Tülay Bilin-ce

Archive for the ‘Özgüven’ Category

Kararsız kaldığımız çok anlarımız olmuştur. İnsani duygularımızı kaybetmediğimiz sürece de olacaktır. Eski insanlar her türlü durum için bir atasözü söylemişler. Bazı durumlar vardır ki işin içinden çıkılmaz. Şöyleki;
Aşağı tükürsen sakal, yukarı tükürsen bıyık. Ya da;
İki ucu boklu değnek.
Karar veremediğimiz zamanlarda bu sözleri söyleriz. Ama bir şekilde de bu durumu aşarız.
Bazen kararsızlığımız bilgisizliğimizden ileri gelir. Çevremizdeki birinin bir konu hakkında yorum yapmamızı istemesi durumunda kararsız kalabiliriz. Acaba şimdi haklısın mı desem yoksa haksızsın mı desem. Konu hakkında bilgimiz yoksa şaşırırız. Yaş ilerledikçe insan hayat hakkında bilgilenir. Böylece bilgisizlikten kaynaklanan kararsızlıkları aşabilir. Diyeceksiniz ki çok bilgili olan insanlar da karar vermekte zorlanabiliyorlar. Evet haklısınız. Kendine güvensizlik de kararsızlığı getirir. Kararsızlığın başka nedenleri de vardır;

• Öz güven eksikliği
• Gelecekten korkma
• Bedel ödemekten korkma
• Sorumluluktan kaçma
• Hayır diyememe
• Çevre korkusu
• Anne ve babadan öğrenilmiş bir davranış olabilir.

Bu nedenlerden dolayı sürekli kararsızlıklar yaşıyorsanız hayatınız zindan olmuş demektir. Hatta siz yaşamıyorsunuz. Beyniniz sürekli karar vermekle meşgul olduğundan hayatı kaçırıyorsunuz. Çünkü dünya hızla değişiyor. Bu değişime ayak uydurmak için beynin boş kalması gereklidir. Peki bu durumda olan bir insan ne yapmalı.
1- Çevrenizdeki kararlı insanları gözlemleyin
2- Kararsızlık hakkında yazılmış yazıları okuyun
3- Güvendiğiniz insanlardan yardım isteyin
4- Uzmanlardan yardım alın
5- Asla herkes kararsız ne var bunda deyip geçmeyin
6- Bir konuyu nasıl analiz edeceğinizi öğrenin
Eğer bunları yapmazsanız hayatınız boyunca resmin tamamını göremezsiniz. Hep detaylarla uğraşır, hayatı kaçırırsınız.
Bu satırları yazan kişi bütün bunları denemiş biridir. Aynı yollardan geçtim. Onun için hayatın içinden yaşanmışlıkları yazıyorum.
Kararlı günler diliyorum…

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

4 Aralık 2004 tarihli Dünya Gazetesinde Berna Sağlam Naipoğlu “Bambu ağacından” yola çıkarak harika bir vazgeçmeme hikayesi anlatmıştı. Bunu sizlerle paylaşmak istiyorum.

“… Bambu ağacı tohumu eker ve sularmış. İlk yıl hep toprağa ve dolayısıyla tohuma su vermekle geçermiş. İkinci yıl aynı işlem devam edermiş. Tohum itinayla sulanır ve dikkat edilirmiş. Ondan sonraki üç sene yine aynı. Görünürde hiçbir şey yok. Emek veriliyor ama. Ortada bir şey yok. Ne zaman ki beşinci yılın sonuna gelinirmiş, işte o zaman bambu ağacı filiz vermeye başladığı gibi altı hafta içinde de tam yirmi yedi metre boyuna geliverirmiş.

Ekildiğinden beri gördüğümüz elle tuttuğumuz ve gelişimini gözlemleyebildiğimiz başka hiçbir ağaç 5 yılda bu boyuta gelemiyor belki de. Peki o zaman bu ağaç beş yılda mı büyüdü, yoksa altı haftada mı? Sadece fiziksel gelişimi gören insanlar için cevap altı hafta. Ama işin arkasını görebilen, farkında olanlar için ise beş yıl. Toprağa atılan tohum, belli aralıklarla özenle verilen su, ışığını ayarlama, yağmurdan rüzgardan koruma derken uzun zamana yayılmış bir emek harcanıyor. Bu emek harcanırken tohum filizlenene kadar büyük bir sabır gösteriliyor. Sonra da tüm kalbiyle ona inanmak gerekiyor. Verilen emeklerin boşa gitmeyeceğine ve sabrın sonunun selamet olduğuna inanmak.
Bu gelişimin süreci içinde bir diğer etken ise vazgeçmemek. Verilen emeklerin karşılığı görülmeyince, gelişim süresi uzadığında, etraftan baskılar veya caydırma yönünde tepkiler geldiğinde, cesaret gösteremeyenlerin kıskançlıkla yaklaşıp olumsuz enerji vermesinde, tembeller emeği değersizmiş gibi gösterdiğinde vazgeçme aşamasına gelinebiliniyor.

Emek-sabır-inanmak ve vazgeçmemek…..
İşte başarı sırrının açılımı bu…”

Bir sürü ünlünün elde ettikleri başarının Allah vergisi olduğunu düşünmüyorum. Özellikle onlarla ilgili yaptığım araştırmada haklı olduğumu gördüm. Çünkü inanılmaz zorluklardan geçerek başarılı olmuşlar. Kimse kimseye başarıyı altın tepsi içinde sunmamış.
Müzik konusunda bir deha olan Beethoven’in hocası bir gün ona ‘Sen asla müzisyen olamazsın’ demiş. ‘Savaş ve Barış’ adlı dev romanın yazarı Leo Tolstoy, içinde öğrenme isteği olmadığı gerekçesiyle kolejden atılmıştı.
Rambo filmleriyle ünlü Sylester Stallone New York’ta bulabildiği tüm artistlik bürolarına başvurdu ve hepsinden “Hayır” cevabını aldı. Fakat zorlamaya, denemeye devam etti ve sonunda ‘Rocky’ filmini yaptı. Stallone, bin kez hayır cevabı almasına rağmen, bin birinci kapıyı çalma cesaretini göstermişti.

Michigan Port Huran ilkokulu öğretmeni, öğrencisi olan Thomas Alva Edison için “O beyinsiz bir çocuk ve hiçbir işte başarılı olamaz.” demiş. Oysaki Edison elektrik ampulü başta olmak üzere insanlığın hayatını kolaylaştıran icatları nedeniyle tarih boyunca unutulmayacak bilim adamları listesine adını yazdırmayı başardı.

Richard Bach’ın ‘Martı’ adlı kitabı tam 18 yayınevi tarafından reddedildikten sonra 1970 yılında basıldığında büyük ilgi gördü ve bugüne kadar milyonlarca kişi tarafından beğeniyle okundu.
Margaret Mitchell’in ünlü ‘Rüzgar Gibi Geçti’ adlı kitabı tam 38 defa reddedildikten sonra basıldı.
İngiliz edebiyatının ünlü isimlerinden Charles Dickens’in hayatını okurken çok şaşırmıştım. Oldukça fakir bir aileden geliyordu. Dört yıllık öğrenim hayatının ardından bir daha okul yüzü bile görmedi. Babası borçlarını dahi ödeyemeyecek durumdaydı, bunun sonucunda da hapse girdi.
Dickens, uzun süre iş bulmak için uğraştı. Bu arada hayallerini ünlü bir yazar olmak süslüyordu. Bu şartlar altında onu ayakta tutan tek sebep bu görünüyordu. Nihayet bir bodrum katında boya şişelerine etiket yapıştırma işi buldu. Açlığını gidermesi ve tavan arası bile olsa kalacak bir yerinin olması için bu işe ihtiyacı vardı. Akşamları yazmaya başladı. Gönderdiği tüm öyküler sürekli reddedildi. Uzun süre sonra bir yazı işleri müdüründen olumlu yanıt aldı.
Bu onu çok sevindirdi. Hatta sokaklarda saatlerce ağlayarak dolaştı. Ama sonuçta o ünlü bir edebiyatçı oldu. Çünkü asla vazgeçmedi.
Franklin D. Roosevelt; biliyorsunuz Amerika’ya ardı ardına 4 kez başkan seçilmiş biri. Çok sağlıklı biri miydi de her şeyin altından kalktı sanıyorsunuz. O 39 yaşındayken yakalandığı çocuk felcinin etkisindeydi ve bundan dolayı yürüyemiyordu. Fakat bu onun başarı merdivenlerini hızla tırmanmasına engel olamadı.

Bir de zorluklardan sonra gelen başarıya bakar mısınız? Bu Abraham Lincoln’un yaşam öyküsüdür.
1832’ Meclise girme çabası sonuçsuz kaldı.
1834’ de Meclise seçildi.
1838’ de Meclis Başkanlığı seçimini kaybetti.
1840’ da Seçiciler Kurulu üyeliğini kaybetti.
1843’de Kongre seçimlerini kaybetti.
1846’ da Kongreye bir dönem için seçildi.
1848’ de Kongre seçimleri kaybetti.
1855’ de Senato seçimlerini kaybetti.
1856’ da Başkan Yardımcılığı seçimini kaybetti.
1860’ da ABD Başkanı oldu.

Tacitus “Siz kendinize inanın, başkaları da size inanacaktır” diyor. Evet başarmak için içimizdeki isteğin her tür engeli yenecek kadar kuvvetlendiği zaman kimse bize mani olamaz.
Anthony Robbins’in ise şu sözüyle bizi düşündürüyor: “Siz ne kadar süre “Hayır” cevabına dayanabilirsiniz?”

Sevgiler
Tülay Bilin

“Almanya’da Naziler komünistleri içeri attı, sesimi çıkarmadım. Çünkü komünist değildim. Sonra Yahudiler’i içeri tıktılar. Bu kez de sesimi çıkarmadım. Çünkü Yahudi de değildim. Derken sıra sendikacılara geldi. Ben hala susuyordum. Çünkü sendikacı da değildim.
Sonunda beni de götürdüler. Ve kimse sesini çıkarmadı. Zira sesini çıkaracak kimse kalmamıştı.”
Prof. Martin Niemuller

Olaylar karşısında ne kadar susuyoruz acaba? Çok tepkisiz olduğumuzu düşünüyorum. Bir konuda taraf olmaya korkuyoruz. İnsan bazen çekimser kalabilir ama bu hayatın tümüne yansıyorsa işte o zaman tehlike başlıyor demektir. Nasıl olsa bana bir şey olmaz düşüncesi bizi tepkisizliğe itiyor. Ama her konuda bir fikrimiz olması gerektiğine inanıyorum. Açık ve net fikrimizi söylemeliyiz. Dostlarımıza karşı ya da topluma karşı tavrımızı açıkça ortaya koymalıyız. Bu hayır diyebilmenin de özüdür. Çoğu okurum soruyor. Ben hayır diyemiyorum ve bundan dolayı da çok mutsuzum. İşte tepkinizi dile getirdiğiniz zaman hayır diyorsunuz aynı zamanda.
Aynı konuyla ilgili hayvanlar aleminden bir örnek vermek istiyorum;
“Duvardaki çatlaktan bakan fare, çiftlik sahibi ile karısının bir paket açtıklarını gördü. ‘İçinde yiyecek mi var?’ derken bir baktı ki fare kapanı!! Hemen bahçeye koşup alarmı verdi;
Evde kapan var!
Evde kapan var!
Tavuk gıdaklayıp, kafayı kaldırdı ve;
- Bay fare, bu sizin için ciddi bir sorun olsa da şahsen beni ilgilendiren bir tarafı yok ne yazık ki!
Fare dönüp bu sefer koyuna;
- Evde kapan var, evde kapan var! Dedi.
Koyun konuyla ilgilendi ama kendi hesabına;
- Üzgünüm bay fare, vah vah, emin ol senin için dua edeceğim dedi. Fare bu kez ineğe yöneldi,
- Evde kapan var, evde kapan var diye bağırdı nefes nefese. İnek ise;
- Bay fare, senin için üzüldüm, ama burnumu sokacağım bir şey değil dedi. Farenin de başını eğip, gitmekten başka çaresi kalmamıştı..yalnızlık ve terkedilmişlik hisleri içinde, fare kapanı ile artık tek başına başa çıkmaya çalışacaktı! O akşam evde alışılmamış bir ses duyuldu. Sanki kapan, avının üzerine kapanmıştı. Sese koşan çifçinin karısı, karanlıkta kapana zehirli bir yılanın kuyruğunu kaptırdığını görmemiş, yılan da onu ısırmıştı. Çiftçi karısını hastaneye koşturdu, karısı eve ateşli döndü. Ee ateşli insana ne verilir? Sıcacık bir tavuk çorbası! Tavuk acilen pişirildi..Ama kadın hala iyileşmiyormuş. Eş dost ahbap gelince hasta ziyaretine, çiftçi de sofraya koyunu çıkarmak zorunda kalmış. Ama çiftçinin karısı iyileşmemiş…Ölmüş!!!
Aman ne kalabalık gelmiş cenazeye, ne kalabalık. Bu sefer de konukları doyurmak için kesilen inek olmuş..Fareye de olan biteni deliğinin ardından izlemek kalmış.”

Son zamanlarda bir slogan var hani;
SUSMA, SUSTUKÇA SIRA SANA GELECEK
Yazım siyasi bir içerik taşımıyor. Benim demek istediğim hayatın içinde her konuda fikrimiz olmalı ve bu fikri savunmak için gerekirse elimizi taşın altına sokmalıyız. Bunu başkaları için olmasa bile kendi geleceğimiz için yapmalıyız. Hayatın içinde bir birey olmanın gerekliliği olarak düşünüyorum.
Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Etiketler: , ,

Aldığım maillerden çıkardığım bir sonuç var. Çok fazla kişi ‘Hayır’ diyememekten şikayetçi. Hangi zamanlarda ‘Hayır’ demeliyiz? Bu sadece bize yapılan tekliflere ‘Hayır’ demek anlamına gelmiyor. Bize yapılan bir haksızlığa da ‘Hayır’ demeliyiz. Bize yapılan haksızlıklar karşısında çoğumuz ‘aman boş ver bir dahaki sefere söylerim. Bir kereden bir şey çıkmaz’ deriz. Ama içimiz bir kere burulmuştur. İkinci ve üçüncüye de aynı davranışı uygularsak karşı tarafı bundan caydırmak zor olur. Ayrıca bir kişi olsa iyi birçok kişi aynı davranışı bize yapar. Onun için bir davranışa karşı gelmemiz gerekiyorsa ilk seferinde karşı gelmeliyiz.
Bir Romanya atasözü şöyle diyor;
BİRİ SİZİ BİR KERE ALDATIRSA SUÇ ONUNDUR,
İKİ KEZ ALDATIRSA SUÇ SİZİNDİR.

Amerika’da New York polisi, önce küçük suçların peşine düşmüş. Metroya bilet almadan binenleri, apartman girişlerini tuvalet olarak kullananları, kamu malına zarar verenleri, hatta içki şişelerini yola atanları bile yakalayıp haklarında işlem yapmış.
Polis bu kararlılığıyla “Küçük müçük, bizim için hiç fark etmez; bu sokağın, metro istasyonunun veya mahallenin suç üreten bir bölge olmasına izin vermeyeceğiz.” demiş. ‘Kırık Cam Teorisi’ ABD’li suç psikologu Philip Zimbardo’nun 1969′da yaptığı bir deneyden ilham alarak geliştirilmiş. ‘Kırık Cam Teorisi’ ise şöyle;
Bir sokağın suç bölgesine dönüşme süreci önce tek bir pencere camının kırılmasıyla başlıyormuş. Çevreden tepki gelmez ve cam hemen tamir edilmezse, oradan geçenler o bölgede düzeni sağlayan bir otorite olmadığını düşünüyor, diğer camları da kırıyormuş. Ardından daha büyük suçlar geliyor; bir süre sonra o sokak, polisin giremediği bir mahalleye dönüşüyormuş.
Zimbardo, suç oranının yüksek olduğu, yoksul Bronx ve daha yüksek yaşam standardına sahip Palo Alto bölgelerine birer 1959 model Oldsmobile bırakmış. Araçların plakası yok, kaputları aralıkmış. Ve olup bitenleri gizli kamerayla izlemiş.
Bronx’taki otomobil üç gün içinde baştan aşağıya yağmalanmış. Diğerine ise bir hafta boyunca kimse dokunmamış. Ardından Zimbardo ile iki öğrencisi ‘sağ kalan’ otomobilin yanına gidip çekiçle kelebek camını kırmış. Daha ilk darbe indirilmiş ki çevredeki insanlar (zengin beyazlar) da olaya dahil olmuşlar.
Birkaç dakika sonra o otomobil de kullanılmaz hale gelmiş.

“Demek ki” diyor Zimbardo, “ilk camın kırılmasına ya da çevreyi kirleten ilk duvar yazısına izin vermemek gerek. Aksi halde kötü gidişatı engelleyemeyiz. “

Yukarıda belirttiği gibi ben de ‘Hayır’ demeyi böyle öğrendim. Eğer karşı olduğum bir davranış veya fikir varsa, ilk seferinde ‘Hayır’ dedim.
Farklı düşüncelere saygı duyduğumuz zaman hiç sorun kalmıyor. Ama bu noktada Farklı düşünceleri ortaya koyarken, cümlelerimizi özenle seçmeli ve ses tonumuzu çok yumuşak tutmalıyız. Yoksa çevremizde kavgacı ve her şeye ‘Hayır’ diyen biri olarak anılırız.
Sevgiler
Tülay Bilin
Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Bu öykü, çiftlikten çiftliğe, yarıştan yarışa koşarak
atları terbiye etmeye çalışan gezgin bir at terbiyecisinin
genç oğluna kadar uzanır. Babasının işi nedeniyle
çocuğun orta öğretimi kesintilere uğramıştı.
Orta ikideyken, büyüdüğü zaman ne olmak ve yapmak
istediği konusunda bir kompozisyon yazmasını istedi hocası..
Çocuk bütün gece oturup günün birinde at çiftliğine
sahip olmayı hedeflediğini anlatan 7 sayfalık bir
kompozisyon yazdı. Hayalini en ince ayrıntılarıyla anlattı.
Hatta hayalindeki 200 dönümlük çiftliğin krokisini de çizdi.
Binaların, ahırların ve koşu yollarının yerlerini gösterdi.
Krokiye, 200 dönümlük arazinin üzerine oturacak 1000
metrekarelik evin ayrıntılı planını da ekledi.
Ertesi gün hocasına sunduğu 7 sayfalık ödev,
tam kalbinin sesiydi.. İki gün sonra ödevi geri aldı.
Kağıdın üzerinde kırmızı kalemle yazılmış kocaman bir
“0″ ve “Dersten sonra beni gör” uyarısı vardı.
“Neden “0″ aldım?” diye merakla sordu hocasına, çocuk..
“Bu senin yaşında bir çocuk için gerçekçi olmayan bir hayal”
dedi, hocası.. “Paran yok. Gezginci bir aileden geliyorsun.
Kaynağınız yok. At çiftliği kurmak büyük para gerektirir.
Önce araziyi satın alman lazım. Damızlık hayvanlar da
alman gerekiyor. Bunu başarman imkansız” ve ekledi:
“Eğer ödevini gerçekçi hedefler belirledikten sonra yeniden
yazarsan, o zaman notunu yeniden gözden geçiririm.”
Çocuk evine döndü ve uzun uzun düşündü. Babasına danıştı.
“Oğlum” dedi babası “Bu konuda kararını kendin vermelisin.
Bu senin hayatın için oldukça önemli bir seçim!.”
Çocuk bir hafta kadar düşündükten sonra ödevini hiçbir
değişiklik yapmadan geri götürdü hocasına..
“Siz verdiğiniz notu değiştirmeyin” dedi..
“Ben de hayallerimi..”…..

O orta 2 öğrencisi, bugün 200 dönümlük arazi üzerindeki
1000 metrekarelik evinde oturuyor.
Yıllar önce yazdığı ödev şöminenin üzerinde
çerçevelenmiş olarak asılı.
Öykünün en can alıcı yanı şu: Aynı öğretmen,
geçen yaz 30 öğrencisini bu çiftliğe kamp kurmaya getirdi.
Çiftlikten ayrılırken eski öğrencisine “Bak” dedi,
“Sana şimdi söyleyebilirim. Ben senin öğretmeninken,
hayal hırsızıydım. O yıllarda
öğrencilerimden pek çok hayal çaldım.
Allah’ tan ki, sen, hayalinden vazgeçmeyecek kadar inatçıydın.”
Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Radyo programı yaptığım yıllarda özenle her hafta programımı kaçırmadan dinleyen ve mutlaka programıma bağlanıp düşüncelerini dile getiren bir dinleyicim vardı. Kendisi de kişisel gelişim ile yakından ilgiliydi. Her hafta yapıcı katkısı olurdu bana. Selahaddin Vatansever ismindeki bu dinleyicim bir gün bana kendi çıkardığı bazı notları vermişti. Bugün onun bu yazısını sizinle paylaşmak istiyorum.

Hiç kendine sordun mu?

1- Kendime güveniyor muyum? Kararlı mıyım?
2- Topluluk önünde heyecanımı yenebilir miyim?
3- Herkesle başarılı bir iletişim kurabiliyor muyum?
4- Sesimi doğru, güçlü ve güzel kullanabiliyor muyum?
5- Güzel ve doğru yazabiliyor ve konuşabiliyor muyum?
6- Anlatımım ve duygularım yerli yerinde mi?
7- Dinleyebiliyor ve dinletebiliyor muyum?
8- Bedenimi ve hareketlerimi doğru kullanabiliyor muyum?
9- Göz temasım ve mimiklerim nasıl?
10- Heyecanlandırıyor, etkileyebiliyor ve ikna edebiliyor muyum?
11- Bir gurup önünde etkin bir konuşma yapabilir miyim?
12- Her zaman ve her yerde doğaçlama konuşabilir miyim?
13- Kaç melekeyi bir anda kullanabilirim?
14- Yapıcı bir eleştiride bulunabilir miyim?
15- Duygu ve düşüncelerimi kısa, anlaşılabilir, net ve özlü bir biçimde aktarabilir miyim?
16- Ne kadar dikkatliyim?
17- Ne kadar doğalım?
18- Zamanı ekonomik kullanabiliyor muyum?
19- Ve kendimle ne kadar barışığım?

İnsan kendine bu soruları sorduğunda kendini de tanımış olur. Daha önceki yazılarımdan birinde ‘Ben Kimim?’ başlıklı bir yazı yazmıştım. Orada da kişinin kendini tanıması için hazırlanmış güzel sorular vardı. Kendimi bulmada bana çok yardımcı olmuştu. Umarım size de faydalı olur.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

25 yıldır kişisel gelişim ile ilgileniyorum. Profesyonel olarak eğitim vermeye 10 yıl önce başladım. Yazmaya başlayalı ise 5 yıl oldu. Son 3 yıldır yazılarım internet sitelerinde geziyor. 3 yıl her hafta yazdım. Şimdi de NTV okurlarıyla buluştuk.
Sıkıntılı bir günümdü, kişisel gelişim uzmanı Sayın Mümin Sekman’la sohbet ediyorduk. Nedenini bilmediğim bir sıkıntı içinde olduğumu söyledim. Benim çok kitap okuduğumu bildiği için o da bana şöyle demişti;
- Bir söz vardır, “Olmak, dolmak, taşmak”. Siz bilgileri kafanızda taşıdığınız için sıkılıyorsunuz. Kafanızın içindeki bilgilere insanların ihtiyacı var. Lütfen yazın artık..
İşte ondan sonra yazmaya başladım. Şimdi yazmadan duramıyorum. Yazılarımda hikayelerden ve atasözlerinden faydalandım. En çok da yaşadıklarımı yazdım. Duygularımı yazdım. Aldığım maillere göre, okuyanlar bundan çok hoşlandılar. Seminerlerimin sonunda en çok neden etkilendiniz diye sorduğumda hep şöyle bir cevap aldım.
- En çok yaşadıklarınızdan etkilendik.
22.2.2009 tarihinde Hürriyet Gazetesinde Ertuğrul Özkök’ün bir yazısını okudum. Şöyle diyordu;

“Köşe yazarlığına yeni başlayan gazeteci, ilk yazısında köpeğinden de söz eder.
Utana sıkıla yazıyı editöre götürür.
Editör, ifadesiz bir suratla yazıyı okur.
Genç köşe yazarı, “Kendimden de söz ettim, isterseniz çıkarabilirim” dediği zaman, somurtuk editörden hiç beklemediği bir cevap alır:
“Hayır, tam aksine, kendinden çok daha fazla bahset. Çok insani, çok güzel olmuş.”
Filmin o anında, 20 yıl önceki kendimi gördüm.
İlk pazar yazılarım aklıma geldi.
Kedimden, kendimden, Türk popçularından, zeytinyağından, şaraptan, kutsal pazar günlerinden, çocukluğumda otobüslerde başıma gelenlerden, mutlu olduğum anlardan, dibe vurduğum anlardan söz etmeye başladığım günlerde aldığım tepkileri düşündüm.
O zaman hiçbir editör bana, “Yazılarının içine kendini daha çok koy” demedi.
Ama ben, genç yazarlara dedim.
“Kendinizi yazın, daha çok yazın, utanmayın, temiz, kirli bütün çamaşırlarınızı ortaya dökün…” dedim.
Yeni bir köşe yazarı kuşağı doğdu.”

Bana kimse kendimden bahsetmemi söylememişti. Ben bu tarzı kendim yarattım. Demek ki Ertuğrul Özkök’ün belirttiği yeni köşe yazarı kuşağının içine ben de girmişim. Yazıyı okuyunca çok keyif aldım. Demek ki hayatın içinde insan doğal davrandığı zaman daha samimi oluyor ve okuyucu bu doğallığı çok seviyor. Bundan sonra da yazılarımda kendimden bahsedebilirim ama sonunda hep bir mesaj olacaktır. Umarım, okumaktan keyif alırsınız.

Saygılarımla,
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Etiketler: ,

Daha önceki yazılarıma bakarsanız Söz Söyleme Sanatı başlıklı bir yazım var. Orada da belirttiğim gibi derdini iyi anlatabilmek ve yerinde ve zamanında cevap verebilmek, kişi için çok önemli bir beceridir. Bunu beceremeyen insanlar ya çok üzülürler ya da kaba kuvvetle derdini anlatmaya çalışırlar. Tabii ki kaba kuvvet kendine güven duyan insanın işi değildir. Cümleleri iyi kuramıyorsa, o zaman çok üzülüyordur.

Ünlü yazar Bernard Shaw’ın başından geçmiş bir olayı yazmak istiyorum;

“Bernard Shaw, İngiltere’nin ünlü devlet adamı Churchill’i kendi yazdığı Pgymalion oyununun ilk gecesine davet eder ve davetiyeye şu notu yazar; ‘İlişikte iki kişilik bilet bulacaksınız, bir dostunuzu da getirebilirsiniz; eğer bir dostunuz varsa!’ Churchill, daha önce başka bir yere söz verdiği için oyuna gelemeyeceğini belirterek özür dileyen bir mektup yazar, biletleri iade eder ve bir not ekler; ‘Piyesinizin ikinci gecesine gelebilirim, eğer ikinci gece oynarsa…’

Kendine güven duyan insanın kızgınlığını ifade ediş biçimi böyle oluyor işte. Çünkü söyleyecek sözü var. Bedeniyle dövüşmek yerine beyniyle dövüşüyor. Beyninden geçenleri dile getirebiliyor. Yine Bernard Shaw’dan bir hikaye;

“Daily Mail, Observer, The Times ve daha birçok gazetenin, derginin yayımcısı Lord Northclitte bir gün Shaw’a ;
- Siz ülkenin başına gelmiş bir felakete benziyorsunuz! demiş.
Shaw’dan cevabını almış;
- Siz de, o felaketin nedenine benziyorsunuz.”

Bayılıyorum böyle akılla yapılan düelloya.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Prof.Dr.Albert Mehriman’ın 1960’lı yıllarda iletişime dair yapmış olduğu araştırma sonuçları şöyledir;

BEDEN DİLİ %55
SES TONU %38
KELİMELER %7

1960’dan bugüne çok şey değişti diyeceksiniz, çok haklısın ama bir insanın dış görünüşüne bakması gerektiği değişmedi sanırım. Hatta pazarlama seminerlerinde BEDEN DİLİ’nin orantısının daha da yükseldiği ifade ediliyor.

Beden dili deyince bir insanın dış görünüşü ve kendini ifade ediş biçimi demek istiyorum. Düşünün ki size bir finans uzmanı geldi. Paranızı nasıl değerlendireceğiniz ile ilgili bilgiler veriyor ve sizi paranızı kendi çalıştığı finans kurumuna yatırmanız konusunda ikna etmeye çalışıyor. Buraya kadar iyi. Ama karşınızdaki kişinin üstünün başının hırpani olduğunu, dış görünüşünün çok kötü olduğunu düşünün. Demez misiniz, “Sen önce kendi durumunu düzelt sonra benimkini düzeltirsin”. Ya da bir diyetisyene gittiniz, zayıflamak istiyorsunuz. Aslında kendi kendinize de yapabilirsiniz ama motive olmak istiyorsunuz. Ayrıca bu işi bilimsel yapmak istiyorsunuz. Karşınızdaki diyetisyen sizden daha kilolu. Bu diyetisyenin sizi zayıflatacağına inancınız kalır mı? İşte beden dili deyince insanın dış görünüşüne gösterdiği özenden bahsediyorum.

Eğer dış görünüşünüze özen göstermeniz için bir nedeniniz yoksa kendimizi bırakmalı mıyız? Özellikle bunu kadınlar için yazıyorum. Bir iş kadını olmayabiliriz yine de kendimize çok iyi bakmalıyız. Temiz ve düzenli giyinmeliyiz. Saçımız her zaman bakımlı olmalı. Hiçbir nedenimiz olmasa bile bunlara dikkat etmeliyiz.

