Tülay Bilin-ce

Archive for the ‘Hayatla savaş’ Category

Yaşamanın neresi sanat diyeceksiniz. Bence yaşamak ölmekten çok daha zordur. Hayata tutunmak için insan manevi duygulara ihtiyaç duyar. Maneviyatı kuvvetli insanların zorlukları daha kolay atlattıklarına çok şahit oldum. Maneviyata ister tanrı de, ister yaradan de, istersen içimdeki ses de ya da vicdanım de. Bazı soruların cevaplarını insan kendi vermeli. Bazen çok kızdığımız zaman nefretimizin önüne geçemeyip karşımızdaki için tanrıdan kötü şeyler dileriz. Oysaki tanrı her şeyi gören ve bilendir. Kızdığımda hiçbir zaman kötü dileklerim olmamıştır. Çünkü bilirim ki yapılan haksızlık asla cevapsız kalmaz. Cevabı ben veremeyebilirim ama tanrı mutlaka cevap verir. Aşağıdaki hikaye tam da duygularıma tercüman oldu. Sizlerle paylaşmak istiyorum;

“Vaktiyle bir derviş, nefisle mücadele makamının sonuna gelir. Meşrebin usulünce bundan sonra her türlü süsten, gösterişten arınacak, varlıktan vazgeçecektir. Fakat iş yamalı bir hırka giymekten ibaret değildir. Her türlü görünür süslerden de arınması gereklidir. Saç, sakal, bıyık, kaş ne varsa hepsinden. Derviş, usule uygun hareket eder, soluğu berberde alır.
– Vur usturayı berber efendi, der.
Berber dervişin saçlarını kazımaya başlar. Derviş aynada kendini takip etmektedir. Başının sağ kısmı tamamen kazınmıştır. Berber tam diğer tarafa usturayı vuracakken, yağız mı yağız, bıçkın mı bıçkın bir kabadayı girer içeri. Doğruca dervişin yanına gider, başının kazınmış kısmına okkalı bir tokat atarak;
– Kalk bakalım kabak, kalk da tıraşımızı olalım diye kükrer.
Derviş bu, sövene dilsiz, vurana elsiz gerek kaideyi bozmaz derviş. Ses çıkarmaz, usulca kalkar yerinden. Berber mahcup, fakat korkmuştur. Ses çıkaramaz. Kabadayı koltuğa oturur, berber tıraşa başlar. Fakat küstah kabadayı tıraş esnasında da sürekli aşağılar dervişi, alay eder;
“Kabak aşağı, kabak yukarı.”
Nihayet tıraş biter, kabadayı dükkandan çıkar. Henüz birkaç metre gitmiştir ki, gemden boyanmış bir at arabası yokuştan aşağı hızla üzerine gelir. Kabadayı şaşkınlıkla yol ortasında kalakalır. Derken, iki atın ortasına denge için yerleştirilmiş uzun sivri demir karnına dalıverir. Kabadayı oracığa yığılır, kalır.
Ölmüştür. Görenler çığlığı basar.
Berber ise şaşkın, bir manzaraya, bir dervişe bakar, gayri ihtiyari sorar;
– Biraz ağır olmadı mı derviş efendi?
Derviş mahzun, düşünceli cevap verir;
– Vallahi gücenmedim ona. Hakkımı da helal etmiştim. Gel gör ki kabağın bir sahibi var. O gücenmiş olmalı! Bu sahibin en affetmeyeceği şey, kibir ve kul hakkı yemektir.”

Bazen kızgınlık duygusuyla başa çıkamayız. Mutlaka hınç almak isteriz. Böyle anlarda ben bütün kötü duyguları yüreğimden atıyorum. Kendimi hayata teslim ediyorum. Çok daha mutlu oluyorum. Benim çıkış yolum bu. Sizin çıkış yolunuz ne?

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Zaman zaman hayatımızdaki koşullardan şikayet ederiz. İş hayatımızdan, aile hayatımızdan ya da aşk hayatımızdan. Hep bir şeylerin değişmesini bekleriz. Oysaki o koşulları değiştirmek bizim elimizde. Belki o işten çıkmamız gereklidir, belki o sevgiliyi değiştirmemiz gereklidir belki de bu şehirden gitmemiz gereklidir. Bütün bunlar için ihtiyacımız olan tek şey cesaret. Ama maddiyat belimizi büküyor dediğinizi duyar gibiyim. Bazen koşulları değiştirmek için paraya ihtiyaç olmuyor. Ne yapmak gerektiğini bilmek için daha iyisinin ne olduğunu öğrenmek gerekli. Bunun için hayatımız ile ilgili daha yüksek bir düşünce seviyesini öğrenmeliyiz.
Psiko-Piktografi adlı kitaptan bir hikaye yazmak istiyorum;
Derin bir vadide kurulmuş bir köyün sakinlerinin büyük sorunları varmış. Sık sık vadiyi basan seller evlerini ve sürülerini sürükleyip götürüyormuş. Dağ yamaçlarından düşen kayalar bahçelerini ve yollarını yıkıyormuş. Çocukları bataklıkta boğuluyormuş. Zor bir hayat yaşıyorlarmış ama bildikleri tek hayat da buymuş. Bir gün köylerine sağduyulu bir adam çıkagelmiş. Sağduyulu adam köylülere, “Sorun seller, heyelanlar veya bataklık değil, sizsiniz. Fazlasıyla alçak bir noktada yaşıyorsunuz” demiş.
“Fazlasıyla alçak bir nokta mı?” diye sormuş köylüler.
“Evet anlamaya çalışın. Yaşadığınız alçak seviye yüzünden başınız bir türlü dertten kurtulmuyor. Burada yaşadığınız sürece bu dertler hiç peşinizi bırakmayacak. Kendinizi yükseltin. Böylelikle artık başınıza kazalar gelmeyecek.”
Köylüler hep bir ağızdan “Bize nasıl yapılacağınız göster!” diye yalvarmışlar.
Böylelikle sağduyulu adam onlara evlerini vadi seviyesinin üzerinde, dağın yamacına nasıl inşa edeceklerini göstermiş. Kimileri vadinin biraz üstünde yeni evler inşa etmiş. Daha bilge olanlar yeni evlerini dağın yüksek yamaçlarına kurmuşlar.
“Artık sorunlardan arınmış bir yaşama sahipsiniz. Yaşadığınız mekanın yerini değiştirerek sorunları ortadan kaldırdınız” demiş sağduyulu adam.
“Evet” demiş birisi. “Şu an her şey ne kadar da açık.”
“Merak ediyorum…” diye eklemiş bir başkası, “Acaba neden bunu daha önce düşünemedik?”

Hikayede olduğu gibi bazen sorun o şehirde, o evde ya da o işte, belki de o sevgilide. Yeter ki daha iyi ne olabilir diye bir düşünün. Siz her şeyin en iyisini hak ediyorsunuz. Bunu hiç unutmayın.
Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Kadın gece uyanıyor ve kocasının yatakta olmadığını görüyor. Üzerine sabahlığını atıp, aşağıya iniyor. Kocası mutfakta oturmuş, önünde bir fincan kahve, derin düşüncelere dalmış görünüyor.
Gözlerinden süzülen iki damla gözyaşını elinin tersi ile silerken, kahvesinden de bir yudum alıyor.
– Hayırdır, gecenin bu saati aşkım? Nedir derdin? diyor kadın.
Adam, kahvenin üzerinden ona bakarken;
– Hatırlar mısın aşkım, çıkmaya başladığımızda sen henüz 16 yaşındaydın! Ne kadar duygusal, ne kadar şevkat ve sevgi doluydun!
Kadının gözleri doldu;
– Evet tabii ki hatırlıyorum.
Kocasının sözleri gırtlağında düğümleniyordu;
– Hani arabanın arka koltuğunda babana basılmıştık!!
Adam devam etti;
– Ve silahı kafama dayayıp, ‘Ya kızımı alırsın, ya da 20 yıl hapislerde çürürsün!!’ dediğini.
Yumuşacık bir sesle ‘Hımmm’ dedi kadın..
Adam yanağından bir gözyaşı daha silip, sözlerine devam etti;
– Bugün çıkıyor olacaktım!!!!!!!!!!!

Aslında sıradan bir fıkra gibi geliyor insana, gülüp geçebiliriz. Ama üzerinde biraz düşünürsek olayın ne kadar acı olduğunu farkına varırız. Yanlış aldığımız bir kararın bedelini hayatımızla ödemek zorunda kalabiliriz. Bir anlık zevk uğruna ya da masumane bir deneyim yüzünden hayatımız kararabilir. Yaşadığımız deneyimin illaki cinsellikle ilgili olması gerekmiyor. Hayatın her alanında iyi ve kötü deneyimlerimizin mutlaka bir bedeli var. Eğer bedelini ödemeye hazırsak problem değil. Ama ‘Bir şey olmaz’ diye geçiştirmenin bedeli çok ağır olabilir, hatta fıkrada olduğu gibi 20 yıl mutsuz bir hayat sürebiliriz. Peki hiç hata yapmayacak mıyız? Yapıcağız tabii ama bedeli bu kadar ağır olmamalı. Pişmanlığın bu kadarı da fazlaJ
Keşke demeyeceğiniz yıllar diliyorum….

Saygılarımla,
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

İki çocuklu bir aile hafta sonunu piknik yaparak geçirmeye karar verirler. Piknik yerine vardıklarında anne yemeği hazırlarken, çocuklar babalarıyla birlikte yürüyüşe çıkar. Uzun bir yürüyüşten sonra oldukça yorulan küçük çocuk yalvarırcasına bakan gözlerle; “Babacığım çok yoruldum. Lütfen beni kucağında taşır mısın?” der. Baba; “Ben de yoruldum oğlum” der demez çocuk ağlamaya başlar. Baba tek kelime etmeden ağaçtan bir dal keser. Dalı bıçakla biçimlendirip, çocuğa zarar vermeyecek biçimde yontar. Sonra dalı oğluna verir, “Al oğlum, sana güzel bir at” der.

Çocuk sevinçle dal parçasından yontulmuş ata biner ve sıçrayarak, ata vurarak annesinin yanına doğru gitmeye başlar. Babasını ve ablasını geride bırakmıştır bile.. Baba gülerek kızına;

-İşte yaşam budur kızım. Bazen zihnen ya bedenen kendini çok yorgun hissedeceksin. İşte o zaman kendine değnekten bir at bul ve neşe ile yoluna devam et. Bu at, bir arkadaş, bir şarkı, bir çiçek, bir şiir ya da bir çocuğun tebessümü olabilir. (ALINTIDIR)

Son zamanlarda ben de kendimi ruhen yorgun hissediyorum. Çünkü annemi kaybettim. Anne yokluğu insanı çok üzüyor. Ama hemen kendime bir dal kestim ve kendime bir at yaptım. Nedir biliyor musunuz? Kendime bu web sitesini kurdum. http://www.tulaybilin.com
Yazılarıma hem kendi sitemde hem de http://www.maksimum.com ‘da hem de http://www.ntvmsnbc.com/yaşam haber sitesinde devam edeceğim. Çünkü yazacağım çok şey var. Sizler okuduğunuz sürece ben hep yazacağım.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Etiketler:

Kişisel gelişimle ilgilenmeye başladığım yıllardan beri bu soruyu hep okudum. Hemen hemen bütün kitaplarda aynı soru vardır: “Altı aylık ömrün kalsa ne yaparsın?”

Bu soruyu defalarca oturup düşündüm. Aslında harika bir soru. Hayatı öylesine boş yaşıyoruz ki sanki hiç bitmeyecek gibi. Başkaları hastalanabilir ama biz asla, başkaları ölebilir ama biz asla. Ölümün bazen çok yakınımızda olduğunu fark ederiz ama tehlike geçtikten sonra hemen unuturuz. Sanırız ki elimizde bitmek tükenmek bilmeyecek kadar çok zaman dilimi var. Nasıl olsa isteklerimizi yapacak zamanımız olacaktır. Oysaki o bitişin ne zaman olacağını hiç birimiz bilemeyiz. Belki yarın, belki bu gece. Ama yarın öleceğiz diye kendimizi bırakmak için değil aksine çok fazla hayata sarılmak için yazıyorum bunları. Planlarımızı hiç ölmeyecekmişiz gibi yapıp ama hiç vaktimiz yok gibi de acele etmeliyiz. Düşünün bir kere 6 aylık ömrünüzün kaldığını, ne yaparsınız? Bu dünyadan gitmeden önce neler yapmak isterdiniz? Peki onları neden yapmıyorsunuz?

Geçen hafta vizyondaki filmlere bakarken bir tanesinin konusu beni çekti ve hemen gittim seyrettim. Filmin adı ŞİMDİ YA DA ASLA. Filmin yönetmeni Rod Reiner. Oyuncular ise; Jack Nicholson ve Morgan Freeman. Filmde 6 aylık ömrü kalmış iki insanın yaşamları anlatılıyor. Filmin başında hüzün vardı. Ama ölmeden önce yaşamaya karar verdikleri zaman eğlence başladı. Çok mutlu oldular. Hastalıklarını tamamen unuttular. Kendilerini hayatın akışına ve keyiflerine bıraktılar. Şimdi şöyle düşüneceksiniz. Ama onların parası vardı. Evet bir tanesinin parası var, ama bazı keyifler için paraya gerek olmuyor. Sevdiğin ile birlikte olmak, sevdiklerine seni seviyorum demek ve onlarla daha çok zaman geçirmek için para gerekmiyor. Ayrıca unutmayalım zenginler de ölüyor. Filmin en can alıcı yanı şu;

Carter Chambers’ın (Morgan Freeman) üniversite birinci sınıftaki felsefe hocası, uzun yıllar önce onlardan bir “Şimdi ya da Asla” listesi hazırlamasını istemiş. Bu listeye ölmeden önce yapmak, görmek, deneyimlemek istedikleri her şeyi yazın demiş. Oysa Carter, kişisel rüya ve planlarını belirlemeye çalışırken, araya hayatın gerçekleri girmiş. Evlilik, aile, sayısız sorumluluk derken, 46 yılını araba tamirciliği yaparak geçiren Carter, “Şimdi ya da Asla” listesini hiç unutmamış.

Milyarder işadamı Edward Cole (Jack Nicholson) ise, böyle bir liste görmemiştir hiç. Hayatı para kazanmak ve bir imparatorluk kurmakla geçmiştir.

Bu iki insanın yolu bir hastane odasında birleşir. İkisinin de yaşamda çok az zamanları kalmıştır. Onlar el ele verip geri kalan hayatlarını keyif içinde yapmadıklarını yaparak geçirmeye karar verirler. Hiç değilse bir tanesi hastalığı yener. Hayatta böyle bir şans varsa bunu denemeye değmez mi hiç?

Kendinize ŞİMDİ YA DA ASLA listesi yapmanızı öneririm. Aklınıza ne gelirse yazın. İstediği kadar uçuk olsun mutlaka yazın. Belki bir gün gerçekleştirirsiniz 🙂

UNUTMA; BUGÜN GERİYE KALAN HAYATININ İLK GÜNÜ
GOETHE

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Biliyorsunuz İstanbul’un nerdeyse her köşe başında bir çiçekçi var. Hele Taksim meydanında hepsi bir arada duruyorlar. Harika görünüşleri var. Kadıköy yakasında da Bağdat Caddesi’nde hemen hemen her sokak başında bir çiçekçi var. Benim evimin önünde de o çiçekçilerden bir tane var. Bugün oturduğum bu eve 3 ay önce taşındım. Taşındığımdan bir hafta sonra çiçekçi ile ahbap olduk. Ben olmadım. O benimle oldu. Önünden her geçişimde sesleniyordu; “Ablaaaaaaaaaaa…nasılsın? Çiçek alsanaaaaaa.”

Kadına acıdığım için çiçek almaya başladım (zaten çiçekleri çok severim). Sonra havalar soğumaya başladı. Camdan bakıyorum soğukta tir tir titriyor. Üstüne başına bir şeyler verdim giysin diye. Ayrıca kendime çay yaparken fazla yapmaya başladım. Bir termosa koyup ona da çay götürmeye başladım. Derken bu çaylar periyodik hale geldi. Her sabah ve her akşam üstü çay götürmeye başladım. Bazen öğle yemeği veriyorum. Ya da çayın yanında neyim varsa paylaşıyorum. Çay ile peynir veya börek oluyor. Geçen hafta bana dedi ki;
“Ablaaa sende ne varsa bende de var.”
“O ne demek öyle” dedim.
“Sen ne yersen ben de aynısını yiyorum. Beni hiç eksik etmiyorsun. Ne yesen bana da veriyorsun.”
Gülüştük…..

Bu bayramı evde geçirdim. Çok misafirim olduğu için yoğun geçti. Camın önünde bir oturma grubum olduğundan çiçekçiyi görebiliyorum. Baktıkça hayretler içinde kaldım. Yoldan geçen kim varsa çiçekçinin boynuna sarıldı öptü ve bayramını kutladı. Ayrıca eline bir paket tutuşturdu. İnsanlar arabalarla geçerken durup durup çiçekçiye paket verdiler. Önce anlayamadım sonra çözdüm olayı. Kurban eti veriyorlarmış meğerse.

Herkes ona yardım ediyor. Karşımızdaki market bile akşamları biraz bozulmuş meyveleri kasayla veriyor. Kadın işini çok iyi biliyor. İnanılmaz bir halkla ilişkiler yapıyor. Yoldan ona selam vermeden geçen yok. Ama o da herkesin hatırını soruyor. Herkesin ismini biliyor. Çok fazla da satış yapıyor. Hiçbir çiçekçinin bu kadar satış yaptığını sanmıyorum. Bütün gün kafası kalabalık. Çiçek almadan kimse geçmiyor.

İnsanın işinde başarılı olması için mutlaka üniversite okuması, ayrıca iki de lisan bilmesi gerekmiyor. Tahmin ediyorum ki kadının okuma yazması bile yoktur. Ama işi götürüyor valla.

Bu kadar satış yapıyor ama bir evi bile yok. Çadırda yaşıyormuş. Hepimizin çevresinde bu türlü himayeye muhtaç insanlar var. Her birimiz birine yardım etsek ne kaybederiz ki. Üstelik hem biz hem de o mutlu olur. Dünyada belki de fakir hiç kimse kalmaz. Belki de bu dünyada hepimizin bir görevi vardır! Hepimize bir küçük kız düşse de mutlu etsek:

Küçük kızın hikayesi

Bir gün, çelimsiz, küçük bir kız çocuğu sokağın köşesine oturmuş yiyecek, para ya da alabileceği herhangi bir şey için dileniyordu. Üzerinde yırtık pırtık giysiler vardı, yüzü gözü kir içinde perişan bir durumdaydı.

