Tülay Bilin-ce

Archive for the ‘Özgürlük’ Category

Bugün geriye dönüp baktığımda kişilik mücadelemin daha ilkokul yıllarında başladığını görüyorum. İlk filizlenen duygum özgürlük duygusuydu. Neden bu kadar önemliydi özgürlük?

Hayatımın benim kontrolüm altında olması çok önemliydi benim için. Peki insan daha ilkokula giderken özgür olabilir mi, kim verir ona o yıllarda o kadar özgürlüğü? Bunu yıllarca düşündüm; sanırım annemle babamın ayrılmasından etkilenmiştim. Orada benim fikrim alınmamıştı. Kendi kararlarımı kendim verme isteğim belki de bu olayın etkisiyle oluşmuştu. Başkalarının benim adıma karar vermesini istemiyordum.

Ondan sonraki hayatım bu özgürlük düşüncesi üzerine kurulu olarak devam etti. Tabii ki ilkokula giderken kimsenin aklına gelmezdi ki bu çocuk hayatı boyunca özgürlüğü için savaşacak. O zaman hep insanları seyrederdim. Nasıl davranıyorlar, nerelerde hata yapıyorlar diye bakardım çevreme. Bir insanın bile bile hata yapmasını hiç anlayamazdım. Kimse hata yapmamalıydı. Çünkü ben hata yapmıyordum. Bu konu daha sonra hayatımın kırılma noktalarından biri oldu. Ama hatalardan hep ders aldım. Kimin hatalarından biliyor musunuz; hep çevremdeki büyük yetişkin insanların hatalarından ders aldım, çünkü hep onları seyrettim.

Bugün ilkelerimin temel taşlarından birinin oluşmasını sağlayan bir olayı anlatmak istiyorum. Ortaokul 2. sınıfa gidiyordum. Sınıf öğretmenimiz okulun bir etkinlik düzenlediğini, 15 gün sonra bir pikniğe gidileceğini duyurdu. Anne ve babamızla konuşmamızı söyledi. Onlar müsaade ederlerse hep birlikte pikniğe gidecektik.

O gece anneme piknikten söz ettim. Annem “Tamam” dedi. Ama iki lafın arasında konuşmuştuk. Ertesi gün okulda pikniğe gelecekler arasına ismimi yazdırdım. Arkadaşlarımın ailesi de kabul etmişti. Hayatımızda ilk defa yalnız başımıza bir yere gidecektik. Bu benim için çok büyük bir olaydı. Arkadaşlarım pikniğe gidiyorlar diye seviniyorlardı. Oysa benim sevincim ben yalnız olarak, yani özgür olarak ilk defa bir yere gidecektim. Pikniğe gidilecek tarih gelene kadar bir sürü planlar yapıldı. Pikniğe götürülecek yemekler ayarlandı ve iş bölümü tamamlandı. Herkesin annesi bir tane yemek yapacaktı. Kimine börek yapmak, kimine köfte yapmak gibi görevler verildi. Piknik gününe kadar sanki bin yıl geçti, o gün bir türlü gelmiyordu. Yatağa yatıp hayaller kuruyordum. İnanılmaz bir heyecan içindeydim.

Piknik gününden 2 gün önce anneme yemekleri aramızda paylaştığımızı ve bana köfte yapmak düştüğünü izah ettim. 2 gün sonra pikniğe gidilecekti, ben de anneme piknik hakkında genel bir bilgi vermek istiyordum. Ama annem beni dinlemedi bile, pikniğe gidemeyeceğimi söyledi. Neden olarak da yalnız başına beni bırakmak istemediğini söyledi. Yani güvenlik açısından uygun değildi bu. “Ama anne…” dedim “Sen bana 15 gün önce olur demiştin. Ben de arkadaşlarıma ve öğretmenime söz verdim geliyorum.” dedim. “Ben söz vermedim.” dedi. O an dünya başıma yıkılmıştı. Yapılacak bir şey yoktu, söz hakkı onundu. O gece hiç uyumadım.

Benim için pikniğe gitmek önemli olmaktan çıkmıştı. Şimdi benim asıl derdim verdiğim sözlerdi. Durup dururken yalancı olacaktım, yani söz verdim ama şimdi vazgeçtim. Yani bu şu anlama geliyordu: “Bana güvenmeyin, ben söylerim ama sonra vazgeçerim.” Bu muydu söylemek istediğim? Hayır, böyle bir şeyi asla söylemek istemezdim. Karar veren makam ben değildim ama bunu nasıl anlatabilirim ki. Kendimi ne kadar önemli ve büyük biri olarak görüyordum ki etrafımın beni çok ayıpladığını sanıyordum. Oysa herkes biliyordu, kararı veren ben değildim ve buna mani olmak gibi bir gücüm de yoktu.

İşte o gün karar verdim. Ben annemin yaptığı hatayı hayatım boyunca yapmayacaktım. Asla verdiğim sözden dönmeyecektim. Eğer döneceksem bunun mutlaka mantıklı bir açıklaması olacaktı. Kimseyi kendi kararlarımla bağlamayacaktım, herkes kendi fikrini savunmalı ve onu yapmak gibi bir özgürlüğü olmalıydı.

O günden sonra da kimseye hiçbir konuda baskı yapmadım. Eğer birisinin yanlış bir davranışı olduğunu düşünüyorsam, ona bazen hissettirmeden bazense açık açık yaptığını doğru bulmadığımı anlatmaya çalışırım.

Hayatım boyunca çevremdeki insanları inceledim ve yaptıkları yanlışları sanki ben yapmışım gibi rahatsız oldum. Doğrusu ne ise onu yapmaya çalıştım. Doğrusu hangisi peki? Tabii bu kişiye göre değişiyor bazen. Bana göre doğrusu, yani benim ilkelerime göre, benim yaşam biçimime, benim ekonomik şartlarıma göre, benim gelenek göreneklerime göre hep doğrusunu aradım ve uyguladım. Ne öğrendiysem onu uyguladım. Sonra bir gün bir kitapta bir yazı okudum o zaman anladım yaptığımın doğru olduğunu.