Bazen birlikte olduğumuz erkekler çok bakımlı ve akıllı olmamızı istemeyebilirler. Çünkü ilgi çekmemeliyiz. Sizin, onların önüne geçmenizi istemezler. Durum bir kuvvetler savaşı haline döner diye korkarlar. Zaten akıllı bir kadın da kendi aklını taşıyamayan bir erkekle birlikte olmak istemez. Hani diyorlarya “Beni taşıyamıyor. Ben, beni taşıyan bir erkek istiyorum.”

Akıllı, kültürlü ve bakımlı kadını taşıyan erkek olgundur. Bu olgunluk aklını iyi kullanmasından ileri gelir. Zaten aptal ve bakımsız kadınla birlikte asla olmaz. Bunu üstünlük savaşı haline getirmez. Eğer erkeğiniz sizin bakımlı olmanızı istemiyorsa onlara bir oyun oynayabilirsiniz :)

“Sokakta dolaşırken yanıma pasaklı, pejmürde görünüşlü, muhtemelen evsiz bir bayan yaklaştı ve akşam yemeği için birkaç lira vermemi istedi. Cüzdanımdan 10 lira çıkardım ve sordum;
- Eğer bu parayı sana verirsem, bununla akşam yemeği yerine bir şarap almaz mısın?
- Hayır, yıllar önce içkiyi bıraktım diye cevap verdi evsiz bayan.
- Bu parayla yiyecek almak yerine alışverişe gitmez misin diye sordum.
- Hayır, alışveriş için boş zamanım yok diye cevap verdi evsiz bayan.
- Bütün zamanımı hayatta kalmak için harcamalıyım.
- Bu parayı yiyecek almak yerine güzellik salonunda da mı harcamazsın diye sordum.
- Deli misin, 20 yıldır saçlarımı yaptırmıyorum.
- Pekala, sana bu parayı vermeyeceğim. Onun yerine seni, kocam ve benimle beraber akşam yemeğine restorana götüreceğim.
Evsiz bayan çok şaşırdı:
- Bunu yaptığın için kocan sana kızmayacak mı? Çok kirliyim ve muhtemelen iğrenç kokuyorum.
- Sorun değil. Önemli olan kocamın alışverişten, kuaförden ve şaraptan vazgeçen kadınların neye benzeyeceğini görmesi.”

Bu fıkrayı hoşluk olsun diye yazdım :) Hiçbir erkek pis kokan bir kadından hoşlanmaz. Kendimize bakmak için çok paraya ihtiyacımız yok. Temiz ve bakımlı olmak yeterli. Akıllı olmak için de okumak, çevremizdeki olup biten hakkında fikir sahibi olmak yeterlidir. Her şeyin başı kendimize saygılı olmalıyız.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Düşünmek ile konuşmak arasında çok fark vardır. Hatta yazmak arasında daha da çok fark vardır. Birçok insan bunlardan sadece birinde çok başarılıdır. Ama diğerine gelince biraz çekimser kalır bir türlü derdini anlatamaz. Bazı insanların analitik düşünce yapıları vardır. Anında olayı çözer. Bazı insanlar bu düşündüklerini kaleme almada inanılmaz beceri sahibidirler. Ama gel gör ki bir türlü derdini anlatamaz. Hepsini aynı beceri ile kullanan insanlar hayatta da çok başarılı olurlar. Düşünün ki olayı anında çözüyor ve bunu çok güzel ifade ediyor. Bir de çok güzel yazıya döküyorsa bence muhteşem olur.

Hepimizin başına zaman zaman gelmiştir. Aşırı sevgimizden kaynaklanan bir hırçınlık yaşarız. Karşımızdakine sevgimizi anlatmak yerine onu hırpalarız. Onu iteriz. Çünkü düşündüklerimizi bir türlü ifade edemeyiz. Ama ona mektup yazarsak harika derdimizi anlatabiliriz. Bazen eleştiri yapmak isteriz. Amacımız karşımızdakini çok sevdiğimiz için onun zarar görmesini istememizden kaynaklanır.

Ama öylesine bir eleştiri yaparız ki karşımızdakini ne kadar üzdüğümüzü farkına bile varmayız. Türkçe öylesine güzel bir dil ki gerçekten kullanmasını bilsek hiç kırmadan her şeyi söyleyebiliriz. Hatta bazen güzel bir şey söylediğimizi sanır karşımızdaki ama aslında ona hakaret etmişizdir. Aynı kapıya çıkan bir konuyu 2 yoldan da ifade edebiliriz. Biri çok kırıcı biri de sevecen olabilir. Kralın rüyasında olduğu gibi:

“Kral bir sabah uykudan uyandığında bir rüya gördüğünü hatırlamış. Hemen emir vermiş. Ülkenin en iyi rüya yorumcusunu bulun getirin demiş. Rüya yorumcusunu getirmişler. Kral rüyasını anlatmış. Yorumcu şöyle bir yorum yapmış;
- Kralım sizin bütün sevdikleriniz en yakın zamanda ölecekler.
Kral inanılmaz sinirlenmiş ve bağırmaya başlamış:
- Atın bu adamı dışarı. Bana başka bir rüya yorumcusu bulun.

Ülkeyi aramışlar taramışlar başka bir rüya yorumcusunu bulmuşlar. Yorumcuyu kralın huzuruna çıkartmışlar. Kral rüyasını anlatmış. Rüya yorumcusu kralın rüyasını şöyle yorumlamış;
-Kralım, sizin rüyanızın yorumu şöyledir. Siz çevrenizdeki bütün insanlardan daha uzun ömürlü olacaksınız.
Kral buna çok sevinmiş. Ona bir kese altın vermiş ve uğurlamış.”

Bakın aynı şeyi değişik şekillerde ifade ediş biçimi. Günlük hayatın içinde bazen hepimiz çok kırıcı olabiliyoruz. Çünkü söylemek istediğimizi zamanında ve iyi şekilde ifade edemediğimiz için. Bazen de zamanında cevap veremediğimiz için de üzülürüz. Keşke şöyle deseydim diye üzülürüz. Hazır cevaplık da farklı bir yetenektir. Buna örnek olarak da size komik bir hikaye anlatmak istiyorum:

“Üniversite yemekhanesine giren bir öğrenci tüm yerler dolu olduğundan gidip üniversite profesörünün oturduğu masaya oturmuş. Profesör kaşlarını çatarak;
- Öküzler ve kuşlar aynı masada oturamazlar!
Öğrenci:
- O zaman uçuyorum.
Profesör cevaba çok sinirlenmiş, sınavda öğrenciye takmış ve sınavının başarısız geçmesi için elinden geleni yapmış. Yalnız sınavda öğrenci tüm soruları mükemmel bir şekelde cevaplamış. Profesör öğrenciye sana son bir soru soracağım demiş:
- Yolda yürürken iki torba bulduğunu hayal et, birinde akıl var, diğerinde ise para var. Hangi çuvalı alırsın?
Öğrenci:
- Para olan çuvalı seçerdim.
Profesör:
- Ben akıl olan çuvalı seçerdim.
Öğrenci:
- Normal! Kimde ne eksikse onu seçer.
Profesör çok sinirlenmiş, öğrencinin not defterini alıp içine ‘Öküz’ yazmış. Öğrenci nota bakmadan odadan çıkmış. Bir dakika sonra öğrenci kapıyı aralamış;
- Sayın profesör, imzanızı atmışsınız, fakat notumu yazmayı unutmuşsunuz.

İyi konuşmak ayrıca konuştuğunuzu yerinde ve zamanında ifade etmek muhteşem bir beceridir. Bu konuda kitapçılarda kitaplar var. Söz söyleme sanatı başlığı altında bir çok bilgi bulabilirsiniz. Başarılar diliyorum.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Gençlik yıllarımda Cumhuriyet Gazetesi okurdum. Magazinden nefret ederdim. Sonra kişisel gelişim konularına merak sardım. Yine magazinden nefret ediyordum. Magazinin içindeki insan duygu ve davranışlarını göremiyordum. Sonra sonra farkında olmadan magazin okumaya başladım. O kadar garip olayları keşfetmeye başladım ki, bakış açım değişti. Artık her gazete haberinde veya televizyon programında insan davranışlarını görür oldum. Şimdi gazetelerdeki magazin haberlerine bir göz gezdiriyorum. Özellikle röportajları okuyorum. Bazen inanılmaz güzel cümleler bazen de dayanılmaz sığ düşüncelerle karşılaşıyorum. Yalnız televizyondaki magazin haberlerine hala tahammülüm yok. Onları seyredemiyorum. Çünkü duygu ve davranıştan ziyade resim ağırlıklı oluyorlar.

Dün akşam televizyonda seyrettiğim bir olay beni düşüncelere daldırdı. Yine kadın erkek ilişkileri üzerine düşündüm.
Beyaz Show’u seyrettim. Normal bir eğlence programı olarak başlamıştı ki birden olay değişti. Petek Dinçöz ile Can Tanrıyar’ın evliliklerine şahit olduk. Hepimiz şahit olduk çünkü televizyonda evlendiler. Bunda ne var diyeceksiniz. Burada bir şey yok tabii. Evlilik sürpriz bir evlilikti. Petek Dinçöz sürprizden önce şöyle bir itirafta bulundu:
-Can Tanrıyar ile birlikteliğimiz 8 yıldır devam ediyor. Eğer bu Mayıs ayına kadar Can benimle evlenmezse ondan ayrılacağım.

Yani bu ne demek oluyor. Petek 8 yıldır evlenmek istediği halde Can evlenmek istemiyor. Showmen Beyaz ile Can Tanrıyar birlikte bir sürpriz yapıyorlar ve programda nikah kıyılmak üzere hazırlanıyorlar. Nasıl olsa Petek çantada keklik. Kabul etmemesi mümkün değil. Bir kadın bu kadar nasıl teslim olur da 8 yıl bekler.

Bu olayın aynısını çok yakın bir arkadaşımda da yaşadım. Arkadaşım da yaklaşık 10 yıl beklemişti. Kaç kere nikah günü alındı da adam vazgeçti. Gelinlik dikildi de bekledi. Kızcağız yıllarca nikahın hayaliyle yaşadı. Kaç kere nikaha davet edeceği arkadaşlarının listelerini yaptı. Hepimize haber verdi de sonradan utancından ne yapacağını şaşırdı. Sonra bir gün aniden biz evlendik dediler. Sessiz sedasız. Gelinlik giyemeden. Bu sadece kadınların başına gelmeyebilir. Bir erkek de aynısını yaşayabilir. Olaya sadece kadın cephesinden bakmıyorum. Bir insanın teslim oluşu garibime gidiyor. Kadınlar için evlilik çok önemli. Neden mi? Toplum baskısından dolayı. Toplum ne der, ailem ne der diyerek evlenmek istiyorlar. Haksız da değiller tabii. Bizim ülkemiz için bu kavramları aşmak henüz mümkün değil. Ama bu kadar teslim olmaktan yana da değilim. Ya kendini ya da toplum baskısını aşacaksın. Yoksa böyle 10 yılın boşa gider.

Kendimizin ya da başkasının 10 yılını boşa harcamaya hakkımız yok. Hayatımızın içinde boşa harcayacağımız kaç tane 10 yıl var acaba. Yılları boşa harcamadan mutluluğun yolunu bulmak en güzeli. Ya da o 10 yılı öyle güzel yaşamalıyız ki eğer sonunda ilişki istediğimiz gibi bitmese bile pişmanlık duymamalıyız.

Keşke demeden yaşanan yıllara selam olsun…

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Gençlikte yıllar zor geçer. Dış etkenler bir yana hele içimizdeki fırtınalar dinmek bilmez. Dış etkenlerin başında parasızlık gelir. Aileyle yaşamanın getirdiği zorluklar. Aileyle birlikte olmanın keyfini bilemediğimiz yıllar. Çünkü onları sadece baskı unsuru olarak görürüz. Gerçekte öyledir de. Çünkü tehlikeleri onlar gördüğü için bizi sürekli uyarırlar. Biz de bu uyarılardan hiç keyif almayız. Özgür olmak isteriz. Kararlarımızı kendimiz vermek isteriz. Ama buna asla müsaade etmezler. Flört etmek isteriz, yakalanacağız diye ödümüz kopar. Çünkü ağabeyimiz ya da babamız gördüğünde nasıl kıyametler kopacağını düşünmek bile istemeyiz. Ağız tadıyla bir flört bile edemeyiz. Hadi kaçamak yapıp flört ettik ama ona sevdiğimizi söyleyemeyiz. Çünkü sevdiğimiz ya bizi bırakır giderse diye düşünürüz ya da bizi hafif kız diye tanımlar diye ödümüz kopar. Doya doya seni seviyorum diyememenin sıkıntısını yaşarız.

Ya içimizdeki fırtınalar. Kendine güvensizlik. Kendini beğenmeme. Ya burnum kötüdür, ya biraz şişmanımdır ya da derdimi bir türlü anlatamıyorumdur. Kendimi iyi ifade edememenin sıkıntısını yaşıyorumdur. Ya yasak bir aşk yaşıyorumdur ya da sevdiğim beni sevmiyordur. Arkası arkasına gelen sorunlar yüzünden gençliğimizin en güzel yılları heba olup gider.

Yaş 35-40’ı geçtikten sonra bazı baskılardan kurtuluruz. Özgürlüğümüzü elimize almanın keyfi ile yüzümüz gülmeye başlar. Kendimizi iyi tanımanın getirdiği rahatlık yüz hatlarımıza yansır. Anne baba ile ilişkilerimiz düzelir. Onların kıymetini anlamaya başlarız. Kendimizi iyi ifade etmenin keyfini yaşarız. Artık fiziksel kusurlarımızı kabul edip kendimizi severiz. Canımız istediği zaman ağlamaya utanmayız. Her yerde kahkaha atmaya da utanmayız. Sevdiğime seni seviyorum dersek ya beni bırakır giderse diye aklımızdan bile geçmez. Eğer giderse güle güle deriz ve üstüne bir de kahkaha patlatırız :) Biri bizi terk edecek diye oturup üzülmeyiz. Zaten terk de edemez. Çünkü artık hoş bir kadın olmuşuzdur. Kadınlığın doruğunda yaşıyoruzdur. Benden daha iyisini mi bulacaktır. Birini ancak ben bırakırım, beni bırakıp gidemezler. Çünkü ben eğlenceli, akıllı, bilgili tam bir cemiyet kadını olmuşumdur. Yani artık vazgeçilmezim. Hani bir söz vardır; Bazı insanlar odadan çıktıklarında aydınlanır, bazı insanlar da odaya girdiklerinde aydınlanır.

İşte artık odayı girdiğimizde odayı aydınlatan kadınlar olmuşuzdur. Korkularımız yok olmuştur. Kariyerimizin en üst noktasına gelmişizdir. Ya da evliliklerimizi sorgulamışızdır. Mutsuz ise bunun çaresini bulacak cesaretimiz bile vardır artık. Doğru ve yanlışlarımıza karar vermişizdir. Yanlış yaptığımız zaman bunu itiraf etmekten çekinmeyiz. Hatta yanlış yapmaktan bile korkmayız artık. Sarhoş olduğumuzda da itiraf ederiz. Hayatı doya doya yaşadığımız bir dönem başlamıştır.

Bazı kadınlar bu dönemi yaşlılık olarak görür ve hayatı kendilerine zindan ederler. Oysaki ben bu dönemin kadınların en kadın olduğu yaş olarak düşünüyorum. Bu düşündüklerimi bir erkeğin kaleminden çıkmış bir yazıda okuyunca çok hoşuma gitti. Sabah gazetesinde Kazım Kanat köşesinde şöyle yazmış: “Bir kadına ‘Kadınların kadın olma yaşı kaçtır?’ diye sorabilseydim, acaba şöyle cevap verirmiydi. ‘Ekonomik açıdan özgürler. Ne istediklerini biliyorlar. Hayatla kavgalarını bitirmiş, hatta onunla barışmışlar bile. Ne estetik kaygısı, ne “Kim ne der?” duygusu…Oldukları gibi..Kimseden çekinmeden, ürkmeden. Birilerine hesap verme endişesi duymadan. İçlerinden geleni yapacak kadar hoyratlar. Zil zurna sarhoş olup ‘ben sarhoşum’ diyecek kadar.. Bu kadınlar, yılları geride bırakmışlar sadece, hayatı değil!”

Evet Kazım Kanat’ın dediği gibi 40 yaş üstü kadınlar sadece yılları geride bıraktık ama hayatı asla. Hayatı doya doya yaşıyoruz. Şimdi daha mutluyuz.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Geçen hafta yazımı yazamadım. Çok özür diliyorum. Editörüme haber verdim yani ondan izin aldım. Ama sizler, benim için gerçekten çok önemlisiniz. Bir hafta yazı yazmayınca çok fazla mail geliyor. Neden bu hafta yazı yazmadın diyorlar. Onun için hepinizden özür diliyorum.

Neden yazmadığıma gelince, İzmir’deydim. Eğitim için gitmiştim. Bu ara eğitimler yoğunlaştı. Biliyorsunuz iki hafta önce Afyon Üniversitesi’ndeydim. O kadar keyifli ki bilemezsiniz. İzmir’den dönerken iki günlüğüne Akçay’a uğradım. Akçay’da kuzenim yaşıyor. Onunla keyifli iki üç gün geçirmek istedim. Gerçekten keyifliydi. Birlikte olmak güzeldi. Çünkü sadece aileden biri olduğu için değil kuzenimi gerçekten çok severim. Tam kafa dengidir. İstanbul’a dönerken başka bir keyif içindeydim. Karar vermenin keyfi içinde döndüm. Ne kararı diyeceksiniz şimdi değil mi? Bu duygumu sizinle paylaşmak istiyorum.

Hepimizin içinden geçer, gelecekte bir gün İstanbul’dan uzakta istediğimiz bir sahil kasabasına yerleşip sakin bir hayat geçirmek. İstanbul’un trafiğinden kaçmak isteriz. Ayrıca hayatın pahalılığı İstanbul’da üstümüze çöker. İstanbul’da ilişkiler bile zordur.

Stresin en yoğun olduğu yer büyük şehirlerdir. Bir an önce kaçıp kurtulmak isteriz. Sanki oraya gidince çok mutlu olacağımızı sanırız. “Kafamı dinlemek istiyorum” deriz. “Ohh sakin sakin yaşamak istiyorum” deriz. Daha doğrusu ben zaman zaman bunları hep söyledim. İleride bir tarihte İstanbul dışında yaşamayı hep düşündüm. Hep acaba yapabilir miyim diye düşündüm. Bir türlü gidip gitmeme konusunda karar veremedim. Ama bu iki günlük Akçay’da kalışım bana bütün kararlarımı verdirtti.

Akçay harika bir yer. Zaten Ege harika bir yer. Akçay’a en yakın yer olan Altunoluk oksijen çadırı diye anılır. Havası harikadır. Hatta bundan 3 yıl öncesine kadar Altınoluk’ta bir kiralık yazlığımız bile vardı. Uzun yıllardır o bölgeye yazlığa gittiğimiz için bir gün gelir buraya yerleşiriz diye düşünürdük ailece. Ama hep yazları giderdim. İlk defa böyle kış başlangıcında gittim. Yani yazlıkçılar dönmüş ve bir sessizlik çökmüştü. Sokaklarda hiç kimseler yoktu. Sadece çarşının içinde alışveriş eden birkaç insan vardı. Hele akşam saat 17.00 olup da hava karardı mı herkes evine çekiliyor.

Kendimi düşündüm. Ben burda sürekli yaşasam ne yaparım diye. Akşam canım sıkılsa dışarı çıkmak istesem nereye giderim diye. Gidecek hiçbir yer yok. Herkes evinde. Kitapçı aradım. Kapalıydı. Sonra Altınoluk’a gittim. Neyse oradaki kitapçı açıktı da biraz moralim düzeldi.

Akşam yemeğini yedikten sonra bir ilaca ihtiyacımım olduğunu hatırladım. Sabah erkenden evden çıkmak zorunda kalmayalım diye akşamdan alalım dedik ve saat 20.30 gibi evden çıktık yüreyerek çarşıya doğru geldik. 15-20 dakika yürüdük. Hiç kimseye rastlamadık. Nöbetçi eczaneyi bulduk ilacımızı aldık yine hiç kimseye rastlamadan evimize döndük. Kuzenim sevinç içinde sinema açıldı burda dedi. Nasıl yani demişim. İlk defa mı, yani bugüne kadar yok muydu dedim. Yokmuş.

Kendimi düşündüm. Kadıköy yakasında oturuyorum. Yakınımda en az 15 tane sinema var. Akşam bile kitapçıya ulaşabiliyorum. Geç vakit bile olsa bir arkadaşımla Bağdat Caddesi’nde bir kahve içebiliyorum. Hatta yalnız bile gidiyorum.

Düşündüm de ben büyük şehir insanıyım. Ben sakin bir yerde yaşayamam. Karakterim buna müsait değil. İnsan kalabalıklarını seviyorum. Ordaki sakinlikten sonra İstanbul’un trafiği bile hoş geldi. Sinemalar, cafeler, kitapçılar, tiyatrolar ve dostluklar ruhumu besliyor. Yalnızlık bana göre değil. Orda da dostluklar var tabii. Ama gecenin bir yarısında kimseyle birlikte olma imkanın yok. İstanbul’da var. Bir telefon ile herkese ulaşabiliyorum. Ben asla sakin bir yerde yaşayamayacağıma karar verdim. Artık böyle bir düşünceyi aklımdan bile geçirmem.

Önemli olan insanın kendini tanıması. Neyi istiyorum ya da istemiyorum. Göze alabileceğim şeyler nelerdir? Neleri göğüsleyebilir ya da göğüsleyemem? Yoksa macera olsun diye taşınmak olur o zaman. Bunu yapmak çok kolay değil. Çünkü Türkiye şartlarında yaşayan bizlerin ekonomik olarak mecara yaşama gibi bir şansımız yok. Bunun için ekonomik olarak zarar görmemek gerekli. En önemlisi ne istediğine karar vermek. Ben kararımı verdim. İstanbul’da yaşamak istiyorum. Canım İstanbul’um.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Biz insanların egoları neden şişkin dersiniz. Beğenilmek ve sevilmek hepimizi mutlu eder de ondan. Çoğumuz eleştiriye gelemeyiz. Hele bazılarımız eleştiriye tamamen kapalıdır. Bence yapıcı eleştiri iyidir. İnsanı alır bir yerlerden bir yerlere taşır. Eğer o taşımada ruhumuz da taşınırsa işte tadına doyum olmaz.

Kimimiz toplumun kurallarına aynen uymak isteriz. Neden derseniz, beğenilmek için derim. Kimi de marjinal olmayı tercih eder. Yani toplum baskısına karşı çıktığı zaman kendini daha iyi hisseder. Onun egosu yok mu diye sorarsanız tabii ki vardır. Marjinal olmak cesaret işidir. Çünkü belirli bir kesim tarafından beğenilmez hatta bazen dışlanır bile. Bazen deli damgası bile yer. Deli deyince akla ruhsal bir bozukluk gelmesin. Benim deli derken kastettiğim mana; hayatı biraz ti’ye alan, neşeli, hayatı istediği gibi yaşayan ve kendi değerini farkında olan demek istiyorum. Sadece kendisinin önemli olduğunu bilen. Ben varsam herkes vardır felsefesine inanan. Etraf ne der gibi bir düşüncesi olmayan yani mahalle baskısından korkmayan. Kısaca ben yaptım oldu diyerek özgür yaşamasını bilen insana bu toplumda marjinal ya da biraz deli deniyor. Bu tip insanlar çevresinde ya ciddiye alınır hatta saygı görür ya da hiç ciddiye alınmaz, huysuz, deli, sıradan, pasaklı gibi isimler takılır.

Hem çevrenizde marjinal ya da deli diye anılacaksınız hem de hayatın içinde hiçbir beceriniz olmayacak. İşte o zaman sıradan bir aykırılık olarak algılanır çevrenizden ilgi görmezsiniz. Bırak şu deliyi derler o kadar.

Bir de deliliğinizin hoş karşılandığı hatta sevildiği haller vardır. Bunun için hayatın içinde duruş biçiminizin hem dıştan hem de içten bir delilik sergilemesi gerekir. Yani herhangi bir şeyi herkesten daha iyi yapmak gibi. Çevreden saygı görülecek kadar bir şeyi iyi yaptığınız zaman size deli derken bile bunu bir saygı ifadesi gibi kullanırlar. Bunun en güzel örneği söz yazası Aysel Gürel’dir. Ne zaman bir televizyon programına katılsa yer yerinden oynuyor.

Geçenlerde bir televizyon programına telefon ile katıldı. Seyirciler deli gibi alkışladılar. Üstelik anlatıldığına göre bir çöp evde yaşıyormuş. Bir televizyon programında kendi şöyle ifade etmişti; “Ben akşamları sokaktaki çöpleri karıştırır üstüme başıma birşeyler bulurum ve giyerim.” Programlarda ya da gazetedeki resimlerindeki kıyafetleri toplum kurallarına göre çok aykırı. Sanırım Aysel Gürel gibi bir kadını sadece giyiminden dolayı anneniz olarak yanınızda taşımak istemezsiniz. Ama bugünki tanınmış ünlü Aysel Gürel’i taşırsınız. Çünkü kadın inanılmaz yaratıcı. Toplum tarafından kabul gören biri. Yani bir şeyi çok iyi yapıyor. Yani bir konuda uzman. Bir konuda uzman olunca onun deliliğini kabullendiğimiz gibi hatta hoşumuza bile gider. Bu tip aykırı tipler çevrelerinden saygı görürler. Ayakta alkışlanırlar. İşte Aysel Gürel de onlardan biri. Ben Aysel Gürel’i çok seviyorum. Kan çekiyor sanırım :) Biraz delilik bende de var çünkü :)

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Size bu hafta Vatan gazetesi yazarı Okey Gönensin’in köşesinde yazdığı bir yazıyı aktarmak istiyorum. Umarım beğenirsiniz:

Dervişin biri, uzun ve yorucu bir yolculuktan sonra bir köye varır. Karşılaştığı köylülere kendisine yemek ve yatak verecek biri olup olmadığını sorar. Köylüler dervişe kendilerinin fakir ve evlerinin de küçük olduğunu söyleyip onu Şakir diye birinin çiftliğine gönderirler. Derviş yola koyulur. Yolda rastladığı köylülerin anlattıklarından, Şakir’in bölgenin en zengin kişilerinden olduğunu anlar. Bölgedeki ikinci zengin ise Haddad adında bir başka çiftlik sahibidir.

Derviş, Şakir’in çiftliğinde çok iyi karşılanır. Yer içer, dinlenir. Şakir de ailesi de hem misafirperver hem gönlü geniş kişilerdir. Yola çıkma zamanı gelir, derviş Şakir’e teşekkür ederken, “Böyle zengin biri olduğun için hep şükret”der.

Şakir şöyle cevap verir;

“Hiçbir şey oldu gibi kalmaz, bazen görünen gerçeğin kendisi değildir. Bu da geçer.”

Derviş yol boyunca bu söz üzerine uzun uzun düşünür. Aradan birkaç yıl geçmiş, dervişin yolu yine aynı bölgeye düşmüştür. Şakir’i hatırlar, uğramaya karar verir. Rastladığı köylülere Şakir’i sorar: “Haaaa o Şakir mi”der köylüler, “O iyice fakirledi, şimdi Haddad’ın yanında çalışıyor.”

Derviş hemen Haddad’ın çiftliğine gider, Şakir’i bulur. Eski dostu yaşlanmıştır, üzerinde eski püskü giysiler vardır. Üç yıl önceki bir selde sığırları telef olmuş, evi yıkılmıştır. Toprakları da işlenemez hale geldiği için çaresiz, selden hiç zarar görmemiş ve biraz daha zenginleşmiş Haddad’ın yanında çalışmaya başlamıştır. Şakir ve ailesi üç yıldır Haddad’ın hizmetkarıdır.

Şakir bu kez dervişi son derece mütevazı olan evinde misafir eder. Kıt kanaat yemeğini onunla paylaşır. Vedalaşırlarken derviş Şakir’e olup bitenlere çok üzüldüğünü söyler ve Şakir’den şu cevabı alır: “Üzülme…unutma bu da geçer”.

Yedi yıl sonra dervişin yolu yine aynı bölgeye düşer ve büyük bir şaşkınlık içerisinde olanı biteni öğrenir. Haddad birkaç yıl önce ölmüş, ailesi olmadığı için de bütün varını yoğunu en sadık hizmetkarı ve eski dostu Şakir’e bırakmıştır. Şakir Haddad’ın konağında oturmaktadır, geniş arazileri ve binlerce sığırıyla yine yörenin en zengini olmuştur.

Derviş eski dostunu iyi gördüğü için ne kadar sevindiğini söyler ve yine aynı cevabı alır; “Bu da geçer”.

Birkaç yıl geçmiş derviş yine Şakir’e uğramak istemiştir. Ona bir tepeyi gösterirler. Tepede Şakir’in mezarı vardır ve taşında şu yazılıdır: “Bu da geçer”

Derviş ölümün nesi geçer diye düşünür ve gider. Ertesi yıl Şakir’in mezarını ziyaret etmek için geri döner, ama ortada mezar filan yoktur. Büyük bir sel gelmiş bütün mezarı savurmuş, Şakir’den geriye hiçbir kalmamıştır.

O yıllarda ülkenin sultanı, kendisi için çok farklı bir yüzük yapılmasını ister. Öyle bir yüzük olmalıdır ki sultan mutsuz olduğunda umudunu tazelemeli, mutlu olduğunda ise kendisini tembelliğe kaptırmasına izin vermemelidir. Hiç kimse sultanı tatmin edecek böyle bir yüzüğü yapamaz. Bir gün sultanın adamları bu bilge dervişi bulur. Yardımını isterler. Sultan yüzük işine takmıştır. Derviş, sultanın kuyucusuna hitaben bir mektup yazıp verir.

