Tülay Bilin-ce

Archive for the ‘Kötü Gün Dostu’ Category

Kırılma noktası nedir? Olumsuzluk ifade eden iki kelime gibi gelebilir size. Ama benim için olumsuzluk ifade etmiyor. Hatta bu iki kelimenin içinde iyi bir şeyler bile var.

Hani bir tünelin içine girdiğinizde ruhunuz daralır ya. Bir an önce çıkmak istersiniz. Çoğu kez tünelin ne kadar uzun olduğunu bilemeyiz. Hatta ya çıkış yoksa, ya hep karanlıkta kalırsak diye düşünür panik oluruz.. Zaten kapalı yer korkusu yaşamak da bu demek sanırım. Oysaki bence tünellerin mutlaka bir çıkışı vardır. Sıkıntılı geçen bir zaman dilimi olabilir ama çıkış mutlaka vardır.

Yeniden doğuş gibi. Bir kadının çocuk doğurması gibi. Çok acı veren bir süreçten sonra inanılmaz mutluluk.
Tünelin içine giriş de zor, tünelin içinde ilerlemek de zor. En zor an ise tünelden aydınlığa çıkış oluyor. Çünkü bu seferki aydınlık farklı. Bu aydınlığa uyum süresini rahat geçirirseniz sorun olmaz. Yoksa aydınlığa çıkmak karanlıkta yaşamaktan daha da zordur.

Hala zaman zaman o karanlık tünelin içine giriyorum. Tünelin ucundaki ışığa doğru ilerliyorum. İşte o aydınlığa çıkış anı benim için kırılma noktası oluyor. Eğer canım bir şeylere sıkılıyorsa hoşuma gidiyor çünkü yolun sonunda mutlaka bir kırılma noktası yaşayacak olmam beni sevindiriyor.

Şimdi nasıl bir sıkıntı yaşıyorsun ki bu sıkıntı seni mutlu ediyor diye soracaksınız. Hangi sıkıntı insanı mutlu eder? Sorunuzun cevabını vermeye hazırım.

Tünele giriş nedenlerim; Bazen yaşadığım bir ilişkinin bana yetmemesi neden olabilir. İlişki deyince bu eş, flört ya da bir dost olabilir. Günlük sorunlarda genellikle tek taraf haksız olur. Sorun hemen ifade edilirse ortadan kalkar. Eğer kalkarsa harika ama kalkmazsa ve devam eden süreçte de büyüyorsa o zaman iki tarafta da suç vardır diye düşünüyorum.

Şöyle bir bakış açısını yakaladım; UZUN ZAMAN DEVAM EDEN BİR ANLAŞMAZLIK, HER İKİ TARAFIN DA HAKSIZ OLDUĞUNU GÖSTERİR. Bu dönem çok sıkıntılıdır. Bir şeylerin eskisi gibi olmadığını hissetmek gibi. Eskiyi aramak ve bulamamak gibi.

Artık bu noktada yeni kararlar almalıyım yoksa sürekli şikayet eden biri haline gelirim. Karşımdakini değiştirmek yerine kendimi değiştirip bu tünelden çıkmam gerekli. Eğer ilişkinin ilk günlerdeki halini geri getirmek istiyorsam bu bana sadece üzüntü verir. Çünkü o zaman hayat bana hiçbir şey öğretmemiş demektir. Hayatım boyunca kişilerle ilgili bir problem olduğunda hep karşımdakinin davranışlarının yanlışlığını düşünür bunları nasıl değiştirebilirim diye planlar yapardım. Yani hep karşımdakinin değişmesini istedim. Oysa ki yanlış buradaymış. Benim davranışlarımı gözden geçirmem gerekli. Yeni kararlar almalıyım ya da bu durumdan hiç şikayetçi olmamalıyım. Değişmesi gerekenin ben olduğumu kavradığım anda bir anda kendimi tünelin dışında buldum.

Artık tüneller beni korkutmuyor. Çünkü her tünelden kendimi yeniden yaratarak çıkıyorum. Bir tünele girdiğim zaman içinde bulunduğum sıkıntının bana neler getireceğini düşünmeye başlıyorum. Ben bunun sonunda neyi öğreneceğim acaba. Öğrendiğim bir davranışı farkına varınca yeni kararlar arkasından geliyor ve bir anda kendimi tünelin dışında buluyorum.

Tabii ki her tünelin çıktığı yer ya da manzara farklı oluyor. İşte o noktada kararlı olmak gerekli. İnsanı mutsuz eden sadece sıkıntılar ve kötü günler değildir. Bazen aşırı güzellikler de insanı huzursuz eder. Bakın Cenap Şahabettin bu konuda ne güzel bir söz söylemiş;

YÜKSEK DÜŞÜNCELER
YÜKSEK DAĞLARA BENZER
ALIŞIK OLMAYANLARI ÜRKÜTÜR.

Bir kişinin bana öğrettiklerini yaşamıma yaydığım zaman işte bu kırılma noktası oluyor. Sanki yeni bir yaşama yelken açmak gibi.

Yıllar önceydi. Kendimi uzun süredir kötü hissediyordum. Sürekli okuyorum ama bir şeylerin eksik olduğunu hissediyordum. Ama neyin eksik olduğunu bulamıyordum. Kendimi kısır döngü içinde hissediyordum. Kişisel gelişim uzmanı olan bir arkadaşım beni ziyarete geldi. Kendisine sıkıntımı anlattım. Bana şöyle dedi;
– Olmak, dolmak ve taşmak diye tabir vardır Tülay. Sen olmuşsun, hatta dolmuşsun ama taşmıyorsun. Onun için bunalmışsın. Bilgiler beynimize girer, orda harmanlanır ve mutlaka çıkmak zorundadır. Eğer bilgiyi başkasına aktarmazsak bizi boğar. Tülay okuduklarını ve düşündüklerini lütfen yaz. Eğer yazarsan rahatlarsın hatta öyle bir gün gelecek ki yazmadan duramayacaksın.

Şimdi arkadaşıma çok hak veriyorum. O gün benim kırılma noktam olmuştu. Farklı bir yaşama geçtim. Yani bir anda tünelden çıktım. Ama o tünelden sonraki aydınlığa hazır olduğum için korkmak değil keyfini çıkarıyorum.