Amerika’da bir sürü araştırma yapılıyor ve biz bunları her gün gazetelerde okuyoruz. Amerikalıların yaptığı bir araştırmaya göre, diye başlıyor söz ettiğim yazı.

Araştırma üzerinde çalışırlarken ilginç buldukları bir aileye rastlıyorlar. Hemen incelemeye başlıyorlar. Aile üç kişi, baba ve iki oğul. Baba uyuşturucu bulundurmaktan ve adam öldürmekten dolayı cezaevinde yatıyor. Büyük oğlu da babası gibi cezaevinde. Küçük oğlu ise çok ünlü ve özellikle dürüstlüğü ile ünlü bir avukat. Araştırma yapanlar önce cezaevindeki babaya gidiyor ve soruyorlar: “Ne oldu, neden buraya düştünüz?” Adam “Valla ailemin beni yetiştiriş biçimi, ailemin eğitimsizliği ve parasızlıktan dolayı buradayım” diye yanıt veriyor. Bu sefer babaya benzeyen oğluna gidiyor ve ona soruyorlar: “Neden buradasınız?” O da aynen babası gibi nedenler sayıp döküyor ve sonunda şöyle diyor: “Başka çarem var mıydı?” Daha sonra ikinci oğlu olan ünlü avukata gidip, soruyorlar: “Ailenizi inceledik. Babanız ve ağabeyiniz cezaevinde. Siz nasıl oldu da dürüstlüğü ile ünlü bir avukat oldunuz?” Avukat sadece bir tek cümle söylüyor: “Başka çarem var mıydı?”

Evet seçimi kendimiz yapıyoruz. Hepimizin ailesi zaman zaman yanlışlar yaptılar bizi büyütürken. Aslında o yanlışların yarısı da onları büyütenlerindi. Ya da aramızdaki kuşak farkı hep bizi anlamalarını engelledi. Aslında her şey o kadar çabuk değişiyor ki ayak uydurmak çok zor. Eğer ayak uydurabilirsen çok iyi ama biraz dinleneyim dersen, ya da ayağını dişliye iyi yerleştiremezsen bir anda boşta kalıyorsun. Hayata karşı sürekli hazır olmak gerekiyor.

Hayatı geri alıp tekrar yaşama şansımız yok. Çok önceden söylendiği gibi: “Hayat silgi kullanmadan yapılan bir resimdir.”

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Reklamlar

Yazabilmek için sürekli okuduğumu yazılarımda sürekli ifade ediyorum. İnsanın ne yapmak istediğine karar vermesi hayatı keyifli yaşamasına neden oluyor. Böylece Eflatun’un dediği gibi kendimi fethediyorum: “İNSANIN KENDİNİ FETETMESİ, ZAFERLERİN EN BÜYÜĞÜDÜR”

Bugün size haftalık çıkan K Dergisi’nden alıntı yapmak istiyorum. Amerikalı şair ve yazar Jack Kerouac’un kendi hayatını anlatışı bana harika geldi. Öncelikle daha küçük yaşlarda ne olmak istediğine karar verişi ve bütün gücüyle tek bir hedef üzerine çalışması başarısının nedeni olmuş. Şöyle ifade ediyor;

“Daha on yaşına gelmeden yazar olmayı kafama koymuştum. Sürekli yazıyordum, her an her yerde. Yürürken bile yazdığım oluyordu. Kafama bir direk patlayana ya da ayağıma bir taş takılıp asfalta yapışana dek yazıyordum. Sonra ayağa kalkıp kaldığım satırdan devam ediyordum. Anneme, babama ve arkadaşlarıma uzun uzun mektuplar yazıyordum. Gün içinden fotoğraflar çekip, her küçük ayrıntısını yazıyordum bu fotoğrafların. Yazdıklarım satırlarla ifade edilen yaşam fotoğraflarıydı.”

Bir hedefin peşinden koşabilmemiz için öncelikle bir hedefimiz olmalı. Sonra da deli gibi peşinden koşmalıyız. Hiç birimizin hayatı birbirine benzemiyor. Benzemesi de gerekmiyor. Başkalarına benzemek için uğraşmamalıyız. En iyisi özgün bir hayatımız olması. Bize özgü, sadece bize özgü. Bundan da asla utanmamalıyız.

Yazarın notlarından devam edelim bakın nasıl bir düşünce yapısı var:

“Canımın sıkıldığı bir gün bilmediğim bir gemiye atlayıp dünyanın değişik yerlerini görmeye karar verdim. Kendime müthiş eğlenceler düzenledim. Singapur barlarında polo sopası salladım, Avustralya’da at yarışı oynadım, Bombay’da sokak serserileriyle dalaştım, pislik yuvası Karaçi’de kendi ihtilalimi yaptım ve bunu Marsilya’dan başlatıp öbür tarafa kadar yaydım. Hayatım boyunca ait olduğum yeri aradım. Yaşımım ve yazdıklarımla toplumun kalıplarını kırmaya çalıştım hep. Kafamın içindekileri yıkmak için çok uğraştım. Çok özgür kaldım, çok dolaştım, çok açıldım. Zihnimin içine çöreklenmiş o eski dünyayı yerinden söküp attım. Galiba hep mutluluğu aradım ama mutluluğun yolu, mutluğun harika, garip bir düş olduğunu anlamaktan geçiyor. Zaman ise tozun bile demirden olduğu katranlı çukur sadece. Her taşın altına elimi sokmaktan çekinmedim. Spor muhabirliği, inşaat ameleliği, askerlik, yemek dağıtıcılığı, kamarotluk, kasaplık, garsonluk, bulaşıkçılık, orman yangın gözcülüğü, demiryolları işçiliği…Şimdi sadece takılıyorum. Ama ben daha çok çılgın insanları kale alırım. Yaşamak için çıldıranları. İçlerindeki ateşi tutkuyla besleyenleri. Yıldızların arasına ağ örmeye çalışan bir örümcek çılgınlığında tek bir mumla dünyayı aydınlatmaya kalkanları severim. Neredeyse tüm hayatım boyunca seyahat ettim ve yazdım. Günlük kaygılarla ömür tüketen insanlar gördüm. Otuz dört yaşına kadar araba kullanmadım, hiç ehliyetim olmadı. Çocukluğundan beri araba kullananlar ve ilk fırsatta ehliyet sahibi olanlar tüm ömürlerini ev-iş arasında yol yaparak harcarken ben dünyayı gezdim. Garip bir tezat…”