Küçük kız dilenirken, sokaktan genç, canlı ve iyi görünümlü bir adam geçti. Kızı fark etmişti ama belli etmemek için dönüp ikinci kez bakmadı. Büyük ve lüks evine, mutlu ve rahat ailesinin yanına geldiğinde, çok güzel hazırlanmış akşam sofrası onu bekliyordu. Fakat az sonra düşünceleri tekrar o yoksul kıza takılıverdi. Duyguları bir şeylere itiraz ediyordu. Sonra kolay yolu yeğledi ve itirazlarını Tanrı’ya yöneltti; ‘Böyle bir şeyin olmasına nasıl izin veriyorsun? Neden o küçük kıza yardım için bir şeyler yapmıyorsun, Tanrım?’ diye yakındı içinden. Sonra ruhunun derinliklerinden gelen bir yanıt duydu; ‘Yaptım. Seni yarattım!’

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Biz insanların egoları neden şişkin dersiniz. Beğenilmek ve sevilmek hepimizi mutlu eder de ondan. Çoğumuz eleştiriye gelemeyiz. Hele bazılarımız eleştiriye tamamen kapalıdır. Bence yapıcı eleştiri iyidir. İnsanı alır bir yerlerden bir yerlere taşır. Eğer o taşımada ruhumuz da taşınırsa işte tadına doyum olmaz.

Kimimiz toplumun kurallarına aynen uymak isteriz. Neden derseniz, beğenilmek için derim. Kimi de marjinal olmayı tercih eder. Yani toplum baskısına karşı çıktığı zaman kendini daha iyi hisseder. Onun egosu yok mu diye sorarsanız tabii ki vardır. Marjinal olmak cesaret işidir. Çünkü belirli bir kesim tarafından beğenilmez hatta bazen dışlanır bile. Bazen deli damgası bile yer. Deli deyince akla ruhsal bir bozukluk gelmesin. Benim deli derken kastettiğim mana; hayatı biraz ti’ye alan, neşeli, hayatı istediği gibi yaşayan ve kendi değerini farkında olan demek istiyorum. Sadece kendisinin önemli olduğunu bilen. Ben varsam herkes vardır felsefesine inanan. Etraf ne der gibi bir düşüncesi olmayan yani mahalle baskısından korkmayan. Kısaca ben yaptım oldu diyerek özgür yaşamasını bilen insana bu toplumda marjinal ya da biraz deli deniyor. Bu tip insanlar çevresinde ya ciddiye alınır hatta saygı görür ya da hiç ciddiye alınmaz, huysuz, deli, sıradan, pasaklı gibi isimler takılır.

Hem çevrenizde marjinal ya da deli diye anılacaksınız hem de hayatın içinde hiçbir beceriniz olmayacak. İşte o zaman sıradan bir aykırılık olarak algılanır çevrenizden ilgi görmezsiniz. Bırak şu deliyi derler o kadar.

Bir de deliliğinizin hoş karşılandığı hatta sevildiği haller vardır. Bunun için hayatın içinde duruş biçiminizin hem dıştan hem de içten bir delilik sergilemesi gerekir. Yani herhangi bir şeyi herkesten daha iyi yapmak gibi. Çevreden saygı görülecek kadar bir şeyi iyi yaptığınız zaman size deli derken bile bunu bir saygı ifadesi gibi kullanırlar. Bunun en güzel örneği söz yazası Aysel Gürel’dir. Ne zaman bir televizyon programına katılsa yer yerinden oynuyor.

Geçenlerde bir televizyon programına telefon ile katıldı. Seyirciler deli gibi alkışladılar. Üstelik anlatıldığına göre bir çöp evde yaşıyormuş. Bir televizyon programında kendi şöyle ifade etmişti; “Ben akşamları sokaktaki çöpleri karıştırır üstüme başıma birşeyler bulurum ve giyerim.” Programlarda ya da gazetedeki resimlerindeki kıyafetleri toplum kurallarına göre çok aykırı. Sanırım Aysel Gürel gibi bir kadını sadece giyiminden dolayı anneniz olarak yanınızda taşımak istemezsiniz. Ama bugünki tanınmış ünlü Aysel Gürel’i taşırsınız. Çünkü kadın inanılmaz yaratıcı. Toplum tarafından kabul gören biri. Yani bir şeyi çok iyi yapıyor. Yani bir konuda uzman. Bir konuda uzman olunca onun deliliğini kabullendiğimiz gibi hatta hoşumuza bile gider. Bu tip aykırı tipler çevrelerinden saygı görürler. Ayakta alkışlanırlar. İşte Aysel Gürel de onlardan biri. Ben Aysel Gürel’i çok seviyorum. Kan çekiyor sanırım 🙂 Biraz delilik bende de var çünkü 🙂

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Şu anda geriye dönük bir düşünün. Hayatınızda yer eden kaç tane önemli olay hatırlıyorsunuz. Çocukluğunuzdan birkaç sahne, ilk aşkınız, evlilik gününüz, çocuğunuz doğduğu gün ve belki de çok acı çektiğiniz birkaç gün. Peki bu güne kadar bilinçli olarak kaç yıl geçti? Kaç yaşındasınız? Belki 30 yıl diyeceksiniz, belki de 50. Yaşadıklarınız hatırladığınız birkaç olaydan mı ibaret? Gerisini hiç hatırlamıyorsunuz değil mi? Neden dersiniz? Çünkü yaşadıklarımıza anlam katmıyoruz. Kaç kere dolunay seyrettiniz? Bir tanesini anlatabilir misiniz desem söyleyecek söz bulamazsınız. Çünkü anı yaşayamıyoruz. Yıllar sıradan geçiyor. Oysaki hayatımız sadece hatırlayabildiklerimizdir.

20. yüzyıl edebiyatına damgasını vuran Gabriel Garcia Marquez sonunda anılarını yazdı. Kitabın adı “ANLATMAK İÇİN YAŞAMAK”. Bu kitapta yazar şöyle diyor; “Hayat, insanın yaşadığı değildir; aslolan, hatırladığı ve anlatmak için nasıl hatırladığıdır.” Peki neleri hatırlıyoruz? Neleri anlatabiliriz? Sadece yukarıda saydığım önemli günleri mi? Gerisi nerede? Yaşanmamış mı kabul etmeliyiz? Debbie Ford’un yazdığı Hayatınızın En Güzel Yılı adlı kitaptan küçük bir alıntı yapmak istiyorum:

“Kısa bir süre önce bir gemide yedi günlük workshop yapabilme onuruna sahip oldum. Yetiştirdiğim birçok koç ve seminere katılacak insanlarla beraber Gary de bizimleydi. Vaktimizi çok eğlenceli ve üretken geçirdik ve seyahatimiz sona ererken Gary bana bu gezi hakkında neleri hatırladığımı sordu. Beraber geçirdiğimiz bu binlerce dakikadan hangilerinin benim için önemli olduğunu bilmek istedi. Sorusunun cevabını düşünmek için birkaç dakika harcadıktan sonra şaşırmıştım, çünkü bu geziyi bu kadar özel yapan şeylerin ne olduğunu hatırlamakta zorlanıyordum. Bir hafta süren yemekler, danslar, konuşmalar, güneşlenmeler ve bu anları özel kılan yaptığımız bütün o muhteşem şeyler belirsizliğin içinde sanki kaybolup gitmişti. Ama Gary özellikle bundan 12 ay sonra hatırlayabileceğim şeyi öğrenmek istedi. Beraber yaşadığımız hangi şey zihnimize sonsuza kadar kazınmıştı. Tüm yıl içinde, gerçekten en eğlendiğim hafta olmasına rağmen, önümdeki beş yıl içinde hatırlayabileceğim sadece birkaç dakika olduğunu görmek gerçekten çok şaşırtıcıydı.Güvertede oturmuş denizi seyrederken hakkında hiçbir şey hatırlamadığım ne kadar çok yolculuk olduğunu fark ettim. Evet, on beş yıl önce Santorini’de eşek üstünde yaptığım yolculuğu hatırlıyordum, ama kiminle nerelere gittiğimizi ve bu geziyi neyin özel yaptığını hatırlamıyordum.”

Yazar cümlesini şöyle bitiriyor;

“Her gün hatırlanabilir olaylar aramaya, yaratmaya ve yakalamaya çalışın. Neyi aramanız gerekir? Bilincinizin hangi bölümünün değişime ihtiyacı var? Her gün hatırlayacağınız en az iki dakika bulun.”

Bizler bugüne kadar yaşadıklarımızdan çok şey hatırlamıyor olabiliriz. Yaşadıklarımız değil hatırladıklarımız yaşamımız olacağına göre bundan sonra ne yapmayı düşünüyorsunuz?

Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Etiketler: , ,

Yazılarıma iki hafta ara verdiğim için özür dilerim. Bir hafta ben izin yaptım bir hafta da sevgili editörüm izin yaptı. Sanki sizlerden bin yıldır ayrı kalmışım gibi bir his var içimde. Şükür kavuşturana derler ya, çok sevinçliyim şu anda.

Bilgisayarımın başındayım ve parmaklarım inanılmaz hızlı bir şekilde beynimden geçenleri klavyeye döküyor.
Son zamanlarda mail trafiği inanılmaz hareketlendi. Özellikle son günlerde yazdığım “Erkekler kime kadınım der?” başlıklı yazı için. Harika mailler geldi. Çok mutluyum.

Bu arada bir de soru geldi. Sanırım yazılarımı yeni okumaya başlamış birisinden. Soru şuydu; “Hiç doğum hakkında bir yazınız var mı?” Düşündüm yoktu. Üstelik bu hafta benim de doğum günümdü. Bu hafta yazacağım diye söz verdim.

24 ağustos benim doğum günümdü. İnsan ne hisseder doğum gününde. Hep yeni kararlar alırız. Yapamadıklarımızı yapmak için. Ama aradaki zaman ne çabuk geçer ki kendimizi hiç birini yapmadan yeni bir doğum gününde buluruz. Bunun için sakın üzülmeyin, insanın doğasında var. Ben de bu doğum günümde hayatıma baktım. Hayatımı enine boyuna düşündüm. Hesaplarımı yaptım. Varlıklarımı ve kaybettiklerimi düşündüm. Borçlarımı alacaklarımı düşündüm. Vardığım sonuç; MUTLUYUM

Daha yapmak istediğim yığınla şey var. İyi ki de var. Yoksa mutsuz olurdum. Tam doğum günümde tesadüfen internetten bir mail geldi. Hani arkadaşlar beğendiklerini birbirlerine yollarlar ya. Ard düşüncesiz bir arkadaş mail atmış. Oturup üzerinde bir hayli düşündüm. Sizlerle paylaşmam gerekli.

“-Tık, tık, tık.
– Kim o?
– Hazırlan gidiyoruz.
– Sen kimsin? Nereye gidiyoruz?
– Sıran geldi. Gerçek evine gidiyoruz.
– Gerçek ev mi? Sen? Yoksa?
– Evet, haydi gidelim.
– Dur bir dakika. Bir sürü yarım işim var.
– İş yarım kalmaz, birileri tamamlar, oyalanma artık.
– Çocuklar, onlar daha küçük, bari vedalaşsaydım.
– Sen olmadan da büyürler, haydi bekliyorlar.
– Bekliyorlar mı? Onlar da kim?
– Gidince görürsün.
– Anladım. Anladım. Ama kalbini kırıp gönlünü alamadıklarım, iyiliğini görüp karılık veremediklerim var. Anlayacağın borçlu gitmek istemiyorum.
– Bunu zamanında düşünseydin!
– Zamanında mı? İyi de ben zamanım var sanıyordum.
– Hepiniz aynısınız. Zaman dediğin içinde bulunduğun an. Bunun ötesi yok.
– Keşke…Keşke.
– Devam etme. Bugünü yaşarken hep yarın var gibi davrandın. Üstündeki üniformanın sorumlulukları var. Yerine getirmedin. Bu sana bir uyarıydı. Şimdi gitmiyoruz. Ama her an gidebiliriz. Bir daha geldiğimde arkanda pişmanlıklar olmasın.”

Düşünün ki doğum gününüzde böyle bir mail geliyor. İnsan nasıl düşünmesin ki. Hayatı hiç bitmeyecekmiş gibi yaşıyoruz ama biraz da her an bitecekmiş gibi yoğun yaşasak inanın ki daha zevkli olacak. Hep ileriye bakmak geçmişle ilgilenmemek gerekli diye düşünüyorum. Çünkü geçmişi değiştirme şansımız yok. CHARLES KETTERİNG dediği gibi;

BEN GEÇMİŞLE İLGİLENMİYORUM. GELECEĞİME BAKIYORUM. ÇÜNKÜ HAYATIMIN KALANINI ORADA GEÇİRMEYİ PLANLIYORUM.

Bunu dedikten sonra keşkeleri hayatımızdan çıkartmış olmalıyız. Ya da bizi rahatsız eden bir şey varsa hemen yerine getirip defterleri kapatmalıyız.

Sürekli ileriye bakarak yaşamalıyız. Tanrı nasıl olsa hepimiz için mutluluk hazırlamıştır bize. Tagore’nin dediği gibi;

HER YENİ DOĞAN ÇOCUK TANRININ İNSANLARDAN UMUDUNU KESMEDİĞİNİ GÖSTERİR

Hayat güzel yaşamak güzel….kendimizi mutlu etmek için geçmişe değil geleceğe bakmalıyız. Ama eski defterleri kapatmadan ileri dönüp bakamayız. Bilirsiniz muhasabelerde yıl sonu hesaplar kapanmadan asla yeni yılın hesabı açılmaz. Hesaplar tutmaz. Eski hesaplar temizlenir bakiyeler eksi veya artı olarak yeni yıla devir alınır. Artı bakiyeler mutluluk verir ama eksi bakiyeler de mutlaka sorgulamaya tabii tutulur. Muhasebe müdürüne yönetim hesap sorar bu eksi bakiyeler nedir, neden kapanmadı diye. Hepsinin en kısa sürede kapanması gereklidir. 7 yıl muhasebe müdürlüğü yaptığım için bu hesap kapatmaları iyi bilirim.

Geçmişten gelen eksi bakiyeleri sorgulayıp gelecek hayatımıza mutlu mutlu devam etmeliyiz. Bu doğum günümde aldığım en önemli kararım: Daha çok dost edinmek. Yeni insanlar tanımak keyifli bir yıl geçirmek istiyorum.

UNUTMA BUGÜN GERİYE KALAN HAYATININ İLK GÜNÜ
GOETHE

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Geçen hafta size hayatımı değiştiren bir kitaptan özetler vermeye başlamıştım. Bu hafta da devam etmek istiyorum. Aslında kitap o kadar harika ki inanınki haftalarca yazsam bitmez. Araya başka yazılar sokarak zaman zaman yazmayı düşünüyorum. Bu yazıyı okumadan önce bir hafta önceki yazıdan başlamanızı öneririm. Kitabın adı ve yazarı; BAĞIMDAŞLIĞA SON – MELODY BEATTIE

Yazar bağımdaşlığı şöyle ifade ediyor: “Sorunlu insanları seven, bakımını üstlenen veya onlarla çalışan herkes bir bağımdaş olabilir.”

Geçen haftaki yazımda bağımdaşların özelliklerini yazmıştım. Bağımdaşlıktan uzaklaşmak için neler yapılması gerektiğini bakın yazar nasıl anlatıyor;

“Uzaklaşma, bizle ilgisi olmayan sorunları çözemeyeceğimiz, endişelenmenin fayda etmeyeceği, herkesin kendinden sorumlu olması gerektiği gerçeklerine dayanır. İlgimizi başkalarının sorumlulukları üzerinden çekip, kendi sorumluluklarımıza yöneltelim. Eğer bir insan kendi hayatında felaketler yaratıyorsa, bırakalım sonuçlarına da kendisi katlansın. İnsanları oldukları gibi kabul edelim. Onlara büyüme ve sorumlu olma özgürlüğü tanıyalım. Aynı özgürlüğü kendimize de tanıyalım. Kendi hayatımızı bütün güzellikleriyle yaşayalım. Değiştirebileceklerimizi ve değiştiremeyeceklerimizi belirleyelim. Ve değiştiremeyeceklerimiz için uğraşmaktan vazgeçelim. Bir problemi çözmek için elimizden geleni yapalım, olmuyorsa üzülmeyi ve öfkelenmeyi bırakalım. Eğer denemiş ve becerememişsek, onunla beraber veya ona rağmen yaşamayı öğrenelim. Sahip olduğumuz güzellikleri görelim ve bu güzelliklerin değerini bilerek mutlu olmaya çalışalım. Şu mucizeyi de unutmalım: sahip olduğumuz güzellikler biz kıymetlerini bildikçe fazlalaşacaklardır. Uzaklaşmak, ‘şimdiki zamanı yaşamak’dır, burada ve bu anda. Zorlamaktan ve kontrol etmekten vazgeçip, hayatı oluruna bırakalım. Geçmişten duyduğumuz pişmanlıkları ve gelecekten duyduğumuz korkuları içimizden atalım. Yaşadığımız her günün tadını çıkaralım.”

Ben bu kitabı okuduğumda her bir satırında kendimi bulmuştum. Bütün hayatım başkalarının hayatlarına, sorunlarına, hatalarına tepki duymakla geçiyordu. Bu tepkiler insan olmanın göstergesidir. Ama abartmamak şartıyla. Ben bütün tavsiyeleri yerine getirerek bağımdaşlıktan kurtuldum ve şimdi hayatın tadını çıkarıyorum. Yine çevremdekilerle ilgileniyorum. Kimin yardıma ihtiyacı varsa koşuyorum ama sürekli ağlamayı tercih etmiş insanlarla fazla zamanımı harcamıyorum. Ayrıca başkalarına karşı sorumluluk ve suçluluk hisleri duymadan kendi hayatımı yaşama özgürlüğüne kavuştum. Eğer dostlarımdan birisi düzgün yaşamayı seçmemişse bundan benim rahatsız olmam yersiz. Her koyun kendi bacağından asılır. İşte bağımdaşlık burada başlıyor. Onun sorumluluğunu üslenmek bağımdaşlıktır.

Yazar bağımdaşları şöyle anlatıyor;

“Sevgi adına kontrol ederler.
Çünkü yardım etmek isterler.
Çünkü, olması gerekeni ve insanların nasıl davranmaları gerektiğini en iyi onlar bilir.
Çünkü, kontrol edememekten korkarlar.
Çünkü başka ne yapabileceklerini bilemezler.
Çünkü acılarını bu şekilde dindireceğine inanırlar.
Çünkü yapmaları gerektiğini düşünürler.
Çünkü düşünmezler.
Çünkü akıllarına başka bir şey gelmez.
Çünkü şimdiye kadar her şeyi yoluna koyduğu yöntemin kontrol olduğuna inanırlar.”

Yazar bağımdaşlıktan kurtulmak için şöyle diyor;

“İnsanları değiştiremeyiz. Buna çabalamak hayalperestlik olur. Ya çabalarımıza karşı çıkarlar ya da onları kontrol edemediğimizi kanıtlamak için kötü davranışlarını artırırlar. Belki bir süre için bizim taleplerimize boyun eğebilirler, ama arkamızı döndüğümüz anda kendi doğal tavırlarını takınacaklardır. Artık elimizden bir şey gelmiyorsa uzaklaşma vakti gelmiş demektir. Duygularımla yüzleşelim, kaybetme korkumuzla yüzleşelim. Kendi sorumluluklarımızın kontrolünü elimize alalım. İnsanları rahat bırakalım. Böylece kendimizi de rahat bırakabiliriz.”

