Tülay Bilin-ce

Archive for the ‘İlişkiler’ Category

Yazılarımdan etkilenip bana mail atanların sayısı gün geçtikçe artıyor. Ortak bir dert var. Bir çoğu aynı soruyu soruyor: “Birini seviyorum ama o bir türlü arkadaşlık teklifimi kabul etmiyor. Ne yapmalıyım?”

Bana danışmanlık için gelen bir çok kişi de aynı sorunları dile getiriyor. Bu durumda bazen sorun bizde bazen de karşı taraftadır. Karşı taraf sürekli aranmak, ilanı aşk sözcükleri duymak, ısrar edilmekten hoşlandığı içindir. Siz kendinizi biraz geri çektiğinizde bakın nasıl peşinizden gelecektir. Bir şeye sahip olma isteği ve onu elde etmek için çaba sarfetmek harika bir davranış ama boşa zaman kaybetmek de kötü bir şey. Şöyle bir durup olayı gözden geçirmek gerekli. Eğer vazgeçmeyi göze alabiliyorsanız hedefe ulaşmak daha kolay olur diyor Kon

Konfüçyüs’ün bu görüşünü anlattığı hikaye; “Konfüçyüs, öğrencilerin karşısına geçti. Elindeki vazoyu sallayarak, içine bir elma attı. Vazoyu ortaya bıraktı; “Elmayı vazodan çıkarmayı başaran öğrenci, elmayı yiyebilir”. Çocuklardan biri öne çıktı, hemen elini vazonun içine daldırdı, elmayı tuttu, çekti. Ancak, elini vazodan çıkaramadı: “Elimi çıkaramıyorum”, Konfüçyüs öğrencisine baktı; “Elmayı sıkı sıkı tutmaktan vazgeçmediğin sürece, elini çıkarman mümkün olmayacaktır”. Çocuk elmayı elinden bırakmak istemiyordu, biraz daha şansını denedi ama başaramayınca zorunlu olarak elmayı yeniden vazonun içine bıraktı. “Elmanın vazodan nasıl çıkarılabileceği konusunda sizin bir fikriniz var mı?” Öğrencilerin soran bakışları arasında Konfüçyüs vazoyu eline aldı, ters çevirdi, elini vazonun ağzına tuttu ve elma elindeydi. Çocuklar, bu basit çözümü görünce hep birlikte gülmeye başladılar. “Gülmeyin çocuklar. Bu çözüm, aslında göründüğü kadar basit değil”. Elindeki elmayı sallarken konuşmasını sürdürdü Konfüçyüs; “Bazen bir şeyi gerektiğinde bırakabilmek, en zor iştir. Çok istediğin bir şeyi bırakmak beceri gerektirir. Eğer bir şeyi zorla tutuğunuzda ulaşmak istediğiniz şeyi engellediğinizi görüyorsanız, o zaman onu özgür bırakmalısınız. Eğer bir şeyi yanlış yapıyorsanız o zaman buna son vermelisiniz. İşte o zaman hedefinize ulaşabilirsiniz.”

Büyük düşünür Konfüçyüs de hedefe ulaşmanın yolunun bazen vazgeçmek olduğunu ifade ediyor. Bazı insanlar üzerlerine ne kadar düşülürse o kadar kaçarlar. Hani kaçan kovalanır denir ya. Peki o zaman siz geri çekilseniz belki de o sizi kovalamak isteyecektir. Elde etme hırsı bazen ulaşmak istediğimiz hedefe zarar veriyor.

Çoğu zaman da elde etmek için aylarımızı ya da yıllarımızı verdiğimiz hedefe ulaştığımızda hiçbir manası kalmıyor. Peki ne oldu da isteğimiz bitti. Ya o hedefe ulaşana kadar geçirdiğimiz zaman öyle çok duygularımızı yormuştur ki, yani bütün enerjimizi harcamıştır ki elde etmenin keyfini çıkarmaya halimiz kalmaz. Çünkü yıpranma duygularının önüne geçmiştir ya da amaç sadece elde etmektir. Elde edince vazgeçersiniz.

LOGAN PEARSALL SİMİTH: “HAYATTA AMAÇLANACAK İKİ ŞEY VARDIR. ÖNCE İSTEDİĞİNİZE ULAŞMAK, SONRA ONUN KEYFİNİ ÇIKARTMAK. SADECE EN AKILLILAR İKİNCİYE ULAŞIRLAR.”

Peki biz elde etmek için yolunda ölmeyi bile göz aldığımız kişiyi elde edince neden vazgeçeriz. Çünkü gerçekten ne istediğimizi bilmediğimiz içindir. Sadece sahip olma hırsı ile uğraş verdiğimiz hedef bir anda önemini yitirir. O zaman hedeflerimizi seçerken doğru seçmek gerekir. Hedef belirlemek merdiven çıkmaya benzer. Önemli olan merdiveni doğru duvara dayamak. Yoksa merdivenin tepesine çıktığınızda merdivenin yanlış duvara dayalı olduğunu anlayınca, yapmanız gereken işi yapamadan aşağı inmek zorunda kalırsınız.

Hayat da bir merdiven gibidir. Sürekli inip çıktığımız bir merdiven. Bir merdivene çıkmak istediğimizde tepesine çıkıp çıkamayacağımızı biliriz. Merdiveni yeniden düzeltiriz. Belki yeterli eğim olmadığı için belki de sağlam bir merdiven olmadığı için çıkmayız. Düşeceğimizden emin olarak merdivene çıkmayız. O zaman neden bunu hayata uygulamıyoruz.

Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Reklamlar

Yaşamın içinde birçok zorluklarla karşılaşıyoruz. Ömrümüz boyunca hep bu zorlukların cevaplarını bulmaya çalışıyoruz. Kiminin cevabını deneme yanılma ile buluyoruz. Kiminin cevabını birilerinden öğreniyoruz. Kimilerini hiç bulamıyoruz. Zorlanıyoruz. Oysaki yaşadığımız her duygunun karşılığı doğada var. Eğer dikkat edersek cevabını çiçeklerde veya böceklerde bulabiliriz.

Cesaretin bittiği yerde esaret başlar bir Hint masalına göre; Kedi korkusundan devamlı endişe içinde yasayan bir fare vardır. Büyücünün biri fareye acır ve onu bir kediye dönüştürür. Fare, kedi olmaktan son derece mutlu olacağı yerde bu kez de köpekten korkmaya başlar. Büyücü bu kez onu bir kaplana dönüştürür. Kaplan olan fare, sevineceği yerde avcıdan korkmaya başlar. Büyücü bakar ki, ne yaparsa yapsın farenin korkusunu yenmeye imkan yok. Onu eski haline döndürür. Ve der ki, “Sen cesaretsiz ve korkak birisin. Sende sadece bir farenin yüregi var. O yüzden ben sana yardım edemem.”

Ünlü yazar Shakespeare, bu konuda şöyle diyor:

“İnsanların çoğu kaybetmekten korktuğu için sevmekten korkuyor..
Düşünmekten korkuyor, sorumluluk getireceği için.
Konuşmaktan korkuyor, eleştirilmekten korkttuğu için.
Yaşlanmaktan korkuyor, gençliğin kıymetini bilmediği için.
Unutulmaktan korkuyor, dünyaya iyi bir şey vermediği için.
Ve ölmekten korkuyor, aslında yaşamayı bilmediği için.”

Bambu ağacı

“İstek ve amaç içinde olan kişi toprağa bambu ağacı tohumu eker ve sularmış. İlk yıl hep toprağa ve dolayısıyla tohuma su vermekle geçermiş. İkinci yıl aynı işlem devam edermiş. Tohum itinayla sulanır ve dikkat edilirmiş. Ondan sonraki üç sene yine aynı, görünürde hiçbir şey yok. Emek veriliyor ama ortada bir şey yok. Ne zaman ki beşinci yılın sonuna gelindiğinde işte o zaman bambu ağacı filiz vermeye başladığı gibi altı hafta içinde de tam yirmi yedi metre boyuna geliverirmiş. Ekildiğinden beri gördüğümüz elle tuttuğumuz ve gelişimini gözlemleyebildiğimiz başka hiçbir ağaç beş yılda bu boyuta gelemiyor belki de. Peki o zaman bu ağaç beş yılda mı büyüdü yoksa altı haftada mı? Sadece fiziksel gelişimi gören insanlar içip cevap altı hafta. Ama işin arkasını görebilen, farkında olanlar için ise beş yıl. Toprağa atılan tohum, belli aralıklarla özenle verilen su, ışığını ayarlama, yağmurdan rüzgardan koruma derken uzun zamana yayılmış bir emek harcanıyor. Bu emek harcanırken tohum filizlenene kadar büyük bir sabır gösteriliyor. Sonra da tüm kalbiyle ona inanmak gerekiyor. Verilen emeklerin boşa gitmeyeceğine ve sabrın sonunun selamet olduğuna inanmak. Bu gelişimin süreci içinde bir diğer etken ise vazgeçmemek. Verilen emeklerin karşılığı görülmeyince, gelişim süresi uzadığında, etraftan baskılar veya caydırma etkili tepkiler geldiğinde, cesaret gösteremeyenler kıskançlıkla yaklaşıp ulumsuz enerji verdiğinde tembeller emeği değersizmiş gibi gösterdiğinde vazgeçme aşamasına gelinebiliniyor.”

Kirpiler

Eski zamanlarda bir kış, gece soğukları başlamış. Bu gece soğuğundan bütün hayvanlar etkilenmişler. Büyük kayıplar vermişler ama en çok kayıp verenler kirpilermiş. Bildiğiniz gibi onların pek çok hayvan gibi kalın kürkleri yok, bunların yerine kendilerini sıcak tutması zor olan dikenleri var. Bu durumdan en az zararla kurtulmak için kirpiler meclisi toplanmış, çözüm aramaya başlamışlar. Tartışa tartışa en sonunda büyüklerinden birinin gece olunca tüm kirpilerin araya toplanmasına, birbirlerine yakın durarak geceyi geçirmeye karar vermişler. Böylece kirpiler birbirlerinin vücut sıcaklığından yararlanacak, aralarında hava sirkülasyonunu da önleyerek donmaktan kurtulacaklarmış. Ve ilk geceki deneyimlerinde bunun işe yaradığını fark etmiş ama başka bir sorun varmış, o da üşüyen kirpilerin birbirlerine fazla yaklaşmalarından dolayı birbirlerine dikenlerini batırmalarıyla yaralanmalar gerçekleşmiş, daha sonraki gece uzaklığı fazla tutmuşlar yaralanma korkusundan. Bu yüzden de bazı donma olaylarının önüne geçememişler. Ancak her gece buna devam ederek deneye yanıla, deneye yanıla birbirlerinin vücut sıcaklığından yararlanacak kadar yakın, ancak birbirlerini incitmeyecek kadar uzak durmayı öğrenmişler…

