Tülay Bilin-ce

Archive for the ‘Pozitif’ Category

Bu köşede yazı yazmaya başlayalı 2 seneyi geçti. Yazılarım hep Kişisel Gelişim başlığı altında oldu. Bu başlığın altında duygularımız, düşüncelerimiz ve davranış biçimlerimiz hakkında yazılar yazdım.

Çok kereler aşk ve sevgi üstene yazdım. Kendi aşklarımı yazdım. Eğrisiyle doğrusuyla aynen yazdım. Kaç kere aşık olduğumu anlattım size. Keyiflerimi yazdım. Üzüntülerimi yazdım. Kendimle hesaplaşmalarımı yazdım. Seyrettiğim filmlerdeki duygu ve düşünceleri yazdım. Okuduğum kitaplardaki insanları yazdım. Harika şiirler ve şarkı sözleri yazdım. Bazı yazarlardan alıntılar yaptım. Ünlülerin hayatlarından alıntılar yaptım.

Bu yazdıklarımdan çok etkilenenler oldu. Okuduklarından etkilenip harika mailler atanlar oldu. Sayende hayatımı değiştirdim diye yazanlar oldu. Hüzünlü gecelerinde yazılarıma rastlayıp ağlayarak bana gecenin 03.00’ünde mail atanlar oldu. Aşklarının bütün ayrıntılarını bana anlatanlar oldu. Şimdi ne yapmalıyım diye yardım isteyenler oldu. Özellikle 20’li yaşlardaki gençlerin flörtlerindeki zorluklardan bunalıp yardım isteyen mailleri oldu.

Kişisel Gelişimi size bilimsel olarak anlattığım yazılarım da oldu. Hatta bir bilim adamı bana attığı mailinde şöyle diyordu;
“Yazılarınıza makale diyorum çünkü yazdıklarınız bilimsel yazılar.” Bu ifade beni çok motive etmişti. Bir başka kişi ise mailinde şöyle diyordu; “Yazılarınızın tamamını bugün buldum. Hani insan harika bir pasta yerken hemen bitsin istemez ya. Yavaş yavaş yer ki tadına varmak için. Ben de yazılarınızın hepsini birden okuyup bitirmek istemiyorum. Yavaş yavaş içime sindire sindire okumak istiyorum. Keyifine vararak okuyacağım.”

Anadolu’nun en ücra köşelerinden mailler geldi. Bir gün yazınız gecikse telaşa düşüyorum diyenler oldu. Bu kadar mail gelince dostluklar olmaz mı? Tabii ki oldu. Hatta yüz yüze görüştüklerim bile oldu. Kıymetli dostlarım oldu. Hiç görüşmediğimiz halde sürekli mailleştiğimiz dostlarım oldu. Bu arada beni hiç görmedikleri halde ilanı aşk edip arkadaşlık teklif edenler de oldu 🙂

Her hafta bu köşede yazı yazmaktan çok memnunum. Eğer benden bir şeyler öğrendiyseniz, bilin ki ben de sizden çok şey öğrendim. Siz benim yazılarımdan keyif aldıysanız ben de sizin maillerinizden çok keyif aldım. Hayatın içinde birlikte adımlar attık.

Çoğu kez bir konu belirleyerek bilgisayarımın başına oturuyorum. Ama bilgisayarın başından kalktığımda bambaşka bir konu yazmış oluyorum. Bugün olduğu gibi. Bugün yazacak güzel bir konum vardı. Parmaklarımı bilgisayarın klevyesine koyduğumda bu yazı parmaklarımdan kendiliğinden döküldü. Demek ki bugün size duygularımı açmak istedim. Aklımdan ne geçiyorsa aynen yazmak istedim.

Her zaman şu yapılmalı, bu yapılmalı diye yazı yazmak istemiyorum. “meli” ve “malı” ekleri bazen insanı sıkıyor. Hayatın akışına kendini kaptırıp konuşmak dertleşmek istiyor insan. İşte öyle günlerden birini yaşıyorum bugün.

