Tülay Bilin-ce

Archive for the ‘Kendine Güven’ Category

DIŞ GÖRÜNÜŞ MÜ YOKSA FİKİRLER Mİ?

Ewan 22 yaşına o sene basmıştı, kendinden emin çok zeki ve çok çekici bir genç adam olmanın asaletini taşıyordu. 10 gün sonra Kore’deki bir savaşa katılmak üzere İngiltere’den ayrılacaktı, hiçbir şeyden korkmuyordu ama duygusallığı nedeniyle, ülkesinden ayrılma fikri zor geliyordu ona. Ağır adımlarla büyük kütüphaneden içeriye girdi, bir kitap alıp oturdu ve okumaya koyuldu. Gerçekten de çok güzel temalara değinmiş etkileyici bir kitaptı elindeki, ama daha da güzel olanı kitabı daha önce başkasının da okumuş ve bazı yerlere notlar almış olmasıydı. Okuyanın notlar aldığı bölümler Ewan’i da derinden etkiliyor, notları okudukça sarsılıyordu. Kim olabilirdi bu? Hemen kütüphane memuresine gitti ve daha önce kitabı okuyan kişinin kim olduğunu öğrendi. Holly adında bir kadındı, adresini aldı ve eve varır varmaz bir mektup yazdı:

‘Büyük Kütüphanede bir kitap okudum. Eklediğiniz notlar karşısında hayranlık duyduğumu belirtmeliyim. 10 gün sonra Kore’ye gidiyorum, sizi tanımak ve sizinle mektuplaşmak istiyorum. Cevabınızı sabırsızlıkla bekliyorum.’
Holly’den olumlu cevap geldi ve mektuplar ardı arkasına yazılmaya başlandı. Her yeni mektupta birbirlerinden biraz daha etkileniyor, yüreklerini birbirlerine biraz daha açıyorlardı. 2 sene bu şekilde geçip gitti. Ewan ve Holly birbirlerine belki binlerce mektup yazmış, her mektuptan ayrı tatlar almışlardı. Ewan’ın ülkeye geri dönme zamanı gelmişti, son mektubunda Holly’i görmek istediğini yazdı.
‘Ancak seni tanıyabilmem için bana bir resmini gönder lütfen’ diye ekledi. Holly buluşmayı kabul etti fakat resmi göndermedi.
‘Resmin ne önemi var ki? Bizi ilgilendiren kalplerimiz değil mi? Yakama kırmızı bir çiçek takacağım.’ dedi.
Günler birbirini kovaladı ve Ewan ülkeye döndü. Trenden indiği ilk anda gözleri Holly’i aradı. Bir müddet bakındı, sonra kalabalığın arasından şimdiye dek gördüğü en güzel kadın belirdi. Uzun boylu, çok güzel, uzun sarı saçlı, masmavi iri gözleri ve mavi elbisesiyle muhteşem bir kadındı. Kadına doğru bir adım attı, ama yakasında hiç bir şey yoktu. Kadın gözlerine baktı ve
‘Merhaba denizci, benimle gelmek ister misin?’ diye sordu.
Tam o sırada güzel kadının omzunun üzerinden, yakasında kırmızı çiçek olan kadını gördü. Kısa boylu, şişman sayılacak kiloda, gri kısa saçlı, tozlu uzun pardösüsü ve kalın bilekleriyle öylece duruyordu. Ewan şaşkındı, az önce hayatında gördüğü en güzel kadından bir teklif almıştı ancak karşısında da yüreğine aşık olduğu kadın duruyordu. Kendini toparladı ve yanından geçen dünyalar güzeli kadına aldırmadan ilerledi. Elinde Holly’le birbirlerini tanımalarını sağlayan kitap vardı. Elini uzattı, ‘Merhaba Holly’ dedi gözlerinin içi gülerek. ‘Pardon’ dedi kadın. ‘Ben Holly değilim. Az önce buradan geçen sarı saçlı mavi elbiseli bayan yakama bu çiçeği taktı ve bunun hayatının sınavı olduğunu söyledi. Sizi garın çıkışındaki cafe’de bekliyormuş.. .’
(Alıntıdır)

Dış görünüşün çok önemli olduğu bir çağda yaşıyoruz. Gerçekten çok önemli. Benim için de şıklık, temizlik ve zarafet önemli. Ancak eğer fikirler ile dış görünüş arasında bir tercih yapmak zorunda kalsam ben fikirleri tercih ederim. Dış görünüşü 30 dakika içinde değiştirme şansımız var. Ama fikirlerin yaşama geçmesi yıllarla oluyor. Onların beyinde harmanlanması ve yaşam biçimine yansıması kolay değil. Edindiğimiz bilgilere kendi yorumumuzu katıyoruz. O yorumlar sayesinde hayatın içinde bir duruş biçimi elde ediyoruz. Yoksa sadece çok şık ve içi boş bir insan oluruz. Hikayede olduğu gibi Ewan kalbinin sesini dinledi ve doğruyu buldu.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Radyo programı yaptığım yıllarda özenle her hafta programımı kaçırmadan dinleyen ve mutlaka programıma bağlanıp düşüncelerini dile getiren bir dinleyicim vardı. Kendisi de kişisel gelişim ile yakından ilgiliydi. Her hafta yapıcı katkısı olurdu bana. Selahaddin Vatansever ismindeki bu dinleyicim bir gün bana kendi çıkardığı bazı notları vermişti. Bugün onun bu yazısını sizinle paylaşmak istiyorum.

Hiç kendine sordun mu?

1- Kendime güveniyor muyum? Kararlı mıyım?
2- Topluluk önünde heyecanımı yenebilir miyim?
3- Herkesle başarılı bir iletişim kurabiliyor muyum?
4- Sesimi doğru, güçlü ve güzel kullanabiliyor muyum?
5- Güzel ve doğru yazabiliyor ve konuşabiliyor muyum?
6- Anlatımım ve duygularım yerli yerinde mi?
7- Dinleyebiliyor ve dinletebiliyor muyum?
8- Bedenimi ve hareketlerimi doğru kullanabiliyor muyum?
9- Göz temasım ve mimiklerim nasıl?
10- Heyecanlandırıyor, etkileyebiliyor ve ikna edebiliyor muyum?
11- Bir gurup önünde etkin bir konuşma yapabilir miyim?
12- Her zaman ve her yerde doğaçlama konuşabilir miyim?
13- Kaç melekeyi bir anda kullanabilirim?
14- Yapıcı bir eleştiride bulunabilir miyim?
15- Duygu ve düşüncelerimi kısa, anlaşılabilir, net ve özlü bir biçimde aktarabilir miyim?
16- Ne kadar dikkatliyim?
17- Ne kadar doğalım?
18- Zamanı ekonomik kullanabiliyor muyum?
19- Ve kendimle ne kadar barışığım?

İnsan kendine bu soruları sorduğunda kendini de tanımış olur. Daha önceki yazılarımdan birinde ‘Ben Kimim?’ başlıklı bir yazı yazmıştım. Orada da kişinin kendini tanıması için hazırlanmış güzel sorular vardı. Kendimi bulmada bana çok yardımcı olmuştu. Umarım size de faydalı olur.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Size bu hafta Vatan gazetesi yazarı Okey Gönensin’in köşesinde yazdığı bir yazıyı aktarmak istiyorum. Umarım beğenirsiniz:

Dervişin biri, uzun ve yorucu bir yolculuktan sonra bir köye varır. Karşılaştığı köylülere kendisine yemek ve yatak verecek biri olup olmadığını sorar. Köylüler dervişe kendilerinin fakir ve evlerinin de küçük olduğunu söyleyip onu Şakir diye birinin çiftliğine gönderirler. Derviş yola koyulur. Yolda rastladığı köylülerin anlattıklarından, Şakir’in bölgenin en zengin kişilerinden olduğunu anlar. Bölgedeki ikinci zengin ise Haddad adında bir başka çiftlik sahibidir.

Derviş, Şakir’in çiftliğinde çok iyi karşılanır. Yer içer, dinlenir. Şakir de ailesi de hem misafirperver hem gönlü geniş kişilerdir. Yola çıkma zamanı gelir, derviş Şakir’e teşekkür ederken, “Böyle zengin biri olduğun için hep şükret”der.

Şakir şöyle cevap verir;

“Hiçbir şey oldu gibi kalmaz, bazen görünen gerçeğin kendisi değildir. Bu da geçer.”

Derviş yol boyunca bu söz üzerine uzun uzun düşünür. Aradan birkaç yıl geçmiş, dervişin yolu yine aynı bölgeye düşmüştür. Şakir’i hatırlar, uğramaya karar verir. Rastladığı köylülere Şakir’i sorar: “Haaaa o Şakir mi”der köylüler, “O iyice fakirledi, şimdi Haddad’ın yanında çalışıyor.”

Derviş hemen Haddad’ın çiftliğine gider, Şakir’i bulur. Eski dostu yaşlanmıştır, üzerinde eski püskü giysiler vardır. Üç yıl önceki bir selde sığırları telef olmuş, evi yıkılmıştır. Toprakları da işlenemez hale geldiği için çaresiz, selden hiç zarar görmemiş ve biraz daha zenginleşmiş Haddad’ın yanında çalışmaya başlamıştır. Şakir ve ailesi üç yıldır Haddad’ın hizmetkarıdır.

Şakir bu kez dervişi son derece mütevazı olan evinde misafir eder. Kıt kanaat yemeğini onunla paylaşır. Vedalaşırlarken derviş Şakir’e olup bitenlere çok üzüldüğünü söyler ve Şakir’den şu cevabı alır: “Üzülme…unutma bu da geçer”.

Yedi yıl sonra dervişin yolu yine aynı bölgeye düşer ve büyük bir şaşkınlık içerisinde olanı biteni öğrenir. Haddad birkaç yıl önce ölmüş, ailesi olmadığı için de bütün varını yoğunu en sadık hizmetkarı ve eski dostu Şakir’e bırakmıştır. Şakir Haddad’ın konağında oturmaktadır, geniş arazileri ve binlerce sığırıyla yine yörenin en zengini olmuştur.

Derviş eski dostunu iyi gördüğü için ne kadar sevindiğini söyler ve yine aynı cevabı alır; “Bu da geçer”.

Birkaç yıl geçmiş derviş yine Şakir’e uğramak istemiştir. Ona bir tepeyi gösterirler. Tepede Şakir’in mezarı vardır ve taşında şu yazılıdır: “Bu da geçer”

Derviş ölümün nesi geçer diye düşünür ve gider. Ertesi yıl Şakir’in mezarını ziyaret etmek için geri döner, ama ortada mezar filan yoktur. Büyük bir sel gelmiş bütün mezarı savurmuş, Şakir’den geriye hiçbir kalmamıştır.

O yıllarda ülkenin sultanı, kendisi için çok farklı bir yüzük yapılmasını ister. Öyle bir yüzük olmalıdır ki sultan mutsuz olduğunda umudunu tazelemeli, mutlu olduğunda ise kendisini tembelliğe kaptırmasına izin vermemelidir. Hiç kimse sultanı tatmin edecek böyle bir yüzüğü yapamaz. Bir gün sultanın adamları bu bilge dervişi bulur. Yardımını isterler. Sultan yüzük işine takmıştır. Derviş, sultanın kuyucusuna hitaben bir mektup yazıp verir.