Ders

Bir bilge bir göletin başında oturmaktadır. Dikkatini susuzluktan kırılan bir köpeğin devamlı olarak gölete kadar gelip tam su içecekken kaçması çeker. Dikkatle izler olayı, köpek susamıştır, ama gölete geldiğinde sudaki kendi aksini görüp korkmaktadır. Bu yüzdende suyu içmeden kaçmaktadır. Sonunda köpek dayanamayıp kendini gölete atar ve kendi aksini görmediği için suyu içer. Bilge, düşünür ve benim bunda öğrendiğim şu oldu der: ‘Bir insanin istekleri ile arasındaki engel çoğu zaman kendi içinde büyüttüğü korkulardır. Kendi içinde büyüttüğü engellerdir. İnsan bunu aşarsa istediklerini elde edebilir.’ Ama biraz daha düşününce aslında gerçek öğrendiği şeyin bundan farklı
olduğunu görür. Asıl öğrendiği şey insanın bir bilge de olsa, bir köpekten bile öğrenebileceği bir bilginin var olduğudur.

Bu yüzden, ne varsa paylaş, senden de öğrenilecek bir şeyler vardır diğer insanlar için. Her insanın bir hikayesi ve söyleyecek bir sözü vardır.

Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Etiketler: , , ,

Özellikle genç ile yaşlı arasında görüş farklılıkları olduğundan çatışmalara neden olabiliyor. Her iki taraf için de bunun nedenini anlayarak anlayışlı olması gerekir ama hayat öyle hızlı geçiyor ki kimsenin nedenini düşünecek vakti yok.
Oysaki bu çatışmalar çok normal. Kimsenin suçu da yok. Son yıllarda yaşadığımız teknoloji furyasını hepimiz yaşıyoruz. Eskiden duygular gözlerin içine bakılarak ve elini tutarak anlatılırdı. Oysaki şimdi sanal alem var. Sanalda yaşanan aşklar var. Hiç görmediği bir kişiye aşık oluyor insan.

Bir kuşak öncesinin bunları kabullenmesini beklemek yanlış olur. Eğer kişi çağa ayak uyduramıyorsa bu değişimi anlayamıyor. Hiç ummadığım kişi bilgisayar dünyasının içinde geziniyor. Ya da genç olmasına rağmen henüz bilgisayar düğmesine basmamış insanlar var. Bu kişinin kendini yetiştirmesi ile ilgili. Ama eski kuşağın yeniliklere ayak uydurması çok az sayıda olduğundan istisnalar kaideyi bozmaz demek zorundayım. Dünya çok hızlı değiştiği için ayak uydurmada zorluk çekiliyor.

Bunları neden yazdım biliyor musunuz? Uzun süredir çağın değişmesi ve hayatımıza teknolojinin girmesi ile neler değişti diye düşünürken bir konuda takıldım ve bunu sizinle paylaşmak istedim.

Bizim büyüklerimizin çoğu görücü usulü ile evlenmişler. Hatta düğün gecesine kadar birbirini görmemiş olanlar bile var. Evleneceği kişi ile sürtüşme yasalar bile şöyle nasihat ederlerdi; NİKAHDA KERAMET VARDIR. SEN EVLEN BAK BÜTÜN SORUNLAR BİTECEK.

Gerçekten de buna inandıkları için ve şartlar gereği mutlu olanlar vardı. Ya da ayrılmayı düşünmedikleri için katlanırlardı. Ama nikahın kerametine inanılırdı.

Oysaki yaşadığımız yıllarda bu durum değişti artık. İnsanlar flört ederlerken her şey harika, sonra nişanlanıyorlar yine her şey harika. Ama nikah olduktan sonra her şey tersine dönüyor. O büyük aşk bile evliliği kurtaramıyor. Flört olmakla evli olmanın farkı çıkıyor ortaya. Nikahın kerameti kalmıyor. Aksine nikaha düşman gözüyle bakılmaya başlandı.

İyi giden ilişkiler evlilikle değişime uğruyor. Tabii ki eskiden ilişkiler ve yaşam koşulları farklı olduğu için yeni gelinin tası tarağı toplayıp baba evine dönmesi mümkün değildi. Oysaki yaşadığımız çağda hiçbir sorun olmadığı halde fikir ayrılığı için ayrılmalar oluyor. Ayrılma nedenleri çağla birlikte değişiyor. Bu sefer de anne baba ile gençler arasında çatışma çıkıyor. Çünkü her iki taraf da gençlikte yaşadıklarını savunuyorlar. Anne baba kendi gençliklerindekileri uygulamak istiyorlar. Gençler de isyan ediyorlar.

Hiç kimsenin suçu yok aslında. Hayat değişiyor, yaşam koşulları bizi çatışmalara sürüklüyor. Anne baba nikahta keramet vardır diye evlendirilmiş ve de gerçekten o keramet olmuş ve uzun yıllar evli kalmış olabilirler. Oysaki çocuğu ise çevresinden gözlemliyor ki nikah olunca her şey tersine dönüyor. Dün mutluyken evlenince heyecan bitiyor. Elde etmenin keyifsizliği başlıyor. Çünkü bir şeyleri elde etmek için sarfettiğimiz çaba, sahip olunduğumuz zaman değerini kaybediyor. Bu sefer başka bir şeyleri elde etme yolu açılıyor. Tadını çıkarmasını bilmiyoruz. Tadını çıkaranlar var tabii. Bakın onlar kimmiş?