Keyfim yerinde. Neşem yerinde. Çok mutluyum. Sizin de çok mutlu olmanızı diliyorum.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Reklamlar

En büyük zevkim kitapçı dolaşmaktır. Saatlerce bakarım bakarım. Adeta kendimi kaybederim. Bütün kitapları almak gelir içimden. Eskiden kitapçıya gittim mi en az 10 tane kitap alırdım. Artık bir tane bir tane alıyorum. Sanki aldığım kitapları evimde hapsediyormuşum gibi bir his içine giriyorum. Çünkü kitap demek bilgi demek. Bilginin hapsolması hoşuma gitmiyor.

Eskiden bir arkadaşım bana bir kitap tavsiye ettiğinde asla onunkini almazdım. Mutlaka o kitaptan benim de bir tane olsun ve kütüphanemde dursun. Tabii bu davranış yıllar içinde çok büyük bir kütüphanem olmasına yol açtı. Artık kitaplar eve sığmaz oldu. Oysaki bilgi paylaşıldıkça büyüyen bir şeydir. Bu düşünceye inanıyordum ama kitaplarımdan bir türlü vazgeçemiyordum. Bir yıl önce bir gün kitaplarımla vedalaştım. Bütün kitapları kolilere koydum. Tam 20 koli oldu. Gazetede okumuştum Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği ile bir kargo şirketi anlaşmışlar. Kolileri evinizden gelip alıyorlar ve ihtiyacı olan okullara götürüyorlar. Bu işlemi hiçbir ücret almadan yapıyorlar. Ben Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneğinin çalışma şekline çok güveniyorum. Öğrencilere burs verme çalışmasında çok başarılı oldular. Binlerce öğrenciye burs verdiler. Hatta ben de 4 tane üniversite öğrencisine burs verdim. Üniversite 1’den aldım son sınıfa kadar devam ettim. Onun için kitaplarımı da onlara teslim ettim.

Kitaplar gidince kütüphane boşaldı. Şimdi yeniden dolmaya başladı. O kitapları fakir öğrencilerin okuyacağını bilmek beni çok rahatlattı. İnanılmaz mutluluk duyuyorum. Bundan sonra asla kitapları evimde tutmamaya herkesle paylaşmaya karar verdim. Çünkü; BİLGİ PAYLAŞILDIKÇA BÜYÜR

Günümüzde bu kadar çok kitapçının olmasının nedeni neden dersiniz? Çünkü milyonlarca insan bildiklerini yazarak çevreleriyle paylaşıyorlar. Kitabevleri de bu bilgilerin bizlere aktarılmasını sağlayan ticari yerler. Farkında mısınız artık insanlar bilgi satarak çok paralar kazanıyorlar. Eskiden bu kadar kitabevi mi vardı? Şimdi mağaza gezer gibi kitabevi geziyoruz. (Tabii ki büyük şehirlerde) Açılan her bir kitabevi bana inanılmaz mutluluk veriyor. Yani bilginin paylaşılması.

Benim burada yayınlanan yazılarımın da nedeni bilgi paylaşımı. Bütün bildiklerimi, kitaplardan okuduğum bilgilerin harmanını ve hayat tecrübemi sizlere aktarıyorum. Sizlerden gelen maillerden anlıyorum ki yazılarım çok beğeniliyor. Özellikle traj raporlarına baktığım zaman oldukça fazla okurum var.

