Tülay Bilin-ce

Archive for the ‘Saygı’ Category

Prof.Dr.Albert Mehriman’ın 1960’lı yıllarda iletişime dair yapmış olduğu araştırma sonuçları şöyledir;

BEDEN DİLİ %55
SES TONU %38
KELİMELER %7

1960’dan bugüne çok şey değişti diyeceksiniz, çok haklısın ama bir insanın dış görünüşüne bakması gerektiği değişmedi sanırım. Hatta pazarlama seminerlerinde BEDEN DİLİ’nin orantısının daha da yükseldiği ifade ediliyor.

Beden dili deyince bir insanın dış görünüşü ve kendini ifade ediş biçimi demek istiyorum. Düşünün ki size bir finans uzmanı geldi. Paranızı nasıl değerlendireceğiniz ile ilgili bilgiler veriyor ve sizi paranızı kendi çalıştığı finans kurumuna yatırmanız konusunda ikna etmeye çalışıyor. Buraya kadar iyi. Ama karşınızdaki kişinin üstünün başının hırpani olduğunu, dış görünüşünün çok kötü olduğunu düşünün. Demez misiniz, “Sen önce kendi durumunu düzelt sonra benimkini düzeltirsin”. Ya da bir diyetisyene gittiniz, zayıflamak istiyorsunuz. Aslında kendi kendinize de yapabilirsiniz ama motive olmak istiyorsunuz. Ayrıca bu işi bilimsel yapmak istiyorsunuz. Karşınızdaki diyetisyen sizden daha kilolu. Bu diyetisyenin sizi zayıflatacağına inancınız kalır mı? İşte beden dili deyince insanın dış görünüşüne gösterdiği özenden bahsediyorum.

Eğer dış görünüşünüze özen göstermeniz için bir nedeniniz yoksa kendimizi bırakmalı mıyız? Özellikle bunu kadınlar için yazıyorum. Bir iş kadını olmayabiliriz yine de kendimize çok iyi bakmalıyız. Temiz ve düzenli giyinmeliyiz. Saçımız her zaman bakımlı olmalı. Hiçbir nedenimiz olmasa bile bunlara dikkat etmeliyiz.

Bazen birlikte olduğumuz erkekler çok bakımlı ve akıllı olmamızı istemeyebilirler. Çünkü ilgi çekmemeliyiz. Sizin, onların önüne geçmenizi istemezler. Durum bir kuvvetler savaşı haline döner diye korkarlar. Zaten akıllı bir kadın da kendi aklını taşıyamayan bir erkekle birlikte olmak istemez. Hani diyorlarya “Beni taşıyamıyor. Ben, beni taşıyan bir erkek istiyorum.”

Akıllı, kültürlü ve bakımlı kadını taşıyan erkek olgundur. Bu olgunluk aklını iyi kullanmasından ileri gelir. Zaten aptal ve bakımsız kadınla birlikte asla olmaz. Bunu üstünlük savaşı haline getirmez. Eğer erkeğiniz sizin bakımlı olmanızı istemiyorsa onlara bir oyun oynayabilirsiniz 🙂

“Sokakta dolaşırken yanıma pasaklı, pejmürde görünüşlü, muhtemelen evsiz bir bayan yaklaştı ve akşam yemeği için birkaç lira vermemi istedi. Cüzdanımdan 10 lira çıkardım ve sordum;
– Eğer bu parayı sana verirsem, bununla akşam yemeği yerine bir şarap almaz mısın?
– Hayır, yıllar önce içkiyi bıraktım diye cevap verdi evsiz bayan.
– Bu parayla yiyecek almak yerine alışverişe gitmez misin diye sordum.
– Hayır, alışveriş için boş zamanım yok diye cevap verdi evsiz bayan.
– Bütün zamanımı hayatta kalmak için harcamalıyım.
– Bu parayı yiyecek almak yerine güzellik salonunda da mı harcamazsın diye sordum.
– Deli misin, 20 yıldır saçlarımı yaptırmıyorum.
– Pekala, sana bu parayı vermeyeceğim. Onun yerine seni, kocam ve benimle beraber akşam yemeğine restorana götüreceğim.
Evsiz bayan çok şaşırdı:
– Bunu yaptığın için kocan sana kızmayacak mı? Çok kirliyim ve muhtemelen iğrenç kokuyorum.
– Sorun değil. Önemli olan kocamın alışverişten, kuaförden ve şaraptan vazgeçen kadınların neye benzeyeceğini görmesi.”