LOGAN PEARSALL SİMİTH: HAYATTA AMAÇLANACAK İKİ ŞEY VARDIR. ÖNCE İSTEDİĞİNE ULAŞMAK, SONRA ONUN KEYFİNİ ÇIKARMAK. SADECE EN AKILLILAR İKİNCİYE ULAŞIRLAR.

Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Bu haftaki yazımda gelen maillerden çıkarttığım sonuçları yazmak istiyorum. İnanılmaz çok mail geliyor. Hepsine de cevap yazıyorum. Gelen maillerden çıkarttığım ortak sorunlar,

1- Tek taraflı sevgi

Tek taraflı ilişki yaşayanlar genellikle ilgisizlikten şikayetçiler . Şöyle ifade ediyorlar; “Birlikte olduğumuz anlar harika oluyor. O da beni çok seviyor ama beni aramıyor. Ben ararsam konuşuyoruz. Bana çok iyi davranıyor. Çok özlediğini söylüyor ama aramaya vakit bulamadığını ifade ediyor.”

Benim fikrim ise şöyle; Seven bir insanın vakit bulamadığı için sevdiğini aramaması mümkün değil. Yani bu iki kere ikinin 5 etmesi gibi mümkün değil. Mutlaka hayatında biri vardır. Seni de kırmak istemiyordur. Ya da seni yedekte tutmak istiyordur. Senin onu asla bırakmayacağını biliyordur. Ne kadar aramasa da canı isterse aradığında ve senin onu asla ret etmeyeceğini biliyordur. Hatta bundan emindir. Sen ise sürekli arayan kişi olursun. Biraz kendini geri plana çekmeyi becerebilirsen ya arkandan gelir ya da tamamen gider. Hani bir söz vardır: SEVDİĞİNİ SERBEST BIRAK, GERİ DÖNERSE SENİNDİR, DÖNMEZSE ZATEN HİÇ BİR ZAMAN SENİN OLMAMIŞTIR.

Bence acı çekmektense denemeye değer. Ya da ben bu şekilde bile olsa durumdan memnunum deyip hiç şikayet etmeden oluru ile yetinmeye bakmalı. Asla sorun yapmadan ve de ona da hiç sitem etmeden beklemeli.

2- Seni seviyordur ama başkası ile evlenir

Erkekler bazen aşkıyla değil de ailesinin istediği biriyle evlenir. Bu daha çok geleneklere bağlı ailelerin çocuklarında olur. Bu arada sevgilisini de bırakmak istemez. Sevdiğine hep beklemesini söyler. Hep umut…umut…Sen de hep yarın her şey değişecek ve geri dönecek sanırsın. Geri dönüp baktığında yıllar geçmiştir. Böyle bir durumda ise eğer onu gerçekten çok seviyor ve asla ayrılamıyorsan kendine bir süre ver. Bunu karşı tarafa söyleme. Bu süre içinde onunla doya doya yaşa. Ne olacak demeden. Sitem etmeden. O sürenin sonunda ya geri döner ya da tamamen gider. Sen de kendi hayatına dönersin.

3- Evli bir adamla ilişkiye girenler

Eğer erkek baştan ben evliyim ve ayrılmayı düşünmüyorum ama seni de seviyorum diyorsa bence dürüst bir insandır. Seni seviyordur ama bu sensiz olamayacağı anlamına gelmez. Erkek şunu demek istiyordur; “Senden hoşlanıyorum ama gitmek istersen peşinden gelmem. Hayatımda sen olmazsan bir başkası mutlaka olur. Ben hayatımda bir heyecan arıyorum. Ben açıkça evli olduğumu söylüyorum ve ayrılmayı da düşünmüyorum. Yani işine gelirse :)”

Biz kadınlar en başta bu durumu kabul ederiz. Ama günler geçtikten sonra durumu değiştirmek için elimizden geleni yaparız. Huysuzlanırız ve erkeğimizi de yer bitiririz. İlişkinin bütün saygınlığı biter. Oysaki ya ilk gün tepkini koyacaksın ya da bir gün gelip durum seni rahatsız ediyorsa ilişkiyi bitirip gideceksin. Erkeği suçlamadan. Çünkü bunda onun hiç günahı yok. Durumunu ilk gün ortaya koymuştur. Bu senin seçimin olmalı. İşte o zaman dostluk baki kalır. Kendinle de ters düşmemiş olursun.

4- Düzensiz birliktelik yaşayanlar

Var mı yok mu belli olmayan birlikteliklerde de aynı durum söz konusudur. Çünkü bir tarafın gönlünde yatan aslan henüz ortaya çıkmamıştır. Ya da vardır da ona ulaşamıyordur. Seninle gönül eğlendiriyordur. Aklı diğerindedir. Bu düzensiz ilişki baştan nasıl başladı ise öyle gider. Çünkü seni bu durumu kabullenmiş olarak görür ve değiştirme gereğini duymaz.