Kısa bir süre sonra yüzük sultana sunulur. Sultan önce bir şey anlamaz, çünkü son derece sade bir yüzüktur bu. Derken yüzüğün üzerindeki yazıya gözü takılır. Biraz düşünür ve yüzüne büyük bir mutluluk ışığı yayılır. Yüzüğün üzerinde “Bu da geçer” yazmaktadır.

Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Etiketler: , ,

Hani hepimiz yaparız ya, hiçbir şeyi atamayız bir türlü. Giymediğimiz giysiler, ayakkabılar, çantalar, eşofmanlar, biblolar, kül tablaları, kullanılmayan bir elektrik sobası, yenisini aldığımız halde eski fırın. Hani adeta evi onlar için tutmuşuz da biz de arada sığınmış yaşıyoruz. Neredeyse bize yer yok.

Hani geçen hafta size yazı yazamadım ya. İşte o zaman evden eve taşınmıştım. Zaten ancak taşınmalarda kıyı bucak temizlik yapılır. Uzun süredir atılmayı bekleyenler atılır. Ama yine de elin bir türlü gitmez. Yarısını tam atacakken geri alırsın, tekrar sarar kaldırırsın.

Ama bu sefer benim için böyle olmadı, gerçekten attım. O kadar çok şey attım ki arada halen kullandıklarım bile vardı. Bir şeylerden vazgeçmek ne rahatlatıcı bir şeymiş meğerse. İnanılmaz bir özgürlük veriyor insana. Kendimi hafiflemiş ve güven içinde hissediyorum ve hatta kuvvetli. Bağlanmak ne kötü bir şeymiş. Yani bağımlı olmak gibi. Eşyalar hayatımızı yönetiyormuş meğerse. Farkında bile değiliz. Ben hafifledim valla. Şiddetle tavsiye ederim.

Tam bunu düşünürken Can Yücel’in mısralarına takıldı aklım. O da aynı şeyleri düşünmüş. Keyif alacağınızı düşünerek Can Yücel’den alıntı yapmak istiyorum.

Körü körüne yaşamak

Bağlanmayacaksın bir şeye, öyle körü körüne.
“O olmazsa yaşayamam” demeyeceksin.
Demeyeceksin işte.
Yaşarsın çünkü.
Öyle beylik laflar etmeye gerek yok ki.
Çok sevmeyeceksin mesela. O daha az severse kırılırsın.
Ve zaten genellikle o daha az sever seni, senin o’nu sevdiğinden.
Çok sevmezsen, çok acımazsın.
Çok sahiplenmeyince, çok ait de olmazsın hem.
Çalıştığın binayı, masanı, telefonunu, kartvizitini…
Hatta elini ayağını bile çok sahiplenmeyeceksin.
Senin değillermiş gibi davranacaksın.
Hem hiçbir şeyin olmazsa, kaybetmekten de korkmazsın.
Onlarsız da yaşayabilirmişsin gibi davranacaksın.
Çok eşyan olmayacak mesela evinde.
Paldır küldür yürüyebileceksin.
İlle de bir şeyleri sahipleneceksen,
Çatıların gökyüzüyle birleştiği yerleri sahipleneceksin.
Gökyüzünü sahipleneceksin,
Güneşi, ayı, yıldızları…
Mesela kuzey yıldızı, senin yıldızın olacak.
“O benim” diyeceksin.
Mutlaka sana ait olmasını istiyorsan bir şeylerin…
Mesela gökkuşağı senin olacak.
İlle de bir şeye ait olacaksan, renklere ait olacaksın.
Mesela turuncuya, ya da pembeye.
Ya da cennete ait olacaksın.
Çok sahiplenmeden,
Çok ait olmadan yaşayacaksın.
Hem her an avuçlarından kayıp gidecekmiş gibi hem de hep senin kalacakmış gibi hayat.
İlişik yaşayacaksın. Ucundan tutarak…

Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Her zaman yazıyorum bazen bir yazı yazabilmek için 5 kitap okumam gerekiyor. Sürekli kendimi yenilemem gerektiğine inanıyorum. Yoksa yazılar hepsi birbirinin aynısı olur ve bu da sizi sıkar. Son günlerde biliyorsunuz “Sır” isimli bir kitap ortalığı kasıp kavuruyor. Aslında kuantum fiziğini anlatıyor. Yani çekim yasası. Kitabı okuyunca hemen aynı konu ile ilgili ne kadar kitap varsa okumaya karar verdim. En azından konu hakkında bir fikrim olsun diye.

Bir konuya el attım mı birkaç alternatif bilgiye ulaşmadan bırakamıyorum. Şimdiki ilgi alanım çekim yasası, elimdeki şu anki kitabın adı da “DÜŞÜN VE ZENGİN OL”. Zengin olmak deyince illaki parasal zenginliği algılamıyorum. İnsanın iç zenginliği daha önemli diye bakıyorum. Bugün size bu kitaptan alıntılar yapmak istiyorum.

Başarı ve başarısızlık hepimizin beynini meşgul eden bir kavram. Size daha önce başarı ile ilgili maddeler yazmıştım. Bugün de başarısızlığın nedenleri hakkında yazmak istiyorum.

1- KÖTÜ KALITIMSAL GEÇMİŞ; Bazen bunun için elimizden bir şey gelmez ama beyin gücü ile yenebiliriz.
2- HAYATTA İYİ BELİRLENMİŞ BİR AMAÇ EKSİKLİĞİ; Belki de başarısızlıklarımızın ana nedeni budur.
3- SIRADANLIĞI AŞACAK KADAR HIRSLI OLMAMAK; Eğer aldığımız kararların bedelini ödemekten kaçıyorsak içimizde başarılı olmak için bir hırs olmaz.
4- YETERSİZ EĞİTİM: Bu en kolay yoldur. Kendimizi yetersiz buluyorsak okumaktan başka çare yoktur. Üstelik bu çare sadece bizim elimizdedir.
5- DİSİPLİN YETERSİZLİĞİ: Bizleri idare eden sadece yine biziz. Hayatımızın kontrolünü elimize almazsak başarısızlık bizi kapıda bekler.
6- SAĞLIĞIN KÖTÜ OLMASI; Sağlam kafa sağlam vücutta bulunur diye boşa söylenmemiş. Sağlığımız her şeyimiz.
7- ÇOCUKLUK SIRASINDAKİ ELVERİŞSİZ ÇEVRE ETKENLERİ; Bu çocukken bizim elimizde olmayan nedenler ama hayatımız boyunca bu nedene sığınarak yaşamak da doğru değildir.
8- ERTELEME; En yaygın başarısızlık nedenlerinden biridir.
9- ISRAR ETMEME: Çoğumuz başladığımız her şey de iyi başlayıcılar ama kötü tamamlayıcılarız. En küçük bir yenilgi işaretin vazgeçmeye hazırızdır. Başarısızlık kararlılıkla başa çıkamaz.
10- OLUMSUZ KİŞİLİK: Çevremizin nefretini kazanarak bir yere varamayız. Olumsuz kişilik iş birliği sağlayamaz.
11- CİNSEL İSTEĞİN KONTROL EDİLEMEMESİ; Cinsellik harika bir duygu ama karşımızdakini cinsel obje olarak görmek belki de dostluklarımıza zarar verir.
12- HİÇBİR BEDEL ÖDEMEDEN BİR ŞEY İÇİN KONTROLSÜZ ARZU; Kumar tutkunu olmak gibi bağımlılıklar insanı başarıdan uzaklaştırır.
13- İYİ BELİRLENMİŞ KARAR GÜCÜ EKSİKLİĞİ; Kararsızlık ve erteleme ikiz kardeştir. Birinin bulunduğu yerde genellikle diğeri de bulunur. Sizi tamamen aciz hale düşürmeden bu çifti öldürün.
14- KORKULARIMIZ: Yersiz korkular başarısızlığın temel taşıdır.
15- EVLİLİKTE YANLIŞ EŞ SEÇİMİ; Kararlarımızı hep mutlu olacağız diye veririz ama yanlış karar aldığımızda da bedelini ödemeye hazır olmalıyız.
16- AŞIRI TEDBİRLİ OLMAK; Hayatın tadı riske girmeden alınmaz. Sakin limanlarda yatan gemiler fırtınalardan korunur ama geminin altının durmaktan delinmesine mani olamazsınız.
17- HAYATINDA YANLIŞ ORTAK SEÇİMİ; İşteki başarısızlıkların en yaygın nedenlerinden biri de budur.
18- BATIL İNANÇ VE ÖNYARGI; Batıl inanç bir tür korkudur. Ayrıca cahillik işaretidir.
19- YANLIŞ İŞ SEÇİMİ; Hiç kimse sevmediği bir işte başarılı olamaz.
20- ÇABA YOĞUNLUĞU EKSİKLİĞİ; Bütün çabalarınızı tek bir kesin hedefe yoğunlaştırın.
21- RASTLAGELE HARCAMA ALIŞKANLIĞI; Savurganlar başarılı olamazlar. Çünkü daima yoksulluk korkusuyla yaşarlar.
22- İSTEK EKSİKLİĞİ; İstek olmaksızın kişi ikna edici olamaz. Üstelik istek bulaşıcıdır. Çevremizi seçerken dikkatli olmalıyız.
23- HOŞGÖRÜSÜZLÜK: En zararlı hoşgörüsüzlük şekilleri, dinsel, ırsal ve siyasal fikir farklılıklarına karşı gösterilendir.
24- ÖLÇÜLÜ OLMAMA: En yıkıcı aşırıya kaçma şekilleri yeme, içme cinsel faaliyetlerle ilgili olandır. Bunların herhangi birinde ölçüsüzlük başarı için öldürücüdür.
25- DİĞERLERİYLE İŞ BİRLİĞİ YAPMA YETERSİZLİĞİ; Hiçbir bilgi sahibi iş adamının veya liderin katlanacağı bir hata değildir bu.
26- ÇABA GÖSTERMEDEN ELDE EDİLMİŞ GÜCE SAHİP OLMA: Zaman içinde hak ederek kazanılmamış güç çoğu zaman başarı için ölümcüldür. Ani zenginlik yoksullaktan daha tehlikelidir.
27- KASITLI SAHTEKARLIK; Dürüstlüğün yerini tutacak bir şey yoktur.
28- KENDİNİ BEĞENME VE KİBİR; Bu özellikler diğerlerini uzakta tutmaya yarayan kırmızı ışık görevi görür. Başarıyı öldürür.
29- DÜŞÜNMEK YERİNE TAHMİN ETMEK: Çoğu insan doğru bir şekilde düşünek için gerekli olan bilgiyi elde edemeyecek kadara tembel ya da ilgisizdir.
30- SERMAYE YETERSİZLİĞİ

Bir malı iyi pazarlamak için malı iyi tanımak gereklidir. Kendimizi de iyi pazarlamamız için kendimizi iyi tanımalıyız. Başarısızlık nedenlerimizi iyi bilmeliyiz. Ayrıca bu 30 maddeye sizin de ilave edecekleriniz olabilir. Tek başınıza çok açık yüreklilikle bu maddelere cevap vermenizi öneririm.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Geçen hafta size hayatımı değiştiren bir kitaptan özetler vermeye başlamıştım. Bu hafta da devam etmek istiyorum. Aslında kitap o kadar harika ki inanınki haftalarca yazsam bitmez. Araya başka yazılar sokarak zaman zaman yazmayı düşünüyorum. Bu yazıyı okumadan önce bir hafta önceki yazıdan başlamanızı öneririm. Kitabın adı ve yazarı; BAĞIMDAŞLIĞA SON – MELODY BEATTIE

Yazar bağımdaşlığı şöyle ifade ediyor: “Sorunlu insanları seven, bakımını üstlenen veya onlarla çalışan herkes bir bağımdaş olabilir.”

Geçen haftaki yazımda bağımdaşların özelliklerini yazmıştım. Bağımdaşlıktan uzaklaşmak için neler yapılması gerektiğini bakın yazar nasıl anlatıyor;

“Uzaklaşma, bizle ilgisi olmayan sorunları çözemeyeceğimiz, endişelenmenin fayda etmeyeceği, herkesin kendinden sorumlu olması gerektiği gerçeklerine dayanır. İlgimizi başkalarının sorumlulukları üzerinden çekip, kendi sorumluluklarımıza yöneltelim. Eğer bir insan kendi hayatında felaketler yaratıyorsa, bırakalım sonuçlarına da kendisi katlansın. İnsanları oldukları gibi kabul edelim. Onlara büyüme ve sorumlu olma özgürlüğü tanıyalım. Aynı özgürlüğü kendimize de tanıyalım. Kendi hayatımızı bütün güzellikleriyle yaşayalım. Değiştirebileceklerimizi ve değiştiremeyeceklerimizi belirleyelim. Ve değiştiremeyeceklerimiz için uğraşmaktan vazgeçelim. Bir problemi çözmek için elimizden geleni yapalım, olmuyorsa üzülmeyi ve öfkelenmeyi bırakalım. Eğer denemiş ve becerememişsek, onunla beraber veya ona rağmen yaşamayı öğrenelim. Sahip olduğumuz güzellikleri görelim ve bu güzelliklerin değerini bilerek mutlu olmaya çalışalım. Şu mucizeyi de unutmalım: sahip olduğumuz güzellikler biz kıymetlerini bildikçe fazlalaşacaklardır. Uzaklaşmak, ‘şimdiki zamanı yaşamak’dır, burada ve bu anda. Zorlamaktan ve kontrol etmekten vazgeçip, hayatı oluruna bırakalım. Geçmişten duyduğumuz pişmanlıkları ve gelecekten duyduğumuz korkuları içimizden atalım. Yaşadığımız her günün tadını çıkaralım.”

Ben bu kitabı okuduğumda her bir satırında kendimi bulmuştum. Bütün hayatım başkalarının hayatlarına, sorunlarına, hatalarına tepki duymakla geçiyordu. Bu tepkiler insan olmanın göstergesidir. Ama abartmamak şartıyla. Ben bütün tavsiyeleri yerine getirerek bağımdaşlıktan kurtuldum ve şimdi hayatın tadını çıkarıyorum. Yine çevremdekilerle ilgileniyorum. Kimin yardıma ihtiyacı varsa koşuyorum ama sürekli ağlamayı tercih etmiş insanlarla fazla zamanımı harcamıyorum. Ayrıca başkalarına karşı sorumluluk ve suçluluk hisleri duymadan kendi hayatımı yaşama özgürlüğüne kavuştum. Eğer dostlarımdan birisi düzgün yaşamayı seçmemişse bundan benim rahatsız olmam yersiz. Her koyun kendi bacağından asılır. İşte bağımdaşlık burada başlıyor. Onun sorumluluğunu üslenmek bağımdaşlıktır.

Yazar bağımdaşları şöyle anlatıyor;

“Sevgi adına kontrol ederler.
Çünkü yardım etmek isterler.
Çünkü, olması gerekeni ve insanların nasıl davranmaları gerektiğini en iyi onlar bilir.
Çünkü, kontrol edememekten korkarlar.
Çünkü başka ne yapabileceklerini bilemezler.
Çünkü acılarını bu şekilde dindireceğine inanırlar.
Çünkü yapmaları gerektiğini düşünürler.
Çünkü düşünmezler.
Çünkü akıllarına başka bir şey gelmez.
Çünkü şimdiye kadar her şeyi yoluna koyduğu yöntemin kontrol olduğuna inanırlar.”

Yazar bağımdaşlıktan kurtulmak için şöyle diyor;

“İnsanları değiştiremeyiz. Buna çabalamak hayalperestlik olur. Ya çabalarımıza karşı çıkarlar ya da onları kontrol edemediğimizi kanıtlamak için kötü davranışlarını artırırlar. Belki bir süre için bizim taleplerimize boyun eğebilirler, ama arkamızı döndüğümüz anda kendi doğal tavırlarını takınacaklardır. Artık elimizden bir şey gelmiyorsa uzaklaşma vakti gelmiş demektir. Duygularımla yüzleşelim, kaybetme korkumuzla yüzleşelim. Kendi sorumluluklarımızın kontrolünü elimize alalım. İnsanları rahat bırakalım. Böylece kendimizi de rahat bırakabiliriz.”

Bu satırlar benim hayatımı değiştirdi. İnşallah size de faydası olur.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Hayatımızda neye ilgi duyarsak hemen araştırıp bir kursa gitmeye kalkarız. Hiçbir şey olmazsa internetten araştırır ya da bir kitap alırız. Bunları neden yaparız. Öğrenmek için. Hayatı öğrenmek için ne yapıyoruz? Bir kursa gidiyor muyuz? Hayat öğrenilmez yaşanır diye bir görüş var. Ben hayatın öğrenilebileceğini düşünüyorum. Bilerek yaşamak daha da keyifli. O zaman değişim daha hızlı olur. Değişebilmek için farkına varmak ve sonra da kabullenmek gereklidir.

Yıllar önce hayatıma çok şey katan bir kitap okumuştum. Hatta hayatımı değiştiren bir kitap desem daha doğru olur. Bugün o kitaptan alıntılar yapmak istiyorum size. Kitabın adı; BAĞIMDAŞLIĞA SON, Kitabın yazarı MELODY BEATTIE.

Bağımdaşlık bir tür bağımlılıktır. Kökeni çocukluk dönemine kadar gider. Bağımdaşlar acı çeken, sürekli şikayet eden, her şeyi ve herkesi –kendileri hariç- kontrol etmeye çalışan insanlardır. Başkalarının dertlerinden sorumlu olduklarını düşünürler. Daha önceki yazılarımdan birinde yazmıştım. Ben de gençliğimde bir bağımdaştım. Başkalarının dertleri ile öylesine ilgilenirdim ki, kişi derdini unutur ama ben asla unutmazdım. Bu kitabı okuyunca bütün hayatım değişti. Artık başkalarının dertleri ile ilgilenmiyorum demek istemiyorum. Ama derdin sahibinden daha fazla üzülmem mümkün değil. Elimden geleni yapıyorum ama sonra hayatıma devam ediyorum. Fazlasının zararlı olduğu öğrendim. Hem de neredeyse hayatıma mal oluyordu. Yani bedelini ağır ödedim. Aşağıdaki maddeleri okuyunca yanlış yaptığımı anladım.

Bağımdaşların özellikleri:

1- Başkalarının, düşünceleri, duyguları, davranışları, istekleri, ihtiyaçları, seçimleri, iyilikleri, hastalıkları ve kaderlerinden kendilerini sorumlu tutarlar
2- Başkalarının problemleri karşısında heyecan, merhamet ve suçluluk duyarlar
3- Problemleri olan insana yardım etmeye kendilerini mecbur hissederler (kendilerinden istenmediği halde, tavsiyelerde ve önerilerde bulunmak gibi)
4- Yardımları yetersiz kaldığında öfkelenirler
5- Başkalarının ihtiyaçlarını hissedebilirler
6- Diğerlerinin neden aynı duyarlılıkta olmadıklarını anlayamazlar
7- Hayır demek isterken evet deyip; hem yapmak istemediklerini anlatır, hem de üzerlerine düşenden fazlasını yaparlar. Diğer insanların yapabilecekleri işleri de üzerlerine alırlar.
8- Kendi istek ve ihtiyaçlarının neler olduğunu bilemezler, bilseler de önemsiz olduğunu düşünürler
9- Kendileri hariç herkesi memnun etmeye çalışırlar
10- Kendilerine yapılan haksızlıklardan çok, başkalarına yapılan haksızlıklara öfkelenmek kolaylarına gelir
11- Özveride bulunurken kendilerini güvende hissederler
12- Başkaları özveride bulunursa, kendilerini güvensiz ve suçlu hissederler
13- Bütün hayatlarını verici olarak harcadıkları halde karşılık alamadıkları zaman üzülürler
14- Yardıma ihtiyacı olana bağlanırlar
15- Yardıma ihtiyacı olanları da kendilerine bağlarlar
16- Hayatlarında, bir kriz, çözülecek bir problem, yardım edecek bir olmadığında sıkılırlar ve kendilerini boş ve değersiz hissederler
17- Başkalarına yardım etmek için kendi hayatlarına boş verirler
18- Kendilerini zorlarlar
19- Kendilerini huzursuz ve baskı altında hissederler
20- Başkalarının sorumluluğu altında olduklarına yürekten inanırlar
21- İçinde oldukları durumun suçunu başkalarının üzerine atarlar
22- Hissettiklerinden başkalarını sorumlu tutarlar
23- Diğer insanların, kendilerini deli ettiklerini düşünürler
24- Kendilerini, öfkeli, kurban edilmiş, değeri bilinmemiş, kullanılmış ve harcanmış hissederler
25- Diğer insanların, taşıdıkları bu özellikler yüzünden kendilerine karşı bu kadar sabırsız ve öfke dolu davrandıklarını düşünürler.

Eğer siz de bir bağımdaşsanız önümüzdeki hafta kurtulmanın yollarını okuyabilirsiniz.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Özgüven nedir? Bireyin kendisinden memnun olması, kendi çevresiyle barışık yaşaması demektir. Başka bir tarif de Melody Beattıe’nin “Bağımdaşlığa Son” kitabındaki gibi;

“Nasıl görünüyorlar?
Ne kadar para kazanıyor?
Kimleri tanıyorlar?
Ne çeşit araba kullanıyorlar?
Ne tür işte çalışıyorlar?
Çocukları ne kadar başarılı?
Eşleri ne kadar önemli, güçlü ya da güzel?
Kaç diploması var?
Başkalarının gözünde ne kadar başarılı?

Tüm bu saydığım şeylerden doyum ve zevk almakta bir sakınca yok. Ama bunların hiç biri özgüven sağlamaz. Özgüven bu şeyler kaybedildiğinde geride kalandır.”

Özgüven doğuştan sahip olduğumuz bir duygu değildir. Sonradan edinilen bir kavramdır. Çocukluğumuzda büyüklerimizin bize davranış biçimleri bu duygumuzu iyi veya kötü yönlendirir.

Büyüklerimizden gördüğümüz sevgi, yakınlık ve ilgi çok önemlidir. Fikirlerimize ne kadar değer verildiği, önemsendiği, güven duyulduğu ile ilgilidir. Çocukken hangimize sorumluluk verilmişti. İyi bir şeyler yaptığımızda ne kadar ödüllendirildik. Yaptığımız hatalar ne kadar hoş görülmüştü. İşte bunlar özgüven duymamıza neden olur.

Çocuğa sorumluluk vererek büyütmek çok güzel ama fazlası da zarar veriyor. Benim çocukluğum ve gençliğim farklı geçti. Çok fazla sorumluluk verildi. Tülay her şeyin en iyisini yapar diye büyütüldüm. O yıllarda bu harika bir duyguydu. Kendime güvenimin oluşmasında çok yardımcı olmuştu. Ama yıllar ilerleyince çevremin benden beklediği akıllı uslu ve her şeyi en iyi şekilde yapan imajını zedelememek için hata yapmamam gerektiğini düşünerek yıllarımı geçirdiğimi fark ettim. Oysaki hata yapmasını da bilmem gerekliydi. Özgüven harika bir şey ama fazlası da zarar verir.

Özgüveni olmayan kişi kendinden şüphe duyar. Kendine güveni yetersizdir. Sevilmediğini düşünür, yalnızlık hisseder, eleştirilere karşı alıngandır. Başarısızlıktan çok korkar ve çok sık hayal kırıklığı yaşar.

Görüldüğü gibi hayatımızda sevginin yeri çok önemli. Hiçbir maliyeti yok. Üstelik de bedava :)

Özgüven eksikliğinin nedenlerini sıralamak gerekirse:

Çok yakın birinin ölümü
Anne babanın boşanması
Başarısızlığın üzerinde çok durma ve bu durumu büyütmek
Kendini acımasız bir şekilde eleştirmek
Gerçekçi olmayan hedefler belirleyip ve bunlara ulaşamayınca mutsuz olmak
Başarısızlık korkusu
Hata yapma hakkını kendinde görmemek

Özgüvene sahip olmak için yapılması gerekenler ise;

Risk almak ve cesur olmak gerekli
Kendini sevmek
Kendini tanımak
Hedef koymak
Pozitif düşünmek
İyi bir iletişim
Duyguları kontrol etmek
Fikirlerinizi savunun
Kendini iyi ifade edebilmek
Kendinizi ödüllendirebilmek
Güçlü tarafları ön plana çıkarmak
Çevresine hayır demeyi bilmek
Her an öğrenerek
Hobiler geliştirerek
Değişimi kabullenmek
Şimdi düşüneceksiniz ki bunların hepsi yuvarlak laflar ben bunları nasıl başaracağım. Çok haklısınız. Ama zaten benim bütün yazılarım hep bu duyguları ele alan yazılar. Sürekli her birini yazıyorum. En önemlisi kendimize güven, yapabileceklerimizi bilmek ve üzerine gitmek.

“Ben de kartal olmak istiyorum”

Bir çiftçi, yerde bulduğu bir kartal yumurtasını, tavuk yumurtası sanarak çiftliğine götürmüş. Kuluçkaya yatan tavuğun altına koymuş. Tavuk, kartal yumurtasını da kendi yumurtası sanarak kuluçka döneminde koruyucu kanatları altında tutmuş. Civcivler ve kartal yavrusu yumurtadan çıkmış. Kartal yavrusu, tavukların ve civcivlerin davranışlarını taklit ederek kanat çırpmış, eşinmiş, darı tanelerini ve solucanları yemiş. Kendisinin bir tavuk olmadığını düşünmek aklına bile gelmemiş. Bir gün küçük kartal gökyüzünde uçan kocaman bir kuş görmüş. Bu olağanüstü yaratığa hayranlıkla bakmış. En yakınındaki tavuğa bu kuşun ne olduğunu sormuş. Ona “kartal” derler yanıtını almış. “Ben de kartal olmak istiyorum” demiş küçük kartal. “Saçmalama” demiş tavuk ve devam etmiş:

“Haddini bil. Sen asla kartal olamazsın. Sen bir tavuksun. Bunu kabul et.” Küçük kartal boynunu eğerek, toprağı eşelemiş. “Galiba haklısın.” demiş. Küçük kartal yaşamı boyunca tavukların arasında yaşamış, gökyüzünde özgürce dolaşabileceğini bilmeden. Kendi gücünü görmeden, beş on santimetre yükseğe kadar kanat çırpıp daha fazlasını yapabileceğini, gökyüzüne ulaşabileceğini hiç düşünmemiş.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Etiketler: ,

Gazeteleri okurken bir elimde makas bir elimde kalem ile okuyorum. Neden mi? Çünkü beni motive eden o kadar çok olay oluyor ki. Bütün haberlere bakış açım değişti artık. İnsanlar neyi nasıl başarmışlar diye arayış içinde olduğumdan bir haber görünce hemen kesiyorum. Önce kendim motive oluyorum. Sonra seminerlerde örnekler vererek anlatıyorum. Bugün beni motive eden bir haberi sizinle paylaşmak istiyorum. Haber üzüntülü olarak başlıyor. Ama sonra nasıl başardığını görünce içime umut doğdu. Haber 1 Ağustos 2006 tarihinde Hürriyet Gazetesi’nde çıkmıştı:

Manisa Gölmarmaralı sanayici Gazanfer Sanlıtop, 1992’de kanser oldu, midesinin dörtte üçü ve safrakesesi alındı. Hayata küsmek yerine işine sarılan Sanlıtop, kanserle mücadele ederken bir fabrika kurup, ABD’lilere sattı. İlk fabrikasını büyüttü 45 ülkeye ihracat yapıyor.

“1940’ta Manisa Gölmarmara’da doğdum. Ailem 500 yıl önce Karaman’dan Makedonya’ya gitmiş, 1925’te babam tekrar Türkiye’ye göç etmiş. Önce İzmir’e sonra da Gölmarmara’ya yerleşmişler. Babam da girişimciydi, Gölmarmara’da tuğla kiremit imalatı ve bakkallık yapıyordu. Dedemiz de Manastır’da kereste imalatı, değirmencilik yaparmış. Aileden girişimciliği öğrenmişim.”

Antibiyotik kullandım kanserim ortaya çıktı

Gazanfer Sanlıtop kanser teşhisini şöyle anlatıyor: “Kulağım iltihaplandı bir antibiyotik kullandım ve mide kanaması geçirdim. Böylece kanser ortaya çıktı. 16 Aralık 1992’ydi ve teşhis konuldu. 21 Aralık’ta midemin dörtte üçünü safra kesesiyle birlikte alındı. Uzun süre kemoterapi gördüm. Hiç iyi sonuç vermedi, moralimiz bozuldu ama aynı zamanda da fabrika inşaatım sürüyordu ve iki kolumda iki adam inşaata giderek Teknopolimer’i kurduk, işlettik. Büyüttük ve Amerikalılara sattık. Kemoterapiden sonra tahliller çok kötü çıkınca ABD’ye gittim ama orada da ’yapacak bir şey yok’ dediler. Ben de bir daha kafaya takmadım. Sadece bir kez bu duruma söylendim o da ameliyattan bir gece önce ’Allahım çok gencim, daha 53 yaşındayım’ dedim.”

Kanser olunca çok daha verimli oldum

Gazanfer Sanlıtop, kanserle mücadele ederken bir anda ’şiirler, sevgi ve tecrübe’ üzerine kitaplar yazmaya başlar. Sanlıtop, “Şimdi 10’uncu kitabım basılacak. Adı da ’Ayrık Otu’; Çiftçiler bilirler ayrık otu kanser gibidir iyi temizlemezsen tarlayı mahveder. Kanser gibi yani. Belki de bu kitaplar hastalığın meyvesidir. Bir arkadaşım anlatmıştı bir kayısı ağacı varmış, üç beş meyve verirmiş. Sonra bir anda çok meyve vermiş. Ziraat mühendisi arkadaşını çağırmış ve sormuş ’niye böyle oldu?’ Meğerse ağaca bir çamaşır ipi bağlanmış ama sonra ip kopmuş ağaçtaki bağlı kısım boğum şeklinde kalmış ve ağacı sıkmaya başlamış. Ağaç öleceğini anlayıp çok meyve vermeye başlamış. Ben de acaba öleceğim diye korkudan mıdır nedir bir şiir kitabıyla başladım sonra 10 kitap çıktı. 1997’de umreye gittiğimde Kabe’yi tavaf ederken ’en iyi dua içinden gelendir’ diye bir şeyler söyledim. Otele dönerken de bir kağıda yazdım. Bundan sonra şiirler çoğaldı kitap olarak basıldı. Sonra başka kitaplar oldu. Bana ’bravo kanseri yendin’ diyorlar. Ben de durumu kendimce şöyle açıklıyorum: “Binbir derdi olsa da sevilir yalan dünya/Hayat denen muamma fanilerce bilinmez/Ümidini kaybetme isyan etme tanrıya/İnsan ecelden ölür hastalıktan ölünmez.”