Bu fıkrayı hoşluk olsun diye yazdım 🙂 Hiçbir erkek pis kokan bir kadından hoşlanmaz. Kendimize bakmak için çok paraya ihtiyacımız yok. Temiz ve bakımlı olmak yeterli. Akıllı olmak için de okumak, çevremizdeki olup biten hakkında fikir sahibi olmak yeterlidir. Her şeyin başı kendimize saygılı olmalıyız.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Biliyorsunuz İstanbul’un nerdeyse her köşe başında bir çiçekçi var. Hele Taksim meydanında hepsi bir arada duruyorlar. Harika görünüşleri var. Kadıköy yakasında da Bağdat Caddesi’nde hemen hemen her sokak başında bir çiçekçi var. Benim evimin önünde de o çiçekçilerden bir tane var. Bugün oturduğum bu eve 3 ay önce taşındım. Taşındığımdan bir hafta sonra çiçekçi ile ahbap olduk. Ben olmadım. O benimle oldu. Önünden her geçişimde sesleniyordu; “Ablaaaaaaaaaaa…nasılsın? Çiçek alsanaaaaaa.”

Kadına acıdığım için çiçek almaya başladım (zaten çiçekleri çok severim). Sonra havalar soğumaya başladı. Camdan bakıyorum soğukta tir tir titriyor. Üstüne başına bir şeyler verdim giysin diye. Ayrıca kendime çay yaparken fazla yapmaya başladım. Bir termosa koyup ona da çay götürmeye başladım. Derken bu çaylar periyodik hale geldi. Her sabah ve her akşam üstü çay götürmeye başladım. Bazen öğle yemeği veriyorum. Ya da çayın yanında neyim varsa paylaşıyorum. Çay ile peynir veya börek oluyor. Geçen hafta bana dedi ki;
“Ablaaa sende ne varsa bende de var.”
“O ne demek öyle” dedim.
“Sen ne yersen ben de aynısını yiyorum. Beni hiç eksik etmiyorsun. Ne yesen bana da veriyorsun.”
Gülüştük…..

Bu bayramı evde geçirdim. Çok misafirim olduğu için yoğun geçti. Camın önünde bir oturma grubum olduğundan çiçekçiyi görebiliyorum. Baktıkça hayretler içinde kaldım. Yoldan geçen kim varsa çiçekçinin boynuna sarıldı öptü ve bayramını kutladı. Ayrıca eline bir paket tutuşturdu. İnsanlar arabalarla geçerken durup durup çiçekçiye paket verdiler. Önce anlayamadım sonra çözdüm olayı. Kurban eti veriyorlarmış meğerse.

Herkes ona yardım ediyor. Karşımızdaki market bile akşamları biraz bozulmuş meyveleri kasayla veriyor. Kadın işini çok iyi biliyor. İnanılmaz bir halkla ilişkiler yapıyor. Yoldan ona selam vermeden geçen yok. Ama o da herkesin hatırını soruyor. Herkesin ismini biliyor. Çok fazla da satış yapıyor. Hiçbir çiçekçinin bu kadar satış yaptığını sanmıyorum. Bütün gün kafası kalabalık. Çiçek almadan kimse geçmiyor.

İnsanın işinde başarılı olması için mutlaka üniversite okuması, ayrıca iki de lisan bilmesi gerekmiyor. Tahmin ediyorum ki kadının okuma yazması bile yoktur. Ama işi götürüyor valla.

Bu kadar satış yapıyor ama bir evi bile yok. Çadırda yaşıyormuş. Hepimizin çevresinde bu türlü himayeye muhtaç insanlar var. Her birimiz birine yardım etsek ne kaybederiz ki. Üstelik hem biz hem de o mutlu olur. Dünyada belki de fakir hiç kimse kalmaz. Belki de bu dünyada hepimizin bir görevi vardır! Hepimize bir küçük kız düşse de mutlu etsek:

Küçük kızın hikayesi

Bir gün, çelimsiz, küçük bir kız çocuğu sokağın köşesine oturmuş yiyecek, para ya da alabileceği herhangi bir şey için dileniyordu. Üzerinde yırtık pırtık giysiler vardı, yüzü gözü kir içinde perişan bir durumdaydı.

Küçük kız dilenirken, sokaktan genç, canlı ve iyi görünümlü bir adam geçti. Kızı fark etmişti ama belli etmemek için dönüp ikinci kez bakmadı. Büyük ve lüks evine, mutlu ve rahat ailesinin yanına geldiğinde, çok güzel hazırlanmış akşam sofrası onu bekliyordu. Fakat az sonra düşünceleri tekrar o yoksul kıza takılıverdi. Duyguları bir şeylere itiraz ediyordu. Sonra kolay yolu yeğledi ve itirazlarını Tanrı’ya yöneltti; ‘Böyle bir şeyin olmasına nasıl izin veriyorsun? Neden o küçük kıza yardım için bir şeyler yapmıyorsun, Tanrım?’ diye yakındı içinden. Sonra ruhunun derinliklerinden gelen bir yanıt duydu; ‘Yaptım. Seni yarattım!’