Bu satırlar benim hayatımı değiştirdi. İnşallah size de faydası olur.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Hayatımızda neye ilgi duyarsak hemen araştırıp bir kursa gitmeye kalkarız. Hiçbir şey olmazsa internetten araştırır ya da bir kitap alırız. Bunları neden yaparız. Öğrenmek için. Hayatı öğrenmek için ne yapıyoruz? Bir kursa gidiyor muyuz? Hayat öğrenilmez yaşanır diye bir görüş var. Ben hayatın öğrenilebileceğini düşünüyorum. Bilerek yaşamak daha da keyifli. O zaman değişim daha hızlı olur. Değişebilmek için farkına varmak ve sonra da kabullenmek gereklidir.

Yıllar önce hayatıma çok şey katan bir kitap okumuştum. Hatta hayatımı değiştiren bir kitap desem daha doğru olur. Bugün o kitaptan alıntılar yapmak istiyorum size. Kitabın adı; BAĞIMDAŞLIĞA SON, Kitabın yazarı MELODY BEATTIE.

Bağımdaşlık bir tür bağımlılıktır. Kökeni çocukluk dönemine kadar gider. Bağımdaşlar acı çeken, sürekli şikayet eden, her şeyi ve herkesi –kendileri hariç- kontrol etmeye çalışan insanlardır. Başkalarının dertlerinden sorumlu olduklarını düşünürler. Daha önceki yazılarımdan birinde yazmıştım. Ben de gençliğimde bir bağımdaştım. Başkalarının dertleri ile öylesine ilgilenirdim ki, kişi derdini unutur ama ben asla unutmazdım. Bu kitabı okuyunca bütün hayatım değişti. Artık başkalarının dertleri ile ilgilenmiyorum demek istemiyorum. Ama derdin sahibinden daha fazla üzülmem mümkün değil. Elimden geleni yapıyorum ama sonra hayatıma devam ediyorum. Fazlasının zararlı olduğu öğrendim. Hem de neredeyse hayatıma mal oluyordu. Yani bedelini ağır ödedim. Aşağıdaki maddeleri okuyunca yanlış yaptığımı anladım.

Bağımdaşların özellikleri:

1- Başkalarının, düşünceleri, duyguları, davranışları, istekleri, ihtiyaçları, seçimleri, iyilikleri, hastalıkları ve kaderlerinden kendilerini sorumlu tutarlar
2- Başkalarının problemleri karşısında heyecan, merhamet ve suçluluk duyarlar
3- Problemleri olan insana yardım etmeye kendilerini mecbur hissederler (kendilerinden istenmediği halde, tavsiyelerde ve önerilerde bulunmak gibi)
4- Yardımları yetersiz kaldığında öfkelenirler
5- Başkalarının ihtiyaçlarını hissedebilirler
6- Diğerlerinin neden aynı duyarlılıkta olmadıklarını anlayamazlar
7- Hayır demek isterken evet deyip; hem yapmak istemediklerini anlatır, hem de üzerlerine düşenden fazlasını yaparlar. Diğer insanların yapabilecekleri işleri de üzerlerine alırlar.
8- Kendi istek ve ihtiyaçlarının neler olduğunu bilemezler, bilseler de önemsiz olduğunu düşünürler
9- Kendileri hariç herkesi memnun etmeye çalışırlar
10- Kendilerine yapılan haksızlıklardan çok, başkalarına yapılan haksızlıklara öfkelenmek kolaylarına gelir
11- Özveride bulunurken kendilerini güvende hissederler
12- Başkaları özveride bulunursa, kendilerini güvensiz ve suçlu hissederler
13- Bütün hayatlarını verici olarak harcadıkları halde karşılık alamadıkları zaman üzülürler
14- Yardıma ihtiyacı olana bağlanırlar
15- Yardıma ihtiyacı olanları da kendilerine bağlarlar
16- Hayatlarında, bir kriz, çözülecek bir problem, yardım edecek bir olmadığında sıkılırlar ve kendilerini boş ve değersiz hissederler
17- Başkalarına yardım etmek için kendi hayatlarına boş verirler
18- Kendilerini zorlarlar
19- Kendilerini huzursuz ve baskı altında hissederler
20- Başkalarının sorumluluğu altında olduklarına yürekten inanırlar
21- İçinde oldukları durumun suçunu başkalarının üzerine atarlar
22- Hissettiklerinden başkalarını sorumlu tutarlar
23- Diğer insanların, kendilerini deli ettiklerini düşünürler
24- Kendilerini, öfkeli, kurban edilmiş, değeri bilinmemiş, kullanılmış ve harcanmış hissederler
25- Diğer insanların, taşıdıkları bu özellikler yüzünden kendilerine karşı bu kadar sabırsız ve öfke dolu davrandıklarını düşünürler.

Eğer siz de bir bağımdaşsanız önümüzdeki hafta kurtulmanın yollarını okuyabilirsiniz.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Yazabilmek için sürekli okuduğumu yazılarımda sürekli ifade ediyorum. İnsanın ne yapmak istediğine karar vermesi hayatı keyifli yaşamasına neden oluyor. Böylece Eflatun’un dediği gibi kendimi fethediyorum: “İNSANIN KENDİNİ FETETMESİ, ZAFERLERİN EN BÜYÜĞÜDÜR”

Bugün size haftalık çıkan K Dergisi’nden alıntı yapmak istiyorum. Amerikalı şair ve yazar Jack Kerouac’un kendi hayatını anlatışı bana harika geldi. Öncelikle daha küçük yaşlarda ne olmak istediğine karar verişi ve bütün gücüyle tek bir hedef üzerine çalışması başarısının nedeni olmuş. Şöyle ifade ediyor;

“Daha on yaşına gelmeden yazar olmayı kafama koymuştum. Sürekli yazıyordum, her an her yerde. Yürürken bile yazdığım oluyordu. Kafama bir direk patlayana ya da ayağıma bir taş takılıp asfalta yapışana dek yazıyordum. Sonra ayağa kalkıp kaldığım satırdan devam ediyordum. Anneme, babama ve arkadaşlarıma uzun uzun mektuplar yazıyordum. Gün içinden fotoğraflar çekip, her küçük ayrıntısını yazıyordum bu fotoğrafların. Yazdıklarım satırlarla ifade edilen yaşam fotoğraflarıydı.”

Bir hedefin peşinden koşabilmemiz için öncelikle bir hedefimiz olmalı. Sonra da deli gibi peşinden koşmalıyız. Hiç birimizin hayatı birbirine benzemiyor. Benzemesi de gerekmiyor. Başkalarına benzemek için uğraşmamalıyız. En iyisi özgün bir hayatımız olması. Bize özgü, sadece bize özgü. Bundan da asla utanmamalıyız.

Yazarın notlarından devam edelim bakın nasıl bir düşünce yapısı var:

“Canımın sıkıldığı bir gün bilmediğim bir gemiye atlayıp dünyanın değişik yerlerini görmeye karar verdim. Kendime müthiş eğlenceler düzenledim. Singapur barlarında polo sopası salladım, Avustralya’da at yarışı oynadım, Bombay’da sokak serserileriyle dalaştım, pislik yuvası Karaçi’de kendi ihtilalimi yaptım ve bunu Marsilya’dan başlatıp öbür tarafa kadar yaydım. Hayatım boyunca ait olduğum yeri aradım. Yaşımım ve yazdıklarımla toplumun kalıplarını kırmaya çalıştım hep. Kafamın içindekileri yıkmak için çok uğraştım. Çok özgür kaldım, çok dolaştım, çok açıldım. Zihnimin içine çöreklenmiş o eski dünyayı yerinden söküp attım. Galiba hep mutluluğu aradım ama mutluluğun yolu, mutluğun harika, garip bir düş olduğunu anlamaktan geçiyor. Zaman ise tozun bile demirden olduğu katranlı çukur sadece. Her taşın altına elimi sokmaktan çekinmedim. Spor muhabirliği, inşaat ameleliği, askerlik, yemek dağıtıcılığı, kamarotluk, kasaplık, garsonluk, bulaşıkçılık, orman yangın gözcülüğü, demiryolları işçiliği…Şimdi sadece takılıyorum. Ama ben daha çok çılgın insanları kale alırım. Yaşamak için çıldıranları. İçlerindeki ateşi tutkuyla besleyenleri. Yıldızların arasına ağ örmeye çalışan bir örümcek çılgınlığında tek bir mumla dünyayı aydınlatmaya kalkanları severim. Neredeyse tüm hayatım boyunca seyahat ettim ve yazdım. Günlük kaygılarla ömür tüketen insanlar gördüm. Otuz dört yaşına kadar araba kullanmadım, hiç ehliyetim olmadı. Çocukluğundan beri araba kullananlar ve ilk fırsatta ehliyet sahibi olanlar tüm ömürlerini ev-iş arasında yol yaparak harcarken ben dünyayı gezdim. Garip bir tezat…”

Farkında mısınız bizden bahsediyor 🙂 Büyük şehirlerde yaşayan bizler, hayatımız arabaların içinde iş-ev arasında geçti ve geçiyor. Tatil demek, yılda bir kere bir hafta deniz tatili oldu 🙂

Devam edelim:

“Yalnız kalmaya, bilgelik kazanmaya çalışıyordum. Yaşamın keyfini tam kalbinden yakalamaya uğraşıyordum. Bu durum beni yangın gözcülüğüne sürükledi. Doğa koşulları altında, tamamen yalnız başıma, ormanın tam ortasında altmış üç gün ve gece, sonsuza dek ıssız kalmaya mahkum bir dağda sonsuzluğu aradım. Kayalara ve ağaçlara hiçliğin anlamını sordum zaman zaman. Yanıt boşlukta kükreyen kocaman bir sessizlikti. Yıldızları o kadar uzun zaman izledim ki onların birer sözcük olduğunu düşünüyorum artık. Bedenim dünyanın hangi ücra köşesine kavrulursa kavrulsun doğanın hüküm sürdüğü bu evrende her şey beynimin içinde olup bitiyor. Kafamın içindeki önyargılardan kurtuluyorum ve yaşamı olduğu gibi seviyorum.”

Yazarın hayatı beni çok etkiledi ve sizinle paylaşmak istedim. Biraz daha özgür yaşamalıyız, biraz daha hayatın tadına bakarak yaşamalıyız diye düşünüyorum. Hani geçen haftalarda Ataol Behramoğlu’nun bir şiirini yazmıştım size. Kusura bakmayın ama tekrar yazmak istiyorum. Hayatı doya doya yaşayanlara selam olsun…

YAŞADIKLARIMDAN ÖĞRENDİĞİM BİRŞEY VAR

Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var:
Yaşadın mı, yoğunluğuna yaşayacaksın bir şeyi
Sevgilin bitkin kalmalı öpülmekten
Sen bitkin düşmelisin koklamaktan bir çiçeği
İnsan saatlerce bakabilir gökyüzüne
Denize saatlerce bakabilir, bir kuşa, bir çocuğa
Yaşamak yeryüzünde, onunla karışmaktır
Kopmaz kökler salmaktır oraya
Kucakladın mı sımsıkı kucaklayacaksın arkadaşını
Kavgaya tüm kaslarınla, gövdenle, tutkunla gireceksin
Ve uzandın mı bir kez sımsıcak kumlara
Bir kum tanesi gibi, bir yaprak gibi, bir taş gibi dinleneceksin
İnsan bütün güzel müzikleri dinlemeli alabildiğine
Hem de tüm benliği seslerle, ezgilerle dolarcasına
İnsan balıklama dalmalı içine hayatın
Bir kayadan zümrüt bir denize dalarcasına
Uzak ülkeler çekmeli seni, tanımadığın insanlar
Bütün kitapları okumak, bütün hayatları tanımak arzusuyla yanmalısın
Değişmemelisin hiç bir şeyle bir bardak su içmenin mutluluğunu
Fakat ne kadar sevinç varsa yaşamak özlemiyle dolmalısın
Ve kederi de yaşamalısın, namusluca, bütün benliğinle
Çünkü acılar da, sevinçler gibi olgunlaştırır insanı
Kanın karışmalı hayatın büyük dolaşımına
Dolaşmalı damarlarında hayatın sonsuz taze kanı
Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var:
Yaşadın mı büyük yaşayacaksın, ırmaklara, göğe, bütün evrene karışırcasına
Çünkü ömür dediğimiz şey, hayata sunulmuş bir armağandır
Ve hayat, sunulmuş bir armağandır insana

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Mutsuzluğumuzun nedenlerinin en başında stres geliyor. Bugün stres ile ilgili nedenleri ve kurtulmanın yollarını yazmak istiyorum.

Stresin nedenleri

1- Anı yaşayamadığımız için
2- Yaptığımız işi sevmediğimiz için
3- Evliliğimizden memnun olmadığımız için
4- Maddi imkansızlıklar içinde olmamız
5- Affetmediğimiz için
6- Hadi dostlar sınava diyemiyoruz
7- Vazgeçemediğimiz için
8- Kızgınlıklarımızı ifade edemediğimiz için
9- Çocuklarımıza ne vereceğimizi bilemiyoruz
10- Çocuklara yönelip kendimizi unutuyoruz
11- Eşimizle birlikte adım atamıyoruz
12- Her konuyu negatif olarak anlatıyoruz
13- Başkalarının yanlışlarının bedelini biz ödüyoruz
14- İlişkilerimizi sonuna kadar yaşamıyoruz
15- Ayrılıkları ve bitişleri kabullenmiyoruz
16- Bazı insanlar sürekli ağlar
17- Korkularımız (yalnız kalma, terk edilme, tanımadığımız korkular ..vs..)
18- İhanet ve nedenleri
19- Empati yapamamamız
20- Depresyonda olduğumuz halde doktora gitmememiz
21- Bir hedefimimizin olmaması
22- Kıskançlık
23- Özgür olmadığımız için
24- Bağımdaşlığa son veremememiz

Stesten neden kurtulamıyoruz?

Mutsuzluğun kaynağını bilmiyoruz
Bir bilene sorma alışkanlığımız yok
Stresten gerçekten kurtulmayı istemiyoruz
Ağlamayı seviyoruz
Hedefleri elde edince keyfini çıkaramıyoruz
Ben kimim cevabını bilmiyoruz
Özgürlük için savaşmıyoruz
Stersten kurtulmanın yolları

1- En büyük mutluluk, mutsuzluğun kaynağını bulmaktır
2- Bütün streslerimizi kağıda yazalım
3- Sorunları tek tek ele alıp artı ve eksilerini yazalım
4- Eğer sorunu şimdi çözmemek yani beklemek bize ileride artı katacaksa rafa kaldıralım
5- Yapılması gereken her şeyi ajandaya yazalım
6- Zamanı planlayalım
7- Hedefler koyalım
8- Anı yaşamayı öğrenelim
9- Bütün yarım işleri bitirelim
10- Spor yapalım
11- Sağlıklı olmayı hedef edinelim
12- Bağımdaşlıktan kurtulalım

Bu yazdıklarımın her bir satırı ayrı bir yazı konusu. Zaman içinde detaylara girerim. Bu yazımda sizi olumsuzluklarla sıkmak istemiyorum. Yazdığım bu maddeleri hiçbir kitapta okumadım. İnanın ki hepsinde yaşanmışlık var. Bunlar pratik hayatta başımdan geçenlerden çıkarttığım derslerin sonuçları. Umarım sizlere de faydalı olur.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Yaşamın içinde birçok zorluklarla karşılaşıyoruz. Ömrümüz boyunca hep bu zorlukların cevaplarını bulmaya çalışıyoruz. Kiminin cevabını deneme yanılma ile buluyoruz. Kiminin cevabını birilerinden öğreniyoruz. Kimilerini hiç bulamıyoruz. Zorlanıyoruz. Oysaki yaşadığımız her duygunun karşılığı doğada var. Eğer dikkat edersek cevabını çiçeklerde veya böceklerde bulabiliriz.

Cesaretin bittiği yerde esaret başlar bir Hint masalına göre; Kedi korkusundan devamlı endişe içinde yasayan bir fare vardır. Büyücünün biri fareye acır ve onu bir kediye dönüştürür. Fare, kedi olmaktan son derece mutlu olacağı yerde bu kez de köpekten korkmaya başlar. Büyücü bu kez onu bir kaplana dönüştürür. Kaplan olan fare, sevineceği yerde avcıdan korkmaya başlar. Büyücü bakar ki, ne yaparsa yapsın farenin korkusunu yenmeye imkan yok. Onu eski haline döndürür. Ve der ki, “Sen cesaretsiz ve korkak birisin. Sende sadece bir farenin yüregi var. O yüzden ben sana yardım edemem.”

Ünlü yazar Shakespeare, bu konuda şöyle diyor:

“İnsanların çoğu kaybetmekten korktuğu için sevmekten korkuyor..
Düşünmekten korkuyor, sorumluluk getireceği için.
Konuşmaktan korkuyor, eleştirilmekten korkttuğu için.
Yaşlanmaktan korkuyor, gençliğin kıymetini bilmediği için.
Unutulmaktan korkuyor, dünyaya iyi bir şey vermediği için.
Ve ölmekten korkuyor, aslında yaşamayı bilmediği için.”

Bambu ağacı

“İstek ve amaç içinde olan kişi toprağa bambu ağacı tohumu eker ve sularmış. İlk yıl hep toprağa ve dolayısıyla tohuma su vermekle geçermiş. İkinci yıl aynı işlem devam edermiş. Tohum itinayla sulanır ve dikkat edilirmiş. Ondan sonraki üç sene yine aynı, görünürde hiçbir şey yok. Emek veriliyor ama ortada bir şey yok. Ne zaman ki beşinci yılın sonuna gelindiğinde işte o zaman bambu ağacı filiz vermeye başladığı gibi altı hafta içinde de tam yirmi yedi metre boyuna geliverirmiş. Ekildiğinden beri gördüğümüz elle tuttuğumuz ve gelişimini gözlemleyebildiğimiz başka hiçbir ağaç beş yılda bu boyuta gelemiyor belki de. Peki o zaman bu ağaç beş yılda mı büyüdü yoksa altı haftada mı? Sadece fiziksel gelişimi gören insanlar içip cevap altı hafta. Ama işin arkasını görebilen, farkında olanlar için ise beş yıl. Toprağa atılan tohum, belli aralıklarla özenle verilen su, ışığını ayarlama, yağmurdan rüzgardan koruma derken uzun zamana yayılmış bir emek harcanıyor. Bu emek harcanırken tohum filizlenene kadar büyük bir sabır gösteriliyor. Sonra da tüm kalbiyle ona inanmak gerekiyor. Verilen emeklerin boşa gitmeyeceğine ve sabrın sonunun selamet olduğuna inanmak. Bu gelişimin süreci içinde bir diğer etken ise vazgeçmemek. Verilen emeklerin karşılığı görülmeyince, gelişim süresi uzadığında, etraftan baskılar veya caydırma etkili tepkiler geldiğinde, cesaret gösteremeyenler kıskançlıkla yaklaşıp ulumsuz enerji verdiğinde tembeller emeği değersizmiş gibi gösterdiğinde vazgeçme aşamasına gelinebiliniyor.”

