Tülay Bilin-ce

Archive for the ‘Sevmek’ Category

DIŞ GÖRÜNÜŞ MÜ YOKSA FİKİRLER Mİ?

Ewan 22 yaşına o sene basmıştı, kendinden emin çok zeki ve çok çekici bir genç adam olmanın asaletini taşıyordu. 10 gün sonra Kore’deki bir savaşa katılmak üzere İngiltere’den ayrılacaktı, hiçbir şeyden korkmuyordu ama duygusallığı nedeniyle, ülkesinden ayrılma fikri zor geliyordu ona. Ağır adımlarla büyük kütüphaneden içeriye girdi, bir kitap alıp oturdu ve okumaya koyuldu. Gerçekten de çok güzel temalara değinmiş etkileyici bir kitaptı elindeki, ama daha da güzel olanı kitabı daha önce başkasının da okumuş ve bazı yerlere notlar almış olmasıydı. Okuyanın notlar aldığı bölümler Ewan’i da derinden etkiliyor, notları okudukça sarsılıyordu. Kim olabilirdi bu? Hemen kütüphane memuresine gitti ve daha önce kitabı okuyan kişinin kim olduğunu öğrendi. Holly adında bir kadındı, adresini aldı ve eve varır varmaz bir mektup yazdı:

‘Büyük Kütüphanede bir kitap okudum. Eklediğiniz notlar karşısında hayranlık duyduğumu belirtmeliyim. 10 gün sonra Kore’ye gidiyorum, sizi tanımak ve sizinle mektuplaşmak istiyorum. Cevabınızı sabırsızlıkla bekliyorum.’
Holly’den olumlu cevap geldi ve mektuplar ardı arkasına yazılmaya başlandı. Her yeni mektupta birbirlerinden biraz daha etkileniyor, yüreklerini birbirlerine biraz daha açıyorlardı. 2 sene bu şekilde geçip gitti. Ewan ve Holly birbirlerine belki binlerce mektup yazmış, her mektuptan ayrı tatlar almışlardı. Ewan’ın ülkeye geri dönme zamanı gelmişti, son mektubunda Holly’i görmek istediğini yazdı.
‘Ancak seni tanıyabilmem için bana bir resmini gönder lütfen’ diye ekledi. Holly buluşmayı kabul etti fakat resmi göndermedi.
‘Resmin ne önemi var ki? Bizi ilgilendiren kalplerimiz değil mi? Yakama kırmızı bir çiçek takacağım.’ dedi.
Günler birbirini kovaladı ve Ewan ülkeye döndü. Trenden indiği ilk anda gözleri Holly’i aradı. Bir müddet bakındı, sonra kalabalığın arasından şimdiye dek gördüğü en güzel kadın belirdi. Uzun boylu, çok güzel, uzun sarı saçlı, masmavi iri gözleri ve mavi elbisesiyle muhteşem bir kadındı. Kadına doğru bir adım attı, ama yakasında hiç bir şey yoktu. Kadın gözlerine baktı ve
‘Merhaba denizci, benimle gelmek ister misin?’ diye sordu.
Tam o sırada güzel kadının omzunun üzerinden, yakasında kırmızı çiçek olan kadını gördü. Kısa boylu, şişman sayılacak kiloda, gri kısa saçlı, tozlu uzun pardösüsü ve kalın bilekleriyle öylece duruyordu. Ewan şaşkındı, az önce hayatında gördüğü en güzel kadından bir teklif almıştı ancak karşısında da yüreğine aşık olduğu kadın duruyordu. Kendini toparladı ve yanından geçen dünyalar güzeli kadına aldırmadan ilerledi. Elinde Holly’le birbirlerini tanımalarını sağlayan kitap vardı. Elini uzattı, ‘Merhaba Holly’ dedi gözlerinin içi gülerek. ‘Pardon’ dedi kadın. ‘Ben Holly değilim. Az önce buradan geçen sarı saçlı mavi elbiseli bayan yakama bu çiçeği taktı ve bunun hayatının sınavı olduğunu söyledi. Sizi garın çıkışındaki cafe’de bekliyormuş.. .’
(Alıntıdır)

Dış görünüşün çok önemli olduğu bir çağda yaşıyoruz. Gerçekten çok önemli. Benim için de şıklık, temizlik ve zarafet önemli. Ancak eğer fikirler ile dış görünüş arasında bir tercih yapmak zorunda kalsam ben fikirleri tercih ederim. Dış görünüşü 30 dakika içinde değiştirme şansımız var. Ama fikirlerin yaşama geçmesi yıllarla oluyor. Onların beyinde harmanlanması ve yaşam biçimine yansıması kolay değil. Edindiğimiz bilgilere kendi yorumumuzu katıyoruz. O yorumlar sayesinde hayatın içinde bir duruş biçimi elde ediyoruz. Yoksa sadece çok şık ve içi boş bir insan oluruz. Hikayede olduğu gibi Ewan kalbinin sesini dinledi ve doğruyu buldu.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Düşünüyorum da,
Sanırım en büyük korkumuz olduğumuz gibi görünmek.
Yumuşacık kalbimizin fark edilmesi,
Naif yönlerimizin keşfedilmesi,
Cesaretsizliğimizin anlaşılması,
Korkularımızın paylaşılması
Sanki zarar göreceğimizin en büyük işareti.
Kabuklarımızın altında kendimizi saklamakta ne kadar da ustayız
Ve ne kadar güçlü korunuyoruz, kalkanlarımızın ardında.
Hissedilmeden, el değmeden, sevgimizin göstermeden. Deniz minareleri, midyeler.
Kirpiler ve kaplumbağalar gibi.
Sahi koruyor mu bizi çatlamamış sert kabuk?
Kimse incitemiyor mu duygularımızı, inançlarımızı, benliğimizi?
Yoksa zarar mı veriyor bu ürkeklik, bu kabuk bize?
Hissettiklerimizi gölgeliyor, yansıtmıyor mu gerçek kimliğimizi?
Duygularımızı bastırıyor, el ele tutuşmamızı engelliyor mu?
Eğer bir yıldız gibi ışıl ışılsam ve bir yıldız kadar parlak.
Ne çıkar ateşböceği sansalar beni?
Belki en hoyrat yürek bile ateşböceğinin
O uçucu, masum, sevimli çocuksuluğuna el kaldırmaya kıyamaz?
Güçlü kapıların arkasına kilitlemesem kendimi,
Korkaklığımı, sevgi isteğimi
En insani yönlerimi kayıtsızca sunabilsem
Bu sert kabuğun ağırlığından kurtulup
Bir kuş gibi uçacağım özgürce.
Anlaşılacağım ve bir ayna gibi yansıyacağım karşımdakine.
O da çözülecek belki.
Samimi ve güvenliksiz, silahsız biriyle göz göze gelince
Oysa bir görebilsek bunu.
Kalmadı böyle insanlar demesek.
Güven duygusuna bu kadar muhtaç olmasak.
Kırılmaktan korkmasak. Yaralansak.
Ne olur bir darbe daha alsak.
Yeniden açsak kendimizi, atabilsek kabuğu.
Denesek.
Risk alsak.
Yanılsak.
Fark etmez.
Tekrar, tekrar bıkmadan denesek.
Ve kucaklaşsak yeniden.
Tıpkı eskisi gibi.
Ne olduğunu anlayamadığımız o 15 yıldan öncesi gibi.
O zaman fark edeceğiz.
Ne kadar özlediğimizi birbirimizi.
Neler biriktirdiğimizi,
Kaybolan değerlerimizi ne kadar özlediğimizi.
Beraber geldik beraber gidiyoruz oysa.
Vakit az, paylaşmak, sarılmak için
Yaşadığımız coğrafya zor, şartları ağır.
Yüreği daha fazla küstürmemek lazım.
Sırtmızda ağır küfeler, her gün katlanan.
Ve koşullar bir türlü düzelmeyen.
Sevgiye çok ihtiyacımız var.
Ufukta kara bir kış görünüyor.
Ancak birbirimize sokularak atlatırız o günleri.
Kırın o sert, o ağır kabuklarınızı.
Kurtulun bu yükten. Korumuyor o kabuklar, aksine zarar veriyor bize.
Yalnızlığa mahkum ediyor bizleri.
Hem hepimiz bir yıldızız.
Ne çıkar ateşböceği sansalar bizi.

Rabindranath Tagore

Bu şiir bizim son zamanlarımızdaki duygularımıza tercüman oldu sanırım. Onun için bu şiire ayrıca ilave bir şey yazmak istemiyorum. Yorumunuza bırakıyorum.
Keyifli okumalar diliyorum.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Kapı kapı dolaşmak suretiyle, mal satan satıcı işe yeni başladığı halde, kısa sürede başarılı olur ve iyi para kazanır. Oysa kendisinden önce işe girenler, onun kadar başarılı değillerdir. Bir gün arkadaşları, bunun sırrını öğrenmek isterler. Aldıkları yanıt ilginçtir; “Çaldığım her kapıda, karşıma çıkan bayana, kaç yaşında olursa olsun önce ‘Anneniz nerede?’ diye sorarım.”

Şimdi bu olayı neden anlattığımı merak ettiniz değil mi? Erkeklere, kadınların nelerden hoşlandığının tüyolarını vermek istiyorum. Kadınlar kendilerine kur yapılmasından hoşlanırlar. Kur yapmak mutlaka onunla birlikte olmak anlamına gelmez. Bir kadına kadın olduğunu hissettirmektir önemli olan. Yaşlı bir kadına da mı? Evet. Yaşlı bir kadına da.

Erkek kaç yaşında olmalı? Erkek kaç yaşında olursa olsun önemli değil. Biz kadınlar fark edilmekten hoşlanırız. İltifat görmekten hoşlanırız. (Bazı kadınlar bundan hoşlanmayabilirler. İstisnalar kaideyi bozmaz denir ya.)

Okul hayatım bitip de iş hayatına atıldığım ilk yıllardı. Hani tıfıl denir ya işte öyle. Müdürüm de o zamanlar 38-40 yaşlarında yakışıklı ve çapkın bir adamdı. İş yerinde oldukça ciddi ve sert biriydi. Ama sigaramı yakar ve akşamları çıkarken mantomu tutardı. Kendimi öyle önemli hissederdim ki. Kendime güvenim gelirdi.

Bir kadının çok genç veya çok yaşlı olması durumu asla değiştirmez. Ama her davranışın bir raconu vardır. Nezaket kurallarını asla zedelemeden yapmak gerekir. Kadın kaç yaşında olursa olsun kendisine teyze denmesinden asla hoşlanmaz. Zannediyor musunuz ki bir kadın 50 yaşına gelince bunlara dikkat etmez. Öyle çok dikkat eder ki inanamazsınız. Çünkü kadın 70 yaşına bile gelse aşktan ümidini kesmez. Hala hayalindeki erkeğe rastlama ümidini içinde taşır. Bakın internette dolaşan, kadınlara ait hoş bir yazı. Olayı biraz karikatürize eden bir yazı ama 70 yaşında bile hala ümidini kesmediğini gösteriyor:

İDEAL ERKEĞİM NASIL BİRİ? (YAŞ 22)
Yakışıklı, sempatik, maddi durumu iyi, beni ilgiyle dinleyecek, espri anlayışı gelişmiş, gücü kuvveti yerinde, iyi giyinen, her konuda zevk sahibi, sürpriz yapmayı seven, romantik ve hayal gücü gelişmiş biri.

İDEAL ERKEĞİM NASIL BİRİ? (YAŞ 32)
İyi görünümlü, kafasında saçı olan, arabadan inerken kapımı açan, yemeğe gittiğimizde sandalyemi tutan, pahalı bir restorana götürecek kadar parası olan, konuşmaktan çok dinleyen, fıkra anlattığımda katıla katıla gülen, alışverişte paketlerimin hepsini zahmetsiz taşayacak kadar gücü kuvveti yerinde, en az 1 kravata sahip, yaptığım yemekleri beğenen, doğum günü ve yıl dönemlerini unutmayan, haftada en az bir kez romantik olabilen biri.

İDEAL ERKEĞİM NASIL BİRİ? (YAŞ 42)
Çok da çirkin değil, tamam kel olabilir. Ben binmeden arabayı hareket ettirmeyen, işinde disiplinli, fırsat oldukça akşam yemeğine köşedeki köfteciye götüren, beni dinlerken başını sallayan, anlattığım fıkraların can alıcı yerlerini hatırlayan, evdeki eşyaların yerini değiştirmeme yardım edecek kadar gücü kuvveti yerinde, göbeğini kamufle edecek şekilde kıyafet seçen, çoğu hafta sonu traş olan biri.

İDEAL ERKEĞİM NASIL BİRİ? (YAŞ 52)
Burnunun ve kulağının içindeki kılları fazla uzun olmayan, topluluk içinde gaz çıkarmayan, para isteme alışkanlığı edinmemiş, ben bir şey anlatırken uyaya kalmayan, aynı fıkrayı tekrar tekrar anlatmayan, hafta sonları poposunu koltuktan kaldırabilecek kadar gücü kuvveti yerinde, aynı renk çorapları seçebilen ve temiz iç çamaşırı giyen, televizyon karşında akşam yemeğinden hoşlanan, adımı unutmayan, bazen traş olan biri.

İDEAL ERKEĞİM NASIL BİRİ? (YAŞ 62)
Küçük çocukları ürkütmeyen, banyonun nerede olduğunu hatırlayan, bakımı fazla masraflı olmayan, mümkün olduğu kadar gürültüsüz horlayan, neye güldüğünü birden unutmayan, yardım almadan ayağa kalkabilecek kadar gücü kuvveti yerinde, lapa yiyeceklerden hoşlanan, dişlerini nereye koyduğunu unutmayan biri.

İDERAL ERKEĞİM NASIL BİRİ? (72)
Yaşayan ve arada bir nefes alan biri.

Sizi biraz gülümsetebildiysem ne mutlu bana 🙂

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Biliyorsunuz İstanbul’un nerdeyse her köşe başında bir çiçekçi var. Hele Taksim meydanında hepsi bir arada duruyorlar. Harika görünüşleri var. Kadıköy yakasında da Bağdat Caddesi’nde hemen hemen her sokak başında bir çiçekçi var. Benim evimin önünde de o çiçekçilerden bir tane var. Bugün oturduğum bu eve 3 ay önce taşındım. Taşındığımdan bir hafta sonra çiçekçi ile ahbap olduk. Ben olmadım. O benimle oldu. Önünden her geçişimde sesleniyordu; “Ablaaaaaaaaaaa…nasılsın? Çiçek alsanaaaaaa.”

Kadına acıdığım için çiçek almaya başladım (zaten çiçekleri çok severim). Sonra havalar soğumaya başladı. Camdan bakıyorum soğukta tir tir titriyor. Üstüne başına bir şeyler verdim giysin diye. Ayrıca kendime çay yaparken fazla yapmaya başladım. Bir termosa koyup ona da çay götürmeye başladım. Derken bu çaylar periyodik hale geldi. Her sabah ve her akşam üstü çay götürmeye başladım. Bazen öğle yemeği veriyorum. Ya da çayın yanında neyim varsa paylaşıyorum. Çay ile peynir veya börek oluyor. Geçen hafta bana dedi ki;
“Ablaaa sende ne varsa bende de var.”
“O ne demek öyle” dedim.
“Sen ne yersen ben de aynısını yiyorum. Beni hiç eksik etmiyorsun. Ne yesen bana da veriyorsun.”
Gülüştük…..

Bu bayramı evde geçirdim. Çok misafirim olduğu için yoğun geçti. Camın önünde bir oturma grubum olduğundan çiçekçiyi görebiliyorum. Baktıkça hayretler içinde kaldım. Yoldan geçen kim varsa çiçekçinin boynuna sarıldı öptü ve bayramını kutladı. Ayrıca eline bir paket tutuşturdu. İnsanlar arabalarla geçerken durup durup çiçekçiye paket verdiler. Önce anlayamadım sonra çözdüm olayı. Kurban eti veriyorlarmış meğerse.

Herkes ona yardım ediyor. Karşımızdaki market bile akşamları biraz bozulmuş meyveleri kasayla veriyor. Kadın işini çok iyi biliyor. İnanılmaz bir halkla ilişkiler yapıyor. Yoldan ona selam vermeden geçen yok. Ama o da herkesin hatırını soruyor. Herkesin ismini biliyor. Çok fazla da satış yapıyor. Hiçbir çiçekçinin bu kadar satış yaptığını sanmıyorum. Bütün gün kafası kalabalık. Çiçek almadan kimse geçmiyor.

İnsanın işinde başarılı olması için mutlaka üniversite okuması, ayrıca iki de lisan bilmesi gerekmiyor. Tahmin ediyorum ki kadının okuma yazması bile yoktur. Ama işi götürüyor valla.

Bu kadar satış yapıyor ama bir evi bile yok. Çadırda yaşıyormuş. Hepimizin çevresinde bu türlü himayeye muhtaç insanlar var. Her birimiz birine yardım etsek ne kaybederiz ki. Üstelik hem biz hem de o mutlu olur. Dünyada belki de fakir hiç kimse kalmaz. Belki de bu dünyada hepimizin bir görevi vardır! Hepimize bir küçük kız düşse de mutlu etsek:

Küçük kızın hikayesi

Bir gün, çelimsiz, küçük bir kız çocuğu sokağın köşesine oturmuş yiyecek, para ya da alabileceği herhangi bir şey için dileniyordu. Üzerinde yırtık pırtık giysiler vardı, yüzü gözü kir içinde perişan bir durumdaydı.

Küçük kız dilenirken, sokaktan genç, canlı ve iyi görünümlü bir adam geçti. Kızı fark etmişti ama belli etmemek için dönüp ikinci kez bakmadı. Büyük ve lüks evine, mutlu ve rahat ailesinin yanına geldiğinde, çok güzel hazırlanmış akşam sofrası onu bekliyordu. Fakat az sonra düşünceleri tekrar o yoksul kıza takılıverdi. Duyguları bir şeylere itiraz ediyordu. Sonra kolay yolu yeğledi ve itirazlarını Tanrı’ya yöneltti; ‘Böyle bir şeyin olmasına nasıl izin veriyorsun? Neden o küçük kıza yardım için bir şeyler yapmıyorsun, Tanrım?’ diye yakındı içinden. Sonra ruhunun derinliklerinden gelen bir yanıt duydu; ‘Yaptım. Seni yarattım!’

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Eski yazılarıma bir göz atarsanız şu başlıkla karşılaşırsınız: “Erkekler, iyi ki varsınız”. Bu yazım için çok mail gelmişti. Erkekler itiraz etmişlerdi. Yazımda cinsellik konusunda kadınların daha seçici olduğunu erkeklerinse bu konuda daha rahat olduklarını yazmıştım. Gelen maillerde de şöyle diyordu;

“Tamam kadınlar seçicidir ama erkeklerin doğaları kadınlardan farklı olduğu için erkekler seçici davranamazlar. Onun için daha çok kadınla hiç düşünmeden birlikte olurlar:”

Ben de irade diye bir şey olmalı demiştim. Evet iradenin olduğunu kabul edenler var tabii. Onlar istisna erkekler oluyor. Onlar gerçekten seçiciler.

“Erkekler, iyi ki varsınız” yazımdan sonra bir başka yazım daha var. Yazımın başlığı şöyle; “Kadınları anlıyor musunuz?”