Kısa bir süre sonra yüzük sultana sunulur. Sultan önce bir şey anlamaz, çünkü son derece sade bir yüzüktur bu. Derken yüzüğün üzerindeki yazıya gözü takılır. Biraz düşünür ve yüzüne büyük bir mutluluk ışığı yayılır. Yüzüğün üzerinde “Bu da geçer” yazmaktadır.

Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Etiketler: , ,

Geçen haftaki yazımı bitirirken bu hafta ne yazacağımı son satırlarda belirtmiştim. Size hatırlatma yapmak için geçen haftaki yazımın son paragraflarından başlamak istiyorum.

“Yeni gençlere bakıyorum daha yirmili yaşlarda çalıştığı büyük bir holdingden istifa edebiliyor. Kendilerine öylesine güvenleri var ki ben master yapmaya gidiyorum ya da yurt dışına gidiyorum diyebiliyor. Nasıl olsa masterını bitirdikten sonra daha kuvvetli geri geldiği zaman holdingin kendisini alacağını biliyor. Üç dört aylığına yurt dışına lisan öğrenmeye gidiyor ve istifa ediyor. İşini kaybetmeyi göze alıyor. Çünkü daha kuvvetli olarak geri geleceğini biliyor. Aslında vazgeçilmez olduğunu biliyor. Bu kendine güven nereden geliyor derseniz şöyle ifade edebilirim: BİLGİDEN.
Yıllarca İnsan Kaynakları Müdürlüğü yapmış biri olarak şunu da ifade etmek istiyorum üniversite mezunu olmak bu çağda gerekli ama yeterli değil. Bir iş yerinin sizi seçmesi için bir konuda daha çok bilgi sahibi olmanız gerekli.
Öyle iseniz iş bulmanız daha kolay, hatta siz seçim yaparsınız. Eğer üniversite mezunuyum, master yaptım ve lisanım da var ama iş bulamıyorum diyorsanız nedenlerini önümüzdeki hafta yazmaya devam edeceğim.”

İşte geçen haftaki yazımı böyle bitirmiştim. Ama bilgi kadar önemli olan başka unsurlar daha var. Beden dili ve dış görünüş bilgi kadar önemlidir. Bununla ilgili yazdığım bir başka yazımdan burada alıntı yapmak istiyorum:

İş görüşmelerine giderken kıyafete çok özen gösterilmeli. Yani kapıdan içeriye girerken sizin için kararın çoğu verişmiş oluyor. Eğer o görev için beden diliniz iyi değilse o işi baştan kaybediyorsunuz. Çünkü kapıdan içeriye giriş çok önemlidir. Kendine güvenli bir duruş sizi ele verir. Hele bir de el sıkışınız. “Merhaba” deyişiniz. Eğer el sıkışırken karşınızdaki kişinin ellerini parmaklarınızın ucu ile tutarsanız karşınızdakine güven vermezsiniz. Tokalaşırken karşınızdakinin elini avucunuzun içine alıp kavramalısınız. Ondan sonra kuvvetli bir sıkış gereklidir. Ama sakın karşı taraf şimdi elimi nasıl kurtaracağım diye endişelenmesin 🙂 El sıkışmasını yaparken karşınızdakinin gözlerine bakıp “Merhaba” demelisiniz.

İş görüşmelerine giderken erkeklerin mutlaka takım elbise ile gitmesi gereklidir. Kadınların ise ceketleri olmalıdır. Bu kıyafetlerin koyu renk olmasına özen gösterilmeli. Kot pantolon ile gidilen iş görüşmesi karar aşamasında yetkiliyi olumsuz etkiler. Saçların çok düzgün taranmış, traş olunmuş, bayanların biraz makyaj yapmalarında hiçbir mahsur yoktur.

Kapıdan içeriye girmeyi iyi bir şekilde geçtik diyelim. İkinci önemli sorun ses tonu. Yani kendinizi anlatış biçiminiz. Kendinizi anlatırken anlattıklarınıza inandığınız sesinizden belli olmalı. Bazen insan yapmayı çok istediği bir hedefini söylerken sesinin tonu ben bunu asla başaramam der gibi güvensizdir. Ses tonu insanı ele verir. Kendinizi ifade ederken karşınızdaki yetkilinin aklından şu cümleler geçmektedir, “Bu kişiyi hangi özelliğinden dolayı işe almalıyım?”

Yetkili bu sorunun cevabını aramaktadır. Şimdi sıra neler yaptığınıza geldi. Hangi okulu bitirdiniz? Yetkinliklerinizi nelerdir? Yabancı lisanınız var mı? Daha önceki iş hayatınızdaki tecrübeniz yeterli mi? İş görüşmesinin tüm safhaları önemlidir. Ama inanın bazen yetkinlikleri iyi olduğu halde kendine güvensizliği ve dış görünüşündeki özensizliği yüzünden işe almamışımdır. Bazen de kişinin tecrübesi olmadığı halde, beden dili ve kendini ifade ediş biçimi, öylesine güven veriyor ki ben o kişiyi işe almışımdır. Çok da başarılı olmuştur.

İş görüşmelerinde kendine güven, lisan bilmek ve üniversite mezunu olmak kadar önemlidir.
Başarılar diliyorum.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

25 yıl Hürriyet Gazetesi’nde çalıştım. Sonuçta mutlu bir çalışma hayatım oldu. O yıllarda çevremdeki herkes çok mutluydu. Çok kişiyle hala görüşüyoruz. Hep eski yılları konuşuyoruz. O zamanlar istifa edip gidene pek rastlamazdık. Ya evlenir ya da emekli olurdu. Yani başka işe geçmek istiyorum ben bu işi beğenmiyorum diye istifa edeni hiç görmedim. Aman iyi bir işim var diye dört elle sarılırdık. Kapıdaki güvenlikçisinden tut, müdürüne kadar herkes zevkle çalışırdı. Gözü başka şirketlerde olmazdı. Bu iyi bir şey mi? O günkü şartlar gereği böyleydi. Büyük şirkette çalışmanın güvencesi ile mutluyduk. Arkamızda dev gibi bir holding olması insana güven veriyordu. Nerede çalışıyorsun dedikleri zaman Hürriyet Gazetesi deyince bütün kapılar açılıyordu. Ben tek başına bir şey halledemeyince Hürriyet’in adını kullanıyordum.

Yeni gençlere bakıyorum daha yirmili yaşlarda çalıştığı büyük bir holdingden istifa edebiliyor. Kendilerine öylesine güvenleri var ki ben master yapmaya gidiyorum ya da yurt dışına gidiyorum diyebiliyor. Nasıl olsa master’ını bitirdikten sonra daha kuvvetli geri geldiği zaman holdingin kendisini alacağını biliyor. Üç dört aylığına yurt dışına lisan öğrenmeye gidiyor ve istifa ediyor. İşini kaybetmeyi göze alıyor. Çünkü daha kuvvetli olarak geri geleceğini biliyor. Aslında vazgeçilmez olduğunu biliyor. Bu kendine güven nerden geliyor derseniz şöyle ifade edebilirim: BİLGİDEN

Yıllarca İnsan Kaynakları Müdürlüğü yapmış biri olarak şunu da ifade etmek istiyorum üniversite mezunu olmak bu çağda gerekli ama yeterli değil. Bir iş yerinin sizi seçmesi için bir konuda daha çok bilgi sahibi olmanız gerekli.
Öyle iseniz iş bulmanız daha kolay, hatta siz seçim yaparsınız.

Eğer üniversite mezunuyum, master yaptım ve lisanım da var ama iş bulamıyorum diyorsanız nedenlerini önümüzdeki hafta yazmaya devam edeceğim.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

2 Haziran 2008 tarihli Hürriyet Gazetesi’nde Ayşe Arman’ın bir röportajını okudum. Prederic Beigbeider’in son romanı (Pardon Nasıl Yardımcı Olabilirim?) üzerine bir sohbetdi. Roman Moskova’da geçiyor. Kitapta Rus kadınlarını anlatıyor. Yazar özellikle Rus kadınlarını anlatırken aslında erkeklerin ne istediklerini anlatıyor.

Ayşe Arman; “Rus kadınları neden farklı?” diye soruyor:
– Rus kadınları farklılar. Mesele sadece güzellik değil; özgür ve güçlü kadınlar. Ama sanki öyle değillermiş gibi davranıyorlar. Biz salak erkekler de “Aman Allah’ım bu olağanüstü kadının sahibi benim, kontrol bende!” zannediyoruz. Onlar, buna müsaade ediyor. Sır burada.

Ayşe Arman soruyor; “Ya Avrupalı kadınlar?”
– Fransız kadınları bile seksapellerini unuttular. Artık aktif iş kadınları gibi giyiniyorlar. Oysa Ruslar, her zaman seksi ve kadınsılar. Biraz rüküşler ama olsun. Erkekleri şaşırtmanın, aptala çevirmenin yollarından biridir seksapel. Ama kadınlar, feminizm yüzünden bu silahlarını kullanmaz oldular. Oysa, kötü bir şey değil ki kadının seksi olması. Yazık.”

Bu yazıyı Hürriyet’te okuyunca 2006 yılında yazdığım bir yazı geldi aklıma. Yazının başlığı: SADECE AKILLI KADIN OLMAK İSTEMİYORUM. O yazıdan biraz alıntı yapmak istiyorum ama yazının tamamını okumak isterseniz eski yazılar bölümünden bulabilirsiniz:

Çocukluğumdan beri duyduğum bir tanım var; Aptal sarışın! Bu tanıma uyan bir kadın olmayı asla düşünmedim ve hayatım boyunda da olmama mücadelesi verdim. Tabii bu mücadeleyi o kadar abarttım ki; akıllı görüneceğim diye kadınlığımı unuttum. Çok süslü bir kadın olmak boş kafalı ile eş anlamlıydı. Ne kadar sade ne kadar erkeksi görünürsen o kadar akıllı göründüğün zannedilirdi. Bizim jenarasyondaki kadınlarla yaptığımız sohbetlerde erkeklere çok kızardık. Çünkü erkekler o APTAL SARIŞIN dediğimiz kadınların peşinden koşardı. Ve biz bunu hiç anlayamazdık. O erkekler ki eğitimli ve kariyer sahibi erkeklerdi. O dönemdeki erkekler akıllı kadından kaçarlardı. Biz de onları kendilerine güvenleri yok diye yorumlardık. Hep “ERKEKLER BİZİ KALDIRAMIYOR, BİZİ TAŞIYACAK ERKEK BULAMAMAKTAN” şikayet ederdik. Ve gerçek de böyleydi çoğu için.

Ama artık her şey değişti. Bütün erkekler akıllı kadın istiyor ve akıllı kadınlarla birlikte olmaktan korkmuyorlar. Neden mi dersiniz?

Çünkü biz kadınlar değiştik. Aptal sarışının, aptalını attık ama sarışın kısmını aldık. Üstüne aklımızı koyduk. Akıllı ve sarışın ile yeni bir kadın tipi yarattık. Yani artık kadınlar çok akıllı ama bunu göstereceğim diye çaba sarfetmek yerine sarışın kısmını kullanıyor. Sarışın kısmı demek bakımlı, şık, kadınsı ve seksi..

Neden yıllarca akıllı görünmenin erkeksi görünmeyle eş değer olduğunu sandık? Bunu da çok düşündüm. Bunun altında yatan neden ise; “Hafif kadın” damgası yememek için. Yani ahlaki değerlerimiz. Eğer çok süslenirsem ya karşımdaki erkek beni her an her şeye müsait sanırsa korkusunu yaşadık. Ahlaki değerlerimiz tabii ki önemli. Ama eğer biraz kadınsı görününce, ben ahlaki değerlerimi kaybedebiliyorsam zaten o zaman kişiliğimde bir değişme oluyor demektir ki o da bir seçimdir. Benim ilkelerim var, ahlaki değerlerimin sınırlarını ben belirleyebilirim.