Kirpiler

Eski zamanlarda bir kış, gece soğukları başlamış. Bu gece soğuğundan bütün hayvanlar etkilenmişler. Büyük kayıplar vermişler ama en çok kayıp verenler kirpilermiş. Bildiğiniz gibi onların pek çok hayvan gibi kalın kürkleri yok, bunların yerine kendilerini sıcak tutması zor olan dikenleri var. Bu durumdan en az zararla kurtulmak için kirpiler meclisi toplanmış, çözüm aramaya başlamışlar. Tartışa tartışa en sonunda büyüklerinden birinin gece olunca tüm kirpilerin araya toplanmasına, birbirlerine yakın durarak geceyi geçirmeye karar vermişler. Böylece kirpiler birbirlerinin vücut sıcaklığından yararlanacak, aralarında hava sirkülasyonunu da önleyerek donmaktan kurtulacaklarmış. Ve ilk geceki deneyimlerinde bunun işe yaradığını fark etmiş ama başka bir sorun varmış, o da üşüyen kirpilerin birbirlerine fazla yaklaşmalarından dolayı birbirlerine dikenlerini batırmalarıyla yaralanmalar gerçekleşmiş, daha sonraki gece uzaklığı fazla tutmuşlar yaralanma korkusundan. Bu yüzden de bazı donma olaylarının önüne geçememişler. Ancak her gece buna devam ederek deneye yanıla, deneye yanıla birbirlerinin vücut sıcaklığından yararlanacak kadar yakın, ancak birbirlerini incitmeyecek kadar uzak durmayı öğrenmişler…

Ders

Bir bilge bir göletin başında oturmaktadır. Dikkatini susuzluktan kırılan bir köpeğin devamlı olarak gölete kadar gelip tam su içecekken kaçması çeker. Dikkatle izler olayı, köpek susamıştır, ama gölete geldiğinde sudaki kendi aksini görüp korkmaktadır. Bu yüzdende suyu içmeden kaçmaktadır. Sonunda köpek dayanamayıp kendini gölete atar ve kendi aksini görmediği için suyu içer. Bilge, düşünür ve benim bunda öğrendiğim şu oldu der: ‘Bir insanin istekleri ile arasındaki engel çoğu zaman kendi içinde büyüttüğü korkulardır. Kendi içinde büyüttüğü engellerdir. İnsan bunu aşarsa istediklerini elde edebilir.’ Ama biraz daha düşününce aslında gerçek öğrendiği şeyin bundan farklı
olduğunu görür. Asıl öğrendiği şey insanın bir bilge de olsa, bir köpekten bile öğrenebileceği bir bilginin var olduğudur.

Bu yüzden, ne varsa paylaş, senden de öğrenilecek bir şeyler vardır diğer insanlar için. Her insanın bir hikayesi ve söyleyecek bir sözü vardır.

Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Etiketler: , , ,

Hepimizin bu dünyaya bir geliş nedeni olduğuna inanıyorum. Yaşadığımız sürece insanlara karşı görevlerimiz olmalı. Benim görevim de okuduğum ve öğrendiğim her şeyi sizlerle paylaşmak olduğuna inanıyorum. Bunun adına da misyon diyorum. Bu dünyadaki misyonumun paylaşım olmasından çok memnunum.

Hepimizin birbirimizden daha iyi bildiği bilgiler var. Bunların paylaşılmasından yanayım. Çünkü bilgiler beynimizin içine girer orda harmanlanır yani kendi yorumumuzu elde ederiz. Bu bilgilerin beynimizden akması gerekli diye düşünüyorum. Yoksa beynimiz bilgiden boğulur. Ama bu bilgilerin doğru olmasına dikkat etmeliyiz. Bildiklerimizi de saklamaya gerek yok. Büyük düşünür PLATON bu konuda şöyle demiş; “BİLİRKEN SUSMAK, BİLMEZKEN SÖYLEMEKTEN DAHA KÖTÜDÜR”

O zaman doğru yoldayım. Üstelik ben bu yazıları yazarken sürekli okumak zorundayım. Öğreniyorum ve öğretiyorum. Ayrıca öğretirken yeniden öğreniyorum. İnanın, bana da çok faydası oluyor. Sokrates’in de aynı fikirde olması beni mutlu ediyor: “ÖĞRENDİĞİN HER ŞEYİ İÇSELLEŞTİR, İÇSELLEŞTİRDİĞİN HER ŞEYİ ÖĞRET.”

Paylaşmanın ne zararı olabilir ki. Sizlerden gelen maillerden anladığıma göre çok da faydalı oluyorum. Birçok kişi yazılarımı okuyarak hayatına yön verdiğini yazıyor. Demek ki Mevlana’nın dediğini yapıyorum: “BİR MUM DİĞER BİR MUMU TUTUŞTURMAKLA IŞIĞINDAN BİR ŞEY KAYBETMEZ”

Işığımdan bir şey kaybetmediğim gibi her gün biraz daha aydınlandığımı hissediyorum. Ama daha çok uzun yolum var. Ölene dek öğrenmeye ve öğretmeye devam edeceğim. Çünkü yaşamak için bir nedenim var. Bu neden beni ayakta tutuyor ve yaşama keyfi veriyor. Bu keyif de her türlü zorluğu yenmemi sağlıyor. Beni tembellikten kurtarıyor. Yaşlanmak istemiyorum. Belki fiziksel yaşlanmalara mani olamam ama beyinsel yaşlanmaya mani olabilirim: “İNSANI VAKTİNDEN ÖNCE YIPRATAN BİR ŞEY VARSA, O DA TEMBELLİKTİR” HZ. ALİ

Hazreti Ali’nin dediğine katılıyorum. Bazı günler canım tembellik etmek istiyor ama bunu abarttığım zaman yerimden kalkmakta bile zorluk çekiyorum. Hatta bir can sıkıntısı başlıyor. Sonra aklıma LA BRUYERE’nin sözü geliyor ve hemen harekete geçiyorum: “CAN SIKINTISI DÜNYAYA TEMBELLİKLE BERABER GELMİŞTİR”

Tembel olarak geçirdiğim günlerin acısını çıkarır gibi deli gibi okumaya başlıyorum. Çünkü boş geçirdiğim günleri yaşanmamış olarak görüyorum. Arada sırada tembellik harika bir şey ama abartmamak gerektiğine inanıyorum. Öğrenmeden geçirdiğim günlerde yerimde sayıyorum. Hiçbir yeni fikir öğrenmeyince beynimdeki hücreler bile ölüyor. Kendimi yenileyemiyorum. Aklıma yeni fikirler gelmiyor. Fikirlerimi değiştirebilmem için öğrenmem gerekli ki eskisiyle mukayese yapabileyim. JAMES CANANT’ın sözü aklıma gelince harekete geçiyorum: “ANCAK APTALLAR VE ÖLÜLER DÜŞÜNCELERİNİ HİÇ DEĞİŞTİRMEZLER”

Ben ne aptalım ne de ölüyüm. Yaşıyorum ve deliler gibi yaşamak istiyorum. Yaşamın hakkını vermek istiyorum. Ataol Behramoğlu’nun bu şiiri daima bana yol göstermiştir. Haftada en az 2 kere okuyorum. Her okuyuşumda içime bir sevinç doğuyor. Yaşama dört elle sarılıyorum. Size de keyifli bir okuma diliyorum.

YAŞADIKLARIMDAN ÖĞRENDİĞİM BİRŞEY VAR

Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var:
Yaşadın mı, yoğunluğuna yaşayacaksın bir şeyi
Sevgilin bitkin kalmalı öpülmekten
Sen bitkin düşmelisin koklamaktan bir çiçeği

İnsan saatlerce bakabilir gökyüzüne
Denize saatlerce bakabilir, bir kuşa, bir çocuğa
Yaşamak yeryüzünde, onunla karışmaktır
Kopmaz kökler salmaktır oraya

Kucakladın mı sımsıkı kucaklayacaksın arkadaşını
Kavgaya tüm kaslarınla, gövdenle, tutkunla gireceksin
Ve uzandın mı bir kez sımsıcak kumlara
Bir kum tanesi gibi, bir yaprak gibi, bir taş gibi dinleneceksin

İnsan bütün güzel müzikleri dinlemeli alabildiğine
Hem de tüm benliği seslerle, ezgilerle dolarcasına

İnsan balıklama dalmalı içine hayatın
Bir kayadan zümrüt bir denize dalarcasına

Uzak ülkeler çekmeli seni, tanımadığın insanlar
Bütün kitapları okumak, bütün hayatları tanımak arzusuyla yanmalısın
Değişmemelisin hiç bir şeyle bir bardak su içmenin mutluluğunu
Fakat ne kadar sevinç varsa yaşamak özlemiyle dolmalısın

Ve kederi de yaşamalısın, namusluca, bütün benliğinle
Çünkü acılar da, sevinçler gibi olgunlaştırır insanı
Kanın karışmalı hayatın büyük dolaşımına
Dolaşmalı damarlarında hayatın sonsuz taze kanı

Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var:
Yaşadın mı büyük yaşayacaksın, ırmaklara, göğe, bütün evrene karışırcasına
Çünkü ömür dediğimiz şey, hayata sunulmuş bir armağandır
Ve hayat, sunulmuş bir armağandır insana

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

2-3 gün süren seminerlerimin bitiminde katılanlara son kez bir soru sorarım: “Bu seminerde sizi en çok etkileyen ne oldu?” Nerdeyse %90 ‘ı tek bir şey söyler; “En çok hayatınızdan verdiğiniz örnekler beni etkiledi. Ben de yapabilirim diye düşünüyorum.”

Öyleyse LEWIS CASS doğru söylemiş: “İNSANLAR SÖYLEDİKLERİNİZDEN ŞÜPHE EDEBİLİRLER, AMA YAPTIKLARINIZA İNANIRLAR”

Bir işi bilimsel olarak okumak insanı motive etmez. Nasihatler de insanı sıkar. Bir başkasının deneyimleri daha etkilidir. Burada bir yaptırım yoktur sadece paylaşım vardır. Onun için yazılarımda çoğu kez size kendi yaşadığım deneyimlerimi de anlatıyorum.

Sadece deneyimlerimi anlatırsam o zaman da sıkılırsınız. Gözlemlerim, okumalarım ve deneyimlerim birleşince bu yazılar çıkıyor ortaya. Sizlerden gelen maillere bakınca çok sayıda insan yazılarda kendini bulduğunu, hayatına yön verdiğini ifade ediyor. Hatta bazı yazıları güne başlarken en az bir kere mutlaka okuduğunu ifade eden var. Motive olduklarını ifade ediyorlar. Demek ki doğru yerdeyim.

Bu hafta NOTOS diye bir edebiyat dergisi okuyordum. İçinde genç yazar adaylarına öneriler diye bir bölüm vardı. Okuduktan sonra düşündüm. İnsan yazar olarak mı doğar? Yani sadece yetenek olayı mıdır yazar olmak? Bence hiçbir şey sadece yetenek olayı değildir. Mutlaka payı vardır ama büyük bir yüzde değil. Ampulü bulmak için yüzlerce kez deney yapan Edison deneyimlerinden yola çıkarak şöyle demiş; “DEHA YÜZDE BİR YETENEK, YÜZDE DOKSAN DOKUZ TERDİR”

Lisede edebiyat dersinde kompozisyon dersi vardı. Edebiyat hocası bazen evde yazmak için bazen de derste süre vererek bir konu hakkında bir şeyler yazmamızı isterdi. Bütün derslerde çok başarılı olmama karşı kompozisyon dersim çok kötüydü. Matematik dersine daha çok kafam çalışıyordu. Kompozisyonlarımı hep başkalarına yazdırırdım. Ama bugün gördüğünüz gibi her hafta bu köşede yazı yazıyorum. Bir kitap yazdım. Nasıl oluyor bu derseniz? Çok okumak. Her hangi bir konuda uzmanlık seviyesinde bilgi sahibi olmak çok önemli . Beynimize bilgiler giriyor. Bu bilgiler beynimizde harmanlanıyor. Yani kendi kimliğini buluyor. Bu bilgilerin beynimizden dışarı akması gerek, yoksa boğuluruz. İşte benimki de okuduklarımın paylaşılması oluyor. Bunun adı yazarlık mıdır bilmiyorum, ama ben yazmaktan çok keyif alıyorum. Ama yazmak için de saatlerce çalışmam gerekli. Öyle hop diye aklıma gelip yazmıyorum. Sürekli okuyorum.

“BİLGİNİN EFENDİSİ OLMAK İÇİN, ÇALIŞMANIN KÖLESİ OLMAK GEREKİR” – BALZAC

İşte bana yön veren bir düşünürün bu sözleri oldu. Onun için deli gibi okuyorum ve yazıyorum. Sizlerden gelen maillerden de anlıyorum ki en azından kötü bir şey yapmıyorum.

Okumaktan kim zarar görmüş ki. Ne kadar çok okursak yani öğrenirsek beynimiz o kadar genç kalır. Şu söz ne harika değil mi? 🙂

“DÜNYAYI YÖNETENLER KALEM, MÜREKKEP VE KAĞITTIR” – JAMES HOWELL

Tabii şimdi bu söze teknolojinin getirdiği radyo, televizyon ve bilgisayarı da etkilemek gerekir. Yani bütün mesele öğrenme. Ve sonunda OLMAK, DOLMAK VE TAŞMAK.

İşte taşma noktasına gelince hiçbir engel kalmıyor. Bilirsiniz barajların kapakları açıldığı zaman suyun gücüne mani olmak imkansızdır. Bilgi de aynı şekilde. Bildiklerinizi yazdıkça arkasından daha çok öğrenme isteği geliyor. İnsan yazdıkça yazma isteği duymaya başlıyor. Bu isteğin arkasında ne gizli biliyor musunuz? MUTLULUK

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Ünlü ressama; “Mutluluğun resmini yapabilir misin?” diye sormuşlar. Ben mutluluğun resmini yapamam ama mutlu yaşamasını öğrendim artık. Bu hiç problemim olmadığı için mutlu olduğum anlamına gelmiyor. Bu çağda bir de üstelik büyük şehirde yaşayınca imkansız. Ayrıca gelişmekte olan bir ülkede ekonomik zorluklarla yaşayınca daha da imkansız. Sadece sorunları çözüp yoluma devam ediyorum. Bütün amacım mutlu olmak ve çevremdekilere mutluluğu anlatmakla oluyor.

Sizlerden çok mail alıyorum. Hepsine de tek tek cevap veriyorum. Gördüğüm kadarıyla mutlulukla başımız dertte. Son günlerde güzel bir mail aldım. Sadece bir bölümünü yazıyorum.

“Mutluluk benim için çok zor bir kavram. Belki de mutluyum farkında değilim. Yaşam bir rol vermiştir oynuyorumdur. Mutsuzluğu oynamak da belki bir mutluluktur.”

Mutluluk ve mutsuzluk bir seçimdir. Biz beynimizde üretiyoruz. Peki sorunlar ne olacak. Sorunsuz bir hayat düşünüyorsanız mutlu olma şansınız yoktur. Mutsuzluklarımızın nedenini bulup çıkartmak gerekli. Bunun için ne yapabilirim diye düşünün. Yapacak bir şey var ve yapmıyorsanız mutsuzluk için ağlamak sizin hakkınızdır. Ama yapacak bir şey yoksa da ağlıyorsanız bu da bir seçimdir. Eğer ağlamanızın faydası varsa hep beraber ağlayalım. Ama inan ki yok. Yaşamı farkında olarak yaşamalıyız. Acılar olmadan bir hayat düşünmek mümkün değil.
Acıdan korkmak da yaşamımızı engelliyor. Benim çocuk sahibi olmaktan korktuğum gibi. Ya ona bir şey olursa diye korkudan çocuk sahibi olamadığımı yıllar sonra fark ettim. Hayat bence cesurların yanında. Bir mutluluğu yaşamadan vazgeçiyoruz. Ya sonunda şöyle olursa ya böyle olursa diye. Her türlü tehlikeyi göze alınca güzellikleri görüyor insan.

YÜKSEK DÜŞÜNCELER YÜKSEK DAĞLARA BENZER. ALIŞIK OLMAYANLARI ÜRKÜDÜR.
CENAP ŞAHABETTİN

Mutluluğa sahip olmak için acılara katlanmak gerekiyor. Mutluluk her şeyin yolunda gitmesi demek değildir.

Bana sürekli mail atıyorsunuz. İster misiniz bana attığınız maillere rumuz koyup burada yayınlayalım. Kısa kısa yazarsanız hem yer işgal etmez ben de yorum yapabilirim.

Bu hafta tatil olduğu için sizi uzun bir yazıya boğmak istemiyorum. İyi bayramlar diliyorum. 2007 yılının hepimize mutluluk getirmesini ve bizim o mutluluğu farkına varıp yaşamamızı istiyorum.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Etiketler: ,

Ben Kadıköy yakasındaki sahilde sabahları yürüyüş yapıyorum. Bugün 8.10.2006 Pazar. Bu sabah da yürüyüşten sonra şimdi geldim kahvemi yaptım ve bilgisayarımın başına oturdum bu yazıyı yazıyorum. Hava inanılmaz güzel. İçim kıpır kıpır. Birazdan arkadaşlarım ile buluşup Devlet Tiyatroları’ndaki bir tiyatro oyununa gideceğiz.

Sabahları yürürken “anı yaşamayı” uyguladığım için her şeye dikkat ediyorum. Bir beyefendi denize giriyordu. Onu yüreklendirdim; “Harikasınız” diye seslendim. Kedileri ve köpekleri sevdim. Denizi seyrettim. Çiçeklerle konuştum. Baktım insanların kim bilir ne kadar çok dertleri vardır ama hayata tutunmak için kendilerini motive ediyorlar. İnsanların yüzlerindeki sevinçleri ve hüzünleri seyrettim.

Tabii bir çok kişinin elinde harika köpekler. Tasmaları sahiplerinin elinde. Kimini denize sokuyorlar, kimisini yeşilliklerin üstünde koşturuyorlar. Hepsi belli ki çok iyi besleniyor. Bu arada bir şey dikkatimi çekti. Hani çöp bidonlarından kağıt ya da metal parçaları toplayan üstü başı kir içinde kişiler vardır ya. Hepimiz rastlarız sokaklarda. Ya da kimsesiz biri. Belli ki yatacak yeri bile yok. Akşam belki de parkta sabahlamıştır. Öyle biri yanımdan geçti. Arkasında da gariban bir köpek. Onun köpeği. Birden film şeridi gibi çocukluğum geçti gözümün önünden.Mahalleden hep böyle garibanlar geçerdi arkalarında da bir köpek. Masallara bile konu olur bu tip kişiler.