Yazılarımı Maksimum.com sitesinde yazıyorum. Ama google girdiğim zaman görüyorum ki çok fazla site yazılarımı sitelerinde kullanıyorlar. Bunun benim için hiç mahsuru yok. Önemli olan bilginin çoğalarak daha çok insana ulaşması. Başka başka sitelerin yazılarımı kullanmasından çok memnunum. Ama iyi bir okuyucu bilginin kaynağını da bilmek ister. Maksimum.com sitesindeki yazılarımın altında mail adresim ve “Tülay Bilin kimdir?” diye bir bölüm var. Yazılarımı alan bazı siteler bu bölümü almıyorlar. Yazılarımın altına sadece Tülay Bilin diye yazmışlar. Oysaki sadece mail adresimi yazmaları bile yeterli. Önemli olan okuyucunun bana ulaşması ve akıllarına takılan soruları bana sormaları. Çünkü ben de gelen maillerden besleniyorum. Onların sorduğu bazı sorulardan yeni yazılar çıkarıyorum. Yazılarımı diğer internet siteleri kullanabilir ama lütfen altına mail adresimi yazmak koşuluyla. Ancak o zaman el el tutuşup büyük halkalar halinde yayılabiliriz.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Etiketler:

Öncelikle sizlerden özür diliyorum. Çünkü geçen hafta yazımı yazamadım. Bir sürü mail geldi. Merak etmişler. Tanımadığın kişiler tarafından merak edilmek nasıl bir şey diye soracaksınız. İnanın ben de kendime sordum. Sadece şunu söyleyebilirim ki harika bir duygu. Neden yazmadığıma gelince evimi taşıdım. Tabii ki bilgisayarın bağlanması uzun sürdü. ADLS bağlantısının uzun sürdüğünü sanmayın. Bir günde bağladılar. Eşyaların yerine yerleşmesi biraz uzun sürdü.

Taşınmanın en zor tarafı elektrik, su, telefon, doğalgaz ve ADLS bağlantılarının yapılması olarak düşünüyordum. Yanılmışım. Bu türlü işleri hep gözümüzde büyütürüz. Çünkü bu güne kadar alışmışız “bugün git, yarın gel” cümlesini duymaktan. Eskiden kuyruklara girersin, saatlerce beklersin, veznede para yatırma faslı sonra yine aynı kuyruklara girme faslı. Bütün işler bittikten sonra acaba ne zaman bağlanır diye sorarsın bir hafta içinde bağlanır derlerdi. Şimdi ise bekleme yok, kuyruk yok. Tek bir kağıt doldurup teslim ettim. Yarın bağlanacak dediklerinde inanamadım. Bütün işlemler çok kısa bir sürede bitince çok şaşırdım. Çok sevindim. Çok zor bir iş başarmanın sevincini yaşadım. Ülkem adına çok sevindim. Çok şükür birçok şey düzeldi diye. Bir gün bu sevinç ile yaşadım.

Ama ertesi gün bu sevinç yerini üzüntüye bıraktı. Bu kadar küçük şey için sevine sevine bu hale geldik zaten. Şükür etmek güzel bir şey. Ben de yemek yerken her zaman şükrederim. Ama her şeye şükrederek yerimizden kalkmadan yaşamak da iyi bir şey değil. Dünyanın bir yerinde insanlar Ay’a turistik gezi yapıyorlar ya da Ay’dan arsa almaya başladılar biz hala telefonu bağlatırken sıra beklemedik diye seviniyoruz. İşte bu sevinmelerimiz yüzünden yerimizden kalkıp bir şeyler yapma gereği duymadık. İleriye bakma gibi bir alışkanlığımız olmadı. Bize öğretilen tek şey senden aşağıdakilere bak ve şükür et. Peki şükür edelim de, atı alan Üsküdar’ı geçti. Biz neden yerimizde oturuyoruz.

Çünkü biz suçu başkasına atmaya bayılılız. Biz neden ilerleyemedik diye sorarsak herkes hükümetleri suçlu bulur. O hükümet bunu yapmadı, şu hükümet bunu yapmadı diye. Haklılar tamam. Peki bizim hiç mi suçumuz yok. Birey olarak suçlu değil miyiz? Bence en büyük suçlu biziz. Çünkü kişisel olarak kendimize saygımız olmadığından başkalarına da olamıyor. Kuyruklarda saygısızız. Benim işim olsun da gerisi önemli değil dedik. Hep bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın dedik. Birey olarak kendimizi eğitemedik. Çocuklarımıza bu saygıyı aşılayamadık.