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Bazı insanlara bir şey sorulduğu zaman bilmiyorum demek zor geliyor. Bazı insanlar ise çok kolay bilmiyorum diyebiliyor. Neden mi?

Bence bir insan hiçbir şey bilmiyorsa bilmiyorum diyemiyor. Bunu da mı bilmiyorsun diyecekler diye korkuyor. Çünkü hiçbir konuda bilgisi olmadığı için utanıyor. Ayrıca biliyormuş gibi konuşmanın sakıncalarını da farkında değil. Hani cahiller cesur olur derler ya. Konu hakkında bilgisi olmasını bırakın, bir fikri bile olmadığı halde rahatlıkla konuşabiliyor.

Oysaki okuyan öğrenmeye meraklı bir kişi bilginin boyutlarını bilince yanlış bir şey söylerim de mahcup olurum diye ödü patlar. Ben okudukça ve öğrendikçe şöyle düşünüyorum; “Acaba daha ne kadar bilmediğim konu var.” Bir konuda bilmiyorum demek bana hiç ayıp gelmiyor çünkü başka konularda çok şey biliyorum. Her şeyi bilmek zorunda değilim. İlgi alanıma girmeyebilir. Her şeyi sevmek ve bilmek zorunda değilim. Ama bazı ilgi alanlarım olmalı.
Herkesin en az bir uzmanlık dalı olmalı. Yani o konuda çok bilgisi olmalı. Zaten uzman ne demek? “AZ KONUDA ÇOK ŞEY BİLEN”

O halde bir konuyu uzmanlık derecesinde öğrenmek için gerekçesi ya da isteği yoksa o konuda fikir sahibi olması yeterlidir. Ama bu fikir, kişinin o konuda gündemi belirlemesi ve sonuca varmak için iddialı olması anlamına gelmez. Çevremizde izleriz bazı kişiler konuyu tam olarak bilmedikleri halde inanılmaz iddiaya girerler. Bilmediklerini bir türlü kabul etmezler.

Sokrat ne demiş; “BEN BELMEDİĞİMİ BİLDİĞİM İÇİN DİĞER İNSANLARDAN AKILLIYIM”. Düşünüyorum da gençliğimde ne kadar çok konuşurmuşum. Her konuda bilgi sahibi gibi davranır ve üstelik de iddiaya girerdim. Ama şimdi çok korkuyorum söylediklerimin doğru olmamasından.

BERTRAND RUSSELL: “NE KADAR AZ BİLİRSENİZ; O KADAR ŞİDDETLE MÜDAFAA EDERSİNİZ” Hele bu cümleyi okuyunca kendime hak verdim artık arkasını getiremeyeceğim konuda susuyorum.

Bu konuyu neye bağlayacağımı merak ediyorsunuz değil mi? Son günlerde Orhan Pamuk’un ödül alması ile ilgili polemikler var. Bu işin uzmanlarını konumuzun dışında bırakıyorum. Onlara söyleyecek sözüm yok. Ama diğer kişiler hiç bilgisi olmasa bile Orhan Pamuk’un bu ödülü almayı hak edip etmediği konusunda görüş belirtiyorlar. Hararetle savunuyorlar. Bunun çok yanlış olduğunu düşünüyorum.

Bu hafta bana sordular Orhan Pamuk’un aldığı ödül konusunda ne düşünüyorsun diye; Ben çok okuyan biri olarak bu konuda fikrimi söyleyemeyeceğim. Çünkü Orhan Pamuk’un kitapları ilgi alanıma girmediği için hiç okumadım. Hiçbir bilgimin olmadığı bir konuda nasıl ısrar edebilirim ki. Ama güvendiğim ve kitaplarını okumuş bir arkadaşıma sordum.
– Ne diyorsun sence hak etti mi yoksa karar siyasi mi?
– Ben kitaplarını okudum hak ettiğini düşünüyorum. Kitapları çok güzel dedi.

İnsanlar bilmedikleri konularda dostlarının fikrini alabilirler ama da o fikri sanki kendi fikri gibi savunmak bence yanlış olur. İnsan ancak kendi bilgisine güvenmeli. Dostlar arasında fikrini söylemenin sakıncası olmayabilir ama televizyon için bir mikrofon uzatıldığı zaman söylediklerinin sorumluluğunu taşımalısın.