Kafaya takmamanın ne kadar önemli olduğunu bu haberle daha iyi anladım. Yukarıdaki paragraftaki cümleyi tekrar buraya almak istiyorum. Beni en çok motive eden cümle bu olmuştu: “Kemoterapiden sonra tahliller çok kötü çıkınca ABD’ye gittim ama orada da ’yapacak bir şey yok’ dediler. Ben de bir daha kafaya takmadım.”

Hayatımızdaki olumlu ya da olumsuz olayları düşüncelerimiz ile büyütüyoruz. Madem ki ben büyütüyorum o zaman mutlulukları büyütmeyi tercih ederim. Yapabileceklerimizi yaptıktan sonra hayata teslim olmak gerekli diye düşünüyorum. Çünkü mutluluk varılması gereken bir nokta değil, bir yoldur. Bu yola da hayat deniyor. Eğer sadece mutluluklarımızı varacağımız hedeflere saklarsak o noktaya vardığımızda belki de hayat bitmiş olacak. Onun için bize sunulan bu güzel hayatı yaşamaya bakalım mutluluk nasıl olsa arkamızdan gelecektir. Burada size güzel bir anektot yazmak istiyorum:

“Büyük kedi, kuyruğuyla oynayan küçük kediye sordu:
- Neden kuyruğunu kovalayıp duruyorsun?
Küçük kedi şöyle yanıt verdi:
- Bir kedi için en güzel şeyin mutluluk, mutluluğun da kuyruğumda olduğunu öğrendim. Kuyruğumu kovalıyorum, kovalıyorum..Sonunda onu yakaladığım zaman, biliyorum ki, mutluluğu yakalamış olacağım.
Yaşlı kedi gülümsedi;
- Gençken ben de senin gibi, mutluluğun kuyruğum olduğuna inanıyordum. Yıllar geçtikçe anladım ne zaman ki kovalasam o benden uzaklaşıyor, ne zaman kendi işime baksam, o hep peşimden geliyor.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

“İnsan kendini yalnızca insanda tanır” cümlesi Goethe’ye aittir. Bu sözü bugün kullanmak istedim. Çünkü zaman zaman ne istediğimize karar veremediğimiz anlar oluyor. Bazen zorlanıyor kendi duygularımızı bile tanımıyoruz. Karşımızdaki kişide aradığımız özellikler konusunda çok emin olmadığımız anlar oluyor. Bugün size Kanadalı bir Kızılderili’nin harika bir şiirini yazmak istiyorum. Belki duygularınıza tercüman olur:

Geçinmek için ne yaptığın beni ilgilendirmiyor. Neyi özlediğini, kalbinin arzuladığı şeye kavuşmanın hayalini kurmaya cesaret edip edemediğini bilmek istiyorum.

Kaç yaşında olduğun beni ilgilendirmiyor. Aşk için, hayallerin için, yaşıyor olma serüveni için, bir aptal gibi görünme riskini göze alıp almayacağını bilmek istiyorum.

Ay´ının etrafında hangi gezegenlerin döndüğü beni ilgilendirmiyor. Kederinin merkezine dokunup dokunmadığını, hayatın ihanetlerince açılıp açılmadığını, daha fazla acı korkusundan kapanıp kapanmadığını bilmek istiyorum.

Saklamaya, azaltmaya ya da düzeltmeye çalışmadan benim ya da kendi acınla oturup oturamayacağını bilmek istiyorum. Benim ya da kendi neşenle olup olamayacağını, insan olmanın sınırlılığını hatırlamadan, bizi dikkatli ve gerçekçi olmamız için uyarmadan çılgınca dans edip coşkunun seni parmak uçlarına kadar doldurmasına izin verip vermeyeceğini bilmek istiyorum.

Bana anlattığın hikayenin doğru olup olmaması beni ilgilendirmiyor. Kendi kendine dürüst olmak için bir başkasını hayal kırıklığına uğratıp uğratamayacağını; ihanetin suçlamasına dayanıp, kendi ruhuna ihanet edip etmeyeceğini bilmek istiyorum.

Güvenebilir ve güvenilebilir olup olamayacağını bilmek istiyorum. Her gün sevimli olmasa da güzelliği görüp göremeyeceğini bilmek istiyorum. Benim ve kendi hatalarınla yaşayıp yaşayamayacağını; bir gölün kenarında durup gümüş ay´a ´EVET!´ diye bağırıp bağırmayacağını bilmek istiyorum.

Nerede yaşadığın ya da ne kadar paran olduğu beni ilgilendirmiyor. Keder ve umutsuzlukla geçen bir gecenin ardından, yorgun, bitap da olsan, çocuklar için yapılması gerekenleri yapıp yapmayacağını bilmek istiyorum. Kim olduğun, buraya nasıl geldiğin beni ilgilendirmiyor. Çekinmeden benimle ateşin ortasında durup durmayacağını bilmek istiyorum.

Nerede, kiminle, ne okuduğun beni ilgilendirmiyor. Diğer her şey bittiğinde seni ayakta tutan şeyin ne olduğunu bilmek istiyorum.

Kendinle yalnız kalıp kalamadığını ve o boş anlarda sana arkadaşlık eden kendini gerçekten sevip sevmediğini bilmek istiyorum.

Oriah Mountain Dreamer (Kanadalı bir Kızılderili)
Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Yazılarımdan etkilenip bana mail atanların sayısı gün geçtikçe artıyor. Ortak bir dert var. Bir çoğu aynı soruyu soruyor: “Birini seviyorum ama o bir türlü arkadaşlık teklifimi kabul etmiyor. Ne yapmalıyım?”

Bana danışmanlık için gelen bir çok kişi de aynı sorunları dile getiriyor. Bu durumda bazen sorun bizde bazen de karşı taraftadır. Karşı taraf sürekli aranmak, ilanı aşk sözcükleri duymak, ısrar edilmekten hoşlandığı içindir. Siz kendinizi biraz geri çektiğinizde bakın nasıl peşinizden gelecektir. Bir şeye sahip olma isteği ve onu elde etmek için çaba sarfetmek harika bir davranış ama boşa zaman kaybetmek de kötü bir şey. Şöyle bir durup olayı gözden geçirmek gerekli. Eğer vazgeçmeyi göze alabiliyorsanız hedefe ulaşmak daha kolay olur diyor Kon

Konfüçyüs’ün bu görüşünü anlattığı hikaye; “Konfüçyüs, öğrencilerin karşısına geçti. Elindeki vazoyu sallayarak, içine bir elma attı. Vazoyu ortaya bıraktı; “Elmayı vazodan çıkarmayı başaran öğrenci, elmayı yiyebilir”. Çocuklardan biri öne çıktı, hemen elini vazonun içine daldırdı, elmayı tuttu, çekti. Ancak, elini vazodan çıkaramadı: “Elimi çıkaramıyorum”, Konfüçyüs öğrencisine baktı; “Elmayı sıkı sıkı tutmaktan vazgeçmediğin sürece, elini çıkarman mümkün olmayacaktır”. Çocuk elmayı elinden bırakmak istemiyordu, biraz daha şansını denedi ama başaramayınca zorunlu olarak elmayı yeniden vazonun içine bıraktı. “Elmanın vazodan nasıl çıkarılabileceği konusunda sizin bir fikriniz var mı?” Öğrencilerin soran bakışları arasında Konfüçyüs vazoyu eline aldı, ters çevirdi, elini vazonun ağzına tuttu ve elma elindeydi. Çocuklar, bu basit çözümü görünce hep birlikte gülmeye başladılar. “Gülmeyin çocuklar. Bu çözüm, aslında göründüğü kadar basit değil”. Elindeki elmayı sallarken konuşmasını sürdürdü Konfüçyüs; “Bazen bir şeyi gerektiğinde bırakabilmek, en zor iştir. Çok istediğin bir şeyi bırakmak beceri gerektirir. Eğer bir şeyi zorla tutuğunuzda ulaşmak istediğiniz şeyi engellediğinizi görüyorsanız, o zaman onu özgür bırakmalısınız. Eğer bir şeyi yanlış yapıyorsanız o zaman buna son vermelisiniz. İşte o zaman hedefinize ulaşabilirsiniz.”

Büyük düşünür Konfüçyüs de hedefe ulaşmanın yolunun bazen vazgeçmek olduğunu ifade ediyor. Bazı insanlar üzerlerine ne kadar düşülürse o kadar kaçarlar. Hani kaçan kovalanır denir ya. Peki o zaman siz geri çekilseniz belki de o sizi kovalamak isteyecektir. Elde etme hırsı bazen ulaşmak istediğimiz hedefe zarar veriyor.

Çoğu zaman da elde etmek için aylarımızı ya da yıllarımızı verdiğimiz hedefe ulaştığımızda hiçbir manası kalmıyor. Peki ne oldu da isteğimiz bitti. Ya o hedefe ulaşana kadar geçirdiğimiz zaman öyle çok duygularımızı yormuştur ki, yani bütün enerjimizi harcamıştır ki elde etmenin keyfini çıkarmaya halimiz kalmaz. Çünkü yıpranma duygularının önüne geçmiştir ya da amaç sadece elde etmektir. Elde edince vazgeçersiniz.

LOGAN PEARSALL SİMİTH: “HAYATTA AMAÇLANACAK İKİ ŞEY VARDIR. ÖNCE İSTEDİĞİNİZE ULAŞMAK, SONRA ONUN KEYFİNİ ÇIKARTMAK. SADECE EN AKILLILAR İKİNCİYE ULAŞIRLAR.”

Peki biz elde etmek için yolunda ölmeyi bile göz aldığımız kişiyi elde edince neden vazgeçeriz. Çünkü gerçekten ne istediğimizi bilmediğimiz içindir. Sadece sahip olma hırsı ile uğraş verdiğimiz hedef bir anda önemini yitirir. O zaman hedeflerimizi seçerken doğru seçmek gerekir. Hedef belirlemek merdiven çıkmaya benzer. Önemli olan merdiveni doğru duvara dayamak. Yoksa merdivenin tepesine çıktığınızda merdivenin yanlış duvara dayalı olduğunu anlayınca, yapmanız gereken işi yapamadan aşağı inmek zorunda kalırsınız.

Hayat da bir merdiven gibidir. Sürekli inip çıktığımız bir merdiven. Bir merdivene çıkmak istediğimizde tepesine çıkıp çıkamayacağımızı biliriz. Merdiveni yeniden düzeltiriz. Belki yeterli eğim olmadığı için belki de sağlam bir merdiven olmadığı için çıkmayız. Düşeceğimizden emin olarak merdivene çıkmayız. O zaman neden bunu hayata uygulamıyoruz.

Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Tülay abla ben size Ordu’dan ulaşıyorum. Sitenizi tesadüfen buldum. Benim de size danışmak istediğim şeyler var. Benim yaşım 32, kendime ait bir dükkanım var ve onu işletiyorum. Ben çok karamsar bir insanım bu durumdan kurtulmaya çok çalıştım ama bir türlü kurtulamadım. Her zaman her şeyin en kötüsünü düşünüyorum. Sanki hep kötü şeyler olacakmış gibi geliyor, bu da beynimi fazlası ile yoruyor. Birini çok seviyorum. Onu çok seviyorum. Ama ona güvenemiyorum. Benden ayrıldıktan sonra sanki dediklerinin tersini yapıyormuş gibi geliyor. Bu da beynimi kemirip duruyor. Ona güvenmek istiyorum ama iki dakika sonra içimi kuşkular kemiriyor. Çok kuşkucu bir insanım. İnsanları hep kendimden üstün görüyorum böyle görünce de kendimi bir şeye yaramaz.insan olarak görüyorum bu da beni mutsuz ediyor. Aslında sessiz, kimseye zararı olmayan, kimsenin etlisine sütlüsüne karışmayan bir insanım. İnsanlara hep iyi niyetle yaklaşıp ona göre davranırım. Temel felsefem önce insanlık üzerine kuruludur. Ama Tülay abla bir şekilde kendimi çok mutsuz hissediyorum. Allah’a çok şükür her şeyim var ama mutlu değilim. Hayattan zevk alamıyorum. Bunun sebebi nedir? Çok duygusal bir insanım çoğu zaman ağlarım. Daha nasıl anlatayım. Sevdiği insana insan güvenir değil mi? Ben de hemen kuşku, hemen her şeyin tersi düşünce, beynim allak bullak oluyor. Kendi içimde öz güvenim yok aşırı kıskanç biriyim. Abla bana bu konularda açıklık getirirseniz sevinirim. Göstereceğin ilgiye şimdiden teşekkür ederim, saygılar sunarım. Lütfen en kısa zamanda cevap verirseniz sevinirim. Her şey gönlünüzce olsun. Hoşçakalın.
RUMUZ: MUTLULUK MUTSUZU

CEVAP: Yazdıklarını okurken inan ki hiç şaşırmadım. Neden mi? Çünkü Türkiye’de yapılan bir araştırmaya göre kendini bulma yaşı 45-55 arası imiş. Yani ondan önceki yıllar insanın kendini aramasıyla geçiyor. Üzülme lütfen. Bu yaşadıklarını birçok insan yaşıyor. Nedeni nedir diye sorarsan; Henüz kendinle yüzleşmedin. Henüz kendini tanımıyorsun. Gücünü farkında değilsin. Onun için diğer insanlar sana göre daha üstün geliyor. Oysa ki belki de sen o insanlardan daha üstünsün ama bunu bilemiyorsun. Çünkü karşındaki kişiyi neyle mukayese etmen gerektiğini bilemiyorsun. Bunlar eksiklik değil. Bu bir arayıştır. Kendini arayış yılları böyle acılı geçer. Doğal olan da bu zaten. Bütün bunları farkında olmayan o kadar çok insan var ki. Hiçbir arayış içinde olmadan ölüp gidenler var. Mutsuzluğunu farkında olman ve nedenlerini araştırman yolun yarısını geçtiği gösterir. Bak Dostoyevski ne demiş; EN BÜYÜK MUTLULUK, MUTSUZLUĞUN KAYNAĞINI BİLMEKTİR.

Sen mutsuzluğun kaynağını aramaya çıktın. Bu büyük bir başarıdır. Peki, nasıl başaracağım diyorsan; okumaktan başka çare yok. Bir de çevrendeki insanları gözlemlemek. Hiçbir şeye karar vermeden uzun süre okumanı tavsiye ederim. Bir müddet sonra bütün bilgilerin içinden kendini yaratacaksın. Ondan sonra, senden daha iyi olan insanları kıskanmaktan ziyade onlardan nasıl faydalanabilirim düşüncesine kapılacaksın. Birilerinin peşinden koşmayı ve kuşku duymayı gereksiz bulacaksın. Çünkü onlar senin peşinden koşacaklar. Çünkü kendin olacaksın. Sana başarılar diliyorum.

***

Tülay Hanım. Merhabalar, ben size daha önce de mail atmıştım.. Sizden gelişim kitapları istemiştim siz de bana bir okuma alışkanlığım olması gerektiğini söylemiştiniz ve ben de sizden etkilenerek her hafta kitaplar okumaya başladım. Uludağ Üniversitesi’nde olan panel ve seminerlere katıldım ve bunun gibi bir sürü kendime yararlı olabilecek eğitimler almaya devam ediyorum..:) 11.2.2007 tarihindeki “Kırılma noktası” başlıklı yazınızı okuduğumda bana ne kadar uyduğunu düşündüm. Ben de size mail attığım dönemlerde gerçekten bir tünelin içindeydim ve çıkamıyordum. Şimdi gerek ailem gerek özel hayatım.:) gerekse iş hayatım olsun artık o tünelden çıkmanın keyfine varıyorum.. Tabii ara ara kenarından geçip bakıyorum..:) Öğrendim ki Tülay Hanım okumak kendine bir şeyler katmak, at gözlüğünü çıkarmak çok güzel bir şey. Ben bunu başardım, geçen sene ki olaylara şimdi daha başka bir gözle bakıyorum..:) ve bunun herkes farkında.. ve ben kendimle gurur duyuyorum. Tünelden çıktım. Şimdi sıra öğrenmem gereken birçok şeyi öğrenme atağına geldi. Her şeyin gönlünüzce olmasını diliyorum…:) ve yazılarınızı sürekli takip ediyorum, okuyorum, arkadaşlarımla paylaşıyorum ve paylaştığınız düşünceleri ve sözleri not alıyorum..:)) Sevgiler
Rumuz: TÜNEL

CEVAP: Maillin beni çok mutlu etti. Tünelden dışarı çıkan bir kişi yaşama sevincim oluyor. Daha binlerce tünele girip çıkacaksın. Önemli olan tekniği bilmek. Hepsinden başarıyla çıkacağına eminim. Benim emin olmamdan ziyade, yazından anladığım kadarıyla esas sen kendinden eminsin. Bunu gördüğüme çok sevindim. Bu mailli tünelde yolunu kaybedenler için özellikle yayınladım.

Sevgiler

Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

2-3 gün süren seminerlerimin bitiminde katılanlara son kez bir soru sorarım: “Bu seminerde sizi en çok etkileyen ne oldu?” Nerdeyse %90 ‘ı tek bir şey söyler; “En çok hayatınızdan verdiğiniz örnekler beni etkiledi. Ben de yapabilirim diye düşünüyorum.”

Öyleyse LEWIS CASS doğru söylemiş: “İNSANLAR SÖYLEDİKLERİNİZDEN ŞÜPHE EDEBİLİRLER, AMA YAPTIKLARINIZA İNANIRLAR”

Bir işi bilimsel olarak okumak insanı motive etmez. Nasihatler de insanı sıkar. Bir başkasının deneyimleri daha etkilidir. Burada bir yaptırım yoktur sadece paylaşım vardır. Onun için yazılarımda çoğu kez size kendi yaşadığım deneyimlerimi de anlatıyorum.

Sadece deneyimlerimi anlatırsam o zaman da sıkılırsınız. Gözlemlerim, okumalarım ve deneyimlerim birleşince bu yazılar çıkıyor ortaya. Sizlerden gelen maillere bakınca çok sayıda insan yazılarda kendini bulduğunu, hayatına yön verdiğini ifade ediyor. Hatta bazı yazıları güne başlarken en az bir kere mutlaka okuduğunu ifade eden var. Motive olduklarını ifade ediyorlar. Demek ki doğru yerdeyim.

Bu hafta NOTOS diye bir edebiyat dergisi okuyordum. İçinde genç yazar adaylarına öneriler diye bir bölüm vardı. Okuduktan sonra düşündüm. İnsan yazar olarak mı doğar? Yani sadece yetenek olayı mıdır yazar olmak? Bence hiçbir şey sadece yetenek olayı değildir. Mutlaka payı vardır ama büyük bir yüzde değil. Ampulü bulmak için yüzlerce kez deney yapan Edison deneyimlerinden yola çıkarak şöyle demiş; “DEHA YÜZDE BİR YETENEK, YÜZDE DOKSAN DOKUZ TERDİR”

Lisede edebiyat dersinde kompozisyon dersi vardı. Edebiyat hocası bazen evde yazmak için bazen de derste süre vererek bir konu hakkında bir şeyler yazmamızı isterdi. Bütün derslerde çok başarılı olmama karşı kompozisyon dersim çok kötüydü. Matematik dersine daha çok kafam çalışıyordu. Kompozisyonlarımı hep başkalarına yazdırırdım. Ama bugün gördüğünüz gibi her hafta bu köşede yazı yazıyorum. Bir kitap yazdım. Nasıl oluyor bu derseniz? Çok okumak. Her hangi bir konuda uzmanlık seviyesinde bilgi sahibi olmak çok önemli . Beynimize bilgiler giriyor. Bu bilgiler beynimizde harmanlanıyor. Yani kendi kimliğini buluyor. Bu bilgilerin beynimizden dışarı akması gerek, yoksa boğuluruz. İşte benimki de okuduklarımın paylaşılması oluyor. Bunun adı yazarlık mıdır bilmiyorum, ama ben yazmaktan çok keyif alıyorum. Ama yazmak için de saatlerce çalışmam gerekli. Öyle hop diye aklıma gelip yazmıyorum. Sürekli okuyorum.

“BİLGİNİN EFENDİSİ OLMAK İÇİN, ÇALIŞMANIN KÖLESİ OLMAK GEREKİR” – BALZAC

İşte bana yön veren bir düşünürün bu sözleri oldu. Onun için deli gibi okuyorum ve yazıyorum. Sizlerden gelen maillerden de anlıyorum ki en azından kötü bir şey yapmıyorum.

Okumaktan kim zarar görmüş ki. Ne kadar çok okursak yani öğrenirsek beynimiz o kadar genç kalır. Şu söz ne harika değil mi? :)

“DÜNYAYI YÖNETENLER KALEM, MÜREKKEP VE KAĞITTIR” – JAMES HOWELL

Tabii şimdi bu söze teknolojinin getirdiği radyo, televizyon ve bilgisayarı da etkilemek gerekir. Yani bütün mesele öğrenme. Ve sonunda OLMAK, DOLMAK VE TAŞMAK.

İşte taşma noktasına gelince hiçbir engel kalmıyor. Bilirsiniz barajların kapakları açıldığı zaman suyun gücüne mani olmak imkansızdır. Bilgi de aynı şekilde. Bildiklerinizi yazdıkça arkasından daha çok öğrenme isteği geliyor. İnsan yazdıkça yazma isteği duymaya başlıyor. Bu isteğin arkasında ne gizli biliyor musunuz? MUTLULUK

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Zuhal Olcay’ın bir filmini seyretmiştim. Filmin adı “Dünden Sonra Yarından Önce” idi. Kariyer peşinde olan bir karı kocayı canlandırıyorlardı. İkisinin de çok yoğun iş temposu vardı. Karı koca birbirlerine deli gibi aşıktılar. O yoğun iş temposunda birbirlerine zaman ayırmak için deli oluyorlardı ama özellikle kadının iş temposu daha yoğundu. İş seyahatleri çoktu. Kocası sürekli onu çok sevdiğini ve çok özlediği söylüyordu.

Bir müddet sonra adam kadına işten çık seni çok özlüyorum demeye başladı. Kadın da kocasını çok sevdiği için bir gün geldi “peki” dedi ve işten çıktı. Kendine küçük bir resim galerisi açtı. Ama galeri kadının bütün zamanını almıyordu. Çünkü mesai saatlerinde çalışıyor ve erkenden eve geliyordu. Zaten kadının bütün amacı kocasına zaman ayırmak olduğundan başka bir işle ilgilenmiyordu. Erkenden eve gelip yemeğini yapıp kocasını bekliyordu. Ama kocası seyahatler ve iş toplantılarından sürekli eve geç geliyordu. Kadın sıkılıyordu. Yapacak hiçbir işi olmadığı için kocası eve gelince de surat asıyordu. Şık şık sofralar hazırlıyor ve sofra gece saat 23.00 e kadar ortada duruyordu. Kocası eve geldiğinde kadını genellikle koltuğun üstünde uyumuş buluyordu. Üstelik kocası için giyinmiş ve süslenmiş bir vaziyette.

Adam kadına kızmaya başladı. Neden beni sürekli böyle bekliyorsun benim geliş saatim belli olmaz sen yemeğini ye ve yat demeye başladı. Aralarında kopukluk başlamıştı. Adam bir gün şöyle dedi; “Senin bu halini hiç sevmiyorum. Ben eski karımı istiyorum. Sürekli bana endeksli yaşaman hoşuma gitmiyor.” Oysaki kadın kocası için işten çıkmıştı. Onun için kariyerini bırakmıştı. Bir gün kadın şüphelendi adamı takip etti. Kocasını sekreterinin evinde yakaladı. Eve geldi kocasının bavulunu hazırladı ve götürüp sekreterinin kapısına bıraktı. Zili çaldı. Adamın bavulunu eline verdi ve “İlişkimiz bitti” dedi.

Şimdi bu filmi bize niye anlattın diyeceksiniz. Şunun için; İlişkilerimizde yaşadığımız sorunlardan birine örnek olsun diye anlattım. Bu model evlilik çok var. Erkekler evlenseler bile eski hayatlarını yaşamaya devam ediyorlar. Erkek yine maçına gidiyor. Eve gelince yine maçını seyrediyor, okunmamış gazetelerini okuyor. İş hayatının içinde olduğundan hayatı takip edebiliyor. Yeni yeni insanlar tanıyor. İş toplantıları ve seyahatleri hiç kaçırmıyor. Bu toplantılar çocuğunun doğum gününe rastlasa bile. Erkek arkadaşları ile içkili yemeklere gidiyor.

Bunlar çok normal. Çünkü insan evlenince hayattan elini ayağını çekecek hali yok ki. O zaman kimse evlenmez. Ama kadınlarımız bunun aksini yaşıyor. Eğer çalışmıyorsa bütün hayatını kocasının işten eve gelme saatine göre ayarlıyor. Kocasının eve her gece aynı saatte ve mutlaka erken gelmesini istiyor. Zaten bütün gün ev işi yapmış, yemek yapmış, ütü yapmış. Yorgunluktan ölmüş. Güzel yemekler yapmış. Güzel bir sofra hazırlamış. Ama kocası eve geç geliyor. O akşam toplantısı varmış. Kadın çalışma hayatının içinde olmağı için toplantının önemini anlayamıyor. Kuşku duymaya başlıyor acaba yalan mı söylüyor, acaba artık beni sevmiyor mu diye. Beyninin içinde şüpheler kol geziyor. Huysuzluklar başlıyor. Çünkü bütün dünyası kocası ve de çocukları. Bu dırdırlar çoğaldıkça adam dış dünyaya daha çok açılmaya başlıyor ve canı eve gelmek istemiyor. Çünkü kadın kendine ait bir dünya yaratamadı.

Oysaki kadın da çalışıyor olsa durum biraz daha iyi. Aslında sorun çalışmak veya çalışmamaktan ziyade kişilerin kendilerine ait hobileri olmamasından kaynaklanıyor. Kendilerini oyalayacak keyifli saatleri yaratamıyorlar. Tek eğlenceleri birlikte olmak. Bir taraf bu birlikteliği aksattığı zaman sorun başlıyor. Adamın belki bekarken de toplantıları veya seyahatleri vardı. Ama kadın şöyle düşünür bir evlenelim de ben onu nasıl olsa yollamam. İşte en büyük yanılgı bu. Bir evlenelim ben onu nasıl olsa değiştiririm. Kimse kimseyi değiştiremiyor. Mutsuzluklar başlıyor. Hiç birimiz kendimizi değiştirmeyi göze alamıyoruz. Ama karşımızdakinden değişmesini bekliyoruz.

Çevremdeki mutsuz birlikteliklere bakıyorum. Taraflar sürekli karşı tarafı şikayet ediyor. Ama kendisinin bir şey yapması gerektiğine asla inanmıyor. Bu durumu kabullen diyorum. Kabullenmiyor. Peki ayrıl o zaman diyorum. Bu sefer de kızıyor. Tek istediği var karşı taraf onun istediği gibi biri olsun. Tek çözüm bu diyor. Yani çözümsüzlük.

Eğer kişiler kendilerine keyif alanları bulurlarsa daha mutlu olurlar. Bu keyif alanları dediğim beyinlerini oyalayacak öğrenme alanları demek istiyorum. Yoksa öyle altın günleri pastalar börekler demek istemiyorum. Beynini meşgul edecek öğrenmeler. Okuma olabilir. Bir kurs olabilir. Kendiyle meşgulken karşısındakinin zayıf taraflarını görmeye vakti olmaz. Hiçbir iş yapmayınca sadece zayıf taraflara endeksli yaşıyor. O zaman da işte hır çıkıyor. Sonra da eskiden böyle değildi çok değişti gibi cümleler ortalarda dolaşıyor.

Mutlu birliktelikler için biraz özel alanlar yaratıp ve karşılıklı bu özel alanlara saygı gerekli diye düşünüyorum.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Merhaba Tülay Abla, yaklaşık bir kaç haftadır sitenizi takip ediyorum. Sizin birkaç tane yazınızı okudum ve gerçekten çok anlamlı buldum. Yazdıklarınızda haklı olduğunuzu gördüm ve daha sonra yazılarınızın altındaki birazcık da olsa özgeçmişinizi okuyunca, size bir mail göndermek istedim.