Kırılma noktasını size sadece bilimsel birkaç cümle ile anlatmak yerine size hayatımdan örnekler vererek anlatmayı tercih ettim. Neden mi? NASİHATİN YOLU UZUN, ÖRNEĞİN YOLU KISA VE ETKİLİDİR.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Eski yazılarımın içinde “Hadi Dostlar Sınava” diye bir yazım var. Zaman zaman dostlarımızı gözden geçirmek gerekiyor demiştim. Bazılarının dostluğu insana zarar verir onları hemen hayatımızdan atmak gerekli. Bazılarının çok faydasını görmüşüzdür onlara hiç ayrılmamasına sarılırız. Ama bir de ne faydası ne zararı olan dostlarımız vardır. Hani bazen kullanmadığımız ama bir türlü de atamadığımız giysilerimiz vardır ya. Hep bir gün kullanırım deyip ama hiç kullanmadığımız. Ya artık şişmanlamışızdır ya da modası geçmiştir. Ama bir türlü doyasıya giymediğimiz giysiler. Bir türlü atamayız. Her seferinde elimize alırız ve tekrar yerine koyarız. Bir yıl sonra bakarız yine giymemişiz. Yani ona hiç ihtiyacımız olmamış.

İşte bazı dostlarımız da böyledir. Bize hiç faydası olmamıştır ama zarar da vermemiştir. Belki bir gün diye diye bekleriz. Hani zararı olmasın da faydadan vazgeçtim deriz. Oysaki insanların birbirlerine katkısı olması gerekli. Bu katkının maddi anlamda olanından bahsetmiyorum. Manevi katkılar. Hepimizin bir başkasına göre daha iyi yaptığımız becerilerimiz vardır. Bazı uzmanlık dallarımız olabilir. Bilgileri paylaşmamız gerekli diye düşünüyorum. Paylaşım benim için çok önemli. Onun için radyoda yaptığım programımın adını “TÜLAY’LA PAYLAŞIM” koydum. Bu tesadüfen konmuş bir isim değildir. Paylaşmak harika bir duygu.

Çocukluğumdan beri nerden edindiğimi bilmediğim bir huyum var. Çevremdeki dostlarımın güzel huylarını hemen kaparım. Ama kötü huylarını asla örneklemem. Bunu nasıl yapıyorum bilmiyorum. Yani birinden kitap okuma zevkini edinmişimdir, birinden klasik müzik dinleme zevkini edinmişimdir vs. Herkesten bir şeyler öğrenmişimdir. O insanlar benim için çok kıymetlidirler. Öğrendim derken aslında karşımdaki beni bazı şeylere özendirmiştir. Yaptığını öyle güzel anlatır ki, yani ortaya koyar paylaşmak adına. Bazı kişilerin çok iyi becerileri olduğu halde kapalı bir kutu gibidir. Asla paylaşmaz

Yıllar sonra geri dönüp baktığımda çok iyi becerileri olan arkadaşlarım olduğunu görüyorum. Ama onlardan o becerilerini asla kapmamışım. Kendisinin iyi yaptığı ama karşısındakinin yapamadığı bir davranış biçimi için içten içe küçümsediğini fark ediyorum. Oysaki o güzelliği paylaşıp bana da bir adım attırtabilirdi. Hayır bunu yapmıyor çünkü o becerinin sadece kendisinde olmasını istiyor. Bir başkasının da iyi bir şeyler yapmasına tahammülü yok. Ama bunu asla aleni yapmıyor. O becerisini sürekli ortaya koyuyor ama bunun konuşulmasından hoşlanmıyor. Yani ona övgüler yağdırabilirsin ama o bunu nasıl başardığı hakkında asla bilgi vermiyor. Konu açılsa bile hemen kapatıyor.

Geri dönüp baktığımda kitap okuma alışkanlığını edinmemde bana faydası dokunan kişiyi anarken içim sevgiyle doluyor. Oysaki ondan daha eski bir dostumu düşünüyorum ki o hepimizden fazla kitap okur ama bir gün bile şu kitabı okudum harikaydı, mutlaka okumalısın demiyor. Ya da bu hafta harika bir film seyrettim, konu şuydu, şunu anlatıyordu demiyor. Ya da bu akşam televizyonda çok güzel bir film var aman kaçırma demiyor. Bazı insanlar güzellikleri paylaşmayı sevmiyor. Neden acaba?

Oysaki Mevlana şöyle demiş; Bir mum diğer mumu tutuşturmakla, ışığından bir şey kaybetmez. Demek ki hepimiz avucumuzdaki taşları ortaya koyup paylaşırsak taşlar azalmaz çoğalır.

Taş deyince aklıma geldi. Sırası gelmişken yazayım. Hindistan’da bir bilge dağlarda gezerken karnı acıkmış. Bir ağacın altına oturmuş. Torbasını açmış. Tam bir şeyler yiyecekken yanına biri gelmiş. Bilge bakmış ki adam yorgunluktan bitap düşmüş:
-Karnın aç mı?
-Evet çok açım.
-Gel beraber yiyelim demiş ve ekmeğini diğer adamla paylaşmış. Ama adamın karnı çok aç olduğu halde kendisine verilen ekmeğin yerine gözü bilgenin torbasındaki çok güzel bir taşa takılmış. Bilgeye demişki;
-Aaa bu taş çok güzel bunu bana verir misin? Bilge hiç düşünmeden;
-Tabii, al senin olsun.
Adam karnını doyurmuş, kıymetli taşı da almış bilgenin yanından hızla uzaklaşmış. Uzun bir süre yürümüş. Fakat aklı hep bilgeden aldığı kıymetli taştaymış. Bir müddet sonra düşünmeye başlamış. Bilgenin bu kadar kıymetli bir taşı hiç düşünmeden nasıl kendisine verdiğini bir türlü anlayamamış. Geri dönüp bilgeyi aramaya karar vermiş. Bilgeyi bulduğunda şöyle demiş;
-Bu taşı sen bana verdin. Ama bu taş çok kıymetli bir taş.
Bilge;
-Evet kıymetli bir taş demiş.
Adam bilgeye;
-Ben bu taşı istemiyorum. Ben bu kadar kıymetli bir taşı hiç düşünmeden bana veren yüreği istiyorum.

İşte içindeki güzellikleri çevresiyle paylaşan insanlar gerçek dostlarımızdır. Ben hayatındaki güzellikleri benimle paylaşacak yüreği istiyorum.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Büyüklerimizden öğrendiklerimizin çağ ile değiştiğine tanık olmaya başladım. Bunun böyle olması normal. Çünkü bizden önceki nesillerin yaşadıkları koşullarla bugün yaşadığımız koşullar çok farklı. Zamana ayak uydurmak zorundayız. Teknoloji çağında yaşıyoruz. İlişkilerimiz de bu çağa göre değişti. Olumlu değişiklikler de var ama olumsuzlar da var. Çocukluğumdan beri duyduğum bir söz vardır; “İyi gün dostu bulmak kolay. Önemli olan kötü gün dostu bulmak. İyi günde herkes yanında olur ama kötü günde yanında kimse kalmaz.”