Kimsenin bizi hafif bir kadın olarak görmemesi için kendimizi kapatmak yerine bunu iletişim yoluyla anlatmalıyız.. Bakın biz kafası çalışan, okuyan, çevresinde neler olup bittiği ile ilgilenen, kariyer sahibi, toplumda her zaman söyleyecek sözü olan, kendine saygısı olan, çevresine saygısı olan, bir toplulukta gündemi değiştirecek ve idare edecek kadar bilgisine güvenen ve özgüveni olan biriysek neden kadınsı olmaktan korkalım ki. İşte erkeklerin de istediği bu zaten: Akıllı ve kadınsı.

Akıllı, kültürlü, bakımlı ve seksi kadını taşıyan erkek olgundur. Bu olgunluk aklını iyi kullanmasından ileri gelir. Eğer erkeğiniz sizin bakımlı ve seksi olmanızı istemiyorsa onlara küçük bir oyun oynayabilirsiniz 🙂

“Sokakta dolaşırken yanıma pasaklı, pejmürde görünüşlü, muhtemelen evsiz bir bayan yaklaştı ve akşam yemeği için birkaç lira vermemi istedi. Cüzdanımdan 10 lira çıkardım ve sordum;
– Eğer bu parayı sana verirsem, bununla akşam yemeği yerine bir şarap almaz mısın?
– Hayır, yıllar önce içkiyi bıraktım diye cevap verdi evsiz bayan.
– Bu parayla yiyecek almak yerine alışverişe gitmez misin diye sordum.
– Hayır, alışveriş için boş zamanım yok diye cevap verdi evsiz bayan.
– Bütün zamanımı hayatta kalmak için harcamalıyım.
– Bu parayı yiyecek almak yerine güzellik salonunda da mı harcamazsın diye sordum.
– Deli misin, 20 yıldır saçlarımı yaptırmıyorum.
– Pekala, sana bu parayı vermeyeceğim. Onun yerine seni, kocam ve benimle beraber akşam yemeğine restorana götüreceğim.
Evsiz bayan çok şaşırdı:
– Bunu yaptığın için kocan sana kızmayacak mı? Çok kirliyim ve muhtemelen iğrenç kokuyorum.
– Sorun değil. Önemli olan kocamın, alışverişten, kuaförden ve şaraptan vazgeçen kadınların neye benzeyeceğini görmesi.”

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Bu hafta size bana gelen bir maili yazmak istiyorum. Ona cevap verirken de çalışanların işten çıkış karşısındaki haklarını da yazmış olacağım.

“Merhaba Tülay Hanım;
Bölgemizde HES (Hidroelektrik Santralleri)’lerde istihdam edilmek üzere kontrolörlük yapmak için teklif aldım. Bölgede 100’e yakın proje vardı. Zorlu bir süreçten sonra işe başladım. İşe başladığımdan itibaren şartların bir kaçı hiç uygulanmadı. 11 ay boyunca hep sabrettim. Hep özverili çalışmanın sonucunda proje bitti. İşletmeye geçeceği sırada birden şirkette yeni gelen elemanlarla sözlü tartışmalar oldu. 2,5 ay sonda da çıkışım verildi. Ancak hiçbir surette açıklama yapılmadı. Ankara’dan istendi demekle yetinildi. Elbette ki nedenini öğrenmek istiyorum. Siz bu konuda neler söyleyebilirsiniz?”

Arkadaşımızın başına gelen olay hepinizin başına gelmiş veya gelecek olabilir. Onun için genel olarak haklarınızı yazmak istiyorum.

Eğer bir iş yeri sizi proje bazında işe alırsa, proje sonunda hiçbir tazminat ödemeden iş akdinizi feshedebilir. Çünkü işe alırken size sözleşme yapmak zorunda. Bu sözleşmeye belirli süreli iş akdi denir ve projeye işin bitiş tarihi mutlaka yazılır. Dolayısıyla sözleşme bitiş tarihinde hiçbir alacak verecek olmadan ve neden göstermeden işveren işçiyi işten çıkartabilir. Bu, kanun gereğidir.

Eğer işveren size belirli süreli iş sözleşme yapmadıysa, yani sözleşmenin bitiş tarihi yazılı değilse ve işten çıkarırsa; tazminat alabilmeniz için öncelikle 12 aylık süreyi tamamlamış olmanız gerekir. 11 aylık çalışmalarda tazminat ödenmez. 12 aylık süreyi tamamlayıp tazminata hak kazandığınızı düşünelim, sizi işten çıkartırken mutlaka nedenini söylemek zorundadır. Bunu yazılı olarak bildirmek zorundadır. Eğer kişi arkadaşları ile bir tartışmaya katıldığı için işten çıkarılıyorsa hemen tutanak yapılır ve kanun maddesi belirtilerek bu nedenden kusurlu çıkış yapıldı denir. Arkadaşın çıkışı bu olaydan 2,5 ay sonra yapıldığına göre çıkış nedeni bu tartışma değil. O zaman işveren çıkış nedeni göstermek zorundadır.

Bütün bunları yerine getirmeyen işveren hakkında işçi derhal mahkemeye başvurabilir. Bu konulara iş mahkemeleri bakmaktadır. Eğer haklıysanız bütün haklarınızı alabilir, ayrıca tazminat bile alabilirsiniz.

Yasalar işverene olduğu kadar işçiyi de korumaktadır. Yeter ki haklarınızı biliniz.
İyi çalışmalar diliyorum.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Her zaman yaptığımı yaptım yine. Geçen haftadan bu haftaki yazımı hazırlamıştım. Henüz yazmamıştım ama aklımda yazılmıştı bile. Ama yeni bir yazı ile karşınızdayım. Bu akşam bir film seyrettim ve size başka bir konu yazmaya karar verdim: Cinsellik

Cinsellik ülkemizde tabudur. Çocukluğumuzdan beri ayıp diye büyütüldük. Ailece film seyretsek öpüşme sahnelerinde hepimiz önümüze bakardık. Ya da büyüklerimiz hadi siz yatağa bakalım diye bizi kovalarlardı. Kızların evlenme yaşı geldi artık diye evlendirilirdi. Yaşının gelmesi ne demekse? Evde kalacak diye ödleri kopardı. Kızların da ödü kopardı. Yani cinselliği yaşama yaşı geldi. Aman bir kazaya uğramadan evlendirelim gitsin. Gerisini kocası düşünsün gibi…Zavallı kocası farklı bir durumda mı sanki. Onun için ülkemizde bir sürü cinayetler oluyor. Temelinde hep yaşanmamış cinsellik yatıyor. Daha yakın zamanda bir şoför Yunanistan’dan gelen bir sanatçıya nasıl tecavüz edip öldürdü. Tabularımızı kıramadığımız için en kolay yol öldürmek oluyor.

Oysaki batı toplumlarında arkadaşlık teklif ediliyor. Kabul ederse birlikte olunuyor, etmezse teşekkür ediliyor. Israr yok. Arkadaşlığın sonu evliliğe gidebilir. Onlar için de aile kavramı önemli. Çocuklarına çok önem veriyorlar. Büyütüyorlar sonra kendi ayakları üstünde durması için serbest bırakıyorlar.

Neden bizde her şey tersine oluyor. Çünkü toplum olarak kendimize güvenimiz yok. Eğitimsizlik güven kaybı yapıyor. Eğitim ailede başlıyor sonra da öğretim ile devam ediyor. Ne eğitim tek başına yeterli ne de öğretim. İkisinin de olması gerekli. Biliyorsunuz eğitim demek hayatın içindeki öğrenmeler (aile içi ve toplum eğitimi) öğretim demek okul hayatının getirdikleridir.

Özgür insanlar görmek istiyorum. Kararlarını özgür iradesi ile verebilen. Hayatı yaşamasını bilen. Çağa ayak uydurabilen. Eski çağların geleneklerine bağlı yaşamayan, bugünü yaşayan gençler görmek istiyorum. Hiç kimse kendinden önceki neslin kurallarına göre yaşamamalı. Teknoloji çağında her şey çok çabuk eskiyor. Ama işe yaramayan kurallar bir türlü eskimiyor 😦

Geçen yıllarda televizyonda çok güzel bir margarin reklamı vardı. “Siz hala annenizin margarinini mi kullanıyorsunuz?” diye bir soru soruluyordu. Eğer annenizin margarinini kullanıyorsanız geri kalmışsınız çünkü yenisi çıktı demek istiyor. Bu büyüklerimize saygısızlık edelim, onlara asi gelelim ya da onları sevmeyelim demek değil. Aksine bunları mutlaka yerine getirelim. Sadece kendi çağımızı yaşayalım diyorum.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Size yazı yazarken bazen arşivimden faydalanıyorum. Anektotlar, fıkralar, kitaplar alıntılar ve atasözlerini kullanıyorum. Bazen de çevremden besleniyorum. Bunu neden yapıyorum? Çünkü hayat sadece okuyarak öğrenilmez. Yaşamak daha önemlidir. Ama o da tek başına yeterli değildir. Düşünün ki küçük bir çevrede yaşıyorsunuz. Ne göreceksiniz de öğreneceksiniz. Okumak yaşamayı destekleyen bir unsurdur…
Bu hafta size çevremde gördüğüm yani hayatın taa içinden bir olay anlatmak istiyorum. Zaten televizyon seyrederken gazete okurken insan davranışları konularını, nerde kişisel gelişim varsa bulup çıkarıyorum. Sonra da sizinle paylaşıyorum.

Anayasa Mahkemesinin AK partinin kapatılmadığını açıkladığı gündü. Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç kararı okudu. Sonra, haber spikeri yorumları anlatmaya başladı. Bir sürü milletvekili ile konuştu. Sıra vatandaşın yorumuna geldi. Sokak röportajları yapmak için muhabir almış mikrofonu eline çıkmış sokağa. Önüne gelene mikrofonu uzatıyor.

“AK parti kapatılmadı, ne diyorsunuz, memnun musunuz?” diye soruyor. Vatandaş kendi fikrini söylüyor. Kimi çok memnunum, kimisi memnun olmadım diyor. Çünkü herkesin bir fikri var. Özgür iradesi ile fikrini söylemesine kimse engel olamaz. Ama en sondaki röportaj beni şoke etti. Aslında bildiğim bir şeydi ama ne zamandır unutmuşum herhalde birden çok irkildim.

Muhabir, dükkanının önünde oturan bir esnafa mikrofonu uzattı. Tam köy kökenli bir karı koca kapının önünde oturuyor. Adama aynı soruyu sordu;
“AK kapatılmadı ne diyorsunuz?”

Adam fikrini söyledi. Sonra mikrofonu kadına uzattı. “Siz ne diyorsunuz?” dedi.

Kadın şöyle ifade etti;

“Benim fikrim yoktur, beyim ne diyorsa odur.” Kocası da bu durumu onayladı.