İşte tam öyle bir tip yanımdan geçti. Adama baktım belli ki karnı aç. Belki akşam bile yemek yememiştir. Peki yanındaki köpek ne olacak. Mutlaka arada sırada kendi yediğinden ona da veriyordur. Tamam köpek de çöplükten yiyeceğini yiyordur ama sahibi onu mutlaka kolluyordur. Akşam olunca birlikte yatıyorlardır. Çünkü köpekler sahiplerinden asla ayrılmazlar. Onlar için mekan önemli değildir. Yeter ki sahibinin yanında olsun. Oysa kediler için mekan çok önemlidir. Bilirsiniz alır kediyi uzaklara götürürsünüz tekrar bulur geri gelir. Evi onun için çok önemlidir. Köpek için sahibi önemlidir. Yani kendisine yemek veren. O zavallı çöpten ekmeğini toplayan adamın o köpeği sahiplenmesi olayı inanılmaz bir paylaşım duygusu.

Size şöyle bir hikaye anlatmak istiyorum. Bu hikaye bana mail yoluyla geldiğinden kimin başından geçtiği konusunda çok emin değilim. Zaten önemli olan hikayedeki yaşanan duygu.

“Hz Ali’nin ağabeyi Cafer B.Ebu Talib’in oğlu Abdullah, sıcak bir günde bir kabilenin hurmalığına inmişti. Abdullah burada dinlenirken, hurmalıkta çalışan köleye, yemek vakti üç parça ekmek geldiğini gördü. Adam ekmeklerden birini ağzına götürmek üzereydi ki birden önünde açlığı her halinden belli bir köpek belirdi. Köle elindeki ekmeği köpeğin önüne attı. Köpek ekmeği derhal yedi. Köle ekmeğin ikinci parçasını da attı. Köpek bunu da bir kerede sildi süpürdü. Köle bunun üzerine üçüncü parçayı da köpeğe verdi. Kalkıp yeniden işine dönmek üzereydi ki, olup biteni uzaktan seyreden Abdullah, yaklaşıp sordu:
– Ey köle, bugünkü yiyeceğin ne kadardı?
– Köle sıkılarak cevap verdi;
– İşte bu üç parça ekmek.
– O halde neden kendine hiç ayırmadın?
– Baktım ki hayvan çok aç. O halde bırakmak istemedim.
– Peki sen ne yiyeceksin şimdi?
– Oruç tutacağım.
Bunun üzerine Abdullah, köleye sahibini, evinin nerede olduğunu sordu. Sonra da gidip adamdan bu hurmalığı içindeki köleyle birlikte satın aldı. Sonra döndü köleye bu tarlayı ve onu sahibinden satın aldığını söyledi ve ekledi;
– Seni azad ediyorum. Bu hurmalığı da sana hediye ediyorum.

Cömertliği ile meşhur Abdullah, kendisinden daha cömert birini tanıyıp tanımadığı sorulduğunda, bu olayı anlatır ve;
“Ama o köpeğe topu topu üç parça ekmek vermiş, sense ona koskoca bir hurmalığı ve hürriyetini vermişsin” dediklerinde şu karşılığı verirmiş; “Ama o elindeki her şeyi verdi, ben ise elimdekinin bir kısmını…”

Evet sahildeki o adamı görünce yaşanmış bu olay aklıma geldi. Paylaşmak ne kadar önemli. Oysa bakıyorum çevreme. Ne kadar çok para sahibi olursak o kadar çok “DAHA DAHA” diyoruz. Ne kadar çok mal mülk sahibi olursak “DAHA DAHA” diyoruz. Sahip oldukça sahiplenme duygusu yani paylaşmama duygusu yüreğimizi esir alıyor adeta. Bu hırs nedir? Neden her şeyin bizim olmasını istiyoruz. Çevremiz ile ilişkilerimiz sadece eğlenceyi ya da dertlerimizi anlatmak için paylaşmak haline geldi. Onun derdini paylaşmak değil. Kendi derdimizi anlatıp rahatlamak için. Oysa ki bu koca kainata geliş nedenimiz sıradan mı acaba?

Bir gün çelimsiz küçük bir kız çocuğu sokağın köşesinde oturmuş yiyecek, para ya da alabileceği herhangi bir şey için dileniyordu. Üzerinde yırtık pırtık giysiler vardı, yüzü gözü kir içinde, perişan bir durumdaydı. Küçük kız dilenirken, sokaktan genç, canlı ve iyi görünümlü bir adam geçti. Kızı fark etmişti ama belli etmemek için dönüp ikinci kez bakmadı. Büyük ve lüks evine, mutlu ve rahat ailesinin yanına geldiğinde, çok güzel hazırlanmış akşam sofrası onu bekliyordu. Fakat az sonra düşünceleri tekrar o yoksul kıza takılıverdi. Duyguları bir şeylere itiraz ediyordu. Sonra kolay yolu yeğledi ve itirazlarını Tanrı’ya yönetti; “Böyle bir şeyin olmasına nasıl izin veriyorsun? Neden o küçük kıza yardım için bir şeyler yapmıyorsun Tanrım?” diye yakındı içinden. Sonra ruhunun derinliklerinden gelen bir yanıt duydu; “YAPTIM, SENİ YARATTIM!”

Bu dünyaya geliş nedenimiz sadece yemek yemek ve gezip eğlenmek değilse paylaşmak daha güzel bence. Hiçbir şey olmasa bildiklerimizi paylaşalım. Bir dilim ekmeğimizi paylaşalım.

Paylaştıklarımın içinde en önemlisi mutluluğa giden yollarda öğrendiklerimi sizler ile paylaşmak. Hiçbir şeyi paylaşmıyorsak bile bilgiyi paylaşalım. Çevremize faydalı bilgiler saçmak harika. İhtiyacı olan alır. Kendisinin ihtiyacı olmasa bile bir başkası için gerekebilir.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Streslerimizin hayatımızdaki rolünü incelemeye kalkarsak ne kadar zarar gördüğümüze inanamazsınız. Fiziksel olarak yaşadığımız bazı sorunlarımızın kaynağı bile stres.

Bu kadar hayatımızı kontrol altında tutan strese karşı bir şey yapılabilir mi? Tabii ki yapılabilir. Peki stresle başa çıkma öğrenilebilir mi? Tabii ki öğrenilir. Bu konuda bir sürü kitaplar var. Ancak kitaplarda öğrenilenler bazen bizim yaşam biçimimize uymuyor. Neden mi? Çünkü Amerikan toplumunun yaşam standartlarına göre hazırlanmış kitaplar olduğundan aynen uygulamak isterseniz üzülürsünüz. Öğretilenleri kendi yaşam biçimimize göre uygulamalıyız.

Mesela yabancı kaynaklı bir kitapta şöyle diyordu; “Eğer bugünlerde kendinizi mutsuz hissediyorsanız, gardrobunuzu açın bütün giysilerinizi hemen çöpe atın ve kendinize yeni yeni giysiler alın. Mutlaka kendinizi iyi hissedeceksiniz.”

Evet yenilikler hepimizi geçici bir süre için mutlu edebilir. O günlük streslerimizden kurtarabilir. Ama bizim ekonomik durumumuz böyle bir zevki kaldıramaz. Biz Türkiye’de zaten yaşam mücadelesi veriyoruz. Var olanlara sahip çıkarak yaşamaya çalışıyoruz. Ayrıca bu tip motivasyon bence sivrisinekleri öldürmektir. Bataklığı kurutmadan sineklerden kurtulunmaz.

Hayatımızda çeşit çeşit stres var. Hiç birimizinki birbirine benzemiyor.

Ülkemizin ekonomik şartlarından dolayı gelecek ile ilgili kaygısı olanlar var.
Ülkemizdeki sağlık koşullarından dolayı hastalanmaktan korkanlarımız var.
Çocuklarını iyi yetiştirmek için çabalayan anne ve babaların kaygıları var.
Çocuklarına iyi eğitim vermek isteyip de veremediği için çok üzülen aileler var.
Çocuklarına çok iyi eğitim ve imkanlar verdikleri halde sevgi vermeyi unuttukları için olumsuzluklar yaşayan aileler var.
Ekonomik özgürlüğünü kazanmak ve ayakları üzerinde durmak için mücadele eden kadınlarımız var.
Ekonomik özgürlüğü olmadığı için kötü giden evliliklerini sürdürmek zorunda kalan kadınlarımız var.
Türkiye’nin bir bölümü medeniyetin izinden giderken bir bölümü hala gelenekler ile boğuşuyor.
Akşam bir davete giderken son zamanlarda bir kilo aldığı için elbisesinin fermuarının zor kapandığını görüp stres yaşayanlar var.
Ne güzel aylardır dikkat ediyordum tırnaklarımı uzatıyordum. Amacım hepsi aynı boyda olsundu. Allah kahretsin bugün bir tanesi kırıldı. Evet bunun için stres yaşayanlar var.
Bu tırnağı kırıldığı için üzülen kadının kocasının da stresi çok. Çünkü o da eşini mutlu etmek için didinip duruyor.
Ekonomik durumdan dolayı bir türlü evlenemeyen sevgililer var.
Para sorunu olmayıp tek derdinin sadece 2 tane sevgilisi olduğu için üzülenler var.
Şu hafta sonu aile muhabbeti bitsin de hafta ortası sevgilime gitsem diye stres yaşayanlar var.
Eşini ve çocuklarını daha iyi imkanlarda yaşatmak için mücadele eden erkeklerimiz var.

Gördüğünüz gibi stresin kaynağı çok verimli. İstediğiniz kadar üretebilirsiniz.

Streslerimizin nedenleri biraz ekonomik durumumuzla, biraz da kültürümüzle alakalı. Hangi kaynaktan beslendiğimize bağlı. Şimdi soruyorsunuz tabii ki…Peki bu streslerden kurtulmak için ne yapmalıyız?

Yukarıda ne kadar stres kaynağı varsa bir o kadar da çare var. Yeter ki yapılması gerekeni bul ve yap. Yaptım ama olmuyor. Gerçekten elinden geleni yaptın mı? Başka yapacak bir şey yok mu? Bir daha düşün bakalım. Eğer yoğun bir şekilde stres yaratan olayının üstene gider ve elinden geleni yaparsan o iş zaten biter. Ama bitmedi diyorsun.
İşte o zaman biraz hayata kendimizi teslim etmemiz gerekiyor. Yapabileceğim her şeyi yaptım bundan sonrasında beklemek gerekiyor deyip biraz da hayattan keyif almak gerekiyor.

Hayat kendi çizgisini çizer ve sen de onu yaşarsın. Bunu acizlik olarak düşünmüyorum. Sadece yapabilecekleri yaptım bundan sonrasını kabulleniyorum gibi bir düşünce. Çünkü senin veya benim başıma gelen kötü olaylardan dolayı dünya durmuyor. Robert Frost “ Hayatım boyunca öğrendiğim her şeyi üç kelimede özetleyebilirim; HAYAT DEVAM EDİYOR.”diyor.

Hani bir Çin atasözü var: TANRIM, DEĞİŞTİREBİLECEĞİM ŞEYLER İÇİN BANA CESARET VER, DEĞİŞTİREMİYECEKLERİMİ KABULLENMEK İÇİN SABIR VER, İKİSİ ARASINDAKİ FARKI BİLMEK İÇİN DE AKIL VER.

Eğer paramız varsa bir sürü şeyi satın alabiliriz. Satın alamayacaklarımızın en başında akıl geliyor. Aklım olsun ki stresle başa çıkabileyim. Çok şükür aklım var ve stresim yok.

Stressiz günler diliyorum.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Ben yaşlanmak istemiyorum. Peki benim elimde mi yaşlanmamak? Bu sorunun cevabını düşünüyorum ve evet diyorum. Şaşırmayın lütfen. Ruh yaşlanmayınca heyecan devam ediyor. Bedenimizin yaşlanmasına mani olamıyoruz ama ruhumuz bizim elimizde. Onu istediğiniz şekilde kullanma şansımız var.

Ben emekli olmuş biriyim. Çevremde emekli olmuş bir sürü kişi var. Onlarla sohbet ettiğimde her cümlenin başına şu kelimeleri ekliyorlar: “ARTIK” ve “BUNDAN SONRA” ve “AMA”…

“Artık onu yapamam”, “Bundan sonra ne olacak ki” “Ama ben yaşlandım artık”.

Bu kelimeler olumsuzluk ifade ettiğinden beynimiz bir müddet sonra bu ifadelere göre düşünmeye başlıyor. Yapmak istediğimiz her iş işin bu cümleleri düşününce vazgeçiyoruz.

Ben vazgeçmiyorum. İçimde o kadar büyük bir coşku var ki…mümkün olsa yeniden ilkokuldan başlayabilirim. Kendime uzun vadeli hedefler koyuyorum. Gençlerin yaptığı her şeyi yapmak için heyecan duyuyorum. Hiçbir zaman onlar genç ben bunu yapmamalıyım diye düşünmüyorum. Her şeyi kendime yakıştırıyorum. Ben bunu yapabilirim dediğim her şey. Kendimi bazen öyle kaptırıyorum ki aynı yaşta olduğum birilerinin; “Bundan sonra hayat benim için yavaş geçecek. Artık yaşlandım. Genç olsaydım yapardım.” gibi cümlelerini duyunca çok şaşırıyorum, acaba onlar mı doğru ben mi doğruyum diye. Acaba yaşlandım mı?

Hayır yaşlanmadım. Sadece olgunlaştım. Yani gözümdeki gözlükler artık çok daha uzakları ve net olarak gösteriyor. Her şeyi daha çabuk öğreniyorum. Öğrenmekten çok keyif alıyorum. Ve bir şeyi çok iyi biliyorum, HİÇ BİR ŞEYİ BİLMEDİĞİMİ.

Öğrenecek o kadar çok bilgi, yaşanacak o kadar çok güzellik varken neden yaşlanmayı düşünüp geri çekileyim ki.
Çok eski çağlarda insanlar 30-40 gibi yaşlarda ölürlermiş. Şimdi 70 yaşında biri öldüğü zaman çok yaşlı da değilmiş diyoruz. İnsanlık bir gün gelecek çok uzun yaşamanın yollarını bulacak. Bizim torunlarımız bizim için zavallılar çok genç yaşta ölmüşler diye düşünecekler 🙂

Zaten ben hakkım olan hayatı belki bilimsel nedenlerden dolayı yaşamadan öleceğim 🙂 Bir de şimdi yaşlandım artık diye geri çekilirsem kendime haksızlık etmiş olurum. Bize sunulmuş harika bir fırsatı sonuna kadar değerlendirmek istiyorum. Bundan asla vazgeçmem. İşte bu yüzden başarı ve mutluluk da beni terk edemiyor. Çünkü her ikisi de güçlüleri seviyor.

Tarihte çok işler yapmış başarılı insanlara bakınca ne kadar haklı olduğumu düşünüyorum. Bir gazete Metin Ersin’in gönderdiği aşağıdaki yazıyı yayınlamıştı. Hemen kesip saklamıştım

“Kristof Kolomb, Amerika’yı keşfe çıktığı ilk yolculuğunda 50 yaşını çoktan aşmış durumdaydı.
Pasteur, kuduz aşısını bulduğunda 60 yaşındaydı.
Mimar Sinan, Süleymaniye Camisi’ni bitirdiğinde 70 yaşını geçmişti. Selimiye Camisi’ni tamamladığında ise 86 olmuştu.
Galileo, ayın günlük ve aylık çizimlerini yaparken 73 yaşındaydı.
Charlie Chaplin, 76 yaşında film yönetmenliği yaparak, hala işinin başındaydı.
Goethe, en büyük eseri Faust’u ölümünden bir yıl önce, yani 82 yaşında bitirmişti.
Nobel Ödüllü Alman doktor Albert Schweitzer, 88 yaşına rağmen Afrika hastanelerinde durmaksızın çalışarak ameliyat yapıyordu.
Ressam Titian, 99 yaşında hayata gözlerini yumdu. “Lepando Savaşı” adlı ünlü tablosunu ölümünden bir yıl önce tamamladı.
Dört defa İngiltere başbakanı seçilen Gladstone, son kez göreve geldiğinde yaşı 83’dü.
Gençlik hayatın belli bir çağı ile ilgili değildir. İnsan, kendine olan güveni derecesinde genç, şüphesi derecesinde yaşlıdır.
Cesareti derecesinde genç, korkuları derecesinde yaşlıdır.
Ümitleri derecesinde genç, ümitsizliği derecesinde yaşlıdır.
Hiç kimse fazla yaşamış olmakla ihtiyarlamaz.
İnsanları ihtiyarlatan, ideallerinin gömülmesidir.
Seneler cildi buruşturabilir, fakat heyecanların teslim edilmesi ruhu buruşturur.
İnsanlar yaşadıkça yaşlandıklarını sanırlar, halbuki yaşamadıkça yaşlanırlar.
İnsan ihtiyar olmaya karar verdiği gün ihtiyardır.
Güzelliği görme yeteneğini kaybetmeyen asla yaşlanmaz.
Yaşlanmak bir dağa tırmanmak gibidir. Çıktıkça yorgunluğunuz artar, nefesiniz daralır ama görüş alanınız genişler.
“Beynimiz yeni tecrübeler keşfettiği sürece insan genç sayılır.” William Gladstone”

Ben her sabah hayatı yeniden keşfetmek için heyecanla uyanıyorum ve uyandığımda hep şu cümleyi tekrarlıyorum;

“UNUTMA! BUGÜN GERİYE KALAN HAYATININ İLK GÜNÜ.” GEOETHE

Ben keşfe gidiyorum gelen var mı 🙂

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Etiketler: , ,

İşkolik misiniz yoksa evkolik misiniz? Hayır ikisini de istemiyorum. Bağımlı olmak çok kötü bir şey. Hayatım yoğun bir iş ortamında geçti. İş hayatımda hep elimi taşın altına koydum. Bazı şeyleri görmezden gelemedim. Hep insiyatif kullandım. Tabii ki bir yönetici olarak insiyatif kullanmanın artıları olduğu kadar eksileri de var. Bazen aldığın kararın sonucu iyi oluyor o zaman patron sesini çıkartmıyor. Ama ya bir de aldığın kararın sonucu yanlışsa vay haline. İşte o zaman yaptığın yanlışın bedeli ödetiliyor. Bu bütün iş dünyasında böyledir. Oysaki yanlış yapmayan insan bir şey yapmıyor demektir. Kişisel gelişim ile ilgili çok kitap okuduğum için ve çoğu da yabancı ülkelerin kitapları olduğundan Türkiye’deki bakış açısının dünya trendlerinden ne kadar uzak olduğunu fark edebiliyorum. Ben bu konuda kendimi şanslı hissediyorum. Çünkü çok iyi bir iş hayatım oldu.

Çalışma hayatının içinde oluşumuzun birkaç nedeni var;

1- Para kazanmak için
2- Kariyer yapmak için
3- Evde oturmamak için
4- Hobisi işi olduğu için keyif alanlar

Ben bu dört maddeyi sırasıyla yaşadım. Bir dönem şöyle diyordum; “Ben çalışma hayatını o kadar çok seviyorum ki, çok param olsa bile yine çalışırım.” Ama bu çalışma hayatı dediğim bu güne kadar olduğu gibi büyük bir şirketin içinde olmak. İşte bu bağımlılıktı aslında. Yani amaç sadece koruma altında olduğunu hissetmek. Bu da çok yanlış değil tabii. Çünkü birey olarak yaşamanın çok zor olduğu bir coğrafyada yaşıyoruz. Büyük bir kurumun içinde olmak insana güven veriyor.