Bizler bu yanlış ilişkilerde hep karşımızdakini suçlarız. Oysaki tek suçlu biziz. Çünkü bir türlü onun yanlışlarını yüzüne vuramayız. Çünkü ya gider de bir daha gelmezse diye, bize yaptığı yanlışları sineye çekeriz. Ya da kendi tavrımızı koymaktansa sürekli onu eleştiririz. Karşımızdaki kişinin tarzı budur belki de. Eğer tarzlarımız birbirine uyuşmadıysa ilişkiyi bitirmek gereklidir. Eğer onsuz yaşayamıyorsan o zaman da ilişkiyi olduğu gibi kabul etmen gerekli. Başkalarının sana yaptığı yanlışları düzeltmekle başa çıkamazsın. Eğer sen fırsat verirsen sana herkes yanlış yapar. Bir Romanya atasözü şöyle diyor; BİRİ SİZİ BİR KEZ ALDATIRSA SUÇ ONUNDUR, İKİ KEZ ALDATIRSA SUÇ SİZİNDİR.

Bir ilişki ya vardır ya da yoktur. Yapamıyorum, bilemiyorum gibi yuvarlak sözler, kaçıştan başka bir şey değildir. Seni aldattığını fark ettiğin zaman, eğer sesini çıkartmıyorsan bunu rahatlıkla sürekli dener. İşte o zaman yukarıdaki sözü aklına getir. Ya da Platon’un sözünü düşün; EN BÜYÜK ZAFER, İNSANIN KENDİNE HAKİM OLMASIDIR.
Duygularımıza hakim olamıyorsak, başkaları bize hakim olur. Bu kaçınılmazdır.

Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Tülay abla ben size Ordu’dan ulaşıyorum. Sitenizi tesadüfen buldum. Benim de size danışmak istediğim şeyler var. Benim yaşım 32, kendime ait bir dükkanım var ve onu işletiyorum. Ben çok karamsar bir insanım bu durumdan kurtulmaya çok çalıştım ama bir türlü kurtulamadım. Her zaman her şeyin en kötüsünü düşünüyorum. Sanki hep kötü şeyler olacakmış gibi geliyor, bu da beynimi fazlası ile yoruyor. Birini çok seviyorum. Onu çok seviyorum. Ama ona güvenemiyorum. Benden ayrıldıktan sonra sanki dediklerinin tersini yapıyormuş gibi geliyor. Bu da beynimi kemirip duruyor. Ona güvenmek istiyorum ama iki dakika sonra içimi kuşkular kemiriyor. Çok kuşkucu bir insanım. İnsanları hep kendimden üstün görüyorum böyle görünce de kendimi bir şeye yaramaz.insan olarak görüyorum bu da beni mutsuz ediyor. Aslında sessiz, kimseye zararı olmayan, kimsenin etlisine sütlüsüne karışmayan bir insanım. İnsanlara hep iyi niyetle yaklaşıp ona göre davranırım. Temel felsefem önce insanlık üzerine kuruludur. Ama Tülay abla bir şekilde kendimi çok mutsuz hissediyorum. Allah’a çok şükür her şeyim var ama mutlu değilim. Hayattan zevk alamıyorum. Bunun sebebi nedir? Çok duygusal bir insanım çoğu zaman ağlarım. Daha nasıl anlatayım. Sevdiği insana insan güvenir değil mi? Ben de hemen kuşku, hemen her şeyin tersi düşünce, beynim allak bullak oluyor. Kendi içimde öz güvenim yok aşırı kıskanç biriyim. Abla bana bu konularda açıklık getirirseniz sevinirim. Göstereceğin ilgiye şimdiden teşekkür ederim, saygılar sunarım. Lütfen en kısa zamanda cevap verirseniz sevinirim. Her şey gönlünüzce olsun. Hoşçakalın.
RUMUZ: MUTLULUK MUTSUZU

CEVAP: Yazdıklarını okurken inan ki hiç şaşırmadım. Neden mi? Çünkü Türkiye’de yapılan bir araştırmaya göre kendini bulma yaşı 45-55 arası imiş. Yani ondan önceki yıllar insanın kendini aramasıyla geçiyor. Üzülme lütfen. Bu yaşadıklarını birçok insan yaşıyor. Nedeni nedir diye sorarsan; Henüz kendinle yüzleşmedin. Henüz kendini tanımıyorsun. Gücünü farkında değilsin. Onun için diğer insanlar sana göre daha üstün geliyor. Oysa ki belki de sen o insanlardan daha üstünsün ama bunu bilemiyorsun. Çünkü karşındaki kişiyi neyle mukayese etmen gerektiğini bilemiyorsun. Bunlar eksiklik değil. Bu bir arayıştır. Kendini arayış yılları böyle acılı geçer. Doğal olan da bu zaten. Bütün bunları farkında olmayan o kadar çok insan var ki. Hiçbir arayış içinde olmadan ölüp gidenler var. Mutsuzluğunu farkında olman ve nedenlerini araştırman yolun yarısını geçtiği gösterir. Bak Dostoyevski ne demiş; EN BÜYÜK MUTLULUK, MUTSUZLUĞUN KAYNAĞINI BİLMEKTİR.

Sen mutsuzluğun kaynağını aramaya çıktın. Bu büyük bir başarıdır. Peki, nasıl başaracağım diyorsan; okumaktan başka çare yok. Bir de çevrendeki insanları gözlemlemek. Hiçbir şeye karar vermeden uzun süre okumanı tavsiye ederim. Bir müddet sonra bütün bilgilerin içinden kendini yaratacaksın. Ondan sonra, senden daha iyi olan insanları kıskanmaktan ziyade onlardan nasıl faydalanabilirim düşüncesine kapılacaksın. Birilerinin peşinden koşmayı ve kuşku duymayı gereksiz bulacaksın. Çünkü onlar senin peşinden koşacaklar. Çünkü kendin olacaksın. Sana başarılar diliyorum.