Ben 20 yaşındayım. 17 sene Türkiye’de yaşadıktan sonra Avrupa’ya babamın yanına geldim. O, yıllardır Avrupa’da yaşıyordu. Daha önceki yıllarda senede bir kere izne geldiği zaman kendisini görürdüm. Son 5 yıldır işlerinin yoğunluğundan hiç izne gelememişti. Ben babamın isteği ile buralara geldim. Buraya geldiğim ilk günden beri babamın yanında çalışıyorum. Daha sonra hem okul hem işi birlikte yürüttüm. Bambaşka bir ülkeden bambaşka bir ülkeye geldim tam 17 yaşında. Tam ergenlik çağımda. Tam bir şeyleri görebilme çağında. Ne yazık ki bu çağımda bu güzel yaşımda ben dil öğrenmek zorundaydım. Anneme ve kız kardeşime sahip çıkmak zorundaydım ve hiç tanımadığım sadece iyi olduğunu tahmin ettiğim bir adamla, babamla yaşamak zorundaydım. Babamla çok sorunlarım oldu. Bize karşı çok haksızlıkları oldu. Bunları hep düşündüm, hep düşündüm, boş veremedim gecelerce uyuyamadım. Kendime çok kahrettim niye böyle diye. Çok emek verdim, çok çalıştım. Akranlarım gezip dolaşırken, kız arkadaşları varken ben çalışmak zorundaydım. Çalışmakla kalsa iyi, babam gibi bir adamla uğraşmak zorundaydım. Beni çok mahvetti. Onunla yaklaşık iki buçuk sene çalıştım. Hayatımda geçirmiş olduğum en kötü dönem buydu diyebilirim. Tamam önceden geçirmiş olduğum kötü dönemler de vardı ama bu babamla olan sorunlarım beni çok üzdü. Bunları başkaları yapsa üzülmeyecektim ama babam yaptı. Bu olaylardan sonra psikolojimde çökme hissediyordum. Bundan üç ay önce bir psikologa gittim. Bu tedavi halen sürüyor. Bu tedavi bana çok şey kazandırdı ama dil yetersizliğinden dolayı kendimi iyi anlatamadım. Benim kendimle ilgili şikayetleri şunlar;

- Özgüven eksikliği
- Kendini eksik hissetme
- Gelecek kaygısı
- Çekingenlik
- Çok sık olmasa da uykusuzluk

Arada bir bile olsa başarılarım oluyor ama bunları hemen unutuyorum, belki de hatırlamak istemiyorum. Özgüvenim iyi olduğu zaman diğer korkularımı pek yaşamıyorum. Ama bu durum devamlı olmuyor. Bütün amacım özgüvenimi yerine oturtmak ya da daha doğrusu bir daha gitmeyecek mişcesine kazanmak istiyorum. Çok çaba sarf ediyorum ama bazen çok yoruluyorum. Tamam diyorum, bitti diyorum. Tabiri caizse nefes nefese kalıyorum. Sizce ben hep böyle mi gideceğim yani kendisine özgüveni arada bir gelen, bazen kendisini küçük hisseden, bazen iyi hisseden gelecekten çoğu zaman kaygısı olan, bir kız arkadaşı olmadığında üzülen olunca sevinen kısacası pozitif düşünmeyi tam öğrenememiş biri mi olacağım?

Size sorunlarım ile ilgili küçük bir özet çıkarttım. Umarım bana bir cevap yazarsınız. Yazarsanız çok mutlu olurum. Sorunlarımı doğru yazmaya çalıştım çünkü önerileriniz benim için altın değerinde olacaktır. Cevap verseniz veya vermeseniz de size çok teşekkür ediyorum çünkü bu mailli yazmak bile bana bir şeyler kazandırdı. Tabii ki burada yazacağınız yazı benim bir anda bütün sorunlarımı çözmeyecek ama şimdilik bana yol gösterecektir. Şimdilik diyorum çünkü ben İstanbul’a gelip sizden profesyonel yardım almak istiyorum. Bu konuda da beni aydınlatmanızı rica ediyorum.

Saygılar
Rumuz:Sıradan bir vatandaş

Sevgili arkadaşım

Mutlu olmak için değişimi göze alman beni çok heyecanlandırdı. Bu kadar genç yaşta sorunları ile yüzleşmeyi göze alan çok az kişi var. Değişimin gerektiğini farkında olman bile bir başarı.

Babanla ilgili sorundan başlayalım; Bizler en büyük travmalarımızı çoğu kez çocukluğumuzda alıyoruz. Hani psikologlar tedaviye başlarken önce çocukluğuna inmek ister ya. Çocuklukta ve gençlikte yaşananlar hayatımızı belirliyor. Yani aile büyüklerinin yaptıklarından etkileniyoruz. Çünkü onları mükemmel olarak görüyoruz ya da görmek istiyoruz. Oysaki onların da çok yanlışlar yapabileceklerini kabullenmemiz gerekli. Babana biraz dışardan bakmaya
çalış. Onun yaşadığı koşullar neydi acaba? Babanın annesinin ve babasının ona verdiği eğitim yeterli miydi? Baban, anne ve babasından ne kadar sevgi görebildi acaba? Babanın çocukluğu nasıl geçti acaba? Kazandığı kötü
davranışları kimden öğrendi acaba? Ona yardımcı olan oldu mu acaba?

Eğer bunların cevapları babanı haklı çıkarıyorsa bence ona kızmak yerine ona yardımcı olmalısın. Hatta onu koruma altına almalısın. Eğer bu şartların hepsi iyi idi de baban kötüyse o zaman babanın içindeki kötü ruh onu yenilgiye
uğratıyor demektir. Şimdi sana bir anektot yazmak istiyorum:

Amerika’da yapılan bir araştırma sırasında ilginç bir aileye rastlamışlar. Hemen incelemeye almışlar. Baba adam öldürmüş ve uyuşturucu kullanmaktan ve satmaktan hüküm giymiş ve cezaevinde. Adamın iki tane oğlu var. Büyük oğlu kendi gibi aynı suçlardan cezaevinde yatmakta. Küçük oğlu ise dürüstlüğü ile ün salmış ünlü bir avukat. Önce cezaevindeki oğulla gidiyorlar. Neden böyle bir hayatı seçtiğini soruyorlar. Şöyle cevap veriyor;
“Babam da cezaevinde. Onu örnek aldım kendime. Başka çarem var mıydı?” diyor. Ünlü avukata aynı soruyu soruyorlar; “Babanız ve kardeşiniz cezaevinde siz nasıl oldu da bu kadar ünlü bir avukat oldunuz?” Avukat şöyle bir cevap veriyor; “-BAŞKA ÇAREM VAR MIYDI?”

Sevgili arkadaşım eğer babanın yanlışlarına takılır kalırsan ileride sen de babana benzeyen biri olarak yaşarsın. Ama amacın hikayedeki gibi ünlü avukat olmaksa çok çalışman gerekiyor. Sen de zaten değişmek istediğini açık yüreklilikle ortaya koydun. Babanı ailenin bir büyüğü olarak kabul edip gerekli saygıyı göstermeni tavsiye ederim. Ama senin yolun babanın yolu değil. Mücadele edip özgüvenini kazanman gerekiyor. Peki onu nasıl kazanacağım diye soruyorsan. İnsan mutsuzluğun nedenini bilmeden mutlu olamaz. Seni mutsuz eden her olay veya insanı tanıdığın zaman kendini de tanımış olacaksın. Özgüvenin temel taşı kendini tanımaktır. Özgüven öğrenilebilen bir duygudur. Öğrenmeye kendini tanıma ve kendine yatırım yapmakla başlayabilirsin. Senin de dediğin gibi bütün sorunları burada iki satır yazıyla çözemeyiz. Ama en azından bana yazman bile değişim için adım attığını gösterir. Profesyonel yardım konusunda elimden geleni yaparım. Denizyıldızlarını bilir misin?

Adamın biri sahile vurmuş binlerce denizyıldızını güneş doğmadan denize atmak için kan ter içinde yere eğilip bir denizyıldızını alıp denize fırlatıyormuş. Uzaktan kendisini izleyen ama ne yaptığını bir türlü anlamayan bir yazar gelip ne yaptığını sormuş; “Birazdan güneş doğacak. Eğer bunları denize atmazsam hepsi ölecekler” demiş. Yazar çok şaşırmış; “İyi ama burada binlerce denizyıldızı var. Hepsini atamazsın ki, ne fark eder?”. Bir yandan da denizyıldızlarını denize atmakla uğraşan adam eğilip yerden bir denizyıldızı alıp onu denize fırlatırken kendisini dikkatle izleyen yazara; “Bak bu denizyıldızı için fark etti. O yaşama döndü” demiş. İşte ben de bu hayatta kaç tane denizyıldızı kurtarabilirsem o kadar mutlu olacağım.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Etiketler: ,

Geçen haftaki bir yazımın en altında bana yolladığınız mailleri isterseniz yayınlamak istiyorum diye yazmıştım. Değişik sorunlara buradan cevap yazmak da bir bakıma faydalı olur diye düşündüm. Bu hafta aldığım maillerden bir tanesini yayınlıyorum. Mailleşmemizin tamamını yazdım. Tabii ki kişinin isteği ile. Ama siz isterseniz isim yerine rumuz da kullanabilirsiniz. Burada sorunlarına cevapları yetersiz bulan daha çoğunu isteyenler için kişiye özel çalışmalar yapıyorum.

Sorunu olan kişilerin sorunlarını yüz yüze teke tek konuşarak çözme tekniği. Bu konuyla ilgili isteği olan bana mail atabilir. Ayrıca radyo programım tekrar başladı. Detaylı bilgi yazımın en alt kısmında “Tülay Bilin kimdir?” bölümündedir.

Şimdi gelelim mailimize;

Merhaba ben Kayseri’den Arzu

Benim içinden çıkamadığım bir sorunum var ve ben bu soruna nerden ve nasıl yaklaşacağımı öğrenmek istiyorum. Bu benim için çok önemli. Birkaç ay sonra iş dünyasına gireceğim ve kendimi o kadar yetersiz görüyorum ki. Gün geçtikçe korkularım artıyor. Dün yaptığımı bugün beğenmiyorum kendimi sürekli eleştiriyorum ve bu beni karamsarlığın içine sürüklüyor. Hızlı ve doğru kararlar alamıyorum. Duygularımla hareket ediyorum. Ani hareket ediyorum ve genelde sonunda keşke öyle değil de şöyle yapsaydım veya söyleseydim diyorum. Yakın bir gelecekte kendi iş yerimi kuracağım fakat sanırım bende iş kadını olacak soğukkanlılık ve akılcılık yok. Kendimi geliştirmek için neler yapmalıyım kitap okumak istemiyorum çünkü kitaplardaki anlatılanlar pratiğe uymuyor. Bilemiyorum ya da ben yanlış kitapları okuyorum. Kendime nasıl yaklaşmalıyım?

Benim kesinlikle çok başarılı olmam gerekiyor çünkü başarısızlığa katlanamıyorum. Bunu düşünemiyorum bile. Bana bu konuda yardımcı olun lütfen. Buna çok ihtiyacım var. Sevgiler
Arzu

Sevgili Arzu merhaba

Yazındaki telaşlar bana çok tanıdık geldi. Duygularının hepsini yaşadım ve çevremdeki herkes de yaşadı. Gençlikle yaşlılık arasındaki fark bu işte. Sen ancak yaşayarak öğreneceksin. Yaptığın hatanın arkasından düşünüp hep yeni kararlar alarak yaşamak. Hata yapmaktan korkmamalısın. İnsan ancak hata yaparak öğrenir. Eğer hata yapmaktan korkarsan başarılı olamazsın.

Paul Sweene şöyle demiş; Gerçek başarı, başarısız olmak korkusunu yenebilmektir. Ama bu deneme yanılma usulüdür ki en uzun yoldur. Buna ilave olarak okumak da çok önemlidir. Kariyer dünyası ile ilgili veya Kişisel Gelişim kitapları okumanı tavsiye ederim. O zaman bir iş yapmadan önce işin sonu hakkında alternatifler üretebilirsin. Ancak bütün bunlar senin hiç hata yapmadan yaşaman için yeterli değil. Yeter ki aynı hataları tekrarlama.

Sartre şöyle diyor; Hayatta yapılacak o kadar çok hata var ki, aynı hatayı yapmakta ısrar etmenin bir anlamı yoktur. Bir gün önceyi beğenmeden yaşamak ilerlemenin temel prensibidir. Yapabileceklerini yaptıktan sonra biraz da hayata teslim olmak gerekli diye düşünüyorum. Hani bir Çin Atasözü var:

Tanrım, bana değiştirebileceğim şeyleri değiştirmek için CESARET,
Değiştiremeyeceğim şeyleri kabullenmek için SABIR,
İkisi arasındaki farkı bilmek için de AKIL ver.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Etiketler: ,

Düşünün ki sokakta yürüyorsunuz. Yol kalabalık. Karşıdan gelen kişi size çarptı ve döndü pardon dedi. Bu durumda hiç sorun yok. Ya da pardon demedi. Kızdınız. İçinizden o kişiyle ilgili negatif duygular geçti.

- Ne kadar kaba bir insan.
- Yürümesini bilmiyor daha.
- İnsan bir özür diler gibi duygu ve düşünceler.

Sizce bu kızgınlık hissi ne kadar sürer. En fazla 10 dakika. Kendi düşüncelerinize dalarsınız. Alışveriş yapıyorsanız hemen ilk gelen vitrin sizi kızgınlığınızdan koparır alır. Farkına bile varmadan unutursunuz. Neden unutursunuz?

Çünkü size çarpan o kişiye karşı özel olarak hiçbir duygunuz yoktur. Onunla birlikte yaşanmış bir anınız yoktur. Ona verdiğiniz emek yoktur. Hastalandığı zaman onun başında oturduğunuz bir geceyi hatırlamadınız. Onun üzüntüsü için sabaha kadar uyumadığınız hiçbir gece olmamıştır. Üzüntülü bir gecenizde telefon edip sesinizin tonunu kötü bulup gecenin hangi saatinde olursa olsun atlayıp yanınıza gelmemiştir. O üzülmesin diye sabahlara kadar onu ikna etmeye uğraşmamışsınızdır. Sevincinizi veya üzüntünüzü onunla paylaşmak için uğraş vermemişsinizdir. Onu gerçek dost sınıfına koymamışsınızdır. Ona rahatlıkla arkamı dönebilirim o benim gerçek dostum diye düşünmemişsinizdir. Ağladığı zaman her şeyinizi verecek kadar üzülmemişsinizdir. Onu ailenizden bir parça olarak görmemişsinizdir. Gecenin bir vakti onu uykusundan hiç uyandırmamışsınızdır. Ya da o gece ağlayarak sizi hiç aramamıştır. Hayata dair bir sürü konuyu birlikte öğrenmemişsinizdir. Ona hiçbir zaman; “Ben yanındayım korkma” dememişsinizdir.
Sen eğlenceye giderken onun evde mutsuz olarak oturmasından etkilendiğin olmamıştır. Onun mutluluğunun sana keyif vermesinin önemini hiç hatırlamıyorsundur. Ya bir gün hayatımda olmazsa diye düşünmemişsindir. Ya onu kaybedersem diye hiç korkmamışsındır. Hiç kimseye itiraf edemediğin yanlış düşüncelerini bile onunla paylaşmayı hiç düşünmemişsindir. Hayatının en büyük sırdaşı o değildir. Bir şeye canın sıkıldığı zaman ilk aklına gelen o değildir.
Peki bütün bu duyguları onun için taşımıyorsan sırf yoldan geçerken sana çarptı diye ona niye kızacaksın. Ya da o kızgınlık ile yaşayacaksın. O, kim olduğunu bilmediğin biri. Onun için hiçbir endişe taşımıyorsun. Sadece çarpıştınız ve bu çarpışmadan kimse zarar görmedi. 10 dakika sonra hiçbir şey hatırlamıyorsun. Aynı kişiyi ertesi gün tesadüf olarak tekrar görsen yolunu çevirip sitem eder misin? Bence hiç birimiz böyle bir şey yapmayız. Çünkü o kişinin hayatımızda yeri olmadığı için unutmuşuzdur.

Ama, ya o kişi bizim için çok önemliyse ve bizi üzecek bir ilgisizlik yaşadıysak. Kalbimiz çok kırılmışsa. İşte o zaman ona yüreğimizden geçen sitemi söyleriz ve bir türlü aklımızdan çıkaramayız. Bunu dile getirmemizdeki tek neden onu çok sevmektir.

Bir dostumuza sitem etmek ona verdiğimiz değeri gösterir. Ama iki dost arasında büyük bir kırgınlık olduysa da onu affetmeyi tercih etmeliyiz. Ama bu asla ona verdiğimiz değerin yetersizliğinden değil de ilişkinin sağlığı açısından gereklidir. Ama bu affediş için mutlaka kendimize mantıklı bir neden bulmalıyız. Yoksa yüreğimiz öyle hadi bu kişiyi affet deyince öyle kolayca affetmez. Yapılan harekete bir mazeret bulmak gerekir. İşte o zaman onu anlamış oluruz. Rahatlarız ve dostumuza yeniden sarılırız. Ama mutlaka bir ders çıkartmış olmalıyız. İşte o zaman dostluklar yenilenir. Yüreğinde ona dair kızgınlık veya kırgınlık duygusu kalmaz. Aradaki sevgi yeniden üremeye başlar. Belki ilişki kendine yeni bir yol bulur. Bulmalı ki dostluk tazelensin. Unutmamak gereklidir ki bu yolda da hayatın bize öğreteceği yaşama dair bilgiler vardır.

SCHİLLER; “AFFETMEK VE UNUTMAK İYİ İNSANLARIN İNTİKAMIDIR.”

Ramazanı ve bayramı geçirdik. Artık yoğun olarak çalışmak keyif verecektir diye düşünüyorum. Taksim toplantıları devam ediyor. Bu toplantılar için bir değişiklik yapmak istedim. Aşağıdaki tarihlerde Taksim’deki seminerler ücrete tabii değildir.

18 Kasım 2006 Cumartesi 16.00-18.00 ücretsiz
25 Kasım 2006 Cumartesi 16.00-18.00 ücretsiz
2 Aralık 2006 Cumartesi 16.00-18.00 ücretsiz

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Etiketler: ,

Bazı insanlara bir şey sorulduğu zaman bilmiyorum demek zor geliyor. Bazı insanlar ise çok kolay bilmiyorum diyebiliyor. Neden mi?

Bence bir insan hiçbir şey bilmiyorsa bilmiyorum diyemiyor. Bunu da mı bilmiyorsun diyecekler diye korkuyor. Çünkü hiçbir konuda bilgisi olmadığı için utanıyor. Ayrıca biliyormuş gibi konuşmanın sakıncalarını da farkında değil. Hani cahiller cesur olur derler ya. Konu hakkında bilgisi olmasını bırakın, bir fikri bile olmadığı halde rahatlıkla konuşabiliyor.

Oysaki okuyan öğrenmeye meraklı bir kişi bilginin boyutlarını bilince yanlış bir şey söylerim de mahcup olurum diye ödü patlar. Ben okudukça ve öğrendikçe şöyle düşünüyorum; “Acaba daha ne kadar bilmediğim konu var.” Bir konuda bilmiyorum demek bana hiç ayıp gelmiyor çünkü başka konularda çok şey biliyorum. Her şeyi bilmek zorunda değilim. İlgi alanıma girmeyebilir. Her şeyi sevmek ve bilmek zorunda değilim. Ama bazı ilgi alanlarım olmalı.
Herkesin en az bir uzmanlık dalı olmalı. Yani o konuda çok bilgisi olmalı. Zaten uzman ne demek? “AZ KONUDA ÇOK ŞEY BİLEN”

O halde bir konuyu uzmanlık derecesinde öğrenmek için gerekçesi ya da isteği yoksa o konuda fikir sahibi olması yeterlidir. Ama bu fikir, kişinin o konuda gündemi belirlemesi ve sonuca varmak için iddialı olması anlamına gelmez. Çevremizde izleriz bazı kişiler konuyu tam olarak bilmedikleri halde inanılmaz iddiaya girerler. Bilmediklerini bir türlü kabul etmezler.

Sokrat ne demiş; “BEN BELMEDİĞİMİ BİLDİĞİM İÇİN DİĞER İNSANLARDAN AKILLIYIM”. Düşünüyorum da gençliğimde ne kadar çok konuşurmuşum. Her konuda bilgi sahibi gibi davranır ve üstelik de iddiaya girerdim. Ama şimdi çok korkuyorum söylediklerimin doğru olmamasından.

BERTRAND RUSSELL: “NE KADAR AZ BİLİRSENİZ; O KADAR ŞİDDETLE MÜDAFAA EDERSİNİZ” Hele bu cümleyi okuyunca kendime hak verdim artık arkasını getiremeyeceğim konuda susuyorum.

Bu konuyu neye bağlayacağımı merak ediyorsunuz değil mi? Son günlerde Orhan Pamuk’un ödül alması ile ilgili polemikler var. Bu işin uzmanlarını konumuzun dışında bırakıyorum. Onlara söyleyecek sözüm yok. Ama diğer kişiler hiç bilgisi olmasa bile Orhan Pamuk’un bu ödülü almayı hak edip etmediği konusunda görüş belirtiyorlar. Hararetle savunuyorlar. Bunun çok yanlış olduğunu düşünüyorum.

Bu hafta bana sordular Orhan Pamuk’un aldığı ödül konusunda ne düşünüyorsun diye; Ben çok okuyan biri olarak bu konuda fikrimi söyleyemeyeceğim. Çünkü Orhan Pamuk’un kitapları ilgi alanıma girmediği için hiç okumadım. Hiçbir bilgimin olmadığı bir konuda nasıl ısrar edebilirim ki. Ama güvendiğim ve kitaplarını okumuş bir arkadaşıma sordum.
- Ne diyorsun sence hak etti mi yoksa karar siyasi mi?
- Ben kitaplarını okudum hak ettiğini düşünüyorum. Kitapları çok güzel dedi.

İnsanlar bilmedikleri konularda dostlarının fikrini alabilirler ama da o fikri sanki kendi fikri gibi savunmak bence yanlış olur. İnsan ancak kendi bilgisine güvenmeli. Dostlar arasında fikrini söylemenin sakıncası olmayabilir ama televizyon için bir mikrofon uzatıldığı zaman söylediklerinin sorumluluğunu taşımalısın.

Bu hafta Orhan Pamuk ile ilgili konuşan insanları izlediğimde bir sürü kişi hararetle bu ödülü hak etmediğini savundular. İşin enteresanı bu kişiler Orhan Pamuk’un kitaplarını okumamışlar. İnsan bilmediği bir konu için medya önünde toplumu etkileyebilecek boyutta nasıl ısrarcı olabilir. Gerekçe olarak ortaya koyabileceği bir bilgisi bile yok. Uzmanlar konuşsun onlara sözüm yok. Kimisi bu ödülü hak etti kimisi asla hak etmedi diyebilir. Farklı farklı fikirlere tahammül etmemiz kendine güven hissini ortaya çıkarır. Zaten aynı fikirde olmamamız sayesinde insan olarak ilerleyebiliriz.

ALBERT LİPPMANN: “HERKES AYNI ŞEYİ DÜŞÜNÜYORSA HİÇ KİMSE BİR ŞEY DÜŞÜNMÜYOR DEMEKTİR”

Peki biz neden kendimize güvenmiyoruz. Ne olur şöyle desek: “Bu konu hakkında bir bilgim olmadığı için konuşmak istemiyorum. Çünkü kitaplarını hiç okumadım ya da okuyamadım. Şimdilik çevremi izliyorum, köşe yazarlarını okuyorum genel olarak bir fikir sahibi olma yolundayım.”

Bir insan bu cümleyi kuramaz mı? Yani böyle söylese prestij kaybına mı uğrar. Çevresi tarafından aşağılanır mı?
Şahsen benim gözümde değer kazanır. Çünkü her konuda bilgi sahibi olmak zorunda değiliz. Genel kültür olarak fikrimiz olsun diye takip ederiz ama iddiaya girmemiz doğru olmaz.

Göğsümü gere gere bu konuda bilgim yok diyebilirim. Ama öğrenmem gereken bir konuysa da hemen öğrenme yoluna giderim. Ama eğer öğreniyorsam da her boyutuyla öğrenmek isterim. İşte o zaman gündemi belirlerim ve iddiaya bile girerim.

İyi öğrenmeler diliyorum…

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmaili.com

Hayatın bir şifresi olduğuna inanıyorum. Ama hepimizin şifresi farklı. Kimi böyle bir şifrenin varlığından bile haberdar değil, kimi hayatı boyunca o şifreyi bulmak için uğraşıyor, kimi de şifreyi keşfediyor. Tabii en güzeli şifreyi bulmak için alınan yol. Çünkü gerçek öğrenme budur.

Ben hayatım boyunca o şifrenin peşinde koşanlardanım. Zaman zaman şifrenin bir tek harfini buluyorum. Bu beni çok sevindiriyor ama şifrem oldukça uzun. Hala şifreyi çözmek için uğraşıyorum ve bu bana inanılmaz keyif veriyor. Her gün yeni bir duygumu keşfediyorum.

Gençliğimde bilgi açısından çok yetersiz olduğum zamanlarda bile çok iyi dostlarım vardı. Yani o yıllarda her konuda fikrim vardı ama derinlemesine bilgim yoktu. Sadece iyi insan katogorisinde biriydim. O yıllarda bazı olayları çözemezdim. Örneğin o tıfıl halimle iyi dostlarım vardı. Yani benden çok daha bilgi sahibi. O zamanlar düşünürdüm bu kişi benden ne keyif alıyor, onun bilgi dağarcığı benden çok fazla, ben onun beynini tatmin edemem ama benden hiç ayrılmıyordu. Şimdi olayları çözebiliyorum.

İnsanları bilgi, kültür, yaşamını idare ediş şekli, neşesi, kendini ifade edişi olarak numaralandırsak yani 1 ile 10 arasında; Yıllar önce benim 3-4 gibi olduğum yıllarda, 7-8 numaraya koyabileceğim dostlarım vardı. Ben onlardan tabii ki çok keyif alıyordum ama onlar benden ne alıyorlardı. Bilemiyorum. Hayatım boyunca hep benden büyük numaraların peşinden koştum. Hep bir şeyler öğrenmek için. Yani beyninin içindeki bilgileri çalmak için. Ben hep seminerlerde şunu ifade ederim. Çevrenizdekileri bilgi için sömürün. Bunun hiç sakıncası yok.

Evet ben de çevremdeki 7-8 numaralı dostlarımın bilgilerini çaldım. Onlardan çok şey öğrendim. Peki sonra ne oluyor. Tabii ki ilerleme diye bir şeyi hayatına geçirdiysen bir gün 7-8 numara sen oluyorsun. Ya da geçiyorsun. Ama bu noktada tehlike başlıyor. Çünkü o kişi seni 3-4 numara olduğun için seviyordu. Madem ki sen beni geçtin artık seninle arkadaş olamam diye düşünüyor. Gittikçe ilişki kopuyor. En güzeli birlikte ilerlemek. O noktadan sonra yeniliklere birlikte kucak açmak. Eğer bu birliktelik olmuyorsa ilişki kopuyor. Çünkü öncelikle seni şöyle suçluyor; “Sen son zamanlarda çok değiştin. Artık seni anlayamıyorum.”

Bu çok değiştin var ya aslında senin olumlu olarak almış olduğun yollardan şikayetçi. Değiştin çünkü artık eskisi gibi ona her konuda hak vermiyorsun. Bazen onu eleştiriyorsun. Bazen haksız olduğunu söylüyorsun. Bazen onunla aynı görüşte olmadığını söylüyorsun. Hele ki bir davranışını eleştirdiğin zaman bittin sen onun için. Hiç kurtuluşun yok. Bazen de susuyorsun.

S.LEC şöyle demiş; “BAZEN SESİNİ DUYURABİLMEN İÇİN SUSMAN GEREKİR”

Yalnız o 7-8 numaralı dostların neden sustuğunu anlayacak kadar da zekidirler. Sen artık tehlikeli olmaya başladın.
İlk yapması gereken seni hayatından çıkartmaktır. Çünkü sen ona artık mutsuzluk veriyorsundur. Çünkü onun daha küçük sayılara ihtiyacı var. O tekrar 2-3 numaralı kişiler bulması gerekli. Çünkü ruhunu onlar besliyor.
Benim de hayatımda benden küçük numaralar olmuştur. Onları hiçbir zaman küçük görmem ama eğer hayatımın büyük bölümünü onlar ile geçirirsem ilerleyemem. Ben hep şunu söylerim. Benim ellerim benden yukarıda olan kişilere ulaşmak için yukarı asılı duruyor. Hep kendimi benden yukarıdaki kişilerin yanına çekmek için uğraşıyorum. Birileri de bana asılsın. Hiç itirazım yok. O da benden faydalansın. Ben bir üstümdekinden ne kadar çok şey öğrenirsem altımdaki kişilere daha çok fayda sağlayabilirim. İnsan kendinden daha küçük numaralarda kişilerle olunca egosu tatmin oluyor. Ama bu ego tatminini bir yaşam biçimi haline getirmek bence yerinde saymaktır.

Çevremde benden küçük numaralarda olan kişiler hep oldu ve olacak da. Ama bir gün gelip beni geçtiklerinde ben onları asla terk etmem aksine onların peşine takılırım. Başarılarından keyif alırım. Esas yarış benim için şimdi başlıyor diye düşünürüm. Hiç başarılı oldu diye bir arkadaşımı terk etmedim. Zaten öyle düşünsem hep kendimden küçük numaralar ile ilgilenirdim. Ama küçük numaraların büyümesi ve benim de büyük numaralara asılmam bana heyecan veriyor. Keşke hepsi beni geçse de heyecanım daha da artsa. Geçenlerde gazeteden bir haber okurken araya sıkışmış bir cümle gördüm. Bu bakış açısı beni üzdü. Hayatımızda böyle dostlarımız olmaması dileğiyle;

Büyük Hun İmparatoru Atilla şöyle demiş: “EN DEĞERLİ ÇABALARINIZIN ARKADAŞLARINIZ TARAFINDAN LANETLENECEĞİNİ BİLİN. SİZ MÜKEMMEL OLDUKÇA EN ÇOK ACIYI ÇEKECEK ONLARDIR. EĞER HAREKET VE İSTEKLERİNİZ ONLARI TEHDİT ETMİYORSA, ÖNEMSİZ BİRİ OLMA YOLUNDASINIZ DEMEKTİR.”

Hepimizin çevresinde böyle insanlar da vardır mutlaka. Oysaki birbirimizden bir şeyler öğrenmekle ne kaybederiz. Bence hayatın şifresini bulmuş bir insan olan MEVLANA şöyle demiş; “BİR MUM DİĞER MUMU TUTUŞTURMAKLA, IŞIĞINDAN BİR ŞEY KAYBETMEZ.”

Şimdi bu cümleyi okuyunca küçük numaralar peşinde koşanlar için onlar adına seviniyorum çünkü insanın ne istediğini bilmesi de bir erdemdir. Herkes dostlarını seçmekte serbesttir.