Böyle bir bilgi ile büyüyen bizler dostlarımızı da ölçerken hep kötü gündeki davranışları ile değerlendirdik. Eğer kötü günde yanımdaysa o benim gerçek dostumdur. Bu bakış açısının yanlış olduğunu savunmuyorum. Gerçekten insan sıkıntılı gününde dostlarını yanında görmek istiyor. Aynı anda iki arkadaşıma gitmek zorunda kalsam hep sıkıntısı olanı tercih ettim. İyi olan nasıl olsa mutlu, onunla olmasam da olur diye düşünmüştüm. Mutsuz olanın daha çok ihtiyacı olduğunu düşünmüşümdür. Çevremdeki bir çok insan da aynı şeyi düşünüyor. Kötü gün dostu olmak örnek bir davranış.

Ama son zamanlarda bir şey fark ettim. Bu konu üzerinde düşündüm ve biraz da araştırma yaptım. Bir de baktım ki kötü gün dostu bulmak ne kadar zorsa iyi gün dostu bulmak da zormuş. Şaşırmayın lütfen. Bize öğretilene göre eğlencede herkes var ama kötü günde arkadaş bulmak zor diye büyütüldük onun için iyi gün dostlarımızı hiç sorgulamadık. Başarılarınızda yanınızda kimler vardı?

Bazı insanlara dikkat edin ne zaman siz ağlıyorsunuz başucunuzda olur. Siz ne kadar kötü olursanız onun size olan şefkati daha da büyür. Ama siz başarılara imza atın bakalım o kişiyi yanınızda bulabilecek misiniz? Çok iyi bir evlilik yapın. Kariyerinizde yükselin, çok para kazanın işte o zaman o kişilerin size yaklaşımı biraz mesafeli olur.

“Nasıl olsa bana ihtiyacı yok artık. Kötü olduğunu duyarsam hemen yanında olurum” der. Oysaki bizim iyi günümüzde de dostlara ihtiyacımız var. Yaşadığımız güzellikleri paylaşacak dostlarımız olmadıktan sonra güzellikler neye yarar. Dostlarının sizinle birlikte olması için hep kötü olaylar yaşayıp sıkıntı mı çekmen gerekli. Hayatımızda hep sıkıntılar yok. Güzel şeyler de var.

Düşünün ki süper bir iş teklifi aldınız. Bu sizin de beklemediğiniz bir yükseliş oldu. Heyecanlısınız. Acaba bu kadar büyük bir sorumluluğun altından kalkabilecek miyim diye düşünüyorsunuz. Yeni bir iş yeri, yeni bir çevre ve bir sürü kişinin gözü sizin üstünüzde. Arkadaşlarınız sizin yeni bir işe başlayacağınızı biliyorlar. O gün size bir çiçek göndererek size destek vermeleri ne hoş olur değil mi? Çiçeğin manası şudur; “Aferin sana arkadaşım. Hayatında büyük bir atak yaptın. Zaten bunu hak ediyordun. Sen buna layıksın. Seni kutluyorum. Mutluluğunu paylaşıyorum. Her zaman yanındayım.”

Ya da bu mesajı telefonla da verebilir. İşinizle ilgili heyecanı paylaşmak demek “Bu senin hakkın, sen bu göreve layıksın.” demektir. Ama böyle düşünmüyorsa sizin böyle bir göreve atandığınızda nedense o günlerde o da yoğun günler yaşıyordur. Aslında senin o gün yeni işe başlayacağını unutmuştur. Hatta unutması için bir sürü nedeni bile vardır. Bu seni o göreve layık görmediği anlamına gelir. Bu görevi hak etmediğini düşünüyordur. Bunu açıkça ifade edemediği zaman bu güzel mutluluğu yok farz ederek günü geçiştirmeye çalışır. Oysaki işten kovulduğun haberini aldığı zaman ilk koşan o olabilir. Vah vah çok üzülmüştür. Aslında beklediği olmuştur. Ya da harika bir evlilik yaptın. Şartların çok iyi olduğu bir mutluluğa adım attın. Düğüne gelmek zorundadır. Ama bakarsınız ki o gün kuaföre bile gidecek zamanı olmamıştır. Aslında gelemeyebilirdi bile ama mutlaka gelmesi gerektiği için gelmiştir. Eğlenceye bile katılmaz. Köşesine çekilir, sessiz kalmayı tercih eder. Üstelik de ortamdaki olumsuzlukları aramaya başlar. Ama evliliğin ile ilgili sorunlar olmaya başlarsa herkesten önce o koşar. İşte bazı kişiler çevresindeki kişilerin mutluluğunu taşıyamaz. Onların bunu hak etmediğini düşünür. Çünkü o sizin kötü günlerinizi görmüştür. Seni o günlerde daha çok sevmiştir. Bu kadar başarı da nereden çıktı şimdi diye düşünür. Çünkü siz onun gözünde hep kötü günlerdeki gibisiniz. Mutsuz, başarısız ve maddi sıkıntıları olan biri.

Hayatın içinde sabit bir noktada durmak insanı geriletir. Mutlaka kötü günlerimiz de olabilir ama atak yaptığınız başarılara imza attığınız günler de olur. İşte o zaman dostlar gerekli. Mutluluğu paylaşmak için. Hiçbir şey talep etmeden. Tek istediğiniz canı yürekten sevinmesi ve desteklemesi. İşte en zoru da budur.

Bu konuyla ilgili araştırma yaparken büyük Hun İmparatorunun bir sözüne rastladım; “En değerli çabalarınızın arkadaşlarınız tarafından lanetleneceğini bilin. Siz mükemmel oldukça en çok acıyı çekecek onlardır.”

Eğer mutluluklarınızı paylaşacak dostlarınız varsa şanslısınız demektir.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Etiketler: ,

Bu hafta bir kitapta (Sözlü Dövüş Sanatı) şöyle bir yazı ile karşılaştım.

“Hawaii adasında yaşayanlar iyi niyeti kendilerine özgü şekilde tarif ederler, onu aloha diye adlandırırlar. Hawaii’de genellikle içten bir selamlama ve yolcu etme sözcüğü olarak kullanılan aloha, başkalarının iyiliği için bencil olmayan anlamına geliyor. Aloha koşulsuz sevgi demektir.”