Telefon elektrik işlerim çabuk oldu diye sevinemeyeceğim…üzgünüm…DAHA İYİSİNİ İSTİYORUM.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Geçen haftaki yazımı bitirirken bu hafta ne yazacağımı son satırlarda belirtmiştim. Size hatırlatma yapmak için geçen haftaki yazımın son paragraflarından başlamak istiyorum.

“Yeni gençlere bakıyorum daha yirmili yaşlarda çalıştığı büyük bir holdingden istifa edebiliyor. Kendilerine öylesine güvenleri var ki ben master yapmaya gidiyorum ya da yurt dışına gidiyorum diyebiliyor. Nasıl olsa masterını bitirdikten sonra daha kuvvetli geri geldiği zaman holdingin kendisini alacağını biliyor. Üç dört aylığına yurt dışına lisan öğrenmeye gidiyor ve istifa ediyor. İşini kaybetmeyi göze alıyor. Çünkü daha kuvvetli olarak geri geleceğini biliyor. Aslında vazgeçilmez olduğunu biliyor. Bu kendine güven nereden geliyor derseniz şöyle ifade edebilirim: BİLGİDEN.
Yıllarca İnsan Kaynakları Müdürlüğü yapmış biri olarak şunu da ifade etmek istiyorum üniversite mezunu olmak bu çağda gerekli ama yeterli değil. Bir iş yerinin sizi seçmesi için bir konuda daha çok bilgi sahibi olmanız gerekli.
Öyle iseniz iş bulmanız daha kolay, hatta siz seçim yaparsınız. Eğer üniversite mezunuyum, master yaptım ve lisanım da var ama iş bulamıyorum diyorsanız nedenlerini önümüzdeki hafta yazmaya devam edeceğim.”

İşte geçen haftaki yazımı böyle bitirmiştim. Ama bilgi kadar önemli olan başka unsurlar daha var. Beden dili ve dış görünüş bilgi kadar önemlidir. Bununla ilgili yazdığım bir başka yazımdan burada alıntı yapmak istiyorum:

İş görüşmelerine giderken kıyafete çok özen gösterilmeli. Yani kapıdan içeriye girerken sizin için kararın çoğu verişmiş oluyor. Eğer o görev için beden diliniz iyi değilse o işi baştan kaybediyorsunuz. Çünkü kapıdan içeriye giriş çok önemlidir. Kendine güvenli bir duruş sizi ele verir. Hele bir de el sıkışınız. “Merhaba” deyişiniz. Eğer el sıkışırken karşınızdaki kişinin ellerini parmaklarınızın ucu ile tutarsanız karşınızdakine güven vermezsiniz. Tokalaşırken karşınızdakinin elini avucunuzun içine alıp kavramalısınız. Ondan sonra kuvvetli bir sıkış gereklidir. Ama sakın karşı taraf şimdi elimi nasıl kurtaracağım diye endişelenmesin 🙂 El sıkışmasını yaparken karşınızdakinin gözlerine bakıp “Merhaba” demelisiniz.

İş görüşmelerine giderken erkeklerin mutlaka takım elbise ile gitmesi gereklidir. Kadınların ise ceketleri olmalıdır. Bu kıyafetlerin koyu renk olmasına özen gösterilmeli. Kot pantolon ile gidilen iş görüşmesi karar aşamasında yetkiliyi olumsuz etkiler. Saçların çok düzgün taranmış, traş olunmuş, bayanların biraz makyaj yapmalarında hiçbir mahsur yoktur.