Büyük düşünürler de bu konularda çok kafa yormuşlar ki görüşlerini güzel cümleler ile ifade etmişler. Bakın dostluk için GEOTHE ne demiş; “KARDEŞLERİMİ ALLAH YARATTI, FAKAT DOSTLARIMI BEN BULDUM.”

İnanıyorum ki dostlarımız sayesinde çok şey öğreniyoruz. Ben hala öğrenmeye devam ediyorum. Ama öğrendiklerimi de öğretmeye devam ediyorum. Her hafta sonu Taksim’de Derinlikler Kültür ve Sanat Merkezinde Cumartesi günleri 16.00-18.00 arası bütün bildiklerimi paylaşmak için oradayım.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Etiketler:

Bugün size yıllar önce mail yoluyla elde ettiğim ve çok faydalandığım güzel cümleler yazmak istiyorum. Hepsi üzerinde tek tek tartışmak gerekli. Açılımlarını yorumlamak gerekli. Bunu zaman içinde yapmayı düşünüyorum. Yazıyı size sunuyorum.

- Bir kavgada ilk sen vur ve sert olsun.
- Bir konuşmanın hemen öncesinde asla yemek yeme.
- Mesleğinin dümenlerini öğrenmekle zaman yitirme. Mesleğini öğren.
- Zekanı eğlendirmek için kullan, başkalarıyla eğlenmek için değil.
- Cesur ol. Değilsen bile öyle davran. Hiç kimse aradaki farkı anlayamaz.
- Hayat arkadaşını çok dikkatli seç. Mutluluğunun ya da mutsuzluğunun %80’i bu karara bağlıdır.
- Bardakta bir papatya bile olsa, gözünün önünde daima güzel şeyler bulunsun.
- Bol bol gülümse hem maliyeti sıfırdır hem de bedeline paha biçilemez.
- Dinlemeyi öğren. Bazı fırsatlar kapıyı hafif tıklatır.
- En ciddi iş kıyafetinin altına en cüretkar iç çamarını giy.
- Birisi sana başına gelmiş bir olay anlatırken, “Benim de başına şöyle bir olay gelmişti” diye araya girme. Sahneyi onlara bırak.
- Asla birilerinin umudunu kırma. Belki de sahip oldukları tek şey odur.
- Seni kışkırtmış birine cevap vermeden önce sakinleşmek için kendine bir saatlik zaman tanı. Konu senin için gerçekten önemliyse, bunu ertesi sabaha uzat.
- Mükemmeli ara, kusursuzu değil.
- Olumsuz insanlardan uzak dur.
- İmzalayacağın kağıtları dikkatli oku. Büyük puntolu yazıların sana verilenleri, minik puntolu olanların da senden alınacakları içerdiğini unutma.
- Yaşlan ama paslanma.
- İnsanlar neleri savunduğunu da, nelere katlanacağını da bilsinler.
- Başka bir iş ayarlayıncaya kadar istifa etme.
- Tanıdığın en olumlu ve coşkulu insan sen ol.
- Çocuklarına her şeyin en iyisini veremediğin için üzülme. Senin verebileceğinin en iyisini ver.
- Unutma! Bir insanın en derin duygusal ihtiyacı, takdir edildiğini hissetmesidir.
- Değer yargılarınla çelişmeyecek bir meslek seç.
- Geniş ol. Rahatla. Ölüm kalım gibi durumların dışında, hiç bir şey göründüğü kadar önemli değildir.
- Daima bir adım ileri gitmek için kendi kendine söz ver.
- Kimin haklı olduğuyla zaman yitireceğine, neyin doğru olduğuyla ilgilen.
- Herkesin önünde öv.
- Eleştirilerini bir kenara çekerek söyle.
- Biri sana sarıldığında, önce onun kollarını gevşetmesini bekle.
- İş bitmeden önce asla ödemenin tamamını yapma.
- Arkadaşına borç para verirken ihtiyatlı davran. İkisini de yitirebilirsin.
- Bir avukata ya da muhasebeciye asla fikrini sorma. Onlar çözüm değil, sorun üretirler.
- İlk kes tanıştığın insanlara ne iş yaptıklarını sorma. Onlarla ahpaplığını etiketlerden bağımsız başlat.
- Kaybedecek bir şeyi kalmamış insanlardan kendini kolla.
- Her şeyi bulduğundan daha iyi bırak.
- Kendini değiştirebilme gücünü hafife alma.
- Başkalarını değiştirebilme gücüne çok fazla güvenme.
- Köprüleri atma. Aynı nehri kaç kez daha geçmek zorunda kalacağına şaşıracaksın.
- Gerektiğinden fazla verici olma. Zaman zaman hayır demesini öğren.
- Umutlarını yüksek tut.
- Acıyı ve hayal kırıklığını hayatın bir parçası olarak kabul et.
- Başarılı bir evliliğin temelinde iki şeyin yattığını unutma; doğru insanı bulmak ve doğru insan olmak.
- Başarılarını sana sağladığı iç huzuru ve sevgiyle ölç.
- Kıskanma, mutsuzluk kaynağıdır.
- Fırsat ara, güven arama. Limandaki bir tekne güvendedir ama bir süre sonra altı çürümeye başlar.
- Hayatı bir anlamlandırma çabası olarak değil, bir çığlık gibi yaşa.
- Aldanma. Bir şey gerçekte olamayacağı kadar iyi gösteriliyorsa, muhtemelen iyi değildir.
- Atak ve cesur ol. Bir gün geriye dönüp baktığında yaptıklarından çok, yapmadıkların için pişmanlık duyacaksın.
- Birisine seni seviyorum deme fırsatını asla kaçırma.
- Bir aşk ilişkisinin ardından “Hepsi benim hatamdı” diye açıkla.
- Kendini başkalarının değil kendi standartlarına göre ölçüp biç.
- İnsanların sana ihtiyaçları olduğu zaman, yanlarında ol.
- Yanılma olasılığın olsa bile kararlı davran.
- Büyük olduğunu düşündüğün bir fikirden seni vazgeçirmelerine izin verme.
- Hazırlıklı ol. Arada sırada kaybedebilirsin de.
- Çocuklarını özgüvene sahip olacak biçimde yetiştir. Başarılarını garantilemek için yapabileceğin en iyi şey budur.
- Mutluluğun mala mülke, iktidara ya da prestije değil, sevgi ve saygıya dayalı insan ilişkilerine bağlı olduğunu unutma.
- Sevdiğin birine, eksik yanlarını ima edecek bir armağanı asla verme.
- Dikkatini, işini büyütmeye değil, daha iyi yapmaya ver.
- Ölmeden önce denemek istediğin 25 şeyin listesini çıkar, cüzdanında taşı ve sık sık göz at.
- Kendi dininden başka üç din hakkında da bilgin olsun.
- Telefonunu coşkulu ve dinamik bir sesle aç.
- Başucunda kağıt kalem bulundur. Milyarlık fikirler bazen sabaha karşı üçte gelir.
- Sevgiline önce çiçeği yolla, nedenini sonra bul.
- Zamanı ve sözleri dikkatsizce kullanma. İkisi de geri alınamaz.
- Daha sonra ne olacağını düşünerek o anın sihrini bozma.
- Her büyük sorunun arkasında büyük fırsatlar gizlenmiş olabilir. Gözünü aç.
- Senden daha fazla ya da çok az parası olanlarla para konuşma.
- İnsanların hayalleriyle asla alay etme.
- Derin ve ihtiraslı sev. Kalbin kırılabilir ama hayatı dolu dolu yaşamanın tek yoludur.
- Borç para istemeye giderken çok paran varmış gibi giyin.
- İnsanları akrabalarına bakarak değerlendirme.
- Tanıştığın herkesin bir şeylerden korktuğunu, bir şeyleri sevdiğini ve bir şeyleri yitirmiş olduğunu unutma.
- Sana verilen bir sırra asla ihanet etme.
- Senin pes ettim dediğin anda bir başkasının aynı durum için aman allahım ne büyük fırsat dediğini unutma.
- Ailenin günde en az bir öğün hep birlikte masaya oturamayacak kadar meşgul olmasına izin verme.
- Kaybettiğin zaman, bundan aldığın dersi de kaybetme.
- Yemeğini didikleyen bir kadınla asla evlenme.
- Pasaklı bir insanı düzenli yapabilmek için yalnızca aşkının yeteceğini ümit etme.
- Yumurta çalanın tavuğu da çalacağını unutma.
- Seni heyecanlandıran iki şey arasında kaldığında da daima daha önce denemediğini seç.
- Hayat bazen sana sihirli bir an sunacaktır. Tadını çıkar.
- Müşterilerinden biraz daha iyi giyin ama asla patronun kadar iyi giyinme.
- Herkes bir doğum günü pastasını hak eder. Asla pastasız bir doğum günü kutlama.
- Sessizliğin bazen en iyi cevap olduğunu unutma.
- Mutluğun kendiliğinden gelen bir şey olduğunu düşünme. Mutluluk birfiil yaptıklarının sonucudur.
- Önce ateş edip sonra nişan almaya kalkma.
- Sürekli nişan alıp bir türlü ateş edemeyen birisi de olma.
- Fırsat kapını çaldığında yemeğe de kalması için ısrar et.
- İşlerini yaparken tırnaklarının içine kadar kirlenen insanlara özellikle daha saygılı ol.
- Nasıl söylediğinin ne söylediğin kadar önemli olduğunu unutma.
- Dostlukları, sağlığı ve iyi bir evliliği asla olağan sayma.
- Dua et. Onda sınırsız bir güç vardır.
- Yolculuk süresini daima on beş dakika fazla hesapla.
- Büyük aşkların ve büyük başarıların büyük riskler içerdiğini unutma.
- Kaybetmeye gücün yetmeyeceği şeyleri asla tehlikeye atma.
- Arada sırada kendine şu soruyu sor: Para düşünülmesi gereken bir konu olmasaydı şimdi ne yapıyor olmak isterdim.
- Kendini asla gerçek değerinin altında tutma.
- İçten döktüğün gözyaşlarından utanma.
- Çok öfkelendiğin zaman, ellerini sıkı sıkıya cebinde tut.
- Başarını, onu elde etmek için vazgeçtiklerinle ölç.
- Budalalığı kahramanlıkla karıştırma.
- İyi kalpliliği zayıflıkla karıştırma.
- Evinden uzaktayken gün batımlarında seni seven birilerini düşün.
- Kişiliğin senin kaderindir. Unutma.
- Küçük ve ucuz bir fotoğraf makinesi satın al. Gittiğin her yere yanında götür.
- Ne kadar beğenirsen beğen, kaba bir satıcıdan asla hiçbirşey satın alma.
- Tasa yastığı sertleştirir. Seni rahatsız eden bir şey varsa, gece yatmadan önce, ertesi gün sorunu çözmeye yardımcı olacak üç şeyi not et.
- Hayır demek istediğin zaman belirsizlik taşımayacak biçimde söyle.
- Hayat kısa. Diyet bisküviden daha çok kek ye.
- Karar vermekten çok toplantı yapan patrondan şüphelen.
- Bir odaya girer girmek aydınlatan bir insan ol.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Bu güne kadar o kadar çok karizma ile ilgili yazı okudum ki artık hangi kitapta kim ne yazmıştı inanın hatırlamıyorum. Ama bütün bu okuduklarımdan sonra kendi tarifimi ortaya koydum. Belki bu tarif de aynı cümleyle bir kitapta vardı. Belki de birkaç tariften sonra benim yarattığım bir cümle haline geldi. Valla hatırlamıyorum. Sadece inandığım bir tarif oldu bu. Diğerlerine yanlış demiyorum. Benim doğrum olarak kabul ettiğim tarif bu.

KARİZMA NEDİR? BEYNİN İÇİNDEKİ BİLGİLERİN VE KENDİNE GÜVEN HİSSİNİN BEDEN DİLİNE YANSIMASI.

En doğru tarif bu geldi bana. Neden mi? Anlatayım. Bir insanın marka giyinmesi, en pahalı mağazadan alışveriş yapması, 2 tane üniversite bitirmiş olması karizmatik olması için yeterli değil.

Şaşırdınız değil mi? Evet ben de gençliğimde bunun aksini düşünüyordum. Onun için gençliğimde marka giymek daha çok hoşuma giderdi. Yıllar sonra baktım ki, marka giydiğim zaman bile yaşamadığım olayları şimdi yaşıyorum. Şimdi marka merakım kalmadı. Önemli olanın marka değil giyimdeki uyum olduğunu gördüm. Sakın bu markalaşmaya karşı olduğum anlamına gelmesin. Markalaşmayı sadece kaliteli hizmet açısından alıyorum. Marka olan şirketler müşteriye daha saygılıdır, müşterinin hakları daima saklıdır. Kişiye göre değil,, tüm müşteriye aynı davranış biçimini uygulanır….vs. Ama marka olmanın bedeli de ağırdır bilirsiniz. Dolayısıyla çok emek verdiği ürünün fiyatı da pahalıdır. Çünkü satıştan sonra bile hizmet devam eder. Tamam bunların hepsi güzel, asla kötü demiyorum ama o kadar param olmazsa ne olacak. En az ile yetinerek yaşamak zorundayım. Gerektiği zaman pazardan bile alıveriş edilebilir ki ben çok ediyorum. Peki, güzel giyinmek fark edilmek için önemli değil mi yani?

Önemli olmaz mı hiç hem de çok önemli. E peki ne demek istiyorsun? Şunu demek istiyorum. Önemli olan ucuz ya da pahalı uyumu yakalamak. Buradaki en önemli vurgulamak istediğim renk uyumu. Bluzunuz çok pahalı bir marka olabilir. Etek ya da pantolon da çok pahalı ve çok kaliteli olabilir. Ama arada renk uyumu yoksa rezil bir kıyafet haline gelir. Ayrıca bütün bu giysiler içinde çok sade de olabilirsiniz. Ama tarzınızı oluşturmanız gerekli bence. Giydiğiniz giysinin içinde kendinizi çok rahat hissetmelisiniz. Ve mutlaka en basit bir eşofman bile giyseniz mutlaka boynunuza bir fular ya da bir kolye ya da başınıza bir bant gibi bir çarpıcılık yapın. Ama bunları yaparken renk uyumuna dikkat edin.

Yani ben bunları yapınca karizmatik olur muyum diyeceksiniz. Hayır öyle bir tane kolye ya da fular takmakla olunmuyor tabii. Ama en azından barajı aşarsınız. Gerisi nedir peki?

Gerisi, beynimizin içini doldurmamız gerekli. Yani kendine güven hissi önemli. Bilgi bunun çoğunu yapar. Ama ben şöyle bir insan tanıyorum; üniversite mezunu, 2 lisanı var. Ama ismini sor, zor söylüyor. Bu tıp doktorunun alanına giren bir konu. O alana girmek istemiyorum.

Eğer psikolojik bir hastalığımız yoksa giyimimizdeki hoşluğu yani uyumu yakalayabilirsek, beynimizin içini bize gerekli olan (en azından ilk etapta) bilgi ile doldurursak bu durum davranışlarımıza yansıyacaktır. İşte o zaman bizim için de çok karizmatik birisi diyebilirler. Çevremizde de dikkat çekebilirsiniz. En önemlisi fark edilmek. Sıradan olmamak gerekli. Hiç unutmam bir televizyon programında Sezen Aksu şöyle demişti “Anneannem rahmetli hep şunu söylerdi. Asla sıradan olmam. Herkesten bir farkım olmalı mutlaka. Ben de onun sözünü dinliyorum. Ben sıradan bir kadın değilim.” Ben de aynı şeyi düşünüyorum.

Dün yaşadığım bir olay karşısında şaşırdım kaldım. Dün teknolojik bir alışveriş yapmak için büyük bir mağazaya gittim. Bir adet yazıcı almak istedim. Ne istediğimi daha önce araştırmıştım. Gerek internetten gerekse bir gün önce aynı mağazaya giderek bütün ürünleri incelemiş kararımı vermiştim. Dün ne istediğimi bilerek mağazadan içeri girdim ve şu model yazıcıyı istiyorum dedim. Hemen çıkardılar. Kasaya gittim. Bana alışverişte yardım eden görevli ürünü paketledi kredi kartımı uzattım. Bu kadar çabuk alışveriş etmeme ya da bu kadar çabuk karar vermeme şaşırdığından olsa gerek sohbet etmeye başladı. Ben de izah etmek ya da sohbet ortamı açmak için şöyle dedim;

-Ne alacağıma karar vermek için dün buraya gelmiştim. Bütün ürünleri inceledim. Onun için bugün alışveriş kolay oldu.
-Biliyorum dedi
-Neyi biliyorsun dedim
-Dün buraya geldiniz, ürünleri incelediniz ve gittiniz. Sizi fark etmiştim.

İnanamadım. Çünkü ben oraya gitmeden önce internetten her türlü araştırmamı yapmış ve bu işleri iyi bilen dostlarımdan bilgileri almıştım zaten. Sadece ürünlere bakıp çıkmak yetmişti bana. Üstelik çok kalabalık alışveriş kitlesi olan bir mağazadır. Buna rağmen fark edilmek :) Bu tip olayları çok fazla yaşıyorum. Geçen hafta da arabamla ışıklarda durmuştum ki, yanımdaki arabadaki kadının telaş içinde camı açmakla uğraştığını gördüm. Camı açtı ve aynı anda yeşil ışık yandı ve arabalar harekete geçti. Kadın ve yanında da bir kadın daha bana seslendiler “Harikasınız, ışık saçıyorsunuz :)” Ve arabalar hızla hareket etti bir dakika sonra arabayı kaybettim.

Ben 20 yaşında 90-60-90 bir genç kız değilim. Bu sadece pozitif enerjinin dışa yansıması. Fark edilmek için özel bir çabam yok. Ama tarz oturmuş artık. Farklı bir tarz. Bir büyük holdingin en tepelerinde görevli bir arkadaşım var. Kendisi giyimine çok özen gösterir. Bazen bana şöyle der “Bu kıyafetin harika olmuş. Ama ben giyemem. Bana yakışmaz. Bu tarz meselesi. Senin, tarzına uygun.”

Demek ki bir tarzım var. İşte bu fark yaratan bir duruş biçimini de arkasından getiriyor. Biraz da söyleyecek sözün varsa kapıların önünde açılması çok kolay artık. Ama gerçek mücadele bundan sonra başlıyor çünkü buradan sonra kendini fikirlerin ile kabul ettirmen gerekli. Anadolu’da şöyle bir atasözü vardır; İnsanlar kıyafetleri ile ağırlanırlar, fikirleri ile uğurlanırlar.

Gördüğünüz gibi ilk barajı geçmek için dış görünüş çok önemli ama daha sonra yerini bilgiye bırakamıyorsa arkanızdan sadece şu söylenir; Süslü kokona :)

Ben sadece süslü kokona diye tanınmak istemiyorum. Kültürlü bir süslü kokona olabilirim. Buna itirazım yok :)

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Ben yaşlanmak istemiyorum. Peki benim elimde mi yaşlanmamak? Bu sorunun cevabını düşünüyorum ve evet diyorum. Şaşırmayın lütfen. Ruh yaşlanmayınca heyecan devam ediyor. Bedenimizin yaşlanmasına mani olamıyoruz ama ruhumuz bizim elimizde. Onu istediğiniz şekilde kullanma şansımız var.

Ben emekli olmuş biriyim. Çevremde emekli olmuş bir sürü kişi var. Onlarla sohbet ettiğimde her cümlenin başına şu kelimeleri ekliyorlar: “ARTIK” ve “BUNDAN SONRA” ve “AMA”…

“Artık onu yapamam”, “Bundan sonra ne olacak ki” “Ama ben yaşlandım artık”.

Bu kelimeler olumsuzluk ifade ettiğinden beynimiz bir müddet sonra bu ifadelere göre düşünmeye başlıyor. Yapmak istediğimiz her iş işin bu cümleleri düşününce vazgeçiyoruz.

Ben vazgeçmiyorum. İçimde o kadar büyük bir coşku var ki…mümkün olsa yeniden ilkokuldan başlayabilirim. Kendime uzun vadeli hedefler koyuyorum. Gençlerin yaptığı her şeyi yapmak için heyecan duyuyorum. Hiçbir zaman onlar genç ben bunu yapmamalıyım diye düşünmüyorum. Her şeyi kendime yakıştırıyorum. Ben bunu yapabilirim dediğim her şey. Kendimi bazen öyle kaptırıyorum ki aynı yaşta olduğum birilerinin; “Bundan sonra hayat benim için yavaş geçecek. Artık yaşlandım. Genç olsaydım yapardım.” gibi cümlelerini duyunca çok şaşırıyorum, acaba onlar mı doğru ben mi doğruyum diye. Acaba yaşlandım mı?

Hayır yaşlanmadım. Sadece olgunlaştım. Yani gözümdeki gözlükler artık çok daha uzakları ve net olarak gösteriyor. Her şeyi daha çabuk öğreniyorum. Öğrenmekten çok keyif alıyorum. Ve bir şeyi çok iyi biliyorum, HİÇ BİR ŞEYİ BİLMEDİĞİMİ.

Öğrenecek o kadar çok bilgi, yaşanacak o kadar çok güzellik varken neden yaşlanmayı düşünüp geri çekileyim ki.
Çok eski çağlarda insanlar 30-40 gibi yaşlarda ölürlermiş. Şimdi 70 yaşında biri öldüğü zaman çok yaşlı da değilmiş diyoruz. İnsanlık bir gün gelecek çok uzun yaşamanın yollarını bulacak. Bizim torunlarımız bizim için zavallılar çok genç yaşta ölmüşler diye düşünecekler :)

Zaten ben hakkım olan hayatı belki bilimsel nedenlerden dolayı yaşamadan öleceğim :) Bir de şimdi yaşlandım artık diye geri çekilirsem kendime haksızlık etmiş olurum. Bize sunulmuş harika bir fırsatı sonuna kadar değerlendirmek istiyorum. Bundan asla vazgeçmem. İşte bu yüzden başarı ve mutluluk da beni terk edemiyor. Çünkü her ikisi de güçlüleri seviyor.

Tarihte çok işler yapmış başarılı insanlara bakınca ne kadar haklı olduğumu düşünüyorum. Bir gazete Metin Ersin’in gönderdiği aşağıdaki yazıyı yayınlamıştı. Hemen kesip saklamıştım

“Kristof Kolomb, Amerika’yı keşfe çıktığı ilk yolculuğunda 50 yaşını çoktan aşmış durumdaydı.
Pasteur, kuduz aşısını bulduğunda 60 yaşındaydı.
Mimar Sinan, Süleymaniye Camisi’ni bitirdiğinde 70 yaşını geçmişti. Selimiye Camisi’ni tamamladığında ise 86 olmuştu.
Galileo, ayın günlük ve aylık çizimlerini yaparken 73 yaşındaydı.
Charlie Chaplin, 76 yaşında film yönetmenliği yaparak, hala işinin başındaydı.
Goethe, en büyük eseri Faust’u ölümünden bir yıl önce, yani 82 yaşında bitirmişti.
Nobel Ödüllü Alman doktor Albert Schweitzer, 88 yaşına rağmen Afrika hastanelerinde durmaksızın çalışarak ameliyat yapıyordu.
Ressam Titian, 99 yaşında hayata gözlerini yumdu. “Lepando Savaşı” adlı ünlü tablosunu ölümünden bir yıl önce tamamladı.
Dört defa İngiltere başbakanı seçilen Gladstone, son kez göreve geldiğinde yaşı 83’dü.
Gençlik hayatın belli bir çağı ile ilgili değildir. İnsan, kendine olan güveni derecesinde genç, şüphesi derecesinde yaşlıdır.
Cesareti derecesinde genç, korkuları derecesinde yaşlıdır.
Ümitleri derecesinde genç, ümitsizliği derecesinde yaşlıdır.
Hiç kimse fazla yaşamış olmakla ihtiyarlamaz.
İnsanları ihtiyarlatan, ideallerinin gömülmesidir.
Seneler cildi buruşturabilir, fakat heyecanların teslim edilmesi ruhu buruşturur.
İnsanlar yaşadıkça yaşlandıklarını sanırlar, halbuki yaşamadıkça yaşlanırlar.
İnsan ihtiyar olmaya karar verdiği gün ihtiyardır.
Güzelliği görme yeteneğini kaybetmeyen asla yaşlanmaz.
Yaşlanmak bir dağa tırmanmak gibidir. Çıktıkça yorgunluğunuz artar, nefesiniz daralır ama görüş alanınız genişler.
“Beynimiz yeni tecrübeler keşfettiği sürece insan genç sayılır.” William Gladstone”

Ben her sabah hayatı yeniden keşfetmek için heyecanla uyanıyorum ve uyandığımda hep şu cümleyi tekrarlıyorum;

“UNUTMA! BUGÜN GERİYE KALAN HAYATININ İLK GÜNÜ.” GEOETHE

Ben keşfe gidiyorum gelen var mı :)

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Etiketler: , ,

İşkolik misiniz yoksa evkolik misiniz? Hayır ikisini de istemiyorum. Bağımlı olmak çok kötü bir şey. Hayatım yoğun bir iş ortamında geçti. İş hayatımda hep elimi taşın altına koydum. Bazı şeyleri görmezden gelemedim. Hep insiyatif kullandım. Tabii ki bir yönetici olarak insiyatif kullanmanın artıları olduğu kadar eksileri de var. Bazen aldığın kararın sonucu iyi oluyor o zaman patron sesini çıkartmıyor. Ama ya bir de aldığın kararın sonucu yanlışsa vay haline. İşte o zaman yaptığın yanlışın bedeli ödetiliyor. Bu bütün iş dünyasında böyledir. Oysaki yanlış yapmayan insan bir şey yapmıyor demektir. Kişisel gelişim ile ilgili çok kitap okuduğum için ve çoğu da yabancı ülkelerin kitapları olduğundan Türkiye’deki bakış açısının dünya trendlerinden ne kadar uzak olduğunu fark edebiliyorum. Ben bu konuda kendimi şanslı hissediyorum. Çünkü çok iyi bir iş hayatım oldu.

Çalışma hayatının içinde oluşumuzun birkaç nedeni var;

1- Para kazanmak için
2- Kariyer yapmak için
3- Evde oturmamak için
4- Hobisi işi olduğu için keyif alanlar

Ben bu dört maddeyi sırasıyla yaşadım. Bir dönem şöyle diyordum; “Ben çalışma hayatını o kadar çok seviyorum ki, çok param olsa bile yine çalışırım.” Ama bu çalışma hayatı dediğim bu güne kadar olduğu gibi büyük bir şirketin içinde olmak. İşte bu bağımlılıktı aslında. Yani amaç sadece koruma altında olduğunu hissetmek. Bu da çok yanlış değil tabii. Çünkü birey olarak yaşamanın çok zor olduğu bir coğrafyada yaşıyoruz. Büyük bir kurumun içinde olmak insana güven veriyor.

İşten ayrılmak istemememin bir nedeni de ben evde ne yaparım. Yani nasıl vakit geçiririm. Yani korku. Kimden peki? Kendimden. Çünkü kendi kendine yetemeyince geriye sadece ev işi ve komşu gezmeleri kalıyor. Artık evde oturan kadınlar bile bundan şikayetçiler ve kendilerine bir sürü uğraşlar buldular son yıllarda. İşte hep korkudan çalışmak istermişim meğerse.

Ama öyle bir gün geldi ki amacım sadece o büyük kuruluşun içinde olmak değil yaptığım işi sevmek. Yani kendime aşırı güven duygusu. O işe sahip olmayı sadece üretmek için istemek. Böylece işkoliklik safhasını aşmış bulundum.. Yaptığın işe güvenmek ve sevmek. Yani yukarıdaki 4. maddeyi yaşıyorsunuz. Ben son yıllarda 4. maddeyi doya doya yaşadım.

Yaptığım işten keyif aldım. Çok mutlu oldum. Ama fark ettim ki artık büyük bir kuruluşun içinde olmayı güven duygusundan dolayı istemiyorum. Sadece yapmak istediğimi yapmak için bir zemin olarak görüyorum.Yapmak istediklerimi küçük bir oluşumun içinde de yapabilirim. Ya da tek başıma yaparım bir tek kişiye karşı sorumlu olmak yerine sorumlu olduğum kişi sayısı belki binlerce belki milyonlarca olabilir. İşte şu anda yaptığım iş gibi. Yazı yazıyorum. Yazarken her bir cümleme dikkat ediyorum. Çünkü her yazım için bir sürü mail alıyorum. İnsanları yanlış yönlendirmemek gibi bir sorumluluğum var.

İnanın ki çalışmak daha kolay. Önemli olan evdeyken üretken olmak. Çünkü kendini kandırmak çok kolay. Şöyle;
Nasıl olsa evdeyim ve ev işlerini yapmak zorundayım başka bir şey yapmak için zamanım da yok. Ben ne yapabilirim ki.” İşte bunu sakın söylemeyin. Hayatımızın en önemli işi nedir biliyor musunuz? Hayatın içindeki duruş biçimimize karar vermek. Yani misyonumuzun ne olduğuna karar vermek. Bu dünyaya neden gönderildiğimizi anlamak.

Ben inanıyorum ki bu evrende hiçbir şey tesadüf değil. Bu dünyada bulunuş nedenimi tesadüflere bağlamak istemiyorum. Görevlerimin bilincindeyim.

Siz de sakın ben ne yapabilirim diye düşünmeyin. Önce kendinizi keşfedin sonra keşiflerinizi insanlarla paylaşın. Eğer çalışıp para kazanmak gibi bir göreviniz yoksa evde olmanın nimetlerini kutlanın. Çok şanslı olduğunuzu unutmayın.

Çünkü yapılacak çok şey var…..

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Geçenlerde bir televizyon programında yazar Selim İleri böyle dedi. Evet bu uzun süredir üzerinde düşündüğüm bir konuydu.