“Erkekler neden dinlemez & Kadınlar neden harita okuyamaz” adlı bir kitap okudum. Kitapta erkekler ile kadınların fiziksel farklılıklarını anlatıyor. Meğerse beyinsel olarak iki cins arasında birçok farklılıklar varmış. Onun için davranış farklılıkları oluyormuş. Artık erkeklere hak vermeye başladım. Genellikle erkeklerin bir karıları bir de sevgilileri olmasını doğal karşılıyorum. Çok da haksız sayılmazlar çünkü biz kadınlar evlenince artık nasıl olsa tapusu bende diye kendimizi bir bırakırız ki kimse toplayamaz 🙂 Erkekler de kendilerine yeni heyecanlar aramak zorunda hissederler kendilerini. Gerçi artık evli kadınlar da kendilerine yeni heyecanlar aramaya başladılar.

Şunu ifade etmek istiyorum ki her iki taraf için de istisnalar var. Eğer siz kendinizi bu yazdıklarımın içinde bulmuyorsanız “Yazdıkların doğru değil” demeyin lütfen. Demek ki siz farklısınız. İstisna bir erkek ya da kadınsınız. Buna sevinmeli misiniz yoksa üzülmeli misiniz ona siz karar verin.

Gözlemleme yeteneğime güvenirim. İnsanları incelerim ve bazen kendi kendime çok gülerim. Sabahları erken saatlerde yürüyüşe çıktığımda şunları görüyorum. Adam saat 07.30 gibi evinden işe gitmek üzere çıkıyor. Daha köşe başına gelmeden ya da arabasına biner binmez cep telefonuyla birini arıyor. İnsan sabahın 07.30 ‘unda kimi arar. Bence sevgilisini 🙂 ya da cep telefonuna hemen bir mesaj yazıyor. Yürümekte zorluk çekiyor ama mesajı yazmayı ihmal etmiyor.

Suadiye-Caddebostan arasında yürüyüş yaparken görüyorum 50-60 yaşlarında bir beyefendi üzerinde eşofmanları koşuyor. Sonra birden bire banklardan birine oturuyor mesaj çekmeye başlıyor. Orta yaşın üstündekiler teknoloji ile çok haşır neşir olmadıkları için sabahın o saatinde kime mesaj çeker dersiniz. Onları seyrederken çok keyif alıyorum ve gülüyorum.

Geçenlerde bir restoranda arkadaşlarla öğle yemeği yiyoruz. Çevreme baktım. İleriki masada 35 yaşlarında bir karı-koca ve iki tane de çocukları yemek yiyorlar. Kadın çocuklarla uğraşıyor. “Oğlum üstüne dökeceksin, kolun yemeğe giriyor, kızım önüne bak, yavaş boğulacaksın, hadi biraz da bundan ye lütfen” gibi sözlerle mücadele veriyor. Erkeğin beden dili ise şöyle diyor: “Bu yemek tamamen vazife icabıdır. Hafta sonu çocukları ve eşimi yemeğe götürmezsem evde hır çıkar. Bir an evvel şu yemek bitse de televizyonun karşısına geçsem maçımı seyretsem, bir de yarın olsa da sevgilime gitsem” Kadın bunlardan habersiz çocuklarla mücadele etmektedir. İleride bir başka masada yemek yiyen çift var. Yaşları 70’in üstü. Adam belli ki heyecanlardan elini eteğini çekmiş. Bir sürü de sağlık problemleri var. Etrafına bakacak hali yok. Kadında ise şöyle bir ifade; “Kocamın gözü benden başkasını görmez. Eteğimin ucundan ayrılmaz.” Bence çok haklı 🙂

Bunlar tamamen kurgudur. Sadece hayal dünyamın ürünüdür. Belki doğrudur belki de değildir. Belki sizin daha başka gözlemleriniz vardır. Yazarsanız sevinirim.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Türk insanını zaman zaman anlamakta zorluk çekiyorum. Meyve veren ağaç taşlanır diyorlar ve böylece sorumluluktan kurtuluyorlar. Neden meyve veren ağacı taşlıyoruz anlayamıyorum. Hani bir şarkı vardır ya:

Ben güzele güzel demem
Güzel benim olmayınca

Bence bu sadece kıskançlıktır. Güzel benim olmasa da ben güzele güzel derim.

Bunları neden yazıyorum biliyor musunuz? Bugünlerde gazetelerde okuduğum bir haber yüzünden. Bu yılki kitap fuarında Orhan Pamuk için özel bir ödül verilmeyecekmiş. Bu yılki özel ödül Metin And’a verilecekmiş. Metin And’a verilmesine bir itirazım yok. Ama Orhan Pamuk büyük bir ödül aldı ve görmemezlikten geliniyor. Zaten ödülü aldığı zaman da az mı yazıldı çizildi biliyorsunuz. Hak etmedi diyen mi istersin, daha neler neler.

Emeğe saygı duyulmalı diye düşünüyorum. Üretim çok önemli bir eylem. Sanki her isteyen yazı yazabilirmiş veya yazı yazmak sıradan bir şeymiş gibi adeta taşlanıyor. Yerden yere vuruluyor.

Bütün bunlardan sonra bakın yine bizim insanımızın emeğe saygısını görün. Bunları okuyunca içime su serpildi. Çok şükür yazara saygı duyan insanlar da varmış.

Ünlü yazar Ahmet Rasim’in hayatını okurken çok şaşırdım. Haftalık K dergisinden alıntı yapmak istiyorum:

“Ahmet Rasim, Kadıköy’de Papazın Bağı denen kırlık bir yerde tek göz bir evde yaşarken semt sakinleri, Ahmet Rasim, Şifa semtinden Kalamış’ı rahat seyredebilsin diye aralarında para toplayıp ona kadife bir koltuk aldılar. Her sabah bir gözcü Ahmet Rasim’in uyanmasını bekledi. Üstat kalkınca ıslıkla haber verdi. Semt sakinleri çalınmasın diye geceleri güvenli bir yerde kilit altında sakladıkları kadife koltuğu eller üzerinde koşturup deniz kenarına koydular. Ahmet Rasim burada oturup yine mahallelinin getirdiği kahveyi içip denizi seyrettikten sonra evine döndüğünde, kadife koltuk yine aynı şekilde güvenli bir yere kaldırıldı.

Yazmaya aşıktı. Hep yazdı. Vapura inip binenlerin konuşmalarını yazdı. Annesinden bonbon isteyen çocuğun mızıldanmalarını yazdı. Sabahtan akşama kadar eski İstanbul mahallelerinde gezinen simitçi, sütçü, sucu, oduncu, kömürcü, yoğurtçu, helvacı ve meyvecileri yazdı. Daha doğrusu onların seslerini yazdı. Bir kentin sesini yazdı.”

Düşünebiliyor musunuz halkın bir yazara olan saygısını dile getiriş biçimine. Bu ne güzel saygıdır. Emeğe saygı budur işte. Bunları okuyunca hoşuma gidiyor. Bunlar da bizim halkımız. Aslında emeğe saygı duyan insanımız da var. Kötümser olmayalım. Yazarlarımıza sahip çıkalım.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Etiketler: ,

Size bu hafta Vatan gazetesi yazarı Okey Gönensin’in köşesinde yazdığı bir yazıyı aktarmak istiyorum. Umarım beğenirsiniz:

Dervişin biri, uzun ve yorucu bir yolculuktan sonra bir köye varır. Karşılaştığı köylülere kendisine yemek ve yatak verecek biri olup olmadığını sorar. Köylüler dervişe kendilerinin fakir ve evlerinin de küçük olduğunu söyleyip onu Şakir diye birinin çiftliğine gönderirler. Derviş yola koyulur. Yolda rastladığı köylülerin anlattıklarından, Şakir’in bölgenin en zengin kişilerinden olduğunu anlar. Bölgedeki ikinci zengin ise Haddad adında bir başka çiftlik sahibidir.

Derviş, Şakir’in çiftliğinde çok iyi karşılanır. Yer içer, dinlenir. Şakir de ailesi de hem misafirperver hem gönlü geniş kişilerdir. Yola çıkma zamanı gelir, derviş Şakir’e teşekkür ederken, “Böyle zengin biri olduğun için hep şükret”der.

Şakir şöyle cevap verir;

“Hiçbir şey oldu gibi kalmaz, bazen görünen gerçeğin kendisi değildir. Bu da geçer.”

Derviş yol boyunca bu söz üzerine uzun uzun düşünür. Aradan birkaç yıl geçmiş, dervişin yolu yine aynı bölgeye düşmüştür. Şakir’i hatırlar, uğramaya karar verir. Rastladığı köylülere Şakir’i sorar: “Haaaa o Şakir mi”der köylüler, “O iyice fakirledi, şimdi Haddad’ın yanında çalışıyor.”

Derviş hemen Haddad’ın çiftliğine gider, Şakir’i bulur. Eski dostu yaşlanmıştır, üzerinde eski püskü giysiler vardır. Üç yıl önceki bir selde sığırları telef olmuş, evi yıkılmıştır. Toprakları da işlenemez hale geldiği için çaresiz, selden hiç zarar görmemiş ve biraz daha zenginleşmiş Haddad’ın yanında çalışmaya başlamıştır. Şakir ve ailesi üç yıldır Haddad’ın hizmetkarıdır.

Şakir bu kez dervişi son derece mütevazı olan evinde misafir eder. Kıt kanaat yemeğini onunla paylaşır. Vedalaşırlarken derviş Şakir’e olup bitenlere çok üzüldüğünü söyler ve Şakir’den şu cevabı alır: “Üzülme…unutma bu da geçer”.

Yedi yıl sonra dervişin yolu yine aynı bölgeye düşer ve büyük bir şaşkınlık içerisinde olanı biteni öğrenir. Haddad birkaç yıl önce ölmüş, ailesi olmadığı için de bütün varını yoğunu en sadık hizmetkarı ve eski dostu Şakir’e bırakmıştır. Şakir Haddad’ın konağında oturmaktadır, geniş arazileri ve binlerce sığırıyla yine yörenin en zengini olmuştur.

Derviş eski dostunu iyi gördüğü için ne kadar sevindiğini söyler ve yine aynı cevabı alır; “Bu da geçer”.

Birkaç yıl geçmiş derviş yine Şakir’e uğramak istemiştir. Ona bir tepeyi gösterirler. Tepede Şakir’in mezarı vardır ve taşında şu yazılıdır: “Bu da geçer”

Derviş ölümün nesi geçer diye düşünür ve gider. Ertesi yıl Şakir’in mezarını ziyaret etmek için geri döner, ama ortada mezar filan yoktur. Büyük bir sel gelmiş bütün mezarı savurmuş, Şakir’den geriye hiçbir kalmamıştır.

O yıllarda ülkenin sultanı, kendisi için çok farklı bir yüzük yapılmasını ister. Öyle bir yüzük olmalıdır ki sultan mutsuz olduğunda umudunu tazelemeli, mutlu olduğunda ise kendisini tembelliğe kaptırmasına izin vermemelidir. Hiç kimse sultanı tatmin edecek böyle bir yüzüğü yapamaz. Bir gün sultanın adamları bu bilge dervişi bulur. Yardımını isterler. Sultan yüzük işine takmıştır. Derviş, sultanın kuyucusuna hitaben bir mektup yazıp verir.

Kısa bir süre sonra yüzük sultana sunulur. Sultan önce bir şey anlamaz, çünkü son derece sade bir yüzüktur bu. Derken yüzüğün üzerindeki yazıya gözü takılır. Biraz düşünür ve yüzüne büyük bir mutluluk ışığı yayılır. Yüzüğün üzerinde “Bu da geçer” yazmaktadır.

Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Etiketler: , ,

Hani hepimiz yaparız ya, hiçbir şeyi atamayız bir türlü. Giymediğimiz giysiler, ayakkabılar, çantalar, eşofmanlar, biblolar, kül tablaları, kullanılmayan bir elektrik sobası, yenisini aldığımız halde eski fırın. Hani adeta evi onlar için tutmuşuz da biz de arada sığınmış yaşıyoruz. Neredeyse bize yer yok.

Hani geçen hafta size yazı yazamadım ya. İşte o zaman evden eve taşınmıştım. Zaten ancak taşınmalarda kıyı bucak temizlik yapılır. Uzun süredir atılmayı bekleyenler atılır. Ama yine de elin bir türlü gitmez. Yarısını tam atacakken geri alırsın, tekrar sarar kaldırırsın.

Ama bu sefer benim için böyle olmadı, gerçekten attım. O kadar çok şey attım ki arada halen kullandıklarım bile vardı. Bir şeylerden vazgeçmek ne rahatlatıcı bir şeymiş meğerse. İnanılmaz bir özgürlük veriyor insana. Kendimi hafiflemiş ve güven içinde hissediyorum ve hatta kuvvetli. Bağlanmak ne kötü bir şeymiş. Yani bağımlı olmak gibi. Eşyalar hayatımızı yönetiyormuş meğerse. Farkında bile değiliz. Ben hafifledim valla. Şiddetle tavsiye ederim.

Tam bunu düşünürken Can Yücel’in mısralarına takıldı aklım. O da aynı şeyleri düşünmüş. Keyif alacağınızı düşünerek Can Yücel’den alıntı yapmak istiyorum.

Körü körüne yaşamak

Bağlanmayacaksın bir şeye, öyle körü körüne.
“O olmazsa yaşayamam” demeyeceksin.
Demeyeceksin işte.
Yaşarsın çünkü.
Öyle beylik laflar etmeye gerek yok ki.
Çok sevmeyeceksin mesela. O daha az severse kırılırsın.
Ve zaten genellikle o daha az sever seni, senin o’nu sevdiğinden.
Çok sevmezsen, çok acımazsın.
Çok sahiplenmeyince, çok ait de olmazsın hem.
Çalıştığın binayı, masanı, telefonunu, kartvizitini…
Hatta elini ayağını bile çok sahiplenmeyeceksin.
Senin değillermiş gibi davranacaksın.
Hem hiçbir şeyin olmazsa, kaybetmekten de korkmazsın.
Onlarsız da yaşayabilirmişsin gibi davranacaksın.
Çok eşyan olmayacak mesela evinde.
Paldır küldür yürüyebileceksin.
İlle de bir şeyleri sahipleneceksen,
Çatıların gökyüzüyle birleştiği yerleri sahipleneceksin.
Gökyüzünü sahipleneceksin,
Güneşi, ayı, yıldızları…
Mesela kuzey yıldızı, senin yıldızın olacak.
“O benim” diyeceksin.
Mutlaka sana ait olmasını istiyorsan bir şeylerin…
Mesela gökkuşağı senin olacak.
İlle de bir şeye ait olacaksan, renklere ait olacaksın.
Mesela turuncuya, ya da pembeye.
Ya da cennete ait olacaksın.
Çok sahiplenmeden,
Çok ait olmadan yaşayacaksın.
Hem her an avuçlarından kayıp gidecekmiş gibi hem de hep senin kalacakmış gibi hayat.
İlişik yaşayacaksın. Ucundan tutarak…

Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Bir erkeğin hayatına kim bilir kaç kadın girer ve çıkar? Hangisine sevgilim, hangisine kadınım diye hitap eder acaba? İkisinin arasında ne fark var diyeceksiniz. Çok fark var. Şimdi ben kadın gözüyle erkekleri yazmak istiyorum. Ya da olmasını istediğim gibi yazıyorum. Yanlış isem lütfen beni mailleriniz ile uyarınız.

Bir erkeğin hayatına giren kadınların hepsi sevgilidir. Ama bir tanesi vardır ki ona sadece “KADINIM” diye hitap eder. Sevgilim dediği, günlerini gün ettiği, hoş vakit geçirdiği, bazen boşluğunu dolduran, bazen hüzününü dağıtan, bazen onu eğlendiren, bazen onu dertlerinden uzaklaştıran ya da boş zamanlarını doldurandır. Hatta onunla evlenebilir bile. Çocukları bile olur. O artık çocuklarının annesidir. Bir insan olarak onu sever. Ona zarar gelmesini istemez. Bir zaman sevgilim dediği şimdi resmi olarak karısıdır.

Bir erkek “kadınım” diye hitap ettiği zaman ona yüklediği anlam bambaşkadır. Onun içinde şevkat, sevgi, aşk, sahiplenme, kıskançlık, onunla gurur duyma, koruma hissi ve kimseyle paylaşamama vardır. Artık dünyaya neden geldiğini biliyordur. Hayatının anlamı vardır artık. Aradığı sadece o’dur. Onu bulmak ve onunla yaşamak için doğmuştur. Onun olmadığı bir yaşam düşünemez. Çok emindir, tanrı onu sadece kendi için yaratmıştır. Dünyada bir tek o ve kendisi vardır. Onun için canını verebilir. Bu aşktan da öte bir şeydir. Bu bir tutkudur. Bu mantığın bittiği yerde başlayan bir duygudur. Bu kadınım dediği kişinin resmi nikahlı karısı olması şart değildir. Ama zaman zaman karım diye bile hitap eder.

Bu duyguların en güzel örneğini ünlü şair Bedri Rahmi Eyüboğlu yaşamıştır. Bedri Rahmi Eyüboğlu, Eren Hanım’la evlidir. Ancak Mari Gerekmezyan’a aşık olmuştur. Mari, Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun asistanlik yaptığı Güzel
Sanatlar Akademisi’nin heykel bölümüne misafir ögrenci olarak gelmistir.

1949’da bir gün İstanbul Büyük Kulüp’teki bir toplantıda davetliler, Bedri Rahmi Eyüboğlu’ndan bir şiir okumasını isterler. Eyüboğlu ayağa kalkar ve Karadut’u okumaya baslar:

“Karadutum, çatal karam, çingenem
Nar tanem, nur tanem, bir tanem
Ağaç isem dalımsın salkım saçak
Petek isem balımsın ağulum
Günahımsın, vebalimsin.
Dili mercan, dizi mercan, dişi mercan
Yoluna bir can koyduğum
Gökte ararken yerde bulduğum
Karadutum, çatal karam, çingenem
Daha nem olacaktın bir tanem
Gülen ayvam, ağlayan narımsın
Kadınım, kısrağım, karımsın.”

Bedri Rahmi, şiiri okurken aniden gözlerinden yaşlar süzülür. Salondaki herkes niye ağladığını anlamıştır. Çünkü aşklarını bütün İstanbul bilmektedir. O anda yanında oturan Eren Eyüboğlu da anlamıştır. Çünkü şiirde “kadınım, kısrağım, karımsın” dediği kadın kendisi değildir.

Görüldüğü gibi erkekler sadece nikahlı karılarına kadınım ve karım kelimelerini kullanmıyorlar. Bu bambaşka bir duygu. Bunun adı aşk. Doğa üstü bir duygu. İnsanın vücut kimyasını değiştiren, ruhunda volkanların patlamasına neden olan bir duygu. Onu bulduktan sonra kaybetmek ise çok acı verir. Bunu en iyi Ercan Saatçi’nin yazdığı ‘Yastayım’ adlı şarkı sözü anlatıyor:

Yoksun yine varlığım sürünüyor
Sensizliğim bilinmiyor
Sen gittin gideli ellerim hep titriyor
Kalbim bu acıyı saklıyor

Yıllar sonra bile hiç kimseye söylemedim
Bu sevdayı kalbime gömdüm ve sen öldün
Şimdi eşim dostum beni hastayım sanıyor
Yastayım hiç kimse bilmiyor
……………………..
Yaşlandım artık bıraktığın gibi değilim
Üstelik bir kızım var evliyim

Ne mutlu bütün bu güzel duyguları gerçekten bir ömür boyu bir yastığa baş koyduğu, hayatı birlikte yaşadığı ve çocuklarının annesine duyabilen erkeklere.

