Tülay Bilin-ce

Archive for the ‘Motivasyon’ Category

Hepimizin bu dünyaya bir geliş nedeni olduğuna inanıyorum. Yaşadığımız sürece insanlara karşı görevlerimiz olmalı. Benim görevim de okuduğum ve öğrendiğim her şeyi sizlerle paylaşmak olduğuna inanıyorum. Bunun adına da misyon diyorum. Bu dünyadaki misyonumun paylaşım olmasından çok memnunum.

Hepimizin birbirimizden daha iyi bildiği bilgiler var. Bunların paylaşılmasından yanayım. Çünkü bilgiler beynimizin içine girer orda harmanlanır yani kendi yorumumuzu elde ederiz. Bu bilgilerin beynimizden akması gerekli diye düşünüyorum. Yoksa beynimiz bilgiden boğulur. Ama bu bilgilerin doğru olmasına dikkat etmeliyiz. Bildiklerimizi de saklamaya gerek yok. Büyük düşünür PLATON bu konuda şöyle demiş; “BİLİRKEN SUSMAK, BİLMEZKEN SÖYLEMEKTEN DAHA KÖTÜDÜR”

O zaman doğru yoldayım. Üstelik ben bu yazıları yazarken sürekli okumak zorundayım. Öğreniyorum ve öğretiyorum. Ayrıca öğretirken yeniden öğreniyorum. İnanın, bana da çok faydası oluyor. Sokrates’in de aynı fikirde olması beni mutlu ediyor: “ÖĞRENDİĞİN HER ŞEYİ İÇSELLEŞTİR, İÇSELLEŞTİRDİĞİN HER ŞEYİ ÖĞRET.”

Paylaşmanın ne zararı olabilir ki. Sizlerden gelen maillerden anladığıma göre çok da faydalı oluyorum. Birçok kişi yazılarımı okuyarak hayatına yön verdiğini yazıyor. Demek ki Mevlana’nın dediğini yapıyorum: “BİR MUM DİĞER BİR MUMU TUTUŞTURMAKLA IŞIĞINDAN BİR ŞEY KAYBETMEZ”

Işığımdan bir şey kaybetmediğim gibi her gün biraz daha aydınlandığımı hissediyorum. Ama daha çok uzun yolum var. Ölene dek öğrenmeye ve öğretmeye devam edeceğim. Çünkü yaşamak için bir nedenim var. Bu neden beni ayakta tutuyor ve yaşama keyfi veriyor. Bu keyif de her türlü zorluğu yenmemi sağlıyor. Beni tembellikten kurtarıyor. Yaşlanmak istemiyorum. Belki fiziksel yaşlanmalara mani olamam ama beyinsel yaşlanmaya mani olabilirim: “İNSANI VAKTİNDEN ÖNCE YIPRATAN BİR ŞEY VARSA, O DA TEMBELLİKTİR” HZ. ALİ

Hazreti Ali’nin dediğine katılıyorum. Bazı günler canım tembellik etmek istiyor ama bunu abarttığım zaman yerimden kalkmakta bile zorluk çekiyorum. Hatta bir can sıkıntısı başlıyor. Sonra aklıma LA BRUYERE’nin sözü geliyor ve hemen harekete geçiyorum: “CAN SIKINTISI DÜNYAYA TEMBELLİKLE BERABER GELMİŞTİR”

Tembel olarak geçirdiğim günlerin acısını çıkarır gibi deli gibi okumaya başlıyorum. Çünkü boş geçirdiğim günleri yaşanmamış olarak görüyorum. Arada sırada tembellik harika bir şey ama abartmamak gerektiğine inanıyorum. Öğrenmeden geçirdiğim günlerde yerimde sayıyorum. Hiçbir yeni fikir öğrenmeyince beynimdeki hücreler bile ölüyor. Kendimi yenileyemiyorum. Aklıma yeni fikirler gelmiyor. Fikirlerimi değiştirebilmem için öğrenmem gerekli ki eskisiyle mukayese yapabileyim. JAMES CANANT’ın sözü aklıma gelince harekete geçiyorum: “ANCAK APTALLAR VE ÖLÜLER DÜŞÜNCELERİNİ HİÇ DEĞİŞTİRMEZLER”

Ben ne aptalım ne de ölüyüm. Yaşıyorum ve deliler gibi yaşamak istiyorum. Yaşamın hakkını vermek istiyorum. Ataol Behramoğlu’nun bu şiiri daima bana yol göstermiştir. Haftada en az 2 kere okuyorum. Her okuyuşumda içime bir sevinç doğuyor. Yaşama dört elle sarılıyorum. Size de keyifli bir okuma diliyorum.