İşten ayrılmak istemememin bir nedeni de ben evde ne yaparım. Yani nasıl vakit geçiririm. Yani korku. Kimden peki? Kendimden. Çünkü kendi kendine yetemeyince geriye sadece ev işi ve komşu gezmeleri kalıyor. Artık evde oturan kadınlar bile bundan şikayetçiler ve kendilerine bir sürü uğraşlar buldular son yıllarda. İşte hep korkudan çalışmak istermişim meğerse.

Ama öyle bir gün geldi ki amacım sadece o büyük kuruluşun içinde olmak değil yaptığım işi sevmek. Yani kendime aşırı güven duygusu. O işe sahip olmayı sadece üretmek için istemek. Böylece işkoliklik safhasını aşmış bulundum.. Yaptığın işe güvenmek ve sevmek. Yani yukarıdaki 4. maddeyi yaşıyorsunuz. Ben son yıllarda 4. maddeyi doya doya yaşadım.

Yaptığım işten keyif aldım. Çok mutlu oldum. Ama fark ettim ki artık büyük bir kuruluşun içinde olmayı güven duygusundan dolayı istemiyorum. Sadece yapmak istediğimi yapmak için bir zemin olarak görüyorum.Yapmak istediklerimi küçük bir oluşumun içinde de yapabilirim. Ya da tek başıma yaparım bir tek kişiye karşı sorumlu olmak yerine sorumlu olduğum kişi sayısı belki binlerce belki milyonlarca olabilir. İşte şu anda yaptığım iş gibi. Yazı yazıyorum. Yazarken her bir cümleme dikkat ediyorum. Çünkü her yazım için bir sürü mail alıyorum. İnsanları yanlış yönlendirmemek gibi bir sorumluluğum var.

İnanın ki çalışmak daha kolay. Önemli olan evdeyken üretken olmak. Çünkü kendini kandırmak çok kolay. Şöyle;
Nasıl olsa evdeyim ve ev işlerini yapmak zorundayım başka bir şey yapmak için zamanım da yok. Ben ne yapabilirim ki.” İşte bunu sakın söylemeyin. Hayatımızın en önemli işi nedir biliyor musunuz? Hayatın içindeki duruş biçimimize karar vermek. Yani misyonumuzun ne olduğuna karar vermek. Bu dünyaya neden gönderildiğimizi anlamak.

Ben inanıyorum ki bu evrende hiçbir şey tesadüf değil. Bu dünyada bulunuş nedenimi tesadüflere bağlamak istemiyorum. Görevlerimin bilincindeyim.

Siz de sakın ben ne yapabilirim diye düşünmeyin. Önce kendinizi keşfedin sonra keşiflerinizi insanlarla paylaşın. Eğer çalışıp para kazanmak gibi bir göreviniz yoksa evde olmanın nimetlerini kutlanın. Çok şanslı olduğunuzu unutmayın.

Çünkü yapılacak çok şey var…..

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Çok iddialı olacak ama inanın ki yaşadıklarımız hayata bakış açımızın sonucudur. Bazen kendimizi mutsuz, bazen de mutlu hissediyoruz. Olaya bakış açımızın sonucu olarak da mutlu veya mutsuz oluyoruz.

Pozitif bir bakış açısı her zaman mutlu eder insanı. Şu anda size desem ki bir arkadaşınızı bana pozitif ve negatif olarak anlatın. Aynı kişi için çok kötü sözler kullanarak anlatırken hem canınız sıkılır hem de o kişiye karşı birden bire kötü hisler beslemeye başlarsınız. Yüzünüzdeki çizgiler aşağıya doğru sarkar. Gözlerinizin rengi bile değişir. Ama bir de aynı kişi için çok güzel sözlerle anlatın desem. Birden bire o kişiye ait sıcacık duygular duymaya başlarsınız. Sanki o dakikada hayatınızda güzel bir şeyler olmuş gibi mutlu olursunuz. İşte bakış açısı ile yarattığımız mutluluklar ve mutsuzluklar.

Bundan 2-3 ay önceydi. Hani size bir evvelki yazımda bahsettiğim ev işlerinde bana yardım eden Sevgi temizliğini yapıp gittikten sonra ablam bana gelmişti. Kenarlarda tozlar görmüştü. Bana “Tülay bak kenarlarda tozlar kalmış, senin elektrik süpürgen çok iyi çekmiyor artık. Gel sana bir elektrik süpürgesi alalım.”dedi. Ben de “haklısın, ben de aynı şeyi düşünmüştüm.”dedim. Ertesi gün gidip bir tane elektrik süpürgesi aldık. Sevgi tekrar temizliğe geldiğinde “Sevgicim bak yeni elektrik süpürgesi aldım. Kenarlarda tozlar kalmış herhalde makine iyi çekmiyordu artık.” dedim.
Sevgi tabii çok akıllı bir kadın olduğundan hemen şöyle bir cevap verdi; “Tülay hanım, başkası olsa sen iyi temizlik yapamıyorsun diye beni suçlardı, sizin aileniz ise tozları gördüğü halde gidip yeni makine alıyor. Ne kadar iyi niyetlisiniz.” dedi.

Olaylara iyi niyetli bakmak insanı çok rahatlatan bir tarzdır. Hem sen hem de karşındaki huzurlu olur.
Bakın size bir iyi niyet ile ilgili hikaye;

“BAKIŞ AÇISI”
Arjantinli ünlü golfçü Robert Vincenzo yine bir ödül kazanmış, ödülünü alıp kameralara poz vermiş. Ardından klübüne uğramış, eşyalarını toplayıp otoparktaki arabasının yanına doğru yürümüş. O sırada yanına bir kadın yaklaşmış. Vincenzo’yu kutladıktan sonra ona küçük bir bebeği olduğunu, bebeğin çok hastalandığını ve hastane masraflarını karşılayamadğını onun her gün biraz daha ölüme yaklaştığını anlatmış bir çırpıda. Kadının anlattıkları Vincenzo’yu çok etkilemiş. Hemen çek defterini çıkarmış ve turnuvadan kazandığı paranın bir bölümünü yazıp imzalamış. Çeki kadına uzatmış. O sırada kadına; “Umarım bebeğin iyi günleri için harcarsın”demiş. Ertesi hafta Vincenzo klüpte öğle yemeğini yerken Golf derneğinin bir üyesi yanına yaklaşmış ve; “Otoparktaki çocuklar, geçen hafta siz turnuvayı kazandığınız gün bir kadının yanınıza yaklaştığını ve sizinle konuştuğunu söylediler.”demiş. “Evet” demiş Vincenzo, “Bunun neresi garip?”, “Garip değil tabii ki.” demiş adam, “Ama size bir haberim var. O kadın bir sahtekarmış. Sizin gibi zengin kişilere yaklaşıp hasta bir bebeği olduğunu söyleyip para koparırmış. Korkarım sizden de koparmış.”
Vincenzo şaşkınlıkla; “Yani ölümü beklenen bir bebek yok mu?” demiş. “Yok”demiş adam. “İşte bu hafta duyduğum en iyi haber” demiş Vincenzo.

İşte buna bakış açısı diyorum. Parasını kaybettiği için üzüleceğine ölümü bekleyen bir bebek olmadığına sevinme de bir bakış açısıdır.

Hayata bakışımız hakkında; AYNI PENCEREDEN DIŞARI BAKAN İKİ İNSANDAN, BİRİ SOKAKTAKİ ÇAMURU
DİĞERİ İSE GÖKTEKİ YILDIZLARI GÖRÜR. – FREDERİCK LANGBRİDGE

Hayata bakış açımızı yumuşatmak için benim için hayat felsefesi olan bir anektot yazmak istiyorum.

Bir adam ve oğlu ormanda yürüyüş yapıyorlarmış. Birden oğlan takılıp düşüyor ve canı yanıp “AHHHHHHHHH!!!!”diye bağırıyor. İleride bir dağın tepesinden “AHHHHHHHH!”diye bir ses duyuyor ve şaşırıyor. Merak ediyor ve “SEN KİMSİN?”diye bağırıyor. Aldığı cevap “SEN KİMSİN?”oluyor. Aldığı cevaba kızıp “SEN BİR KORKAKSIN!”diye tekrar bağırıyor. Dağdan gelen ses; “SEN BİR KORKAKSIN!”diye cevap veriyor. Çocuk babasına dönüp; “BABA NE OLUYOR BÖYLE?” diye soruyor. “OĞLUM” diyor adam, “DİNLE VE ÖĞREN” ve dağa dönüp “SANA HAYRANIM” diye bağırıyor. Gelen cevap “SANA HAYRANIM” oluyor. Baba tekrar bağırıyor “SEN MUHTEŞEMSİN”. Gelen cevap “SEN MUHTEŞEMSİN”. Oğlan çok şaşırıyor, ama halen ne olduğunu anlayamıyor. Babası açıklamasını yapıyor.
“İNSANLAR BUNA YANKI DERLER, AMA ASLINDAN BU YAŞAM’DIR. YAŞAM DAİMA SANA SENİN VERDİKLERİNİ GERİ VERİR. YAŞAM YAPTIĞIMIZ DAVRANIŞLARIN AYNASIDIR. DAHA FAZLA SEVGİ İSTEDİĞİN ZAMAN DAHA ÇOK SEV! DAHA FAZLA ŞEFKAT İSTEDİĞİNDE, DAHA ŞEFKATLİ OL! SAYGI İSTİYORSAN İNSANLARA DAHA ÇOK SAYGI DUY.”

Bence de hayatımızın akışını biraz olsun yumuşatmak için bakış açımızı yumuşatmamız daha doğru olur. Yaşam bir sanattır. Bu konuda JEAN JACQUES ROUSSEAU bakın ne güzel yorumlamış; “Bir çok insan matematiğin yasalarını bilir ve güzel sanatların birçoğunda beceri sahibidir. Fakat çoğu insan yaşamı yöneten yasalarla, yaşama sanatı denilen o güç sanat hakkında az şey bilir. Bir insan uçak yapabilir ve onunla bütün dünyayı baştanbaşa dolaşabilir. Fakat nasıl mutlu, başaralı ve memnun olunacağını öğreten o basit sanatın tamamıyla cahilidir. Sanatları öğrenirken listenin en başına yaşama sanatını koymayı unutma!”

Hayat çok güzel…..

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Güç

Posted on: 15/02/2009

Güç, heyecan verici bir kavram. İnsanlar bu kavrama farklı bakarlar. Kimi korkar, kimi elde etmek için hayatını verir. En büyük güç, insanın kendisidir. Güç insanın içinde gizlidir. Yeter ki onu dışarı çıkarmayı bilelim. Güç, insanın kendi davranışlarını yönetme yeteneğidir. Yakın geçmişte güç, insanların başkalarını yönetme sanatıydı. Halbuki şimdi, en etkili güç bilgidir. Eğer bilgiyi eyleme çevirebiliyorsak yani gücü kontrol altına alabiliyorsak işte en büyük gücü yakalamışız demektir. Bilgi doğru ve yerinde kullanılınca işe yarıyor. Son zamanlarda bir lastik reklamında şöyle bir cümle kullanılıyor;

“Kontrolsüz güç, güç değildir.”

Bence en büyük güç bilgidir. Eğer bilgiyi eyleme çevirebilirsek gücü elde edebiliriz. Bu eylem insanın kendini tanıması ile başlamalıdır. Önce mutlu olmayı bilmemiz lazım. Mutsuz olmak istiyorsanız, omuzlarınızı aşağı çekin, yüzünüzü buruşturun, aklınıza üzgün olduğunuz bir anı getirin. Ve o gün size nasılsın diye sorulan bütün sorulara çok kötüyüm diye cevap verin. Bakınız moraliniz nasıl sıfıra inecektir. Oysa bu gücünüzü mutlu olmak için harcayabilirsiniz.

Bu sabah yataktan kalkarken “Allah kahretsin yine saat çaldı” diye değil de “Ohhh güzel bir gün daha başladı” diye kalkıp güne başlayabilirsiniz. Gülümseyin. Size mutluluk veren bir olayı düşünün. Omuzlarınızı dik tutun, yumruğunuzu havaya kaldırın “Çok mutluyum” deyin. Gününüzün güzel geçmesine yarayacak bu inanın.

Evet güne güçlü ve mutlu başladık. Şimdi bu gücü gün içinde kullanmamız gerek. Günlük programınız yok mu? O halde gücünüz boşa gidecek. Oysa hayat çok kısa. Programsız geçen bir gün bile hayatınızda yaşanmamış sayılır. Oysa akşam eve giderken gün içinde yaptıklarınızı düşünürken ne kadar keyiflenecektiniz. Tabii programlar aslında günlük olmamalı. Hayatımızı programlamalıyız. “Ben kimim? Ne yapmak istiyorum? Bundan sonra hayattan ne bekliyorum?” Bu soruların cevapları olmalı kafamızda. Günlük programlar ağaçları tek tek görmektir. Oysa bizim ormanı görmemiz gerek. Onun için daha uzun vadeli programlar yapmalıyız. O zaman bir hedefimiz olduğundan hayata daha sıkı sarılıp zevk almaya başlarız. Hedefimize ulaşmak için daima ileri bakmalıyız. Uzun bir yolda yürüyorsunuz. Varmak istediğiniz hedef uzakta bir dağ. Önünüze çıkan engellere takılmayın. Sizin gözünüz uzaktaki dağda. Yollar yokuş yukarı veya aşağı olabilir, ününüze kayalar, ağaçlar çıkabilir fakat siz daima ileri bakıyorsunuz. Küçük engellere takılmıyorsunuz.

Kafanızın içinde ulaşacağınız yeri hayal ederseniz, sizi hiçbir şey yolunuzdan döndüremez. Rüzgar nerden eserse essin sizin ulaşmanız gereken bir hedefiniz var. Oysa nereye gittiğinizi bilmediğiniz zaman, rüzgar ne tarafa eserse siz o tarafa savrulacaksınız.

Günlerden bir gün adam deniz kıyısında dolaşırken balık tutmakta olan bir adamın davranışları dikkatini çeker. Adam oltasını denizden çekerken bir de bakar ki oltanın ucunda kocaman bir balık var. Hemen oltadan balığı çıkarır ve denize atar. Biraz sonra tekrar büyük bir balık yakalar onu da denize atar. Daha sonra yakaladığı küçük bir balığı kendi kovasına koyar. Seyretmekte olan adam çok şaşırır ve dayanamaz neden böyle yaptığını sorar. Balık tutan adam şöyle cevap verir;

“Onları kızartacağım tavam küçük olduğundan küçük balıkları tercih ediyorum.”

Aman bu adamın yaptığını yapmayın. Çıtanızı çıkabileceğiniz yere kadar yükseltin. Hedefinizi ulaşabileceğinizden bir adım öteye koyun. Yani;

“Büyük düşünün”

Böyle bir bakış açısı insanın hayata bakışını değiştirir. Her şeyden zevk almasını sağlar. Artık tek düşündüğünüz hedef olduğundan sabahları uyuyamıyacaksınız. Güne erken başlayacaksınız. Kendinizi daha enerjik hissedeceksiniz. Nefes alışınız bile hızlanacak. “Aman zaman geçmesin daha yaşacak çok işim var.” Diyeceksiniz. Günlük programınıza bakarak günü yaşayacaksınız. İşte anı yaşamak da budur.

Yalnız önemli bir uyarıda bulunmak istiyorum. Hedefe ulaşınca mutlaka keyfini çıkarın…

Logan Pearsall Simith bakın ne demiş…;

“Hayatta amaçlanacak iki şey vardır. Önce istediğine ulaşmak, sonra onun keyfini çıkarmak. Sadece en akıllılar ikinciye ulaşır.”

Sevgiyle kalın..
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Etiketler: ,

Gençliğimden beri hiç çocuk sahibi olmak istemedim. Bunun kendimce bir sürü nedeni vardı. Yani mazeretlerim hazırdı. Kendime göre haklıydım ve bundan asla rahatsızlık duymuyordum. Çünkü çocuk sahibi olmak istemiyordum. Bazı zaman çocukları pek sevmediğim için, bazı zaman sıkıntıya gelememem, bazı zaman rahatıma düşkünlüğüm…vs gibi . Bunlara aslında kendim de inanıyordum.

Yıllar sonra bir gün bir Türk filmine gittim. “KÖREBE” Türkan Şoray’ın baş rolde oynadığı bir filmdi. Konuyu özetlemek istiyorum. Türkan Şoray eşinden boşanmış 6-7 yaşlarındaki kızı ile birlikte yaşamakta ve bir bankada çalışmaktadır. Bir gün çocuğu okuldan eve gelmez. Yapılan aramalardan sonucu çocuğun meçhul kişiler tarafından kaçırıldığı ortaya çıkar. Günlerce aramalar yapılır ama çocuk bulunamaz. Anne (Türkan Şoray) perişan bir haldedir. Bir gün yolda bir arkadaşı ile karşılaşır ve arkadaşı hala çocuğunun bulunmadığını öğrendiği zaman şöyle der;
“Seni çok üzgün ve perişan gördüm. Üzülmekte çok haklısın. Sana bir şey itiraf etmek istiyorum. Ben neden evlenmedim ve çocuk sahibi olmadım biliyor musun? Bugün senin yaşadığın bu acıyı yaşamamak için. Hep böyle bir acıyı yaşamaktan korktuğum için.”

Bunun üzerine Türkan Şoray’ın yanıtı şöyledir: “Sen de haklısın. Ben de onunla birlikte yaşarken hep bir yerlere gitmek ister gidemezdim, onu ayak bağı olarak görüyordum bazı günler. Oysa ki ne kadar yanlışmış. Bak şimdi o yok, bol bol zamanım var ama hiçbir şeyden keyif almıyorum. Aslında hiç de ayak bağı değilmiş. O benim her şeyimdi.”

Bu filmi seyrederken birden bire kafamda şimşekler çakmıştı. İşte bu, evet evet, ben de işte bu anı yaşamamak için çocuk sahibi olmayı istememiştim. Yani acıdan kaçış. Acıyı yaşamamak için keyfi de yaşamamak. Bunun adı korku. Yaşamanın bir cesaret işi olduğunu o yıllarda öğrenmiştim. İnsan eğer mutlu olmak istiyorsa hüzne de katlanmalı. Gülün bile dikeni var. Ya da dikenin gülü var diyebiliriz. Bakış açısı önemli.

Şimdi bu yazıyı yazmak aklıma nerden geldi biliyor musunuz? Bu akşam AKM’de oynayan BATI YAKASININ HİKAYESİ’ne gittim. Şimdi eve geldim ve kapıdan girdim, doğru bilgisayarın başına oturdum. Oyunda bir aşk vardı. Maria ile Tony birbirlerine delicesine aşık oluyorlar. Ama aşkları yasak bir ilişkiydi. Çünkü iki düşman çetenin ayrı ayrı taraflarındalar. Aslında onlar çetenin içinde değillerdi ama akrabalık ilişkileri içindeydiler.