Bu yazıyı yazdıktan sonra fikirlerine güvendiğim erkek arkadaşlarıma sordum. “Hangi kadına kadınım diye hitap edersin?” diye; “Kadınım kelimesinin içinde cinsellik vardır. Çok özel biri olması gerekmez” dediler. Çok hayret ettim. Oysaki kadın gözüyle kadınım kelimesi çok özeldir ve her kadına söylenince anlamı kalmaz. Neyse ben bu yazımı değiştirmedim. Aynen yayına girmesini istedim. Sizlerden gelecek mailleri merakla bekliyorum.

Şimdi diyeceksiniz ki, sen bir kadın olarak erkeklerin duygularını bu kadar iyi nereden biliyorsun. Çok haklısınız.
Peki bana “KADINIM” diye hitap edilmiş olamaz mı 🙂

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Genç adam iyi bir terziymiş. Bir dikiş makinası ve küçücük bir dükkanı varmış. Sabahlara kadar uğraşıp didinir ama pek az para kazanırmış. Çok soğuk bir kış gecesi dükkanı kapatırken elektrik sobasını açık unutmuş ve çıkan yangın onun felaketi olmuş. Artık ne işi varmış ne de parası. Günler boyu iş aramış ama bulamamış. Yük taşımış, bulaşıkçılık yapmış, yine de evinin kirasını ödeyecek kadar para kazanamamış. Sonunda ev sahibinin de sabrı taşınca, küçük bir bavula sığan eşyalarıyla sokakta bulmuş kendini. Mevsim kış, hava ayaz olsa da genç adamın köşesindeki parktan başka gidecek yeri yokmuş.

Bir sabah iş arayacak derman bulamamış bacaklarında. Açlıktan ve soğuktan bitkin bir şekilde bankta otururken, kocaman bir araba yanaşmış kaldırıma. Arka kapıyı açmaya çalışan şöförü kızgınlıkla yana itip arabadan inen yaşlı adam; “Yalnız bırakın beni, parkta dolaşırsam belki sinirim geçer.” diye söylenmiş. Zengin bir işadamı olduğu her halinden belli olan ihtiyar, birkaç adım attıktan sonra bankta titreyen terziyi görmüş. Terzi adamın üzerindeki paltoya bakıyormuş dikkatle. Birden siniri geçiveren ihtiyar; “Zavallı adamcağız kim bilir nasıl üşüyordur, ona nasıl yardım etsem acaba?” diye düşünmeye başlamış.

Oysa terzinin düşlediği paltonun sıcaklığı değilmiş. O, çok kalın ve kaliteli bir kumaştan üretilen bu paltonun sahibine hiç yakışmadığını ve onun vücuduna uygun şekilde dikilmediğini düşünüyormuş. Yaşlı işadamı terzinin yanına yaklaşıp; “Ne o evlat, bu ayazda parkta donmuşsun. İstersen paltomu sana verebilirim” deyince; “Hayır teşekkür ederim. Ben sadece bu paltonun size göre olmadığını düşünüyordum. Kumaş fazla kalın ve sizi olduğunuzdan şişman göstermiş” diye yanıt vermiş terzi. Yaşlı adam bu cevabı alınca hayli şaşırmış. Çünkü o da üzerindeki paltoya onca para ödediği halde kendisine bir türlü yakıştıramıyormuş. “Soğuktan titrerken nasıl böyle bir şeye dikkat edebiliyorsun?” diye soran yaşlı adam; “Ben terziyim” yanıtını alınca; “Benimle gel, hayat hikayeni yolda anlatırsın.” diyerek arabaya bindirmiş bizim terziyi.

Bu karşılaşma, terzinin hayatındaki dönüm noktası olmuş. Böyle yetenekli bir insanın işsiz ve evsiz kalmasına çok üzülen iyiliksever yaşlı adam, terziye bir dükkan açmasına yetecek kadar para vermiş. Bunun karşılığında tek istediği kendi giysilerini bu genç adamın dikmesiymiş. Terzi yeniden bir işe hem de kendi işine başlamanın heyecanıyla deliler gibi çalışmaya başlamış. Bu arada yaşlı işadamı da desteğini esirgemiyor, onu kendi çevresinden zengin kişilerle tanıştırarak yeni siparişler almasını sağlıyormuş. Küçük dükkan, önce kocaman bir modaevine dönüşmüş, sonra da pek çok ünlü marka için üretim yapmaya başlamış. Terzi artık “ünlü işadamı” diye anılır olmuş.

Bir gün ihtiyar adam onu ziyarete gitmiş. Terzi çok büyük bir iş bağlantısı yapmak üzere yurt dışına gidecekmiş ve uçağa yetişmesine az bir zaman varmış. Biraz sohbet ettikten sonra yaşlı adam birden fenalaşmış. Yeni işadamımız ise büyük işi kaçırmak istemediği için uçağa yetişmiş. Yaşlı adam krizi atlatmış ve uzun süre hastanede yatmış bir yandan da sadece bir kez telefon ederek durumunu soran terziyi bekliyormuş. Fakat terzi daha çok para kazanmak için oradan oraya koştururken bir türlü yaşlı adamı ziyarete gidememiş. Aradan o kadar uzun bir süre geçmiş ki bu sefer de utancından yaşlı adamın kapısını çalamaz olmuş.

Bir süre sonra terzinin işleri yolunda gitmemeye başlamış. Fabrikalarını kapatmak zorunda kalmış ve elinde kala kala yine küçücük bir dükkan kalmış. Utana sıkıla yaşlı adama koşmuş hemen nerede hata yaptığını sormak için. Son derece kırgın olan ihtiyar yine de onu kabul etmiş ama anlatacağı öyküyü dinledikten sonra hemen çıkıp gitmesini istemiş.

Başlamış anlatmaya; “Bir zamanlar fakir bir oduncu varmış. Ormandaki bir kulübede yaşar ve odun keserek hayatını kazanırmış. Bir gün kulübesinde yangın çıkmış ve bu yangın bütün ormanı kül etmiş. O çevrede kimse ona güvenip iş vermeyince, çıkınını alan oduncu, eşeğine binip yola koyulmuş. Ağaçların arasında yürürken birinin kendisine seslendiğini duymuş. Başını kaldırınca konuşanın bir bülbül olduğunu görmüş. Bülbül ona; “Senin haline çok üzüldüm, şimdi öyle bir büyü yapacağım ki, eşeğin çok güzel şarkı söylemeye başlayacak. Sen de onunla gösteriler yapıp çok para kazanacaksın” demiş. Gerçekten de eşek birbirinden güzel şarkılar söylemeye başlamış. Oduncu o şehir senin bu kasaba benim dolaşıp eşeğine şarkı söyletiyor ve herkes onları izlemek için birbiriyle yarışıyormuş. Oduncu ve şarkı söyleyen eşeği bütün ülküde ünlenmişler.

Bir gün yine bir gösteriye yetişmek için koştururken, bülbülün yardım isteyen sesini duymuş oduncu. Bir kedi bülbülü yakalamış ve yemek üzereymiş. Şöyle bir duraklamış ama gösteriye gitmemeyi, onca parayı kaçırmayı gözü yememiş. Arkasına bakmadan kaçmış oradan. Gösteri başladığında ise eşeği her zamanki güzel şarkılar söylemek yerine sadece bir eşeğin çıkarabileceği sesleri çıkarmış. Oduncu kendisini şarlatanlıkla suçlayan izleyicilerin elinden canını zor kurtarmış. İşte o zaman bülbül ölünce büyünün bozulduğunu anlamış. Ben de senin bülbülündüm ve sen beni öldürdün, büyü de o yüzden bozuldu. Keşke güzel giysiler dikenden dostluk ipliğini koparmasaydın.”
Öyküyü dinleyince hemen çekip gitmiş terzi, çünkü söyleyecek bir sözü yokmuş….”

Bu güzel hikayenin arkasından bir şeyler yazmaya gerek yok sanırım. Hepimizin başına gelebilecek bir hikaye. Bülbülün ölmesine asla müsaade etmemeliyiz.

Dostluk ipimizin kopmaması dileğiyle….

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Dün bir ilki gerçekleştirdim. Hediye fuarının içinde bir konferans verdim. Konusu ise “Hediye seçiminde duyguların önemi” idi. Bu tür bir seminer bugüne kadar hiç yapılmadı. Hediye seçiminin de konferansı mı olur diyeceksiniz. Böyle bir konferans vermemi istedir. Ben de verdim. Benim için de bir ilkti. Ama harika oldu. Son hazırlıklar yapılırken halk da yerini aldı. O arada bir hanım geldi yanıma;

– Konferansı siz mi vereceksiniz? Dedi.
– Evet dedim.
– Benim hediye konusunda yaşadığım zorluklar var. Bir türlü hediye seçiminde başarılı olamıyorum. Şimdi fuara geldim ama nasıl hediye alacağım diye düşünüyordum. Tam o anda konferansı anons ettiler ve hemen geldim.
– Konferanstan sonra inanıyorum rahatlayacaksınız dedim.
Gerçekten konferans bitti bayan tekrar geldi.
– Şimdi anladım ve rahatladım teşekkür ederim dedi. Oysa ki ben şöyle hediye seçin diye yol göstermedim. Sadece duyguları ile yüzleşmelerini sağladım. Onlara aşkı ve sevgiyi anlattım.

Bugün size biraz aşkın önemi hakkında görüşlerimi yazmak istiyorum. Ben hayatımda 3 kere aşık oldum. Aşkın ne demek olduğunu biliyorum. Ama beni etkileyen iki tane haber var. Bu haberleri okuyunca benim anladığım aşkın bile yetersiz olduğunu anladım.

21.12.2006 tarihinde Hürriyet Gazetesinde bir habere gözüm takıldı. Haber şöyleydi;
Geçirdiği kas hastalığı nedeniyle 9 yıldır solunum cihazına bağlı olarak yaşayan İtalyan şairin “ötanazi yapılması” için verdiği mücadele devam ediyor. Şair Piergiorgio Welby (60) “Hayat bir kadının sizi sevmesidir, saçlarınızın arasından esen rüzgar, yüzünüze vuran güneş, bir arkadaşınız ile çakır keyif olmaktır. Hayat, aynı zamanda bir kadının sizi terk etmesi, yağmurlu bir gün ve bir arkadaşın ihanetidir de. Melankolik ya da manik depressif değilim. Ölüm fikri bana korkunç geliyor. Ancak benim için geride kalan, artık hayat değildir.”

Bu haberi okuyunca çok etkilendim. Bir insan ölüm döşeğinde hayatı sorgularken yaşadıklarından çıkardığı sonucu söyler. O noktada artık yalan, riya, menfaat yoktur. Kimseden bir beklentisi yoktur. Yaşam ile ölüm arasındaki son noktadır. Ne hissediyorsa onu söylediğine inanıyorum. Hayatta aşk yoksa bundan sonra yaşamamın anlamı yok diyor. Bunu söyleyen 60 yaşında bir şair. Şair olması neden önemli, çünkü duygularını en iyi şekilde aktarabilmesi. 2 gün sonra Hürriyet aynı haberin devamını verdi. Yasalar gereği ötanazi hakkını veremediğini açıklayan yargıç ancak hastanın tedaviyi reddetme hakkı olduğunu ifade etti. Doktoru hastanın tedaviyi reddetmesi üzerine solunum cihazını kapattı ve İtalyan şair öldü.

Temmuz 2006 da gazetelerde şöyle bir haber yayınlandı;
“Çağımızın tartışmasız en büyük yazarlarından biri olan Gabriel Garcia Marquez yakalandığı lenf bezi kanseri nedeniyle sağlık durumu kötüleşmiş ve inzivaya çekilme kararı almış, yakın dostlarına bir veda mektubu göndermiş.”
Size mektubun tamamını yazamayacağım ama bir bölümünü almak istiyorum:

“Tanrım bir yudumluk yaşamım olsaydı, aşk içinde yaşardım. Erkeklere yaşlandıkları zaman aşkı bırakmalarının ne kadar yanlış olduğunu anlatırdım. Çünkü insan aşkı bırakınca yaşlanır. “

İki tane duygularını en iyi ifade edebilen kişi ölüm kalım savaşının içinde bile hayatının anlamının en önemli noktası olarak aşkı görüyor. Şunları daha çok yeseydim, daha güzel giysiler alsaydım demiyor. Sadece sevgiye doymadım diyor. Bu çok önemli bir itiraf bence.

Yaşımız kaç olursa olsun yüreğimizden aşık olmak isteğimizi ve aşkı yaşama istediğimizi çıkarttığımız zaman gerçek ölüm bu oluyor demekki. Bedenin yaşamasından daha önemli ruhun ölmesi.

Tanrı hepimize 2 tane el vermiş tokalaşmak için, 2 tane ayak vermiş yürümek için, 2 tane kulak vermiş duymak için, 2 tane göz vermiş görmek için ama bir tane kalp vermiş. Neden mi? Diğerini gidip bulmamız için.

Gerçek aşk yalnızlıktan kurtulmak için ya da ekonomik şartlardan doğan sığınma değildir. Hiçbir menfaat düşünmeden birini sevmektir. Can Yücel bir şiirinde şöyle diyor:

Sen gittikten sonra yalnız kalacağım.
Yalnız kalmaktan korkmuyorum da,
Ya canım ellerini tutmak isterse….

Mevlana da aşk ile maddi değerleri kıyaslamış ve;

ALTIN NE OLUYOR,
CAN NE OLUYOR,
İNCİ, MERCAN DA NEDİR?
BİR SEVGİYE HARCANMADIKTAN,
BİR GÜZELE FEDA EDİLMEDİKTEN SONRA.

Son nefesine kadar aşktan ümidini kesmeyenlere duyurulur 🙂

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Etiketler: ,

Bu hafta bir kitapta (Sözlü Dövüş Sanatı) şöyle bir yazı ile karşılaştım.

“Hawaii adasında yaşayanlar iyi niyeti kendilerine özgü şekilde tarif ederler, onu aloha diye adlandırırlar. Hawaii’de genellikle içten bir selamlama ve yolcu etme sözcüğü olarak kullanılan aloha, başkalarının iyiliği için bencil olmayan anlamına geliyor. Aloha koşulsuz sevgi demektir.”

Bu yazıyı okuyunca koşulsuz sevgiye karşı düşüncelerimi düşündüm ve bu yazıyı yazmaya karar verdim.

Öncelikle bir anektotla başlamak istiyorum. Günlerden bir gün kırlangıcın biri bir adama aşık olmuş ve adamın penceresinin önüne konup adama şöyle demiş: “Ben seni çok seviyorum, lütfen pencereyi açıp beni içeri al da birlikte yaşayalım.” Adam: “Olmaz alamam… Sen bir kuşsun. Hiç, bir kuş adama aşık olur mu ?” demiş. Kırlangıç tekrar: “Lütfen pencereyi açıp beni içeri al, birlikte yaşarız. Hem ben sana dost ve arkadaş olurum, canın da sıkılmaz, birlikte yaşar gideriz” demiş. Adam yine : “Olmaz alamam… Git başımdan” diye cevap vermiş. Üçüncü ve son defa kuş adamın penceresinin önüne konup adama tekrar şöyle demiş: “Lütfen beni içeri al… Artık soğuklar da başladı, dışarıda kalamam, biliyorsun ben sıcak havalarda yaşayabilirim sadece. Beni içeri almazsan başka sıcak ülkelere gitmek zorunda kalırım. Lütfen beni içeri al da burada kalayım. Birlikte yemek yer, omuzuna konar seni neşelendirir, sana yârenlik ederim. Hem sen de benim gibi yalnızsın” der. Adam ona: “Git derhal başımdan! Ben yalnız kalırım.” demiş ve kuşu kovmuş… Kırlangıç da bu cevap üzerine üzüntülü bir şekilde uçmuş ve uzaklara gitmiş. Adam kırlangıç uzaklara gittikten sonra düşünmüş ve kendi kendine: “Ben ne aptal, ne kadar akılsız bir adamım, niye kırlangıçla birlikte kalmayı kabul etmedim? Ne güzel birlikte kalırdık” demiş ve çok pişman olmuş. Pişman olmuş olmasına ama iş işten geçmiş. Kendi kendine: “Nasıl olsa sıcaklar başlayınca kırlangıcım yine gelir, ben de onu içeri alır birlikte, mutlu bir hayat sürerim” demiş ve penceresini sonuna kadar açıp beklemeye başlamış. Yazın gelmesiyle kırlangıçlar da gelmeye başlamış ama onun kırlangıcı gelmemiş. Yazın sonuna kadar hiç penceresini kapatmadan pencerenin başında beklemiş ama boşuna… Kırlangıç yokmuş. Gelen kırlangıçlara sormuş ama onun kırlangıcını gören olmamış.
Sonunda bir bilge kişiye hâlini danışmak ve ondan bilgi almak için gitmiş. Bilge kişiye olayı anlattıktan sonra bilge kişi ona şöyle demis: “Kırlangıçların ömrü 6 aydır!”

Hayatta bazı fırsatlar vardır, ömründe bir defa insanın eline geçer ve değerlendiremezsen uçup gider…

Biz ne yapıyoruz hayatımıza belki bir kere karşımıza çıkan dostluk fırsatlarını ne kadar değerlendiriyoruz. Belki o kişi hayatımız boyunca başımızı omzuna koyup huzur bulabileceğimiz birisi, belki hayatımızın aşkı, belki zor günlerimde hep yanımda olmasından mutluluk duyacağım birisi, acaba onu tanıyabiliyor muyuz? Ya da hoyratça hayatımızdan çıkardığımız dostlarımızı bir gün yerinde bizi bekliyor olabileceğini düşünüp eğlenmemize mi bakıyoruz. Eğlenceli insanlar yanımızdan gidip sıcak bir dost aradığımızda dönüp onu yerinde bulabilecek miyiz acaba? O her zaman benim dostum, o beni nasıl olsa affeder ben hayatımı yaşayayım sonra ona dönerim diye kendimize güvenerek mi yaşıyoruz.

ORDA BİR KÖY VAR UZAKTA, O KÖY BENİM KÖYÜMDÜR. GİTMESEK DE KALMASAK DA O KÖY BENİM KÖYÜDÜR.

Böyle bir şarkı vardı. Hatırlarsınız sanırım. Ama ben bu söze artık inanmıyorum. Dostlara emek vermek gerekiyor. Nasıl olsa benim diye düşündüğün zaman emek vermediğin zaman uçup gidiyor. Onun için koşulsuz sevgilerin bu çağda pek yeri yok diye düşünüyorum. Koşulsuz sevgiyi şöyle düşünüyorum. O bugün sinirli olup kalbimi de kırsa ben onu yine çok seviyorum. Hastalığında, hastalığında ben onu çok seviyorum. Ama arkadaşlığımıza emek vermediği zaman birlikteliğimizin kıymetini bilmediği zaman bir gün geri geldiğinde onu bekliyor olacağım garantisi içinde koşulsuz bir bekleyiş içinde değilim.

Yıllardır televizyonlarda oynar durur “Al Yazmalım” diye bir Türk filmi vardır. O filmin ana teması filmin sonundaki bir tek cümlede saklıdır: SEVGİ EMEKTİR

Ona önceleri kızgınlık duyarız. Bir gün gelir onu da duymayız. Çünkü kızgınlık bile sevginin bir ürünüdür. Hiçbir şey hissetmediğim anda bitmiştir.