Birden bire gerçekler içinde kalmak insanı bazen üzüyor. Ülkemdeki kadınlar hala nerelerde. Bir konuda fikri olmadığı gibi varsa da söyleyemiyor. Ne acı değil mi?
Gençler size sesleniyorum. Toplumu ilgilendiren konularda bir fikriniz olsun. Bakın bilginiz olsun demiyorum. Olsa iyi olur tabii. Ama en azından fikriniz olursa iki laf söyleyebilir ya da karşı tarafın ne söylediğini anlayabilirsiniz. Lütfen çevrenizdeki kadınları yüreklendirin. En yakınınızdaki annenizden başlayın. Kız kardeşinize sorun “Bu konudaki fikrin nedir” deyin. Her konuda fikirlerini söylemesi için onu yüreklendirin. Özgür iradesini kullanmasını ona öğretin.

Bunu yapmak hepimizin görevi olmalı. Herkes elinden geldiğince çalışmalı diye düşünüyorum.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Geçen haftaki yazımın içinde yazmamı istediğiniz konu hakkında bana mail atabilirsiniz diye yazmıştım. Bu hafta çok fazla mail geldi. İki kişinin mailindeki konu aynı olduğundan burada ikisine de cevap vermek istiyorum.

İkisinin de sorusu iş görüşmeleri ile ilgili. Sordukları sorularla ilgili araştırma yapmama gerek yok çünkü yıllarca insan kaynakları müdürlüğü yaptım. Onların dertlerini çok iyi biliyorum. Gençler üniversiteyi bitiriyor donanımlı bir şekilde iş aramaya başlıyorlar. Birçok yere başvuruda bulunuyorlar. Görüştükleri insan kaynakları müdürleri görüşmeden sonra “Biz sizi ararız” deyip uğurluyorlar.

Özellikle büyük işyerlerinde iş görüşmelerini işe alım müdürleri yapıyor. Psikolojik testler uyguluyorlar. Birkaç görüşme yapanlar bile var. Hatta bazen birkaç müdür birlikte görüşme bile yapıyorlar. Tabii bu tarz en sağlıklı olan şeklidir. Ama bazı iş yerlerinde bir kişi görüşüyor. Sözüm tüm insan kaynakları müdürlerini kapsamıyor. Ama bazen yanlış değerlendirme yaptıkları da oluyor.

İnsan kaynakları müdürü olmak için çok iyi eğitim almış olabilir ama hayat eğitimi olmayınca sonuçta işe başvuran zarar görüyor. İnsan kaynakları müdürü kişiye objektif bakamıyor. Hatta işe başvuran kişinin kendisinden daha eğitimli olması bile onu rahatsız ediyor. Ya da görüşmeye gelen kişinin iyi giyimli olması, kendine güveni olması işe alınmama sebebi olabiliyor. O iş yerinin kapasitesi iyi giyimli ve çok eğitimli bir elemanı kaldıramıyor. O iş yeri için fazla gelebiliyor.

Bazen de şöyle oluyor iş görüşmesi yaptığı elemanı insan kaynakları müdürü çok beğeniyor, ancak birlikte çalışacakları müdür elemanı beğenmiyor. Yukarıda saydığım nedenlerden dolayı elemanı işe almak istemiyor. Bunu itiraf etmek çok zor olduğu için “Biz sizi ararız” cümlesinin arkasına saklanıyor. Bütün bunların nedeni eğitimsizlikten kaynaklanıyor. Kendine güven eksikliğinden kaynaklanıyor.

Bunları rahatlıkla yazıyorum çünkü bu yazdıklarımın hepsini yaşadım. Ama genellemek istemiyorum. İş görüşmelerini süper değerlendirenler de var, değerlendiremeyenler de var. 6 aydır iş arayan bir arkadaşımın başından geçenleri dinlemek bile bu yazıyı yazmama yeter, kaldı ki ben de bütün bunları yaşadım. Bence iş görüşmelerinin sonunda kişinin neden işe alınmadığını açıkça ifade etmek gerekiyor. Çünkü gençler neden işe alınmadıklarını bilirlerse daha başarılı olurlar.

Bir arkadaşım bir gün telefon etti, “Tülay bir arkadaşımın kızını sana yollamak istiyorum. Eğer ona vereceğin bir iş olursa çok memnun olurum.” dedi. Genç kız geldi. Uzun uzun konuştuk ama işe almadım. Ertesi gün arkadaşım teşekkür etmek için aradı. Ben kusura bakma işe alamadım derken neden teşekkür ettiğini şöyle ifade etti;
“Tülay’cığım kızı işe almamışsın ama ona öyle bir kariyer hedefi çizmişsin ki, bana geldiğinde çok mutluydu. Artık ne yapacağımı biliyorum dedi. Onun için sana çok teşekkür ederim” dedi. Oysaki bu benim her zaman yaptığım bir işti. İşe almasam bile nedenlerini anlatıyordum.

Diğer bir okuyucum da 30 yaşında olduğu için iş bulamadığını ve buna çok üzüldüğünü yazmış. Bence 30 yaş iş hayatı için en güzel yaştır. Okuldan mezun olup ilk işe başlayan kişiye acemi gözüyle bakılır. Ama 30 yaşında tecrübe edinmenin ilk yıllarıdır. Sevgili okurum lütfen moralini bozma. Bazı talihsiz iş görüşmeleri yaşamış olabilirsin. Yukarıda saydığım bazı nedenlerden dolayı belki söyleyememiş, yaşı bahane etmiş olabilir.

İnsan kaynakları müdürleri bana kızmasınlar lütfen. Her mesleğin içinde çok iyiler olduğu gibi henüz tecrübe edinememiş olanlar da var. Ben de insan kaynakları müdürlüğü yapmış biri olarak gençlere bazı tiyolar vermek istedim. Bunları yazmayı görev biliyorum.

Yazmamı istediğiniz konuları bana mail yolu ile bildirirseniz memnun olurum.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Son zamanlarda yazılarımı okuyanların sayılarının çok arttığını düşünüyorum. Bu bir tahmin değil. Gelen mailler bile beni bu düşünceye itiyor. İnanılmaz çok mail alıyorum. Daha çok gençlerden mail geliyor. Hepsinin ortak bir noktası var, hayattan pek keyif alamamak. Çünkü hayatlarına bir yön verememekten şikayetçiler.

Bazen hepimiz yaparız. Çok şikayet ederiz. Ama çarenin bizde olduğunu bir türlü anlayamayız. Hep bahaneler buluruz. Hep başarısız olmamızın nedenleri var. Hep “AMA” larımız vardır. Oysaki çoğu kez çare biziz. Bunu size bir fıkra ile anlatmak istiyorum:

Tarlada çalışan 3 kişi öğle tatilinde yemeklerini birlikte yerlermiş. Eşlerinin hazırladığı yemekleri açarlarmış. 2 tane işçi torbalarını açtıkları zaman eşlerinin ne hazırladığını hayretle görür şöyle derlermiş;
– Aaa bugün eşim bana makarna koymuş.
– Aaa bugün eşim bana köfte koymuş vs.
Üçüncü işçi olan Temel de her gün torbasını açar dert yanarmış;
– Aaa eşim bugün yine bana peynirli sandviç koymuş.
Diğer iki arkadaşı Temel’in haline çok üzülürlermiş. Bir gün demişler ki;
– Temel, neden eşine söylemiyorsun ki, sana peynirli sandviç koymasın?
– Benim eşim yok ki, bu sandviçi her gün ben hazırlıyorum demiş.

Bu fıkrada olduğu gibi şikayet ettiğimiz koşulları biz hazırlıyoruz. Ya da çare bizim elimizde olduğu halde bir şey yapmıyor ama sürekli şikayet ediyoruz. Bunu zaman zaman hepimiz yapıyoruz. Çünkü şikayet etmek daha kolayımıza gidiyor.
Sevgiler
Tülay Bilin

tulayb18@gmail.com

Bu hafta gelen maillere genel bir cevap vermek istiyorum. Gençlerin ortak özelliklerinin bir tanesi, özgüven eksikliği. İkincisi de çevresindekilere “HAYIR” diyememe. Kızların yanında aşırı utangaç durmak gibi nedenler. Bu hafta gelen maillerin çoğu bu konu ile ilgiliydi. Onlara cevap verdim ama genel olarak tekrar yazarsam başkaları da faydalanır diye düşündüm.

Bugüne kadar okuduklarımdan çıkarttığım sonuca göre 3 tip insan vardır.

1-Bilmediklerini bilmeyenler;
Bu tip kişiler sadece bedensel yaşamlarını sürdürürler. Başımızın üstünde taşıdığımız o et parçasının bir çok becerisi olduğunu farkında olmayanlar. Sadece nefes alıp, yer, içer böylece ölmeden yaşarlar. Hiçbir şey bilmezler ama bunun farkında bile değillerdir. Ayrıca öğrenmek de istemezler. Leo Da Vinci bu kişiler için şöyle diyor; “Temel bedensel ihtiyaçlarını görmek için yaşayanlar.” Pascal ise; “Hiçbir şey bilmeyen cahiller” diyor.

2-Bilen ama uygulamayanlar;
Bu kişiler birçok konuda fikir sahibidir. Hatta okumayı bile severler. Ama okuduklarını hayatlarına geçirmedikleri için bilgiyi sadece süs gibi kullanırlar. Konfüçyüs’ün şu sözünü ilk okuduğumda ben bunun neresindeyim diye günlerce kendimi sorgulamıştım.

“ÖĞRENDİKLERİNİ İÇSELLEŞTİR, İÇSELLEŞTİRDİKLERİNİ ÖĞRET”
Bilgiler beynimize girer, orda harmanlanır ve çıkar. Eğer bilgileri harmanlamadan çıkarırsak kitap gibi konuşuruz. Bilgiler bize ait değildir. Eğer harmanladıktan sonra başkalarına aktarmazsak çatlarız.

3-Yeterli bilgiye sahip ve uygulayan dahiler;
Onlar bildiklerinin farkındadırlar. Okuduklarını hayatlarına geçirirler. Günden güne gelişirler. Bir gün önceyi beğenmezler. Hep ileri, hep ileri giderler. Onlar için öğrenme hayatlarının olmazsa olmazıdır. Okumadıkları gün yaşamadıklarını düşünürler.

Bu konuda Konfüçyüs’de çok düşünmüş ve düşüncelerini şöyle açıklamış;
Bildiğini bilenin, arkasından gidiniz
Bildiğini bilmeyeni, uyandırınız
Bilmediğini bilene öğretiniz
Bilmediğini bilmeyenden kaçınız

Bu yazım ile vermek istediğim mesaj şu; özgüven eksikliği, çevresine “HAYIR” diyememenin nedeni bilgi eksikliğinden gelir. Bazen de bildiğini bilmeme, bazen de bildiğini uygulamama. Her şeyin başı okumak ve çevreyi gözlemlemektir. Sadece okumak yeterli olmaz. Hayat sadece okuyarak öğrenilmez. Öğrendiklerini hayata geçirip yaşamak gerekiyor. Bildiklerini insanlarla paylaşmalısın, ki bu öğrenmenin bir yoludur. Başkalarından da bilgi almalısın.
En güzel alışveriş bilgi alışverişidir.
Tülay Bilin
Sevgiler


tulayb18@gmail.com

Eski yazılarımdan birinde “Kırılma Noktaları”nı anlatmıştım. Hatta bunu bir televizyon programında da anlatmıştım. İnsan bazen sıkılır. Bir türlü ilerleyemez. Enerjisi vardır ama ne yapacağını bilemez. Çünkü kendini tanımadığı için ne yapacağına bir türlü karar veremez. Hedeflerini belirleyemez. Yani Kırılma Noktası yaşar. Ya yerinde sayar ilerleyemez. Ya da bir çıkış yolu arar. İşte bu anda kişisel gelişim devreye girer.