YAŞADIKLARIMDAN ÖĞRENDİĞİM BİRŞEY VAR

Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var:
Yaşadın mı, yoğunluğuna yaşayacaksın bir şeyi
Sevgilin bitkin kalmalı öpülmekten
Sen bitkin düşmelisin koklamaktan bir çiçeği

İnsan saatlerce bakabilir gökyüzüne
Denize saatlerce bakabilir, bir kuşa, bir çocuğa
Yaşamak yeryüzünde, onunla karışmaktır
Kopmaz kökler salmaktır oraya

Kucakladın mı sımsıkı kucaklayacaksın arkadaşını
Kavgaya tüm kaslarınla, gövdenle, tutkunla gireceksin
Ve uzandın mı bir kez sımsıcak kumlara
Bir kum tanesi gibi, bir yaprak gibi, bir taş gibi dinleneceksin

İnsan bütün güzel müzikleri dinlemeli alabildiğine
Hem de tüm benliği seslerle, ezgilerle dolarcasına

İnsan balıklama dalmalı içine hayatın
Bir kayadan zümrüt bir denize dalarcasına

Uzak ülkeler çekmeli seni, tanımadığın insanlar
Bütün kitapları okumak, bütün hayatları tanımak arzusuyla yanmalısın
Değişmemelisin hiç bir şeyle bir bardak su içmenin mutluluğunu
Fakat ne kadar sevinç varsa yaşamak özlemiyle dolmalısın

Ve kederi de yaşamalısın, namusluca, bütün benliğinle
Çünkü acılar da, sevinçler gibi olgunlaştırır insanı
Kanın karışmalı hayatın büyük dolaşımına
Dolaşmalı damarlarında hayatın sonsuz taze kanı

Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var:
Yaşadın mı büyük yaşayacaksın, ırmaklara, göğe, bütün evrene karışırcasına
Çünkü ömür dediğimiz şey, hayata sunulmuş bir armağandır
Ve hayat, sunulmuş bir armağandır insana

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Ünlü ressama; “Mutluluğun resmini yapabilir misin?” diye sormuşlar. Ben mutluluğun resmini yapamam ama mutlu yaşamasını öğrendim artık. Bu hiç problemim olmadığı için mutlu olduğum anlamına gelmiyor. Bu çağda bir de üstelik büyük şehirde yaşayınca imkansız. Ayrıca gelişmekte olan bir ülkede ekonomik zorluklarla yaşayınca daha da imkansız. Sadece sorunları çözüp yoluma devam ediyorum. Bütün amacım mutlu olmak ve çevremdekilere mutluluğu anlatmakla oluyor.

Sizlerden çok mail alıyorum. Hepsine de tek tek cevap veriyorum. Gördüğüm kadarıyla mutlulukla başımız dertte. Son günlerde güzel bir mail aldım. Sadece bir bölümünü yazıyorum.

“Mutluluk benim için çok zor bir kavram. Belki de mutluyum farkında değilim. Yaşam bir rol vermiştir oynuyorumdur. Mutsuzluğu oynamak da belki bir mutluluktur.”

Mutluluk ve mutsuzluk bir seçimdir. Biz beynimizde üretiyoruz. Peki sorunlar ne olacak. Sorunsuz bir hayat düşünüyorsanız mutlu olma şansınız yoktur. Mutsuzluklarımızın nedenini bulup çıkartmak gerekli. Bunun için ne yapabilirim diye düşünün. Yapacak bir şey var ve yapmıyorsanız mutsuzluk için ağlamak sizin hakkınızdır. Ama yapacak bir şey yoksa da ağlıyorsanız bu da bir seçimdir. Eğer ağlamanızın faydası varsa hep beraber ağlayalım. Ama inan ki yok. Yaşamı farkında olarak yaşamalıyız. Acılar olmadan bir hayat düşünmek mümkün değil.
Acıdan korkmak da yaşamımızı engelliyor. Benim çocuk sahibi olmaktan korktuğum gibi. Ya ona bir şey olursa diye korkudan çocuk sahibi olamadığımı yıllar sonra fark ettim. Hayat bence cesurların yanında. Bir mutluluğu yaşamadan vazgeçiyoruz. Ya sonunda şöyle olursa ya böyle olursa diye. Her türlü tehlikeyi göze alınca güzellikleri görüyor insan.

YÜKSEK DÜŞÜNCELER YÜKSEK DAĞLARA BENZER. ALIŞIK OLMAYANLARI ÜRKÜDÜR.
CENAP ŞAHABETTİN

Mutluluğa sahip olmak için acılara katlanmak gerekiyor. Mutluluk her şeyin yolunda gitmesi demek değildir.

Bana sürekli mail atıyorsunuz. İster misiniz bana attığınız maillere rumuz koyup burada yayınlayalım. Kısa kısa yazarsanız hem yer işgal etmez ben de yorum yapabilirim.