NEFRET ETTİKLERİNİZİ BİR DÜŞÜNÜN. HATIRLAYAMAZSANIZ, UNUTACAĞIMIZ KADAR DEĞERSİZDİRLER.
ALBERTO DELLA VECCHİA

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Etiketler: ,

Yazılarımı takip edenler bilirler genellikle sabahları Suadiye –Caddebostan sahilinde yürüyüş yapıyorum. Bu sabah yine o günlerden biriydi. Sanki yazdan kalma bir hava. Soğuk yerinde ama güneş pırıl pırıl. Gökyüzünde bir tane bile bulut yoktu. Ama deniz köpük içinde. Büyük dalgalar sahile vuruyordu. Kıyıdan gidilince dalgaların savurduğu suların damlacıkları insanın yüzüne vuruyor. Ben o anı yaşamayı öğrendiğimden beri hiç aklımdan geçmiş ve gelecekle ilgili bir düşünce geçmiyor artık. Sürekli çevremi seyrediyorum. Deniz harika, her taraf yemyeşil, kediler, köpekler, kuşlar, koşan insanlar, sahildeki banklara oturmuş gözlerini ufka dikmiş insanlar.

Birden bire yanımdan geçen insanlardan birinin bana; “Merhaba..gelsene seninle şöyle oturalım biraz sohbet edelim” demesini bekledim. “Peki sen neden demedin” diyeceksiniz. Çok haklısınız. Bugün bir sürü kişi için bunu hissettim. Bilirsiniz insan bazen hiç tanımadığı birilerine kendini çok yakın hisseder. O kişiyle sanki yıllardır tanışıyormuşuz gibi. Ben de bugün hep birilerine;

– Merhaba…nasılsın? demek istedim.

Baktım ki bir kişi banka oturmuş, canı sıkkın. Yanına oturup derdini dinlemek istedim. Bir başkasına baktım. Belli ki keyfi yerinde. Zıp zıp zıplıyor. Yerinde duramıyor. Hayatında güzel bir şeyler olduğu çok belli. Hepsiyle konuşmak istedim. Ama olmuyor. Neden mi? İnsanların bazıları çok iyi bazıları kötü. Herkes birbirinden korkar durumda. Acaba ne kötülük gelir diye çekiniyorlar. Bir kadına merhaba desem, kadın içinden;

“Acaba bu kadın normal mi? Durup dururken neden bana merhaba, hadi gel sohbet edelim dedi. Sapık mıdır nedir acaba? Hemen kaçmalıyım” diye düşünür.

Bir erkeğe merhaba desem o daha farklı bakar. Hemen o geceyle ilgili planlar yapmaya başlar. O planlarının da bir kötülüğü yok. Yabancıların özgüvenine sahip olsak. Açıkça arkadaşlık teklif eder. Her iki taraf için de uygunsa birlikte olurlar. Değilse teşekkür ederler ve ayrılırlar. Asla biri diğerini rahatsız etmez. Ama bizim toplumumuzda eğer kabul etmezsen; “Bana yar olmayanı kimseye yar etmem” der ve çeker vurur.

Yani kimseye sohbet etmeyi teklif etmeden eve geldim. Hem kahvemi içip hem de dinlenirken televizyonu açtım. Şöyle bir haber;

Edremit’te Pazar yerinde bir emniyet görevlisi bir hırsızı yakalamış kıskıvrak yere yatırmış emniyet görevlilerinden telsizle yardım istemiş ama arkadaşları yetişene kadar esnaftan yardım istemiş ve kimse yardım etmemiş. Hırsız da emniyet görevlisinin elinden kaçmış kurtulmuş. Emineyet görevlisi Pazar yerinin ortasında bağırıyor; “Neden yardım etmiyorsunuz? Bir hırsıza teslim mi oluyorsunuz? Bu toplum nasıl düzelecek? Hepimizin polis olması mı gerekli? Yardım etseydiniz kaçmayacaktı.”

Emniyet görevlisi tek başına bağırdı bağırdı ve gitti. Yani esnaftan bir tek kişi çıkıp tek bir kelime etmedi. Tam o dakikada da bir televizyon kamerasının orda olması da tamamen tesadüf tabii. Ya da amatör kamera vardı, bilemiyorum.

Bakar mısınız bir sabah yürüyüşünden nerelere geldim. Birbirimizden korkar olduk. Oysaki birbirimize selam vermek istemenin ne kötülüğü var ki. Bunları yazarken Nazım Hikmet’in bir şiiri aklıma geldi.

KARLI KAYIN ORMANI

Ben ordan geçerken biri
Amca dese gir içeri
Girip yerden selamlasam
Hane içindekileri

Üstelik Nazım Hikmet memleketinden uzaklarda yazmış bu satırları. Biz ise kendi ülkemizde düşünüyoruz. Ama ben yine de sabahları bir çok kişiye günaydın demeyi ihmal etmiyorum. Bazen bir kediyi severken yanımdan geçenlere laf atıyorum. Ama henüz gelin biraz sohbet edelim demedim.

Bunları düşündüğüm için ben deli miyim acaba? 🙂

İnşallah deliyimdir 🙂

Not: Aşağıdaki programa bir göz atmanızı rica ediyorum. Değişiklik oldu.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Etiketler:

Düşünün ki sokakta yürüyorsunuz. Yol kalabalık. Karşıdan gelen kişi size çarptı ve döndü pardon dedi. Bu durumda hiç sorun yok. Ya da pardon demedi. Kızdınız. İçinizden o kişiyle ilgili negatif duygular geçti.

– Ne kadar kaba bir insan.
– Yürümesini bilmiyor daha.
– İnsan bir özür diler gibi duygu ve düşünceler.

Sizce bu kızgınlık hissi ne kadar sürer. En fazla 10 dakika. Kendi düşüncelerinize dalarsınız. Alışveriş yapıyorsanız hemen ilk gelen vitrin sizi kızgınlığınızdan koparır alır. Farkına bile varmadan unutursunuz. Neden unutursunuz?

Çünkü size çarpan o kişiye karşı özel olarak hiçbir duygunuz yoktur. Onunla birlikte yaşanmış bir anınız yoktur. Ona verdiğiniz emek yoktur. Hastalandığı zaman onun başında oturduğunuz bir geceyi hatırlamadınız. Onun üzüntüsü için sabaha kadar uyumadığınız hiçbir gece olmamıştır. Üzüntülü bir gecenizde telefon edip sesinizin tonunu kötü bulup gecenin hangi saatinde olursa olsun atlayıp yanınıza gelmemiştir. O üzülmesin diye sabahlara kadar onu ikna etmeye uğraşmamışsınızdır. Sevincinizi veya üzüntünüzü onunla paylaşmak için uğraş vermemişsinizdir. Onu gerçek dost sınıfına koymamışsınızdır. Ona rahatlıkla arkamı dönebilirim o benim gerçek dostum diye düşünmemişsinizdir. Ağladığı zaman her şeyinizi verecek kadar üzülmemişsinizdir. Onu ailenizden bir parça olarak görmemişsinizdir. Gecenin bir vakti onu uykusundan hiç uyandırmamışsınızdır. Ya da o gece ağlayarak sizi hiç aramamıştır. Hayata dair bir sürü konuyu birlikte öğrenmemişsinizdir. Ona hiçbir zaman; “Ben yanındayım korkma” dememişsinizdir.
Sen eğlenceye giderken onun evde mutsuz olarak oturmasından etkilendiğin olmamıştır. Onun mutluluğunun sana keyif vermesinin önemini hiç hatırlamıyorsundur. Ya bir gün hayatımda olmazsa diye düşünmemişsindir. Ya onu kaybedersem diye hiç korkmamışsındır. Hiç kimseye itiraf edemediğin yanlış düşüncelerini bile onunla paylaşmayı hiç düşünmemişsindir. Hayatının en büyük sırdaşı o değildir. Bir şeye canın sıkıldığı zaman ilk aklına gelen o değildir.
Peki bütün bu duyguları onun için taşımıyorsan sırf yoldan geçerken sana çarptı diye ona niye kızacaksın. Ya da o kızgınlık ile yaşayacaksın. O, kim olduğunu bilmediğin biri. Onun için hiçbir endişe taşımıyorsun. Sadece çarpıştınız ve bu çarpışmadan kimse zarar görmedi. 10 dakika sonra hiçbir şey hatırlamıyorsun. Aynı kişiyi ertesi gün tesadüf olarak tekrar görsen yolunu çevirip sitem eder misin? Bence hiç birimiz böyle bir şey yapmayız. Çünkü o kişinin hayatımızda yeri olmadığı için unutmuşuzdur.

Ama, ya o kişi bizim için çok önemliyse ve bizi üzecek bir ilgisizlik yaşadıysak. Kalbimiz çok kırılmışsa. İşte o zaman ona yüreğimizden geçen sitemi söyleriz ve bir türlü aklımızdan çıkaramayız. Bunu dile getirmemizdeki tek neden onu çok sevmektir.

Bir dostumuza sitem etmek ona verdiğimiz değeri gösterir. Ama iki dost arasında büyük bir kırgınlık olduysa da onu affetmeyi tercih etmeliyiz. Ama bu asla ona verdiğimiz değerin yetersizliğinden değil de ilişkinin sağlığı açısından gereklidir. Ama bu affediş için mutlaka kendimize mantıklı bir neden bulmalıyız. Yoksa yüreğimiz öyle hadi bu kişiyi affet deyince öyle kolayca affetmez. Yapılan harekete bir mazeret bulmak gerekir. İşte o zaman onu anlamış oluruz. Rahatlarız ve dostumuza yeniden sarılırız. Ama mutlaka bir ders çıkartmış olmalıyız. İşte o zaman dostluklar yenilenir. Yüreğinde ona dair kızgınlık veya kırgınlık duygusu kalmaz. Aradaki sevgi yeniden üremeye başlar. Belki ilişki kendine yeni bir yol bulur. Bulmalı ki dostluk tazelensin. Unutmamak gereklidir ki bu yolda da hayatın bize öğreteceği yaşama dair bilgiler vardır.

SCHİLLER; “AFFETMEK VE UNUTMAK İYİ İNSANLARIN İNTİKAMIDIR.”

Ramazanı ve bayramı geçirdik. Artık yoğun olarak çalışmak keyif verecektir diye düşünüyorum. Taksim toplantıları devam ediyor. Bu toplantılar için bir değişiklik yapmak istedim. Aşağıdaki tarihlerde Taksim’deki seminerler ücrete tabii değildir.

18 Kasım 2006 Cumartesi 16.00-18.00 ücretsiz
25 Kasım 2006 Cumartesi 16.00-18.00 ücretsiz
2 Aralık 2006 Cumartesi 16.00-18.00 ücretsiz

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Etiketler: ,

Bu köşede Kişisel Gelişim başlığı altında yazılar yazıyorum. Yazdıklarım yaşadıklarımdan öğrendiğim davranış biçimleridir. Bu davranışları çevremdeki kişileri gözlemleyerek ayrıca bu konuda yazılanları okuyarak ya da bilimsel boyutunu inceleyerekten kendimi yeniliyorum. Ve bunları da uzun süredir sizinle paylaşıyorum.

Sürekli hayatımı sorguluyorum. Beni rahatsız eden olayları sorgulayıp bana artı değer kazandırması için yeniden yapılanmam devam ediyor. Sanıyor musunuz ki artık her şey dört dörtlük. Asla. Hala bir çok konuda yanıldığımı görüyorum. Hala bazı kişiler iyi niyetimi kullanıyor. Bunlar yaşadığım sürece hiç bitmeyecek. Ölene kadar öğrenmeye devam edeceğim. Ben oldum artık demiyorum. Hayatımda her şey harika olmayacak. Bundan da üzüntü duymuyorum. Çünkü değişen dünya ile davranış biçimleri değişiyor. Teknolojinin değişmesi gibi insanlar da sürekli değişiyor. Çağa ayak uydurmak için bizim de değişmemiz gerekiyor.

İnsanlarla ilişkilerde zaman zaman zorluklar yaşıyorum. Sadece, beni rahatsız eden bir olayı düşünüp hemen çaresini bulmak gibi bir aceleciliğim var. Hayatımda olumsuzluk istemiyorum. İşte bir davranış biçimimi değiştirip rahat ettiğimde bunları sizlerle paylaşmalıyım diye düşünüyorum.

Şimdi geri dönüp hayatıma baktığımda şöyle bir manzara görmeye başladım. Uzun çalışma hayatının sonucunda hiç para biriktirmemişim. Tek yaptığım dost biriktirmişim. Hayatım boyunca dostluğa çok önem verdim. Hep ben çok zengin bir insanım derim. Çünkü çok dostum var. En büyük servet budur. Ne depremde yıkılıyor, ne sele kapılıp gidiyor, ne bankanın iflası gibi bir korku yaşıyorsun, ne borsa gibi düşünce değeri azalıyor, ne bir hortumcunun kurbanı oluyor. Gerçek dostlar bu gibi olumsuzluklardan etkilenmiyorlar.

Peki nerden buldun bu kadar mükemmel dostları diyeceksiniz? Çok haklısınız. Evet gerçek dostlarım var tabii. Ama benim yanlışlarımdan dolayı azalan dostluklarım da var. Neden mi? Çünkü onları hiç sorgulamamak gibi bir yanlış içinde yaşadım hayatım boyunca. Bir tane yanlışlığı fark ettiğim zaman genellikle bir daha o yanlışa düşmem. Ama dostluk konusunda bu kadar başarılı olamadım. Çünkü onlara gösterdiğim tolerans sonsuz oldu.

Onları sorgulamadım derken ne demek istiyorum biliyor musunuz. Atıyorum kafadan bir tane dostum hayatım boyunca; “Sen bir gün denize düşsen ben elbiselerimle hangi şartlarda olursa olsun atlar seni denizden kurtarırım.” diyor.

Ben o kişinin söylediği söze inanmışımdır. Bir gün başıma böyle bir şey gelirse bu arkadaşım beni kurtarır buna inanıyorum. Ama hiçbir zaman bu söylediğini kontrol etmek gibi bir düşünceye girmedim. Bir gün geliyor ki gerçekten denize düşüyorum diyelim ama o kişi beni kurtarmıyor. İnanılmaz gerekçeleri de var. Ondan sonra uyanıyorum. Tesadüf gibi birkaç kere daha denize düşüyorum bakıyorum ki artık bir mazeret bile öne sürmüyor. Ama benim can dostum gibi davranmaya devam ediyor. Sonra onu hiç sorgulamadan ona inanarak geçirdiğin yıllara acıyorum. Tabii ki hayatımı ona endeksleyip yaşamadım ama bir gün baktım ki güven duygusunun yerinde yeller esiyor.

Çok eski yıllardaydı. Çok önemsediğim, çok değer verdiğim bir arkadaşım yurt dışına gitti. Her yaz bir aylığına İstanbul’a gelirdi. Ve bana derdi ki; “Tülay ben kısa süre burada olacağımdan sana gelip gidemeyeceğim çünkü ailemle birlikte olmak istiyorum ama seninle de olmak istiyorum onun için sürekli sen gel hatta bu bir ay bizde kal. Bizden işe git gel.” Neden olmasın. Arkadaşımı çok seviyorum. Çok da haklı. Aynı durumda ben olsam o da bana aynı şekilde davranırdı dedim ve bir ay onlarda zaman geçirdiğim oldu. Bunu yaparken hiç rahatsız olmadım. Çünkü çok emindim. Bu yurt dışında yaşamak 7 yıl sürdü. Sonunda bu arkadaşım İstanbul’a temelli dönüş yaptı. O bana geliyor, ben ona gidiyorum. Bir gün;
-Bu akşam bize gelsene dedim ve şöyle bir cevap aldım.
-Son iki kere ben sana geldim artık gelmem, sen gel.

Nasıl yani? Tabii bu nasıl yani’yi içimden söyledim. Şimdi düşünüyorum onun hiç suçu yok. Suç benim. Suçum aşırı verici olmak. Yani hiç sorgulamadan. Hiç o kişiyi sınava sokmadan. Bu olaydan sonra akıllandığımı sanıyorsanız yanılıyorsunuz.

Sonra bir başka arkadaşım haftanın en az 3 gününü bizim evde geçirirdi.. Birlikte sinema, tiyatroya giderdik. Onun evi uzak olduğundan sizde kalsam olur mu derdi ben de çok sevinirdim. Ayrıca hep ben de ısrar ederdim. Ne olur kal gitme diye. Bu olay uzun süre böyle devam etti. Günlerden bir gün onların evinin yakınındaki bir yerde konsere gittik. Giderken zaten anneme; “Anne ben bu gece gelmem, merak etme” dedim. Çünkü onun evinin bu kadar yakınındayken ve gece saat 01.30 gibi bir saatte neden ben eve geleyim ki, onun evinde kalırız diye düşünmüştüm.
Konserden çıktık.
-Bu gece ben de seninle gelmek istiyorum, anneme zaten sende kalacağımı söyledim dedim.
Bana şöyle bir cevap verdi;
-Kusura bakma Tülay seni misafir edemiyeceğim, evim misafir ağırlamak için uygun değil.
İnanamadım, ve ben o gece tek başıma gece yarısı eve gelmiştim. Ama hani korkudan da donuma yapmıştım 🙂
O geceden sonra herhalde çok özel bir durum vardı, ben yanlış anlamışımdır diye üzerinde durmadım ama onun evine özellikle gitmeye çalıştım ama asla başaramadım.

Yıllarca sandım ki gerekirse benim ona gösterdiğim misafirperverliği o da bana gösterir. Yanılmışım. Sonra bunun benimle ilgisi olmadığını misafirperverlik konusunda belki de bir kötü deneyim yaşamış olduğunu düşündüm, ya da yetiştiriliş biçimi, ailenin yapısı olarak düşündüm. Bunu anlayışla karşılıyorum. Ama o zaman kendisinin de kimsenin evine gitmemesi gerekir. Çünkü insan kendini kullanılmış hissediyor. Şimdi daha anlayışla bakıyorum.

Bütün bunlardan sonra akıllandım mı sanıyorsunuz? Asla. Yine dostluklarımda aynı hataları yapıyorum.
Yine karşımdakini mutlu etmek adına ya da birlikte olmak için oluşması gereken ortamı hazırlama konusunda hep öndeyim:

-Ben gelirim, sen bu saatte dışarı çıkma.
-Dur ben onu alıp sana getiririm, sen uğraşma onunla.

Bunlardan vazgeçer miyim? Sanmıyorum. Geçen yıl biri ile tanışmıştım. Bir kere oturup uzun uzun sohbet etme imkanımız oldu. Sonra kendisini 1,5 yıl gibi hiç görmedim. Bir gün tekrar karşılaştık. Sohbet ederken görüşmediğimiz bir yıl içinde yaşadığı çok önemli bir olayı anlattı. Bir gece eşiyle kavga etmişler ve o gece nerdeyse ayrılık noktasına gelmiş ve gece saat 01.00 gibi evi terk etmiş. Bir anda nereye gidebilirim diye düşündüm diyor. İlk aklıma gelen sen oldun ama bir kere tanıdığım insanın evine nasıl giderim diye düşündüm ve gelmedim. Ama o gece ilk aklıma gelen sen oldun diyor. Bakar mısınız nasıl bir güven duymuş ki kişi zor durumunda ilk aklına gelen ben olmuşum. Bu inanılmaz hoş bir duygu. Ama bu kişi hayatın içinde duruşuna karar vermiş biri olduğundan içinde bulunduğu duruma hemen çare bulmuş ve yoluna devam etmiş biri. Ama bazen kullanılan olabiliyor insan.

İşte artık dostları sınava sokmanın zamanı geldi. Artık daha seçici olmanın zamanı geldi. Artık çoktan ziyada az ve öz olmasının zamanı geldi. Artık kaybetme korkusunun aşıldığı zaman geldi. Kişilerin ben şunu yaparım ben bunu yaparım diye ahkam kesmelerini gözlemleme ve sorgulama zamanı geldi.