Bana birçok kişi mail atıyor. “Ne yapacağımı bilmiyorum bana yardım edin” diyorlar. Ben de şöyle cevap veriyorum. Önce karar vermelisin. 3 tip yardım alabilirsin. Birincisi doktora gitmek ve ilaç kullanmak. İkincisi psikolojik yardım almak. Üçüncüsü de bir kişisel gelişim uzmanından yardım almak.

Kişisel gelişim uzmanı psikolojik yardım veremez. İlaç ise asla veremez. Ruh ve zihinsel sağlığı yerinde olan insanların yaşam kalitelerini yükseltmek için yol gösterir. Asla kişinin çocukluğuna inip yaşadığı travmaları belirlemek gibi bir misyona sahip değildir. Kişisel gelişim uzmanı geçmişle ilgilenmez. İleriye dönük hayatı ile ilgilenir. Bir kişisel gelişim uzmanı kişinin ileriye dönük hedeflerini belirlemesi için yardım eder. “Ben kimim?” sorusunun cevabını vermesi için ona sorular sorar. Potansiyelini ortaya çıkartmasına yardım eder. İçindeki cevheri çıkartmasını öğretir. Zamanı iyi kullanmasını öğretir. Motivasyonunu artırır. En önemlisi kendine güven sağlamanın yollarını gösterir. Bütün bunları öğrenmenin getirdiği faydaları anlatır. Kendine güven ve huzur duyacağını anlatır. Duyacağı güven ve huzur sayesinde hedeflerine ulaşmanın keyfini anlatır.

Ben kişisel gelişime çok inanan biriyim. Kişilerin öğretim hayatı üst düzeyde olabilir. Ama yaşamayı öğrenmek ve ondan keyif almayı bilmek için farklı bir eğitim gerektiğine inanlardanım. Yoksa üniversite hocalara kişisel gelişim dersi verebilir miydim? Kendi dallarında uzman olmuş bilim insanlarına ders vermek zor olurdu.

24 Ağustos 2008 tarihli Hürriyet Gazetesi’nde bir haber okudum. Bu düşüncelerimi doğrulayan bir yazıydı. Çok kısa olarak yazmak istiyorum:

PATRONLARIN YENİ GÖZDESİ KİŞİSEL GELİŞİM PROGRAMLARI
“İş dünyasında yeni trend kişisel gelişim programları oldu. MBA’den yabancı dil eğitimine, stresi yönetmekten topluluk önünde konuşma becerisine kadar her türlü kurs ve eğitim programını gündemlerine alan CEO ve patronlar, kişisel gelişimde birbirleriye yarışıyor. Eskiden sadece master ve MBA programlarına ilgi gösteren patronlar, artık vücut dili ve motivasyon kurslarından stresle mücadele ve iş-yaşam dengesine kadar geniş bir listeye sahipler.”
Sevgiler
Tülay Bilin

tulayb18@gmail.com

20 yıldan fazla bir zamandır kişisel gelişim ile ilgileniyorum. Her zaman şunu ifade ederim. Kendi üstümde denemediğim hiçbir davranışı başkasına önermem. Öncelikle kendim denerim yani hayatıma geçiririm sonra da başkalarına öneririm.

Bunu şunun için yazıyorum. İnsanların hayatlarında çok acı günler olabilir. En acısı da ölüm acısıdır. İnsanlar mutlaka acılarını yaşamalılar. Yani yaslarını tutmalılar. Acılarıyla yüzleşerek yani acının üstünü örtmeden yaşamalı. Ama yasını yaşamayı asla abartmamalı. Yaşadığın sorunların yoğunluğuna göre özellikle ölüm acısını bile abartmamak gerekli. Eğer makul bir zaman dilimi geçtiği halde hala yas tutuyorsan mutlaka bir doktora gitmelisin diye okumuştum. Bu okuduklarım büyük düşünürlerin yazdıkları ya da tıp doktorlarının önerileridir. Bunu uygulamaya hep çalıştım. Ama şimdiye kadar bu kadar canımı acıtan bir acı yaşamamıştım.

3 hafta önce annemi kaybettim. Acıların en büyüğünü yaşadım. Onun için 3 haftadır yazılarıma ara verdim. Kendimle baş başa kaldım ve acımı yaşadım. Yani 3 hafta yaşama ara verdim. Ama bu arada dünya durmadı, dönmeye devam etti. Yani her şeye rağmen hayat devam etti. Ben de acımı unutmak değil ama onunla birlikte yaşamayı öğrendim. Eğer bu zaman diliminde hayata dönemeseydim mutlaka profesyonel bir yardım almayı denerdim. Ama makul bir zaman diliminde hayata döndüm.

Benim de sizlere önerim problemleri büyütmeyin acıların en büyüğünü bile yaşamanın belirli bir zamanı var. Eğer bu acıdan kurtulamıyorsanız mutlaka profesyonel bir yardım almanızı öneririm.
Sevgiler
Tülay Bilin

tulayb18@gmail.com

Bu hafta bir arkadaşımdan güzel bir mail geldi. Harika bir filmin hikayesiydi. Ama hikayenin altında isim yazmıyordu. Kim kaleme almış bilmiyorum. Sizlere bu hikayeyi yazmadan önce internette bir araştırma yaptım ve buldum. Ahmet Altan Hürriyet Gazetesi’ndeki köşesinde yazmış. Frank Capra’nın “Bu muhteşem bir hayat” isimli filmi. Eski bir Amerikan filmi. Ahmet Altan filmi anlatmış ve sonra da kendi yorumunu yazmış. Ben yorum kısmını almadım. Sadece filmin hikayesini kendi yorumumla aktarmak istiyorum.

”Çocukluğundan beri bütün hayali dünyayı dolaşmaktı ama art arda gelen olaylar yüzünden kasabasını terk edememiş, sonunda babasının pek de parlak olmayan işini devralmak zorunda kalmıştı. Sevdiği bir karısı ve çocukları vardı. Ama işler iyi gitmiyordu. Borçlar birikmişti. Yaşadığı hayal kırıklığına bir de borçlar eklenince dayanacak gücü
kalmamıştı. Karlı bir gece arabasına binip, kasabanın biraz ötesinden akan nehrin kıyısındaki bara gidip iyice sarhoş olana kadar içtikten sonra kendini köprünün üzerinden atıvermişti.

Stewart sulara düşerken, karanlık göklerden gelen bir konuşma duyuldu. Tanrı, “ikinci sınıf meleklerden” birine görev veriyordu.

– Eğer bu ümitsiz adama yeniden yaşama isteği vermeyi başarırsan, ben de sana çok istediğin o iki kanadı verir, seni birinci sınıf melek yaparım.

Ve, yeryüzüne tonton, yaşlı bir adam kılığında “başarısız” bir melek düşüyordu. O güne dek bir türlü verilen görevleri doğru dürüst yerine getiremediği için istediği kanatlara kavuşamayan, kederli bir melekti bu. Görevi ise çok zordu.

Tümüyle çaresiz, borçlar içinde yüzen, hayallerini kaybetmiş, istediklerinden hiçbirine kavuşamamış, dünyayı gezmek isterken önemsiz bir kasabaya sıkışıp kalmış bir adama hayatı yeniden sevdirecek, onu intihardan vazgeçirecekti.

Melek yeryüzüne indiğinde, bir polis Stewart’ı sulardan çıkarıyordu. Onu, kendini sulara atmadan önce son içkisini içtiği bara götürüyordu ama orası şimdi çok değişikti. Serserilerin toplandığı, pis bir batakhane olmuştu. Kimse Stewart’ı tanımıyordu. Stewart kasabaya dönüyordu ama orada da eski dostları onun kim olduğunu bilmeyen gözlerle ona bakıyorlardı. Kasaba bakımsızdı, çirkindi, karanlıktı. Eski bir okul arkadaşı arka sokaklarda fahişelik yapıyordu.
Karısı ise bir kütüphanede çalışan zavallı bir yaşlı kızdı. O sulara atlamadan önce ünlü bir adam olarak dünyayı dolaşan erkek kardeşinin ise bir kilisenin bahçesinde mezarı duruyordu. Stewart, suya düşmesiyle çıkması arasında geçen bu beş dakikada her şeyin nasıl bu kadar değişebilmiş olduğunu anlayamadan etrafına bakarken “ikinci sınıf melek” yanına yaklaşıyordu. Ona anlatmaya başlıyordu.

– Sen hayatına son vermek istedin ya, ben daha iyisini yaptım, sen hiç bu dünyaya gelmemiş gibi oldun… Sen olmamış olsaydın ne olacaktı, gör…
Kardeşim ne zaman öldü, diye soruyordu Stewart.
– Sen dokuz yaşındayken o kuyuya düşmüştü ve sen onu kurtarmıştın… Ama ben senin doğumunu iptal edince ve sen hiç doğmayınca onu kurtaracak kimse de olmadı… O çocukken öldü.
– Peki sınıf arkadaşım ne zaman fahişe oldu?
– Bir gün o çok parasız kalmıştı, para bulabileceği hiçbir yer yoktu ve sen ona borç vermiştin… Ama sen olmayınca o gece kendini sattı ve sonra fahişe olarak kaldı.
– Kasaba niye böyle bakımsız ve korkunç gözüküyor?
– Çünkü sen babanın yerini aldıktan sonra insanlardan para toplayıp kooperatifler kurmuştun, binalar yapmıştın, kasaba gelişmişti… Sen hiç olmadığın için o kooperatif kurulmadı, o binalar yapılmadı, kasaba bakımsız kaldı, o inşaatta çalışıp para kazanan birçok insan para kazanamayıp serseri oldu.

Bütün seyircilerle birlikte Stewart da, bir insanın farkına varmadan ne kadar çok başka insanın hayatına değdiğini, o hayatları varlığıyla değiştirdiğini, en sıradan insanın bile bu hayatta tahmin edemeyeceği ölçüde önemi olduğunu görüyordu.

Stewart, o yaşlı ve tonton “ikinci sınıf” melek sayesinde bu gerçeği görünce intihar etmekten vazgeçiyordu. Kendisine o kadar manasız ve değersiz gözüken hayatının aslında birçok insan için ne kadar değerli olduğunu kavrıyordu. O intihar etmekten vazgeçince yeniden her şey eskisine dönüyordu. “Bu muhteşem bir hayat” isimli film, mutlu sonla biterken de gökyüzünde bir “çın” sesi duyuluyordu. Tonton meleğe, Tanrı çok arzuladığı kanatlarını veriyordu. “

Hepimiz bazen işe yaramadığımızı, bu dünyaya neden geldiğimizi düşünürüz. Zor anlar yaşarız. Hayat çok manasız gelir. Oysaki filmde olduğu gibi geri dönüp hayatımıza bir baksak, biz olmasak birçok şey şimdi olduğundan farklı olabilirdi. Birçok insanın hayatının değişmesine vesile olmuş olabiliriz. Tanrı hepimize bir görev vermiştir. Hayatta olmamızın bir anlamı vardır. Üstelik daha bitmemiş görevlerimiz olabilir. Son nefesimize kadar da hayatta görevlerimiz olduğunu unutmamalıyız. Bu hayatı sadece kendimiz için yaşamak bazen tatsız olabilir ama yaşamımızın anlamını bulursak hayat yaşamaya değer.
Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

“Bir kurbağa sürüsü ormanda ilerlerken, içlerinden ikisi bir çukura düşmüş. Diğer bütün kurbağalar çukurun etrafında toplanıp, çaresiz bir şekilde bakıyorlarmış.
Çukur bir hayli derin olduğundan düşen arkadaşlarının zıplayıp dışarı çıkması mümkün gözükmüyormuş.