***

Tülay Hanım. Merhabalar, ben size daha önce de mail atmıştım.. Sizden gelişim kitapları istemiştim siz de bana bir okuma alışkanlığım olması gerektiğini söylemiştiniz ve ben de sizden etkilenerek her hafta kitaplar okumaya başladım. Uludağ Üniversitesi’nde olan panel ve seminerlere katıldım ve bunun gibi bir sürü kendime yararlı olabilecek eğitimler almaya devam ediyorum..:) 11.2.2007 tarihindeki “Kırılma noktası” başlıklı yazınızı okuduğumda bana ne kadar uyduğunu düşündüm. Ben de size mail attığım dönemlerde gerçekten bir tünelin içindeydim ve çıkamıyordum. Şimdi gerek ailem gerek özel hayatım.:) gerekse iş hayatım olsun artık o tünelden çıkmanın keyfine varıyorum.. Tabii ara ara kenarından geçip bakıyorum..:) Öğrendim ki Tülay Hanım okumak kendine bir şeyler katmak, at gözlüğünü çıkarmak çok güzel bir şey. Ben bunu başardım, geçen sene ki olaylara şimdi daha başka bir gözle bakıyorum..:) ve bunun herkes farkında.. ve ben kendimle gurur duyuyorum. Tünelden çıktım. Şimdi sıra öğrenmem gereken birçok şeyi öğrenme atağına geldi. Her şeyin gönlünüzce olmasını diliyorum…:) ve yazılarınızı sürekli takip ediyorum, okuyorum, arkadaşlarımla paylaşıyorum ve paylaştığınız düşünceleri ve sözleri not alıyorum..:)) Sevgiler
Rumuz: TÜNEL

CEVAP: Maillin beni çok mutlu etti. Tünelden dışarı çıkan bir kişi yaşama sevincim oluyor. Daha binlerce tünele girip çıkacaksın. Önemli olan tekniği bilmek. Hepsinden başarıyla çıkacağına eminim. Benim emin olmamdan ziyade, yazından anladığım kadarıyla esas sen kendinden eminsin. Bunu gördüğüme çok sevindim. Bu mailli tünelde yolunu kaybedenler için özellikle yayınladım.

Sevgiler

Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Kırılma noktası nedir? Olumsuzluk ifade eden iki kelime gibi gelebilir size. Ama benim için olumsuzluk ifade etmiyor. Hatta bu iki kelimenin içinde iyi bir şeyler bile var.

Hani bir tünelin içine girdiğinizde ruhunuz daralır ya. Bir an önce çıkmak istersiniz. Çoğu kez tünelin ne kadar uzun olduğunu bilemeyiz. Hatta ya çıkış yoksa, ya hep karanlıkta kalırsak diye düşünür panik oluruz.. Zaten kapalı yer korkusu yaşamak da bu demek sanırım. Oysaki bence tünellerin mutlaka bir çıkışı vardır. Sıkıntılı geçen bir zaman dilimi olabilir ama çıkış mutlaka vardır.

Yeniden doğuş gibi. Bir kadının çocuk doğurması gibi. Çok acı veren bir süreçten sonra inanılmaz mutluluk.
Tünelin içine giriş de zor, tünelin içinde ilerlemek de zor. En zor an ise tünelden aydınlığa çıkış oluyor. Çünkü bu seferki aydınlık farklı. Bu aydınlığa uyum süresini rahat geçirirseniz sorun olmaz. Yoksa aydınlığa çıkmak karanlıkta yaşamaktan daha da zordur.

Hala zaman zaman o karanlık tünelin içine giriyorum. Tünelin ucundaki ışığa doğru ilerliyorum. İşte o aydınlığa çıkış anı benim için kırılma noktası oluyor. Eğer canım bir şeylere sıkılıyorsa hoşuma gidiyor çünkü yolun sonunda mutlaka bir kırılma noktası yaşayacak olmam beni sevindiriyor.

Şimdi nasıl bir sıkıntı yaşıyorsun ki bu sıkıntı seni mutlu ediyor diye soracaksınız. Hangi sıkıntı insanı mutlu eder? Sorunuzun cevabını vermeye hazırım.

Tünele giriş nedenlerim; Bazen yaşadığım bir ilişkinin bana yetmemesi neden olabilir. İlişki deyince bu eş, flört ya da bir dost olabilir. Günlük sorunlarda genellikle tek taraf haksız olur. Sorun hemen ifade edilirse ortadan kalkar. Eğer kalkarsa harika ama kalkmazsa ve devam eden süreçte de büyüyorsa o zaman iki tarafta da suç vardır diye düşünüyorum.

Şöyle bir bakış açısını yakaladım; UZUN ZAMAN DEVAM EDEN BİR ANLAŞMAZLIK, HER İKİ TARAFIN DA HAKSIZ OLDUĞUNU GÖSTERİR. Bu dönem çok sıkıntılıdır. Bir şeylerin eskisi gibi olmadığını hissetmek gibi. Eskiyi aramak ve bulamamak gibi.