Bu hafta Orhan Pamuk ile ilgili konuşan insanları izlediğimde bir sürü kişi hararetle bu ödülü hak etmediğini savundular. İşin enteresanı bu kişiler Orhan Pamuk’un kitaplarını okumamışlar. İnsan bilmediği bir konu için medya önünde toplumu etkileyebilecek boyutta nasıl ısrarcı olabilir. Gerekçe olarak ortaya koyabileceği bir bilgisi bile yok. Uzmanlar konuşsun onlara sözüm yok. Kimisi bu ödülü hak etti kimisi asla hak etmedi diyebilir. Farklı farklı fikirlere tahammül etmemiz kendine güven hissini ortaya çıkarır. Zaten aynı fikirde olmamamız sayesinde insan olarak ilerleyebiliriz.

ALBERT LİPPMANN: “HERKES AYNI ŞEYİ DÜŞÜNÜYORSA HİÇ KİMSE BİR ŞEY DÜŞÜNMÜYOR DEMEKTİR”

Peki biz neden kendimize güvenmiyoruz. Ne olur şöyle desek: “Bu konu hakkında bir bilgim olmadığı için konuşmak istemiyorum. Çünkü kitaplarını hiç okumadım ya da okuyamadım. Şimdilik çevremi izliyorum, köşe yazarlarını okuyorum genel olarak bir fikir sahibi olma yolundayım.”

Bir insan bu cümleyi kuramaz mı? Yani böyle söylese prestij kaybına mı uğrar. Çevresi tarafından aşağılanır mı?
Şahsen benim gözümde değer kazanır. Çünkü her konuda bilgi sahibi olmak zorunda değiliz. Genel kültür olarak fikrimiz olsun diye takip ederiz ama iddiaya girmemiz doğru olmaz.

Göğsümü gere gere bu konuda bilgim yok diyebilirim. Ama öğrenmem gereken bir konuysa da hemen öğrenme yoluna giderim. Ama eğer öğreniyorsam da her boyutuyla öğrenmek isterim. İşte o zaman gündemi belirlerim ve iddiaya bile girerim.

İyi öğrenmeler diliyorum…

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmaili.com

Bu hafta başka bir konu yazacaktım. Yazılarımı takip eden bir kişiden mail aldım. Benden özellikle bu konuyu işlememi istemiş. Çocuklarımızın içindeki şiddet duygusu nereden geliyor? Anneler babalar neyi nerede yanlış yaptık acaba diye düşünüyorlar. Çünkü gencecik bir çocuk henüz 13-14 yaşında, okuldaki arkadaşını öldürüyor.

İnanın eskiden evin içinde bir böcek görsem, bu karınca bile olsa öldürürdüm. Şimdi artık hani bizi çok rahatsız eden evdeki sinekleri bile öldüremiyorum. Ona şöyle bir bakıyorum. İnanılmaz savunmasız ve aciz ve ben onu bir hamlede öldürebilirim. Asla yapmıyorum. Evin içinde ne zaman bir böcek bulsam çok özenle alıp hemen dışarı atıyorum. Onun yaşam şansını elinden alma yetkisini kendimde bulmuyorum.

Gençlerdeki bu şiddet duygusunu sevgisizliğe ve eğitimsizliğe bağlıyorum. Sevgi deyince de sürekli onu ne kadar sevdiğinizi söylemek çare değil. Ayrıca onun önüne bütün imkanları sermek de çare değil. Anne babaların kendilerini de değiştirmesi gerekiyor ki çocuklarını anlayabilsinler. Sevgi denen duygunun içinde o kadar çok başka duygular var ki. Saf sevgi vermek yetmiyor. Çocuklar bunu yeterli bulmuyor. Sevginin içindeki güven duygusu, aidiyet duygusu, kendine güven duygusu ve insani bir çok ilkelerin verilmesi gerekiyor.

Bundan 6 ay evvel, hamile bir bayan seminerime katıldı. 2 günlük seminerin sonunda herkes duygularını paylaşmaya başladı. Diğer katılımcılar seminerden çok etkilendiklerini kendileri ile ilgili ileriye dönük kararlar aldıklarını söylediler. Hamile olan bayana sıra geldiğinde şöyle dedi: “Ben hamileyim, bundan sonra ben yokum artık. Söylediğiniz her şeyi çocuğum için uygulamak istiyorum. Kendim için hiçbir şey düşünmüyorum.” İnanılmaz derecede şaşırdım. Seminerlerim doğaçlama olduğu için hemen konu değişti. Bir arkadaşımın başına geleni anlattım. Arkadaşım iyi eğitimli ve güzel bir çalışma hayatından sonra bebeği olunca işten çıkmıştı. Bebek büyüdü ve ilk okula gitmeye başladı. Bir gün eve gelmiş ve annesine; “Anne bugün okulda öğretmen anneleriniz ne iş yapıyor dedi. Herkes annem doktor, mühendis ya da yönetici gibi şeyler söylediler. Öğretmen bana annen ne iş yapıyor çalışıyor mu deyince ben utandım ev hanımı demeye. Ne olur anne sen de işe git.”

