysa kahkahalar atar, gülüşünün sebebi dikkat çekmek değildir.
Seviyorsa kıskanır, kıskanç oluşunun sebebi kendine güvensizlik değildir.
Üzgünse omuz arar, destek istemesi çaresizliğinden değildir.
Suskunsa sebebi vardır, kendi haline bırakılması gerekir.
Yolu yarılayan kadınların hissiyatı kuvvetlidir.
Aldatıldığını sezgilerini kullanarak gün ışığına çıkarır.
Veda vakti geldi demenize bile gerek yoktur.
O verdiğiniz mesajı çoktan anlayıp kendi yolunu tutmuştur.
Her gidiş kadını daha da kadınlaştırır.
Gidenin ardından bakacak kadar hayatın uzun olmadığını anlamıştır.
Ve gizem kadına en çok bu yaşlarda yakışır.
Sevgiler
Tülay Bilin

tulayb18@gmail.com

Etiketler: , , , ,

Bir imparator sabah gezintisi sırasında bir dilenciye rastlar. “Dile benden NE dilersen” der. Dilenci güler ve : “Sanki dileğimi gerçekleştirebilecekmiş gibi soruyorsunuz. ” Diye yanıtlar. Kral alınır ve söyleşi koyulaşır…. Pek tabii her dediğini yerine getirebilirim. Sen söyle hele; NE istiyorsun?
“Söz vermeden önce iki kez düşünün kralım”. Dilenci sıradan bir dilenci değildir. İmparatorun ilk yaşantısında ögretmeni olmuştur. Ve ona şu sözü vermiştir. “Bundan sonraki yaşantında tekrar karşına çıkıp seni uyaracagim.” İmparator olayı çoktan unutmuştur. Zaten geçmişi hangimiz noktasına virgülüne kadar anımsayabiliriz ki? Birlikte yaşlanan kişilerin bile anıları farklıdır. Bu nedenle imparator bastırır.
Ne istersen verebilirim. Ben güçlü bir imparatorum. Yerine getiremeyeceğ im hiçbir dileğin olamaz. Bunun üzerine dilenci, çanağını uzatıp, “Şu çanağı herhangi bir şeyle doldurabilir misiniz?” diye sorar. İmparator kahkaha atar ve vezirine çanağı altınla doldurmasını emreder. Çanak dolup taşmakta ve anında boşalmaktadır. Paralar buhar olup uçmaktadır sanki. İmparatorun onuru kırılır. Bir dilenci çanağını dolduramadığı kulaktan kulaga yayılır. Giderek pırlantalar, elmaslar, yakutlar akıtılır çanağa. Ne var ki çanağın dibi yoktur sanki. Yer yutar AMA boş kalır. İmparator yenik düşmüştür. Dilenciye yakarir : “Tamam, sen kazandın. Dileğini yerine getiremedim AMA NE olur bana çanağın neden yapılmış olduğunu itiraf et.”

Çok basit, diye yanıtlar dilenci.

İnsan dimağından yapılmıştır. Yani insanın arzu ve İsteklerinden. Doymak bilmez oluşuda bundandır.

Bu gerçeği bir kez kavrarsan yaşantın değişir. İstek nedir ki! İstek ulaşılana kadar, belli bir süre heyecen veren bir duygudur.
Örnegin; bir araba istersin… Bir yat… Bir ev… Bir eş… Vs vs…
Tek tek her birini elde ettiğinde, tümü anlamını yitirir.
Neden? Çünkü beynin, aklın onları dışlar.
Araba garajdadır ve artık istek uyandırmamaktadır.
Heyecan, onu elde ettiginde sönüp gitmiştir. Eş yatağında, para cebindeyse, onlara erişmek için katlandığın yoğun istek yok oluverir.
Gene boşluğa düşer, yeni bir istek yaratmak zorunda kalırsın….
İstek doyumsuzluk uyandırır ve giderek dilenci olursun. Bir istekten bir diğerine çırpınıp durursun.
Amacına ulaşır ulaşmaz bir yenisini yaratırsın.
İstegin bu yönünü kavradığında hayatının dönüm noktasındasın demektir.
Sürekli yolculuk hali iyi sonuç vermez.
Geri dön… Evine dön…
Seni mutlu edecek öğeleri dışında değil, kendi içinde ara!
Sevgiler