Bu türlü dostları biriktirmenin hiç manası olmadığını düşünüyorum artık. Dün yolda tanıştığım kişinin hayatıma daha çok katkı sağladığını görmeye başladım. En azından hiç beklentisiz. Bu türlü bana hiç katkısı olmayan ama “senin dostunum” diye bana sarılan kişilerin sadece negatif enerjilerini taşıdığımı fark ettim.

Bir başka konu daha var. Hangi dostumuzla neyi paylaşıyoruz?
Biriyle sinemaya veya tiyatroya gitmekten hoşlanırsın.
Biriyle sabahlara kadar oturup felsefe konuşursun.
Biriyle sohbet ederken hiç utanmadan onun omzuna başını koyar ağlarsın.
Birisine çok güvenirsin, bilirsin ki başın sıkışsa ilk yanında olacak kişi odur.
Birisi vardır ki, çok eski yıllardan beri gelen bir arkadaşlık. Çok seversin, çok iyidir, ya da sadece zararsızdır. Artık hayata bakışınız değişmiştir ama olsun. Yine de onu çok seversin.
Birisi vardır ki onun görüşlerine çok güvenirsin, ona bazı konuları danışırsın.
Birisi vardır ki, belirli konularda uzmanlığı vardır ve bu konu senin de çok ilgini çekiyordur.
Birisi vardır ki, seni yeni teknoloji ile tanıştırır ve senin yeniliklerle tanışmanı sağlar,
Birisi vardır ki vizyonu çok geniş biridir ondan etkilenirsin.
Birisi vardır ki motivasyonu yüksek biridir onunla beraber olduğunda kendini iyi hissedersin.
Birisi vardır ki sana yol göstericidir.
Birisi vardır ki çevresi çok geniştir. Onun sayesinde bir çok insan tanırsın.
Birisi vardır ki onunla sadece geyik muhabbeti yaparsın. Canın sıkkın olduğunda onunla birlikte olursun, bol bol gülersin, eğlenirsin.
Birisi vardır ki hayatın içinde duruşuna saygı duyarsın ve kendine örnek olarak seçersin.
Birisi vardır ki, kimseye anlatamadıklarını ona anlatırsın. Yani sır küpü.

Şöyle bir dostlarınızı gözden geçirin, kiminle ne yapmaktan hoşlanıyorsunuz. Kime ne kadar güvenebilirsiniz. Gereksizleri attığınız zaman geriye kaç kişi kalıyor. Hani zaman zaman evimizde temizlik yaparız, hep dursun bir gün kullanırım deyip hiçbir işe yaramayan eşya, giyim ya da mutfak malzemelerini temizleriz. Artık zamanı geçmiş ya da daha iyisine sahip olduğundan kullanmadığımız eşyaları atarız. Eğer atmaz ve sürekli alırsak zaten bir müddet sonra eve sığmamaya başlarız. Kullanmadığımız halde bir sürü eşya için emek harcarız. Onların tozlarının alınması gerekir. Onlara evimizde bir yer ayırırız ama hiç kullanmayız. Ama bazıları vardır ki bizim için çok önemlidir. Yeni teknoloji olarak daha iyisi olduğu halde ondan bir türlü vazgeçemeyiz. Ya da hiçbir fonksiyonu olmayan bir bibloyu sırf hatırası var diye atamayız. Bence atmamalıyız da. Hiç siz yaşlandın artık, evim de müsait değil artık diye yıllardır evinizde yaşayan köpeğinizi veya kedinizi sokağa bırakır mısınız? Hayat bir yürüyüştür. Bu yürüyüşte bazıları geride kalır. Bazıları da bizi geçer gider.

KENDİ DÜŞEN BİR ADAMI BIRAK DÜŞSÜN, ŞAYET BİR BAŞKASI TARAFINDAN İTİLMİŞSE ONU TUT.
MACHIAVELLI

Bu sözü okuduğumda çok sevdim.

Hayatın bu yürüyüşünde yavaş yürüyen var, hızlı yürüyen var. Hem hızlı yürümek istiyorum hem de çok yavaş yürümek isteyen birine kızmak yanlış olur diye düşünüyorum. Onu kendi kaderine bırakmanın doğru olduğunu düşünüyorum. Çünkü o senin hızına yetişemeyince sen onun yavaşlığına uyum sağlamaya başlarsın. Ki bu çok kötü olur. İşte hayatın içinde hızlarımız birbirine eşit değilse yürümenin keyfi olmuyor. Bir de en önemlisi hep öndeki koşana yetişmek gibi bir çabamız olması gerekir. Bu yürüyüşte tabii ki çok değer verdiğin ama yürümekte zorlanan bazı dostlarını sırtlayabilirsin. Ama hadi çok zorlandın 2 kişiyi sırtına aldın. Daha fazlası senin yürümene engel olur. Ama senin hızlı yürümen belki ilerde onları da geri kalmışlıktan kurtarır.

Bir gün bir arkadaşımdan beklediğim davranışın gelmemesinden üzüntü duyarken şöyle bir mail gelmişti;
DOSTLAR IRMAKLAR GİBİDİR, KİMİNİN SUYU AZ, KİMİNİN ÇOK.
KİMİNDE SADECE ELLERİN ISLANIR,
KİMİNDE RUHUN YIKANIR BOYDAN BOYA.

İşte bunu okuyunca bütün kızgınlığım bitti.

Ama onları hayatımızdan çıkaralım çöpe atalım ve bir daha asla görmeyelim anlamında değil. Sadece onlara ayıracağımız zaman dilimlerinde daha hesaplı olmak gerekli diye düşünüyorum.
Bence GEOTHE bu konuda oldukça düşünmüş ve şöyle demiş; KARDEŞLERİMİ ALLAH YARATTI, FAKAT DOSTLARIMI BEN BULDUM.

Bütün ilişkilerim için; SIRTINDA YÜRÜMEK İÇİN DEĞİL, YANINDA YÜRÜMEK İÇİN DOST ARIYORUM.

Eğer yılların dostluklarını sorguladığımda gerçekten endişelerimde haklı çıktıysam çok üzülüyorum. Böyle bir duyguyu kimsenin yaşamasını dilemiyorum. Bir arkadaşım için kuşkuya kapıldığımda sonunda mahcup olmayı tercih ediyorum. Keşke onunla ilgili kuşku duyduğum için bana çok kızsa 🙂

Keşke aşağıdaki olayı yaşasam. Bu yazı bana mail ile gelmişti. İşleyen sistemin tarih aralığını bilemiyorum ama hoş bir olay;

“İngiltere’de yargıçların maaşı yoktur. Onun yerine ihtiyaçları oldukça kullandıkları kredileri ve sınırsız çek defterleri vardır. İngiliz devleti hakimlerine o kadar güveniyor yani. Bir gün hakimin biri bir bankaya gidip 1.000.000 foundluk bir çek bozdurmak istediğini söylemiş. Tabii ortalık birbirine girmiş. Banka yöneticileri en üst makamlardan onay almadan bu kadar parayı veremeyeceklerini söyleyip hemen İçişleri Bakanlığı, Adalet Bakanlığı ve Başbakanlık gibi yerlere telefon etmişler. Ancak aradıkları her yerden gelen cevap aynıymış: ÖDEYİN.

Gel gelelim bankada o kadar nakit yokmuş. Hakimden ertesi gün gelmesi rica edilmiş. Ertesi gün para bir bavul içinde hazırlanmış. Aradan birkaç gün geçmiş. Hakim çıkagelmiş. Parayı bankaya geri vermek istiyormuş. Banka yönetimi hemen bakanlığı aramış. Derhal bakanlık müfettişleri devreye girmiş ve hakime hareketin sebebini sormuşlar. Hakim; “Kraliçe’nin hükümeti bize gerçekten bu kadar güveniyor mu? Onu sınadım.” cevabını vermiş. Raporlar bakanlığa iletilmiş ve aynı gün hakim azledilmiş. Adalet bakanlığı hakime gönderdiği yazıda gerekçeyi şöyle açıklıyor: Kraliçe hükümetinin saygın bir hakimi, devletine güvenmiyor ve onu sınıyorsa, devlet ona asla güvenmez.”

Bu çok güzel bir olay ama dostluk adına yapılması gerekenleri hiç yapmadığın halde vay sen benim dostluğumu sınıyorsun diye gidene de güle güle diyorum. Yolları açık olsun. Dostluğumun değerini bilen, yalnız benim onu aramam ve onunla birlikte olmak için onun yanında olduğum zaman mutlu olan değil, benimle birlikte olmak için çaba sarf eden dostlar istiyorum. Yüreğime sadece hak edenler girsin. Ben hurdacı değilim. Bana daha çok sarılanı da sırtımda taşırım.

Bazı insanlar odaya girdiğinde çevre aydınlanır, bazıları da çıktığında. Ben odaya girdiğinde çevreyi aydınlatacak dostlar arıyorum. Geldiği zaman boşluk doldursun istemiyorum. Benim istediğim gittiği zaman yeri dolmayacak kadar önemli olsun. Ona karşı olan alışkanlığımı bilsin ama şımarmasın.

Çok mu şey istiyorum dersiniz? Ama bunları istemezsem yaşamanın ne anlamı var ki 🙂

Hoşça kalın dostlar 🙂

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Bu hafta başka bir konu yazacaktım. Yazılarımı takip eden bir kişiden mail aldım. Benden özellikle bu konuyu işlememi istemiş. Çocuklarımızın içindeki şiddet duygusu nereden geliyor? Anneler babalar neyi nerede yanlış yaptık acaba diye düşünüyorlar. Çünkü gencecik bir çocuk henüz 13-14 yaşında, okuldaki arkadaşını öldürüyor.

İnanın eskiden evin içinde bir böcek görsem, bu karınca bile olsa öldürürdüm. Şimdi artık hani bizi çok rahatsız eden evdeki sinekleri bile öldüremiyorum. Ona şöyle bir bakıyorum. İnanılmaz savunmasız ve aciz ve ben onu bir hamlede öldürebilirim. Asla yapmıyorum. Evin içinde ne zaman bir böcek bulsam çok özenle alıp hemen dışarı atıyorum. Onun yaşam şansını elinden alma yetkisini kendimde bulmuyorum.

Gençlerdeki bu şiddet duygusunu sevgisizliğe ve eğitimsizliğe bağlıyorum. Sevgi deyince de sürekli onu ne kadar sevdiğinizi söylemek çare değil. Ayrıca onun önüne bütün imkanları sermek de çare değil. Anne babaların kendilerini de değiştirmesi gerekiyor ki çocuklarını anlayabilsinler. Sevgi denen duygunun içinde o kadar çok başka duygular var ki. Saf sevgi vermek yetmiyor. Çocuklar bunu yeterli bulmuyor. Sevginin içindeki güven duygusu, aidiyet duygusu, kendine güven duygusu ve insani bir çok ilkelerin verilmesi gerekiyor.

Bundan 6 ay evvel, hamile bir bayan seminerime katıldı. 2 günlük seminerin sonunda herkes duygularını paylaşmaya başladı. Diğer katılımcılar seminerden çok etkilendiklerini kendileri ile ilgili ileriye dönük kararlar aldıklarını söylediler. Hamile olan bayana sıra geldiğinde şöyle dedi: “Ben hamileyim, bundan sonra ben yokum artık. Söylediğiniz her şeyi çocuğum için uygulamak istiyorum. Kendim için hiçbir şey düşünmüyorum.” İnanılmaz derecede şaşırdım. Seminerlerim doğaçlama olduğu için hemen konu değişti. Bir arkadaşımın başına geleni anlattım. Arkadaşım iyi eğitimli ve güzel bir çalışma hayatından sonra bebeği olunca işten çıkmıştı. Bebek büyüdü ve ilk okula gitmeye başladı. Bir gün eve gelmiş ve annesine; “Anne bugün okulda öğretmen anneleriniz ne iş yapıyor dedi. Herkes annem doktor, mühendis ya da yönetici gibi şeyler söylediler. Öğretmen bana annen ne iş yapıyor çalışıyor mu deyince ben utandım ev hanımı demeye. Ne olur anne sen de işe git.”

Bakar mısınız annesinden kopmaya başlıyor çocuk. Çünkü anne uzun süredir onu özenle yetiştirmek için uğraşıyordu ancak bütün zamanını çocuğuna vermekten kendini unutmuştu. Çocuk anneyi beğenmiyor. Tabii ki çocuklar bu fedakarlığı o yaşlarda anlayamazlar. Onlar için annesiyle arasındaki tek sorunun nesil farkı olduğuna inanırlar. Oysaki bu yanlıştır. Nesil farkları kapatılabilir. Ama çocuk böyle düşünmekte haklı. Tabii ki her annenin çalışması gerekir demiyorum. Ama çağı çocuklarımız ile birlikte yakalarsak sorunları daha çabuk aşarız. Çünkü onu daha iyi anlayabiliriz. Çocuklarımıza çok para vererek, en iyisini yedirerek ve en iyisini giydirerek çözüme ulaşılmıyor. Onun ruhunu beslemek gerekli. Sadece onu merak etme duygusuyla sevdiğimizi ispat edemeyiz. Ayrıca o yaşlardaki çocuklar merak edilmekten hiç hoşlanmazlar. Çünkü merakların arkasından mutlaka yasaklar geliyor.

Anne babalar da haklı tabii. Canları ciğerleri ve en önemli varlıkları için meraklanmakta çok haklılar.. Ama bunu abartmadan yapmak gerekli. Çocuğu sürekli tehlikelerden uzak tutarak değil, o tehlikelerle nasıl başa çıkacağını öğretmek daha doğru olur. Yani çocuğun hata yapmasına müsaade etmek ama bedelini de kendisinin ödemesi gerektiğini anlatmak. Anne babalar çocuklarının bedellerini kendileri ödedikleri için sürekli yasak koyuyorlar. Tabii ki haklılar. O zaman çocuk yaptığı yanlışın bedelini nasıl olsa ödüyorlar diye hiçbir şeyi önemsemiyor.

Geçenlerde büyük bir eğitim kurumunda hocalara seminer verdim. Hocalarıma şöyle dedim: Sizler bana okulda hani Çaldıran Savaşı’nı öğretmiştiniz ya. Hani şu tarihte oldu diye tarihi ezberletmiştiniz. Ama yıllardır gerçek hayatta Çaldıran Savaşı’nın tarihini kimse sormadı. Keşke bir savaş nasıl kazanılır veya neden kaybedilir bunu öğretseydiniz dedim.

Çocukların ruhlarını şiddetten korumak için verilmesi gereken en önemli alışkanlık okuma alışkanlığıdır. Eğer ona yeni bir şey öğrenmenin keyfini öğretebilirsek bence onlarca aldığımız giyim eşyasından daha faydalı olabiliriz. Okuma alışkanlığı aile içinde edinilebilir. Keşke bu tip alışkanlıklar marketlerde satılsa da alsak. Hayır, bu işin yeri ailedir. Çocuklarımıza ayakları üzerinde durmayı, başarılı olmanın getirisini anlatırsak işte o zaman çocuk bazen yanlış eğitim veren ailesini fark eder ve kendine daha iyi bir yol çizer. Anne babalar kendi çocukluklarındaki gibi çocuk büyütmekten vazgeçip çağın getirdiklerini takip ederek çocuklarına daha yakın olabilirler.

Yıllar önceydi İstanbul’da yaşayan ama aslında doğu kökenli biriyle tanışmıştım. Uzun yıllar cezaevinde yatmış. Hayatını şöyle anlattı;

“Bizim köyde genç delikanlının adam yerine konması için mutlaka birini öldürmesi gerekliydi. Bu beyin yıkama ile büyüdüm. Ve kendimi ispatlamak için bahane arıyordum. Bir gün sudan bir bahane buldum ve birini öldürdüm. En güzel yıllarım cezaevinde geçti. Şimdi geriye dönüp bakıyorum da ne cehalet içindeymişiz. Geçen yıllarımın hesabını kim verecek. Ölen kişinin ne günahı vardı ki. Verilen yanlış eğitimin cezasını neden ben çekeyim.”

Evet kişi böyle anlattı hayatını. Adam olmanın yolunun öldürmekten geçtiğini savunanlar bence yanılıyorlar. Adam olmak kimseyi öldürememektir. Amerika’da yapılan bir araştırma sırasında enteresan bir aile ile karşılaşıyorlar. Hemen incelemeye alıyorlar. Baba cezaevinde. Nedeni ise uyuşturucu ve adam öldürmek. İki tane çocuğu var. Çocuklardan biri aynı baba gibi cezaevinde. Diğeri ise çevresine verdiği güven ile tanınan ünlü bir avukat. Çok şaşırıyorlar. Cezaevinde önce babayı ziyaret ediyorlar. Soruyorlar:
-Neden cezaevindesin?
– Bilemiyorum. Belki sevgisizlik ama en önemlisi cehalet diyor baba.
Sonra babanın izinden giden çocuğa gidiyorlar. Aynı soruyu ona da soruyorlar. Çocuk şöyle cevap veriyor;
-Babam da cezaevinde. Böyle bir ailenin içinde başka şansım var mıydı?
Evet bir bakıma haklı. Sonra diğer ünlü avukata gidiyorlar.
-Siz enteresan bir ailesiniz. Baban ve kardeşin cezaevinde. Peki bütün bunlara rağmen sen nasıl böyle ünlü bir avukat olabildi? Bu soruya avukatın cevabı yine bir soru ile olmuş.

“BAŞKA ÇAREM VAR MIYDI?

Evet bazen yokluk bazen eğitimsizlik ya da sevgisizlik çocuklarımızı şiddete doğru kaydırıyor. Biz büyüklerin de hataları olduğunu bilip daha iyi olma yolunu seçebilseler.

Onlara vereceğimiz okuma alışkanlığı ile bunu başarabiliriz sanırım. İşte o zaman hepsi ünlü birer avukat olabilirler.

Sevgilerimle
TÜLAY BİLİN
tulayb18@gmail.com

Merak ettiniz değil mi bu aşk yazısını yazan acaba hiç aşık oldu mu diye. Evet tam 3 kere aşık oldum. Aşklarım zamanla olgunlaştı. Her biri birbirinden iyiydi..

İlk aşık olduğumda 18 yaşındaydım. Hiç unutmuyorum 14 temmuz idi. Onu ilk gördüğümde yanımdakine
“İşte aradığımı buldum.” demişim. İlk bakışta aşk buna derler işte. Gençlik aşkı. Şimdi bir bakışta aşık olabilir miyim? Sanmıyorum. Artık beyninin içindekiler daha çok ilgimi çekiyor.

İlk bakışta aşk ile ilgili geçen hafta gazetede bir yazı vardı. Çağ ile duygular da değişti. 24.3.2006 Akşam Gazetesi Yaşam sayfasında:

“İngiltere’deki Bath Üniversitesi’nden profesörlerin 147 çift üzerinde yaptıkları bir araştırmada, ilk bakışta aşkın bir efsane olduğu ve çiftlerin ancak bir yıl sonra gerçek anlamda birbirlerine aşık oldukları ortaya çıktı. Birbirilerini bir kez görüp de hayatının geri kalanını o kişiyle geçirmek fikri gerçeği yansıtmıyor. Araştırmaya göre gerçek aşk, tutkunun, içtenliğin ve sorumluluğun birleşiminden oluşuyor. Başka bir deyişle, çiflerin aşık olmaları için 1 gün değil 365 gün boyunca birbiriyle bakışmaları gerekiyor. İngiliz Daily Mirror gazetesinin yer verdiği habere göre, gerçek romantizme ulaşmak bir yıl sürüyor. Aşkın 365’inci bakışta oluştuğunu ileri süren uzmanlar, bu bir yılın sonunda da aşkın gerçekleşme olasılığının yüzde yüz olmadığına, gerçek aşkın sadece çiftlerin aradıklarını birbirlerinde bulmasıyla oluştuğuna dikkat çekti.”