Bakar mısınız annesinden kopmaya başlıyor çocuk. Çünkü anne uzun süredir onu özenle yetiştirmek için uğraşıyordu ancak bütün zamanını çocuğuna vermekten kendini unutmuştu. Çocuk anneyi beğenmiyor. Tabii ki çocuklar bu fedakarlığı o yaşlarda anlayamazlar. Onlar için annesiyle arasındaki tek sorunun nesil farkı olduğuna inanırlar. Oysaki bu yanlıştır. Nesil farkları kapatılabilir. Ama çocuk böyle düşünmekte haklı. Tabii ki her annenin çalışması gerekir demiyorum. Ama çağı çocuklarımız ile birlikte yakalarsak sorunları daha çabuk aşarız. Çünkü onu daha iyi anlayabiliriz. Çocuklarımıza çok para vererek, en iyisini yedirerek ve en iyisini giydirerek çözüme ulaşılmıyor. Onun ruhunu beslemek gerekli. Sadece onu merak etme duygusuyla sevdiğimizi ispat edemeyiz. Ayrıca o yaşlardaki çocuklar merak edilmekten hiç hoşlanmazlar. Çünkü merakların arkasından mutlaka yasaklar geliyor.

Anne babalar da haklı tabii. Canları ciğerleri ve en önemli varlıkları için meraklanmakta çok haklılar.. Ama bunu abartmadan yapmak gerekli. Çocuğu sürekli tehlikelerden uzak tutarak değil, o tehlikelerle nasıl başa çıkacağını öğretmek daha doğru olur. Yani çocuğun hata yapmasına müsaade etmek ama bedelini de kendisinin ödemesi gerektiğini anlatmak. Anne babalar çocuklarının bedellerini kendileri ödedikleri için sürekli yasak koyuyorlar. Tabii ki haklılar. O zaman çocuk yaptığı yanlışın bedelini nasıl olsa ödüyorlar diye hiçbir şeyi önemsemiyor.

Geçenlerde büyük bir eğitim kurumunda hocalara seminer verdim. Hocalarıma şöyle dedim: Sizler bana okulda hani Çaldıran Savaşı’nı öğretmiştiniz ya. Hani şu tarihte oldu diye tarihi ezberletmiştiniz. Ama yıllardır gerçek hayatta Çaldıran Savaşı’nın tarihini kimse sormadı. Keşke bir savaş nasıl kazanılır veya neden kaybedilir bunu öğretseydiniz dedim.

Çocukların ruhlarını şiddetten korumak için verilmesi gereken en önemli alışkanlık okuma alışkanlığıdır. Eğer ona yeni bir şey öğrenmenin keyfini öğretebilirsek bence onlarca aldığımız giyim eşyasından daha faydalı olabiliriz. Okuma alışkanlığı aile içinde edinilebilir. Keşke bu tip alışkanlıklar marketlerde satılsa da alsak. Hayır, bu işin yeri ailedir. Çocuklarımıza ayakları üzerinde durmayı, başarılı olmanın getirisini anlatırsak işte o zaman çocuk bazen yanlış eğitim veren ailesini fark eder ve kendine daha iyi bir yol çizer. Anne babalar kendi çocukluklarındaki gibi çocuk büyütmekten vazgeçip çağın getirdiklerini takip ederek çocuklarına daha yakın olabilirler.

Yıllar önceydi İstanbul’da yaşayan ama aslında doğu kökenli biriyle tanışmıştım. Uzun yıllar cezaevinde yatmış. Hayatını şöyle anlattı;

“Bizim köyde genç delikanlının adam yerine konması için mutlaka birini öldürmesi gerekliydi. Bu beyin yıkama ile büyüdüm. Ve kendimi ispatlamak için bahane arıyordum. Bir gün sudan bir bahane buldum ve birini öldürdüm. En güzel yıllarım cezaevinde geçti. Şimdi geriye dönüp bakıyorum da ne cehalet içindeymişiz. Geçen yıllarımın hesabını kim verecek. Ölen kişinin ne günahı vardı ki. Verilen yanlış eğitimin cezasını neden ben çekeyim.”

