Tülay Bilin-ce

Archive for the ‘Stres’ Category

Düşünmek ile konuşmak arasında çok fark vardır. Hatta yazmak arasında daha da çok fark vardır. Birçok insan bunlardan sadece birinde çok başarılıdır. Ama diğerine gelince biraz çekimser kalır bir türlü derdini anlatamaz. Bazı insanların analitik düşünce yapıları vardır. Anında olayı çözer. Bazı insanlar bu düşündüklerini kaleme almada inanılmaz beceri sahibidirler. Ama gel gör ki bir türlü derdini anlatamaz. Hepsini aynı beceri ile kullanan insanlar hayatta da çok başarılı olurlar. Düşünün ki olayı anında çözüyor ve bunu çok güzel ifade ediyor. Bir de çok güzel yazıya döküyorsa bence muhteşem olur.

Hepimizin başına zaman zaman gelmiştir. Aşırı sevgimizden kaynaklanan bir hırçınlık yaşarız. Karşımızdakine sevgimizi anlatmak yerine onu hırpalarız. Onu iteriz. Çünkü düşündüklerimizi bir türlü ifade edemeyiz. Ama ona mektup yazarsak harika derdimizi anlatabiliriz. Bazen eleştiri yapmak isteriz. Amacımız karşımızdakini çok sevdiğimiz için onun zarar görmesini istememizden kaynaklanır.

Ama öylesine bir eleştiri yaparız ki karşımızdakini ne kadar üzdüğümüzü farkına bile varmayız. Türkçe öylesine güzel bir dil ki gerçekten kullanmasını bilsek hiç kırmadan her şeyi söyleyebiliriz. Hatta bazen güzel bir şey söylediğimizi sanır karşımızdaki ama aslında ona hakaret etmişizdir. Aynı kapıya çıkan bir konuyu 2 yoldan da ifade edebiliriz. Biri çok kırıcı biri de sevecen olabilir. Kralın rüyasında olduğu gibi:

“Kral bir sabah uykudan uyandığında bir rüya gördüğünü hatırlamış. Hemen emir vermiş. Ülkenin en iyi rüya yorumcusunu bulun getirin demiş. Rüya yorumcusunu getirmişler. Kral rüyasını anlatmış. Yorumcu şöyle bir yorum yapmış;
– Kralım sizin bütün sevdikleriniz en yakın zamanda ölecekler.
Kral inanılmaz sinirlenmiş ve bağırmaya başlamış:
– Atın bu adamı dışarı. Bana başka bir rüya yorumcusu bulun.

Ülkeyi aramışlar taramışlar başka bir rüya yorumcusunu bulmuşlar. Yorumcuyu kralın huzuruna çıkartmışlar. Kral rüyasını anlatmış. Rüya yorumcusu kralın rüyasını şöyle yorumlamış;
-Kralım, sizin rüyanızın yorumu şöyledir. Siz çevrenizdeki bütün insanlardan daha uzun ömürlü olacaksınız.
Kral buna çok sevinmiş. Ona bir kese altın vermiş ve uğurlamış.”

Bakın aynı şeyi değişik şekillerde ifade ediş biçimi. Günlük hayatın içinde bazen hepimiz çok kırıcı olabiliyoruz. Çünkü söylemek istediğimizi zamanında ve iyi şekilde ifade edemediğimiz için. Bazen de zamanında cevap veremediğimiz için de üzülürüz. Keşke şöyle deseydim diye üzülürüz. Hazır cevaplık da farklı bir yetenektir. Buna örnek olarak da size komik bir hikaye anlatmak istiyorum:

“Üniversite yemekhanesine giren bir öğrenci tüm yerler dolu olduğundan gidip üniversite profesörünün oturduğu masaya oturmuş. Profesör kaşlarını çatarak;
– Öküzler ve kuşlar aynı masada oturamazlar!
Öğrenci:
– O zaman uçuyorum.
Profesör cevaba çok sinirlenmiş, sınavda öğrenciye takmış ve sınavının başarısız geçmesi için elinden geleni yapmış. Yalnız sınavda öğrenci tüm soruları mükemmel bir şekelde cevaplamış. Profesör öğrenciye sana son bir soru soracağım demiş:
– Yolda yürürken iki torba bulduğunu hayal et, birinde akıl var, diğerinde ise para var. Hangi çuvalı alırsın?
Öğrenci:
– Para olan çuvalı seçerdim.
Profesör:
– Ben akıl olan çuvalı seçerdim.
Öğrenci:
– Normal! Kimde ne eksikse onu seçer.
Profesör çok sinirlenmiş, öğrencinin not defterini alıp içine ‘Öküz’ yazmış. Öğrenci nota bakmadan odadan çıkmış. Bir dakika sonra öğrenci kapıyı aralamış;
– Sayın profesör, imzanızı atmışsınız, fakat notumu yazmayı unutmuşsunuz.