Bu hafta tatil olduğu için sizi uzun bir yazıya boğmak istemiyorum. İyi bayramlar diliyorum. 2007 yılının hepimize mutluluk getirmesini ve bizim o mutluluğu farkına varıp yaşamamızı istiyorum.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Etiketler: ,

Bu güne kadar o kadar çok karizma ile ilgili yazı okudum ki artık hangi kitapta kim ne yazmıştı inanın hatırlamıyorum. Ama bütün bu okuduklarımdan sonra kendi tarifimi ortaya koydum. Belki bu tarif de aynı cümleyle bir kitapta vardı. Belki de birkaç tariften sonra benim yarattığım bir cümle haline geldi. Valla hatırlamıyorum. Sadece inandığım bir tarif oldu bu. Diğerlerine yanlış demiyorum. Benim doğrum olarak kabul ettiğim tarif bu.

KARİZMA NEDİR? BEYNİN İÇİNDEKİ BİLGİLERİN VE KENDİNE GÜVEN HİSSİNİN BEDEN DİLİNE YANSIMASI.

En doğru tarif bu geldi bana. Neden mi? Anlatayım. Bir insanın marka giyinmesi, en pahalı mağazadan alışveriş yapması, 2 tane üniversite bitirmiş olması karizmatik olması için yeterli değil.

Şaşırdınız değil mi? Evet ben de gençliğimde bunun aksini düşünüyordum. Onun için gençliğimde marka giymek daha çok hoşuma giderdi. Yıllar sonra baktım ki, marka giydiğim zaman bile yaşamadığım olayları şimdi yaşıyorum. Şimdi marka merakım kalmadı. Önemli olanın marka değil giyimdeki uyum olduğunu gördüm. Sakın bu markalaşmaya karşı olduğum anlamına gelmesin. Markalaşmayı sadece kaliteli hizmet açısından alıyorum. Marka olan şirketler müşteriye daha saygılıdır, müşterinin hakları daima saklıdır. Kişiye göre değil,, tüm müşteriye aynı davranış biçimini uygulanır….vs. Ama marka olmanın bedeli de ağırdır bilirsiniz. Dolayısıyla çok emek verdiği ürünün fiyatı da pahalıdır. Çünkü satıştan sonra bile hizmet devam eder. Tamam bunların hepsi güzel, asla kötü demiyorum ama o kadar param olmazsa ne olacak. En az ile yetinerek yaşamak zorundayım. Gerektiği zaman pazardan bile alıveriş edilebilir ki ben çok ediyorum. Peki, güzel giyinmek fark edilmek için önemli değil mi yani?

Önemli olmaz mı hiç hem de çok önemli. E peki ne demek istiyorsun? Şunu demek istiyorum. Önemli olan ucuz ya da pahalı uyumu yakalamak. Buradaki en önemli vurgulamak istediğim renk uyumu. Bluzunuz çok pahalı bir marka olabilir. Etek ya da pantolon da çok pahalı ve çok kaliteli olabilir. Ama arada renk uyumu yoksa rezil bir kıyafet haline gelir. Ayrıca bütün bu giysiler içinde çok sade de olabilirsiniz. Ama tarzınızı oluşturmanız gerekli bence. Giydiğiniz giysinin içinde kendinizi çok rahat hissetmelisiniz. Ve mutlaka en basit bir eşofman bile giyseniz mutlaka boynunuza bir fular ya da bir kolye ya da başınıza bir bant gibi bir çarpıcılık yapın. Ama bunları yaparken renk uyumuna dikkat edin.

Yani ben bunları yapınca karizmatik olur muyum diyeceksiniz. Hayır öyle bir tane kolye ya da fular takmakla olunmuyor tabii. Ama en azından barajı aşarsınız. Gerisi nedir peki?

Gerisi, beynimizin içini doldurmamız gerekli. Yani kendine güven hissi önemli. Bilgi bunun çoğunu yapar. Ama ben şöyle bir insan tanıyorum; üniversite mezunu, 2 lisanı var. Ama ismini sor, zor söylüyor. Bu tıp doktorunun alanına giren bir konu. O alana girmek istemiyorum.

Eğer psikolojik bir hastalığımız yoksa giyimimizdeki hoşluğu yani uyumu yakalayabilirsek, beynimizin içini bize gerekli olan (en azından ilk etapta) bilgi ile doldurursak bu durum davranışlarımıza yansıyacaktır. İşte o zaman bizim için de çok karizmatik birisi diyebilirler. Çevremizde de dikkat çekebilirsiniz. En önemlisi fark edilmek. Sıradan olmamak gerekli. Hiç unutmam bir televizyon programında Sezen Aksu şöyle demişti “Anneannem rahmetli hep şunu söylerdi. Asla sıradan olmam. Herkesten bir farkım olmalı mutlaka. Ben de onun sözünü dinliyorum. Ben sıradan bir kadın değilim.” Ben de aynı şeyi düşünüyorum.