Tulay Bilin
tulayb18@gmail.com

Olay İngiltere’de geçiyor; yaşlı bir bey, sabah erken evinden çıkmış, yolda ilerlerken, bir bisikletlinin kendisine çarpması ile yere yuvarlanmış ve hafif yaralanmış. Sokaktan geçenler yaşlı beyi hemen en yakın sağlık birimine ulaştırmışlar. Hemşireler, adamcağızın yarasına pansuman yapmışlar, ama biraz beklemesini ve röntgen çekerek her hangi bir kırık veya çatlak olup olmadığını inceleyeceklerini söylemişler. Yaşlı bey huzursuzlanmış, acelesi olduğunu istemediğini söylemiş. Hemşireler merakla acelesinin sebebini sormuş; Adamcağız da “Karım huzur evinde kalıyor her sabah onunla kahvaltı etmeye giderim, geç kalmak istemiyorum” demiş. “Karınızın, siz gecikince merak edeceğini düşünüyorsunuz herhalde” demiş hemşire. Adam üzgün bir ifade ile “Ne yazık ki karım Alzheimer hastası ve benim kim olduğumu bilmiyor”demiş. Hemşireler hayretle “Madem sizin kim olduğunuzu bilmiyor neden her gün onunla kahvaltı yapmak için koşuşturuyorsunuz”demişler. Adam buruk bir ses tonuyla; “AMA BEN ONUN KİM OLDUĞUNU BİLİYORUM” demiş.

Sevgiler

Tulay Bilin
tulayb18@gmail.com

Etiketler:

HZ.ALİ’nin ağabeyi Cafer B. Ebu Talib’in oğlu Abdullah, sıcak bir günde,
bir kabilenin hurmalığına inmişti.
Abdullah burada dinlenirken, hurmalıkta çalışan köleye, yemek vakti üç
parça ekmek geldiğini gördü.
Adam ekmeklerden birini ağzına götürmek üzereydi ki,
birden önünde açlığı her halinden belli bir köpek belirdi.
Köle elindeki ekmeği köpeğin önüne attı. Köpek ekmeği derhal yedi.
Köle ekmeğin ikinci parçasını da attı. Köpek bunu da bir kerede sildi
süpürdü.
Köle bunun üzerine üçüncü parçayı da köpeğe verdi. Kalkıp, yeniden işine
dönmek üzereydi ki, olup biteni uzaktan seyreden Abdullah, yaklaşıp sordu:
“Ey köle, bugünkü yiyeceğin ne kadardı?”
Köle sıkılarak cevap verdi:
“İşte bu üç parça ekmek.”
“O halde neden kendine hiç ayırmadın?”
“Baktım ki, hayvan çok aç. O halde bırakmak istemedim.”
“Peki sen ne yiyeceksin şimdi?”
“Oruç tutacağım.”
Bunun üzerine, Abdullah b. Cafer, köleden sahibini, evinin nerede
olduğunu sordu. Sonra da gidip adamdan bu hurmalığı içindeki köleyle birlikte satın
aldı.
Sonra döndü, köleye bu tarlayı ve onu sahibinden satın aldığını söyledi ve
ekledi:
“Seni azad ediyorum. Bu hurmalığı da sana hediye ediyorum.”
Cömertliğiyle meşhur Abdullah b. Cafer, kendisinden daha cömert birini
tanıyıp tanımadığı sorulduğunda, bu olayı anlatır ve:
“Ama o köpeğe topu topu üç parça ekmek vermiş; sense ona koskoca bir
“hurmalığı ve hürriyetini vermişsin” dediklerinde, şu karşılığı verirdi:
“Ama o elindeki herşeyi verdi; ben ise elimdekinin bir kısmını
.”

Tulay Bilin
tulayb18@gmail.com

Etiketler:

Bugün bir duygumuz hakkında düşüncelerimi yazmak istiyorum. Bu yazıyı yazmadan önce şöyle bir internette dolaştım. Bazı bilimsel yazıları okudum. Psikolojideki korku kelimesini araştırdım. Ama şunu ifade etmek istiyorum ben doktor değilim. Onun için yazılarıma bilimsel olarak bakmak doğru olmaz. Ben yaşanan günlük hayatın içindeki duyguları irdeliyorum. Sadece duygularımı ve yaşadıklarımdan çıkarttığım sonuçları yazıyorum. Gerçi ben bu yazıların bilimsel olmadığını savunuyorum ama bir mail aldım. İsmini açıklayamayacağım bir Profesör yazılarımdan etkilendiğini ifade etmiş ve şöyle yazmış;

”Makalelerinizi okudum makale diyorum çünkü bence yazdıklarınız bilimsel yazılar ve çok etkilendim”

Bir bilim adamının bu yazılarımı bilimsel kabul etmesi beni oldukça yüreklendirdi. Ama ben yine de bilimsel olduğu konusunda iddialı değilim.

İnternette yaptığım araştırmada insanların korku çeşitlerinin ne kadar çok olduğunu gördüm.