Farkında mısınız bizden bahsediyor 🙂 Büyük şehirlerde yaşayan bizler, hayatımız arabaların içinde iş-ev arasında geçti ve geçiyor. Tatil demek, yılda bir kere bir hafta deniz tatili oldu 🙂

Devam edelim:

“Yalnız kalmaya, bilgelik kazanmaya çalışıyordum. Yaşamın keyfini tam kalbinden yakalamaya uğraşıyordum. Bu durum beni yangın gözcülüğüne sürükledi. Doğa koşulları altında, tamamen yalnız başıma, ormanın tam ortasında altmış üç gün ve gece, sonsuza dek ıssız kalmaya mahkum bir dağda sonsuzluğu aradım. Kayalara ve ağaçlara hiçliğin anlamını sordum zaman zaman. Yanıt boşlukta kükreyen kocaman bir sessizlikti. Yıldızları o kadar uzun zaman izledim ki onların birer sözcük olduğunu düşünüyorum artık. Bedenim dünyanın hangi ücra köşesine kavrulursa kavrulsun doğanın hüküm sürdüğü bu evrende her şey beynimin içinde olup bitiyor. Kafamın içindeki önyargılardan kurtuluyorum ve yaşamı olduğu gibi seviyorum.”

Yazarın hayatı beni çok etkiledi ve sizinle paylaşmak istedim. Biraz daha özgür yaşamalıyız, biraz daha hayatın tadına bakarak yaşamalıyız diye düşünüyorum. Hani geçen haftalarda Ataol Behramoğlu’nun bir şiirini yazmıştım size. Kusura bakmayın ama tekrar yazmak istiyorum. Hayatı doya doya yaşayanlara selam olsun…

YAŞADIKLARIMDAN ÖĞRENDİĞİM BİRŞEY VAR

Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var:
Yaşadın mı, yoğunluğuna yaşayacaksın bir şeyi
Sevgilin bitkin kalmalı öpülmekten
Sen bitkin düşmelisin koklamaktan bir çiçeği
İnsan saatlerce bakabilir gökyüzüne
Denize saatlerce bakabilir, bir kuşa, bir çocuğa
Yaşamak yeryüzünde, onunla karışmaktır
Kopmaz kökler salmaktır oraya
Kucakladın mı sımsıkı kucaklayacaksın arkadaşını
Kavgaya tüm kaslarınla, gövdenle, tutkunla gireceksin
Ve uzandın mı bir kez sımsıcak kumlara
Bir kum tanesi gibi, bir yaprak gibi, bir taş gibi dinleneceksin
İnsan bütün güzel müzikleri dinlemeli alabildiğine
Hem de tüm benliği seslerle, ezgilerle dolarcasına
İnsan balıklama dalmalı içine hayatın
Bir kayadan zümrüt bir denize dalarcasına
Uzak ülkeler çekmeli seni, tanımadığın insanlar
Bütün kitapları okumak, bütün hayatları tanımak arzusuyla yanmalısın
Değişmemelisin hiç bir şeyle bir bardak su içmenin mutluluğunu
Fakat ne kadar sevinç varsa yaşamak özlemiyle dolmalısın
Ve kederi de yaşamalısın, namusluca, bütün benliğinle
Çünkü acılar da, sevinçler gibi olgunlaştırır insanı
Kanın karışmalı hayatın büyük dolaşımına
Dolaşmalı damarlarında hayatın sonsuz taze kanı
Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var:
Yaşadın mı büyük yaşayacaksın, ırmaklara, göğe, bütün evrene karışırcasına
Çünkü ömür dediğimiz şey, hayata sunulmuş bir armağandır
Ve hayat, sunulmuş bir armağandır insana

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Hiç aidiyet duygusu hakkında düşündünüz mü? Yani bir kişiye, bir cemiyete, bir derneğe, bir aileye, bir işyerine ait olmak. Yani kendini o gurubun içinde hissetmek. Bazen onların koruması altına girmek. O gurupla ya da o kişiyle birlikte olmanın getirdiği şartları yerine getirmek.

Hangisinin doğru olduğunu bilmiyorum. Ya da hangisi daha sağlıklı bilmiyorum. Bence hangisi daha doğru demek yanlış olur. Kişilere göre değişen bir duygudur. Her ikisi de doğrudur.

Bende aidiyet duygusu fazlaca gelişmiş. Yani bir seyahate gitsem 3 gün sonra evimi özlerim. Ailemi özlerim. Dostlarımı özlerim. Bazı insanlar çok hoşuma gidiyor. 3-4 ay tatile gidiyor. Otelde kalıyor ya da pansiyonda kalıyor. Ben de çok seyahat ettim. Ama dönüşümde hep özlem oldu içimde.

Yabancı filmlerde hep görürüz. Kişi örneğin Paris’te yaşıyordur. Birden bire iş teklifi alır ya da teklif bile olmasa Amerika’ya yerleşmeye karar verir. Eline bavulunu alır ve gider. Bazen ailece giderler. Peki bu kişilerin hiç mi eşi dostu, annesi, babası, kardeşi yoktur. Ben mahalledeki bakkalı bile özlüyorum. Nasıl hepsini birden terk eder giderler. Bunun kötü olduğunu savunmuyorum. Sadece 2 tarzı irdelemeye çalışıyorum. Hatta çekip gitmeyi özgürlükçü buluyorum. Hiçbir şeye bağımlı olmamak belki de özgürlüklerin en güzeli ama ben henüz başarmış değilim.