Dün yaşadığım bir olay karşısında şaşırdım kaldım. Dün teknolojik bir alışveriş yapmak için büyük bir mağazaya gittim. Bir adet yazıcı almak istedim. Ne istediğimi daha önce araştırmıştım. Gerek internetten gerekse bir gün önce aynı mağazaya giderek bütün ürünleri incelemiş kararımı vermiştim. Dün ne istediğimi bilerek mağazadan içeri girdim ve şu model yazıcıyı istiyorum dedim. Hemen çıkardılar. Kasaya gittim. Bana alışverişte yardım eden görevli ürünü paketledi kredi kartımı uzattım. Bu kadar çabuk alışveriş etmeme ya da bu kadar çabuk karar vermeme şaşırdığından olsa gerek sohbet etmeye başladı. Ben de izah etmek ya da sohbet ortamı açmak için şöyle dedim;

-Ne alacağıma karar vermek için dün buraya gelmiştim. Bütün ürünleri inceledim. Onun için bugün alışveriş kolay oldu.
-Biliyorum dedi
-Neyi biliyorsun dedim
-Dün buraya geldiniz, ürünleri incelediniz ve gittiniz. Sizi fark etmiştim.

İnanamadım. Çünkü ben oraya gitmeden önce internetten her türlü araştırmamı yapmış ve bu işleri iyi bilen dostlarımdan bilgileri almıştım zaten. Sadece ürünlere bakıp çıkmak yetmişti bana. Üstelik çok kalabalık alışveriş kitlesi olan bir mağazadır. Buna rağmen fark edilmek 🙂 Bu tip olayları çok fazla yaşıyorum. Geçen hafta da arabamla ışıklarda durmuştum ki, yanımdaki arabadaki kadının telaş içinde camı açmakla uğraştığını gördüm. Camı açtı ve aynı anda yeşil ışık yandı ve arabalar harekete geçti. Kadın ve yanında da bir kadın daha bana seslendiler “Harikasınız, ışık saçıyorsunuz :)” Ve arabalar hızla hareket etti bir dakika sonra arabayı kaybettim.

Ben 20 yaşında 90-60-90 bir genç kız değilim. Bu sadece pozitif enerjinin dışa yansıması. Fark edilmek için özel bir çabam yok. Ama tarz oturmuş artık. Farklı bir tarz. Bir büyük holdingin en tepelerinde görevli bir arkadaşım var. Kendisi giyimine çok özen gösterir. Bazen bana şöyle der “Bu kıyafetin harika olmuş. Ama ben giyemem. Bana yakışmaz. Bu tarz meselesi. Senin, tarzına uygun.”

Demek ki bir tarzım var. İşte bu fark yaratan bir duruş biçimini de arkasından getiriyor. Biraz da söyleyecek sözün varsa kapıların önünde açılması çok kolay artık. Ama gerçek mücadele bundan sonra başlıyor çünkü buradan sonra kendini fikirlerin ile kabul ettirmen gerekli. Anadolu’da şöyle bir atasözü vardır; İnsanlar kıyafetleri ile ağırlanırlar, fikirleri ile uğurlanırlar.

Gördüğünüz gibi ilk barajı geçmek için dış görünüş çok önemli ama daha sonra yerini bilgiye bırakamıyorsa arkanızdan sadece şu söylenir; Süslü kokona 🙂

Ben sadece süslü kokona diye tanınmak istemiyorum. Kültürlü bir süslü kokona olabilirim. Buna itirazım yok 🙂

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Bu sitede yazı yazmaya başlayalı 7 ay oldu. Her hafta yeni bir yazı yazıyorum. 10 yıldır eğitim veriyorum. 6 aydır canlı olarak bir radyo programı yapıyorum.

Bütün bu çabalarımdan memnun olan hayatının akışını değiştiren bir sürü tanıdığım insan var. Ayrıca hiç tanımadığım bir sürü insan bu sitedeki mail adresime görüşlerini yazıyorlar. Radyoda söylediğim her bir görüş için anında canlı yayına bağlanma gibi fırsat var ve insanlar bunu da kullanıyorlar.

Ee peki anladık ne demek istiyorsun diyorsunuz. Şunu demek istiyorum. Bu yaptığım işler sadece beni bağlayan kişisel sorumluluk isteyen işler değil. Burada yazdığım ya da radyoda söylediğim bir söz ile birilerini yanlış yönlendirmek ya da zarar vermek gibi bir tehlike de var. Onun için yazdığım ve söylediğim her şeye çok dikkat ediyorum. Ben insanlara mutlu olmanın yollarını açmak isterken asla zarar vermek istemem. Herkes benim gösterdiğim yoldan giderse mutlu olur mu? Hayır olmaz. Çünkü herkesin yaşam biçimi, gelenekleri, ekonomik durumu ve hayata bakışı ve de keyif aldığı olaylar farklıdır. Ben genel olarak motivasyon ve mutluluklardan bahsediyorum. Bazı genel prensiplerden bahsediyorum. Önemli olan sizin içinizdeki cevheri çıkarıp bulmanız ve mutlu olmanız.

Yaptığım bu işlerden geri dönüşümler alıyorum. Seminerlerde her zaman şunu söylerim. “Konuştuklarımda size ters gelen bir fikir olduğunda hemen söz isteyin. Konuyu hep birlikte tartışalım. Beni eleştirebilirsiniz bundan sakın çekinmeyin.”