Başarısızlıktan, sevilmemekten, önemsenmemekten, ölümden, hastalıktan, kaybetmekten, kontrol edemediği her türlü etkiden, kontrol edilmekten, terk edilmekten, sakat kalmaktan, aldatılmaktan, zayıf görünmekten, anlaşılamamaktan, aşağılanmaktan, kavgadan, tehdit gibi algıladığı her şeyden ve herkesten, düzenin bozulmasından, elindeki değerleri kaybetmekten, aklını kaçırmaktan, parasızlıktan, sahip olduğu mal varlığını yitirmekten, düşmanlardan, Zarar görmekten, düşmekten, uçaktan, hayvanlardan, yüksekten, yalnızlıktan, karanlıktan, işsiz kalmaktan, hırsızdan, psikopat insanlardan, doğal afetlerden.

Bütün bunlar tek tek yazı konusu olabilir. Ama benim bugünkü konum kaybetme korkusu. Bu bile kendi içinde, sınırsız konulara ayrılabilir. Sadece sevdiğini kaybetme korkusu demek istiyorum. Bazı insanlara karşı kendimizi bağımlı hissederiz. Bu sevgilimiz olabilir. Ya da arkadaşımız olabilir. Kendimizi o kişiyle öylesine özdeştiririz ki sanki onsuz asla yaşayamayız. Sanki hayatımızda o olmazsa sorunların altından kalkamayız, sanki o olmazsa sevinçleri bu kadar güzel yaşayamayız, sanki o olmazsa kendimizi yarım hissederiz, sanki o olmazsa sinemaya gidemeyiz, sanki olmazsa alışverişlerimize karar veremeyiz, sanki o olmazsa toplum içinde kendimizi iyi ifade edemeyiz. Aslında işin bu boyutu bağımlılıktır. Kurtulmak isteriz ama bir türlü başaramayız. Oturup bir düşünsek onun bana katkısı nedir? Hangi noktada kendimi ona bağımlı hissediyorum? Neleri ben tek başıma yapamam? Hele karşımızdaki kişi bu bağımlılığımızı hissederse bizi daha da bağımlı hale getirebilir. Bütün bunlardan kurtulmak için kendimizi iyi tanımamız gerekli. Ondan vazgeçemememizin altında yatan korkular nelerdir? Belki de yalnızlık korkusudur. Belki de kendine güven korkusudur. Bunları bilince bu korkulardan kurtulmak daha kolaydır. Bu korkuların üstüne gidince diğerine olan bağımlılığınızın ortadan kalktığını göreceksiniz.

Bence bir tane güzel korku var. Korkunun da güzeli olur mu diyeceksiniz. Bence var. Bağımlılık derecesinde olmayan kaybetme korkusu. Sevdiklerimizi kaybetme korkusu. Ama bu ölümle ilgili değil. Onun sevgisini kaybetme korkusu. Eğer bu duyguyu yüreğimizde hissetmezsek sevdiğimizin değeri kalmaz. Bizi birbirimize bağlayan en büyük his kaybetme korkusudur. Bu duygunun dışa vurumu da SEVGİ’dir.

Buradaki korku onsuz yaşayamama korkusu değil. Sadece birlikte olmaktan keyif almak. Birine aşık olduğumuzda onu kaybetmemek için onun hoşuna giden her şeyi yapmak ve onu mutlu etmek isteriz. Bu kaybetmek korkusu ona verdiğimiz değeri gösterir. Sürekli onu düşünür ve onunla birlikte olma yollarını ararız. Onun sevgisine ihtiyacımız vardır. Bu kaybetme korkusunu yendiğimiz zaman ona olan ilgimiz azalmıştır artık. Eskisi kadar onu kaybetmekten korkmuyoruz demektir. Yani hayatımızdan bir yıldız kaymıştır. Belki de korkunun içinden geçmişizdir. Bakın Sezen Aksu’nun da kaybetme korkusu için yazdığı sözler;

SENSİZİM

Sensizim senden uzakta
Seni düşünüyorum
Seni özlüyorum
Ve özlemeyi çok seviyorum
Sensizim senden uzakta
Seni özlüyorum
Seni seviyorum
Seni sevmeyi çok seviyorum
Seninleyim sana dokunuyor
Seni hissediyorum
Ve hissetmeyi çok seviyorum
Bir gün seni kaybedeceğim
Duygusu sarıyor benliğimi korkuyorum
Ve bu korkuyu çok seviyorum

…………………………

Ben de sevdiklerimi kaybetme korkusunu çok seviyorum. Yüreğimizden bu korkunun kaybolmaması dileğiyle.

Tulay Bilin
tulayb18@gmail.com


Arşiv

Kategorilere Göre Yazılar

Son Yazılar

Takvim

Ağustos 2020
P S Ç P C C P
 12
3456789
10111213141516
17181920212223
24252627282930
31