İyi konuşmak ayrıca konuştuğunuzu yerinde ve zamanında ifade etmek muhteşem bir beceridir. Bu konuda kitapçılarda kitaplar var. Söz söyleme sanatı başlığı altında bir çok bilgi bulabilirsiniz. Başarılar diliyorum.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Mutsuzluğumuzun nedenlerinin en başında stres geliyor. Bugün stres ile ilgili nedenleri ve kurtulmanın yollarını yazmak istiyorum.

Stresin nedenleri

1- Anı yaşayamadığımız için
2- Yaptığımız işi sevmediğimiz için
3- Evliliğimizden memnun olmadığımız için
4- Maddi imkansızlıklar içinde olmamız
5- Affetmediğimiz için
6- Hadi dostlar sınava diyemiyoruz
7- Vazgeçemediğimiz için
8- Kızgınlıklarımızı ifade edemediğimiz için
9- Çocuklarımıza ne vereceğimizi bilemiyoruz
10- Çocuklara yönelip kendimizi unutuyoruz
11- Eşimizle birlikte adım atamıyoruz
12- Her konuyu negatif olarak anlatıyoruz
13- Başkalarının yanlışlarının bedelini biz ödüyoruz
14- İlişkilerimizi sonuna kadar yaşamıyoruz
15- Ayrılıkları ve bitişleri kabullenmiyoruz
16- Bazı insanlar sürekli ağlar
17- Korkularımız (yalnız kalma, terk edilme, tanımadığımız korkular ..vs..)
18- İhanet ve nedenleri
19- Empati yapamamamız
20- Depresyonda olduğumuz halde doktora gitmememiz
21- Bir hedefimimizin olmaması
22- Kıskançlık
23- Özgür olmadığımız için
24- Bağımdaşlığa son veremememiz

Stesten neden kurtulamıyoruz?

Mutsuzluğun kaynağını bilmiyoruz
Bir bilene sorma alışkanlığımız yok
Stresten gerçekten kurtulmayı istemiyoruz
Ağlamayı seviyoruz
Hedefleri elde edince keyfini çıkaramıyoruz
Ben kimim cevabını bilmiyoruz
Özgürlük için savaşmıyoruz
Stersten kurtulmanın yolları

1- En büyük mutluluk, mutsuzluğun kaynağını bulmaktır
2- Bütün streslerimizi kağıda yazalım
3- Sorunları tek tek ele alıp artı ve eksilerini yazalım
4- Eğer sorunu şimdi çözmemek yani beklemek bize ileride artı katacaksa rafa kaldıralım
5- Yapılması gereken her şeyi ajandaya yazalım
6- Zamanı planlayalım
7- Hedefler koyalım
8- Anı yaşamayı öğrenelim
9- Bütün yarım işleri bitirelim
10- Spor yapalım
11- Sağlıklı olmayı hedef edinelim
12- Bağımdaşlıktan kurtulalım

Bu yazdıklarımın her bir satırı ayrı bir yazı konusu. Zaman içinde detaylara girerim. Bu yazımda sizi olumsuzluklarla sıkmak istemiyorum. Yazdığım bu maddeleri hiçbir kitapta okumadım. İnanın ki hepsinde yaşanmışlık var. Bunlar pratik hayatta başımdan geçenlerden çıkarttığım derslerin sonuçları. Umarım sizlere de faydalı olur.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Kırılma noktası nedir? Olumsuzluk ifade eden iki kelime gibi gelebilir size. Ama benim için olumsuzluk ifade etmiyor. Hatta bu iki kelimenin içinde iyi bir şeyler bile var.

Hani bir tünelin içine girdiğinizde ruhunuz daralır ya. Bir an önce çıkmak istersiniz. Çoğu kez tünelin ne kadar uzun olduğunu bilemeyiz. Hatta ya çıkış yoksa, ya hep karanlıkta kalırsak diye düşünür panik oluruz.. Zaten kapalı yer korkusu yaşamak da bu demek sanırım. Oysaki bence tünellerin mutlaka bir çıkışı vardır. Sıkıntılı geçen bir zaman dilimi olabilir ama çıkış mutlaka vardır.

Yeniden doğuş gibi. Bir kadının çocuk doğurması gibi. Çok acı veren bir süreçten sonra inanılmaz mutluluk.
Tünelin içine giriş de zor, tünelin içinde ilerlemek de zor. En zor an ise tünelden aydınlığa çıkış oluyor. Çünkü bu seferki aydınlık farklı. Bu aydınlığa uyum süresini rahat geçirirseniz sorun olmaz. Yoksa aydınlığa çıkmak karanlıkta yaşamaktan daha da zordur.

Hala zaman zaman o karanlık tünelin içine giriyorum. Tünelin ucundaki ışığa doğru ilerliyorum. İşte o aydınlığa çıkış anı benim için kırılma noktası oluyor. Eğer canım bir şeylere sıkılıyorsa hoşuma gidiyor çünkü yolun sonunda mutlaka bir kırılma noktası yaşayacak olmam beni sevindiriyor.