İstanbul ‘da yaşayan bir arkadaşım şehir dışından bir yerden iş teklifi aldı ve gitti. Orada küçük bir ev tuttu 2 yıl yaşadı. Üstelik eşi İstanbul’da kaldı. 2 yıl sonra proje bitti. Evin eşyalarını tekrar İstanbul’a taşıdı. Aradan 4 ay geçti tekrar bir iş teklifi aldı. Ama projenin ilk bir yılı tekrar İstanbul dışında olacaktı. Bu sefer evi taşımadı. Eşyalı bir ev tuttu. Yani başkasına ait eşyalarla birlikte yaşamak. Bu duygu erkekler için biraz daha kolay da biz kadınların ev ile ilgili takıntıları daha fazladır. Arkadaşıma sordum;
– Bir başkasının eşyaları ile yaşamak nasıl bir duygu?
– Hiç önemli değil. Kendimi özgür hissediyorum demişti.
Hatta bu işi almak için konuşmaya gittiğinde patron şöyle demiş;
– İnşallah sizinle uzun yıllar çalışmak isterim.
Arkadaşımın cevabına ise çok şaşırmıştım:
-Ben size uzun yıllar birlikte çalışmak için söz veremem. Böyle bir düşünce içinde değilim. Ancak proje bitiminde tekrar görüşürüz.

Bu cevaba şaşırmamın nedeni ise ben Hürriyet Gazetesine girip ancak 22 yıl sonra çıkabilmiştim. Sonra Dünya Gazetesi 8 yıl. Ama eski yazılarımda da belirtmiştim. Büyük holdinglerde çalışmak insana güç veriyor ama artık bu güce ihtiyacım yok. Çünkü ben tek başıma bir güç oldum diye. Demek ki insanın gücü arttıkça aidiyet duygusu değerini kaybediyor.

Bugünlerde tiryakisi olduğum bir dergi var. Alkım Yayınları’nın çıkarttığı K Dergisi. Cuma günlerini iple çekiyorum. Cuma günü dergiyi aldığımda o gün okuyup bitiriyorum ve şimdi bir hafta nasıl geçecek diye düşünüyorum. Dergiyi çıkaran grup Hürriyet’te yıllarca birlikte çalıştığım arkadaşlarım. Mehmet Güreli ve Cafer Yarkent. Ayrıca Ahmet Altan’ın da bu çorbada tuzu olduğunu biliyorum ama nedense derginin künyesine adını koymamış.

10 Kasım 2006 tarihli dergide Jean Paul Sartre ve Simone de Beauvoir’un birlikteliklerini anlatıyordu. Yazıyı çeviren Ebru Kuş. Yazıdan biraz alıntı yapınca yukarıdaki konuyla bağlantısı ortaya çıkacak:

“Jean Paul Sartre ve Simone de Beauvoir. Birinin adı söylendiğinde hemen diğerinin akla geldiği yirminci yüzyıla damgasını vurmuş bir çiftti onlar. 1950’de, Tamanrasset yakınlarındaki bir çölde kurdukları çadırlarında kaldılar. 1955’de Çin’e, Hang Çeu Gölü’ne, 1960’da ise arkadaşları Fidel Castro’yu ziyaret için Küba’ya gittiler. Daha sonra , aynı yıl içinde Amazon’u birlikte geçtiler. 1961’de ise Yunan harabelerini gezerken göründüler. Her yerdeydiler; Litvanya, Almanya, Afrika ve Eski Sovyetler Birliği. Her yaz, bir ay boyunca Roma’da kalmak bir alışkanlıktı onlar için. Roma sokaklarında ağır ağır gezinmek ve o çılgın seyahatlere ara vermek. Santre otellerde tanınmamayı tercih ediyordu. Aynı zamanda oralarda insanda aidiyet duygusu uyandıracak hiçbir şeyin olmamasına da bayılıyordu. Simgesel başka bir şey ifade etmeden “Dünyaya ait olmak istiyorum” diyordu.”

İşte bana bu hafta bu yazıyı yazdıran da bu son cümleler oldu. Gerçek özgürlük bu olsa gerek 🙂

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Etiketler:

Yazılarımı takip edenler bilirler genellikle sabahları Suadiye –Caddebostan sahilinde yürüyüş yapıyorum. Bu sabah yine o günlerden biriydi. Sanki yazdan kalma bir hava. Soğuk yerinde ama güneş pırıl pırıl. Gökyüzünde bir tane bile bulut yoktu. Ama deniz köpük içinde. Büyük dalgalar sahile vuruyordu. Kıyıdan gidilince dalgaların savurduğu suların damlacıkları insanın yüzüne vuruyor. Ben o anı yaşamayı öğrendiğimden beri hiç aklımdan geçmiş ve gelecekle ilgili bir düşünce geçmiyor artık. Sürekli çevremi seyrediyorum. Deniz harika, her taraf yemyeşil, kediler, köpekler, kuşlar, koşan insanlar, sahildeki banklara oturmuş gözlerini ufka dikmiş insanlar.

Birden bire yanımdan geçen insanlardan birinin bana; “Merhaba..gelsene seninle şöyle oturalım biraz sohbet edelim” demesini bekledim. “Peki sen neden demedin” diyeceksiniz. Çok haklısınız. Bugün bir sürü kişi için bunu hissettim. Bilirsiniz insan bazen hiç tanımadığı birilerine kendini çok yakın hisseder. O kişiyle sanki yıllardır tanışıyormuşuz gibi. Ben de bugün hep birilerine;

– Merhaba…nasılsın? demek istedim.

Baktım ki bir kişi banka oturmuş, canı sıkkın. Yanına oturup derdini dinlemek istedim. Bir başkasına baktım. Belli ki keyfi yerinde. Zıp zıp zıplıyor. Yerinde duramıyor. Hayatında güzel bir şeyler olduğu çok belli. Hepsiyle konuşmak istedim. Ama olmuyor. Neden mi? İnsanların bazıları çok iyi bazıları kötü. Herkes birbirinden korkar durumda. Acaba ne kötülük gelir diye çekiniyorlar. Bir kadına merhaba desem, kadın içinden;

“Acaba bu kadın normal mi? Durup dururken neden bana merhaba, hadi gel sohbet edelim dedi. Sapık mıdır nedir acaba? Hemen kaçmalıyım” diye düşünür.