Ama geçen yazımda da yazdığım gibi aşkta mantık yok. Evet ilk görüşte aşık olunur ama uzun sürmeyebilir. Doğaldır. Kendine bile izah edemezsin. Saçmalıktır bazen. Ama izahı olmayan bir duygu. Kalıcı değildir. Çünkü neden ve niçin sorularına cevap veremezsin. Olaya bakarsın hemen ayrılman gerekiyordur. O sana uygun biri asla değildir. Ama o kişi senin beynini kemirmeye devam eder. Bir türlü ayrılık kararını veremezsin. Birlikte de olamazsın…:(

Bu düşüncemi, yaşanmış bir aşk hikayesi daha iyi anlatacak sanırım.

“Aşkın ateşi… ya da ateşin aşkı…

Ateş bir gün suyu görmüş yüce dağların ardında sevdalanmış onun deli dalgalarına.
Hırçın hırçın kayalara vuruşuna, yüreğindeki duruluğa…Demiş ki suya:
Gel sevdalım ol, hayatıma anlam veren mucizem ol…
Su dayanamamış ateşin gözlerindeki sıcaklığa al demiş;
Yüreğim sana armağan..
Sarılmış ateşle su birbirlerine sıkıca, kopmamacasına…
Zamanla su, buhar olmaya, ateş, kül olmaya başlamış. Ya kendisi yok olacakmış, ya aşkı…baştan alınlarına yazılmış olan kaderi de yüreğindeki kederi de alıp gitmiş uzak diyarlara su..
Ateş kızmış, ateş yakmış ormanları…
Aramış suyu diyarlar boyu, günler boyu, geceler boyu. Bir gün gelmiş, suya varmış yolu. Bakmış o duru gözlerine suyun, biraz kırgın, biraz hırçın.
Ve o an anlamış;
AŞKIN BAZEN GİTMEK OLDUĞUNU
Ama gitmenin yitirmek olmadığını…”

Hayatta en kötü şey aşk değil daha kötüsü o aşkın yaşanmadan bitmiş olması. Çünkü hayatın boyunca o duygu insanın içinde hiç küllenmiyor. Hayatına giren sevgililerde hep onu arıyorsun ama bulamıyorsun. Çünkü o senin kafanda yarattığın bir ilah haline geliyor. Aslında o ilişkiyi sonuna kadar yaşayıp tüketseydin yaşanmışlık olarak güzel bir nostalji olarak hatırlanacaktı. Oysa hayatın boyunca ulaşılamayan bir sevgili olarak ruhunu hasta olarak bırakır insanın.

Ferhat Göçer’in söylediği sözleri Ercan Saatçiye ait harika bir şarkı var:

YASTAYIM
Yoksun yine varlığım sürünüyor
Sensizliğim bilinmiyor
Sen gittin gideli ellerim hep titriyor
Kalbim bu acıyı saklıyor

Yıllar sonra bile hiç kimseye söyleyemedim
Bu sevdayı kalbime gömdüm ve sen öldün
Şimdi eşim dostum beni hastayım sanıyor
Yastayım hiç kimse bilmiyor

Seni son gördüğüm yerde yıllar sonra
O gün geldi yine aklıma
Bu kez bir elimde kızım,içimde fırtına
Göçüp gittiğin o yolda

Sen varmışın gibi her gece ışığı kapatmadım
Gel gör ki ben hala yokluğuna alışamadım
Şimdi eşim dostum beni hastayım sanıyor
Yastayım hiç kimse bilmiyor.

Çok zor o kadar yıl sonra itiraf etmek
Bu aşkı bertaraf etmek
Bu kez sana söyleyecek ne çok şey vardı
İsterdim bak unutmadım demek

Bugün doğum günün yanında değilim
Bu yüzden hiç iyi değilim
Yaşlandım artık bıraktığın gibi değilim
Üstelik bir kızım var evliyim

Yıllar sonra bile hiç kimseye söyleyemedim
Bu sevdayı kalbime gömdüm ve sen öldün
Şimdi eşim dostum beni hastayım sanıyor
Yastayım hiç kimse bilmiyor

Sen varmışsın gibi
Her gece ışığı kapatmadım
Hastayım hiç kimse bilmiyor

İşte yaşanmadan bitmiş ya da ölümün ayırdığı bir ilişkinin ömür boyu sürmesi ve yasın ölene dek hala bitmemiş olması. İşte bu inanılmaz bir azap. Yaşanmamış bir hayat. Onun için aşk acıdır diyorum.

Can Yücel EĞER isimli şiirinde şöyle diyor;

Ölüm bile anlamını yitirirdi,
Yaşanılası her şey yaşanmış olsaydı eğer.

Sen gittikten sonra yalnız kalacağım.
Yalnız kalmaktan korkmuyorum da,
ya canım ellerini tutmak isterse…
Evet Sevgili,
Kim özlerdi avuç içlerinin ter kokusunu,
kim uzanmak isterdi ince parmaklarına,
mazilerinde görkemli bir yaşanmışlığa tanıklık etmiş olmasalardı eğer!!
CAN YÜCEL

Bence en güzel aşk sonuna kadar yaşanmış olandır. Yani tüketilmiş, keyfi sürülmüş, tadına varılmış. Doya doya seni seviyorum kelimeleri kullanılmış ve duyulmuş. Yani tatmin olunmuş duygular işte en güzel aşk budur.

Sevgideki sadakat ve güven hissi daha sağlıklı. Her şeyin cevabını verebiliyor insan kendine. Daha heyecanlı değil belki ama daha istikrarlı olduğu kesin. Heyecan bitince paylaşacak çok şey olduğunda ilişki her gün tazeleniyor. Üretkenliği ilişkiye de yansıtınca ya bıkarsam diye telaş etmiyor insan. Çünkü her gün yeni bir gün olarak doğuyor. Çünkü yanındaki her hangi biri değil sevdiğin biri. Çünkü sadece yalnız kalmamak için yanında durduğun biri değil. Onu sadece o olduğu için seçtiğin biri. Yanlışıyla, doğrusuyla, yüzündeki çizgileriyle, hüznüyle, sevinçleriyle yaşamak istediğin biri. Hasta olmasın diye gözünün içine baktığın ama hasta olduğunda da baş ucundan ayrılmadığın biri.

Olay İngiltere’de geçiyor; yaşlı bir bey, sabah erken evinden çıkmış, yolda ilerlerken, bir bisikletlinin kendisine çarpması ile yere yuvarlanmış ve hafif yaralanmış. Sokaktan geçenler yaşlı beyi hemen en yakın sağlık birimine ulaştırmışlar. Hemşireler, adamcağızın yarasına pansuman yapmışlar, ama biraz beklemesini ve röntgen çekerek her hangi bir kırık veya çatlak olup olmadığını inceleyeceklerini söylemişler. Yaşlı bey huzursuzlanmış, acelesi olduğunu istemediğini söylemiş. Hemşireler merakla acelesinin sebebini sormuş; Adamcağız da “Karım huzur evinde kalıyor her sabah onunla kahvaltı etmeye giderim, geç kalmak istemiyorum” demiş. “Karınızın, siz gecikince merak edeceğini düşünüyorsunuz herhalde” demiş hemşire. Adam üzgün bir ifade ile “Ne yazık ki karım Alzheimer hastası ve benim kim olduğumu bilmiyor”demiş. Hemşireler hayretle “Madem sizin kim olduğunuzu bilmiyor neden her gün onunla kahvaltı yapmak için koşuşturuyorsunuz”demişler. Adam buruk bir ses tonuyla; “AMA BEN ONUN KİM OLDUĞUNU BİLİYORUM” demiş.

Yanımızdaki sevgilinin sadece boşluk dolduran biri değil, yokluğu hissedilen, beraberliğin nedenleri ve niçinlerinin cevabı olan… Bu adam (ya da kadın) benim sevgilim diye haykırmak istediğimizde yani herkesin onun benim sevgilim olduğunu bilmesini istediğim an, işte sağlıklı bir ilişki içindeyizdir. KORKMAYIN…HERŞEY YOLUNDA DEMEKTİR..

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Etiketler:

Aşk mı sevgi mi sizce? Hangisi daha huzur verici bir duygu? Aşk cesaret ister. Aşk acıtır. İnsanın ayaklarını yerden keser. Sağlıklı düşünmeye engel olur. En kötü tarafını bile hoş görürüz. Biliyorsunuz bakmakla görmek ayrı şeylerdir. Aşkta insan sadece bakar, görmez olur. İnsanı sosyal hayattan koparır. Sadece onu düşünürüz. Hayat adeta durmuş gibidir. Panik atak bile yaşayabilir insan. Beynini yer kemirir. Sadece tek istek vardır. Ona kavuşmak, onunla birlikte olmak ve ona dokunmak. Şartlar ne olursa olsun vazgeçmez her türlü şarta hazır olduğumuzu hissederiz. Hiçbir yanlışını eleştiremeyiz çünkü uçup gider elimizden zannederiz. Tartışmaya bile korkarız. Oysa insanın doğasında vardır konuşmak tartışmak. Doğru, ancak o zaman bulunur.

Bundan evvelki yazımda size “Güç”ü anlatırken bir lastik firmasının reklamından bahsetmiştim; “Kontrolsüz güç, güç değildir”. Geçenlerde bir arkadaşla sohbet ederken şöyle bir ifade kullanmıştı. Çok hoşuma gitmişti; “KONTROLSÜZ TEK GÜÇ VAR…O DA AŞK.”

Evet gerçekten çok doğru. İnsan aşık olduğu zaman kontrolünü kaybediyor. Ama yine de aşk insanın başına gelen en güzel felaket.

Oysa sevgi nedir? Daha sağlıklı, ayakları yere basan bir duygu. Bir insanı hatalarıyla birlikte sevmektir. İşte gerçek olan da budur bence. Hataları birlikte oturup tartışmak, konuşmak doğruyu bulmak. İlişkiyi zedelemez. Çünkü onu olduğu gibi kabul etmişsinizdir. Değiştirmeye çalışmamak gereklidir. Kişiliğini bozmadan onu bir bütün olarak sevmek. Yani kendine benzetmeden. Farklı bir insan olarak kabul etmek.

Oysa hepimiz “O”nu hep değiştirmek için uğraşıyoruz. Hayalimizde yarattığımız sevgiliye benzetmek için çaba sarf ediyoruz. Belki gerçek aradığımız o değil. Bazı tarafları iyi ama bizim şablonumuza uymuyor. O zaman ufak ufak değiştirmem gerekli diye düşünüyoruz. İşte çatışma orda başlıyor.

Gerçek sevgi onu olduğu gibi kabul ettiğimiz andır. Ya da olduğu gibi kabul etmek beni rahatsız etmemeli. Eğer farklı oluşundan rahatsız isem doğru bir tercih yapmış sayılmam.

Sevgiyi bulduğunu insan nasıl anlar? İşte olay burda önem kazanıyor. Önce kendini bulmuş olman gerekli. Nasıl bir insan olduğunu, nelerden hoşlandığını, nelerden hoşlanmadığını bilmen önemli. Ona kendini anlatman gerekli. Eğer anlatacak bir şeyin varsa tabii. Nasıl bir insan olduğunu, ilkelerinin neler olduğunu, onu değiştirmek gibi bir niyetinin asla olmadığını, onu sadece hayat felsefesi ve ilkeleri için sevdiğinizi anlatabilirsiniz. Ne aradığını bilmen gereklidir ki aradığını bulduğun zaman anlaman açısından. Yoksa aradığını bulsan bile fark etmeyebilirsin. Elinden uçup gitmiş. Yıllar sonra ben ne yaptım demenin hiç faydası yok.

Ne istediğini bilmek aradığını bulduğun zaman anlaman açısından önemli. İşte o sevginin tadına doyum olmaz.
Hayata bakış açımızın benzer olması, ilkelerimiz ve kimyasal olarak yani hani son zamanlarda diyorlar ya elektrik olarak birbirimizi çekmek.

Sevginin üremesi gerekli. Eğer kişiler birbirini fozitif olarak etkileyebiliyorsa iyi bir şeyler vardır o ilişkide demektir. İnsan birbirinden etkilenmeli. Güzel olan huyları birbirinden kapıp, hatta değiştirmeli. Ama bunu sadece kendi istediği için yapmalı.

Sizinle sevgiliye hitaben yazılmış bir kitabın ön sözünü paylaşmak istiyorum. NLP adlı kitabın yazarı Nil Gün yazmış;
“Dostum, biricik sevgilim, ruh eşim, yaşam ve iş partnerim, aynam, oyun arkadaşım Saim’e. Bu kitap da diğerleri de senin desteğinle yazıldı ve yazılacak. Bilgisayar başındayken kahvemi, yemeğimi getiren sendin, tembellik etmeye teşebbüs ettiğimde beni çalışmaya teşvik eden sendin, öpücüklerinle yorgun saatlerimi canlandıran sendin.
Yaşamımın her boyutunda yaratıcılığımı doğurttuğun ebemsin. Sevmeyi ne güzel biliyorsun. Seninle sürekli çoğalıyorum. Seni kendimi sevdiğim kadar seviyorum.”

Sözcükler ne kadar anlamlı değil mi? Kelimeler nasıl özenle seçilmiş. Duygular bundan daha iyi nasıl anlatılabilir ki. Şimdi daha iyi anlıyorum ki tanrı bizi yaratırken;

2 tane el………….tokalaşmak için
2 tane ayak………….yürümek için
2 tane kulak………….duymak için
2 tane göz……………görmek için

Ama neden bir tek kalp verdi dersiniz? Çünkü diğer kalbi başkasına verdi gidip bulmamız için.

Tutku-Aşk-Sevgi üzerine güzel bir tarif yazmak istiyorum. Bir papatya tarlası düşün..ilkbahar ayı. Ve sen, onun yanından geçen yolda yürüyorsun. Ve o papatya tarlasında bir papatya dikkatini çeker. Binlercesinden birisidir ama sen, onun yanına gidersin. Onda seni çeken bir şeyler vardır. O papatyayı olduğu yerden koparırsın. Sadece senin olsun istersin, sadece senin. Öleceğini düşünmeden. Ve gidersin o tarladan. İçindeki şiddetin durduramadığı bir bencillik ama bir o kadar güzel ve hapsedici. İŞTE BU TUTKU.

Yine o tarlanın kenarındaki yolda yürüyorsundur. Yine milyonlarcası arasında bir tanesi seni çeker. Yaklaşırsın, yanına gidersin o papatyanın. Gözlerin başkasını görmez olur o an. Onun için her şeyi yapmak istersin. Dokunmak istersin. Dokunamazsın, orda, onunla ölmek istersin. Ama birden hafif bir rüzgar eser ve bir başka güzel çiçek kokusu gelir burnuna. Dayanamazsın onun kokusuna. Unutturur her şeyi bir anda ve kokunun geldiği yöne gidersin. O papatya orda kalmıştır, yüreğinin bir kenarında. Paylaşılmamıştır bir çok şey. Unutulmaz belki ama geri de dönülmez ona. İŞTE BU AŞK…

Yine o yoldasın, papatya tarlasının yanından geçen…ve yine bir papatya..milyonlarcasının içinde seni çeker. Gidersin yanına. Orda kalakalırsın. O hiç ölmesin diye her şeyi yaparsın. Tüm gücünle onanla olmak istersin. Oradan seni koparacak hiçbir güç olmadığına inanırsın. Ve orda onunla ölene kadar birlikte kalırsın..İŞTE BU DA SEVGİ..

Şimdi size bu sevgiliyi bulduğunuzda bir daha ayrılmamanız için bir tarif vermek istiyorum. Birlikte yapıp yemeniz için 🙂

Tarif: Önce bol miktarda aşk alın. Buna biraz ortak ilgiyle bir paket hoşgörü ekleyin. Elde ettiğiniz karışıma bir dilim mizah duygusu, kocaman bir tutam güven ve uygun dozda şevkat katın. Karıştırın ve her gün sıcak sıcak servis yapın.
Afiyet olsun…..
Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Hastayım 🙂

Nasıl oluyor, insan hem hastayım diye yazar hem de sonuna bir gülücük ya da mutluluk işareti koyar diyeceksiniz. Çok haklısınız şimdi anlatıcağım.

Yıllar, yıllar önceydi çok büyük bir hastalık yaşadım. Bu hastalıktan kurtulmam uzun yıllarımı aldı. Yani uzun yıllar yatakta geçirdim. O günlerde hayatı kendi haline bırakmıştım. Çünkü hayata karşı hiçbir hedefim yoktu. O günlerde hani sorsalar bana;

“Hayattaki hedefin nedir?”

Ben hastayım nasıl hedefim olabilir ki. Oysaki bu yanlış bir bakış akışı. Evet kendimize çok iyi bakmak zorundayız. Bize düşen görevleri yerine getirmeliyiz. Ama bazen ne kadar her şeyi tam da yapsak bir yerlerden mikrop alabiliriz ya da kalıtımsal bir hastalığa yakalanabiliriz. Yani bu hastalık bir bitsin o zaman hedeflerime bakarım diye düşünüyordum. Ama hastalık beni uzun süre yatağa bağladı. Ve doktor en sonunda vurucu cümleyi kullandı:
“Yapacak bir şeyim kalmadı. Hastanede yatmasına gerek yok. Evine götürün.” dedi. Anladım. İşte o zaman dibe vurmuştum. Peki bunun çaresi nedir dedim. Strese girmeyeceksin, üzülmeyeceksin dedi.

İşte ondan sonra stresi hayatımdan çıkarıcağım diye uğraşırken bugünlere geldim. Bu sefer de abarttım sanırım 🙂 Mutluluktan uçuyorum artık. Mutluluğun kime ne zararı olmuş ki diye düşünüyorum..Kendimi çok mutlu hissediyorum.

Ruhen çok iyiyim. Ama bugünlerde grip oldum. Yani 3 gündür evde yatıyorum. Hatta dün akşam üstü ateşim yükseldi. Her zaman her konuda işin uzmanına danışılmasından yana olduğumdan hemen hastaneye gittim. Mikrobik bir grip dediler. Vücutta enfeksiyon var dedi doktor, “Kesin istirahat, asla kendini yormayacaksın, ilaçlarını alacaksın bol sıvı alacaksın” gibi yapmam gerekenlerle birlikte eve geldim ve tekrar yatağa girdim.

Yatıyorum ama bir yandan da bugün size yazmam gerektiğini de biliyorum. Çarşamba günü radyo programım var. Dünya Gazetesinde geçen hafta seminer yaptığım arkadaşların kafalarından geçen sorulara cevap vermem gerekiyor. Yani bir sürü bana heyecan veren işyerim var. Hiç birisi benim için sadece iş diye baktığım, sadece para kazanmak amacıyla baktığım uğraşlar değil. İnanılmaz keyif alıyorum. Bir an evvel iyileşmem gerekli. Bir sürü kişi beni bekliyor. Yatakta yatarken boş durmuyorum. İleriye dönük planlar yapıyorum. Bugün yazmam gereken yazıyı düşündüm. Önemli olan size hasta olduğumu anlatmam değil. Buradaki anlatmak istediğim eski yıllarda yaşadığım bilinçsiz hastalık yıllarımla şimdikiler arasındaki fark. Şu anda içim kaynıyor. Yatakta kafamın içinde yazımı kurguladım ki bilgisayarın başında uzun süre zaman kaybetmemek için. On parmak çok süratli yazdığımdan kafamın içindekileri yazmak 15 dakikamı aldı.