Evet kişi böyle anlattı hayatını. Adam olmanın yolunun öldürmekten geçtiğini savunanlar bence yanılıyorlar. Adam olmak kimseyi öldürememektir. Amerika’da yapılan bir araştırma sırasında enteresan bir aile ile karşılaşıyorlar. Hemen incelemeye alıyorlar. Baba cezaevinde. Nedeni ise uyuşturucu ve adam öldürmek. İki tane çocuğu var. Çocuklardan biri aynı baba gibi cezaevinde. Diğeri ise çevresine verdiği güven ile tanınan ünlü bir avukat. Çok şaşırıyorlar. Cezaevinde önce babayı ziyaret ediyorlar. Soruyorlar:
-Neden cezaevindesin?
– Bilemiyorum. Belki sevgisizlik ama en önemlisi cehalet diyor baba.
Sonra babanın izinden giden çocuğa gidiyorlar. Aynı soruyu ona da soruyorlar. Çocuk şöyle cevap veriyor;
-Babam da cezaevinde. Böyle bir ailenin içinde başka şansım var mıydı?
Evet bir bakıma haklı. Sonra diğer ünlü avukata gidiyorlar.
-Siz enteresan bir ailesiniz. Baban ve kardeşin cezaevinde. Peki bütün bunlara rağmen sen nasıl böyle ünlü bir avukat olabildi? Bu soruya avukatın cevabı yine bir soru ile olmuş.

“BAŞKA ÇAREM VAR MIYDI?

Evet bazen yokluk bazen eğitimsizlik ya da sevgisizlik çocuklarımızı şiddete doğru kaydırıyor. Biz büyüklerin de hataları olduğunu bilip daha iyi olma yolunu seçebilseler.

Onlara vereceğimiz okuma alışkanlığı ile bunu başarabiliriz sanırım. İşte o zaman hepsi ünlü birer avukat olabilirler.

Sevgilerimle
TÜLAY BİLİN
tulayb18@gmail.com

İnsan kaynakları
Size bugüne kadar aşktan bahsettim. Kişisel gelişim konularından bahsettim. Bu konuları bilimsel metotlarla anlatmak yerine yaşamın içindeki duygularımızla anlatmayı tercih ettim. Tecrübelerimi aktardım. 20 yıldır okumalarım ve aldığım eğitimlerimi size aktardım. Ama benim bir de mesleğim var. 20 yıl İnsan Kaynakları Müdürlüğü yaptım.

Düşündüm ki gençlerin iş hayatı hakkında bilmek istedikleri çok şey var. Biraz da bu konuda sizlere bildiklerimi aktarmak istiyorum. Yıllar boyunca çalıştığım şirketin eleman alımlarını ben yaptım. Vasıfsız elemanı da ben aldım, üst düzey çalışanları da ben aldım. Bu konuda çok tecrübem var.

İŞ GÖRÜŞMELERİNDE NELERE DİKKAT EDİLMELİ?

Prof.Dr.Albert Mehriban’ın iletişime dair yapmış olduğu araştırma sonuçları şöyledir;

BEDEN DİLİ %55
SES TONU %38
KELİMELER %7
Bunu neden yazdım biliyor musunuz? İş görüşmelerine giderken kıyafete çok özen gösterilmeli. Yani kapıdan içeriye girerken sizin için kararın çoğu verilmiş oluyor. Eğer o görev için beden diliniz iyi değilse o işi baştan kaybediyorsunuz. Çünkü kapıdan içeriye giriş çok önemlidir. Kendine güvenli bir duruş sizi ele verir. Hele bir de el sıkışınız. “Merhaba” deyişiniz.

Eğer el sıkışırken karşınızdaki kişinin ellerini parmaklarınızın ucu ile tutarsanız karşınızdakine güven vermezsiniz. Tokalaşırken karşınızdakinin elini avucunuzun içine alıp kavramalısınız. Ondan sonra kuvvetli bir sıkış gereklidir. Ama sakın karşı taraf şimdi elimi nasıl kurtaracağım diye endişelenmesin 🙂 El sıkışmasını yaparken karşınızdakinin gözlerine bakıp “merhaba” demelisiniz.

İş görüşmelerine giderken erkeklerin mutlaka takım elbise ile gitmesi gereklidir. Kadınların ise ceketleri olmalıdır. Bu kıyafetlerin koyu renk olmasına özen gösterilmeli. Kot pantolon ile gidilen iş görüşmesi karar aşamasında yetkiliyi olumsuz etkiler. Saçların çok düzgün taranmış, traş olunmuş, bayanların biraz makyaj yapmalarında hiçbir mahsur yoktur.