Çetelerin kavgası içinde aşklarını yaşayamadılar. Tony, oyunda Maria için yani aşkları için şöyle dedi; “Onunla sadece bir gece bile beraber olsam yine de onu bir ömür sevmeye ona aşık olmaya değer.” Ve sonra Tony öldü.
Onlar inanılmaz büyük bir aşk yaşadılar ama sonu hüsranla bitti. İşte bizler o sonuçtaki acıyı yaşamamak için zaman zaman güzellikleri de yaşayamıyoruz.

Bazı güzelliklerin riskleri vardır. En basitinden yağmurlu bir havada doyasıya ıslanana kadar yürümek ne güzeldir. Sonunda üşütüp hastalanma risk olsa bile. Artık keyif aldığım anların her türlü riskini seve seve üstleniyorum. Evet bu en basit dediğim yağmurda ıslanma işini bundan bir ay kadar önce yaptım. Bir cumartesi günüydü. Camdan baktığımda hava güneşliydi. Soğuk olduğunu bildiğim için sıkıca giyindim, spor amacıyla yürüyüşe çıktım. Dışarı çıktığımda bir de baktım ki gökyüzü simsiyah. Her an sağanak bir şekilde yağmur başlayacak durumda. Bir an düşündüm, keyfim için uzun süredir yağmurda yürümemiştim. Ama çok ıslanacak belki de üşüyecektim. Bu riski göze aldım. Eve döndüm. Üzerime bir anorak giydim ve tekrar çıktım. Ama elime şemsiye almadım. Yürüyüşe çıktığımdan 10 dakika sonra yağmur başladı. Bu benim beklediğim bir şeydi. Eyvah ne olacak şimdi dememe gerek yoktu. Çünkü ben bu engel için önlemimi almıştım. O yağmurda tam bir saat yürüdüm. Eve geldiğimde inanın içeri giremedim. Her yerimden sular sızıyordu. Doğru banyoya. Suyun ısısını maksimum düzeye getirip, uzun süre ısınmak için uğraştım. Hemen kendime bir ıhlamur yaparak riskleri göğüsledim. Ama yağmurda ıslanırsam kaygısı yaşamadan yaptığım bu yürüyüşten aldığım keyif her türlü riske değerdi.

Şimdi diyeceksiniz ki; “Yani yağmurda yürümenin ne zevki olacak ki?” Belki de haklısınız. Ama bence hayatın keyfi ayrıntılarda gizli. İşe bu küçük sevinçler, küçük mutluluklar çok büyük zenginliklerden daha önemli benim için.
Bu küçük mutlulukların önemi kalmadığı zaman hayat benim için önemini yitirecek. Böyle bir şeyin olmaması dileğiyle…

Bu günlerde sinemalarda yeni bir film başladı. Filmin adı KANIT. Filmin tanıtımında şöyle bir slogan var. (Henüz filmi görmedim) “HAYATTAKİ EN BÜYÜK RİSK, RİSK ALMAMAKTIR.”

Haklıyım değil mi 🙂

Sevgilerimle..
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Etiketler:

Siz nasıl birisiniz?

“Hangi konuda?” dediğinizi duyar gibiyim. Haklısınız. Birçok konuda değişken davranış gösterebilirsiniz. Ben de öyle.
Bahsetmek istediğim konu şu; Bir derdimiz olduğunda hepimiz farklı davranırız. Bir grup insan içine kapanır. Kimselere derdini açmaz. O dönem arkadaşları ile birlikte olmak istemez. İçine kapanır ve herkesten kaçar. Ödü kopar ona bir şey soracaklar da derdini anlayacaklar diye. Hatta çevremde öyle insanlar var ki hasta olduğundan kendisini ziyarete gelmesini bile istemezler. Hatta geçen sene bir arkadaşımın kız kardeşi hastalandı. Öyle sıradan bir hastalık değildi. Durumu gayet ciddi idi. Arkadaşıma kız kardeşini ziyaret etmek istediğimi söyledim. Çok şaşırdığım bir cevap verdi; “Aman Tülay sakın gelme. Kimseyle görüşmek istemiyor. Acizliğini kimsenin görmesini istemiyor.” Tamam dedim ve gitmedim. Bence hastalık acizlik değildir. Hepimiz hastalanabiliriz. Bu onun tercihi olduğu için saygı duydum ve gitmedim.

Bu konuda çevremi çok inceledim ve kitaplar okuduğum için bazı insanlar zor durumlarında içlerine kapanıyorlar. Oysaki ben zor durumda ya da hasta olduğum zaman dostlarım ile sorunlarımı paylaşmayı çok severim. Bazen bu konuları konuştuğumuz zaman ben hemen durumu aydınlatmak için şöyle derim; “Aman ben hastalandığım zaman kendi kendime yatmak istemem, beni yalnız bırakmayın.” Önüme gelen herkesle sorunlarımı paylaşacak değilim ama önemli dostlarım var. Onlarla sorunlarımı paylaşmayı severim.

Hangisi daha doğru diye soracak olursanız bilimsel olarak bir açıklamada bulunamam. Bu psikolojinin alanına girer. Onun için bu konuda ahkam kesmek istemem. Ama bir kişisel gelişim uzmanı olarak cevap vermem gerekirse; Paylaşmaktan yanayım. Çünkü derdini söylemeyen derman bulamaz diye bir atasözü vardır bilirsiniz. Bir de şöyle denir; ÜZÜNTÜLER PAYLAŞTIKÇA AZALIR, SEVGİLER PAYLAŞTIKÇA ÇOĞALIR.

Dışa açık olmanın daha iyi olduğunu savunuyorum. Bu konuda yazar Orhan Pamuk bir röportajında (Kitabın adı UMUT PEŞİNDE, yazar ORAL ÇALIŞLAR, sayfa 61) şöyle demiş;

“Kitaplarımda, yarı karanlık bölgelere ve kırılganlık anlarına, tıpkı nakkaşlar gibi önem verdiğim gibi, kimi zaman üzüldüğümün, dertlendiğimin fark edilmesini isterim. Bunlar önemlidir. Tanpınar’ın yaptığı bir ayrım vardır. İki türlü kahraman vardır der, içe dönük ve kederli olanlar, dışa dönük ve her zaman muzaffer olanlar. İçe dönük ve kederli olanlar hep ötekileri kıskanır.”

Ben de aynı düşüncedeyim; Dışa dönük olan her zaman muzaffer olur. Her şeyden önce dertlerini içine atmadığı için fiziksel olarak daha sağlıklı olur. Paylaştığı için alternatifleri görebilir ve sorunlarına kısa yoldan çare bulur. Bir de Orhan Pamuk’un dediği gibi dertlerimi başkaları fark etsin ben anlatmayayım diyor. Bakar mısınız nasıl değişik fikirler çıktı ortaya. Bir de şu anda sizin aklınızdan geçenler var ki onları bilmek isterdim.

Dertleri koyun ortaya dostlarınız bir ucundan tutsun ki hafiflesin. Belki başkalarının fikirleri daha iyidir nerden biliyorsunuz. Bakın Bernard Shaw ne demiş; AKILLI İNSAN AKLINI KULLANIR, DAHA AKILLI İNSAN BAŞKALARININ AKLINI DA KULLANIR.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Günlerden bir gün, köylerden birinde, adamın birinin eşeği, kuyunun birine düşmüş. Niye düşer, nasıl düşer sormayın. Eşek bu, düşmüş işte.

Belki kör bir kuyuydu, ağzı tahtayla kapatılmıştı, belki üzerine de toprak dökülmüştü. Zamanla tahta çürüdü, zayıfladı, toprak da biten otları yemek isteyen eşeğin ağırlığını çekemedi ve güm.

Hayvancık saatlerce acı içinde kıvrandı, bağırdı kendi dilinde. Ayıptır söylemesi, anırdı yani. Sesini duyan sahibi gelip baktı ki vaziyet kötü. Zavallı eşeği kuyunun dibinde melül mahzun bakınıyor. Üstelik yaralanmış. Karşılaştığı bu durumda kendini eşeği kadar zavallı hisseden adamcağız köylüleri yardıma çağırdı. Ne yapsak, ne etsek, nasıl çıkarsak soruları havada kaldı. Sonunda karar verildi ki kurtarmak için çalışmaya değmez. Tek çare, kuyuyu toprakla örtmek.

Ellerine aldıkları küreklerle etraftan kuyunun içine toprak attılar. Zavallı hayvan, üzerine gelen toprakları, her seferinde silkinerek dibe döktü. Ayaklarının altına aldığı toprak sayesinde her an biraz daha yükseldi. Ve sonunda yukarıya kadar çıkmış oldu. Köylüler ağzı açık bakakaldı.

Hayat bazen çok acıdır, sanki bütün dünya üzerimize geliyor gibi hissederiz. Tutunduğumuz her dal kopar. Her şeyin aksi gittiğine inanırız. İşte kendimizi bıraktığımız o an, hayat üzerimizi adeta toprakla örter. Baş etmenin tek yolu, yakınıp sızlanmak değil, silkinmek ve kurtulmaktır. Aydınlığa doğru koşmaktır. Kör kuyuda olsak bile….

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Başarılı olmamak için o kadar çok nedenimiz var ki. Sağlığım bozuk, maddi durumum iyi değil, büyük şehirde değilim ya da ben herkes kadar akıllı değilim. Çalışmamak için bir bahane buluruz. Zannetmeyin ki çok başarılı insanlar yetenekliler.

EDİSON diyor ki; Başarı, %1 yetenekse, %99 terdir. Onun için boşuna bahane bulmayalım. Şunu kabul edelim biraz tembeliz. 20 Ağustos 2008 Hürriyet Gazetesi 6. sayfasını imkansızı başaranlara ayırmış. Peki onlar nasıl başarmışlar. Üstelik de gerçekten bahaneleri varken. Ama onlar bahanelere sığınmamışlar.
Doğuştan görme engelli 19 yaşındaki Nefise Aktaş, ÖSS’de 329 puan alarak Yıldız Teknik Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Edebiyat Bölümünü kazanmış. Sınava çok çalışarak hazırlandığını anlatan Nefise Aktaş, ailesinin maddi durumunun da iyi olmadığını ifade etmiş.

Nefise Aktaş’ın bahanesi çok ama o yılmadan ilerleyerek başarıyı yakalamış.

Derya Yılmaz ile Şeyda Çizmeli, Erzurum’un Kırkgöze ve Aktoprak köylerinden üniversiteyi kazanan ilk kızlar olmuşlar.

Başarılı olmamak için onlarında nedenleri vardı. Kimse kazanamamış ben nasıl kazanabilirim diyebilirlerdi. Ama demediler.

Üçüncü örneğimize gelince; Hakkari’nin Yüksekova İlçesinde yaşayan ve çobanlık yapan 19 yaşındaki İrfan Tüfekçi ÖSS’de Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi İngilizce Tıp Bölümünü kazanmış. Yüksekova İlçesinde 12 kişilik ailenin çocuğu olan İrfan Tüfekçi, 5 yaşındayken elektrik çarpması sonucu sağ kolunu kaybetmiş. Ancak hayata sımsıkı sarılan Tüfekçi bir yandan eğitimini sürdürürken, boş zamanlarında da çobanlık yapmış.

Ne dersiniz İrfan Tüfekçi’nin maddi durumu çok mu iyi imiş? Hayır, maddi zorluklarla mücadele ederek başarıya ulaşmış.
Bazen sağlığımız yerinde ve maddi durumumuz da iyi olduğu halde bazı şeyleri hep erteleriz. Başarıya giden yolun adı; AZİM’dir.
Asla vazgeçmemek. Başarılı olanlar asla vazgeçmeyenlerdir. Darısı başımıza…

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Yaşlı kadın, bir antika dükkanından aldığı yüzyıllık fincanı özenle salon vitrinine yerleştirdi. Fincanın biçimi, üzerindeki işlemeler, renkler onun bir sanat eseri olduğunu söylüyordu. Ödediği fiyatı hatırladı; hayır, hiç de pahalıya almamıştı.
Hayranlıkla fincanı seyretmeye devam etti. Derken, birden fincan dile geldi ve kadına şöyle dedi;
“Bana hayranlıkla baktığının farkındayım.
Ama bilmelisin ki, ben hep böyle değildim.
Yaşadığım sıkıntılar beni bu hale getirdi.”
Kadın şimdi hayret içindeydi. Önündeki kahve fincanı konuşuyordu!
Kekeleyerek: “Nasıl? Anlayamadım?” diyebildi yaşlı kadın.
“Demek istiyorum ki, ben bir zamanlar çamurdan ibarettim ve bir sanatkâr geldi. Beni eline aldı, ezdi, dövdü, yoğurdu. Çektiğim sıkıntılara dayanamayıp:
“Yeter! Lütfen dur artık!” diye bağırmak zorunda kaldım.
Ama usta sadece gülümsedi ve; “Daha değil!” diye cevapladı beni.
“Sonra beni alıp bir tahtanın üzerine koydu. Burada döndüm, döndüm, döndüm. Döndükçe başım da döndü. Sonunda yine haykırdım:
“Lütfen beni bu şeyin üzerinden kurtar. Artık dönmek istemiyorum!”Ama usta bana bakıp gülümsüyordu:
“Henüz değil!”
“Derken beni aldı ve fırına koydu. Kapıyı kapayıp ısıyı arttırdı.
Onu şimdi fırının penceresinden görebiliyordum. Fırın gitgide ısınıyordu.
Aklımdan şöyle geçiyordu: Beni yakarak öldürecek”
Fırının duvarlarına vurmaya başladım. Bir taraftan da bağırıyordum:
“Usta usta! Lütfen izin ver buradan çıkayım!”
“Pencereden onun yüzünü görebiliyordum.
Hala gülümsüyor ve “Daha değil!” diyordu.
“Bir saat kadar sonra, fırını açtı ve beni çıkardı. Şimdi rahat nefes alabiliyordum, fırının yakıcı sıcaklığından kurtulmuştum. Beni masanın üstüne koydu ve biraz boyayla bir fırça getirdi.

“Boyalı fırçayla bana hafif hafif dokunmaya başladı.
Fırça her tarafımda geziniyor ve bu arada ben gıdıklanıyordum.
“Lütfen usta! Yapma, gıdıklanıyorum!” dedim.
Onun cevabı ise aynıydı: “Henüz değil!”

“Sonra beni nazikçe tutup yine fırına doğru yürümeye başladı.
Korkudan ölecektim.
“Hayır! Beni yine fırına sokma, lütfeeen!” diye bağırdım.

Fırını açıp beni içeri iteleyip kapağı kapattı. Isıyı bir öncekinin iki katına çıkardı.
“Bu sefer beni gerçekten yakıp kavuracak!” diye düşündüm.
Pencereden bakıp ona yine yalvardım, ama o yine
“Daha değil!” diyordu.
Ancak bu defa ustanın yanaklarından bir damla gözyaşının yuvarlandığını gördüm.

“Tam son nefesimi vermek üzere olduğumu düşünüyordum ki, kapak açıldı ve ustanın nazik eli beni çekip dışarı çıkardı. Derin bir nefes aldım,
hasret kaldığım serinliğe kavuşmuştum.
Beni yüksekçe bir rafa koydu ve usta şöyle dedi:

“Şimdi tam istediğim gibi oldun. Kendine bir bakmak ister misin?”
Ona “Evet” dedim.

Bir ayna getirip önüme koydu. Gördüğüme inanamıyordum.
Aynaya tekrar tekrar baktım ve
“Bu ben değilim. Ben sadece bir çamur parçasıydım.”

“Evet, bu sensin!” dedi usta. Senin acı ve sıkıntı diye gördüğün şeyler sayesinde böyle mükemmel bir fincan haline geldin.

Eğer seni bir çamur parçası iken üzerinde çalışmasaydım, kuruyup gidecektin.
Döner tezgahın üstüne koymasaydım, ufalanıp toz olacaktın.
Sıcak fırına sokmasaydım, çatlayacaktın.
Boyamasaydım, hayatında renk olmayacaktı.
Ama sana asıl güç ve kuvveti veren ikinci fırın oldu.
Şimdi arzu ettiğim her şey var üzerinde.”

Ve ben kahve fincanı, şu sözlerin ağzımdan çıktığını hayretle fark ettim:

“Ustam! Sana güvenmediğim için beni affet!
Bana zarar vereceğini düşündüm.
Beni benden fazla sevip iyilik yapacağını fark edemedim.
Bakışım kısaydı, ama şimdi beni harika bir sanat eseri yaptığını görüyorum.
Benim sıkıntı ve acı diye gördüğüm şeyleri bana verdiğin için teşekkür ederim…
Teşekkür ederim.”
Usta fincanı, Yaratıcı insanı şekillendirir.
Yeter ki acı da ki hikmeti görelim.
Kahrın da hoş, lûtfun da hoş demesini bir öğrenebilsek.

Bunu neden anlattım biliyor musunuz? Sıkıntıda olduğunu ifade eden çok kişiden mail geliyor. Hepimizin zaman zaman çok sıkıntıları oluyor. Bazen acılar da çekiyoruz. Bu acılar olmasa nasıl olgunlaşacağız? Hayatı nasıl öğreneceğiz? Kendimizi nasıl bulacağız?

26 Ağustos 2008 tarihli Hürriyet Gazetesi’nde Mario Frangoulis ile yapılmış bir röportaj okudum. Mario Frangoulis bu yüzyılın en müthiş seslerinden biri. Pavarotti’nin yerine aday gösteriliyor. Röportajında şöyle diyor;
“Terk edilme acısı beni Mario Frangoulis yaptı.”

Sıkıntılar ve acılar bizi olgunlaştırır. Yeter ki ders almasını bilelim.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Son zamanlarda yazılarımı okuyanların sayılarının çok arttığını düşünüyorum. Bu bir tahmin değil. Gelen mailler bile beni bu düşünceye itiyor. İnanılmaz çok mail alıyorum. Daha çok gençlerden mail geliyor. Hepsinin ortak bir noktası var, hayattan pek keyif alamamak. Çünkü hayatlarına bir yön verememekten şikayetçiler.

Bazen hepimiz yaparız. Çok şikayet ederiz. Ama çarenin bizde olduğunu bir türlü anlayamayız. Hep bahaneler buluruz. Hep başarısız olmamızın nedenleri var. Hep “AMA” larımız vardır. Oysaki çoğu kez çare biziz. Bunu size bir fıkra ile anlatmak istiyorum:

Tarlada çalışan 3 kişi öğle tatilinde yemeklerini birlikte yerlermiş. Eşlerinin hazırladığı yemekleri açarlarmış. 2 tane işçi torbalarını açtıkları zaman eşlerinin ne hazırladığını hayretle görür şöyle derlermiş;
– Aaa bugün eşim bana makarna koymuş.
– Aaa bugün eşim bana köfte koymuş vs.
Üçüncü işçi olan Temel de her gün torbasını açar dert yanarmış;
– Aaa eşim bugün yine bana peynirli sandviç koymuş.
Diğer iki arkadaşı Temel’in haline çok üzülürlermiş. Bir gün demişler ki;
– Temel, neden eşine söylemiyorsun ki, sana peynirli sandviç koymasın?
– Benim eşim yok ki, bu sandviçi her gün ben hazırlıyorum demiş.