Hiçbir seminerimde büyük bir görüş ayrılığına düştüğüm kimse olmadı. Seminerlerden herkes çok mutlu ayrıldılar. Bu sitede yazdığım yazılarım için çok fazla mail alıyorum. İnanılmaz güzel dostluklar kurdum. Türkiye’nin her yerinden hiç tanımadığım ama yıllardır sanki birlikteymişiz gibi can dostlarım var. Bana ilk yazış nedenleri o günkü yazıyla ilgili görüşlerini belirten bir yazı. Ama daha sonra bu mailleşmeler güzel dostluklara döndü.

Hiç eleştiri almıyor musun diye sorarsanız. Aldım tabii. Bu sitedeki yazılarım ile ilgili 2 tane olumsuz mail aldım. Bir tanesi ismini izni olmadan açıklayamam. Batman’da yaşayan entelektüel bir kişiden aldım. Bir yazımdaki fikrimi eleştirmiş ama biraz tarz olarak canımı acıtan bir mail idi. Hemen kendisine cevap verdim. Şöyle dedim;

Merhaba
Maillinizi dikkatli bir şekilde okudum. Bana oldukça ağır bir mail atmışsınız.
Ben bundan 3-4 ay gibi önce Lütfi Kırdar’da çok büyük bir pazarlama seminerine katılmıştım. 2000 kişinin katıldığı büyük bir seminerdi. Konuşmacı inanılmaz büyük bir gaf yaptı. Konuşmasını bitirdiğinde sorusu olan var mı dedi. Ben el kaldırdım. Bana mikrofon verdiler. Sorumu sordum: “Biraz evvel konuşmanızda insan beyni gelişimini tamamlamıştır. İnsanlık bundan sonra asla gelişmeyecektir. Başka yenilik olmayacaktır. Yaratıcılık bitmiştir dediniz. Ben her gün yataktan heyecanla kalkıyorum acaba bugün ne öğreniceğim diye. Her gün her konuda yeni bir buluş okuyoruz. Neden böyle söylediniz. Lütfen biraz açıklar mısınız?”dedim.

Konuşmacı şöyle dedi;
-Ben böyle düşünüyorum ve bu konuyu tartışmak istemiyorum.
Anladım ki bildikleri sadece söyleyebildiği kadardı. Onu rencide etmek istemedim. Peki teşekkür ederim dedim ve mikrofonu uzattım.
Sonra çay molasında bir bey geldi yanıma. Dedi ki;
“Neden biraz evvel sorunuzun devamını getirmediniz, çünkü anladığım kadarıyla bu konuda oldukça bilgiliydiniz ama üstüne gitmediniz..neden?
Sadece onu mahçup etmek istemedim. Çünkü anladım ki derinlemesine bilgisi yok. Ancak ben ondan şunu beklerdim. Lütfen kahve molasında görüşelim sizin bu konudaki görüşünüzü almak isterim ve ben de görüşümü size aktarayım. Onu yapmadı. Ben olsam bunu kesinlikle yapardım.

İşte o gün, bugün. Siz beni eleştirdiniz. Keşke biraz daha yapıcı, biraz daha yumuşak ve biraz daha pozitif olabilseydiniz. Biz değil miyiz ki büyüklerimizin eksik sevgilerinden, sert tutumlarından ya da sevgisiz nasihatlerinden dolayı bir türlü yanlışı ve doğruyu seçemiyoruz. Benim bakış açım yanlış olabilir, siz haklı olabilirsiniz. Ayrıca bir başka dostum da bana mail atmış. Şöyle diyor; “Tülaycım yazını okudum. Ama bu sefer sana katılamıyorum.” diye yazmış.

Eleştirilerimizi birbirimizi döverek değil severek yapsak daha yapıcı olur. Eğer karşımızdakini mahcup etmek istiyorsak bence bundan daha iyi yol olmaz. Ayrıca zaman ayırıp yazımı okuduğunuz için çok teşekkür ederim. Eğer bana kızgınlığınız geçtiyse şimdi yazımın konusu hakkında yazışabiliriz 🙂
Sevgiyle kalın
Tülay Bilin

Kendisine aynen bu mailli attım. Bana hemen bir cevap geldi. Gelen mailde kendine özgüveni tam, gerektiğinde bildiğinden asla dönmeyen gerektiğinde özür dileyebilen büyük bir beyin vardı. Yolladığı mailden birkaç cümle;
“Özür diliyorum, beni bu kadar mahcup etmek zorunda mıydınız? İnternetteki resminizdeki gülümsemenin sahte olmadığına inandırdınız beni.”

Özür dilediği yaptığı eleştiri değildi. Eleştirisinden geri dönmüyordu sadece tarzı için özür diliyordu. Özür dilemek bir erdemdir. Ancak kendinden çok emin insanlar özür diler. Bu mailden sonra kendisiyle dost olduk. Kendisini hiç görmedim ama o benim çok iyi dostum. Şu kadarını söyleyebilirim. Bugün kendisine mail atsam ve şöyle desem;
“Arkadaşım ben bugünlerde zordayım. Bana şu konuda yardım eder misin?” desem koşa koşa gelir ve gerekeni yapar. Buna inanıyorum bu bana yeter. Böylesine kendine güvenen bu kadar insanca davranan ve adam gibi adam dediğim kişinin önünde saygıyla eğiliyorum.