Şimdi nasıl bir sıkıntı yaşıyorsun ki bu sıkıntı seni mutlu ediyor diye soracaksınız. Hangi sıkıntı insanı mutlu eder? Sorunuzun cevabını vermeye hazırım.

Tünele giriş nedenlerim; Bazen yaşadığım bir ilişkinin bana yetmemesi neden olabilir. İlişki deyince bu eş, flört ya da bir dost olabilir. Günlük sorunlarda genellikle tek taraf haksız olur. Sorun hemen ifade edilirse ortadan kalkar. Eğer kalkarsa harika ama kalkmazsa ve devam eden süreçte de büyüyorsa o zaman iki tarafta da suç vardır diye düşünüyorum.

Şöyle bir bakış açısını yakaladım; UZUN ZAMAN DEVAM EDEN BİR ANLAŞMAZLIK, HER İKİ TARAFIN DA HAKSIZ OLDUĞUNU GÖSTERİR. Bu dönem çok sıkıntılıdır. Bir şeylerin eskisi gibi olmadığını hissetmek gibi. Eskiyi aramak ve bulamamak gibi.

Artık bu noktada yeni kararlar almalıyım yoksa sürekli şikayet eden biri haline gelirim. Karşımdakini değiştirmek yerine kendimi değiştirip bu tünelden çıkmam gerekli. Eğer ilişkinin ilk günlerdeki halini geri getirmek istiyorsam bu bana sadece üzüntü verir. Çünkü o zaman hayat bana hiçbir şey öğretmemiş demektir. Hayatım boyunca kişilerle ilgili bir problem olduğunda hep karşımdakinin davranışlarının yanlışlığını düşünür bunları nasıl değiştirebilirim diye planlar yapardım. Yani hep karşımdakinin değişmesini istedim. Oysa ki yanlış buradaymış. Benim davranışlarımı gözden geçirmem gerekli. Yeni kararlar almalıyım ya da bu durumdan hiç şikayetçi olmamalıyım. Değişmesi gerekenin ben olduğumu kavradığım anda bir anda kendimi tünelin dışında buldum.

Artık tüneller beni korkutmuyor. Çünkü her tünelden kendimi yeniden yaratarak çıkıyorum. Bir tünele girdiğim zaman içinde bulunduğum sıkıntının bana neler getireceğini düşünmeye başlıyorum. Ben bunun sonunda neyi öğreneceğim acaba. Öğrendiğim bir davranışı farkına varınca yeni kararlar arkasından geliyor ve bir anda kendimi tünelin dışında buluyorum.

Tabii ki her tünelin çıktığı yer ya da manzara farklı oluyor. İşte o noktada kararlı olmak gerekli. İnsanı mutsuz eden sadece sıkıntılar ve kötü günler değildir. Bazen aşırı güzellikler de insanı huzursuz eder. Bakın Cenap Şahabettin bu konuda ne güzel bir söz söylemiş;

YÜKSEK DÜŞÜNCELER
YÜKSEK DAĞLARA BENZER
ALIŞIK OLMAYANLARI ÜRKÜTÜR.

Bir kişinin bana öğrettiklerini yaşamıma yaydığım zaman işte bu kırılma noktası oluyor. Sanki yeni bir yaşama yelken açmak gibi.

Yıllar önceydi. Kendimi uzun süredir kötü hissediyordum. Sürekli okuyorum ama bir şeylerin eksik olduğunu hissediyordum. Ama neyin eksik olduğunu bulamıyordum. Kendimi kısır döngü içinde hissediyordum. Kişisel gelişim uzmanı olan bir arkadaşım beni ziyarete geldi. Kendisine sıkıntımı anlattım. Bana şöyle dedi;
– Olmak, dolmak ve taşmak diye tabir vardır Tülay. Sen olmuşsun, hatta dolmuşsun ama taşmıyorsun. Onun için bunalmışsın. Bilgiler beynimize girer, orda harmanlanır ve mutlaka çıkmak zorundadır. Eğer bilgiyi başkasına aktarmazsak bizi boğar. Tülay okuduklarını ve düşündüklerini lütfen yaz. Eğer yazarsan rahatlarsın hatta öyle bir gün gelecek ki yazmadan duramayacaksın.

Şimdi arkadaşıma çok hak veriyorum. O gün benim kırılma noktam olmuştu. Farklı bir yaşama geçtim. Yani bir anda tünelden çıktım. Ama o tünelden sonraki aydınlığa hazır olduğum için korkmak değil keyfini çıkarıyorum.