Yalnız olmak nedir sizce? Yalnızlık bir çok insanı korkutur. Yalnız kalmaktan korkan yığınla insan vardır. Yalnızlığın boyutları farklıdır. Kimi yalnız başına arka yatak odasına bile gidemez. Kimi bir evde yalnız kalamaz. Kimi çevresinde insanlar olmadan yaşayamaz. Kimi tek başına okyanusu geçmeye kalkar. Şu anda elimde 1 Nisan 2006 Hürriyet gazetesinin ilavesi var. Şöyle bir haber var:

“Atlantik’in ortasında yapayalnız bir Türk Okyanus aşmak denizle ilgilenen herkesin düşüdür. Kürekle, tek başına okyanusu aşmayı düşleyen azdır, bunu gerçekleştirmek için yola çıkan ise parmakla gösterilir. İşte, Erden Eruç o mangal yürekli insanlardan biri. Eruç şu anda Atlantik Okyanusunun tam ortasında kürek çekiyor.”

Düşünebiliyor musunuz Okyanus’un ortasında tek başına. Havanın sürekli aydınlık ve denizin çarşaf gibi olduğunu hayal etmeyelim. Bütün bunların aksi olduğu andaki yalnızlık ve çaresizliği düşünelim. Bu nasıl bir kendine güvendir.

Gerçek yalnızlık nedir?

Benim için bir evde tek başına yaşamak yalnızlık değildir. Eğer dostların bir telefon kadar yakınsa. Eğer telefon edeceğin dostların varsa. Bu gece bir şeyler paylaşmak istiyorum dediğinde seninle olacak dostların varsa. Bu gece bir dostumun omzuna başımı koyup ağlamak istiyorum dediğinde bir omuz bulabiliyorsan. Bu gece canım eğlenmek istiyor dediğinde arkadaş bulabiliyorsan yalnız sayılmazsın.

Gerçek yalnızlık etrafında bunları söyleyebileceğin hiç kimsenin olmamasıdır. İşte o zaman üzülmek gereklidir. İşte o zaman kimse benimle birlikte olmak istemiyor, kimse varlığımın farkında bile değil diye üzülmek gerekir.

Hele kalabalıklar içinde kendini yalnız hissedenler. Ruhunu tatmin edecek bir başka ruh bulamayanlar. İnsan üzüntüsünü paylaşacak bir insana ne kadar ihtiyaç duyarsa sevincini de paylaşacak insan arar. Güzellikler de paylaşılmalıdır. Belki de üzüntünü paylaşacak insan bulmak daha kolaydır. Çünkü biz millet olarak dertlinin ve mazlumun yanındayızdır. Caddeye çık. Durakta otobüs beklerken yanındakine biraz gülümse ve yavaş yavaş sohbet etmeye başla. Derdini anlatmaya başla. İnanılmaz ilgiyle dinler. Görüyorsunuz televizyonlarda kim mağdursa halk onun tarafını tutar hemen. Çare bulur, bulmaz o ayrı bir olay ama en azından dinler ve vah vah diye yakınır. Oysa ki hayatınızda çok heyecanlı bir olay yaşadınız. İnanılmaz keyiflisiniz. Sizin heyecanınızı hissedecek ve sizi kıskanmadan gönlünce destekleyecek insan bulmak inanın ki daha zor. Anlatırsın anlatırsın sadece şöyle der;
“aaa ne güzel, senin adına çok sevindim.”

İşte çevrenizde sevinçlerinizi ve üzüntülerinizi anlatabileceğiniz ve sizi gerçekten anlayacak dostlarınız varsa yalnız değilsiniz.

Bence yalnızlıktan korkmamak gerekli. Yalnız insan daha cesur olmak zorundadır. Korkularıyla yüzleşmiş insandır. Daha üretkendir. Çok zamanı olduğundan kendiyle hesaplaşmayı daha rahat yapabilir. Kendinden kaçması zordur. Kendine daha çok zaman ayırır.Daha üretkendir. Yaratıcıdır. Hayal gücü çok kuvvetlidir.

Brown şöyle demiş; HAYAL GÜCÜNE SAHİP BİRİ, ASLA YALNIZ KALMAZ

Üretken, yaratıcı insan neşeli insandır. Hayat doludur. Böyle birinin etrafından insanlar ayrılmak istemez. Yalnız kalmaktan korkmak, kendinden korkmaktır. Yani kendine yetmemektir.

Çok yıllar önceydi bir erkek arkadaşımla sohbet ediyorduk. Evliliğinde mutsuz olduğunu söylemişti. Ben de doğal olarak ayrıl o zaman demiştim. Çok şaşırdığım bir cevap vermişti: “Ayrılamam çünkü ben asla yalnız yaşayamam. Ancak birini bulmalıyım ki o zaman ayrılabilirim.” Oysaki benim gözümde öylesine güçlü bir erkekti ki. Çok şaşırmıştım.

Bir sürü insanın hayatında hala yalnız kalmaktan korktuğu için devam eden birliktelikler var. Yani zorunlu birliktelikler. Alternatif olmadan düzenini bozamayanlar. Yani hep bir garanti altında yaşamak isteyenler. Aman düzen bozulmasın diye katlanılan gerçek yalnızlıklar. Yalnızlık insanın içindedir. İnsan yalnız kalmaktan korkmazsa yani yalnızlığı yaşadıysa birliktelikleri daha sağlıklı olur. Onunla birlikte oluşunun tek sebebi yalnızlık duygusu değildir. Seni sen olduğun için istiyordur. İşte menfaatsiz bir sevgi. Henrik İbsen bakın yalnızlığı nasıl tarif etmiş:

DÜNYANIN EN KUVVETLİ İNSANI, EN FAZLA YALNIZ KALABİLENİDİR.

Ayrıca yalnızlık güzeldir ve herkesin mutlaka yalnız yaşaması gerekli diye bir tezi savunuyorum sanılmasın. Hayatı paylaşmaktan yanayım. Ama sağlıklı ilişkiler kurabilmek için insanın yalnızlıktan korkmaması gerektiğine inanıyorum. İşte o zaman gerçek kişilikler ortaya çıkar ve birliktelikler daha mutlu devam eder.

Bunlar benim düşüncelerim. Peki sizin düşünceleriniz nasıl? Bana yazar mısınız? Meraktan ölüyorum..Lütfennnnnnnnnnnnnnnnnnnnnn yazın.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Evet mümkün. Ben başardım. Ben anneye aşırı bağlı bir kişiydim. Bu bağlılık öylesine bir durum ki, buna bağımlılık desek daha doğru olur. Bu bağımlılık hayatıma yön verme noktasında önüme çıkan bir engel oluyordu. Çünkü anneme olan saygım ve sevgimin boyutunu abarttığım için yeni çağı yaşayamıyordum. Annem ne derse o oluyordu. Bir gün geri baktığımda annem üzülmesin diye hiçbir şey yapmadığımı fark ettim. Yani boşa giden yıllar diyebiliriz. Oysaki benim yapmak istediklerim annemi rencide edecek ya da ona zarar verecek bir yaşam biçimi değildi ki. Sadece aramızdaki yaş farkından dolayı bakış açılarımız değişikti. Onu üzmeden hatta ona da bazı şeyleri anlatarak hayatta ataklar yapmam gerektiğini ifade etmeye başladım. Başardım. Evet başardım. Bunu başardıktan sonraki yıllarda Astrolog Oğuzhan Ceyhan ile tanıştım. Benim astrolojik haritama baktığında doğum tarihime göre yapılan bilimsel incelemede benim aşırı anneci olduğumu ve bunun hayatımı yaşamama engel olduğunu ifade etti. Çünkü sağlıklı karar alamıyordum. Her aldığım kararda anneme danışmadan yapamıyordum. Sonunda her zaman annemin dediği oluyordu. Oysa ben çok büyük bir şirkette çalışan, sürekli yurt dışı ile bağlantıları olan entelektüel çevresi olan bir gençtim. Sayın Oğuzhan Ceyhan’ın yaptığı açıklama artık doğru yolda olduğumu anlamama neden oldu. Artık kararlarımı kendim alıyordum. Sadece ben istediğim için yapıyorum bir çok şeyi. Yalnız bu aileyle ilişkinin koptuğu anlamına gelmiyor. Üstelik şimdi annemle ilişkim daha harika. Onu çok seviyorum. Hala ona tapıyorum ve bir çok konuda fikrini alıyorum ama kendi doğrularımı buldum. Kendi kararlarımı kendim veriyorum ve bedellerini de ödüyorum. Şöyle düşünüyorum annem bir önceki çağda kaldı. Ben ise teknolojiyi takip eden sürekli okuyan ve gezen biriyim. Tabii ki görüşlerimiz farklı olacak. Şu görüş dünyaya farklı bakmama da yaradı..

“DÜNKÜ GÜNEŞ İLE BUGÜN ÇAMAŞIR KURUMAZ.”

Nasıl? Harika değil mi? Kaderimizi değiştirmek elimizde ama önce kişiliğimizi değiştirmek zorundayız. Hayatımızdaki olumsuzlukları inanın biz yaratıyoruz çoğu kez. Etrafımızda yanlış insanlar olduğunda şöyle deriz: “Ay ben ne talihsiz biriyim, hep beni buluyor bu yanlış ilişkiler.”

Hayır o yanlış kişiler ve ilişkiler hep bizi bulmuyor. Biz onları buluyoruz. Kaderimizi kendimiz belirliyoruz. Sadece değişime cesaretimiz olmadığı için o yanlış kişilerin kaderimiz olduğunu söylemek daha kolay geliyor. Oysaki hayatımızı ya da kaderimizi değiştirmemek daha zor. Katlanılması gereken zorluklar…kabullenilmeyen hatalarla başa çıkmak.. Peki nasıl??????????

Sadece değişmeye karar vermek….inanın o kadar. Gerisi kendiliğinden olacak. İhtiyacınız olan her şey ayağınıza gelecek. Yeter ki görmeyi bilin ve farkında olun..

Sevgiler

Tülay Bilin

tulayb18@gmail.com

Çocukluğumdan beri duyduğum bir tanım var; Aptal sarışın!

Bu tanıma uyan bir kadın olmayı asla düşünmedim ve hayatım boyunda da olmama mücadelesi verdim. Tabii bu mücadeleyi o kadar abarttım ki; akıllı görünücem diye kadınlığımı unuttum. Öyle yıllar yaşadım ki çok süslü bir kadın olmak boş kafalı ile eş anlamlıydı. Ne kadar sade ne kadar erkeksi görünürsen o kadar akıllı göründüğün zannedilirdi. Bizim jenerasyondaki kadınlarla yaptığımız sohbetlerde erkeklere çok kızardık. Çünkü erkekler o APTAL SARIŞIN dediğimiz kadınların peşinden koşardı. Ve biz bunu hiç anlayamazdık. O erkekler ki eğitimli ve kariyer sahibi erkeklerdi. O dönemdeki erkekler akıllı kadından kaçarlardı. Biz de onları kendilerine güvenleri yok diye yorumlardık. Hep “ERKEKLER BİZİ KALDIRAMIYOR, BİZİ TAŞIYACAK ERKEK BULAMAMAKTAN” şikayet ederdik. Ve gerçek de böyleydi çoğu için.

Ama artık herşey değişti. Bütün erkekler akıllı kadın istiyor ve akıllı kadınlarla birlikte olmaktan korkmuyorlar. Neden mi dersiniz?

Çünkü biz kadınlar değiştik. Aptal sarışının, aptalını attık ama sarışın kısmını aldık. Üstüne aklımızı koyduk. Akıllı ve sarışın ile yeni bir kadın tipi yarattık. Yani artık kadınlar çok akıllı ama bunu göstericeğim diye çaba sarfetmek yerine sarışın kısmını kullanıyor. Sarışın kısmı demek bakımlı, şık, kadınsı…

Neden yıllarca akıllı görünmenin erkeksi görünmeyle eş değer olduğunu sandık? Bunu da çok düşündüm. Bunun altında yatan neden ise; “Hafif kadın” damgası yememek için. Yani ahlaki değerlerimiz. Eğer çok süslenirsem ya karşımdaki erkek beni her an her şeye müsait sanırsa korkusunu yaşadık. Ahlaki değerlerimiz tabii ki önemli. Ama eğer biraz kadınsı görününce, ben ahlaki değerlerimi kaybedebiliyorsam zaten o zaman kişiliğimde bir değişme oluyor demektir ki o da bir seçimdir. Benim ilkelerim var, ahlaki değerlerimin sınırlarını ben belirleyebilirim.

Kimsenin bizi hafif bir kadın olarak görmemesi için kendimizi kapatmak yerine bunu iletişim yoluyla anlatmalıyız.. Bakın biz kafası çalışan, okuyan, çevresinde neler olup bittiği ile ilgilenen, kariyer sahibi, toplumda her zaman söyleyecek sözü olan, kendine saygısı olan, çevresine saygısı olan, bir toplulukta gündemi değiştirecek ve idare edecek kadar bilgisine güvenen ve özgüveni olan biriysek neden kadınsı olmaktan korkalım ki. İşte erkeklerin de istediği bu zaten: Akıllı ve kadınsı.

Neden dış görünüş bu kadar önemli diyeceksiniz. Yıllardır kişisel gelişim için yaptığım araştırmalarda şöyle bir sonuç yakaladım. Bu sonuç tabii ki istatistiki bir takım araştırmaların sonuçları.

Karşındakini etkilemenin kriterleri:

%60 dış görünüş
%30 ses tonu
%10 kelimeler
Hatta pazarlama konusunda uzman bir arkadaşım şöyle diyor. “Bu kriterler pazarlama dünyasında daha farklı. Son trendlerde %80-90 gibi dış görünüş olarak kabul ediliyor.” Gördünüz mü. Dış görünüşümüz çok önemli. Peki ben bir kadınım. Bu konuda herhangi bir tıbbi sorunum da yok. O zaman neden erkeksi görüneyim ki.

Ses tonu da çok önemli. Ama bu asla hiçbir estetik cerrahinin değiştiremiyeceği bir olayımız. Buradaki olay sadece beynimizin içindeki bilgilerin kadınsı bir şekilde ifade edilişi. Zaten karizma da budur benim için. Bilgilerin beden diline hoş bir şekilde yansımasıdır bence karizma.

Peki dış görünüşümüzü çok iyi hale getirdik diyelim, ses tonumuzu da ayarladık. Eğer %10 dediğimiz bilgi yani kelimeler dağarcığımızda yoksa sadece dış görünüşün ömrü kısa oluyor. Onun için hem kadınsı ama da akıllı kadınlar artık kazanıyor.

Yalnız şunu ifade etmek istiyorum. Kadın ve erkek ilişkilerini anlatırken sadece aşk, evlilik gibi kavramlar için yazmıyorum. Arkadaş olarak erkeklerle aramızdaki münasebetler için de geçerli bunlar. Çünkü bu dünyada ne onlar bizsiz ne de biz onlarsız yapamayız. Doğanın kanunu bu….

Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

İnsan kaynakları
Size bugüne kadar aşktan bahsettim. Kişisel gelişim konularından bahsettim. Bu konuları bilimsel metotlarla anlatmak yerine yaşamın içindeki duygularımızla anlatmayı tercih ettim. Tecrübelerimi aktardım. 20 yıldır okumalarım ve aldığım eğitimlerimi size aktardım. Ama benim bir de mesleğim var. 20 yıl İnsan Kaynakları Müdürlüğü yaptım.

Düşündüm ki gençlerin iş hayatı hakkında bilmek istedikleri çok şey var. Biraz da bu konuda sizlere bildiklerimi aktarmak istiyorum. Yıllar boyunca çalıştığım şirketin eleman alımlarını ben yaptım. Vasıfsız elemanı da ben aldım, üst düzey çalışanları da ben aldım. Bu konuda çok tecrübem var.

İŞ GÖRÜŞMELERİNDE NELERE DİKKAT EDİLMELİ?

Prof.Dr.Albert Mehriban’ın iletişime dair yapmış olduğu araştırma sonuçları şöyledir;

BEDEN DİLİ %55
SES TONU %38
KELİMELER %7
Bunu neden yazdım biliyor musunuz? İş görüşmelerine giderken kıyafete çok özen gösterilmeli. Yani kapıdan içeriye girerken sizin için kararın çoğu verilmiş oluyor. Eğer o görev için beden diliniz iyi değilse o işi baştan kaybediyorsunuz. Çünkü kapıdan içeriye giriş çok önemlidir. Kendine güvenli bir duruş sizi ele verir. Hele bir de el sıkışınız. “Merhaba” deyişiniz.

Eğer el sıkışırken karşınızdaki kişinin ellerini parmaklarınızın ucu ile tutarsanız karşınızdakine güven vermezsiniz. Tokalaşırken karşınızdakinin elini avucunuzun içine alıp kavramalısınız. Ondan sonra kuvvetli bir sıkış gereklidir. Ama sakın karşı taraf şimdi elimi nasıl kurtaracağım diye endişelenmesin :) El sıkışmasını yaparken karşınızdakinin gözlerine bakıp “merhaba” demelisiniz.

İş görüşmelerine giderken erkeklerin mutlaka takım elbise ile gitmesi gereklidir. Kadınların ise ceketleri olmalıdır. Bu kıyafetlerin koyu renk olmasına özen gösterilmeli. Kot pantolon ile gidilen iş görüşmesi karar aşamasında yetkiliyi olumsuz etkiler. Saçların çok düzgün taranmış, traş olunmuş, bayanların biraz makyaj yapmalarında hiçbir mahsur yoktur.

Kapıdan içeriye girmeyi iyi bir şekilde geçtik diyelim. İkinci önemli sorun ses tonu. Yani kendinizi anlatış biçiminiz. Kendinizi anlatırken anlattıklarınıza inandığınız sesinizden belli olmalı. Bazen insan yapmayı çok istediği bir hedefini söylerken sesinin tonu ben bunu asla başaramam der gibi güvensizdir. Ses tonu insanı ele verir. Kendinizi ifade ederken karşınızdaki yetkilinin aklından şu cümleler geçmektedir: “Bu kişiyi hangi özelliğinden dolayı işe almalıyım?”

Yetkili bu sorunun cevabını aramaktadır. Şimdi sıra neler yaptığınıza geldi. Hangi okulu bitirdiniz? Yetkinlikleriniz nelerdir? Yabancı lisanınız var mı? Daha önceki iş hayatınızdaki tecrübeniz yeterli mi?

İş görüşmesinin tüm safhaları önemlidir. Ama inanın bazen yetkinlikleri iyi olduğu halde kendine güvensizliği ve dış görünüşündeki özensizliği yüzünden işe almamışımdır. Bazen de kişinin tecrübesi olmadığı halde beden dili ve kendini ifade ediş biçimi öylesine güven veriyor ki ben o kişiyi işe almışımdır. Çok da başarılı olmuştur.

İş görüşmelerinde kendine güven, lisan bilmek ve üniversite mezunu olmak kadar önemlidir. Başarılar diliyorum.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Size yazı yazarken bazen arşivimden faydalanıyorum. Anektotlar, fıkralar, kitaplar alıntılar ve atasözlerini kullanıyorum. Bazen de çevremden besleniyorum. Bunu neden yapıyorum? Çünkü hayat sadece okuyarak öğrenilmez. Yaşamak daha önemlidir. Ama o da tek başına yeterli değildir. Düşünün ki küçük bir çevrede yaşıyorsunuz. Ne göreceksiniz de öğreneceksiniz. Okumak yaşamayı destekleyen bir unsurdur…
Bu hafta size çevremde gördüğüm yani hayatın taa içinden bir olay anlatmak istiyorum. Zaten televizyon seyrederken gazete okurken insan davranışları konularını, nerde kişisel gelişim varsa bulup çıkarıyorum. Sonra da sizinle paylaşıyorum.

Anayasa Mahkemesinin AK partinin kapatılmadığını açıkladığı gündü. Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç kararı okudu. Sonra, haber spikeri yorumları anlatmaya başladı. Bir sürü milletvekili ile konuştu. Sıra vatandaşın yorumuna geldi. Sokak röportajları yapmak için muhabir almış mikrofonu eline çıkmış sokağa. Önüne gelene mikrofonu uzatıyor.

“AK parti kapatılmadı, ne diyorsunuz, memnun musunuz?” diye soruyor. Vatandaş kendi fikrini söylüyor. Kimi çok memnunum, kimisi memnun olmadım diyor. Çünkü herkesin bir fikri var. Özgür iradesi ile fikrini söylemesine kimse engel olamaz. Ama en sondaki röportaj beni şoke etti. Aslında bildiğim bir şeydi ama ne zamandır unutmuşum herhalde birden çok irkildim.

Muhabir, dükkanının önünde oturan bir esnafa mikrofonu uzattı. Tam köy kökenli bir karı koca kapının önünde oturuyor. Adama aynı soruyu sordu;
“AK kapatılmadı ne diyorsunuz?”

Adam fikrini söyledi. Sonra mikrofonu kadına uzattı. “Siz ne diyorsunuz?” dedi.

Kadın şöyle ifade etti;

“Benim fikrim yoktur, beyim ne diyorsa odur.” Kocası da bu durumu onayladı.

Birden bire gerçekler içinde kalmak insanı bazen üzüyor. Ülkemdeki kadınlar hala nerelerde. Bir konuda fikri olmadığı gibi varsa da söyleyemiyor. Ne acı değil mi?
Gençler size sesleniyorum. Toplumu ilgilendiren konularda bir fikriniz olsun. Bakın bilginiz olsun demiyorum. Olsa iyi olur tabii. Ama en azından fikriniz olursa iki laf söyleyebilir ya da karşı tarafın ne söylediğini anlayabilirsiniz. Lütfen çevrenizdeki kadınları yüreklendirin. En yakınınızdaki annenizden başlayın. Kız kardeşinize sorun “Bu konudaki fikrin nedir” deyin. Her konuda fikirlerini söylemesi için onu yüreklendirin. Özgür iradesini kullanmasını ona öğretin.

Bunu yapmak hepimizin görevi olmalı. Herkes elinden geldiğince çalışmalı diye düşünüyorum.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Başarılı olmamak için o kadar çok nedenimiz var ki. Sağlığım bozuk, maddi durumum iyi değil, büyük şehirde değilim ya da ben herkes kadar akıllı değilim. Çalışmamak için bir bahane buluruz. Zannetmeyin ki çok başarılı insanlar yetenekliler.

EDİSON diyor ki; Başarı, %1 yetenekse, %99 terdir. Onun için boşuna bahane bulmayalım. Şunu kabul edelim biraz tembeliz. 20 Ağustos 2008 Hürriyet Gazetesi 6. sayfasını imkansızı başaranlara ayırmış. Peki onlar nasıl başarmışlar. Üstelik de gerçekten bahaneleri varken. Ama onlar bahanelere sığınmamışlar.
Doğuştan görme engelli 19 yaşındaki Nefise Aktaş, ÖSS’de 329 puan alarak Yıldız Teknik Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Edebiyat Bölümünü kazanmış. Sınava çok çalışarak hazırlandığını anlatan Nefise Aktaş, ailesinin maddi durumunun da iyi olmadığını ifade etmiş.

Nefise Aktaş’ın bahanesi çok ama o yılmadan ilerleyerek başarıyı yakalamış.

Derya Yılmaz ile Şeyda Çizmeli, Erzurum’un Kırkgöze ve Aktoprak köylerinden üniversiteyi kazanan ilk kızlar olmuşlar.

Başarılı olmamak için onlarında nedenleri vardı. Kimse kazanamamış ben nasıl kazanabilirim diyebilirlerdi. Ama demediler.

Üçüncü örneğimize gelince; Hakkari’nin Yüksekova İlçesinde yaşayan ve çobanlık yapan 19 yaşındaki İrfan Tüfekçi ÖSS’de Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi İngilizce Tıp Bölümünü kazanmış. Yüksekova İlçesinde 12 kişilik ailenin çocuğu olan İrfan Tüfekçi, 5 yaşındayken elektrik çarpması sonucu sağ kolunu kaybetmiş. Ancak hayata sımsıkı sarılan Tüfekçi bir yandan eğitimini sürdürürken, boş zamanlarında da çobanlık yapmış.

Ne dersiniz İrfan Tüfekçi’nin maddi durumu çok mu iyi imiş? Hayır, maddi zorluklarla mücadele ederek başarıya ulaşmış.
Bazen sağlığımız yerinde ve maddi durumumuz da iyi olduğu halde bazı şeyleri hep erteleriz. Başarıya giden yolun adı; AZİM’dir.
Asla vazgeçmemek. Başarılı olanlar asla vazgeçmeyenlerdir. Darısı başımıza…

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Geçen haftaki yazımın içinde yazmamı istediğiniz konu hakkında bana mail atabilirsiniz diye yazmıştım. Bu hafta çok fazla mail geldi. İki kişinin mailindeki konu aynı olduğundan burada ikisine de cevap vermek istiyorum.

İkisinin de sorusu iş görüşmeleri ile ilgili. Sordukları sorularla ilgili araştırma yapmama gerek yok çünkü yıllarca insan kaynakları müdürlüğü yaptım. Onların dertlerini çok iyi biliyorum. Gençler üniversiteyi bitiriyor donanımlı bir şekilde iş aramaya başlıyorlar. Birçok yere başvuruda bulunuyorlar. Görüştükleri insan kaynakları müdürleri görüşmeden sonra “Biz sizi ararız” deyip uğurluyorlar.

Özellikle büyük işyerlerinde iş görüşmelerini işe alım müdürleri yapıyor. Psikolojik testler uyguluyorlar. Birkaç görüşme yapanlar bile var. Hatta bazen birkaç müdür birlikte görüşme bile yapıyorlar. Tabii bu tarz en sağlıklı olan şeklidir. Ama bazı iş yerlerinde bir kişi görüşüyor. Sözüm tüm insan kaynakları müdürlerini kapsamıyor. Ama bazen yanlış değerlendirme yaptıkları da oluyor.

İnsan kaynakları müdürü olmak için çok iyi eğitim almış olabilir ama hayat eğitimi olmayınca sonuçta işe başvuran zarar görüyor. İnsan kaynakları müdürü kişiye objektif bakamıyor. Hatta işe başvuran kişinin kendisinden daha eğitimli olması bile onu rahatsız ediyor. Ya da görüşmeye gelen kişinin iyi giyimli olması, kendine güveni olması işe alınmama sebebi olabiliyor. O iş yerinin kapasitesi iyi giyimli ve çok eğitimli bir elemanı kaldıramıyor. O iş yeri için fazla gelebiliyor.

Bazen de şöyle oluyor iş görüşmesi yaptığı elemanı insan kaynakları müdürü çok beğeniyor, ancak birlikte çalışacakları müdür elemanı beğenmiyor. Yukarıda saydığım nedenlerden dolayı elemanı işe almak istemiyor. Bunu itiraf etmek çok zor olduğu için “Biz sizi ararız” cümlesinin arkasına saklanıyor. Bütün bunların nedeni eğitimsizlikten kaynaklanıyor. Kendine güven eksikliğinden kaynaklanıyor.

Bunları rahatlıkla yazıyorum çünkü bu yazdıklarımın hepsini yaşadım. Ama genellemek istemiyorum. İş görüşmelerini süper değerlendirenler de var, değerlendiremeyenler de var. 6 aydır iş arayan bir arkadaşımın başından geçenleri dinlemek bile bu yazıyı yazmama yeter, kaldı ki ben de bütün bunları yaşadım. Bence iş görüşmelerinin sonunda kişinin neden işe alınmadığını açıkça ifade etmek gerekiyor. Çünkü gençler neden işe alınmadıklarını bilirlerse daha başarılı olurlar.

Bir arkadaşım bir gün telefon etti, “Tülay bir arkadaşımın kızını sana yollamak istiyorum. Eğer ona vereceğin bir iş olursa çok memnun olurum.” dedi. Genç kız geldi. Uzun uzun konuştuk ama işe almadım. Ertesi gün arkadaşım teşekkür etmek için aradı. Ben kusura bakma işe alamadım derken neden teşekkür ettiğini şöyle ifade etti;
“Tülay’cığım kızı işe almamışsın ama ona öyle bir kariyer hedefi çizmişsin ki, bana geldiğinde çok mutluydu. Artık ne yapacağımı biliyorum dedi. Onun için sana çok teşekkür ederim” dedi. Oysaki bu benim her zaman yaptığım bir işti. İşe almasam bile nedenlerini anlatıyordum.

Diğer bir okuyucum da 30 yaşında olduğu için iş bulamadığını ve buna çok üzüldüğünü yazmış. Bence 30 yaş iş hayatı için en güzel yaştır. Okuldan mezun olup ilk işe başlayan kişiye acemi gözüyle bakılır. Ama 30 yaşında tecrübe edinmenin ilk yıllarıdır. Sevgili okurum lütfen moralini bozma. Bazı talihsiz iş görüşmeleri yaşamış olabilirsin. Yukarıda saydığım bazı nedenlerden dolayı belki söyleyememiş, yaşı bahane etmiş olabilir.

İnsan kaynakları müdürleri bana kızmasınlar lütfen. Her mesleğin içinde çok iyiler olduğu gibi henüz tecrübe edinememiş olanlar da var. Ben de insan kaynakları müdürlüğü yapmış biri olarak gençlere bazı tiyolar vermek istedim. Bunları yazmayı görev biliyorum.

Yazmamı istediğiniz konuları bana mail yolu ile bildirirseniz memnun olurum.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Burada size tarih dersi vermek istemiyorum. Ancak şu kadarını yazmak istiyorum ki Türklerin ilk yaşam biçiminin göçebe olduğunu hepimiz iyi biliriz. Yani kabileler tek tek yaşarlardı. Zaten ömürleri yollarda geçtiğinden hep yalnızdılar. Yüzyıllar geçtikçe toplu yaşamaya başladılar. Daha sonraki yıllarda şehirleşmeler oldu. Şehirlerde aynı binada oturmaya başladık. Birlikte yaşamanın koşulları belirmeye başladı. Birinin hakkına diğerinin saygı göstermesi yasalarla belirlendi. Özgürlükler belirlendi. Benim özgürlüğümün senin özgürlüğünün başladığı noktada bitmesi gerektiğini öğrendik. Birbirimizin yaşam biçimine saygı duymaya başladık. Bu saygının içinde geleneklerimize saygı da vardı. En önemlisi kendimize saygı duymamızı öğrendik. Bunları büyüklerimizden daha sonra yasaların yaptırım gücünden, kitaplardan ve görsel-yazılı basından öğrendik.