Bir erkeğe merhaba desem o daha farklı bakar. Hemen o geceyle ilgili planlar yapmaya başlar. O planlarının da bir kötülüğü yok. Yabancıların özgüvenine sahip olsak. Açıkça arkadaşlık teklif eder. Her iki taraf için de uygunsa birlikte olurlar. Değilse teşekkür ederler ve ayrılırlar. Asla biri diğerini rahatsız etmez. Ama bizim toplumumuzda eğer kabul etmezsen; “Bana yar olmayanı kimseye yar etmem” der ve çeker vurur.

Yani kimseye sohbet etmeyi teklif etmeden eve geldim. Hem kahvemi içip hem de dinlenirken televizyonu açtım. Şöyle bir haber;

Edremit’te Pazar yerinde bir emniyet görevlisi bir hırsızı yakalamış kıskıvrak yere yatırmış emniyet görevlilerinden telsizle yardım istemiş ama arkadaşları yetişene kadar esnaftan yardım istemiş ve kimse yardım etmemiş. Hırsız da emniyet görevlisinin elinden kaçmış kurtulmuş. Emineyet görevlisi Pazar yerinin ortasında bağırıyor; “Neden yardım etmiyorsunuz? Bir hırsıza teslim mi oluyorsunuz? Bu toplum nasıl düzelecek? Hepimizin polis olması mı gerekli? Yardım etseydiniz kaçmayacaktı.”

Emniyet görevlisi tek başına bağırdı bağırdı ve gitti. Yani esnaftan bir tek kişi çıkıp tek bir kelime etmedi. Tam o dakikada da bir televizyon kamerasının orda olması da tamamen tesadüf tabii. Ya da amatör kamera vardı, bilemiyorum.

Bakar mısınız bir sabah yürüyüşünden nerelere geldim. Birbirimizden korkar olduk. Oysaki birbirimize selam vermek istemenin ne kötülüğü var ki. Bunları yazarken Nazım Hikmet’in bir şiiri aklıma geldi.

KARLI KAYIN ORMANI

Ben ordan geçerken biri
Amca dese gir içeri
Girip yerden selamlasam
Hane içindekileri

Üstelik Nazım Hikmet memleketinden uzaklarda yazmış bu satırları. Biz ise kendi ülkemizde düşünüyoruz. Ama ben yine de sabahları bir çok kişiye günaydın demeyi ihmal etmiyorum. Bazen bir kediyi severken yanımdan geçenlere laf atıyorum. Ama henüz gelin biraz sohbet edelim demedim.

Bunları düşündüğüm için ben deli miyim acaba? 🙂

İnşallah deliyimdir 🙂

Not: Aşağıdaki programa bir göz atmanızı rica ediyorum. Değişiklik oldu.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Etiketler:

Genç kız nihayet uyanmıştı. Tüm gece boyunca uyumuştu. Gözlerini ovuşturdu. Elbiselerini düzeltti. Şaşkındı.
“Neredeyim ben? Siz kimsiniz?”, “Demek dün gece neler olduğunu hatırlamıyorsun?”, “Çok içtiğimi hatırlıyorum o kadar….”, “Evet, kapıyı sana açığımda çok sarhoştun gerçekten. Kapıyı açar açmaz bana ilk söylediğin söz şuydu; “Ben tanrının hediyesiyim”. Genç kız bu söz karşısında utancını gizleyemiyordu. Bir şeyler söylemek istiyor ama nereden başlayacağını da bilemiyordu. Şaşkınlığını biraz olsun gizlemek için; “Peki ya sonra? “ dedi. “İşin doğrusu ben tanrıdan böyle bir hediye beklemiyordum. Şaşırdım bir an. Gerçeği arayan birisine senin gibi bir serabın gösterilmesi doğal gelmedi bana. Ben bunları düşünürken sen de şu anda yattığın yerde sızıp kaldın zaten.”
Dün geceden beri yerde mi yatıyordum? diye sordu şaşkınlıkla.”Evet, düşüp sızdığın yerden kaldırmadım. Biliyorsun seraba dokunulmaz. Bütün gece tanrının seni almasını bekledim. Ama görüyorsun ki hala gelmedi. Sahi söyler misin sen hangi tanrını hediyesisin böyle?”. Ferda sitem dolu bir utangaçlıkla; “Lütfen benimle alay etmeyin” dedi. “Alay etmiyorum. Sadece seni anlamaya çalışıyorum. İstersen önce sana bir kahve yapayım da kendine gel.

Kemal kahveleri getirdiğinde Ferda biraz olsun kendine gelmişti. Üzerindeki yabancılığı atmaya, doğal olmaya çalışıyordu. “Benim adım Ferda. İki sokak ilerideki sitelerde oturuyorum. Dün gece için özür dilerim. Arkadaşlarla yaşadığım bir çılgınlıktı o kadar. Çok utanıyorum. “Ben de Kemal. Bu evde tek başıma yaşıyorum” bir an duraksadı Kemal, “Senin hakkında ne düşündüğümü merak ediyorsun değil mi? , “Biraz öyle…..”, “Hiç …hiçbir şey düşünmedim…”, “Neden?”, “Özel olarak hiçbir insan üzerinde düşünmem pek…”, “Gecenin yarısında kapını çalıp evinde yatan bir kız hakkında bile mi?” , “Evet”, “Çok garip bir insansın”. Kemal sustu…ve sonra “Söylesene maskeli bir baloda insanların gerçek yüzlerini tanımak mümkün müdür sence?