Eleştirilere açığım ama yapıcı eleştirilere açığım. Buradaki amaç ortaya konan fikri tartışmaktır. Fikri ortaya koyan insanın özel hayatı veya kişiliğini zedelemek yanlış olur. Üstelik sadece tatsız bir konuşmadan başka bir işe de yaramaz. Benim de yanlış bildiğim bir bilgi olabilir. Her gün yeni bilgiler öğreniyorum. Her gün kendimi yeniliyorum. Bazen dün düşündüğümü bugün beğenmiyorum.

J.R.COWELL ‘in bir sözü; “ANCAK APTALLAR VE ÖLÜLER DÜŞÜNCELERİNİ HİÇ DEĞİŞTİRMEZLER.” Birbirimizi eleştirelim ve birlikte bir adım atalım. İşte o zaman faydalı olabiliriz. Ayrıca ne kadar çok değişik fikir ortaya atılırsa o kadar faydalanırız.

ALBERT LİPPMANN diyor ki; “HERKES AYNI ŞEYİ DÜŞÜNÜYORSA HİÇ KİMSE BİR ŞEY DÜŞÜNMÜYOR DEMEKTİR.” Ben bu görüşe katılıyorum. Çünkü benim yazdıklarım doğrudur gerisi yanlıştır demiyorum. Bilgilerimizi paylaşalım farklılıkları da paylaşalım ama bunları yaparken birbirimize olan saygımızı azaltmayalım. Okudukça ne kadar az şey bildiğimi fark ediyorum.

Bu konuda SOKRAT;
“BEN BİLMEDİĞİMİ BİLDİĞİM İÇİN DİĞER İNSANLARDAN AKILLIYIM”demiş. Ben kişisel olarak hiç iddialı değilim. Her şeyi çok iyi biliyorum demiyorum. Sadece öğrendiklerimi paylaşıyorum. Önemli olan fikirleri tartışmamız. Kişileri eleştirip bozguna uğratmak amacından uzaklaşmalıyız.

İlk duyduğumda kocaman bir kağıda yazıp duvara astığım bir söz ile yazımı bitirmek istiyorum. HYMAN RICKOVER;
“BÜYÜK BEYİNLER FİKİRLERİ, ORTA BEYİNLER OLAYLARI, KÜÇÜK BEYİNLER İSE KİŞİLERİ KONUŞUR.”

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Bu ne demek diyeceksiniz şimdi. Ağlamayı mecazi olarak kullandım. Çevrenizdeki insanları bir gözden geçirirseniz. Sürekli negatif olan bazı kişiler olduğunu göreceksiniz. Şimdi diyeceksiniz ki; “Ama onun gerçekten çok dertleri var,,zavallı çok talihsiz.”

Böyle düşünmekte ilk anda haklı olabilirsiniz. Ama bir düşünün ona kaç kere yol göstermişsinizdir. Eğer söylediğinizi yapsaydı daha iyi olmaz mıydı? Olurdu mutlaka. Onlara başkaları da bazı çareler üretmişlerdir. Keşke bana bir inansa diye içinizden geçirdiğiniz olmuştur. Bazen de onu ikna edemediğiniz için kendinizi suçladığınız bile olmuştur. Çünkü aynı duyguları yıllarca ben yaşadım. Karşımdakini ikna etmek için ne metotlar denedim bilemezsiniz. Saatlerce dil döktüm. Ondaki bütün negatif enerjiyi ben yüklendim. Bendeki pozitif enerjiyi ona verdim. Bu konuşmaların neticesinde kendimi çok yorgun hissettim. Ama o hiç bir şey yapmadı. Bir hafta sonra tekrar bana dert yandı ben yine onun üzüntüsünü hafifletmek için saatlerce ona dil döktüm.

Yıllarca kişisel gelişim ile uğraşınca insan duyguları ile ilgili çok kitap okuyup insanları gözlemleyince her şeyi daha iyi anlamaya başladım. Derdine çare için bir şeyler yapması gerektiğini söylediğim zaman haklısın diyor ama yapmıyor. Belki de dertler bazı insanların ruhunu besliyor. Çevremde yakınım olan bazı kişiler var. Dertlerini anlatırken adeta keyif alıyorlar. Mutsuzluk onların yaşam biçimleri haline gelmiş. Artık onları çok iyi tanıyorum ve onlar için üzülmüyorum. Çünkü bu tarzı onlar seçtiler. Hani eskiler derler ya “Kendi düşen ağlamaz” diye. Machiavelli daha farklı yaklaşmış şöyle demiş; “KENDİ DÜŞEN BİR ADAMI BIRAK DÜŞSÜN, ŞAYET BİR BAŞKASI TARAFINDAN İTİLMİŞSE ONU TUT.”