Bugün çevreme baktığım zaman bu öğrendiklerimizi unutmaya başladık. Birbirimize saygımız kalmadı. Hatta birbirimize tahammül bile edemiyoruz artık. Toplu yaşamanın getirdiği kuralları unuttuk. Herkes kendi kurallarını uygulamaya, üstelik bu kuralları başkalarına da kabul ettirmeye çalışıyor. Bu kabul ettirme, ikna gücüyle olmuyor. Hakaretler, küfürler ve üstelik kaba kuvvet ile oluyor. Kendini cümlelerle ifade edemeyenlerin ifade şekli kaba kuvvettir.

11 Mayıs 2008 tarihli Hürriyet Gazetesi’nde bir haber bu yazdıklarımın hepsine örnek teşkil ediyor. Keşke böyle bir örnek olmasaydı. İnsanlık adına utanıyorum. Ona da insan, bana da insan dendiği için insanlığımdan utanıyorum. Haberi mutlaka gazetede okumuşsunuzdur. Ben sadece hatırlatmak istiyorum. İlkel bir beyne sahip insan örneği. İşte haber;

“TAKSİM- Aksaray dolmuşuna bindikten sonra lahmacun yiyen 3 kişiyi kokudan rahatsız olunca uyaran 36 yaşındaki Demircan Üstünkokan, araçtan indirilerek dövüldükten sonra bıçaklanarak öldürüldü”

Derdini anlatamayan insan karşısındakine saldırır. Onun lisanı odur. Bu çağda bu normal mi? Bu ilk çağ insanı için doğru olabilir. Çünkü o zaman beden dili daha çok kullanılıyordu. Ancak bu yüzyılda karşındakini kelimelerle dövebilirsin kaba kuvvete ne gerek var. Ama ben her türlü dövmeye karşıyım.

İstanbul dünyanın en önemli metropolü. Yani toplu yaşamanın örnek olarak gösterilmesi gereken en iyi yer. Neden böyle olduk derseniz. Tek eksiğimiz var: EĞİTİM EKSİĞİ

Okul öğretimi yeterli değil. Zaten onun adı eğitim değil, öğretimdir. Öğretim gerekli ama yeterli değildir. Eğitim önce ailede başlar ve kişinin kendini yetiştirmesi ile olur. Çevresini gözlemlemesi ve bol bol okuması ile.

Yazılarımın takipçisi bir okuyucum böyle bir yazı yazmamı önerdi. Ben de toplum için önemli olduğunu düşündüğümden bu yazıyı yazdım. Sizlerin de önemsediği ya da bilgi almak istediğiniz bir konu olursa bana yazabilirsiniz. Eğer o konuda bilgim varsa yazarım. Bu beni de geliştirmiş olur. Yönlendirmenizden motive olurum. Mail adresime istediğiniz konunun başlığını biraz da detay yazarsanız çok sevinirim.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Son zamanlarda yazılarımı okuyanların sayılarının çok arttığını düşünüyorum. Bu bir tahmin değil. Gelen mailler bile beni bu düşünceye itiyor. İnanılmaz çok mail alıyorum. Daha çok gençlerden mail geliyor. Hepsinin ortak bir noktası var, hayattan pek keyif alamamak. Çünkü hayatlarına bir yön verememekten şikayetçiler.

Bazen hepimiz yaparız. Çok şikayet ederiz. Ama çarenin bizde olduğunu bir türlü anlayamayız. Hep bahaneler buluruz. Hep başarısız olmamızın nedenleri var. Hep “AMA” larımız vardır. Oysaki çoğu kez çare biziz. Bunu size bir fıkra ile anlatmak istiyorum:

Tarlada çalışan 3 kişi öğle tatilinde yemeklerini birlikte yerlermiş. Eşlerinin hazırladığı yemekleri açarlarmış. 2 tane işçi torbalarını açtıkları zaman eşlerinin ne hazırladığını hayretle görür şöyle derlermiş;
- Aaa bugün eşim bana makarna koymuş.
- Aaa bugün eşim bana köfte koymuş vs.
Üçüncü işçi olan Temel de her gün torbasını açar dert yanarmış;
- Aaa eşim bugün yine bana peynirli sandviç koymuş.
Diğer iki arkadaşı Temel’in haline çok üzülürlermiş. Bir gün demişler ki;
- Temel, neden eşine söylemiyorsun ki, sana peynirli sandviç koymasın?
- Benim eşim yok ki, bu sandviçi her gün ben hazırlıyorum demiş.

Bu fıkrada olduğu gibi şikayet ettiğimiz koşulları biz hazırlıyoruz. Ya da çare bizim elimizde olduğu halde bir şey yapmıyor ama sürekli şikayet ediyoruz. Bunu zaman zaman hepimiz yapıyoruz. Çünkü şikayet etmek daha kolayımıza gidiyor.
Sevgiler
Tülay Bilin

tulayb18@gmail.com

Bu hafta gelen maillere genel bir cevap vermek istiyorum. Gençlerin ortak özelliklerinin bir tanesi, özgüven eksikliği. İkincisi de çevresindekilere “HAYIR” diyememe. Kızların yanında aşırı utangaç durmak gibi nedenler. Bu hafta gelen maillerin çoğu bu konu ile ilgiliydi. Onlara cevap verdim ama genel olarak tekrar yazarsam başkaları da faydalanır diye düşündüm.

Bugüne kadar okuduklarımdan çıkarttığım sonuca göre 3 tip insan vardır.

1-Bilmediklerini bilmeyenler;
Bu tip kişiler sadece bedensel yaşamlarını sürdürürler. Başımızın üstünde taşıdığımız o et parçasının bir çok becerisi olduğunu farkında olmayanlar. Sadece nefes alıp, yer, içer böylece ölmeden yaşarlar. Hiçbir şey bilmezler ama bunun farkında bile değillerdir. Ayrıca öğrenmek de istemezler. Leo Da Vinci bu kişiler için şöyle diyor; “Temel bedensel ihtiyaçlarını görmek için yaşayanlar.” Pascal ise; “Hiçbir şey bilmeyen cahiller” diyor.

2-Bilen ama uygulamayanlar;
Bu kişiler birçok konuda fikir sahibidir. Hatta okumayı bile severler. Ama okuduklarını hayatlarına geçirmedikleri için bilgiyi sadece süs gibi kullanırlar. Konfüçyüs’ün şu sözünü ilk okuduğumda ben bunun neresindeyim diye günlerce kendimi sorgulamıştım.

“ÖĞRENDİKLERİNİ İÇSELLEŞTİR, İÇSELLEŞTİRDİKLERİNİ ÖĞRET”
Bilgiler beynimize girer, orda harmanlanır ve çıkar. Eğer bilgileri harmanlamadan çıkarırsak kitap gibi konuşuruz. Bilgiler bize ait değildir. Eğer harmanladıktan sonra başkalarına aktarmazsak çatlarız.

3-Yeterli bilgiye sahip ve uygulayan dahiler;
Onlar bildiklerinin farkındadırlar. Okuduklarını hayatlarına geçirirler. Günden güne gelişirler. Bir gün önceyi beğenmezler. Hep ileri, hep ileri giderler. Onlar için öğrenme hayatlarının olmazsa olmazıdır. Okumadıkları gün yaşamadıklarını düşünürler.

Bu konuda Konfüçyüs’de çok düşünmüş ve düşüncelerini şöyle açıklamış;
Bildiğini bilenin, arkasından gidiniz
Bildiğini bilmeyeni, uyandırınız
Bilmediğini bilene öğretiniz
Bilmediğini bilmeyenden kaçınız

Bu yazım ile vermek istediğim mesaj şu; özgüven eksikliği, çevresine “HAYIR” diyememenin nedeni bilgi eksikliğinden gelir. Bazen de bildiğini bilmeme, bazen de bildiğini uygulamama. Her şeyin başı okumak ve çevreyi gözlemlemektir. Sadece okumak yeterli olmaz. Hayat sadece okuyarak öğrenilmez. Öğrendiklerini hayata geçirip yaşamak gerekiyor. Bildiklerini insanlarla paylaşmalısın, ki bu öğrenmenin bir yoludur. Başkalarından da bilgi almalısın.
En güzel alışveriş bilgi alışverişidir.
Tülay Bilin
Sevgiler


tulayb18@gmail.com

Bu hafta bir arkadaşımdan güzel bir mail geldi. Harika bir filmin hikayesiydi. Ama hikayenin altında isim yazmıyordu. Kim kaleme almış bilmiyorum. Sizlere bu hikayeyi yazmadan önce internette bir araştırma yaptım ve buldum. Ahmet Altan Hürriyet Gazetesi’ndeki köşesinde yazmış. Frank Capra’nın “Bu muhteşem bir hayat” isimli filmi. Eski bir Amerikan filmi. Ahmet Altan filmi anlatmış ve sonra da kendi yorumunu yazmış. Ben yorum kısmını almadım. Sadece filmin hikayesini kendi yorumumla aktarmak istiyorum.

”Çocukluğundan beri bütün hayali dünyayı dolaşmaktı ama art arda gelen olaylar yüzünden kasabasını terk edememiş, sonunda babasının pek de parlak olmayan işini devralmak zorunda kalmıştı. Sevdiği bir karısı ve çocukları vardı. Ama işler iyi gitmiyordu. Borçlar birikmişti. Yaşadığı hayal kırıklığına bir de borçlar eklenince dayanacak gücü
kalmamıştı. Karlı bir gece arabasına binip, kasabanın biraz ötesinden akan nehrin kıyısındaki bara gidip iyice sarhoş olana kadar içtikten sonra kendini köprünün üzerinden atıvermişti.

Stewart sulara düşerken, karanlık göklerden gelen bir konuşma duyuldu. Tanrı, “ikinci sınıf meleklerden” birine görev veriyordu.

- Eğer bu ümitsiz adama yeniden yaşama isteği vermeyi başarırsan, ben de sana çok istediğin o iki kanadı verir, seni birinci sınıf melek yaparım.

Ve, yeryüzüne tonton, yaşlı bir adam kılığında “başarısız” bir melek düşüyordu. O güne dek bir türlü verilen görevleri doğru dürüst yerine getiremediği için istediği kanatlara kavuşamayan, kederli bir melekti bu. Görevi ise çok zordu.

Tümüyle çaresiz, borçlar içinde yüzen, hayallerini kaybetmiş, istediklerinden hiçbirine kavuşamamış, dünyayı gezmek isterken önemsiz bir kasabaya sıkışıp kalmış bir adama hayatı yeniden sevdirecek, onu intihardan vazgeçirecekti.

Melek yeryüzüne indiğinde, bir polis Stewart’ı sulardan çıkarıyordu. Onu, kendini sulara atmadan önce son içkisini içtiği bara götürüyordu ama orası şimdi çok değişikti. Serserilerin toplandığı, pis bir batakhane olmuştu. Kimse Stewart’ı tanımıyordu. Stewart kasabaya dönüyordu ama orada da eski dostları onun kim olduğunu bilmeyen gözlerle ona bakıyorlardı. Kasaba bakımsızdı, çirkindi, karanlıktı. Eski bir okul arkadaşı arka sokaklarda fahişelik yapıyordu.
Karısı ise bir kütüphanede çalışan zavallı bir yaşlı kızdı. O sulara atlamadan önce ünlü bir adam olarak dünyayı dolaşan erkek kardeşinin ise bir kilisenin bahçesinde mezarı duruyordu. Stewart, suya düşmesiyle çıkması arasında geçen bu beş dakikada her şeyin nasıl bu kadar değişebilmiş olduğunu anlayamadan etrafına bakarken “ikinci sınıf melek” yanına yaklaşıyordu. Ona anlatmaya başlıyordu.

- Sen hayatına son vermek istedin ya, ben daha iyisini yaptım, sen hiç bu dünyaya gelmemiş gibi oldun… Sen olmamış olsaydın ne olacaktı, gör…
Kardeşim ne zaman öldü, diye soruyordu Stewart.
- Sen dokuz yaşındayken o kuyuya düşmüştü ve sen onu kurtarmıştın… Ama ben senin doğumunu iptal edince ve sen hiç doğmayınca onu kurtaracak kimse de olmadı… O çocukken öldü.
- Peki sınıf arkadaşım ne zaman fahişe oldu?
- Bir gün o çok parasız kalmıştı, para bulabileceği hiçbir yer yoktu ve sen ona borç vermiştin… Ama sen olmayınca o gece kendini sattı ve sonra fahişe olarak kaldı.
- Kasaba niye böyle bakımsız ve korkunç gözüküyor?
- Çünkü sen babanın yerini aldıktan sonra insanlardan para toplayıp kooperatifler kurmuştun, binalar yapmıştın, kasaba gelişmişti… Sen hiç olmadığın için o kooperatif kurulmadı, o binalar yapılmadı, kasaba bakımsız kaldı, o inşaatta çalışıp para kazanan birçok insan para kazanamayıp serseri oldu.

Bütün seyircilerle birlikte Stewart da, bir insanın farkına varmadan ne kadar çok başka insanın hayatına değdiğini, o hayatları varlığıyla değiştirdiğini, en sıradan insanın bile bu hayatta tahmin edemeyeceği ölçüde önemi olduğunu görüyordu.

Stewart, o yaşlı ve tonton “ikinci sınıf” melek sayesinde bu gerçeği görünce intihar etmekten vazgeçiyordu. Kendisine o kadar manasız ve değersiz gözüken hayatının aslında birçok insan için ne kadar değerli olduğunu kavrıyordu. O intihar etmekten vazgeçince yeniden her şey eskisine dönüyordu. “Bu muhteşem bir hayat” isimli film, mutlu sonla biterken de gökyüzünde bir “çın” sesi duyuluyordu. Tonton meleğe, Tanrı çok arzuladığı kanatlarını veriyordu. “

Hepimiz bazen işe yaramadığımızı, bu dünyaya neden geldiğimizi düşünürüz. Zor anlar yaşarız. Hayat çok manasız gelir. Oysaki filmde olduğu gibi geri dönüp hayatımıza bir baksak, biz olmasak birçok şey şimdi olduğundan farklı olabilirdi. Birçok insanın hayatının değişmesine vesile olmuş olabiliriz. Tanrı hepimize bir görev vermiştir. Hayatta olmamızın bir anlamı vardır. Üstelik daha bitmemiş görevlerimiz olabilir. Son nefesimize kadar da hayatta görevlerimiz olduğunu unutmamalıyız. Bu hayatı sadece kendimiz için yaşamak bazen tatsız olabilir ama yaşamımızın anlamını bulursak hayat yaşamaya değer.
Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

“Bir kurbağa sürüsü ormanda ilerlerken, içlerinden ikisi bir çukura düşmüş. Diğer bütün kurbağalar çukurun etrafında toplanıp, çaresiz bir şekilde bakıyorlarmış.
Çukur bir hayli derin olduğundan düşen arkadaşlarının zıplayıp dışarı çıkması mümkün gözükmüyormuş.

Yukarıdaki kurbağalar, boşuna çabalamamalarını söylemişler arkadaşlarına;

-Çukur çok derin. Dışarı çıkmanız imkansız!

Ancak, çukura düşen kurbağalar onların söylediklerine aldırmayıp çukurdan çıkmak için mücadeleye devam etmişler. Yukarıdakiler ise hala boşuna çırpınıp durmamalarını, ölümün onlar için kurtuluş olduğunu söylüyorlarmış. Sonunda kurbağalardan birisi söylenenlerden etkilenmiş ve mücadeleyi bırakmış. Diğeri ise, çabalamaya devam etmiş. Yukarıdakiler de çırpınıp durarak daha çok acı çektiğini söylemeyi sürdürmüşler.

Ne var ki, çukurdaki kurbağa onlara hiç aldırmadan son bir hamle daha yapmış, bu kez daha yükseğe sıçramayı başarmış ve çukurdan çıkmış.
O kurbağa arkadaşlarının ümit kırıcı sözlerine hiç kulak asmamıştı…
Çünkü doğuştan sağırdı!”

Yeni bir işe başlamak istediğimizde çevremizde bazı kişiler hemen “yapamazsın, sakın başlama” derler. Eğer ortaya gerçekçi nedenler koyup da hayır diyorlarsa, o da bir görüştür saygı duyarım. Ama sadece kendi cesaretsizliğini sende görmek istiyorsa aman bu kişilere kulak asmayın. Kendinize inanın. İnanmak başarmanın yarısıdır.
Sevgiler
Tülay Bilin

tulayb18@gmail.com

Çocukluğumda bir insan 45 yaşına geldi mi, yaşlıydı benim için. Hatta ölebilirdi bile. Oysa şimdi bakıyorum, hayat 40’dan sonra başlıyor. Gençlik bir kavgayla geçiyor. Kavga derken hayat kavgasından bahsetmiyorum. Hayat kavgası var tabii, kimin yok ki. Benim kavga dediğim kişinin kendi ile olan kavgası. Kişiliğinin oturması için sorgulamalar. “Ben kimim?” sorusunun cevabını bulmak için geçen uzun yıllar. Evlilikler genellikle genç yaşlarda olduğundan iki kavga birbirine giriyor.

Oysaki gerçek ilişki insanın kendiyle olan kavgasının bitiminden sonra başlıyor. Kavga hiçbir zaman bitmez ama en azından ne istediğini bilmek çok önemli. Size internetten mail yoluyla gelen bir yazıyı yazmak istiyorum. Kadın cephesinden hayata bakan bir yazı. Bazı kadınlar 40’dan sonra böyle düşünüyor. Yazı şöyle;

“Bir konuşma sırasında adamın biri kadının birine sormuş;
- Nasıl bir erkek arıyorsun?
Kadın bir süre sessiz kaldıktan sonra adamın gözlerinin içine bakarak sormuş;
- Gerçekten bilmek istiyor musun?
Adam biraz isteksiz “Evet” demiş. Ve kadın başlamış anlatmaya…
- Bugün ve bu yaşta bir kadın olarak bir erkeğe onun benim için benim kendime yapabileceğimden fazla ne yapabileceğini soracak konumdayım. Kendi masraflarımı karşılayabiliyorum. Bir erkeğin ya da bir başka kadının yardımına gerek duymadan evimi idare ediyorum. Böyle olunca “Sen masaya ne koyuyorsun?” sorusunu sorma konumundayım.
Adam kadına bakmış. Paradan söz ettiğini düşünüyormuş. Kadın hemen bu düşünceyi düzeltmiş;
- Sözünü ettiğim para değil. Ondan öte bir şey istiyorum. Hayatın her alanında mükemmeliyeti arayan bir erkeğe ihtiyacım var.
Adam arkasına yaslanıp kollarını kavuşturarak kadından biraz daha açıklama istemiş. Kadın başlamış anlatmaya;
- Kendini zihnen mükemmelleştirmeye çalışan birini istiyorum, çünkü sohbet ve zihnen uyarılma arıyorum. Basit bir adama ihtiyacım yok. Ruhen mükemmelleşmeye çalışan birini arıyorum, çünkü dengesiz bir birleşemeye ihtiyacım yok. İnananlarla inanmayanların bir araya gelmesi felakete yol açar. Bir kadın olarak yaşadıklarımı anlayacak kadar duyarlı, ayağımı sağlam basmamı sağlayacak kadar güçlü bir erkek arıyorum. Saygı duyabileceğim birini arıyorum. Ona boyun eğmem için onu saymam gerekir. Ben ona ne kadar dürüst ve açıksam, onun da bana dürüst ve açık olması gerekir. Kendi işini, hayatını yürütemeyen adama boyun eğemem. Boyun eğme konusunda bir sorunum yok. Yeter ki buna değer biri olsun. Tanrı kadını erkeğe eş ve yardımcı olarak yaratmış. Kendine yardım edemeyen adama ben yardım edemem.
Kadın aklından geçenleri böyle döküverdikten sonra adama bakmış. Adam yüzünde şaşkın bir ifadeyle otura kalmış;
- Çok fazla istiyorsun demiş.
-Değerim çok fazla..diye yanıtlamış kadın.”

Dünyanın her yerinde olgunlaşmış kadının istekleri aynı sanırım. Amerikalı Lynda Lemay’ın şarkısının sözlerinin bir kısmı şöyle;

50 yaşında bir adam arıyorum
Şimdi artık ne istediğini bilen..
50 yaşında bir adam arıyorum
Gerçeklerle yüzleşebilen
Yalan söylememe cesaretini edinmiş
Hislerinden kaçmamayı öğrenmiş..
50 yaşında bir adam arıyorum
Beni sukünetle seven ve
Beni sukünete davet eden
50 yaşında bir adam arıyorum.

Şunu ifade etmek isterim ki bunları isteyen kadın veya erkek olabilir. Örnek olacak olan, olgunlaşmış bir insandır.
Sevgiler
Tülay Bilin

tulayb18@gmail.com

Hayattaki en büyük zenginlik güven duyacağımız dostlarımız olması. Bence paradan daha önemli. Çünkü parayla her şeyi satın alabiliriz ama gerçek dost satın alamayız. Sizinle güven duymanın güzelliğini anlatan iki tane anektot paylaşmak istiyorum.

Bu yazı bana mail ile gelmişti. İşleyen sistemin tarih aralığını bilemiyorum ama hoş bir olay;

“İngiltere’de yargıçların maaşı yoktur. Onun yerine ihtiyaçları oldukça kullandıkları kredileri ve sınırsız çek defterleri vardır. İngiliz devleti hakimlerine o kadar güveniyordu yani. Bir gün hakimin biri bir bankaya gidip 1.000.000 poundluk bir çek bozdurmak istediğini söylemiş. Tabii ortalık birbirine girmiş. Banka yöneticileri en üst makamlardan onay almadan bu kadar parayı veremeyeceklerini söyleyip hemen İçişleri Bakanlığı, Adalet Bakanlığı ve Başbakanlık gibi yerlere telefon etmişler. Ancak aradıkları her yerden gelen cevap aynıymış: ÖDEYİN.

Gel gelelim bankada o kadar nakit yokmuş. Hakimden ertesi gün gelmesi rica edilmiş. Ertesi gün para bir bavul içinde hazırlanmış. Hakim gelip parayı almış. Aradan birkaç gün geçmiş. Hakim tekrar çıkagelmiş. Parayı bankaya geri vermek istiyormuş. Banka yönetimi hemen bakanlığı aramış. Derhal bakanlık müfettişleri devreye girmiş ve hakime hareketinin sebebi sorulmuş. Hakim; “Kraliçe’nin hükümeti bize gerçekten bu kadar güveniyor mu? Onu sınadım.” cevabını vermiş. Raporlar bakanlığa iletilmiş ve aynı gün hakim işinden azledilmiş. Adalet Bakanlığı hakime gönderdiği yazıda gerekçeyi şöyle açıklıyor: Kraliçe hükümetinin saygın bir hakimi, devletine güvenmiyor ve onu sınıyorsa, devlet ona asla güvenmez.”

Dostumuzdan böyle bir cevap alsak ne kadar mahcup oluruz değil mi? Gerçekten böyle bir dosta sahip olmak da harika bir duygu. Şimdi de başka bir güven duygusunu yaşayalım.

“Savaşın en kanlı günlerinden biriydi. Asker, en iyi arkadaşının az ilerde kanlar içinde yere düştüğünü gördü. İnsanın başını bir saniye bile siperin üzerinde tutamayacağı ateş yağmuru altındaydılar. Tam siperden dışarı doğru bir hamle yapacağı sırada, başka bir arkadaşı onu omzundan tutarak tekrar içeri çekti.
- Delirdin mi sen? Gitmeye değer mi? Baksana delik deşik olmuş. Büyük bir ihtimalle ölüştür. Artık onun için yapabileceğin bir şey yok. Boşuna kendi hayatını tehlikeye atma dedi.
Fakat asker onu dinlemedi ve kendisini siperden dışarıya attı. İnanılması güç bir mucize gerçekleşti. Asker, o korkunç ateş yağmuru altında arkadaşına ulaştı. Onu sırtına aldı ve koşa koşa geri döndü. Birlikte siperin içine yuvarlandılar. Fakat cesur asker yaralı arkadaşını kurtaramamıştı. Siperdeki diğer arkadaşı;
- Sana değmez demiştim. Hayatını boşu boşuna tehlikeye attın dedi.
- Değdi, dedi, gözleri dolarak, değdi…
- Nasıl değdi? Bu adam ölmüş görmüyor musun?
-Yine de değdi. Çünkü yanına ulaştığımda henüz sağdı. Onun son sözlerini duymak, dünyalara bedeldi benim için. Ve hıçkırarak arkadaşının son sözlerini tekrarladı;
-Geleceğini biliyordum….Geleceğini biliyordum…”

Çok şükür böyle dostlarım var. Darısı herkesin başına…..
Sevgiler
Tülay Bilin

tulayb18@gmail.com

İki tip insan olduğunu düşünüyorum. Birincisi bir şeyler yapmak için her şeyin dört dörtlük olmasını bekleyen grup. Bu gruptakiler bir iş yapmak için öncelikle kötü düşüncelerden arınmak, sağlıklı olmak, maddi sıkıntısı olmamak gibi şartlar öne sürer. Bunlar düzelmeden asla kendini bir işe veremez. Yaratıcı olmasından vazgeçtim kitap bile okuyamaz. Sürekli bir bahanesi vardır. Bu işler bitse yapacaktır ama şimdi bir türlü aklını veremiyordur.
Oysaki bir başka insan grubu daha vardır ki, her türlü zorluğa karşı inanılmaz yaratıcıdır. Topluma mal olmuş bu kişilerden örnekler vermek istiyorum.

Müjdat Gezen ne zaman televizyona çıksa spiker onu rahatlatmak için “Müjdat Bey merak etmeyin ambülans kapıda bekliyor. Rahat olun.” der. Kendisi de bu durumu açıklamaktan hiç çekinmez. Ruhi olarak evhamlı bir yapısı varmış. Korkuları çok fazla, hatta hayatının akışını etkileyecek boyutta. Düşünebiliyor musunuz bu kadar yoğun negatif duygular yaşayan birinin çok fazla yaratıcı olması. Müjdat Gezen, toplumda yaptığı iyi şeylerle isim yapmış saygın bir tiyatrocudur. Bir tiyatro okulu var. Bütün maddi imkanlarını bu okula koyarak öğrencilerin hiç ücret ödemeden okumalarını sağlıyor. Ayrıca tiyatrosu var. Ayrıca kitap yazıyor. Sağlıklı düşünemeyen birinin bunları yapması ne zor değil mi. Oysaki bütün zorluklar onun ruhunu besliyor olabilir.

21.10.2008 tarihinde televizyonda Saba Tümer’in konuğu Özgür Çevik’ti. Biliyorsunuz televizyondaki “Popstar” yarışmalarından birinde dereceye girmişti. Sonra “Yabancı Damat” adlı dizide çok başarılı oldu. Bu sene ise “Gece Sesleri” adlı dizi ile tekrar ekranlara döndü. İki dizi arasında da bir CD çıkartmış. Oyunculuk hayatına yeni atılmış biri için bunlar başarıdır. Üstelik felsefe mezunu. Saba Tümer’in yaptığı sohbette Özgür Çevik kendini şöyle ifade etti; “Çok fazla düşünüyorum, düşüncelerime mani olamadığım için çok yoruluyorum. Ölümü çok düşünürüm. Sevdiklerimi kaybetme korkusu yaşarım. Düşüncelerim hep negatif yöndedir. “ Sürekli negatif düşünceler üreten bir beynin başka yaratıcılıklara zaman bulacağını sanmıyor insan. Ama öyle değil. Bütün bu olumsuzluklar ruhunu besliyor. Hastalıklar ve beynin negatif duygu üretmesi yaratıcılığını arttırıyor.

Bir başka insan tanıdım. Çok ünlü bir astrolog olan Oğuzhan Ceyhan. Doğuştan taşıdığı bir hastalığı için çocukluk ve ergenlik döneminde tam 13 tane ameliyat geçirmiş. Hayatı hastanelerde geçmiş. “Bir yıl hastanede yattığımı bilirim” diyor. Böyle bir insanın okulunu bitirmiş olmasını bile bekleyemezsiniz. Okumamış olmasını mazur görürsünüz. Oysaki o üniversiteyi bitirmiş. Basketbol antrenörlüğü yapmış, birkaç tane futbol klübü kurmuş ve gençlere devretmiş. Yoğun çalışma hayatı olan biri. Hastalığı süresince kendisini okumaya vermiş. Hani o okurken doktorlar da onu ameliyat etmişler adeta. Bir insanda bu kadar bilgi birikimi nasıl olabilir. Ayaklı kütüphane gibi. İnanılmaz bir beyin yapısı var. Deha gibi. Astrolojiyi yemiş yutmuş. Sanki o icat etmiş gibi iyi biliyor. İnanılmaz güzel yorumlar yapıyor. Onunla konuşunca kendimi yetersiz hissettiğim bile oluyor.

Ne zaman sorunlarım olsa bu kişileri düşündüğüm an hemen motive oluyorum. Kendimi bırakmadan oturup yazıyorum veya okuyorum. Toplumumuzda bu kişiler gibi yaratıcı ve başarılı ne çok insan var.
Biz ne kadar sorunlarla boğuşursak boğuşalım dünya dönmeye devam ediyor. Onun için hayatı kaçırmamak gerektiğine inanıyorum.
Sevgiler
Tülay Bilin

tulayb18@gmail.com


Arşiv

Kategorilere Göre Yazılar

Takvim

Nisan 2014
Pts Sal Çar Per Cum Cts Paz
« Kas    
 123456
78910111213
14151617181920
21222324252627
282930  
Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 43 takipçiye katılın