Kapıdan içeriye girmeyi iyi bir şekilde geçtik diyelim. İkinci önemli sorun ses tonu. Yani kendinizi anlatış biçiminiz. Kendinizi anlatırken anlattıklarınıza inandığınız sesinizden belli olmalı. Bazen insan yapmayı çok istediği bir hedefini söylerken sesinin tonu ben bunu asla başaramam der gibi güvensizdir. Ses tonu insanı ele verir. Kendinizi ifade ederken karşınızdaki yetkilinin aklından şu cümleler geçmektedir: “Bu kişiyi hangi özelliğinden dolayı işe almalıyım?”

Yetkili bu sorunun cevabını aramaktadır. Şimdi sıra neler yaptığınıza geldi. Hangi okulu bitirdiniz? Yetkinlikleriniz nelerdir? Yabancı lisanınız var mı? Daha önceki iş hayatınızdaki tecrübeniz yeterli mi?

İş görüşmesinin tüm safhaları önemlidir. Ama inanın bazen yetkinlikleri iyi olduğu halde kendine güvensizliği ve dış görünüşündeki özensizliği yüzünden işe almamışımdır. Bazen de kişinin tecrübesi olmadığı halde beden dili ve kendini ifade ediş biçimi öylesine güven veriyor ki ben o kişiyi işe almışımdır. Çok da başarılı olmuştur.

İş görüşmelerinde kendine güven, lisan bilmek ve üniversite mezunu olmak kadar önemlidir. Başarılar diliyorum.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Öncelikle sizlerden özür diliyorum. Çünkü geçen hafta yazımı yazamadım. Bir sürü mail geldi. Merak etmişler. Tanımadığın kişiler tarafından merak edilmek nasıl bir şey diye soracaksınız. İnanın ben de kendime sordum. Sadece şunu söyleyebilirim ki harika bir duygu. Neden yazmadığıma gelince evimi taşıdım. Tabii ki bilgisayarın bağlanması uzun sürdü. ADLS bağlantısının uzun sürdüğünü sanmayın. Bir günde bağladılar. Eşyaların yerine yerleşmesi biraz uzun sürdü.

Taşınmanın en zor tarafı elektrik, su, telefon, doğalgaz ve ADLS bağlantılarının yapılması olarak düşünüyordum. Yanılmışım. Bu türlü işleri hep gözümüzde büyütürüz. Çünkü bu güne kadar alışmışız “bugün git, yarın gel” cümlesini duymaktan. Eskiden kuyruklara girersin, saatlerce beklersin, veznede para yatırma faslı sonra yine aynı kuyruklara girme faslı. Bütün işler bittikten sonra acaba ne zaman bağlanır diye sorarsın bir hafta içinde bağlanır derlerdi. Şimdi ise bekleme yok, kuyruk yok. Tek bir kağıt doldurup teslim ettim. Yarın bağlanacak dediklerinde inanamadım. Bütün işlemler çok kısa bir sürede bitince çok şaşırdım. Çok sevindim. Çok zor bir iş başarmanın sevincini yaşadım. Ülkem adına çok sevindim. Çok şükür birçok şey düzeldi diye. Bir gün bu sevinç ile yaşadım.

Ama ertesi gün bu sevinç yerini üzüntüye bıraktı. Bu kadar küçük şey için sevine sevine bu hale geldik zaten. Şükür etmek güzel bir şey. Ben de yemek yerken her zaman şükrederim. Ama her şeye şükrederek yerimizden kalkmadan yaşamak da iyi bir şey değil. Dünyanın bir yerinde insanlar Ay’a turistik gezi yapıyorlar ya da Ay’dan arsa almaya başladılar biz hala telefonu bağlatırken sıra beklemedik diye seviniyoruz. İşte bu sevinmelerimiz yüzünden yerimizden kalkıp bir şeyler yapma gereği duymadık. İleriye bakma gibi bir alışkanlığımız olmadı. Bize öğretilen tek şey senden aşağıdakilere bak ve şükür et. Peki şükür edelim de, atı alan Üsküdar’ı geçti. Biz neden yerimizde oturuyoruz.

Çünkü biz suçu başkasına atmaya bayılılız. Biz neden ilerleyemedik diye sorarsak herkes hükümetleri suçlu bulur. O hükümet bunu yapmadı, şu hükümet bunu yapmadı diye. Haklılar tamam. Peki bizim hiç mi suçumuz yok. Birey olarak suçlu değil miyiz? Bence en büyük suçlu biziz. Çünkü kişisel olarak kendimize saygımız olmadığından başkalarına da olamıyor. Kuyruklarda saygısızız. Benim işim olsun da gerisi önemli değil dedik. Hep bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın dedik. Birey olarak kendimizi eğitemedik. Çocuklarımıza bu saygıyı aşılayamadık.