Kırılma noktasını size sadece bilimsel birkaç cümle ile anlatmak yerine size hayatımdan örnekler vererek anlatmayı tercih ettim. Neden mi? NASİHATİN YOLU UZUN, ÖRNEĞİN YOLU KISA VE ETKİLİDİR.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Genç adam iyi bir terziymiş. Bir dikiş makinası ve küçücük bir dükkanı varmış. Sabahlara kadar uğraşıp didinir ama pek az para kazanırmış. Çok soğuk bir kış gecesi dükkanı kapatırken elektrik sobasını açık unutmuş ve çıkan yangın onun felaketi olmuş. Artık ne işi varmış ne de parası. Günler boyu iş aramış ama bulamamış. Yük taşımış, bulaşıkçılık yapmış, yine de evinin kirasını ödeyecek kadar para kazanamamış. Sonunda ev sahibinin de sabrı taşınca, küçük bir bavula sığan eşyalarıyla sokakta bulmuş kendini. Mevsim kış, hava ayaz olsa da genç adamın köşesindeki parktan başka gidecek yeri yokmuş.

Bir sabah iş arayacak derman bulamamış bacaklarında. Açlıktan ve soğuktan bitkin bir şekilde bankta otururken, kocaman bir araba yanaşmış kaldırıma. Arka kapıyı açmaya çalışan şöförü kızgınlıkla yana itip arabadan inen yaşlı adam; “Yalnız bırakın beni, parkta dolaşırsam belki sinirim geçer.” diye söylenmiş. Zengin bir işadamı olduğu her halinden belli olan ihtiyar, birkaç adım attıktan sonra bankta titreyen terziyi görmüş. Terzi adamın üzerindeki paltoya bakıyormuş dikkatle. Birden siniri geçiveren ihtiyar; “Zavallı adamcağız kim bilir nasıl üşüyordur, ona nasıl yardım etsem acaba?” diye düşünmeye başlamış.

Oysa terzinin düşlediği paltonun sıcaklığı değilmiş. O, çok kalın ve kaliteli bir kumaştan üretilen bu paltonun sahibine hiç yakışmadığını ve onun vücuduna uygun şekilde dikilmediğini düşünüyormuş. Yaşlı işadamı terzinin yanına yaklaşıp; “Ne o evlat, bu ayazda parkta donmuşsun. İstersen paltomu sana verebilirim” deyince; “Hayır teşekkür ederim. Ben sadece bu paltonun size göre olmadığını düşünüyordum. Kumaş fazla kalın ve sizi olduğunuzdan şişman göstermiş” diye yanıt vermiş terzi. Yaşlı adam bu cevabı alınca hayli şaşırmış. Çünkü o da üzerindeki paltoya onca para ödediği halde kendisine bir türlü yakıştıramıyormuş. “Soğuktan titrerken nasıl böyle bir şeye dikkat edebiliyorsun?” diye soran yaşlı adam; “Ben terziyim” yanıtını alınca; “Benimle gel, hayat hikayeni yolda anlatırsın.” diyerek arabaya bindirmiş bizim terziyi.

Bu karşılaşma, terzinin hayatındaki dönüm noktası olmuş. Böyle yetenekli bir insanın işsiz ve evsiz kalmasına çok üzülen iyiliksever yaşlı adam, terziye bir dükkan açmasına yetecek kadar para vermiş. Bunun karşılığında tek istediği kendi giysilerini bu genç adamın dikmesiymiş. Terzi yeniden bir işe hem de kendi işine başlamanın heyecanıyla deliler gibi çalışmaya başlamış. Bu arada yaşlı işadamı da desteğini esirgemiyor, onu kendi çevresinden zengin kişilerle tanıştırarak yeni siparişler almasını sağlıyormuş. Küçük dükkan, önce kocaman bir modaevine dönüşmüş, sonra da pek çok ünlü marka için üretim yapmaya başlamış. Terzi artık “ünlü işadamı” diye anılır olmuş.

Bir gün ihtiyar adam onu ziyarete gitmiş. Terzi çok büyük bir iş bağlantısı yapmak üzere yurt dışına gidecekmiş ve uçağa yetişmesine az bir zaman varmış. Biraz sohbet ettikten sonra yaşlı adam birden fenalaşmış. Yeni işadamımız ise büyük işi kaçırmak istemediği için uçağa yetişmiş. Yaşlı adam krizi atlatmış ve uzun süre hastanede yatmış bir yandan da sadece bir kez telefon ederek durumunu soran terziyi bekliyormuş. Fakat terzi daha çok para kazanmak için oradan oraya koştururken bir türlü yaşlı adamı ziyarete gidememiş. Aradan o kadar uzun bir süre geçmiş ki bu sefer de utancından yaşlı adamın kapısını çalamaz olmuş.

Bir süre sonra terzinin işleri yolunda gitmemeye başlamış. Fabrikalarını kapatmak zorunda kalmış ve elinde kala kala yine küçücük bir dükkan kalmış. Utana sıkıla yaşlı adama koşmuş hemen nerede hata yaptığını sormak için. Son derece kırgın olan ihtiyar yine de onu kabul etmiş ama anlatacağı öyküyü dinledikten sonra hemen çıkıp gitmesini istemiş.