Artık bu noktada yeni kararlar almalıyım yoksa sürekli şikayet eden biri haline gelirim. Karşımdakini değiştirmek yerine kendimi değiştirip bu tünelden çıkmam gerekli. Eğer ilişkinin ilk günlerdeki halini geri getirmek istiyorsam bu bana sadece üzüntü verir. Çünkü o zaman hayat bana hiçbir şey öğretmemiş demektir. Hayatım boyunca kişilerle ilgili bir problem olduğunda hep karşımdakinin davranışlarının yanlışlığını düşünür bunları nasıl değiştirebilirim diye planlar yapardım. Yani hep karşımdakinin değişmesini istedim. Oysa ki yanlış buradaymış. Benim davranışlarımı gözden geçirmem gerekli. Yeni kararlar almalıyım ya da bu durumdan hiç şikayetçi olmamalıyım. Değişmesi gerekenin ben olduğumu kavradığım anda bir anda kendimi tünelin dışında buldum.

Artık tüneller beni korkutmuyor. Çünkü her tünelden kendimi yeniden yaratarak çıkıyorum. Bir tünele girdiğim zaman içinde bulunduğum sıkıntının bana neler getireceğini düşünmeye başlıyorum. Ben bunun sonunda neyi öğreneceğim acaba. Öğrendiğim bir davranışı farkına varınca yeni kararlar arkasından geliyor ve bir anda kendimi tünelin dışında buluyorum.

Tabii ki her tünelin çıktığı yer ya da manzara farklı oluyor. İşte o noktada kararlı olmak gerekli. İnsanı mutsuz eden sadece sıkıntılar ve kötü günler değildir. Bazen aşırı güzellikler de insanı huzursuz eder. Bakın Cenap Şahabettin bu konuda ne güzel bir söz söylemiş;

YÜKSEK DÜŞÜNCELER
YÜKSEK DAĞLARA BENZER
ALIŞIK OLMAYANLARI ÜRKÜTÜR.

Bir kişinin bana öğrettiklerini yaşamıma yaydığım zaman işte bu kırılma noktası oluyor. Sanki yeni bir yaşama yelken açmak gibi.

Yıllar önceydi. Kendimi uzun süredir kötü hissediyordum. Sürekli okuyorum ama bir şeylerin eksik olduğunu hissediyordum. Ama neyin eksik olduğunu bulamıyordum. Kendimi kısır döngü içinde hissediyordum. Kişisel gelişim uzmanı olan bir arkadaşım beni ziyarete geldi. Kendisine sıkıntımı anlattım. Bana şöyle dedi;
– Olmak, dolmak ve taşmak diye tabir vardır Tülay. Sen olmuşsun, hatta dolmuşsun ama taşmıyorsun. Onun için bunalmışsın. Bilgiler beynimize girer, orda harmanlanır ve mutlaka çıkmak zorundadır. Eğer bilgiyi başkasına aktarmazsak bizi boğar. Tülay okuduklarını ve düşündüklerini lütfen yaz. Eğer yazarsan rahatlarsın hatta öyle bir gün gelecek ki yazmadan duramayacaksın.

Şimdi arkadaşıma çok hak veriyorum. O gün benim kırılma noktam olmuştu. Farklı bir yaşama geçtim. Yani bir anda tünelden çıktım. Ama o tünelden sonraki aydınlığa hazır olduğum için korkmak değil keyfini çıkarıyorum.

Kırılma noktasını size sadece bilimsel birkaç cümle ile anlatmak yerine size hayatımdan örnekler vererek anlatmayı tercih ettim. Neden mi? NASİHATİN YOLU UZUN, ÖRNEĞİN YOLU KISA VE ETKİLİDİR.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Genç adam iyi bir terziymiş. Bir dikiş makinası ve küçücük bir dükkanı varmış. Sabahlara kadar uğraşıp didinir ama pek az para kazanırmış. Çok soğuk bir kış gecesi dükkanı kapatırken elektrik sobasını açık unutmuş ve çıkan yangın onun felaketi olmuş. Artık ne işi varmış ne de parası. Günler boyu iş aramış ama bulamamış. Yük taşımış, bulaşıkçılık yapmış, yine de evinin kirasını ödeyecek kadar para kazanamamış. Sonunda ev sahibinin de sabrı taşınca, küçük bir bavula sığan eşyalarıyla sokakta bulmuş kendini. Mevsim kış, hava ayaz olsa da genç adamın köşesindeki parktan başka gidecek yeri yokmuş.

Bir sabah iş arayacak derman bulamamış bacaklarında. Açlıktan ve soğuktan bitkin bir şekilde bankta otururken, kocaman bir araba yanaşmış kaldırıma. Arka kapıyı açmaya çalışan şöförü kızgınlıkla yana itip arabadan inen yaşlı adam; “Yalnız bırakın beni, parkta dolaşırsam belki sinirim geçer.” diye söylenmiş. Zengin bir işadamı olduğu her halinden belli olan ihtiyar, birkaç adım attıktan sonra bankta titreyen terziyi görmüş. Terzi adamın üzerindeki paltoya bakıyormuş dikkatle. Birden siniri geçiveren ihtiyar; “Zavallı adamcağız kim bilir nasıl üşüyordur, ona nasıl yardım etsem acaba?” diye düşünmeye başlamış.