-Tabii ki değil.
-İşte şu toplumda gördüğün bir çok insan ve sen..hepiniz maskelerinizle yaşıyorsunuz. Şu toplum maskeli bir balodan farksızdır bence. Hem de zamanı, kişilere ve olaylara göre her an değişen maskelerin kullanıldığı bir balo..bu yüzden pek anlamlı gelmiyor bana insanlar üzerinde düşünmek.
-Kendini soyutluyorsun insanlardan.
-Öyle de denebilir. Zaten toplum ferdin en büyük düşmanıdır bence. Bu yüzden insanlardan n hiç bir şey almamayı yeğliyorum. Buna rağmen her şeyimi vermeye de hazırım onlara.
-İnsanların sevgisini de reddeder misin, örneğin?
-En başta onu. Bugünün sahte sevgileri bir insanın kalbini yaralamak için seçilen en tehlikeli yoldur.
-Ama insan hiç sevilmeden yaşayamaz ki…
-Bunda yanılıyorsun. İnsan sanıldığının aksine sevilerek değil severek yaşar. İnsan sevilmek ihtiyacında olan zayıf bir varlık değildir. Kısacası sorun bence sevilmek değil sevmektir.
-Sevdiğin halde sevilmiyorsan?
-Sevilmek senin sorunun değil onun sorunu. Bence sevmek bir insanı kendi içinde hissetmendir. Sevilmek ise kendini bir insanın içinde hissetmen. Anlayabiliyor musun? Sevmek seni zenginleştirir, sevilmek değil. Bunu evreni kapsayacak şekilde de düşünebilirsin.
-Nasıl yani?
-Evrensel anlamda sevmek kainatı kendinde seyretmek, sevilmek ise kendini kainatta seyretmektir. Ferdanın kafası karışmıştı. Hiç bu kadar derinlemesine düşünmemişti sevgi üzerine. Bunu fark eden Kemal;
-Bunları bir anda anlamak sana güç gelebilir. Ama biraz düşünürsen umarım anlayabilirsin. Şunu unutma ki insanlık bugün ikinci taş devrini yaşıyor. Birinci taş devrinde insanlar yumuşacıktı. Sevgi sayesinde her şey yumuşacıktı. Sadece evleri ve aletleri taştandı. Şimdi ise her şeyimiz yumuşacık, yüreklerimiz taş gibi. Hatta taştan da katı. Çünkü öyle taşlar vardır, üzerlerinde otlar yetişir ve öyleleri de vardır ki….Kemalin gözleri nemlendi bunları söylerken. Yılların acılarını, ihanetlerini, buruklukların, kelimelere döküyordu aslında. Ağlamaklı bir hale dönüşüyordu sesi kesik kesik….uzun bir sessizlik oldu.

Bütün bir hayat şeridi geçti Ferda’nın gözleri önünden. Eğer Kemal’in anlattıkları doğruysa sevgi hiç olmamıştı hayatında. Bir anda gözleri duvarda bir çerçeve içindeki mısralara takıldı. “Donuk sevgiler çağındayız. Sıcak sevgiler cehennemde yanıyor, sevgi…yaşanmayacak kadar güzel, fark edilmeyecek kadar sade, duyulmayacak kadar doğaldır.”

Kemal duvarda ağlayan bir çocuk portresi gösterdi Ferda’ya;
-Biliyor musun bir çocuğa verilecek en değerli besin şefkattir. Ve de cesaret. Bunlar öyle hassas bir dengeye sahiptir ki, denge bozuldu mu işte şu insanları görürsün karşında. Şefkat ve cesaret kurbanları…kimileri aşırı şefkatin yanında cesaretsiz büyütülürler. Bu insanlar küçücük bir dünya kurmak isterler kendilerine. Güçsüzdür bu insanlar, kolayca kırılırlar. Dünya çok acımasızdır böylelerine göre. Kendilerini sevecek birilerini ararlar hep. O kadar yoğunlaşırlar ki bazen şiddetli bir arzuyla birine doğru akmak isterler. Cesurca sevemezler. Cesareti öğrenememiştir bu insanlar. Öte yandan da cesur insanlar …dünyayı bile devirebilirler. Ama basit bir sevgi oyunuyla kolayca yıkılıverirler. Dünyayı titretecek cesareti taşıyan bu insanlar kalplerine dokunan bir parmakla diz üstü çöküverirler yere. Ve şu sözleri duyar gibi olursun onlardan; “Dağ düştü üstümüze yıkılmadık ama insan değdi tenimize acısı yıktı bizi….” Cesaret onları öyle sertleştirmiştir ki sevdikleri insanı kolları ile kalpleri arasında neredeyse öldürür. Kemal sustu birden. Ferda bir şeylerin olduğunu hissetmişti. Çözmek istiyordu Kemal’i.
-Niye sustun?
-Bana ne şefkati öğrettiler nede cesareti.
-Ama tüm bunları biliyorsun sen…
-Nasıl olduğunu merak ediyorsun değil mi. Anlatayım. Bir an durdu sonra;
-İnsanların nefretinden sevgiyi, ihanetlerinden sadakati, korkaklıklarından cesareti öğrendim.
-İnsanlar bu kadar acımasız mı? Gerçekten seven insanlar yok mu hiç?
-Bırak sevgilerini gülmeleri bile doğal değil onların. Seni senin için değil kendileri için severler. O kadar iyi o kadar güzel ve o kadar haince severler ki hayran olmamak elde değil biliyor musun? Sevgi ve ihaneti sanatsal bir uyarlamayla o kadar güzel sahneye koyarlar ki son sahnede öleceğini bile bile seyredersin oyunu. Mükemmel bir katildir onlar. Seve seve öldürürler seni. Dudaklarından sevgi sözcükleri yükselir. Yapacağın tek şey gözlerini kapatıp sevgi atmosferi içinde sevgi sözcüklerinin sağanak yağmuru altında ölümü beklemendir. Anlıyor musun?
-Sen sevilmekten korkuyorsun..
-Belki….
-Neden?
-Neden mi? Ben her insanı kalbime misafir edebilirim, sevebilirim yani. Kalbimden eminim çünkü. Sevdiğim inanı rahatsız edecek hiçbir şey yok kalbimde. Ama kimsenin kalbine girmek istemem. Çünkü bilmiyorum nelerle karşılaşacağımı. Bilmiyorum hangi tuzaklar bekliyor beni. Ve bilmiyorum o insan bunlardan haberdar mı?
-Fikirlerimi alt üst ettin. Her şey karıştı. Sevmek sevilmek. Nefret sevgi..hatta şu ana kadar gerçekten yaşayıp yaşamadığımı düşünüyorum.
-Aslında sana anlattığım her şeyi kendinde bulabilirsin.
-Nasıl?
-Kendini tanıyarak.yalnız kaldığın anlarda…
-Yalnızlıktan kaçmışımdır hep….
-Yalnızlıktan kaçmak kendinden kaçmaktır. Bir düşünsene, doğarken de yalnızsın, ölürken de. O halde yaşarken yalnızlıktan kaçmak anlamsız değil mi?
-Yalnızlıkta insan ne bulabilir ki sıkıntı ve boşluktan başka?
-Kendini gerçekten tanıyabilseydin uzaydaki derinlikten daha derin bir iç uzayın olduğunu görebilirdin. Bizler ruhumuzu öldürüyor sonra başına geçip ağıt yakıyoruz. Benliğindeki zenginliği fark etseydin dünyada ikinci bir insan aramazdın biliyor musun?
-Anlamadım!
-Dünyada bir tek kişi vardır aslında. O bir tek kişinin içinde beş milyar insan…
-Benliğim bu kadar kalabalık mı?
-Evet. Benliğin tüm varlığın merkezidir. Tüm acılar ve sevinçler yüreğinde gizlidir senin. Ölenleri yüreğine gömdüğün gibi doğacak çocuğun kalbi de senin içinde atar. Hem acıyı hem sevinci yaşarsın iç içe, yan yana…hatta o kadar acı çekersin ki acı, acı olmaktan çıkar….
-Sözlerin çok karışık….
-Belki haklısın bu konuda. Bazı insanlar başlı başına paradokstur. Düşünceleri de öyle. İnsanlar paradoksal düşünmeye alışık değiller. Bu yüzden anlaşılmıyoruz.