Başlamış anlatmaya; “Bir zamanlar fakir bir oduncu varmış. Ormandaki bir kulübede yaşar ve odun keserek hayatını kazanırmış. Bir gün kulübesinde yangın çıkmış ve bu yangın bütün ormanı kül etmiş. O çevrede kimse ona güvenip iş vermeyince, çıkınını alan oduncu, eşeğine binip yola koyulmuş. Ağaçların arasında yürürken birinin kendisine seslendiğini duymuş. Başını kaldırınca konuşanın bir bülbül olduğunu görmüş. Bülbül ona; “Senin haline çok üzüldüm, şimdi öyle bir büyü yapacağım ki, eşeğin çok güzel şarkı söylemeye başlayacak. Sen de onunla gösteriler yapıp çok para kazanacaksın” demiş. Gerçekten de eşek birbirinden güzel şarkılar söylemeye başlamış. Oduncu o şehir senin bu kasaba benim dolaşıp eşeğine şarkı söyletiyor ve herkes onları izlemek için birbiriyle yarışıyormuş. Oduncu ve şarkı söyleyen eşeği bütün ülküde ünlenmişler.

Bir gün yine bir gösteriye yetişmek için koştururken, bülbülün yardım isteyen sesini duymuş oduncu. Bir kedi bülbülü yakalamış ve yemek üzereymiş. Şöyle bir duraklamış ama gösteriye gitmemeyi, onca parayı kaçırmayı gözü yememiş. Arkasına bakmadan kaçmış oradan. Gösteri başladığında ise eşeği her zamanki güzel şarkılar söylemek yerine sadece bir eşeğin çıkarabileceği sesleri çıkarmış. Oduncu kendisini şarlatanlıkla suçlayan izleyicilerin elinden canını zor kurtarmış. İşte o zaman bülbül ölünce büyünün bozulduğunu anlamış. Ben de senin bülbülündüm ve sen beni öldürdün, büyü de o yüzden bozuldu. Keşke güzel giysiler dikenden dostluk ipliğini koparmasaydın.”
Öyküyü dinleyince hemen çekip gitmiş terzi, çünkü söyleyecek bir sözü yokmuş….”

Bu güzel hikayenin arkasından bir şeyler yazmaya gerek yok sanırım. Hepimizin başına gelebilecek bir hikaye. Bülbülün ölmesine asla müsaade etmemeliyiz.

Dostluk ipimizin kopmaması dileğiyle….

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Streslerimizin hayatımızdaki rolünü incelemeye kalkarsak ne kadar zarar gördüğümüze inanamazsınız. Fiziksel olarak yaşadığımız bazı sorunlarımızın kaynağı bile stres.

Bu kadar hayatımızı kontrol altında tutan strese karşı bir şey yapılabilir mi? Tabii ki yapılabilir. Peki stresle başa çıkma öğrenilebilir mi? Tabii ki öğrenilir. Bu konuda bir sürü kitaplar var. Ancak kitaplarda öğrenilenler bazen bizim yaşam biçimimize uymuyor. Neden mi? Çünkü Amerikan toplumunun yaşam standartlarına göre hazırlanmış kitaplar olduğundan aynen uygulamak isterseniz üzülürsünüz. Öğretilenleri kendi yaşam biçimimize göre uygulamalıyız.

Mesela yabancı kaynaklı bir kitapta şöyle diyordu; “Eğer bugünlerde kendinizi mutsuz hissediyorsanız, gardrobunuzu açın bütün giysilerinizi hemen çöpe atın ve kendinize yeni yeni giysiler alın. Mutlaka kendinizi iyi hissedeceksiniz.”

Evet yenilikler hepimizi geçici bir süre için mutlu edebilir. O günlük streslerimizden kurtarabilir. Ama bizim ekonomik durumumuz böyle bir zevki kaldıramaz. Biz Türkiye’de zaten yaşam mücadelesi veriyoruz. Var olanlara sahip çıkarak yaşamaya çalışıyoruz. Ayrıca bu tip motivasyon bence sivrisinekleri öldürmektir. Bataklığı kurutmadan sineklerden kurtulunmaz.

Hayatımızda çeşit çeşit stres var. Hiç birimizinki birbirine benzemiyor.