Yukarıdaki kurbağalar, boşuna çabalamamalarını söylemişler arkadaşlarına;

-Çukur çok derin. Dışarı çıkmanız imkansız!

Ancak, çukura düşen kurbağalar onların söylediklerine aldırmayıp çukurdan çıkmak için mücadeleye devam etmişler. Yukarıdakiler ise hala boşuna çırpınıp durmamalarını, ölümün onlar için kurtuluş olduğunu söylüyorlarmış. Sonunda kurbağalardan birisi söylenenlerden etkilenmiş ve mücadeleyi bırakmış. Diğeri ise, çabalamaya devam etmiş. Yukarıdakiler de çırpınıp durarak daha çok acı çektiğini söylemeyi sürdürmüşler.

Ne var ki, çukurdaki kurbağa onlara hiç aldırmadan son bir hamle daha yapmış, bu kez daha yükseğe sıçramayı başarmış ve çukurdan çıkmış.
O kurbağa arkadaşlarının ümit kırıcı sözlerine hiç kulak asmamıştı…
Çünkü doğuştan sağırdı!”

Yeni bir işe başlamak istediğimizde çevremizde bazı kişiler hemen “yapamazsın, sakın başlama” derler. Eğer ortaya gerçekçi nedenler koyup da hayır diyorlarsa, o da bir görüştür saygı duyarım. Ama sadece kendi cesaretsizliğini sende görmek istiyorsa aman bu kişilere kulak asmayın. Kendinize inanın. İnanmak başarmanın yarısıdır.
Sevgiler
Tülay Bilin

tulayb18@gmail.com

Hayattaki en büyük zenginlik güven duyacağımız dostlarımız olması. Bence paradan daha önemli. Çünkü parayla her şeyi satın alabiliriz ama gerçek dost satın alamayız. Sizinle güven duymanın güzelliğini anlatan iki tane anektot paylaşmak istiyorum.

Bu yazı bana mail ile gelmişti. İşleyen sistemin tarih aralığını bilemiyorum ama hoş bir olay;

“İngiltere’de yargıçların maaşı yoktur. Onun yerine ihtiyaçları oldukça kullandıkları kredileri ve sınırsız çek defterleri vardır. İngiliz devleti hakimlerine o kadar güveniyordu yani. Bir gün hakimin biri bir bankaya gidip 1.000.000 poundluk bir çek bozdurmak istediğini söylemiş. Tabii ortalık birbirine girmiş. Banka yöneticileri en üst makamlardan onay almadan bu kadar parayı veremeyeceklerini söyleyip hemen İçişleri Bakanlığı, Adalet Bakanlığı ve Başbakanlık gibi yerlere telefon etmişler. Ancak aradıkları her yerden gelen cevap aynıymış: ÖDEYİN.

Gel gelelim bankada o kadar nakit yokmuş. Hakimden ertesi gün gelmesi rica edilmiş. Ertesi gün para bir bavul içinde hazırlanmış. Hakim gelip parayı almış. Aradan birkaç gün geçmiş. Hakim tekrar çıkagelmiş. Parayı bankaya geri vermek istiyormuş. Banka yönetimi hemen bakanlığı aramış. Derhal bakanlık müfettişleri devreye girmiş ve hakime hareketinin sebebi sorulmuş. Hakim; “Kraliçe’nin hükümeti bize gerçekten bu kadar güveniyor mu? Onu sınadım.” cevabını vermiş. Raporlar bakanlığa iletilmiş ve aynı gün hakim işinden azledilmiş. Adalet Bakanlığı hakime gönderdiği yazıda gerekçeyi şöyle açıklıyor: Kraliçe hükümetinin saygın bir hakimi, devletine güvenmiyor ve onu sınıyorsa, devlet ona asla güvenmez.”

Dostumuzdan böyle bir cevap alsak ne kadar mahcup oluruz değil mi? Gerçekten böyle bir dosta sahip olmak da harika bir duygu. Şimdi de başka bir güven duygusunu yaşayalım.

“Savaşın en kanlı günlerinden biriydi. Asker, en iyi arkadaşının az ilerde kanlar içinde yere düştüğünü gördü. İnsanın başını bir saniye bile siperin üzerinde tutamayacağı ateş yağmuru altındaydılar. Tam siperden dışarı doğru bir hamle yapacağı sırada, başka bir arkadaşı onu omzundan tutarak tekrar içeri çekti.
– Delirdin mi sen? Gitmeye değer mi? Baksana delik deşik olmuş. Büyük bir ihtimalle ölüştür. Artık onun için yapabileceğin bir şey yok. Boşuna kendi hayatını tehlikeye atma dedi.
Fakat asker onu dinlemedi ve kendisini siperden dışarıya attı. İnanılması güç bir mucize gerçekleşti. Asker, o korkunç ateş yağmuru altında arkadaşına ulaştı. Onu sırtına aldı ve koşa koşa geri döndü. Birlikte siperin içine yuvarlandılar. Fakat cesur asker yaralı arkadaşını kurtaramamıştı. Siperdeki diğer arkadaşı;
– Sana değmez demiştim. Hayatını boşu boşuna tehlikeye attın dedi.
– Değdi, dedi, gözleri dolarak, değdi…
– Nasıl değdi? Bu adam ölmüş görmüyor musun?
-Yine de değdi. Çünkü yanına ulaştığımda henüz sağdı. Onun son sözlerini duymak, dünyalara bedeldi benim için. Ve hıçkırarak arkadaşının son sözlerini tekrarladı;
-Geleceğini biliyordum….Geleceğini biliyordum…”

Çok şükür böyle dostlarım var. Darısı herkesin başına…..
Sevgiler
Tülay Bilin

tulayb18@gmail.com

İki tip insan olduğunu düşünüyorum. Birincisi bir şeyler yapmak için her şeyin dört dörtlük olmasını bekleyen grup. Bu gruptakiler bir iş yapmak için öncelikle kötü düşüncelerden arınmak, sağlıklı olmak, maddi sıkıntısı olmamak gibi şartlar öne sürer. Bunlar düzelmeden asla kendini bir işe veremez. Yaratıcı olmasından vazgeçtim kitap bile okuyamaz. Sürekli bir bahanesi vardır. Bu işler bitse yapacaktır ama şimdi bir türlü aklını veremiyordur.
Oysaki bir başka insan grubu daha vardır ki, her türlü zorluğa karşı inanılmaz yaratıcıdır. Topluma mal olmuş bu kişilerden örnekler vermek istiyorum.

Müjdat Gezen ne zaman televizyona çıksa spiker onu rahatlatmak için “Müjdat Bey merak etmeyin ambülans kapıda bekliyor. Rahat olun.” der. Kendisi de bu durumu açıklamaktan hiç çekinmez. Ruhi olarak evhamlı bir yapısı varmış. Korkuları çok fazla, hatta hayatının akışını etkileyecek boyutta. Düşünebiliyor musunuz bu kadar yoğun negatif duygular yaşayan birinin çok fazla yaratıcı olması. Müjdat Gezen, toplumda yaptığı iyi şeylerle isim yapmış saygın bir tiyatrocudur. Bir tiyatro okulu var. Bütün maddi imkanlarını bu okula koyarak öğrencilerin hiç ücret ödemeden okumalarını sağlıyor. Ayrıca tiyatrosu var. Ayrıca kitap yazıyor. Sağlıklı düşünemeyen birinin bunları yapması ne zor değil mi. Oysaki bütün zorluklar onun ruhunu besliyor olabilir.

21.10.2008 tarihinde televizyonda Saba Tümer’in konuğu Özgür Çevik’ti. Biliyorsunuz televizyondaki “Popstar” yarışmalarından birinde dereceye girmişti. Sonra “Yabancı Damat” adlı dizide çok başarılı oldu. Bu sene ise “Gece Sesleri” adlı dizi ile tekrar ekranlara döndü. İki dizi arasında da bir CD çıkartmış. Oyunculuk hayatına yeni atılmış biri için bunlar başarıdır. Üstelik felsefe mezunu. Saba Tümer’in yaptığı sohbette Özgür Çevik kendini şöyle ifade etti; “Çok fazla düşünüyorum, düşüncelerime mani olamadığım için çok yoruluyorum. Ölümü çok düşünürüm. Sevdiklerimi kaybetme korkusu yaşarım. Düşüncelerim hep negatif yöndedir. “ Sürekli negatif düşünceler üreten bir beynin başka yaratıcılıklara zaman bulacağını sanmıyor insan. Ama öyle değil. Bütün bu olumsuzluklar ruhunu besliyor. Hastalıklar ve beynin negatif duygu üretmesi yaratıcılığını arttırıyor.

Bir başka insan tanıdım. Çok ünlü bir astrolog olan Oğuzhan Ceyhan. Doğuştan taşıdığı bir hastalığı için çocukluk ve ergenlik döneminde tam 13 tane ameliyat geçirmiş. Hayatı hastanelerde geçmiş. “Bir yıl hastanede yattığımı bilirim” diyor. Böyle bir insanın okulunu bitirmiş olmasını bile bekleyemezsiniz. Okumamış olmasını mazur görürsünüz. Oysaki o üniversiteyi bitirmiş. Basketbol antrenörlüğü yapmış, birkaç tane futbol klübü kurmuş ve gençlere devretmiş. Yoğun çalışma hayatı olan biri. Hastalığı süresince kendisini okumaya vermiş. Hani o okurken doktorlar da onu ameliyat etmişler adeta. Bir insanda bu kadar bilgi birikimi nasıl olabilir. Ayaklı kütüphane gibi. İnanılmaz bir beyin yapısı var. Deha gibi. Astrolojiyi yemiş yutmuş. Sanki o icat etmiş gibi iyi biliyor. İnanılmaz güzel yorumlar yapıyor. Onunla konuşunca kendimi yetersiz hissettiğim bile oluyor.

Ne zaman sorunlarım olsa bu kişileri düşündüğüm an hemen motive oluyorum. Kendimi bırakmadan oturup yazıyorum veya okuyorum. Toplumumuzda bu kişiler gibi yaratıcı ve başarılı ne çok insan var.
Biz ne kadar sorunlarla boğuşursak boğuşalım dünya dönmeye devam ediyor. Onun için hayatı kaçırmamak gerektiğine inanıyorum.
Sevgiler
Tülay Bilin

tulayb18@gmail.com

Başkalarının hayatlarını gözlemlemek bizi ileri taşıyorsa bu harika bir duygu. Bizi motive edip içimizdeki enerjiyi dışarı çıkarmamıza yarıyorsa güzel de, kıskanmamızı sağlıyor ve hiç bir şey yapmadan sadece onun gibi olmak istiyorsak hiç de güzel değildir.

Başkalarını taklit etmek hep onlar gibi olmayı deniyorsak kendimizden uzaklaşıyoruz demektir. Bir şeyin daima aslı değerlidir. Kopyası geçici bir süre için değer kazanabilir ama aslı gibi olmaz. Kendimiz olmaya çalışmalıyız. Kendimiz olduğumuzda özgüvenimiz tam olur. Herkes tarafından takdir edilir ve seviliriz. Aşağıdaki hikaye de buna bir örnektir. Sizi hikaye ile baş başa bırakıyorum. İyi okumalar…..