Zaman bir hayli ilerlemişti. Ferda izin istedi. Zihni o kadar dağılmıştı ki hiçbir şey söylemeden çıktı evden. Bütün gece boyunca Kemalin sözleri ile uğraştı Ferda. Bazen onu anladığını düşünüyor, bazen saçmaladığına karar veriyordu. Her şeye rağmen hayranlık duyuyordu ona. Ara sıra arkadaşlarına anlatmak istiyordu onu. Ama kimsenin anlamayacağından emindi. Günler geçiyor, yüreğinde Kemal’e, karşı konulmaz bir sevgi taşıdığını hissediyordu Ferda. Her geçen gün biraz daha büyüyordu sevgisi. Aylar geçmiş ama bir türlü ona gitmeye karar verememişti. Çekiniyordu. İnsanlardan bu kadar uzak biri onun gibi deli dolu bir kızı ciddiye alır mıydı?

“Hiç kimse sevgiyle dirilmeyecek kadar ölmüş değildir hiçbir zaman” evet bu söz de onun değil miydi? Nihayet karar verdi Ferda. Gitmeli ve ona sevdiğini söylemeliydi. Ferda, Kemal’in evine gittiğinde büyük bir şaşkınlık geçirdi. Evde kimse yoktu, taşımıştı. Evin bekçisi yaklaştı Ferda’ya; “Kızım, adınızı öğrenebilir miyim?” dedi.
-Adım Ferda, Kemal bey taşındı mı?
-Evet kızım taşındı. Ve kimseye söylemedi nereye gittiğini, bana bile. Bir mektup bıraktı sana. Gelirse verirsin dedi. Ferda mektubu aldı. Tereddütlü adımlarla evine gitti. Yıkılmıştı. Derin bir boşluk hissetti yüreğinde. Birden ümitle doldu yüreği. Belki de onu yanına çağırıyordu. Sabırsızlıkla mektubu açtı…

–Ey sevgili, seni sevip sevmediğimi söylemeyeceğim. Ama sevgiyi öğretebildim sana sanırım (ne kadar öğretilebiliyorsa). Dilerim kalbine kalbimden verdiğim şey yüreğinde yeşerip meyve verir. Böylece ne sen bende kaybolacaksın, ne de ben sende. Sen beni kendinde, ben seni kendimde bulmuş olacağım. O zaman hiç ayrılmayacağız. Sakın sevgimle seni tuzağa düşürdüğümü sanma. Sevgi hayatın hem çekirdeği hem de meyvesidir. Bir ağaç, meyvesiyle seni kendine çağırıyorsa bu bir aldatma sayılmaz. Unutma ki ağaç meyvesine çağırır, kendine değil..

Ey sevgili, Sen bir sığınak arıyorsun ama ben durulmaz bir fırtınayım. Sen kendinin sakini olmak istiyorsun ama ben evrenin sakini olmak istiyorum. Sen olmayacak bir barışı arıyorsun, bense tüm kötülüklerle savaşmak istiyorum. Sen küçücük bir çocuksun ama ben küçükken çok büyüdüm. Sen dünyadan kopup yıldızlara sığınmak istiyorsun bense kendimi yeryüzüne karşı sorumlu tutuyorum. Sen bir ağacın gölgesine sığınıp yaşamak istiyorsun bense ülkemi arıyorum. Yolları aydınlık, insanları ümitli ve huzur dolu olan bir ülke. Sen bende kaybolmak istiyorsun ama ben seni kaybetmek istemiyorum. Sen susuyorsun bense haykırıyorum. Sakın unutma..
KALBİM PAYLAŞILAMIYACAK KADAR SENİNDİR….SENİNLE BİLE……
(BU YAZI BİR ALINTIDIR)
Bu haftaki köşeme yorumsuz bir yazı koydum. Bu yazıyı destekleyen bir cümleyi de ayrıca yazmak istiyorum..

DÜNYADA İÇTENLİKLE İSTEDİĞİM VE BANA YAŞAMI SEVDİREN BİR İKİLİ VAR; AŞK VE ÖZGÜRLÜK.
AŞK UĞRUNA GEREKİRSE YAŞAMIMI VERİRİM AMA ÖZGÜRLÜK UĞRUNDA AŞKIMI HARCARIM.
VİCTOR HUGO

Bu konuda sizin fikriniz nedir??????