Bu fıkrada olduğu gibi şikayet ettiğimiz koşulları biz hazırlıyoruz. Ya da çare bizim elimizde olduğu halde bir şey yapmıyor ama sürekli şikayet ediyoruz. Bunu zaman zaman hepimiz yapıyoruz. Çünkü şikayet etmek daha kolayımıza gidiyor.
Sevgiler
Tülay Bilin

tulayb18@gmail.com

20 yıldan fazla bir zamandır kişisel gelişim ile ilgileniyorum. Her zaman şunu ifade ederim. Kendi üstümde denemediğim hiçbir davranışı başkasına önermem. Öncelikle kendim denerim yani hayatıma geçiririm sonra da başkalarına öneririm.

Bunu şunun için yazıyorum. İnsanların hayatlarında çok acı günler olabilir. En acısı da ölüm acısıdır. İnsanlar mutlaka acılarını yaşamalılar. Yani yaslarını tutmalılar. Acılarıyla yüzleşerek yani acının üstünü örtmeden yaşamalı. Ama yasını yaşamayı asla abartmamalı. Yaşadığın sorunların yoğunluğuna göre özellikle ölüm acısını bile abartmamak gerekli. Eğer makul bir zaman dilimi geçtiği halde hala yas tutuyorsan mutlaka bir doktora gitmelisin diye okumuştum. Bu okuduklarım büyük düşünürlerin yazdıkları ya da tıp doktorlarının önerileridir. Bunu uygulamaya hep çalıştım. Ama şimdiye kadar bu kadar canımı acıtan bir acı yaşamamıştım.

3 hafta önce annemi kaybettim. Acıların en büyüğünü yaşadım. Onun için 3 haftadır yazılarıma ara verdim. Kendimle baş başa kaldım ve acımı yaşadım. Yani 3 hafta yaşama ara verdim. Ama bu arada dünya durmadı, dönmeye devam etti. Yani her şeye rağmen hayat devam etti. Ben de acımı unutmak değil ama onunla birlikte yaşamayı öğrendim. Eğer bu zaman diliminde hayata dönemeseydim mutlaka profesyonel bir yardım almayı denerdim. Ama makul bir zaman diliminde hayata döndüm.

Benim de sizlere önerim problemleri büyütmeyin acıların en büyüğünü bile yaşamanın belirli bir zamanı var. Eğer bu acıdan kurtulamıyorsanız mutlaka profesyonel bir yardım almanızı öneririm.
Sevgiler
Tülay Bilin

tulayb18@gmail.com

Bu hafta bir arkadaşımdan güzel bir mail geldi. Harika bir filmin hikayesiydi. Ama hikayenin altında isim yazmıyordu. Kim kaleme almış bilmiyorum. Sizlere bu hikayeyi yazmadan önce internette bir araştırma yaptım ve buldum. Ahmet Altan Hürriyet Gazetesi’ndeki köşesinde yazmış. Frank Capra’nın “Bu muhteşem bir hayat” isimli filmi. Eski bir Amerikan filmi. Ahmet Altan filmi anlatmış ve sonra da kendi yorumunu yazmış. Ben yorum kısmını almadım. Sadece filmin hikayesini kendi yorumumla aktarmak istiyorum.

”Çocukluğundan beri bütün hayali dünyayı dolaşmaktı ama art arda gelen olaylar yüzünden kasabasını terk edememiş, sonunda babasının pek de parlak olmayan işini devralmak zorunda kalmıştı. Sevdiği bir karısı ve çocukları vardı. Ama işler iyi gitmiyordu. Borçlar birikmişti. Yaşadığı hayal kırıklığına bir de borçlar eklenince dayanacak gücü
kalmamıştı. Karlı bir gece arabasına binip, kasabanın biraz ötesinden akan nehrin kıyısındaki bara gidip iyice sarhoş olana kadar içtikten sonra kendini köprünün üzerinden atıvermişti.

Stewart sulara düşerken, karanlık göklerden gelen bir konuşma duyuldu. Tanrı, “ikinci sınıf meleklerden” birine görev veriyordu.

– Eğer bu ümitsiz adama yeniden yaşama isteği vermeyi başarırsan, ben de sana çok istediğin o iki kanadı verir, seni birinci sınıf melek yaparım.

Ve, yeryüzüne tonton, yaşlı bir adam kılığında “başarısız” bir melek düşüyordu. O güne dek bir türlü verilen görevleri doğru dürüst yerine getiremediği için istediği kanatlara kavuşamayan, kederli bir melekti bu. Görevi ise çok zordu.

Tümüyle çaresiz, borçlar içinde yüzen, hayallerini kaybetmiş, istediklerinden hiçbirine kavuşamamış, dünyayı gezmek isterken önemsiz bir kasabaya sıkışıp kalmış bir adama hayatı yeniden sevdirecek, onu intihardan vazgeçirecekti.

Melek yeryüzüne indiğinde, bir polis Stewart’ı sulardan çıkarıyordu. Onu, kendini sulara atmadan önce son içkisini içtiği bara götürüyordu ama orası şimdi çok değişikti. Serserilerin toplandığı, pis bir batakhane olmuştu. Kimse Stewart’ı tanımıyordu. Stewart kasabaya dönüyordu ama orada da eski dostları onun kim olduğunu bilmeyen gözlerle ona bakıyorlardı. Kasaba bakımsızdı, çirkindi, karanlıktı. Eski bir okul arkadaşı arka sokaklarda fahişelik yapıyordu.
Karısı ise bir kütüphanede çalışan zavallı bir yaşlı kızdı. O sulara atlamadan önce ünlü bir adam olarak dünyayı dolaşan erkek kardeşinin ise bir kilisenin bahçesinde mezarı duruyordu. Stewart, suya düşmesiyle çıkması arasında geçen bu beş dakikada her şeyin nasıl bu kadar değişebilmiş olduğunu anlayamadan etrafına bakarken “ikinci sınıf melek” yanına yaklaşıyordu. Ona anlatmaya başlıyordu.

– Sen hayatına son vermek istedin ya, ben daha iyisini yaptım, sen hiç bu dünyaya gelmemiş gibi oldun… Sen olmamış olsaydın ne olacaktı, gör…
Kardeşim ne zaman öldü, diye soruyordu Stewart.
– Sen dokuz yaşındayken o kuyuya düşmüştü ve sen onu kurtarmıştın… Ama ben senin doğumunu iptal edince ve sen hiç doğmayınca onu kurtaracak kimse de olmadı… O çocukken öldü.
– Peki sınıf arkadaşım ne zaman fahişe oldu?
– Bir gün o çok parasız kalmıştı, para bulabileceği hiçbir yer yoktu ve sen ona borç vermiştin… Ama sen olmayınca o gece kendini sattı ve sonra fahişe olarak kaldı.
– Kasaba niye böyle bakımsız ve korkunç gözüküyor?
– Çünkü sen babanın yerini aldıktan sonra insanlardan para toplayıp kooperatifler kurmuştun, binalar yapmıştın, kasaba gelişmişti… Sen hiç olmadığın için o kooperatif kurulmadı, o binalar yapılmadı, kasaba bakımsız kaldı, o inşaatta çalışıp para kazanan birçok insan para kazanamayıp serseri oldu.

Bütün seyircilerle birlikte Stewart da, bir insanın farkına varmadan ne kadar çok başka insanın hayatına değdiğini, o hayatları varlığıyla değiştirdiğini, en sıradan insanın bile bu hayatta tahmin edemeyeceği ölçüde önemi olduğunu görüyordu.

Stewart, o yaşlı ve tonton “ikinci sınıf” melek sayesinde bu gerçeği görünce intihar etmekten vazgeçiyordu. Kendisine o kadar manasız ve değersiz gözüken hayatının aslında birçok insan için ne kadar değerli olduğunu kavrıyordu. O intihar etmekten vazgeçince yeniden her şey eskisine dönüyordu. “Bu muhteşem bir hayat” isimli film, mutlu sonla biterken de gökyüzünde bir “çın” sesi duyuluyordu. Tonton meleğe, Tanrı çok arzuladığı kanatlarını veriyordu. “

Hepimiz bazen işe yaramadığımızı, bu dünyaya neden geldiğimizi düşünürüz. Zor anlar yaşarız. Hayat çok manasız gelir. Oysaki filmde olduğu gibi geri dönüp hayatımıza bir baksak, biz olmasak birçok şey şimdi olduğundan farklı olabilirdi. Birçok insanın hayatının değişmesine vesile olmuş olabiliriz. Tanrı hepimize bir görev vermiştir. Hayatta olmamızın bir anlamı vardır. Üstelik daha bitmemiş görevlerimiz olabilir. Son nefesimize kadar da hayatta görevlerimiz olduğunu unutmamalıyız. Bu hayatı sadece kendimiz için yaşamak bazen tatsız olabilir ama yaşamımızın anlamını bulursak hayat yaşamaya değer.
Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Yılbaşının ertesi günüydü. Gündüz televizyonum açıktı. CNNTÜRK kanalında akşam programıyla ilgili reklam vardı. 5N 1K adlı programda saat 20.00’de Tema Vakfı Onursal Başkanı Hayrettin Karaca ve Sümerolog Muazzez İlmiye Çığ’ın olacağını anons ediyordu. Bu iki kişiyi de tanıyorum. Kişisel olarak tanımıyorum. Medya dünyasından tanıyorum. Yaptıklarını çok beğeniyorum. Akşam saati televizyonun karşısına oturdum. Zevkle programı izledim. İnanılmaz tatlı iki ihtiyar. Zaten kendilerine çılgın ihtiyarlar ismini takmışlar. Hayrettin Karaca 87, Muazzez İlmiye Çığ ise 95 yaşında imiş. Yılbaşından önceki hafta yaptıkları protesto ile ilgili olayı anlattılar. Gazetede okudukları bir habere karşı görüşlerini belirtmek için battaniyelerini almışlar, gerekli yerlerden izinlerini de almışlar, Büyük Millet Meclisinin önünde iki kişilik eylem yapmak üzere İstanbul’dan Ankara’ya gitmişler. Oturma eylemini yapmışlar ve gelmişler. Bunda ne var diyeceksiniz. Türkiye’de insanlar 50’li yaşlarda her şeyden ellerini eteklerini çekerlerken biri 87, diğeri 95 yaşında iki ihtiyar hala Türkiye’de gündem oluşturuyorlar. Mutlaka bazı sağlık sorunları vardır ama kendilerini dinleyip bugün şuram ağrıyor diye kendilerini dünyaya kapatmıyorlar.

Hayatımızın her safhasında sağlık sorunlarımız vardır. Yediklerimizin hormonlu oluşundan, doğal beslenmediğimizden daha genç yaşlardan itibaren bir sürü sağlık sorunları yaşanıyor. Ya da ben bunun için ya da şunun için daha çok gencim, şunun için yaşlıyım demek doğru değil. Hepimizin her yaşta yapabileceği işler var. Bunu sadece eylemlere katılmak anlamında yazmıyorum. İllaki bir şeyleri protesto etmek gerekmiyor. Ama çevremizdeki olaylarla ilgilenmemiz gerekli diye düşünüyorum. Özellikle gençlere sesleniyorum ortaokul ve lise çağlarında ülkede olup bitenle ilgilenme zamanı gelmiştir. Hiç değilse günde bir tane gazete okumalısınız. Bunun derslerinizi engelleyeceğini asla düşünmeyin. Ama sakın her okuduğunuz haberi protesto edeceğim diye sokaklara çıkmayın 🙂

Hayrettin Karaca ve Muazzez İlmiye Çığ iki kişiler ama onlar aslında bir ordular. Çünkü toplumun inandığı ve güvendiği insanlar olmak için bir ömür boyu çalışmışlar. Gençler şimdi sizler için okumak zamanı. Dağarcığınıza bilgi biriktirme zamanınız. Bir gün gelir sizler de tek kişilik ordu olabilirsiniz. Ama şimdiden okumaya başlamalısınız…
Sevgiler
Tülay Bilin

tulayb18@gmail.com

HZ.ALİ’nin ağabeyi Cafer B. Ebu Talib’in oğlu Abdullah, sıcak bir günde,
bir kabilenin hurmalığına inmişti.
Abdullah burada dinlenirken, hurmalıkta çalışan köleye, yemek vakti üç
parça ekmek geldiğini gördü.
Adam ekmeklerden birini ağzına götürmek üzereydi ki,
birden önünde açlığı her halinden belli bir köpek belirdi.
Köle elindeki ekmeği köpeğin önüne attı. Köpek ekmeği derhal yedi.
Köle ekmeğin ikinci parçasını da attı. Köpek bunu da bir kerede sildi
süpürdü.
Köle bunun üzerine üçüncü parçayı da köpeğe verdi. Kalkıp, yeniden işine
dönmek üzereydi ki, olup biteni uzaktan seyreden Abdullah, yaklaşıp sordu:
“Ey köle, bugünkü yiyeceğin ne kadardı?”
Köle sıkılarak cevap verdi:
“İşte bu üç parça ekmek.”
“O halde neden kendine hiç ayırmadın?”
“Baktım ki, hayvan çok aç. O halde bırakmak istemedim.”
“Peki sen ne yiyeceksin şimdi?”
“Oruç tutacağım.”
Bunun üzerine, Abdullah b. Cafer, köleden sahibini, evinin nerede
olduğunu sordu. Sonra da gidip adamdan bu hurmalığı içindeki köleyle birlikte satın
aldı.
Sonra döndü, köleye bu tarlayı ve onu sahibinden satın aldığını söyledi ve
ekledi:
“Seni azad ediyorum. Bu hurmalığı da sana hediye ediyorum.”
Cömertliğiyle meşhur Abdullah b. Cafer, kendisinden daha cömert birini
tanıyıp tanımadığı sorulduğunda, bu olayı anlatır ve:
“Ama o köpeğe topu topu üç parça ekmek vermiş; sense ona koskoca bir
“hurmalığı ve hürriyetini vermişsin” dediklerinde, şu karşılığı verirdi:
“Ama o elindeki herşeyi verdi; ben ise elimdekinin bir kısmını
.”

Tulay Bilin
tulayb18@gmail.com

Etiketler:

20. yüzyılın en büyük araştırması beyin üzerine oldu. Dünyanın en büyük basın organları kapak konusu olarak beyni seçtiler. Bilim adamları araştırmalarını beyin üzerine yaptılar. Beynin birçok fonksiyonlarını çözdükleri halde hala çözemediklerini ifade ediyorlar. Bütün vücudumuzu idare edenin beynimiz olduğunu buldular. Beynimizin %10 ‘unu kullandığımızı bilimsel olarak tespit ettiler. Düşününki daha fazlasını kullansak daha neler yapabiliriz. Ateşte yürüyen insanları, vücutlarına şişler sokan insanları ya da cam yiyen insanları televizyonlarda gördük ya da kitaplarda okuduk. Hatırlama tekniklerini kullanan insanları da görmüşsünüzdür. Bütün bunların örneklerini çok yakın zamanda televizyonda gördük. Son zamanlarda FENOMEN adlı bir program oldu. Sinan Çetin’in sunduğu bir programdı. Birçok insanın beyin gücünü kullanarak neler başardıklarını gördük. Karşısındaki insanın beyninden geçeni bildiklerini gördük. Hele bir tanesi vardı ki ansiklopedileri cilt cilt ezberlemişti. Hangi sayfayı açarsan aç hepsini söyleyebiliyordu. 52 tane iskambil kağıdına bir kere bakması yeterli oluyor ve hepsini anında sırasına göre tek tek söyleyebiliyordu. İnsanı hayrete düşüren bir beyni vardı. Sanki, doğaüstü güç gibi. Oysaki sadece beynini iyi kullanıyordu. Yani beynini iyi eğitmişti. Aynısını bizde yapabiliriz ancak çok çalışmamız gerekli. Diyeceksiniz ki onlar çok akıllı insanlar. Bence hayır çünkü akıl hepimizde var. Sadece onlar akıllarını iyi kullanmasını biliyorlar. Bakın DESCERLAS da bu konuda görüşünü şöyle ifade etmiş;

İNSANLARIN EN BÜYÜK MUTLULUĞU, AKILLARINI DOĞRU KULLANMAYI ÖĞRENMELERİDİR.

Thomas EDİSON da harika ifade etmiş;

DEHA, YÜZDE BİR YETENEK, YÜZDE DOKSAN DOKUZ TERDİR.

Bir dönem Şamanizm’i çok incelemiştim. Bana en çok enteresan gelen birbirlerinin beyinlerinden geçeni okumalarıydı. Yüzyıllar önce bile beynin gücünü eski insanlar fark etmişler.

Beynimiz bu kadar mükemmelse eğer onu çalıştırmazsak ne olur sizce. Beyin durur mu? Hayır. Boş kalan beyin kötü düşünceler üretir. Bu gücü ya insanlara kötülük yapmak için kullanır ya da depresyona girer. Hastalık hastası olabilir. Ya da uzun süre kullanmamaktan dolayı düşünme yetisini kaybeder. Bu özellikle yaşlılarda olur. Tıbbın alanına girmeden konumuza dönelim. Diyeceksiniz ki çalışma hayatı bunun için çare mi? Hayır değil. İş hayatının dışında da insanın hobileri olması gereklidir. Bir gün emekli olabilirsiniz, ya da uzun süre bazı nedenlerden dolayı çalışamazsınız. Hayata tutunmak için hobi gereklidir. Mutlu olmak için hobi gereklidir.

30 Mayıs 2008 tarihinde Hürriyet Gazetesinde çıkan bir haber dikkatimi çekmişti. Hemen kesip saklamıştım. Bu konuyu yazmak istedim.

“HALKIN SADECE %5’İ HOBİ SAHİBİ

Garanti Emeklilik’in hobi alışkanlıkları ile ilgili AC Nielsen Araştırma Şirketine yaptırdığı araştırmaya göre, Türkiye’de aktif düzenli ve üretkenlik gerektiren bir hobiyle, bir kurum ve kişiden de destek alarak ilgilenenlerin oranı sadece %5 olarak çıktı.”

Çevremizdeki birkaç insanın hobisi olması geneli değiştirmiyor. İstatistik değerlere göre demek ki hobisi olan insan çok azmış. Kendimize ve çevremize bir hobi kazandırsak mutlu oluruz. Hani bana bir kelime öğretenin kulu kölesi olurum cümlesinde olduğu gibi. Hadi dostlar mutluluk bizi bekliyor.

Tulay Bilin

tulayb18@gmail.com


Arşiv

Kategorilere Göre Yazılar

Son Yazılar

Takvim

Ağustos 2020
P S Ç P C C P
 12
3456789
10111213141516
17181920212223
24252627282930
31