Telefon elektrik işlerim çabuk oldu diye sevinemeyeceğim…üzgünüm…DAHA İYİSİNİ İSTİYORUM.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Burada size tarih dersi vermek istemiyorum. Ancak şu kadarını yazmak istiyorum ki Türklerin ilk yaşam biçiminin göçebe olduğunu hepimiz iyi biliriz. Yani kabileler tek tek yaşarlardı. Zaten ömürleri yollarda geçtiğinden hep yalnızdılar. Yüzyıllar geçtikçe toplu yaşamaya başladılar. Daha sonraki yıllarda şehirleşmeler oldu. Şehirlerde aynı binada oturmaya başladık. Birlikte yaşamanın koşulları belirmeye başladı. Birinin hakkına diğerinin saygı göstermesi yasalarla belirlendi. Özgürlükler belirlendi. Benim özgürlüğümün senin özgürlüğünün başladığı noktada bitmesi gerektiğini öğrendik. Birbirimizin yaşam biçimine saygı duymaya başladık. Bu saygının içinde geleneklerimize saygı da vardı. En önemlisi kendimize saygı duymamızı öğrendik. Bunları büyüklerimizden daha sonra yasaların yaptırım gücünden, kitaplardan ve görsel-yazılı basından öğrendik.

Bugün çevreme baktığım zaman bu öğrendiklerimizi unutmaya başladık. Birbirimize saygımız kalmadı. Hatta birbirimize tahammül bile edemiyoruz artık. Toplu yaşamanın getirdiği kuralları unuttuk. Herkes kendi kurallarını uygulamaya, üstelik bu kuralları başkalarına da kabul ettirmeye çalışıyor. Bu kabul ettirme, ikna gücüyle olmuyor. Hakaretler, küfürler ve üstelik kaba kuvvet ile oluyor. Kendini cümlelerle ifade edemeyenlerin ifade şekli kaba kuvvettir.

11 Mayıs 2008 tarihli Hürriyet Gazetesi’nde bir haber bu yazdıklarımın hepsine örnek teşkil ediyor. Keşke böyle bir örnek olmasaydı. İnsanlık adına utanıyorum. Ona da insan, bana da insan dendiği için insanlığımdan utanıyorum. Haberi mutlaka gazetede okumuşsunuzdur. Ben sadece hatırlatmak istiyorum. İlkel bir beyne sahip insan örneği. İşte haber;

“TAKSİM- Aksaray dolmuşuna bindikten sonra lahmacun yiyen 3 kişiyi kokudan rahatsız olunca uyaran 36 yaşındaki Demircan Üstünkokan, araçtan indirilerek dövüldükten sonra bıçaklanarak öldürüldü”

Derdini anlatamayan insan karşısındakine saldırır. Onun lisanı odur. Bu çağda bu normal mi? Bu ilk çağ insanı için doğru olabilir. Çünkü o zaman beden dili daha çok kullanılıyordu. Ancak bu yüzyılda karşındakini kelimelerle dövebilirsin kaba kuvvete ne gerek var. Ama ben her türlü dövmeye karşıyım.

İstanbul dünyanın en önemli metropolü. Yani toplu yaşamanın örnek olarak gösterilmesi gereken en iyi yer. Neden böyle olduk derseniz. Tek eksiğimiz var: EĞİTİM EKSİĞİ

Okul öğretimi yeterli değil. Zaten onun adı eğitim değil, öğretimdir. Öğretim gerekli ama yeterli değildir. Eğitim önce ailede başlar ve kişinin kendini yetiştirmesi ile olur. Çevresini gözlemlemesi ve bol bol okuması ile.

Yazılarımın takipçisi bir okuyucum böyle bir yazı yazmamı önerdi. Ben de toplum için önemli olduğunu düşündüğümden bu yazıyı yazdım. Sizlerin de önemsediği ya da bilgi almak istediğiniz bir konu olursa bana yazabilirsiniz. Eğer o konuda bilgim varsa yazarım. Bu beni de geliştirmiş olur. Yönlendirmenizden motive olurum. Mail adresime istediğiniz konunun başlığını biraz da detay yazarsanız çok sevinirim.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com


Arşiv

Kategorilere Göre Yazılar

Son Yazılar

Takvim

Haziran 2017
P S Ç P C C P
« Kas    
 1234
567891011
12131415161718
19202122232425
2627282930