İnsan hasta olur da bu kadar nasıl mutlu olur diyorsunuz ama oluyor. Biraz evvel bu yazıyı yazmak için bilgisayarımı açtığımda bir de baktım ki bir mail gelmiş. NewYork’tan yazıyorum diyor. Yazını okudum çok beğendim. Bana bir konuda yardım et diyor. Bakar mısınız? Dünyanın neresinde olursa olsun insanın tek arayışı var: MUTLU OLMAK

Ve ben hayatım boyunca insanlara mutluluğu dilimin döndüğünce anlatıcağım. Ben mutluyum siz de mutlu olun……

Not: Bu haftaki yazımın pazartesi değişmemesi hastalığa bağlı değil. Editör arkadaşın yazı değişimini salı gününe almasından kaynaklanıyor. Yazılarım bundan böyle Salı günleri değişecek. Her işin uzmanı var ve uzmanın sözü geçer demiştim ya 🙂

Tülay Bilin
Dünya Gazetesi

tulayb18@gmail.com

Bu yazıyı yazdığımdan saat sabahın 06.00’sı. Aaa neden diyeceksiniz. Ne deseniz haklısınız ama uyuyamıyorum. Uykum olmadığı için değil. Şu anda yatsam akşama kadar uyurum. Uyuyamama nedenim yaşamdan bir şeyleri kaçırma korkusu ile uyku tutmuyor.

Güne erken başlamak zamanı iyi değerlendirmek gibi düşünceler bazen sabahın 05.00’de beni uyandırıyor. Bazen saat 04.00 gibi uyanıyorum. Hani kalksam işe gitsem bence mahsuru yok. Ama bu sefer de kendime kızıyorum, abartma Tülay yat aşağı diyorum. Hayatı doya doya yaşama isteğim var. Uykuyu sadece sağlığım için gerektiğinden uyuyorum. Eğer uyumazsam kuvvetten düşerim hasta olurum ve bu sefer de hayatı kaçırabilirim. Oysaki hayatın her anını yaşamak istiyorum.

Geçen hafta bir sağlık problemi yaşadım. Düşündüm ne yapabilirim diye. Hastalıktan korkmak gibi bir düşünceden değil, hastalık hastası olduğundan da değil. Hemen doktora gittim. Emar çekildi, bir sürü tahliller yapıldı. Neticeler söylendi. Peki doktor şimdi ne yapmam gerekli dedim. Amacım ne yapılması gerektiğini bileyim, ilaç mı içilecek, krem mi sürülecek, spor mu yapılacak ne yapılacağını bilirsem rahatlarım. Hastalığın hayatımı engellemesini istemiyorum. Onun için acele doktora gidip bir an evvel tedavi neyse yapılsın ve ben yaşamaktan geri kalmayayım. Ve hiçbir şey keyfimi bozmasın.

Bence hayatın tek manası mutlu olmak. Bütün bu koşuşturmalarımız daha çok para kazanmak için. Çünkü çok kazanırsak daha iyi yaşarız. Çok kazanırsak ailemize daha çok katkıda bulunuruz. Onları daha çok mutlu ederiz ve onlar mutlu diye mutlu oluruz. Daha iyi bir yaşam için çalışıyoruz. Hepsinin son noktası mutlu olmak. Herhangi bir şeyi öğrenmek istediğimizde hemen bir okula yazılıyoruz ya da bir kursa gidiyoruz. Her şeyin kursu var (resim, lisan, fotoğrafçılık, sinema, matematik, spor vs..) peki nasıl mutlu olabilirim, nasıl yaşamalıyım, nasıl yaşarsam daha mutlu olurum diye bir kursa neden gitmiyoruz. Deneme yanılma metodu da var tabii ama zaman kaybı.

Verdiğim seminerlerin sonunda kişilerin itiraflarından anladığıma göre bir çok kişinin ihtiyacı var. Bence yaşamak bir sanattır. Bu yaşamın illaki çok hareketli, çok lüks yerlerde gezerek, o davet senin bu davet benim, ya da sürekli Avrupa ve Amerika gibi lüks seyahatler yaparak değil, insanın iç dünyasının huzuru önemli. Kendinden memnun olma, kendini sevme, ne istediğini bilme. Bu ne istediğini bilme cümlesi önemli. İnsan bazen yanlış bir şeyler bile isteyebilir. Ama bedelini ödemeye hazırsan ve gerçekten sahip çıkabiliyorsan bravo sana diyebilirim. Bu doya doya yaşama isteğimi anlatan harika bir şiir okumuştum yıllar önce. Tam benim duygularımı yansıtıyor. Aynı duygular içinde bir insanın var olduğunu bilmek hoşuma gidiyor. Sizi güzel bir şiirle baş başa bırakıyorum.

Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var

Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var;
Yaşadın mı, yoğunluğuna yaşayacaksın bir şeyi
Sevgilin bitkin kalmalı öpülmekten
Sen bitkin düşmelisin koklamaktan bir çiçeği

İnsan saatlerce bakabilir gökyüzüne
Denize saatlerce bakabilir, bir kuşa bir çocuğa
Yaşamak yeryüzünde, onunla karışmaktır,
Kopmaz kökler salmaktır oraya

Kucakladın mı sımsıkı kucaklayacaksın arkadaşını
Kavgaya tüm kaslarınla, gövdenle, tutkunla gireceksin

İnsan bütün güzel müzikleri dinlemeli alabildiğine
Hem de tüm benliği seslerle, ezgilerle dolarcasına

İnsan balıklama dalmalı içine hayatın
Bir kayadan zümrüt bir denize dalarcasına

Uzak ülkeler çekmeli seni, tanımadığın insanlar
Bütün kitapları okumak, bütün hayatları tanımak arzusuyla yanmalısın
Değişmemelisin hiçbir şeyle bir bardak su içmenin mutluluğunu
Fakat ne kadar sevinç varsa yaşamak özlemiyle dolmalısın

Ve kederi de yaşamalısın, namusluca bütün benliğinle
Çünkü acılar da, sevinçler gibi olgunlaştırır insanı
Kanın karışmalı hayatın büyük dolaşımına
Dolaşmalı damarlarında hayatın sonsuz taze kanı

Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var;
Yaşadın mı büyük yaşayacaksın, ırmaklara, göğe, bütün evrene karışırcasına
Çünkü ömür dediğimiz şey, hayata sunulmuş bir armağandır
Ve hayat, sunulmuş bir armağandır insana.

Ataol BEHRAMOĞLU

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Çocukluğumdan beri duyduğum bir tanım var; Aptal sarışın!

Bu tanıma uyan bir kadın olmayı asla düşünmedim ve hayatım boyunda da olmama mücadelesi verdim. Tabii bu mücadeleyi o kadar abarttım ki; akıllı görünücem diye kadınlığımı unuttum. Öyle yıllar yaşadım ki çok süslü bir kadın olmak boş kafalı ile eş anlamlıydı. Ne kadar sade ne kadar erkeksi görünürsen o kadar akıllı göründüğün zannedilirdi. Bizim jenerasyondaki kadınlarla yaptığımız sohbetlerde erkeklere çok kızardık. Çünkü erkekler o APTAL SARIŞIN dediğimiz kadınların peşinden koşardı. Ve biz bunu hiç anlayamazdık. O erkekler ki eğitimli ve kariyer sahibi erkeklerdi. O dönemdeki erkekler akıllı kadından kaçarlardı. Biz de onları kendilerine güvenleri yok diye yorumlardık. Hep “ERKEKLER BİZİ KALDIRAMIYOR, BİZİ TAŞIYACAK ERKEK BULAMAMAKTAN” şikayet ederdik. Ve gerçek de böyleydi çoğu için.

Ama artık herşey değişti. Bütün erkekler akıllı kadın istiyor ve akıllı kadınlarla birlikte olmaktan korkmuyorlar. Neden mi dersiniz?

Çünkü biz kadınlar değiştik. Aptal sarışının, aptalını attık ama sarışın kısmını aldık. Üstüne aklımızı koyduk. Akıllı ve sarışın ile yeni bir kadın tipi yarattık. Yani artık kadınlar çok akıllı ama bunu göstericeğim diye çaba sarfetmek yerine sarışın kısmını kullanıyor. Sarışın kısmı demek bakımlı, şık, kadınsı…

Neden yıllarca akıllı görünmenin erkeksi görünmeyle eş değer olduğunu sandık? Bunu da çok düşündüm. Bunun altında yatan neden ise; “Hafif kadın” damgası yememek için. Yani ahlaki değerlerimiz. Eğer çok süslenirsem ya karşımdaki erkek beni her an her şeye müsait sanırsa korkusunu yaşadık. Ahlaki değerlerimiz tabii ki önemli. Ama eğer biraz kadınsı görününce, ben ahlaki değerlerimi kaybedebiliyorsam zaten o zaman kişiliğimde bir değişme oluyor demektir ki o da bir seçimdir. Benim ilkelerim var, ahlaki değerlerimin sınırlarını ben belirleyebilirim.

Kimsenin bizi hafif bir kadın olarak görmemesi için kendimizi kapatmak yerine bunu iletişim yoluyla anlatmalıyız.. Bakın biz kafası çalışan, okuyan, çevresinde neler olup bittiği ile ilgilenen, kariyer sahibi, toplumda her zaman söyleyecek sözü olan, kendine saygısı olan, çevresine saygısı olan, bir toplulukta gündemi değiştirecek ve idare edecek kadar bilgisine güvenen ve özgüveni olan biriysek neden kadınsı olmaktan korkalım ki. İşte erkeklerin de istediği bu zaten: Akıllı ve kadınsı.

Neden dış görünüş bu kadar önemli diyeceksiniz. Yıllardır kişisel gelişim için yaptığım araştırmalarda şöyle bir sonuç yakaladım. Bu sonuç tabii ki istatistiki bir takım araştırmaların sonuçları.

Karşındakini etkilemenin kriterleri:

%60 dış görünüş
%30 ses tonu
%10 kelimeler
Hatta pazarlama konusunda uzman bir arkadaşım şöyle diyor. “Bu kriterler pazarlama dünyasında daha farklı. Son trendlerde %80-90 gibi dış görünüş olarak kabul ediliyor.” Gördünüz mü. Dış görünüşümüz çok önemli. Peki ben bir kadınım. Bu konuda herhangi bir tıbbi sorunum da yok. O zaman neden erkeksi görüneyim ki.

Ses tonu da çok önemli. Ama bu asla hiçbir estetik cerrahinin değiştiremiyeceği bir olayımız. Buradaki olay sadece beynimizin içindeki bilgilerin kadınsı bir şekilde ifade edilişi. Zaten karizma da budur benim için. Bilgilerin beden diline hoş bir şekilde yansımasıdır bence karizma.

Peki dış görünüşümüzü çok iyi hale getirdik diyelim, ses tonumuzu da ayarladık. Eğer %10 dediğimiz bilgi yani kelimeler dağarcığımızda yoksa sadece dış görünüşün ömrü kısa oluyor. Onun için hem kadınsı ama da akıllı kadınlar artık kazanıyor.

Yalnız şunu ifade etmek istiyorum. Kadın ve erkek ilişkilerini anlatırken sadece aşk, evlilik gibi kavramlar için yazmıyorum. Arkadaş olarak erkeklerle aramızdaki münasebetler için de geçerli bunlar. Çünkü bu dünyada ne onlar bizsiz ne de biz onlarsız yapamayız. Doğanın kanunu bu….

Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Sevmek

Posted on: 13/02/2009

Dünya Gazetesinin garaj kısmından girdiğimde her sabah bir köpek beni karşılıyor. Aslında sokak köpeği. Ama ulaştırma servisindeki arkadaşlar onunla ilgileniyorlar. Yemekhanedeki arkadaşlar da yemek veriyorlar. Böylece bizim bahçemizde yaşıyor. Gazetenin bahçesi hareketlidir. Sürekli arabalar girer çıkar bir sürü insan gelir geçer. O beyaz köpek kimseye tepki göstermez. Sürekli kafası karnının içine girmiş vaziyette kıvrılıp yatar. Ben her sabah ona günaydın derim ve sanki dediklerimi anlıyormuş gibi onunla her sabah konuşurum. Ne dediğimi anlamasa bile sesimin yumuşaklığından sevgi sözcükleri olduğunu anlıyor. En azından kendisine zarar vermek istemediğimi biliyor. Geçen sabah yine onunla sohbet ederken sırt üstü yattı ve beni sev dedi adeta.

Biliyorum amacı sadece karnını okşamamı istiyordu. Ben de bunu çok istiyorum. Ama o vahşi bir hayatın içinde yaşıyor. Yani kışın soğuk, yazın çok sıcak gibi tabiatın zorluklarını yaşıyor. Onu sevmemi istiyor ama ya korkar da kendini savunmak için tepki gösterirse. Isırır diye korkmadım, bunu yapmayacağını biliyorum. Sadece o da sevgisini belirtmek için patisini gelişigüzel kaldırıp bir yerimi çizer mi acaba diye korktum ve sevemedim. Yoksa elimin kirlenmesi umurumda bile değildi. O anda şöyle düşündüm. Hayvanlar bizden sevgi bekliyor ve buna karşılık veriyorlar. Sevildiklerini çok iyi anlıyorlar. Ama sevgilerini gösterirken istemeden zarar verebiliyorlar. Bunu bilinçsizce yapıyorlar. Onun patisini istemeden bir yerimize hızla vurması bir yerimizin kanamasına neden olabilir. Kanaması bir yana belki hemen gidip kuduz iğnesi olmak gerekli. Bu gibi bir nedeni düşünürken başka bir boyutu düşünmeye başladım. Oysaki insanlar sevdiklerine çoğu zaman bilerek isteyerek zarar verebiliyorlar. Bu nasıl bir duygu. İçinden geçen sevgiyi ifade etmekte ya da göstermekte zorlandıklarında kaba kuvvete başvurup, sonra da mazeret olarak seni o kadar çok seviyorum ki..diye söze başlıyorlar. Hayır hayır ben sevdiklerine inanmıyorum. Sevginin ifade edilişi bu olmamalı…bahçedeki köpeği çok seviyorum ama aramızdaki tek farkın akıl olduğunu biliyorum ve aklımı kullanarak sevgimi ifade etmek istiyorum.

Hakimiyetleri sevmiyorum..ama istediğim bir tek hakimiyet var..

SEVGİNİN DÜNYAYA HAKİM OLMASINI İSTİYORUM.

Sevgiler

Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Bu köşede yazı yazmaya başlayalı 2 seneyi geçti. Yazılarım hep Kişisel Gelişim başlığı altında oldu. Bu başlığın altında duygularımız, düşüncelerimiz ve davranış biçimlerimiz hakkında yazılar yazdım.

Çok kereler aşk ve sevgi üstene yazdım. Kendi aşklarımı yazdım. Eğrisiyle doğrusuyla aynen yazdım. Kaç kere aşık olduğumu anlattım size. Keyiflerimi yazdım. Üzüntülerimi yazdım. Kendimle hesaplaşmalarımı yazdım. Seyrettiğim filmlerdeki duygu ve düşünceleri yazdım. Okuduğum kitaplardaki insanları yazdım. Harika şiirler ve şarkı sözleri yazdım. Bazı yazarlardan alıntılar yaptım. Ünlülerin hayatlarından alıntılar yaptım.

Bu yazdıklarımdan çok etkilenenler oldu. Okuduklarından etkilenip harika mailler atanlar oldu. Sayende hayatımı değiştirdim diye yazanlar oldu. Hüzünlü gecelerinde yazılarıma rastlayıp ağlayarak bana gecenin 03.00’ünde mail atanlar oldu. Aşklarının bütün ayrıntılarını bana anlatanlar oldu. Şimdi ne yapmalıyım diye yardım isteyenler oldu. Özellikle 20’li yaşlardaki gençlerin flörtlerindeki zorluklardan bunalıp yardım isteyen mailleri oldu.

Kişisel Gelişimi size bilimsel olarak anlattığım yazılarım da oldu. Hatta bir bilim adamı bana attığı mailinde şöyle diyordu;
“Yazılarınıza makale diyorum çünkü yazdıklarınız bilimsel yazılar.” Bu ifade beni çok motive etmişti. Bir başka kişi ise mailinde şöyle diyordu; “Yazılarınızın tamamını bugün buldum. Hani insan harika bir pasta yerken hemen bitsin istemez ya. Yavaş yavaş yer ki tadına varmak için. Ben de yazılarınızın hepsini birden okuyup bitirmek istemiyorum. Yavaş yavaş içime sindire sindire okumak istiyorum. Keyifine vararak okuyacağım.”

Anadolu’nun en ücra köşelerinden mailler geldi. Bir gün yazınız gecikse telaşa düşüyorum diyenler oldu. Bu kadar mail gelince dostluklar olmaz mı? Tabii ki oldu. Hatta yüz yüze görüştüklerim bile oldu. Kıymetli dostlarım oldu. Hiç görüşmediğimiz halde sürekli mailleştiğimiz dostlarım oldu. Bu arada beni hiç görmedikleri halde ilanı aşk edip arkadaşlık teklif edenler de oldu 🙂

Her hafta bu köşede yazı yazmaktan çok memnunum. Eğer benden bir şeyler öğrendiyseniz, bilin ki ben de sizden çok şey öğrendim. Siz benim yazılarımdan keyif aldıysanız ben de sizin maillerinizden çok keyif aldım. Hayatın içinde birlikte adımlar attık.

Çoğu kez bir konu belirleyerek bilgisayarımın başına oturuyorum. Ama bilgisayarın başından kalktığımda bambaşka bir konu yazmış oluyorum. Bugün olduğu gibi. Bugün yazacak güzel bir konum vardı. Parmaklarımı bilgisayarın klevyesine koyduğumda bu yazı parmaklarımdan kendiliğinden döküldü. Demek ki bugün size duygularımı açmak istedim. Aklımdan ne geçiyorsa aynen yazmak istedim.

Her zaman şu yapılmalı, bu yapılmalı diye yazı yazmak istemiyorum. “meli” ve “malı” ekleri bazen insanı sıkıyor. Hayatın akışına kendini kaptırıp konuşmak dertleşmek istiyor insan. İşte öyle günlerden birini yaşıyorum bugün.

Keyfim yerinde. Neşem yerinde. Çok mutluyum. Sizin de çok mutlu olmanızı diliyorum.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

En büyük zevkim kitapçı dolaşmaktır. Saatlerce bakarım bakarım. Adeta kendimi kaybederim. Bütün kitapları almak gelir içimden. Eskiden kitapçıya gittim mi en az 10 tane kitap alırdım. Artık bir tane bir tane alıyorum. Sanki aldığım kitapları evimde hapsediyormuşum gibi bir his içine giriyorum. Çünkü kitap demek bilgi demek. Bilginin hapsolması hoşuma gitmiyor.

Eskiden bir arkadaşım bana bir kitap tavsiye ettiğinde asla onunkini almazdım. Mutlaka o kitaptan benim de bir tane olsun ve kütüphanemde dursun. Tabii bu davranış yıllar içinde çok büyük bir kütüphanem olmasına yol açtı. Artık kitaplar eve sığmaz oldu. Oysaki bilgi paylaşıldıkça büyüyen bir şeydir. Bu düşünceye inanıyordum ama kitaplarımdan bir türlü vazgeçemiyordum. Bir yıl önce bir gün kitaplarımla vedalaştım. Bütün kitapları kolilere koydum. Tam 20 koli oldu. Gazetede okumuştum Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği ile bir kargo şirketi anlaşmışlar. Kolileri evinizden gelip alıyorlar ve ihtiyacı olan okullara götürüyorlar. Bu işlemi hiçbir ücret almadan yapıyorlar. Ben Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneğinin çalışma şekline çok güveniyorum. Öğrencilere burs verme çalışmasında çok başarılı oldular. Binlerce öğrenciye burs verdiler. Hatta ben de 4 tane üniversite öğrencisine burs verdim. Üniversite 1’den aldım son sınıfa kadar devam ettim. Onun için kitaplarımı da onlara teslim ettim.