“Evvel zaman içinde, Mogo adında bir fakir Japon vardı. Mogo kendi halinde bir taşçı idi. Zavallıcık hayatını kazanmak için güneşin doğuşundan batışına kadar, yağmur demez, fırtına demez, güneş demez boyuna taş kırardı.

Doğrusu işi çok güçtü ama yine de Mogo’nun pek o kadar hayatından şikâyetçi olmaması lâzımdı. Çünkü babası, büyükbabası hep taşçıydılar. Daha iyi bir hayat görmeyen Mogo da taşçılığı seve seve yapmalıydı. Mogo, genç ve iri yapılıydı, hastalık nedir bilmezdi, sabahtan akşama kadar çalışması, karnını doyuracak kadar pirinç almasına yetiyordu.

Bu yüzden birçok arkadaşı onu kıskanıyorlardı bile. Çünkü Mogo çalışma zamanında çalışıyor, dinlenme zamanı gelince de babasından kalma evine çekilip, dünyanın bütün kötülüklerine arkasını dönerek rahatına bakıyordu.
Bütün bunlara rağmen Mogo hayatından memnun değildi. Zenginlik ve büyüklük sevdası içini kemiriyor, zaman zaman bir asilzade olarak doğmadığına üzülüyordu. Bütün boş zamanlarında kendi kendine halinden şikâyet eder, kendisini daha iyi bir seviyeye ulaştırması için Tanrı’ya yalvarırdı. Bu hal bir gün değil, beş gün değil, aylarca, yıllarca devam etti. Tanrı, Mogo’nun hangi seviyeye gelirse gelsin, daima daha ötesini isteyecek bir yaratılışta olduğunu biliyordu. Bununla beraber ona ders vermek için bütün isteklerini yerine getirmeye karar verdi.

Yine sıcak bir gündü. Mogo yolun kenarında, kan ter içinde taş kırıyordu. Bir ara yoruldu ve kazmasının sapına dayanarak dinlenmeye başladı. O sırada yolun öbür ucundan bir toz bulutu yükseldi. Aynı zamanda kulağına sürekli gürültüler gelmeye başladı.

Toz bulutu yaklaştığı zaman, Mogo, tozların arasında son derece süslü üniformalar giyinmiş süvariler görmeye başladı. Birçok süvarinin arasında ise her tarafı altın, gümüş ve kıymetli taşlarla işlemeli bir tahtırevan geliyordu. Tahtırevanda bir prens vardı. Mogo artık dayanamadı:

– Ey Tanrım, neden ben de bir prens değilim, diye söylendi.
Bunun üzerine Tanrı:
– Peki, dedi, madem ki prens olmak istiyorsun, o halde ol!

Mogo daha ne olduğunu anlamadan kendisini prens haline gelmiş buldu. Sayısız uşakları, askerleri, atları, arabaları, sarayı ve pırıl pırıl işlemeli bir sürü elbisesi vardı. Ama onun asıl hoşuna giden şey, ahalinin kendisine gösterdiği hürmetti. Sokağa çıktığı zaman herkes karşısında iki büklüm eğiliyor, hele eski arkadaşları onu görünce yerlere kapanıyorlardı. Bunlardan çok hoşlandığı için Mogo her gün sokağa çıkıyordu.

Bu hal uzun müddet Mogo’yu eğlendirdi. Fakat aradan zaman geçince yine düşünmeye başladı. Dünyada kendisinden üstün durumda bulunan birçok prens, birçok kral ve en nihayet de kendi imparatorları Mikado vardı. Düşündü ki, Mikado bile olsa kendisinden üstün başka bir şey daima mevcut olacaktır. Bunun üzerine güneşin, her şeyden üstün olduğu aklına geldi. Şüphesiz ki o, bütün kralların, Mikado’nun, her şeyin üstündeydi. Dünyayı ısıtan, hayat veren tek varlık güneşti. O halde en iyisi güneş olmaktı. Mogo böyle düşününce:

– Ey Tanrım, dedi, beni prens yapacağına güneş yapsan olmaz mıydı?
– Güneş mi olmak istiyorsun, dedi Tanrı, öyleyse ol!

Ve Mogo bir anda güneş oldu. Doğrusu gökyüzündeki saltanatının keyfine diyecek yoktu. Dünyaya istediği gibi sıcaklık dağıtıyor, ekinleri, meyvaları olgunlaştırıyor, insanları ısıtıyordu. Mogo aylarca güneş olmanın keyfini sürdü, sonra günlerden bir gün, uzaklarda bir siyah nokta gördü. Bu nokta gitgide büyüdü büyüdü ve simsiyah bir leke gibi kendi ışıklarını önlemeye başladı. Bu, buluttu. Mogo ne yaptıysa onu yenemedi. Nihayet bulutlar güneşin her tarafını kapladı ve şiddetli bir fırtına başladı. Bunun üzerine Mogo:

– Ey Tanrım, diye bağırdı, bulut güneşten daha kuvvetli, ben bulut olmak istiyorum.
Tanrı kısaca:
– Ol! dedi.

Ve Mogo bulut oldu. Güneşten daha kuvvetli olmak demek artık kâinatta her şeyin üstünde olmak demekti. Bunu düşünmek zavallı Mogo’yu büsbütün deli etti. Sevincinden ne yapacağını bilemiyordu. Mogo, güneşi istediği zaman ve istediği yerde kapatabildiği için bunun tadını bol bol çıkarmak istedi. Tarihin hiçbir devrinde Japonya o kadar fırtına, o kadar tayfun ve kasırga görmemişti. Kara ve denizdeki felâketlerin haddi hesabı yoktu. Ama Mogo bütün bunları güneşe karşı kazanılmış bir zafer sayıyor ve gittikçe zulmünü arttırıyordu.

Bu sırada bir gün, Mogo gökyüzünde dolaşıp dururken okyanusun kıyısında âbide gibi dikilmiş muazzam bir kayalık gördü. Granit bir sütun olan kayalığın binlerce seneden beri mevcut olduğu ve tabiatın her türlü olayına göğüs gerip hiçbirinden müteessir olmadığı aşikârdı. Zamanın ve tabiatın bütün tesirlerine karşı koyan bu muazzam kayalık, nihayet Mogo’nun gözüne çarpmıştı. Mogo onun bu haşmetli halini görünce ne yapıp yapıp yerinden sökmeyi ve denize fırlatarak dalgaların arasında yok etmeyi kararlaştırdı.

Çıkan fırtınada sade gök değil, yer de karmakarışık oldu. Kayanın kıyısında bulunduğu denizde dağlar gibi dalgalar yükseliyor, fakat bütün dalgalar granit kayanın eteklerine çarptığı zaman parçalanıp kayboluyordu. Fırtına üç gün üç gece devam etti. Fırtınanın arkasından şiddetli bir kasırga, onun arkasından bir siklon çıktı. Artık evler yıkılıyor, ağaçlar kökünden çıkıyor, nehirler taşıyordu. Ama aradan bir hafta geçip de fırtına dindiği zaman, kayanın yine eski haliyle, okyanusun kıyısında durduğunu gördü. Mogo hırsından küplere biniyordu. Demek ki bu kaya kendisinden daha kuvvetliydi. Hırsla:

– Tanrım, diye bağırdı, kaya benden daha kuvvetli, ben kaya olmak istiyorum.
– Ol! dedi Tanrı.

Ve Mogo okyanusun kıyısında muazzam bir kaya haline geldi. Artık ona ne güneş, ne bulut, ne fırtına hiçbir şey tesir etmiyordu. Artık kâinattaki bütün varlıkların üstündeydi.

Bir sabah, bir tarafını bir şey sokmuş gibi bir acıyla uyandı. Evet, hakikaten bir yerine bir şey batıyor gibiydi. Sonra vücudundan bir parça et koparmışlar gibi bir acı duydu. Sonra kendisine vurduklarını hissetti. Evet, muntazam aralıklarla durmadan vuruyor, vuruyorlardı. Her vuruşta aynı acıyı duyuyor, her vuruşta vücudundan bir şeyler kopmuş gibi oluyordu. Bu hal saatlerce devam etti, Mogo saatlerce tahammül etti, sesini çıkarmadı ama sonra öyle bir an geldi ki birden kuvveti kesilir gibi oldu, yerinde sallanmaya başladığını farketti. Bunun üzerine:

– Tanrım, diye bağırdı. Bana kayadan daha kuvvetli biri hücum ediyor. Ben o olmak istiyorum.
Tanrı:
– Ol! dedi.

Ve Mogo tekrar taşçı oldu.”
Sevgiler
Tülay Bilin

tulayb18@gmail.com

Yılbaşının ertesi günüydü. Gündüz televizyonum açıktı. CNNTÜRK kanalında akşam programıyla ilgili reklam vardı. 5N 1K adlı programda saat 20.00’de Tema Vakfı Onursal Başkanı Hayrettin Karaca ve Sümerolog Muazzez İlmiye Çığ’ın olacağını anons ediyordu. Bu iki kişiyi de tanıyorum. Kişisel olarak tanımıyorum. Medya dünyasından tanıyorum. Yaptıklarını çok beğeniyorum. Akşam saati televizyonun karşısına oturdum. Zevkle programı izledim. İnanılmaz tatlı iki ihtiyar. Zaten kendilerine çılgın ihtiyarlar ismini takmışlar. Hayrettin Karaca 87, Muazzez İlmiye Çığ ise 95 yaşında imiş. Yılbaşından önceki hafta yaptıkları protesto ile ilgili olayı anlattılar. Gazetede okudukları bir habere karşı görüşlerini belirtmek için battaniyelerini almışlar, gerekli yerlerden izinlerini de almışlar, Büyük Millet Meclisinin önünde iki kişilik eylem yapmak üzere İstanbul’dan Ankara’ya gitmişler. Oturma eylemini yapmışlar ve gelmişler. Bunda ne var diyeceksiniz. Türkiye’de insanlar 50’li yaşlarda her şeyden ellerini eteklerini çekerlerken biri 87, diğeri 95 yaşında iki ihtiyar hala Türkiye’de gündem oluşturuyorlar. Mutlaka bazı sağlık sorunları vardır ama kendilerini dinleyip bugün şuram ağrıyor diye kendilerini dünyaya kapatmıyorlar.

Hayatımızın her safhasında sağlık sorunlarımız vardır. Yediklerimizin hormonlu oluşundan, doğal beslenmediğimizden daha genç yaşlardan itibaren bir sürü sağlık sorunları yaşanıyor. Ya da ben bunun için ya da şunun için daha çok gencim, şunun için yaşlıyım demek doğru değil. Hepimizin her yaşta yapabileceği işler var. Bunu sadece eylemlere katılmak anlamında yazmıyorum. İllaki bir şeyleri protesto etmek gerekmiyor. Ama çevremizdeki olaylarla ilgilenmemiz gerekli diye düşünüyorum. Özellikle gençlere sesleniyorum ortaokul ve lise çağlarında ülkede olup bitenle ilgilenme zamanı gelmiştir. Hiç değilse günde bir tane gazete okumalısınız. Bunun derslerinizi engelleyeceğini asla düşünmeyin. Ama sakın her okuduğunuz haberi protesto edeceğim diye sokaklara çıkmayın 🙂

Hayrettin Karaca ve Muazzez İlmiye Çığ iki kişiler ama onlar aslında bir ordular. Çünkü toplumun inandığı ve güvendiği insanlar olmak için bir ömür boyu çalışmışlar. Gençler şimdi sizler için okumak zamanı. Dağarcığınıza bilgi biriktirme zamanınız. Bir gün gelir sizler de tek kişilik ordu olabilirsiniz. Ama şimdiden okumaya başlamalısınız…
Sevgiler
Tülay Bilin

tulayb18@gmail.com

Kişisel Gelişimin dışında, benim bir de mesleğim var. 20 yıl İnsan Kaynakları Müdürlüğü yaptım. Düşündüm ki gençlerin iş hayatı hakkında bilmek istedikleri çok şey var. Biraz da bu konuda sizlere bildiklerimi aktarmak istiyorum. Yıllar boyunca çalıştığım şirketin eleman alımlarını ben yaptım. Vasıfsız elemanı da ben aldım, üst düzey çalışanları da ben aldım. Bu konuda çok tecrübem var.