Bu yazıyı okuyunca koşulsuz sevgiye karşı düşüncelerimi düşündüm ve bu yazıyı yazmaya karar verdim.

Öncelikle bir anektotla başlamak istiyorum. Günlerden bir gün kırlangıcın biri bir adama aşık olmuş ve adamın penceresinin önüne konup adama şöyle demiş: “Ben seni çok seviyorum, lütfen pencereyi açıp beni içeri al da birlikte yaşayalım.” Adam: “Olmaz alamam… Sen bir kuşsun. Hiç, bir kuş adama aşık olur mu ?” demiş. Kırlangıç tekrar: “Lütfen pencereyi açıp beni içeri al, birlikte yaşarız. Hem ben sana dost ve arkadaş olurum, canın da sıkılmaz, birlikte yaşar gideriz” demiş. Adam yine : “Olmaz alamam… Git başımdan” diye cevap vermiş. Üçüncü ve son defa kuş adamın penceresinin önüne konup adama tekrar şöyle demiş: “Lütfen beni içeri al… Artık soğuklar da başladı, dışarıda kalamam, biliyorsun ben sıcak havalarda yaşayabilirim sadece. Beni içeri almazsan başka sıcak ülkelere gitmek zorunda kalırım. Lütfen beni içeri al da burada kalayım. Birlikte yemek yer, omuzuna konar seni neşelendirir, sana yârenlik ederim. Hem sen de benim gibi yalnızsın” der. Adam ona: “Git derhal başımdan! Ben yalnız kalırım.” demiş ve kuşu kovmuş… Kırlangıç da bu cevap üzerine üzüntülü bir şekilde uçmuş ve uzaklara gitmiş. Adam kırlangıç uzaklara gittikten sonra düşünmüş ve kendi kendine: “Ben ne aptal, ne kadar akılsız bir adamım, niye kırlangıçla birlikte kalmayı kabul etmedim? Ne güzel birlikte kalırdık” demiş ve çok pişman olmuş. Pişman olmuş olmasına ama iş işten geçmiş. Kendi kendine: “Nasıl olsa sıcaklar başlayınca kırlangıcım yine gelir, ben de onu içeri alır birlikte, mutlu bir hayat sürerim” demiş ve penceresini sonuna kadar açıp beklemeye başlamış. Yazın gelmesiyle kırlangıçlar da gelmeye başlamış ama onun kırlangıcı gelmemiş. Yazın sonuna kadar hiç penceresini kapatmadan pencerenin başında beklemiş ama boşuna… Kırlangıç yokmuş. Gelen kırlangıçlara sormuş ama onun kırlangıcını gören olmamış.
Sonunda bir bilge kişiye hâlini danışmak ve ondan bilgi almak için gitmiş. Bilge kişiye olayı anlattıktan sonra bilge kişi ona şöyle demis: “Kırlangıçların ömrü 6 aydır!”

Hayatta bazı fırsatlar vardır, ömründe bir defa insanın eline geçer ve değerlendiremezsen uçup gider…

Biz ne yapıyoruz hayatımıza belki bir kere karşımıza çıkan dostluk fırsatlarını ne kadar değerlendiriyoruz. Belki o kişi hayatımız boyunca başımızı omzuna koyup huzur bulabileceğimiz birisi, belki hayatımızın aşkı, belki zor günlerimde hep yanımda olmasından mutluluk duyacağım birisi, acaba onu tanıyabiliyor muyuz? Ya da hoyratça hayatımızdan çıkardığımız dostlarımızı bir gün yerinde bizi bekliyor olabileceğini düşünüp eğlenmemize mi bakıyoruz. Eğlenceli insanlar yanımızdan gidip sıcak bir dost aradığımızda dönüp onu yerinde bulabilecek miyiz acaba? O her zaman benim dostum, o beni nasıl olsa affeder ben hayatımı yaşayayım sonra ona dönerim diye kendimize güvenerek mi yaşıyoruz.

ORDA BİR KÖY VAR UZAKTA, O KÖY BENİM KÖYÜMDÜR. GİTMESEK DE KALMASAK DA O KÖY BENİM KÖYÜDÜR.

Böyle bir şarkı vardı. Hatırlarsınız sanırım. Ama ben bu söze artık inanmıyorum. Dostlara emek vermek gerekiyor. Nasıl olsa benim diye düşündüğün zaman emek vermediğin zaman uçup gidiyor. Onun için koşulsuz sevgilerin bu çağda pek yeri yok diye düşünüyorum. Koşulsuz sevgiyi şöyle düşünüyorum. O bugün sinirli olup kalbimi de kırsa ben onu yine çok seviyorum. Hastalığında, hastalığında ben onu çok seviyorum. Ama arkadaşlığımıza emek vermediği zaman birlikteliğimizin kıymetini bilmediği zaman bir gün geri geldiğinde onu bekliyor olacağım garantisi içinde koşulsuz bir bekleyiş içinde değilim.

Yıllardır televizyonlarda oynar durur “Al Yazmalım” diye bir Türk filmi vardır. O filmin ana teması filmin sonundaki bir tek cümlede saklıdır: SEVGİ EMEKTİR

Ona önceleri kızgınlık duyarız. Bir gün gelir onu da duymayız. Çünkü kızgınlık bile sevginin bir ürünüdür. Hiçbir şey hissetmediğim anda bitmiştir.

NEFRET ETTİKLERİNİZİ BİR DÜŞÜNÜN. HATIRLAYAMAZSANIZ, UNUTACAĞIMIZ KADAR DEĞERSİZDİRLER.
ALBERTO DELLA VECCHİA

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Etiketler: ,

Hayatın bir şifresi olduğuna inanıyorum. Ama hepimizin şifresi farklı. Kimi böyle bir şifrenin varlığından bile haberdar değil, kimi hayatı boyunca o şifreyi bulmak için uğraşıyor, kimi de şifreyi keşfediyor. Tabii en güzeli şifreyi bulmak için alınan yol. Çünkü gerçek öğrenme budur.

Ben hayatım boyunca o şifrenin peşinde koşanlardanım. Zaman zaman şifrenin bir tek harfini buluyorum. Bu beni çok sevindiriyor ama şifrem oldukça uzun. Hala şifreyi çözmek için uğraşıyorum ve bu bana inanılmaz keyif veriyor. Her gün yeni bir duygumu keşfediyorum.