Ülkemizin ekonomik şartlarından dolayı gelecek ile ilgili kaygısı olanlar var.
Ülkemizdeki sağlık koşullarından dolayı hastalanmaktan korkanlarımız var.
Çocuklarını iyi yetiştirmek için çabalayan anne ve babaların kaygıları var.
Çocuklarına iyi eğitim vermek isteyip de veremediği için çok üzülen aileler var.
Çocuklarına çok iyi eğitim ve imkanlar verdikleri halde sevgi vermeyi unuttukları için olumsuzluklar yaşayan aileler var.
Ekonomik özgürlüğünü kazanmak ve ayakları üzerinde durmak için mücadele eden kadınlarımız var.
Ekonomik özgürlüğü olmadığı için kötü giden evliliklerini sürdürmek zorunda kalan kadınlarımız var.
Türkiye’nin bir bölümü medeniyetin izinden giderken bir bölümü hala gelenekler ile boğuşuyor.
Akşam bir davete giderken son zamanlarda bir kilo aldığı için elbisesinin fermuarının zor kapandığını görüp stres yaşayanlar var.
Ne güzel aylardır dikkat ediyordum tırnaklarımı uzatıyordum. Amacım hepsi aynı boyda olsundu. Allah kahretsin bugün bir tanesi kırıldı. Evet bunun için stres yaşayanlar var.
Bu tırnağı kırıldığı için üzülen kadının kocasının da stresi çok. Çünkü o da eşini mutlu etmek için didinip duruyor.
Ekonomik durumdan dolayı bir türlü evlenemeyen sevgililer var.
Para sorunu olmayıp tek derdinin sadece 2 tane sevgilisi olduğu için üzülenler var.
Şu hafta sonu aile muhabbeti bitsin de hafta ortası sevgilime gitsem diye stres yaşayanlar var.
Eşini ve çocuklarını daha iyi imkanlarda yaşatmak için mücadele eden erkeklerimiz var.

Gördüğünüz gibi stresin kaynağı çok verimli. İstediğiniz kadar üretebilirsiniz.

Streslerimizin nedenleri biraz ekonomik durumumuzla, biraz da kültürümüzle alakalı. Hangi kaynaktan beslendiğimize bağlı. Şimdi soruyorsunuz tabii ki…Peki bu streslerden kurtulmak için ne yapmalıyız?

Yukarıda ne kadar stres kaynağı varsa bir o kadar da çare var. Yeter ki yapılması gerekeni bul ve yap. Yaptım ama olmuyor. Gerçekten elinden geleni yaptın mı? Başka yapacak bir şey yok mu? Bir daha düşün bakalım. Eğer yoğun bir şekilde stres yaratan olayının üstene gider ve elinden geleni yaparsan o iş zaten biter. Ama bitmedi diyorsun.
İşte o zaman biraz hayata kendimizi teslim etmemiz gerekiyor. Yapabileceğim her şeyi yaptım bundan sonrasında beklemek gerekiyor deyip biraz da hayattan keyif almak gerekiyor.

Hayat kendi çizgisini çizer ve sen de onu yaşarsın. Bunu acizlik olarak düşünmüyorum. Sadece yapabilecekleri yaptım bundan sonrasını kabulleniyorum gibi bir düşünce. Çünkü senin veya benim başıma gelen kötü olaylardan dolayı dünya durmuyor. Robert Frost “ Hayatım boyunca öğrendiğim her şeyi üç kelimede özetleyebilirim; HAYAT DEVAM EDİYOR.”diyor.

Hani bir Çin atasözü var: TANRIM, DEĞİŞTİREBİLECEĞİM ŞEYLER İÇİN BANA CESARET VER, DEĞİŞTİREMİYECEKLERİMİ KABULLENMEK İÇİN SABIR VER, İKİSİ ARASINDAKİ FARKI BİLMEK İÇİN DE AKIL VER.

Eğer paramız varsa bir sürü şeyi satın alabiliriz. Satın alamayacaklarımızın en başında akıl geliyor. Aklım olsun ki stresle başa çıkabileyim. Çok şükür aklım var ve stresim yok.

Stressiz günler diliyorum.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Kızgınlığın sadece insana özgü bir duygu olmadığını düşünüyorum.. Hayvanların da kızgınlık duyguları vardır tabii. Kedi kızınca tırmık atar, köpek havlar veya ısırır. İnsan da kızınca sesini yükseltir. İnsan onuruyla oynandığı zaman insanın o anda duyduğu duygunun adı kızgınlıktır. Hayvanlar konuşamadıkları için kızgınlıklarını saldırı ile ifade ediyorlar. Oysa insanlar konuşabiliyorlar. Kızgınlıkların ifade edilmesi gerekir. Yani dışa vurmak gerekli. Eğer dışa vurulmazsa insanın içinde dağ gibi büyür. Sürekli o kişiyle içinden konuşmaya başlarsın. Bu içinden yapılan konuşmanın karşı tarafla paylaşılması gerekir. İçimizden sürekli konuşuruz.