Oysa terzinin düşlediği paltonun sıcaklığı değilmiş. O, çok kalın ve kaliteli bir kumaştan üretilen bu paltonun sahibine hiç yakışmadığını ve onun vücuduna uygun şekilde dikilmediğini düşünüyormuş. Yaşlı işadamı terzinin yanına yaklaşıp; “Ne o evlat, bu ayazda parkta donmuşsun. İstersen paltomu sana verebilirim” deyince; “Hayır teşekkür ederim. Ben sadece bu paltonun size göre olmadığını düşünüyordum. Kumaş fazla kalın ve sizi olduğunuzdan şişman göstermiş” diye yanıt vermiş terzi. Yaşlı adam bu cevabı alınca hayli şaşırmış. Çünkü o da üzerindeki paltoya onca para ödediği halde kendisine bir türlü yakıştıramıyormuş. “Soğuktan titrerken nasıl böyle bir şeye dikkat edebiliyorsun?” diye soran yaşlı adam; “Ben terziyim” yanıtını alınca; “Benimle gel, hayat hikayeni yolda anlatırsın.” diyerek arabaya bindirmiş bizim terziyi.

Bu karşılaşma, terzinin hayatındaki dönüm noktası olmuş. Böyle yetenekli bir insanın işsiz ve evsiz kalmasına çok üzülen iyiliksever yaşlı adam, terziye bir dükkan açmasına yetecek kadar para vermiş. Bunun karşılığında tek istediği kendi giysilerini bu genç adamın dikmesiymiş. Terzi yeniden bir işe hem de kendi işine başlamanın heyecanıyla deliler gibi çalışmaya başlamış. Bu arada yaşlı işadamı da desteğini esirgemiyor, onu kendi çevresinden zengin kişilerle tanıştırarak yeni siparişler almasını sağlıyormuş. Küçük dükkan, önce kocaman bir modaevine dönüşmüş, sonra da pek çok ünlü marka için üretim yapmaya başlamış. Terzi artık “ünlü işadamı” diye anılır olmuş.

Bir gün ihtiyar adam onu ziyarete gitmiş. Terzi çok büyük bir iş bağlantısı yapmak üzere yurt dışına gidecekmiş ve uçağa yetişmesine az bir zaman varmış. Biraz sohbet ettikten sonra yaşlı adam birden fenalaşmış. Yeni işadamımız ise büyük işi kaçırmak istemediği için uçağa yetişmiş. Yaşlı adam krizi atlatmış ve uzun süre hastanede yatmış bir yandan da sadece bir kez telefon ederek durumunu soran terziyi bekliyormuş. Fakat terzi daha çok para kazanmak için oradan oraya koştururken bir türlü yaşlı adamı ziyarete gidememiş. Aradan o kadar uzun bir süre geçmiş ki bu sefer de utancından yaşlı adamın kapısını çalamaz olmuş.

Bir süre sonra terzinin işleri yolunda gitmemeye başlamış. Fabrikalarını kapatmak zorunda kalmış ve elinde kala kala yine küçücük bir dükkan kalmış. Utana sıkıla yaşlı adama koşmuş hemen nerede hata yaptığını sormak için. Son derece kırgın olan ihtiyar yine de onu kabul etmiş ama anlatacağı öyküyü dinledikten sonra hemen çıkıp gitmesini istemiş.

Başlamış anlatmaya; “Bir zamanlar fakir bir oduncu varmış. Ormandaki bir kulübede yaşar ve odun keserek hayatını kazanırmış. Bir gün kulübesinde yangın çıkmış ve bu yangın bütün ormanı kül etmiş. O çevrede kimse ona güvenip iş vermeyince, çıkınını alan oduncu, eşeğine binip yola koyulmuş. Ağaçların arasında yürürken birinin kendisine seslendiğini duymuş. Başını kaldırınca konuşanın bir bülbül olduğunu görmüş. Bülbül ona; “Senin haline çok üzüldüm, şimdi öyle bir büyü yapacağım ki, eşeğin çok güzel şarkı söylemeye başlayacak. Sen de onunla gösteriler yapıp çok para kazanacaksın” demiş. Gerçekten de eşek birbirinden güzel şarkılar söylemeye başlamış. Oduncu o şehir senin bu kasaba benim dolaşıp eşeğine şarkı söyletiyor ve herkes onları izlemek için birbiriyle yarışıyormuş. Oduncu ve şarkı söyleyen eşeği bütün ülküde ünlenmişler.

Bir gün yine bir gösteriye yetişmek için koştururken, bülbülün yardım isteyen sesini duymuş oduncu. Bir kedi bülbülü yakalamış ve yemek üzereymiş. Şöyle bir duraklamış ama gösteriye gitmemeyi, onca parayı kaçırmayı gözü yememiş. Arkasına bakmadan kaçmış oradan. Gösteri başladığında ise eşeği her zamanki güzel şarkılar söylemek yerine sadece bir eşeğin çıkarabileceği sesleri çıkarmış. Oduncu kendisini şarlatanlıkla suçlayan izleyicilerin elinden canını zor kurtarmış. İşte o zaman bülbül ölünce büyünün bozulduğunu anlamış. Ben de senin bülbülündüm ve sen beni öldürdün, büyü de o yüzden bozuldu. Keşke güzel giysiler dikenden dostluk ipliğini koparmasaydın.”
Öyküyü dinleyince hemen çekip gitmiş terzi, çünkü söyleyecek bir sözü yokmuş….”

Bu güzel hikayenin arkasından bir şeyler yazmaya gerek yok sanırım. Hepimizin başına gelebilecek bir hikaye. Bülbülün ölmesine asla müsaade etmemeliyiz.

Dostluk ipimizin kopmaması dileğiyle….

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com


Arşiv

Kategorilere Göre Yazılar

Son Yazılar

Takvim

Ağustos 2019
P S Ç P C C P
« Kas    
 1234
567891011
12131415161718
19202122232425
262728293031  
Reklamlar