Gençliğimde bilgi açısından çok yetersiz olduğum zamanlarda bile çok iyi dostlarım vardı. Yani o yıllarda her konuda fikrim vardı ama derinlemesine bilgim yoktu. Sadece iyi insan katogorisinde biriydim. O yıllarda bazı olayları çözemezdim. Örneğin o tıfıl halimle iyi dostlarım vardı. Yani benden çok daha bilgi sahibi. O zamanlar düşünürdüm bu kişi benden ne keyif alıyor, onun bilgi dağarcığı benden çok fazla, ben onun beynini tatmin edemem ama benden hiç ayrılmıyordu. Şimdi olayları çözebiliyorum.

İnsanları bilgi, kültür, yaşamını idare ediş şekli, neşesi, kendini ifade edişi olarak numaralandırsak yani 1 ile 10 arasında; Yıllar önce benim 3-4 gibi olduğum yıllarda, 7-8 numaraya koyabileceğim dostlarım vardı. Ben onlardan tabii ki çok keyif alıyordum ama onlar benden ne alıyorlardı. Bilemiyorum. Hayatım boyunca hep benden büyük numaraların peşinden koştum. Hep bir şeyler öğrenmek için. Yani beyninin içindeki bilgileri çalmak için. Ben hep seminerlerde şunu ifade ederim. Çevrenizdekileri bilgi için sömürün. Bunun hiç sakıncası yok.

Evet ben de çevremdeki 7-8 numaralı dostlarımın bilgilerini çaldım. Onlardan çok şey öğrendim. Peki sonra ne oluyor. Tabii ki ilerleme diye bir şeyi hayatına geçirdiysen bir gün 7-8 numara sen oluyorsun. Ya da geçiyorsun. Ama bu noktada tehlike başlıyor. Çünkü o kişi seni 3-4 numara olduğun için seviyordu. Madem ki sen beni geçtin artık seninle arkadaş olamam diye düşünüyor. Gittikçe ilişki kopuyor. En güzeli birlikte ilerlemek. O noktadan sonra yeniliklere birlikte kucak açmak. Eğer bu birliktelik olmuyorsa ilişki kopuyor. Çünkü öncelikle seni şöyle suçluyor; “Sen son zamanlarda çok değiştin. Artık seni anlayamıyorum.”

Bu çok değiştin var ya aslında senin olumlu olarak almış olduğun yollardan şikayetçi. Değiştin çünkü artık eskisi gibi ona her konuda hak vermiyorsun. Bazen onu eleştiriyorsun. Bazen haksız olduğunu söylüyorsun. Bazen onunla aynı görüşte olmadığını söylüyorsun. Hele ki bir davranışını eleştirdiğin zaman bittin sen onun için. Hiç kurtuluşun yok. Bazen de susuyorsun.

S.LEC şöyle demiş; “BAZEN SESİNİ DUYURABİLMEN İÇİN SUSMAN GEREKİR”

Yalnız o 7-8 numaralı dostların neden sustuğunu anlayacak kadar da zekidirler. Sen artık tehlikeli olmaya başladın.
İlk yapması gereken seni hayatından çıkartmaktır. Çünkü sen ona artık mutsuzluk veriyorsundur. Çünkü onun daha küçük sayılara ihtiyacı var. O tekrar 2-3 numaralı kişiler bulması gerekli. Çünkü ruhunu onlar besliyor.
Benim de hayatımda benden küçük numaralar olmuştur. Onları hiçbir zaman küçük görmem ama eğer hayatımın büyük bölümünü onlar ile geçirirsem ilerleyemem. Ben hep şunu söylerim. Benim ellerim benden yukarıda olan kişilere ulaşmak için yukarı asılı duruyor. Hep kendimi benden yukarıdaki kişilerin yanına çekmek için uğraşıyorum. Birileri de bana asılsın. Hiç itirazım yok. O da benden faydalansın. Ben bir üstümdekinden ne kadar çok şey öğrenirsem altımdaki kişilere daha çok fayda sağlayabilirim. İnsan kendinden daha küçük numaralarda kişilerle olunca egosu tatmin oluyor. Ama bu ego tatminini bir yaşam biçimi haline getirmek bence yerinde saymaktır.

Çevremde benden küçük numaralarda olan kişiler hep oldu ve olacak da. Ama bir gün gelip beni geçtiklerinde ben onları asla terk etmem aksine onların peşine takılırım. Başarılarından keyif alırım. Esas yarış benim için şimdi başlıyor diye düşünürüm. Hiç başarılı oldu diye bir arkadaşımı terk etmedim. Zaten öyle düşünsem hep kendimden küçük numaralar ile ilgilenirdim. Ama küçük numaraların büyümesi ve benim de büyük numaralara asılmam bana heyecan veriyor. Keşke hepsi beni geçse de heyecanım daha da artsa. Geçenlerde gazeteden bir haber okurken araya sıkışmış bir cümle gördüm. Bu bakış açısı beni üzdü. Hayatımızda böyle dostlarımız olmaması dileğiyle;

Büyük Hun İmparatoru Atilla şöyle demiş: “EN DEĞERLİ ÇABALARINIZIN ARKADAŞLARINIZ TARAFINDAN LANETLENECEĞİNİ BİLİN. SİZ MÜKEMMEL OLDUKÇA EN ÇOK ACIYI ÇEKECEK ONLARDIR. EĞER HAREKET VE İSTEKLERİNİZ ONLARI TEHDİT ETMİYORSA, ÖNEMSİZ BİRİ OLMA YOLUNDASINIZ DEMEKTİR.”

Hepimizin çevresinde böyle insanlar da vardır mutlaka. Oysaki birbirimizden bir şeyler öğrenmekle ne kaybederiz. Bence hayatın şifresini bulmuş bir insan olan MEVLANA şöyle demiş; “BİR MUM DİĞER MUMU TUTUŞTURMAKLA, IŞIĞINDAN BİR ŞEY KAYBETMEZ.”

Şimdi bu cümleyi okuyunca küçük numaralar peşinde koşanlar için onlar adına seviniyorum çünkü insanın ne istediğini bilmesi de bir erdemdir. Herkes dostlarını seçmekte serbesttir.

Büyük düşünürler de bu konularda çok kafa yormuşlar ki görüşlerini güzel cümleler ile ifade etmişler. Bakın dostluk için GEOTHE ne demiş; “KARDEŞLERİMİ ALLAH YARATTI, FAKAT DOSTLARIMI BEN BULDUM.”