Kitaplar gidince kütüphane boşaldı. Şimdi yeniden dolmaya başladı. O kitapları fakir öğrencilerin okuyacağını bilmek beni çok rahatlattı. İnanılmaz mutluluk duyuyorum. Bundan sonra asla kitapları evimde tutmamaya herkesle paylaşmaya karar verdim. Çünkü; BİLGİ PAYLAŞILDIKÇA BÜYÜR

Günümüzde bu kadar çok kitapçının olmasının nedeni neden dersiniz? Çünkü milyonlarca insan bildiklerini yazarak çevreleriyle paylaşıyorlar. Kitabevleri de bu bilgilerin bizlere aktarılmasını sağlayan ticari yerler. Farkında mısınız artık insanlar bilgi satarak çok paralar kazanıyorlar. Eskiden bu kadar kitabevi mi vardı? Şimdi mağaza gezer gibi kitabevi geziyoruz. (Tabii ki büyük şehirlerde) Açılan her bir kitabevi bana inanılmaz mutluluk veriyor. Yani bilginin paylaşılması.

Benim burada yayınlanan yazılarımın da nedeni bilgi paylaşımı. Bütün bildiklerimi, kitaplardan okuduğum bilgilerin harmanını ve hayat tecrübemi sizlere aktarıyorum. Sizlerden gelen maillerden anlıyorum ki yazılarım çok beğeniliyor. Özellikle traj raporlarına baktığım zaman oldukça fazla okurum var.

Yazılarımı Maksimum.com sitesinde yazıyorum. Ama google girdiğim zaman görüyorum ki çok fazla site yazılarımı sitelerinde kullanıyorlar. Bunun benim için hiç mahsuru yok. Önemli olan bilginin çoğalarak daha çok insana ulaşması. Başka başka sitelerin yazılarımı kullanmasından çok memnunum. Ama iyi bir okuyucu bilginin kaynağını da bilmek ister. Maksimum.com sitesindeki yazılarımın altında mail adresim ve “Tülay Bilin kimdir?” diye bir bölüm var. Yazılarımı alan bazı siteler bu bölümü almıyorlar. Yazılarımın altına sadece Tülay Bilin diye yazmışlar. Oysaki sadece mail adresimi yazmaları bile yeterli. Önemli olan okuyucunun bana ulaşması ve akıllarına takılan soruları bana sormaları. Çünkü ben de gelen maillerden besleniyorum. Onların sorduğu bazı sorulardan yeni yazılar çıkarıyorum. Yazılarımı diğer internet siteleri kullanabilir ama lütfen altına mail adresimi yazmak koşuluyla. Ancak o zaman el el tutuşup büyük halkalar halinde yayılabiliriz.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Etiketler:

Bu köşede 2,5 senedir her hafta yazı yazıyorum. Çoğunuzu tanıyorum. Yüzlerce kişi bana mail ile ulaşıyor. Sorunlarını yazıyor. Hepsine cevap veriyorum. Benim alanıma giren ve bildiğim konularda yardımcı olmaya çalışıyorum. Bilmediğim konularda ahkam kesmeyi hiç sevmem. Uzmanlık dalımın içine giriyorsa çareler üretmeye çalışıyorum.

“Sen bize yol gösteriyorsun da senin hiç mi problemin yok?” diyeceksiniz. Olmaz mı hiç. Sadece dün olanlardan bir kesit yazmak istiyorum. Benim annem son 5 yıldır yatalak. Bir sürü sağlık sorunundan dolayı kendi başına işlerini göremiyor. Nefes alamıyor. Sürekli oksijen makinası ile yaşıyor. Ve çok sevdiği bir kardeşi var. Annem 79, kardeşi yani teyzem 76 yaşında. Dün teyzem kardeşini (annemi) görmeye geldi. Teyzem uzun yıllardır Yalova’da yaşadığından sık sık gelemediği için birbirlerini çok özlemişlerdi. Her şey güzel giderken teyzem annemin karşısında birden bire bayıldı. Annemin telaşı görülmeye değerdi. Perişan oldu kadın. Ayrıca teyzem de perişan oldu. Teyzemin tansiyonuna baktım ki çok düşmüş. Hemen bir bardak tuzlu ayranı zorla içirdim. Beş dakika sonra kendine geldi. Ama o telaşı yaşamak hepimizi çok üzdü. Bir yandan teyzeme üzüldüm bir yandan annem çok üzüldü diye üzüldüm. Sadece bu kadar mı? Hayır.

14 yıldır birlikte yaşadığım bir köpeğim var. Benim için evlat gibi. İki üç gündür kuyruğunun altına gelen yeri yani poposunu sürekli yalıyor. Üstünde durmadım. Çünkü köpekler genellikle yalarlar. Kuyruğunu kaldırıp bir baktım ki koskoca bir et parçası iltihap içinde. Onu görünce sanki içimde bir şeyler koptu. Kaptığım gibi Dr. Kemal Bey’e götürdüm. Muayeneden sonra kuyruğunun altında nerdeyse yumruğum kadar bir kitle var dedi. Bir ihtimal enfeksiyon olabilir ama olmayabilir de dedi. Kuvvetli bir antibiyotik iğne yaptı. 4-5 gün sonra tekrar bakalım dedi. Enfeksiyon önemli değil çabuk geçer, ama ya o kitle geçmezse. O kitlenin oradan alınması mümkün değilmiş. Bakar mısınız yaşadığım üzüntüye. Ama şu anda ya o enfeksiyon değil de kitleyse diye düşünmüyorum. Şimdiden evham yapmıyorum. İyi olarak düşünüyorum. O mutlaka enfeksiyondur ve geçecektir. Ya geçmezse. Olabilir ama onu o zaman düşüneceğim. Şimdiden telaşa kapılmaya gerek yok. Eğer kitle varsa ve yapacak bir şey yoksa çok üzüleceğim. Hele ölürse perişan olurum. Ama şöyle bakıyorum. Onunla harika bir 14 yıl geçirdik. Bana çok büyük mutluluk verdi. Hayvan sevgisini onunla tattım. Doğanın kanunu bu değiştirme şansım yok. Demek ki kabullenmek zorundayım. Ona olan sevgimi diğer hayvanlara vererek yaşamıma devam edeceğim.

Dün bu kadar problem yaşadıktan sonra uzun süredir görüşmediğim bir arkadaşım aradı. Evlilik yıldönümlerini karı koca baş başa kutlamak için hafta sonu tatiline çıkmışlar. Akşam yemeği yerken bu mutluluklarını benimle paylaşmak için aramışlar. İşte hayatın içinde böyle de güzellikler de var. Hayatın içinde hem mutluluk hem de mutsuzluklar var. Yeter ki mutsuzluklara takılıp kalmayalım.

Bunu her zaman yazarım. Problemler hiç bitmez. Bitsin de mutlu olayım diye beklersek hiç mutlu olamadan ölür gideriz. Bir 18 yaşımı bitireyim, bir üniversiteyi bitireyim, bir evleneyim, bir evim olsun, bir arabam olsun, bir çocuğum olsun, bir çocuğumun evliliğini göreyim, bir emekli olayım, bir torunumu göreyim o zaman mutlu olacağım derken bir de bakarsın ki hayat bitmiş. Peki ne zaman mutlu olacağız?

Mutluluk hiçbir problemin olmadığı zaman duyulan his değildir. Hayat problemlerle doludur. Hayatımızı mutlu kılmak için elimizden geleni tabii yapmalıyız ama değiştirmek elimizden gelmiyorsa da hayata teslim olup kabullenmeliyiz. Erkek çocuk isterken kız çocuğumuzun olmasını değiştirme şansımız yok. Bizim elimizde olmayan bu yaşamı kabullenmek ve mutlu olmak zorundayız.

Her şeye rağmen çok mutluyum…..

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Başarı kelimesini çok seviyorum. Tabii ki içinin dolmuş halini. İçi boş kavramları sevmiyorum. Başarının birçok tarifi var. Ama ben bir tanesini kendime daha yakın hissediyorum.

BAŞARI; istediğin yaşam biçimini yaşamaktır.

Başarının hayatımıza getirdiği en olumlu duygu, mutluluktur. Yalnız unutmayın ki başarılı insanlar çok zeki olduklarından başarılı olmamışlardır. Onlar sadece çok çalıştıkları için başarılıdırlar.

EDİSON; Başarı %1 genetik ise, %99 terdir.

Başarılı insanların birçok özellikleri vardır. Ama en önemlisi, onlar mutluluğa önem verirler. Çünkü bilirler ki;

En büyük mutluluk, mutsuzluğun kaynağını bilmektir. Kaynağını bilmeden çare bulunamayacağını bilirler. Mutsuzluklarının üstüne giderler. Onu yok edene kadar uğraşırlar. Başarılı insanlar neşeli insanlardır. Mutluluğu yüreğinde bulmuşlardır.

Mutluluğun sırrı, mitolojik bir hikayede saklı;

Tanrılar, olimpos dağında toplanmışlar. Mutluluğu nereye saklayalım ki insanlar onu arayıp bulamasınlar demişler. Öyle bir yer olmalı ki oraya bakmak akıllarına gelmesin. Bir tanrı demişki;

– Yerin 7 kat altına saklayalım,
– Yerin 7 kat üstüne saklayalım,
– Dağlara saklayalım,
– Denizlere saklayalım,

Sonunda karar vermişler, insanların yüreklerine saklayalım, nasıl olsa oraya bakmak akıllarına gelmez. Mutluluklar o günden sonra yüreğimizde kalmış.
Başarılı insanlar, yaşamın sırrını çözmüş ve mutlu olmanın yollarını keşfetmiştir.
Darısı herkesin başına…..
Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Olay İngiltere’de geçiyor; yaşlı bir bey, sabah erken evinden çıkmış, yolda ilerlerken, bir bisikletlinin kendisine çarpması ile yere yuvarlanmış ve hafif yaralanmış. Sokaktan geçenler yaşlı beyi hemen en yakın sağlık birimine ulaştırmışlar. Hemşireler, adamcağızın yarasına pansuman yapmışlar, ama biraz beklemesini ve röntgen çekerek her hangi bir kırık veya çatlak olup olmadığını inceleyeceklerini söylemişler. Yaşlı bey huzursuzlanmış, acelesi olduğunu istemediğini söylemiş. Hemşireler merakla acelesinin sebebini sormuş; Adamcağız da “Karım huzur evinde kalıyor her sabah onunla kahvaltı etmeye giderim, geç kalmak istemiyorum” demiş. “Karınızın, siz gecikince merak edeceğini düşünüyorsunuz herhalde” demiş hemşire. Adam üzgün bir ifade ile “Ne yazık ki karım Alzheimer hastası ve benim kim olduğumu bilmiyor”demiş. Hemşireler hayretle “Madem sizin kim olduğunuzu bilmiyor neden her gün onunla kahvaltı yapmak için koşuşturuyorsunuz”demişler. Adam buruk bir ses tonuyla; “AMA BEN ONUN KİM OLDUĞUNU BİLİYORUM” demiş.

Sevgiler

Tulay Bilin
tulayb18@gmail.com

Etiketler:

HZ.ALİ’nin ağabeyi Cafer B. Ebu Talib’in oğlu Abdullah, sıcak bir günde,
bir kabilenin hurmalığına inmişti.
Abdullah burada dinlenirken, hurmalıkta çalışan köleye, yemek vakti üç
parça ekmek geldiğini gördü.
Adam ekmeklerden birini ağzına götürmek üzereydi ki,
birden önünde açlığı her halinden belli bir köpek belirdi.
Köle elindeki ekmeği köpeğin önüne attı. Köpek ekmeği derhal yedi.
Köle ekmeğin ikinci parçasını da attı. Köpek bunu da bir kerede sildi
süpürdü.
Köle bunun üzerine üçüncü parçayı da köpeğe verdi. Kalkıp, yeniden işine
dönmek üzereydi ki, olup biteni uzaktan seyreden Abdullah, yaklaşıp sordu:
“Ey köle, bugünkü yiyeceğin ne kadardı?”
Köle sıkılarak cevap verdi:
“İşte bu üç parça ekmek.”
“O halde neden kendine hiç ayırmadın?”
“Baktım ki, hayvan çok aç. O halde bırakmak istemedim.”
“Peki sen ne yiyeceksin şimdi?”
“Oruç tutacağım.”
Bunun üzerine, Abdullah b. Cafer, köleden sahibini, evinin nerede
olduğunu sordu. Sonra da gidip adamdan bu hurmalığı içindeki köleyle birlikte satın
aldı.
Sonra döndü, köleye bu tarlayı ve onu sahibinden satın aldığını söyledi ve
ekledi:
“Seni azad ediyorum. Bu hurmalığı da sana hediye ediyorum.”
Cömertliğiyle meşhur Abdullah b. Cafer, kendisinden daha cömert birini
tanıyıp tanımadığı sorulduğunda, bu olayı anlatır ve:
“Ama o köpeğe topu topu üç parça ekmek vermiş; sense ona koskoca bir
“hurmalığı ve hürriyetini vermişsin” dediklerinde, şu karşılığı verirdi:
“Ama o elindeki herşeyi verdi; ben ise elimdekinin bir kısmını
.”

Tulay Bilin
tulayb18@gmail.com

Etiketler:

Güç, heyecan verici bir kavram. İnsanlar bu kavrama farklı bakarlar. Kimi korkar, kimi elde etmek için hayatını verir. En büyük güç, insanın kendisidir. Güç insanın içinde gizlidir. Yeter ki onu dışarı çıkarmayı bilelim. Güç, insanın kendi davranışlarını yönetme yeteneğidir. Yakın geçmişte güç, insanların başkalarını yönetme sanatıydı. Halbuki şimdi, en etkili güç bilgidir. Eğer bilgiyi eyleme çevirebiliyorsak yani gücü kontrol altına alabiliyorsak işte en büyük gücü yakalamışız demektir. Bilgi doğru ve yerinde kullanılınca işe yarıyor. Son zamanlarda bir lastik reklamında şöyle bir cümle kullanılıyor;

“KONTROLSÜZ GÜÇ, GÜÇ DEĞİLDİR.”

Bence en büyük güç bilgidir. Eğer bilgiyi eyleme çevirebilirsek gücü elde edebiliriz. Bu eylem insanın kendini tanıması ile başlamalıdır. Önce mutlu olmayı bilmemiz lazım. Mutsuz olmak istiyorsanız, omuzlarınızı aşağı çekin, yüzünüzü buruşturun, aklınıza üzgün olduğunuz bir anı getirin. Ve o gün size nasılsın diye sorulan bütün sorulara çok kötüyüm diye cevap verin. Bakınız moraliniz nasıl sıfıra inecektir. Oysa bu gücünüzü mutlu olmak için harcayabilirsiniz.

Bu sabah yataktan kalkarken “Allah kahretsin yine saat çaldı” diye değil de

“Ohhh güzel bir gün daha başladı” diye kalkıp güne başlayabilirsiniz. Gülümseyin. Size mutluluk veren bir olayı düşünün. Omuzlarınızı dik tutun, yumruğunuzu havaya kaldırın “ÇOK MUTLUYUM” deyin. Gününüzün güzel geçmesine yarayacak bu inanın.

Evet güne güçlü ve mutlu başladık. Şimdi bu gücü gün içinde kullanmamız gerek. Günlük programınız yok mu? O halde gücünüz boşa gidecek. Oysa hayat çok kısa. Programsız geçen bir gün bile hayatınızda yaşanmamış sayılır. Oysa akşam eve giderken gün içinde yaptıklarınızı düşünürken ne kadar keyiflenecektiniz.

Tabii programlar aslında günlük olmamalı. Hayatımızı programlamalıyız.

“Ben kimim? Ne yapmak istiyorum? Bundan sonra hayattan ne bekliyorum?”

Bu soruların cevapları olmalı kafamızda. Günlük programlar ağaçları tek tek görmektir. Oysa bizim ormanı görmemiz gerek. Onun için daha uzun vadeli programlar yapmalıyız. O zaman bir hedefimiz olduğundan hayata daha sıkı sarılıp zevk almaya başlarız. Hedefimize ulaşmak için daima ileri bakmalıyız. Uzun bir yolda yürüyorsunuz. Varmak istediğiniz hedef uzakta bir dağ. Önünüze çıkan engellere takılmayın. Sizin gözünüz uzaktaki dağda. Yollar yokuş yukarı veya aşağı olabilir, ününüze kayalar, ağaçlar çıkabilir fakat siz daima ileri bakıyorsunuz. Küçük engellere takılmıyorsunuz.

Kafanızın içinde ulaşacağınız yeri hayal ederseniz, sizi hiçbir şey yolunuzdan döndüremez. Rüzgar, nereden eserse essin sizin ulaşmanız gereken bir hedefiniz var. Oysa nereye gittiğinizi bilmediğiniz zaman, rüzgar ne tarafa eserse siz o tarafa savrulacaksınız.

Günlerden bir gün adam deniz kıyısında dolaşırken balık tutmakta olan bir adamın davranışları dikkatini çeker. Adam oltasını denizden çekerken bir de bakar ki oltanın ucunda kocaman bir balık var. Hemen oltadan balığı çıkarır ve denize atar. Biraz sonra tekrar büyük bir balık yakalar onu da denize atar. Daha sonra yakaladığı küçük bir balığı kendi kovasına koyar. Seyretmekte olan adam çok şaşırır ve dayanamaz neden böyle yaptığını sorar. Balık tutan adam şöyle cevap verir;

“Onları kızartacağım tavam küçük olduğundan küçük balıkları tercih ediyorum.”

Aman bu adamın yaptığını yapmayın. Çıtanızı çıkabileceğiniz yere kadar yükseltin. Hedefinizi ulaşabileceğinizden bir adım öteye koyun. Yani;

“BÜYÜK DÜŞÜNÜN”

Böyle bir bakış açısı insanın hayata bakışını değiştirir. Her şeyden zevk almasını sağlar. Artık tek düşündüğünüz hedef olduğundan sabahları uyuyamayacaksınız. Güne erken başlayacaksınız. Kendinizi daha enerjik hissedeceksiniz. Nefes alışınız bile hızlanacak.

“Aman zaman geçmesin daha yapacak çok işim var.” Diyeceksiniz. Günlük programınıza bakarak günü yaşayacaksınız. İşte anı yaşamak da budur.

Yalnız önemli bir uyarıda bulunmak istiyorum. Hedefe ulaşınca mutlaka keyfini çıkarın…

LOGAN PEARSALL SIMITH bakın ne demiş…;

“HAYATTA AMAÇLANACAK İKİ ŞEY VARDIR. ÖNCE İSTEDİĞİNE ULAŞMAK, SONRA ONUN KEYFİNİ ÇIKARMAK. SADECE EN AKILLILAR İKİNCİYE ULAŞIR.”

Tulay Bilin

tulayb18@gmail.com

Etiketler:

Arşiv

Kategorilere Göre Yazılar

Son Yazılar

Takvim

Ağustos 2020
P S Ç P C C P
 12
3456789
10111213141516
17181920212223
24252627282930
31