“Neden bunu demedim, niye şöyle cevap vermedim.”diye. İşte dışa vurulmayan bu kızgınlık duygusu bir müddet sonra öfkeye ve nefrete dönüşür. Konuyla ilgili görüşlerini o kişiye anlatmadığın için kişi tekrar aynı hatayı yapabilir. Sende öylesine bir birikim yapar ki, bir gün hiç önemsiz bir konuya inanılmaz büyük bir tepki gösterirsin. Bu sefer karşıdaki kişi çok şaşırır. Ne var bunda bu kadar tepki gösterecek der. Oysa ki bilmez ki altında yatan ifade edilmemiş kızgınlıkları. Hepsinin hıncı alınıyordur. Gerçekte bir hesaplaşmadır ama bunu sadece sen biliyorsun. Bazen de kendi iç sesinle o kadar çok konuşursun ki, belki haklı olduğun konuda bir müddet sonra kendini suçlamaya başlarsın. Kendinin o konuda ne kadar yetersiz olduğuna karar verirsin. İşte tehlike çanları o zaman çalmaya başlar. Bir konuda karşımızdakine kızıyorsak mutlaka bunu ifade etmeliyiz. Belki bilmediğimiz bir sorun vardır. Ya da kişinin öyle davranması için bir nedeni vardır. Eğer karşı taraf seni tatmin edecek bir açıklama yapamıyorsa yani bu onun hayata bakışından kaynaklanan sana kasti olarak yapmadığı bir durumsa işte o zaman bazı önlemler almak zorundasın. Tabii aynı kızgınlık duygusunu bir daha yaşamak istemiyorsan.

Romanya halkının söylediği güzel bir söz var; BİRİ SİZİ BİR KEZ ALDATIRSA SUÇ ONUNDUR İKİ KEZ ALDATIRSA SUÇ SİZİNDİR.

Gazetelerde okuyoruz kadın kocasını balta ile doğradı, sonra pişirdi ve yedi gibi 🙂 Kadın sürekli dayak yiyor ve kızgınlığını normal yoldan ifade edemediği için birikim yapıyor ve sonunda kocasını balta ile doğruyor.

Nil Gün Geçmişin Gölgeleri adlı kitabında şöyle diyor;
“Her insan kızgınlık duygusunu yaşar. Bu duygunun nedeni insanın gururuna ya da onuruna yönelik hayali veya gerçek saldırıya duyulan tepkidir. Yani duygu dünyasının bir şekilde yara almasının acısıdır kızgınlık. Kızgınlıklarımızda henüz duygular tazeyken ifade etmeliyiz. Ama bazen edemeyiz. Neden?
Çünkü kızgınlığın olumsuz bir duygu olduğuna inanırız.
Çünkü birini incitmekten korkarız.
Çünkü reddedilmekten, aşağılanmaktan korkarız.
Çünkü yanlış anlaşılmaktan korkarız.
Çünkü kontrolümüzü yitireceğimizden korkarız.
Çünkü terk edilmekten korkarız.
Çünkü kötü bir insan imajı vereceğimizden korkarız.
Çünkü zayıf görünmekten korkarız.”

Bazen o anda kızgınlık duyduğumuzun farkına bile varmayız. Tıpkı darbe yiyen, eli kesilen ya da vücuduna kurşun yiyen kişinin ilk anda acıyı hissetmemesi gibi. Daha sonra kafamızın içinde kurmaya başlarız. Oysa ki kızgılıkları öfkeye dönüşmeden halledersek içimizde dağ gibi büyümesine engel olmuş oluruz. Bu dağ gibi büyüyen kızgınlıklar bir müddet sonra insanı intikam alma duygusuna iter. Sürekli kafanızda bir hesaplaşma halinde yaşarsınız. Kızgınlığınızı ifade edip unutmalısınız. Schiller şöyle demiş; AFFETMEK VE UNUTMAK İYİ İNSANLARIN İNTİKAMIDIR.

Kızgınlık duygusunu ifade etmememizin bir başka zararı da şimdiyi yaşayamayız. Çünkü kafamızın içindeki geçmiş ve gelecek ile olan hesaplaşmalarımız şimdiyi yaşamamıza engel olur. Ve arkadan mutsuzluklar geliyor. Bazı kişiler mutsuzluğunun nedenini bile bilmiyor.

Dostoyevski; “EN BÜYÜK MUTLULUK, MUTSUZLUĞUN KAYNAĞINI BİLMEKTİR.” demiş.

Mutsuzluğun bir nedeni de çözülmemiş sorunların birikimidir. Bu duyguyu çok iyi biliyorum. Gençliğimde asla kızgınlıklarımı dile getiremezdim. Sürekli biriktirirdim. Ve bir gün aniden öylesine bir tepki gösterirdim ki karşımdaki de şaşırırdı. Hadi karşımdakinden de vazgeçtim diyelim ama kendi iç dünyamda yaşadığım mutsuzluk ne olacak. Kafamın içinde halledilmemiş sorunlarla yaşamayı beceremedim çünkü hastalandım. Strese bağlı bir hastalık. O zaman işte çareler aramaya başladım. Şimdi bütün kızgınlıklarımı ifade ediyorum. Özellikle biriktirmediğim için daha yumuşak ve karşımdakini de incitmeden konuşabiliyorum. Her zaman başarılı olduğumu söyleyemem. Eğer kızgınlık duyduğum kişi yıllarımı verdiğim dostumsa bu çok kolay olmuyor. Çünkü ondan vazgeçemiyorum. Uzun süre mücadele ediyorum. Bu süre inanılmaz kötü dönem oluyor çünkü çok içim acıyor. Onu kaybetme korkusu beni rahatsız ediyor. Ama dostlarımdan her gün yeni bir şeyler öğreniyorum. Onları seçme hakkına sahip olduğumu farkındayım.