İnanıyorum ki dostlarımız sayesinde çok şey öğreniyoruz. Ben hala öğrenmeye devam ediyorum. Ama öğrendiklerimi de öğretmeye devam ediyorum. Her hafta sonu Taksim’de Derinlikler Kültür ve Sanat Merkezinde Cumartesi günleri 16.00-18.00 arası bütün bildiklerimi paylaşmak için oradayım.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Etiketler:

Bu köşede Kişisel Gelişim başlığı altında yazılar yazıyorum. Yazdıklarım yaşadıklarımdan öğrendiğim davranış biçimleridir. Bu davranışları çevremdeki kişileri gözlemleyerek ayrıca bu konuda yazılanları okuyarak ya da bilimsel boyutunu inceleyerekten kendimi yeniliyorum. Ve bunları da uzun süredir sizinle paylaşıyorum.

Sürekli hayatımı sorguluyorum. Beni rahatsız eden olayları sorgulayıp bana artı değer kazandırması için yeniden yapılanmam devam ediyor. Sanıyor musunuz ki artık her şey dört dörtlük. Asla. Hala bir çok konuda yanıldığımı görüyorum. Hala bazı kişiler iyi niyetimi kullanıyor. Bunlar yaşadığım sürece hiç bitmeyecek. Ölene kadar öğrenmeye devam edeceğim. Ben oldum artık demiyorum. Hayatımda her şey harika olmayacak. Bundan da üzüntü duymuyorum. Çünkü değişen dünya ile davranış biçimleri değişiyor. Teknolojinin değişmesi gibi insanlar da sürekli değişiyor. Çağa ayak uydurmak için bizim de değişmemiz gerekiyor.

İnsanlarla ilişkilerde zaman zaman zorluklar yaşıyorum. Sadece, beni rahatsız eden bir olayı düşünüp hemen çaresini bulmak gibi bir aceleciliğim var. Hayatımda olumsuzluk istemiyorum. İşte bir davranış biçimimi değiştirip rahat ettiğimde bunları sizlerle paylaşmalıyım diye düşünüyorum.

Şimdi geri dönüp hayatıma baktığımda şöyle bir manzara görmeye başladım. Uzun çalışma hayatının sonucunda hiç para biriktirmemişim. Tek yaptığım dost biriktirmişim. Hayatım boyunca dostluğa çok önem verdim. Hep ben çok zengin bir insanım derim. Çünkü çok dostum var. En büyük servet budur. Ne depremde yıkılıyor, ne sele kapılıp gidiyor, ne bankanın iflası gibi bir korku yaşıyorsun, ne borsa gibi düşünce değeri azalıyor, ne bir hortumcunun kurbanı oluyor. Gerçek dostlar bu gibi olumsuzluklardan etkilenmiyorlar.

Peki nerden buldun bu kadar mükemmel dostları diyeceksiniz? Çok haklısınız. Evet gerçek dostlarım var tabii. Ama benim yanlışlarımdan dolayı azalan dostluklarım da var. Neden mi? Çünkü onları hiç sorgulamamak gibi bir yanlış içinde yaşadım hayatım boyunca. Bir tane yanlışlığı fark ettiğim zaman genellikle bir daha o yanlışa düşmem. Ama dostluk konusunda bu kadar başarılı olamadım. Çünkü onlara gösterdiğim tolerans sonsuz oldu.

Onları sorgulamadım derken ne demek istiyorum biliyor musunuz. Atıyorum kafadan bir tane dostum hayatım boyunca; “Sen bir gün denize düşsen ben elbiselerimle hangi şartlarda olursa olsun atlar seni denizden kurtarırım.” diyor.

Ben o kişinin söylediği söze inanmışımdır. Bir gün başıma böyle bir şey gelirse bu arkadaşım beni kurtarır buna inanıyorum. Ama hiçbir zaman bu söylediğini kontrol etmek gibi bir düşünceye girmedim. Bir gün geliyor ki gerçekten denize düşüyorum diyelim ama o kişi beni kurtarmıyor. İnanılmaz gerekçeleri de var. Ondan sonra uyanıyorum. Tesadüf gibi birkaç kere daha denize düşüyorum bakıyorum ki artık bir mazeret bile öne sürmüyor. Ama benim can dostum gibi davranmaya devam ediyor. Sonra onu hiç sorgulamadan ona inanarak geçirdiğin yıllara acıyorum. Tabii ki hayatımı ona endeksleyip yaşamadım ama bir gün baktım ki güven duygusunun yerinde yeller esiyor.

Çok eski yıllardaydı. Çok önemsediğim, çok değer verdiğim bir arkadaşım yurt dışına gitti. Her yaz bir aylığına İstanbul’a gelirdi. Ve bana derdi ki; “Tülay ben kısa süre burada olacağımdan sana gelip gidemeyeceğim çünkü ailemle birlikte olmak istiyorum ama seninle de olmak istiyorum onun için sürekli sen gel hatta bu bir ay bizde kal. Bizden işe git gel.” Neden olmasın. Arkadaşımı çok seviyorum. Çok da haklı. Aynı durumda ben olsam o da bana aynı şekilde davranırdı dedim ve bir ay onlarda zaman geçirdiğim oldu. Bunu yaparken hiç rahatsız olmadım. Çünkü çok emindim. Bu yurt dışında yaşamak 7 yıl sürdü. Sonunda bu arkadaşım İstanbul’a temelli dönüş yaptı. O bana geliyor, ben ona gidiyorum. Bir gün;
-Bu akşam bize gelsene dedim ve şöyle bir cevap aldım.
-Son iki kere ben sana geldim artık gelmem, sen gel.

Nasıl yani? Tabii bu nasıl yani’yi içimden söyledim. Şimdi düşünüyorum onun hiç suçu yok. Suç benim. Suçum aşırı verici olmak. Yani hiç sorgulamadan. Hiç o kişiyi sınava sokmadan. Bu olaydan sonra akıllandığımı sanıyorsanız yanılıyorsunuz.