Kapıdan içeriye girmeyi iyi bir şekilde geçtik diyelim. İkinci önemli sorun ses tonu. Yani kendinizi anlatış biçiminiz. Kendinizi anlatırken anlattıklarınıza inandığınız sesinizden belli olmalı. Bazen insan yapmayı çok istediği bir hedefini söylerken sesinin tonu ben bunu asla başaramam der gibi güvensizdir. Ses tonu insanı ele verir. Kendinizi ifade ederken karşınızdaki yetkilinin aklından şu cümleler geçmektedir, “Bu kişiyi hangi özelliğinden dolayı işe almalıyım?”

Yetkili bu sorunun cevabını aramaktadır. Şimdi sıra neler yaptığınıza geldi. Hangi okulu bitirdiniz? Yetkinliklerinizi nelerdir? Yabancı lisanınız var mı? Daha önceki iş hayatınızdaki tecrübeniz yeterli mi? İş görüşmesinin tüm safhaları önemlidir. Ama inanın bazen yetkinlikleri iyi olduğu halde kendine güvensizliği ve dış görünüşündeki özensizliği yüzünden işe almamışımdır. Bazen de kişinin tecrübesi olmadığı halde, beden dili ve kendini ifade ediş biçimi, öylesine güven veriyor ki ben o kişiyi işe almışımdır. Çok da başarılı olmuştur.

İş görüşmelerinde kendine güven, lisan bilmek ve üniversite mezunu olmak kadar önemlidir.
Başarılar diliyorum.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Bu köşede 2,5 senedir her hafta yazı yazıyorum. Çoğunuzu tanıyorum. Yüzlerce kişi bana mail ile ulaşıyor. Sorunlarını yazıyor. Hepsine cevap veriyorum. Benim alanıma giren ve bildiğim konularda yardımcı olmaya çalışıyorum. Bilmediğim konularda ahkam kesmeyi hiç sevmem. Uzmanlık dalımın içine giriyorsa çareler üretmeye çalışıyorum.

“Sen bize yol gösteriyorsun da senin hiç mi problemin yok?” diyeceksiniz. Olmaz mı hiç. Sadece dün olanlardan bir kesit yazmak istiyorum. Benim annem son 5 yıldır yatalak. Bir sürü sağlık sorunundan dolayı kendi başına işlerini göremiyor. Nefes alamıyor. Sürekli oksijen makinası ile yaşıyor. Ve çok sevdiği bir kardeşi var. Annem 79, kardeşi yani teyzem 76 yaşında. Dün teyzem kardeşini (annemi) görmeye geldi. Teyzem uzun yıllardır Yalova’da yaşadığından sık sık gelemediği için birbirlerini çok özlemişlerdi. Her şey güzel giderken teyzem annemin karşısında birden bire bayıldı. Annemin telaşı görülmeye değerdi. Perişan oldu kadın. Ayrıca teyzem de perişan oldu. Teyzemin tansiyonuna baktım ki çok düşmüş. Hemen bir bardak tuzlu ayranı zorla içirdim. Beş dakika sonra kendine geldi. Ama o telaşı yaşamak hepimizi çok üzdü. Bir yandan teyzeme üzüldüm bir yandan annem çok üzüldü diye üzüldüm. Sadece bu kadar mı? Hayır.