Geothe bu konuda beni haklı çıkarıyor; “KARDEŞLERİMİ ALLAH YARATTI, FAKAT DOSTLARIMI BEN BULDUM.”

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Etiketler: , ,

“Kim olduğunuzu zannediyorsunuz siz?”

İşte bu ilginç bir soru. Bize küçükken bu soruyu soran olmuştur. Ya da büyüdüğümüz zaman. “Kim olduğunu zannediyorsun sen? Çabuk o topuklu ayakkabıları çıkar derhal şu bulaşıkları yıka.”

“Kim olduğunu zannediyorsun sen? Çabuk dersine çalış.” Tanıdık geliyor mu? Birçoğumuz böyle bir soru ile karşılaşmışızdır. Bir çoğumuz bir hayalin peşinden tam koşarken böyle bir soru gelmiştir. Şimdi size böyle alaycı olarak değil de çok samimi bir şekilde aynı soruyu soruyorum. “Siz kimsiniz? Kim olduğunuzu zannediyorsunuz?”
Aklınıza ilk gelen emin olduğunuz şeyleri yazın. “ 25 yaşındayım, bir şirkette yönetici olarak çalışıyorum. Bakırköy’de oturuyorum…Boyum 165 , kilom 55 ….vs….”

Cevaplarda evliyim, bekarım, şu kadar boyum…şu kadar kilom var. Şurada çalışıyorum gibi cevaplar gelecektir. Bu saydığımız detayların hayatımızda çok önemli yer tuttuğuna şüphe yok, hatta çok önemli. Hayatımıza şekil veren şeyler. Bazıları kendi seçimimizdir, bazıları ise seçim şansımız olmayanlardır. Bunlardan hiç biri bizim kimliğimiz değildir.

Şu anda yaptığımız işler kendi irademizle seçtiğimiz işler değil, kendi irademizle seçmediğimiz işler olabilir.

Ben kimim? Bu sorunun içinde ben nelerden hoşlanıyorum, neleri seviyorum, neleri sevmiyorum? Hangi insanlar bana ters geliyor? İlkelerim nelerdir. Hayatta istediğim ne kadar olayı gerçekleştirebildim? İstediğim tarzda bir hayat yaşıyor muyum? Niçin istediğim tarzda yaşamıyorum? Buna gerçekten engel olan oldu mu, yoksa ben mi başaramadım? Bu sorulara dürüst cevaplar verebiliyor musunuz? Bugünkü yaşam biçimi sizin seçiminiz mi yoksa ödünler vermekten bir türlü kendi hayatınızı kuramadığınız mı?

Barbara Sher Sihirli Değnek adlı kitabında; “Hayat yolunuza giden ipuçları kayıp değil sadece dağınık ya da saklı haldedirler. Hatta bazıları tam da gözünüzün önündedir. Kendinize uyan bir yaşam; sabah heyecanla kalkıp günü karşılamak isteyeceğiniz, bazen biraz korktuğunuz ama tamamen canlı hissettiğiniz bir yaşam yaratmak için bu ipuçlarını bir araya getirmeli ve çok dikkatli bir şekilde incelemelisiniz.” diyor.

Peki ne zaman istediklerinizi yapacaksınız? Yoksa vazgeçiyor musunuz kendi hayatınızı yaşamaktan. Bir daha dünyaya geleceğinize inanıyor musunuz? O zamana mı sakladınız isteklerinizi, arzularınızı, ümitlerinizi, mutluluklarınızı, yoksa daha vaktim var nasıl olsa yaparım diye mi düşünüyorsunuz?

“Yarın, belki yarın, belki yarından da yakın” mı diyorsunuz? Bence yarın yok, dün de bitti. Şimdi var.. Sonsuz bir şimdi. Şimdi yaşayamıyorsanız yarın imkansız olabilir.

Eğer kendinizi güçsüz, uykusuz, enerjisiz yani çok kötü hissediyorsanız bunun nedeni hasta olduğunuzdan diye düşünmeyin sakın. Sadece ne yapacağınızı bilememektendir. Kendinizi iyi ve enerjik hissettiğiniz zaman gerçek yaşam yolunuzu buldunuz demektir.

Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com


Arşiv

Kategorilere Göre Yazılar

Son Yazılar

Takvim

Ağustos 2017
P S Ç P C C P
« Kas    
 123456
78910111213
14151617181920
21222324252627
28293031