Sonra bir başka arkadaşım haftanın en az 3 gününü bizim evde geçirirdi.. Birlikte sinema, tiyatroya giderdik. Onun evi uzak olduğundan sizde kalsam olur mu derdi ben de çok sevinirdim. Ayrıca hep ben de ısrar ederdim. Ne olur kal gitme diye. Bu olay uzun süre böyle devam etti. Günlerden bir gün onların evinin yakınındaki bir yerde konsere gittik. Giderken zaten anneme; “Anne ben bu gece gelmem, merak etme” dedim. Çünkü onun evinin bu kadar yakınındayken ve gece saat 01.30 gibi bir saatte neden ben eve geleyim ki, onun evinde kalırız diye düşünmüştüm.
Konserden çıktık.
-Bu gece ben de seninle gelmek istiyorum, anneme zaten sende kalacağımı söyledim dedim.
Bana şöyle bir cevap verdi;
-Kusura bakma Tülay seni misafir edemiyeceğim, evim misafir ağırlamak için uygun değil.
İnanamadım, ve ben o gece tek başıma gece yarısı eve gelmiştim. Ama hani korkudan da donuma yapmıştım 🙂
O geceden sonra herhalde çok özel bir durum vardı, ben yanlış anlamışımdır diye üzerinde durmadım ama onun evine özellikle gitmeye çalıştım ama asla başaramadım.

Yıllarca sandım ki gerekirse benim ona gösterdiğim misafirperverliği o da bana gösterir. Yanılmışım. Sonra bunun benimle ilgisi olmadığını misafirperverlik konusunda belki de bir kötü deneyim yaşamış olduğunu düşündüm, ya da yetiştiriliş biçimi, ailenin yapısı olarak düşündüm. Bunu anlayışla karşılıyorum. Ama o zaman kendisinin de kimsenin evine gitmemesi gerekir. Çünkü insan kendini kullanılmış hissediyor. Şimdi daha anlayışla bakıyorum.

Bütün bunlardan sonra akıllandım mı sanıyorsunuz? Asla. Yine dostluklarımda aynı hataları yapıyorum.
Yine karşımdakini mutlu etmek adına ya da birlikte olmak için oluşması gereken ortamı hazırlama konusunda hep öndeyim:

-Ben gelirim, sen bu saatte dışarı çıkma.
-Dur ben onu alıp sana getiririm, sen uğraşma onunla.

Bunlardan vazgeçer miyim? Sanmıyorum. Geçen yıl biri ile tanışmıştım. Bir kere oturup uzun uzun sohbet etme imkanımız oldu. Sonra kendisini 1,5 yıl gibi hiç görmedim. Bir gün tekrar karşılaştık. Sohbet ederken görüşmediğimiz bir yıl içinde yaşadığı çok önemli bir olayı anlattı. Bir gece eşiyle kavga etmişler ve o gece nerdeyse ayrılık noktasına gelmiş ve gece saat 01.00 gibi evi terk etmiş. Bir anda nereye gidebilirim diye düşündüm diyor. İlk aklıma gelen sen oldun ama bir kere tanıdığım insanın evine nasıl giderim diye düşündüm ve gelmedim. Ama o gece ilk aklıma gelen sen oldun diyor. Bakar mısınız nasıl bir güven duymuş ki kişi zor durumunda ilk aklına gelen ben olmuşum. Bu inanılmaz hoş bir duygu. Ama bu kişi hayatın içinde duruşuna karar vermiş biri olduğundan içinde bulunduğu duruma hemen çare bulmuş ve yoluna devam etmiş biri. Ama bazen kullanılan olabiliyor insan.

İşte artık dostları sınava sokmanın zamanı geldi. Artık daha seçici olmanın zamanı geldi. Artık çoktan ziyada az ve öz olmasının zamanı geldi. Artık kaybetme korkusunun aşıldığı zaman geldi. Kişilerin ben şunu yaparım ben bunu yaparım diye ahkam kesmelerini gözlemleme ve sorgulama zamanı geldi.

Bu türlü dostları biriktirmenin hiç manası olmadığını düşünüyorum artık. Dün yolda tanıştığım kişinin hayatıma daha çok katkı sağladığını görmeye başladım. En azından hiç beklentisiz. Bu türlü bana hiç katkısı olmayan ama “senin dostunum” diye bana sarılan kişilerin sadece negatif enerjilerini taşıdığımı fark ettim.

Bir başka konu daha var. Hangi dostumuzla neyi paylaşıyoruz?
Biriyle sinemaya veya tiyatroya gitmekten hoşlanırsın.
Biriyle sabahlara kadar oturup felsefe konuşursun.
Biriyle sohbet ederken hiç utanmadan onun omzuna başını koyar ağlarsın.
Birisine çok güvenirsin, bilirsin ki başın sıkışsa ilk yanında olacak kişi odur.
Birisi vardır ki, çok eski yıllardan beri gelen bir arkadaşlık. Çok seversin, çok iyidir, ya da sadece zararsızdır. Artık hayata bakışınız değişmiştir ama olsun. Yine de onu çok seversin.
Birisi vardır ki onun görüşlerine çok güvenirsin, ona bazı konuları danışırsın.
Birisi vardır ki, belirli konularda uzmanlığı vardır ve bu konu senin de çok ilgini çekiyordur.
Birisi vardır ki, seni yeni teknoloji ile tanıştırır ve senin yeniliklerle tanışmanı sağlar,
Birisi vardır ki vizyonu çok geniş biridir ondan etkilenirsin.
Birisi vardır ki motivasyonu yüksek biridir onunla beraber olduğunda kendini iyi hissedersin.
Birisi vardır ki sana yol göstericidir.
Birisi vardır ki çevresi çok geniştir. Onun sayesinde bir çok insan tanırsın.
Birisi vardır ki onunla sadece geyik muhabbeti yaparsın. Canın sıkkın olduğunda onunla birlikte olursun, bol bol gülersin, eğlenirsin.
Birisi vardır ki hayatın içinde duruşuna saygı duyarsın ve kendine örnek olarak seçersin.
Birisi vardır ki, kimseye anlatamadıklarını ona anlatırsın. Yani sır küpü.

Şöyle bir dostlarınızı gözden geçirin, kiminle ne yapmaktan hoşlanıyorsunuz. Kime ne kadar güvenebilirsiniz. Gereksizleri attığınız zaman geriye kaç kişi kalıyor. Hani zaman zaman evimizde temizlik yaparız, hep dursun bir gün kullanırım deyip hiçbir işe yaramayan eşya, giyim ya da mutfak malzemelerini temizleriz. Artık zamanı geçmiş ya da daha iyisine sahip olduğundan kullanmadığımız eşyaları atarız. Eğer atmaz ve sürekli alırsak zaten bir müddet sonra eve sığmamaya başlarız. Kullanmadığımız halde bir sürü eşya için emek harcarız. Onların tozlarının alınması gerekir. Onlara evimizde bir yer ayırırız ama hiç kullanmayız. Ama bazıları vardır ki bizim için çok önemlidir. Yeni teknoloji olarak daha iyisi olduğu halde ondan bir türlü vazgeçemeyiz. Ya da hiçbir fonksiyonu olmayan bir bibloyu sırf hatırası var diye atamayız. Bence atmamalıyız da. Hiç siz yaşlandın artık, evim de müsait değil artık diye yıllardır evinizde yaşayan köpeğinizi veya kedinizi sokağa bırakır mısınız? Hayat bir yürüyüştür. Bu yürüyüşte bazıları geride kalır. Bazıları da bizi geçer gider.