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Etiketler:

“Kral Arthur, bir soruya doğru cevap verebilirse hayatı kurtulacak, aksi takdirde ölecektir. Soruya doğru cevap verebilmesi için bir sene süresi vardır. Sorusu aynen şöyledir: “KADINLAR NE İSTER ?”

Bu soru tabii ki dünyanın en zor sorusu. Ancak, kralın fazla bir tercih şansı yoktur. Ülkesine geri döner. Türlü alimlere bilir kişilere danışır ama soruya tam bir doğru yanıt bulamaz. Bu sorunun cevabını sadece yaşlı bir cadı bilmektedir. Artık en son gün gelmiştir ve Arthur mecburen cadıya gider.

Cadı soruya cevap verecektir ancak bir şartı vardır. Cadı cevap karşılığında Arthur’un yakın arkadaşı, en iyi ve yakışıklı şövalyesi ile evlenmek istemektedir. Arthur yıkılır ve bunu kabul edemeyeceğini söyler ve cadının yanından ayrılır.
Şövalye olanları duyar. Krala koşup hiçbir şeyin Arthur’un hayatından daha önemli olamayacağını söyler. Ve cadıdan cevap alırlar: “KADINLAR HER ZAMAN KENDİ ÖZGÜR İRADELERİYLE KARAR ALMAK İSTERLER”

Kesinlikle doğru olan bu cevap sayesinde kralın hayatı kurtulur. Nihayet şövalye için en kötü an yani, gerdek gecesi gelir. Odaya girdiğinde karşısında cadı yerine dünyanın en güzel kadınını görür. Şövalye şaşırır ve sorar;
– Sen kimsin?
Kadın cevap verir;
– Ben evlendiğin cadıyım. Ancak gündüzleri son derece çirkin ve geceleri son derece güzel olurum. Ya da, gündüzleri son derece güzel ve geceleri son derece çirkin olurum. Nasıl gözükeceğime sen karar vereceksin.

Şövalye çok kısa bir süre düşünür. Geceleri mükemmel bir sevgili mi yoksa gündüzleri eşiyle beraber kazanacağı saygınlık mı? Ve şöyle cevap verir;
– Nasıl olmak istediğine sen karar ver lütfen, ben senin her haline karşı saygılıyım.
Cadı bu karar karşısında çok sevinir.
-Sen bana seçme özgürlüğünü verdin ve beni kısıtlamadın şövalyem. Bu yüzden ömür boyu yanında güzel ve saygılı biri olarak gözükeceğim.”

Bu hikayeyi okuyunca insan şöyle de düşünebilir: Kadınlar her zaman cadıdır 🙂

Yorumu siz yapın…

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Size yazı yazarken bazen arşivimden faydalanıyorum. Anektotlar, fıkralar, kitaplar alıntılar ve atasözlerini kullanıyorum. Bazen de çevremden besleniyorum. Bunu neden yapıyorum? Çünkü hayat sadece okuyarak öğrenilmez. Yaşamak daha önemlidir. Ama o da tek başına yeterli değildir. Düşünün ki küçük bir çevrede yaşıyorsunuz. Ne göreceksiniz de öğreneceksiniz. Okumak yaşamayı destekleyen bir unsurdur…
Bu hafta size çevremde gördüğüm yani hayatın taa içinden bir olay anlatmak istiyorum. Zaten televizyon seyrederken gazete okurken insan davranışları konularını, nerde kişisel gelişim varsa bulup çıkarıyorum. Sonra da sizinle paylaşıyorum.

Anayasa Mahkemesinin AK partinin kapatılmadığını açıkladığı gündü. Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç kararı okudu. Sonra, haber spikeri yorumları anlatmaya başladı. Bir sürü milletvekili ile konuştu. Sıra vatandaşın yorumuna geldi. Sokak röportajları yapmak için muhabir almış mikrofonu eline çıkmış sokağa. Önüne gelene mikrofonu uzatıyor.

“AK parti kapatılmadı, ne diyorsunuz, memnun musunuz?” diye soruyor. Vatandaş kendi fikrini söylüyor. Kimi çok memnunum, kimisi memnun olmadım diyor. Çünkü herkesin bir fikri var. Özgür iradesi ile fikrini söylemesine kimse engel olamaz. Ama en sondaki röportaj beni şoke etti. Aslında bildiğim bir şeydi ama ne zamandır unutmuşum herhalde birden çok irkildim.

Muhabir, dükkanının önünde oturan bir esnafa mikrofonu uzattı. Tam köy kökenli bir karı koca kapının önünde oturuyor. Adama aynı soruyu sordu;
“AK kapatılmadı ne diyorsunuz?”

Adam fikrini söyledi. Sonra mikrofonu kadına uzattı. “Siz ne diyorsunuz?” dedi.

Kadın şöyle ifade etti;

“Benim fikrim yoktur, beyim ne diyorsa odur.” Kocası da bu durumu onayladı.

Birden bire gerçekler içinde kalmak insanı bazen üzüyor. Ülkemdeki kadınlar hala nerelerde. Bir konuda fikri olmadığı gibi varsa da söyleyemiyor. Ne acı değil mi?
Gençler size sesleniyorum. Toplumu ilgilendiren konularda bir fikriniz olsun. Bakın bilginiz olsun demiyorum. Olsa iyi olur tabii. Ama en azından fikriniz olursa iki laf söyleyebilir ya da karşı tarafın ne söylediğini anlayabilirsiniz. Lütfen çevrenizdeki kadınları yüreklendirin. En yakınınızdaki annenizden başlayın. Kız kardeşinize sorun “Bu konudaki fikrin nedir” deyin. Her konuda fikirlerini söylemesi için onu yüreklendirin. Özgür iradesini kullanmasını ona öğretin.

Bunu yapmak hepimizin görevi olmalı. Herkes elinden geldiğince çalışmalı diye düşünüyorum.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com


Arşiv

Kategorilere Göre Yazılar

Son Yazılar

Takvim

Ekim 2017
P S Ç P C C P
« Kas    
 1
2345678
9101112131415
16171819202122
23242526272829
3031