14 yıldır birlikte yaşadığım bir köpeğim var. Benim için evlat gibi. İki üç gündür kuyruğunun altına gelen yeri yani poposunu sürekli yalıyor. Üstünde durmadım. Çünkü köpekler genellikle yalarlar. Kuyruğunu kaldırıp bir baktım ki koskoca bir et parçası iltihap içinde. Onu görünce sanki içimde bir şeyler koptu. Kaptığım gibi Dr. Kemal Bey’e götürdüm. Muayeneden sonra kuyruğunun altında nerdeyse yumruğum kadar bir kitle var dedi. Bir ihtimal enfeksiyon olabilir ama olmayabilir de dedi. Kuvvetli bir antibiyotik iğne yaptı. 4-5 gün sonra tekrar bakalım dedi. Enfeksiyon önemli değil çabuk geçer, ama ya o kitle geçmezse. O kitlenin oradan alınması mümkün değilmiş. Bakar mısınız yaşadığım üzüntüye. Ama şu anda ya o enfeksiyon değil de kitleyse diye düşünmüyorum. Şimdiden evham yapmıyorum. İyi olarak düşünüyorum. O mutlaka enfeksiyondur ve geçecektir. Ya geçmezse. Olabilir ama onu o zaman düşüneceğim. Şimdiden telaşa kapılmaya gerek yok. Eğer kitle varsa ve yapacak bir şey yoksa çok üzüleceğim. Hele ölürse perişan olurum. Ama şöyle bakıyorum. Onunla harika bir 14 yıl geçirdik. Bana çok büyük mutluluk verdi. Hayvan sevgisini onunla tattım. Doğanın kanunu bu değiştirme şansım yok. Demek ki kabullenmek zorundayım. Ona olan sevgimi diğer hayvanlara vererek yaşamıma devam edeceğim.

Dün bu kadar problem yaşadıktan sonra uzun süredir görüşmediğim bir arkadaşım aradı. Evlilik yıldönümlerini karı koca baş başa kutlamak için hafta sonu tatiline çıkmışlar. Akşam yemeği yerken bu mutluluklarını benimle paylaşmak için aramışlar. İşte hayatın içinde böyle de güzellikler de var. Hayatın içinde hem mutluluk hem de mutsuzluklar var. Yeter ki mutsuzluklara takılıp kalmayalım.

Bunu her zaman yazarım. Problemler hiç bitmez. Bitsin de mutlu olayım diye beklersek hiç mutlu olamadan ölür gideriz. Bir 18 yaşımı bitireyim, bir üniversiteyi bitireyim, bir evleneyim, bir evim olsun, bir arabam olsun, bir çocuğum olsun, bir çocuğumun evliliğini göreyim, bir emekli olayım, bir torunumu göreyim o zaman mutlu olacağım derken bir de bakarsın ki hayat bitmiş. Peki ne zaman mutlu olacağız?

Mutluluk hiçbir problemin olmadığı zaman duyulan his değildir. Hayat problemlerle doludur. Hayatımızı mutlu kılmak için elimizden geleni tabii yapmalıyız ama değiştirmek elimizden gelmiyorsa da hayata teslim olup kabullenmeliyiz. Erkek çocuk isterken kız çocuğumuzun olmasını değiştirme şansımız yok. Bizim elimizde olmayan bu yaşamı kabullenmek ve mutlu olmak zorundayız.

Her şeye rağmen çok mutluyum…..

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Günlerden bir gün, köylerden birinde, adamın birinin eşeği, kuyunun birine düşmüş. Niye düşer, nasıl düşer sormayın. Eşek bu, düşmüş işte.

Belki kör bir kuyuydu, ağzı tahtayla kapatılmıştı, belki üzerine de toprak dökülmüştü. Zamanla tahta çürüdü, zayıfladı, toprak da biten otları yemek isteyen eşeğin ağırlığını çekemedi ve güm.

Hayvancık saatlerce acı içinde kıvrandı, bağırdı kendi dilinde. Ayıptır söylemesi, anırdı yani. Sesini duyan sahibi gelip baktı ki vaziyet kötü. Zavallı eşeği kuyunun dibinde melül mahzun bakınıyor. Üstelik yaralanmış. Karşılaştığı bu durumda kendini eşeği kadar zavallı hisseden adamcağız köylüleri yardıma çağırdı. Ne yapsak, ne etsek, nasıl çıkarsak soruları havada kaldı. Sonunda karar verildi ki kurtarmak için çalışmaya değmez. Tek çare, kuyuyu toprakla örtmek.