KENDİ DÜŞEN BİR ADAMI BIRAK DÜŞSÜN, ŞAYET BİR BAŞKASI TARAFINDAN İTİLMİŞSE ONU TUT.
MACHIAVELLI

Bu sözü okuduğumda çok sevdim.

Hayatın bu yürüyüşünde yavaş yürüyen var, hızlı yürüyen var. Hem hızlı yürümek istiyorum hem de çok yavaş yürümek isteyen birine kızmak yanlış olur diye düşünüyorum. Onu kendi kaderine bırakmanın doğru olduğunu düşünüyorum. Çünkü o senin hızına yetişemeyince sen onun yavaşlığına uyum sağlamaya başlarsın. Ki bu çok kötü olur. İşte hayatın içinde hızlarımız birbirine eşit değilse yürümenin keyfi olmuyor. Bir de en önemlisi hep öndeki koşana yetişmek gibi bir çabamız olması gerekir. Bu yürüyüşte tabii ki çok değer verdiğin ama yürümekte zorlanan bazı dostlarını sırtlayabilirsin. Ama hadi çok zorlandın 2 kişiyi sırtına aldın. Daha fazlası senin yürümene engel olur. Ama senin hızlı yürümen belki ilerde onları da geri kalmışlıktan kurtarır.

Bir gün bir arkadaşımdan beklediğim davranışın gelmemesinden üzüntü duyarken şöyle bir mail gelmişti;
DOSTLAR IRMAKLAR GİBİDİR, KİMİNİN SUYU AZ, KİMİNİN ÇOK.
KİMİNDE SADECE ELLERİN ISLANIR,
KİMİNDE RUHUN YIKANIR BOYDAN BOYA.

İşte bunu okuyunca bütün kızgınlığım bitti.

Ama onları hayatımızdan çıkaralım çöpe atalım ve bir daha asla görmeyelim anlamında değil. Sadece onlara ayıracağımız zaman dilimlerinde daha hesaplı olmak gerekli diye düşünüyorum.
Bence GEOTHE bu konuda oldukça düşünmüş ve şöyle demiş; KARDEŞLERİMİ ALLAH YARATTI, FAKAT DOSTLARIMI BEN BULDUM.

Bütün ilişkilerim için; SIRTINDA YÜRÜMEK İÇİN DEĞİL, YANINDA YÜRÜMEK İÇİN DOST ARIYORUM.

Eğer yılların dostluklarını sorguladığımda gerçekten endişelerimde haklı çıktıysam çok üzülüyorum. Böyle bir duyguyu kimsenin yaşamasını dilemiyorum. Bir arkadaşım için kuşkuya kapıldığımda sonunda mahcup olmayı tercih ediyorum. Keşke onunla ilgili kuşku duyduğum için bana çok kızsa 🙂

Keşke aşağıdaki olayı yaşasam. Bu yazı bana mail ile gelmişti. İşleyen sistemin tarih aralığını bilemiyorum ama hoş bir olay;

“İngiltere’de yargıçların maaşı yoktur. Onun yerine ihtiyaçları oldukça kullandıkları kredileri ve sınırsız çek defterleri vardır. İngiliz devleti hakimlerine o kadar güveniyor yani. Bir gün hakimin biri bir bankaya gidip 1.000.000 foundluk bir çek bozdurmak istediğini söylemiş. Tabii ortalık birbirine girmiş. Banka yöneticileri en üst makamlardan onay almadan bu kadar parayı veremeyeceklerini söyleyip hemen İçişleri Bakanlığı, Adalet Bakanlığı ve Başbakanlık gibi yerlere telefon etmişler. Ancak aradıkları her yerden gelen cevap aynıymış: ÖDEYİN.

Gel gelelim bankada o kadar nakit yokmuş. Hakimden ertesi gün gelmesi rica edilmiş. Ertesi gün para bir bavul içinde hazırlanmış. Aradan birkaç gün geçmiş. Hakim çıkagelmiş. Parayı bankaya geri vermek istiyormuş. Banka yönetimi hemen bakanlığı aramış. Derhal bakanlık müfettişleri devreye girmiş ve hakime hareketin sebebini sormuşlar. Hakim; “Kraliçe’nin hükümeti bize gerçekten bu kadar güveniyor mu? Onu sınadım.” cevabını vermiş. Raporlar bakanlığa iletilmiş ve aynı gün hakim azledilmiş. Adalet bakanlığı hakime gönderdiği yazıda gerekçeyi şöyle açıklıyor: Kraliçe hükümetinin saygın bir hakimi, devletine güvenmiyor ve onu sınıyorsa, devlet ona asla güvenmez.”

Bu çok güzel bir olay ama dostluk adına yapılması gerekenleri hiç yapmadığın halde vay sen benim dostluğumu sınıyorsun diye gidene de güle güle diyorum. Yolları açık olsun. Dostluğumun değerini bilen, yalnız benim onu aramam ve onunla birlikte olmak için onun yanında olduğum zaman mutlu olan değil, benimle birlikte olmak için çaba sarf eden dostlar istiyorum. Yüreğime sadece hak edenler girsin. Ben hurdacı değilim. Bana daha çok sarılanı da sırtımda taşırım.

Bazı insanlar odaya girdiğinde çevre aydınlanır, bazıları da çıktığında. Ben odaya girdiğinde çevreyi aydınlatacak dostlar arıyorum. Geldiği zaman boşluk doldursun istemiyorum. Benim istediğim gittiği zaman yeri dolmayacak kadar önemli olsun. Ona karşı olan alışkanlığımı bilsin ama şımarmasın.

Çok mu şey istiyorum dersiniz? Ama bunları istemezsem yaşamanın ne anlamı var ki 🙂

Hoşça kalın dostlar 🙂

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com


Arşiv

Kategorilere Göre Yazılar

Son Yazılar

Takvim

Ağustos 2017
P S Ç P C C P
« Kas    
 123456
78910111213
14151617181920
21222324252627
28293031