İŞ GÖRÜŞMELERİNDE NELERE DİKKAT EDİLMELİ?

Prof.Dr.Albert Mehriban’ın iletişime dair yapmış olduğu araştırma sonuçları şöyledir;

BEDEN DİLİ %55

SES TONU %38

KELİMELER %7

Bunu neden yazdım biliyor musunuz? İş görüşmelerine giderken kıyafete çok özen gösterilmeli. Yani kapıdan içeriye girerken sizin için kararın çoğu verişmiş oluyor. Eğer o görev için beden diliniz iyi değilse o işi baştan kaybediyorsunuz. Çünkü kapıdan içeriye giriş çok önemlidir. Kendine güvenli bir duruş sizi ele verir. Hele bir de el sıkışınız. Merhaba deyişiniz. Eğer el sıkışırken karşınızdaki kişinin ellerini parmaklarınızın ucu ile tutarsanız karşınızdakine güven vermezsiniz. Tokalaşırken karşınızdakinin elini avucunuzun içine alıp kavramalısınız. Ondan sonra kuvvetli bir sıkış gereklidir. Ama sakın karşı taraf şimdi elimi nasıl kurtaracağım diye endişelenmesinJ El sıkışmasını yaparken karşınızdakinin gözlerine bakıp merhaba demelisiniz.

İş görüşmelerine giderken erkeklerin mutlaka takım elbise ile gitmesi gereklidir. Kadınların ise ceketleri olmalıdır. Bu kıyafetlerin koyu renk olmasına özen gösterilmeli. Kot pantolon ile gidilen iş görüşmesi karar aşamasında yetkiliyi olumsuz etkiler. Saçların çok düzgün taranmış, traş olunmuş, bayanların biraz makyaj yapmalarında hiçbir mahsur yoktur.

Kapıdan içeriye girmeyi iyi bir şekilde geçtik diyelim. İkinci önemli sorun ses tonu. Yani kendinizi anlatış biçiminiz. Kendinizi anlatırken anlattıklarınıza inandığınız sesinizden belli olmalı. Bazen insan yapmayı çok istediği bir hedefini söylerken sesinin tonu ben bunu asla başaramam der gibi güvensizdir. Ses tonu insanı ele verir. Kendinizi ifade ederken karşınızdaki yetkilinin aklından şu cümleler geçmektedir.

-Bu kişiyi hangi özelliğinden dolayı işe almalıyım?

Yetkili bu sorunun cevabını aramaktadır. Şimdi sıra neler yaptığınıza geldi. Hangi okulu bitirdiniz? Yetkinliklerinizi nelerdir? Yabancı lisanınız var mı? Daha önceki iş hayatınızdaki tecrübeniz yeterli mi? İş görüşmesinin tüm safhaları önemlidir. Ama inanın bazen yetkinlikleri iyi olduğu halde kendine güvensizliği ve dış görünüşündeki özensizliği yüzünden işe almamışımdır. Bazen de kişinin tecrübesi olmadığı halde beden dili ve kendini ifade ediş biçimi öylesine güven veriyor ki ben o kişiyi işe almışımdır. Çok da başarılı olmuştur.

İş görüşmelerinde kendine güven, lisan bilmek ve üniversite mezunu olmak kadar önemlidir.

Başarılar diliyorum.

Tulay Bilin

tulayb18@gmail.com

Bir Hint masalina göre;

kedi korkusundan, endişe içinde yasayan
bir fare vardir. Büyücünün biri fareye acır ve onu bir kediye
dönüstürür.
Fare, kedi olmaktan son derece mutlu olacagi yerde bu kez de köpekten
korkmaya baslar. Büyücü bu kez onu bir kaplana dönüstürür. Kaplan olan
fare, sevinecegi yerde avcidan korkmaya baslar. Büyücü bakar ki, ne
yaparsa yapsin farenin korkusunu yenmeye imkan yok. Onu eski haline
döndürür..

Ve der ki,
“Sen cesaretsiz ve korkak birisin. Sende sadece bir farenin yüregi var.
O yüzden ben sana yardim edemem.”

Ünlü yazar Shakespeare, bu konuda söyle diyor:


“Insanlarin çogu kaybetmekten korktugu için sevmekten korkuyor…
Düsünmekten korkuyor, sorumluluk getirecegi için.
Konusmaktan korkuyor, elestirilmekten korkttugu için.
Yaslanmaktan korkuyor, gençligin kiymetini bilmedigi için.
Unutulmaktan korkuyor, dünyaya iyi bir sey vermedigi için.
Ve ölmekten korkuyor, aslinda yasamayi bilmedigi için.”

Tulay Bilin

tulayb18@gmail.com

Güç, heyecan verici bir kavram. İnsanlar bu kavrama farklı bakarlar. Kimi korkar, kimi elde etmek için hayatını verir. En büyük güç, insanın kendisidir. Güç insanın içinde gizlidir. Yeter ki onu dışarı çıkarmayı bilelim. Güç, insanın kendi davranışlarını yönetme yeteneğidir. Yakın geçmişte güç, insanların başkalarını yönetme sanatıydı. Halbuki şimdi, en etkili güç bilgidir. Eğer bilgiyi eyleme çevirebiliyorsak yani gücü kontrol altına alabiliyorsak işte en büyük gücü yakalamışız demektir. Bilgi doğru ve yerinde kullanılınca işe yarıyor. Son zamanlarda bir lastik reklamında şöyle bir cümle kullanılıyor;

“KONTROLSÜZ GÜÇ, GÜÇ DEĞİLDİR.”

Bence en büyük güç bilgidir. Eğer bilgiyi eyleme çevirebilirsek gücü elde edebiliriz. Bu eylem insanın kendini tanıması ile başlamalıdır. Önce mutlu olmayı bilmemiz lazım. Mutsuz olmak istiyorsanız, omuzlarınızı aşağı çekin, yüzünüzü buruşturun, aklınıza üzgün olduğunuz bir anı getirin. Ve o gün size nasılsın diye sorulan bütün sorulara çok kötüyüm diye cevap verin. Bakınız moraliniz nasıl sıfıra inecektir. Oysa bu gücünüzü mutlu olmak için harcayabilirsiniz.

Bu sabah yataktan kalkarken “Allah kahretsin yine saat çaldı” diye değil de

“Ohhh güzel bir gün daha başladı” diye kalkıp güne başlayabilirsiniz. Gülümseyin. Size mutluluk veren bir olayı düşünün. Omuzlarınızı dik tutun, yumruğunuzu havaya kaldırın “ÇOK MUTLUYUM” deyin. Gününüzün güzel geçmesine yarayacak bu inanın.

Evet güne güçlü ve mutlu başladık. Şimdi bu gücü gün içinde kullanmamız gerek. Günlük programınız yok mu? O halde gücünüz boşa gidecek. Oysa hayat çok kısa. Programsız geçen bir gün bile hayatınızda yaşanmamış sayılır. Oysa akşam eve giderken gün içinde yaptıklarınızı düşünürken ne kadar keyiflenecektiniz.

Tabii programlar aslında günlük olmamalı. Hayatımızı programlamalıyız.

“Ben kimim? Ne yapmak istiyorum? Bundan sonra hayattan ne bekliyorum?”

Bu soruların cevapları olmalı kafamızda. Günlük programlar ağaçları tek tek görmektir. Oysa bizim ormanı görmemiz gerek. Onun için daha uzun vadeli programlar yapmalıyız. O zaman bir hedefimiz olduğundan hayata daha sıkı sarılıp zevk almaya başlarız. Hedefimize ulaşmak için daima ileri bakmalıyız. Uzun bir yolda yürüyorsunuz. Varmak istediğiniz hedef uzakta bir dağ. Önünüze çıkan engellere takılmayın. Sizin gözünüz uzaktaki dağda. Yollar yokuş yukarı veya aşağı olabilir, ününüze kayalar, ağaçlar çıkabilir fakat siz daima ileri bakıyorsunuz. Küçük engellere takılmıyorsunuz.

Kafanızın içinde ulaşacağınız yeri hayal ederseniz, sizi hiçbir şey yolunuzdan döndüremez. Rüzgar, nereden eserse essin sizin ulaşmanız gereken bir hedefiniz var. Oysa nereye gittiğinizi bilmediğiniz zaman, rüzgar ne tarafa eserse siz o tarafa savrulacaksınız.

Günlerden bir gün adam deniz kıyısında dolaşırken balık tutmakta olan bir adamın davranışları dikkatini çeker. Adam oltasını denizden çekerken bir de bakar ki oltanın ucunda kocaman bir balık var. Hemen oltadan balığı çıkarır ve denize atar. Biraz sonra tekrar büyük bir balık yakalar onu da denize atar. Daha sonra yakaladığı küçük bir balığı kendi kovasına koyar. Seyretmekte olan adam çok şaşırır ve dayanamaz neden böyle yaptığını sorar. Balık tutan adam şöyle cevap verir;

“Onları kızartacağım tavam küçük olduğundan küçük balıkları tercih ediyorum.”

Aman bu adamın yaptığını yapmayın. Çıtanızı çıkabileceğiniz yere kadar yükseltin. Hedefinizi ulaşabileceğinizden bir adım öteye koyun. Yani;

“BÜYÜK DÜŞÜNÜN”

Böyle bir bakış açısı insanın hayata bakışını değiştirir. Her şeyden zevk almasını sağlar. Artık tek düşündüğünüz hedef olduğundan sabahları uyuyamayacaksınız. Güne erken başlayacaksınız. Kendinizi daha enerjik hissedeceksiniz. Nefes alışınız bile hızlanacak.

“Aman zaman geçmesin daha yapacak çok işim var.” Diyeceksiniz. Günlük programınıza bakarak günü yaşayacaksınız. İşte anı yaşamak da budur.

Yalnız önemli bir uyarıda bulunmak istiyorum. Hedefe ulaşınca mutlaka keyfini çıkarın…

LOGAN PEARSALL SIMITH bakın ne demiş…;

“HAYATTA AMAÇLANACAK İKİ ŞEY VARDIR. ÖNCE İSTEDİĞİNE ULAŞMAK, SONRA ONUN KEYFİNİ ÇIKARMAK. SADECE EN AKILLILAR İKİNCİYE ULAŞIR.”

Tulay Bilin

tulayb18@gmail.com

Etiketler:

Arşiv

Kategorilere Göre Yazılar

Son Yazılar

Takvim

Ağustos 2020
P S Ç P C C P
 12
3456789
10111213141516
17181920212223
24252627282930
31