Ellerine aldıkları küreklerle etraftan kuyunun içine toprak attılar. Zavallı hayvan, üzerine gelen toprakları, her seferinde silkinerek dibe döktü. Ayaklarının altına aldığı toprak sayesinde her an biraz daha yükseldi. Ve sonunda yukarıya kadar çıkmış oldu. Köylüler ağzı açık bakakaldı.

Hayat bazen çok acıdır, sanki bütün dünya üzerimize geliyor gibi hissederiz. Tutunduğumuz her dal kopar. Her şeyin aksi gittiğine inanırız. İşte kendimizi bıraktığımız o an, hayat üzerimizi adeta toprakla örter. Baş etmenin tek yolu, yakınıp sızlanmak değil, silkinmek ve kurtulmaktır. Aydınlığa doğru koşmaktır. Kör kuyuda olsak bile….

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Anı Yaşamak

Anı Yaşamak

Çoğu köşe yazarları yaparlar bunu. Ben de çok yaparım. Özellikle kişisel gelişim kitaplarında da vardır. “Ne var?” diye soracaksınız. Yazdığımız konu hakkında önemli birinin söylediği söz ile süsleriz yazımızı. Ben süslemekten ziyade çok inandığım bazı sözleri kullanırım. Çünkü o sözleri ilk okuduğumda hemen kağıda döker odamın bir duvarına asarım. Günlerce gelir gider okurum. O sözü içselleştiririm. Söyleyen de çok önemlidir. Sözü söyleyenin de içselleştirmesi gerekmektedir. Büyük düşünürler güzel sözler söylemişlerdir. Ancak o sözü söyleyebilmesi için üzerinde çok düşünmüştür ya da yaşamıştır. Benim için yaşanmışlık daha önemlidir.

Geçmiş ve gelecekte yaşamanın iyi bir şey olmadığını daha önce de ifade etmiştim. Önemli olan an’ı yaşamaktır. Yani günü yaşamak.

Size harika bir cümle yazacağım ama bu cümlenin içi boş değil. Yaşanmışlık var. Yani bedeli ağır ödenmiş. Tam 27 yıl bedel ödenmiş. Bilirsiniz siyahi lider Nelson Mandela 27 yıl hapiste kaldıktan sonra 1990 yılında serbest bırakılmış ve 1994 yılında Güney Afrika’nın ilk siyahi başkanı seçilmişti.

Siyahların özgürlük mücadelesinin en önemli isimlerinden Nelson Mandela’nın, 90’ıncı yaş günü kutlamaları Londra’da yapıldı.

4 Temmuz 2008 tarihli Hürriyet Gazetesindeki bir haberde harika bir paragraf yakaladım. Kanadalı motivasyon gurusu Mike Lipkin konuşmacı olduğu bir konferansta Nelson Mandela’nın organizasyonu ile ortak çalıştığını, ancak karşılığında para yerine Mandela’nın zamanını istediğini dile getirmiş. Dünyanın en iyi düşünce adamlarından biri olan Mandela’ya Lipkin şöyle sormuş, “Yıllarca acı çekmek nasıl bir şeydi?”, Mandela ise, “Ben acı çekmedim. Günü yaşamanın önemini ve yarını çok düşünmemek gerektiğini öğrendim” demiş.

Bu cümlenin içinde 27 yıllık acı bir tecrübe var, ki o buna acı bile demiyor. Böyle bir adamın sözü benim için çok önemlidir. Ben bu sözü kağıda yazar ve odamın duvarına asarım. O söze inanmak için benim de 27 yıl acı çekmem gerekmez diye düşünüyorum.

An’ı yaşamayı çok seviyorum.
Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com


Arşiv

Kategorilere Göre Yazılar

Son Yazılar

Takvim

Aralık 2018
P S Ç P C C P
« Kas    
 12
3456789
10111213141516
17181920212223
24252627282930
31  
Reklamlar