Bir başka insan tipi de derdinin çaresini söylediğin halde yapmaz. Çünkü senin söylediğin onun derdinin çaresi değildir. Kendini tanımadığı için aslında neden mutsuz olduğunu bile bilmez. Yanlış adres vererek karşısındakini kendine acındırmaya çalışır.

Dostoyevski; “EN BÜYÜK MUTLULUK, MUTSUZLUĞUN KAYNAĞINI BİLMEKTİR.” Mutsuzluğun kaynağına inmek için çalışmak gerekiyor. Oysa ki ağlamak dert yanmak daha kolaydır. Ve farkındaysanız sürekli geçmişte yaşar. Peki şimdi ne yapmak gerekir sorusuna hiç cevap aramaz. Oysaki olan olmuştur artık geriye dönük düşünmek çare değil sadece zaman kaybıdır. Yarın ne yapmam gerekli onu düşünmeli.

Dale Carnegie; “BATAN GÜNEŞ İÇİN AĞLAMAYIN. YENİDEN DOĞDUĞUNDA NE YAPACAĞINIZA KARAR VERİN.”

PEKİ NEŞELİ İNSANLARIN HİÇ DERDİ YOK MU?

Olmaz olur mu hiç. Sadece neşeli ve güçlü insanların en büyük özelliği onlar hayatın acı olduğunu bilirler. İleriye dönük tedbirlerini alarak dertleri hafifletirler. Dertleri azaltmanın en önemli yolu ileriye dönük hedefler koymaktır. Eğer bir insanın ileriye dönük bir hedefi yoksa yaşamdan keyif almaz. Oysa mutsuz insan için derdinin olmaması imkansızdır. Çünkü o talihsiz biridir. Bu dert geçse mutlaka onu bir başka dert bulur diye düşünür. Bazı yeteneklerin doğuştan olduğunu sanır. Ama Thomas Edison farklı düşünüyor; “DEHA YÜZDE BİR YETENEK, YÜZDE DOKSAN DOKUZ TERDİR.” Yani her şey çalışılarak elde edilebilir. Ah mutsuzlar bir inansalar her şeyin kendi ellerinde olduğuna. Çevremizdekileri değiştirmek bizim elimizde. Eğer bana zarar veren dostlarım varsa onları bile…

Geothe; “Kardeşlerimi Allah yarattı, fakat dostlarımı ben buldum.” demiş. Bence doğru. Çareler bizim elimizde..Ya sürekli mutsuz ya sürekli mutlu olmak…Karar sizin.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Etiketler: ,

İnsan kaynakları
Size bugüne kadar aşktan bahsettim. Kişisel gelişim konularından bahsettim. Bu konuları bilimsel metotlarla anlatmak yerine yaşamın içindeki duygularımızla anlatmayı tercih ettim. Tecrübelerimi aktardım. 20 yıldır okumalarım ve aldığım eğitimlerimi size aktardım. Ama benim bir de mesleğim var. 20 yıl İnsan Kaynakları Müdürlüğü yaptım.

Düşündüm ki gençlerin iş hayatı hakkında bilmek istedikleri çok şey var. Biraz da bu konuda sizlere bildiklerimi aktarmak istiyorum. Yıllar boyunca çalıştığım şirketin eleman alımlarını ben yaptım. Vasıfsız elemanı da ben aldım, üst düzey çalışanları da ben aldım. Bu konuda çok tecrübem var.

İŞ GÖRÜŞMELERİNDE NELERE DİKKAT EDİLMELİ?

Prof.Dr.Albert Mehriban’ın iletişime dair yapmış olduğu araştırma sonuçları şöyledir;

BEDEN DİLİ %55
SES TONU %38
KELİMELER %7
Bunu neden yazdım biliyor musunuz? İş görüşmelerine giderken kıyafete çok özen gösterilmeli. Yani kapıdan içeriye girerken sizin için kararın çoğu verilmiş oluyor. Eğer o görev için beden diliniz iyi değilse o işi baştan kaybediyorsunuz. Çünkü kapıdan içeriye giriş çok önemlidir. Kendine güvenli bir duruş sizi ele verir. Hele bir de el sıkışınız. “Merhaba” deyişiniz.

Eğer el sıkışırken karşınızdaki kişinin ellerini parmaklarınızın ucu ile tutarsanız karşınızdakine güven vermezsiniz. Tokalaşırken karşınızdakinin elini avucunuzun içine alıp kavramalısınız. Ondan sonra kuvvetli bir sıkış gereklidir. Ama sakın karşı taraf şimdi elimi nasıl kurtaracağım diye endişelenmesin 🙂 El sıkışmasını yaparken karşınızdakinin gözlerine bakıp “merhaba” demelisiniz.

İş görüşmelerine giderken erkeklerin mutlaka takım elbise ile gitmesi gereklidir. Kadınların ise ceketleri olmalıdır. Bu kıyafetlerin koyu renk olmasına özen gösterilmeli. Kot pantolon ile gidilen iş görüşmesi karar aşamasında yetkiliyi olumsuz etkiler. Saçların çok düzgün taranmış, traş olunmuş, bayanların biraz makyaj yapmalarında hiçbir mahsur yoktur.

Kapıdan içeriye girmeyi iyi bir şekilde geçtik diyelim. İkinci önemli sorun ses tonu. Yani kendinizi anlatış biçiminiz. Kendinizi anlatırken anlattıklarınıza inandığınız sesinizden belli olmalı. Bazen insan yapmayı çok istediği bir hedefini söylerken sesinin tonu ben bunu asla başaramam der gibi güvensizdir. Ses tonu insanı ele verir. Kendinizi ifade ederken karşınızdaki yetkilinin aklından şu cümleler geçmektedir: “Bu kişiyi hangi özelliğinden dolayı işe almalıyım?”

Yetkili bu sorunun cevabını aramaktadır. Şimdi sıra neler yaptığınıza geldi. Hangi okulu bitirdiniz? Yetkinlikleriniz nelerdir? Yabancı lisanınız var mı? Daha önceki iş hayatınızdaki tecrübeniz yeterli mi?

İş görüşmesinin tüm safhaları önemlidir. Ama inanın bazen yetkinlikleri iyi olduğu halde kendine güvensizliği ve dış görünüşündeki özensizliği yüzünden işe almamışımdır. Bazen de kişinin tecrübesi olmadığı halde beden dili ve kendini ifade ediş biçimi öylesine güven veriyor ki ben o kişiyi işe almışımdır. Çok da başarılı olmuştur.

İş görüşmelerinde kendine güven, lisan bilmek ve üniversite mezunu olmak kadar önemlidir. Başarılar diliyorum.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

“Bir kitap okudum, hayatım değişti” denir ya işte benim de hayatımda bu sözü söyleyebileceğim bir sürü kitabım oldu. Her biri ile hayatım değişti. Bugün bunlardan bir tanesinin ismini yazmak istiyorum. Kitabın adı; GÜNÜ YAKALAYIN. Yazarı; Danny COX Ve Hoover

Bu kitabı çok eski yıllarda okumuştum. Bana bir bakış açısı kazandırmıştı. Kitaptan bir bölüm yazmak istiyorum:

“Eğer gerçekten yüksek performanslı bir kişi olmak istiyorsanız şu üç etkinliği yerine getirmelisiniz.
1. Geçmişte ve günümüzde, yüksek performanslı insanların ne düşündüklerini ve nasıl hareket ettiklerini öğrenin ve gözünüzde canlandırın.
2. Yüksek performanslı kişiler ne yapıyorsa, siz de onu yapın.
3. Yüksek performanslı insanların kişisel özelliklerini kendinizde geliştirmeye çalışın.”

Bu kitabı okuduğum günden beri biyografi tarzındaki kitapları okumaya gayret ettim. Başarı öyküleri beni daima etkiledi.

Hele motivasyonumun düşük olduğu zamanlarda hemen kendimi kitapçıda bulurum. Performansı yüksek kişilerin hayat hikayelerini ararım. Bütün sıkıntılarımı unuturum. Kendimi zımba gibi hissederim. Yapmayı istediğim ama bir türlü başlayamadığım bir işe hemen başlarım ve keyifle bitiririm. Çünkü başarılı insanların hayat hikayelerini okurken onların ne zorluklarla mücadele ederek başarıya ulaştıklarını bilmek beni tembellikten kurtarır.

Kişisel Gelişim türü kitapların benim için en önemli yazarı olan Anthony Robbins şöyle yazıyor; “Çevrenizin kısıtlayıcı zincirlerini kırmanın en önemli yolu, bilgidir. Dünyanız ne kadar acımasız olursa olsun, başkalarının başarılarını okuyabilirseniz, sizi başarıya götürecek inançları yaratabilirsiniz.”

Öğrenmenin zevkine okuma sayesinde ulaştım. Bilim adamlarının son yıllarda üzerinde uğraştıkları en önemli şey yaşlanmayı durdurmak. Biliyorsunuz yeni yeni kremler buluyorlar. Spor yapmamızı ve sağlıklı beslenmemizi öneriyorlar. Bunların hepsi doğru ama insanın yaşlanmayla mücadele edeceği tek yolu Henry Ford söylemiş; “İNSAN ÖĞRENMEYİ BIRAKTIĞI GÜN YAŞLANIR”

Fiziksel yaşlanmanın hiç önemi olmadığına inanıyorum. Gerçek yaşlılık, ruhun yaşlanması. Yaşlanmayı asla düşünmüyorum 🙂

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com


Arşiv

Kategorilere Göre Yazılar

Son Yazılar

Takvim

Haziran 2017
P S Ç P C C P
« Kas    
 1234
567891011
12131415161718
19202122232425
2627282930