Tülay Bilin-ce

Archive for the ‘Toplum’ Category

25 yıldır kişisel gelişim ile ilgileniyorum. Profesyonel olarak eğitim vermeye 10 yıl önce başladım. Yazmaya başlayalı ise 5 yıl oldu. Son 3 yıldır yazılarım internet sitelerinde geziyor. 3 yıl her hafta yazdım. Şimdi de NTV okurlarıyla buluştuk.
Sıkıntılı bir günümdü, kişisel gelişim uzmanı Sayın Mümin Sekman’la sohbet ediyorduk. Nedenini bilmediğim bir sıkıntı içinde olduğumu söyledim. Benim çok kitap okuduğumu bildiği için o da bana şöyle demişti;
– Bir söz vardır, “Olmak, dolmak, taşmak”. Siz bilgileri kafanızda taşıdığınız için sıkılıyorsunuz. Kafanızın içindeki bilgilere insanların ihtiyacı var. Lütfen yazın artık..
İşte ondan sonra yazmaya başladım. Şimdi yazmadan duramıyorum. Yazılarımda hikayelerden ve atasözlerinden faydalandım. En çok da yaşadıklarımı yazdım. Duygularımı yazdım. Aldığım maillere göre, okuyanlar bundan çok hoşlandılar. Seminerlerimin sonunda en çok neden etkilendiniz diye sorduğumda hep şöyle bir cevap aldım.
– En çok yaşadıklarınızdan etkilendik.
22.2.2009 tarihinde Hürriyet Gazetesinde Ertuğrul Özkök’ün bir yazısını okudum. Şöyle diyordu;

“Köşe yazarlığına yeni başlayan gazeteci, ilk yazısında köpeğinden de söz eder.
Utana sıkıla yazıyı editöre götürür.
Editör, ifadesiz bir suratla yazıyı okur.
Genç köşe yazarı, “Kendimden de söz ettim, isterseniz çıkarabilirim” dediği zaman, somurtuk editörden hiç beklemediği bir cevap alır:
“Hayır, tam aksine, kendinden çok daha fazla bahset. Çok insani, çok güzel olmuş.”
Filmin o anında, 20 yıl önceki kendimi gördüm.
İlk pazar yazılarım aklıma geldi.
Kedimden, kendimden, Türk popçularından, zeytinyağından, şaraptan, kutsal pazar günlerinden, çocukluğumda otobüslerde başıma gelenlerden, mutlu olduğum anlardan, dibe vurduğum anlardan söz etmeye başladığım günlerde aldığım tepkileri düşündüm.
O zaman hiçbir editör bana, “Yazılarının içine kendini daha çok koy” demedi.
Ama ben, genç yazarlara dedim.
“Kendinizi yazın, daha çok yazın, utanmayın, temiz, kirli bütün çamaşırlarınızı ortaya dökün…” dedim.
Yeni bir köşe yazarı kuşağı doğdu.”

Bana kimse kendimden bahsetmemi söylememişti. Ben bu tarzı kendim yarattım. Demek ki Ertuğrul Özkök’ün belirttiği yeni köşe yazarı kuşağının içine ben de girmişim. Yazıyı okuyunca çok keyif aldım. Demek ki hayatın içinde insan doğal davrandığı zaman daha samimi oluyor ve okuyucu bu doğallığı çok seviyor. Bundan sonra da yazılarımda kendimden bahsedebilirim ama sonunda hep bir mesaj olacaktır. Umarım, okumaktan keyif alırsınız.

Saygılarımla,
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Etiketler: ,

Daha önceki yazılarıma bakarsanız Söz Söyleme Sanatı başlıklı bir yazım var. Orada da belirttiğim gibi derdini iyi anlatabilmek ve yerinde ve zamanında cevap verebilmek, kişi için çok önemli bir beceridir. Bunu beceremeyen insanlar ya çok üzülürler ya da kaba kuvvetle derdini anlatmaya çalışırlar. Tabii ki kaba kuvvet kendine güven duyan insanın işi değildir. Cümleleri iyi kuramıyorsa, o zaman çok üzülüyordur.

Ünlü yazar Bernard Shaw’ın başından geçmiş bir olayı yazmak istiyorum;

“Bernard Shaw, İngiltere’nin ünlü devlet adamı Churchill’i kendi yazdığı Pgymalion oyununun ilk gecesine davet eder ve davetiyeye şu notu yazar; ‘İlişikte iki kişilik bilet bulacaksınız, bir dostunuzu da getirebilirsiniz; eğer bir dostunuz varsa!’ Churchill, daha önce başka bir yere söz verdiği için oyuna gelemeyeceğini belirterek özür dileyen bir mektup yazar, biletleri iade eder ve bir not ekler; ‘Piyesinizin ikinci gecesine gelebilirim, eğer ikinci gece oynarsa…’

Kendine güven duyan insanın kızgınlığını ifade ediş biçimi böyle oluyor işte. Çünkü söyleyecek sözü var. Bedeniyle dövüşmek yerine beyniyle dövüşüyor. Beyninden geçenleri dile getirebiliyor. Yine Bernard Shaw’dan bir hikaye;

“Daily Mail, Observer, The Times ve daha birçok gazetenin, derginin yayımcısı Lord Northclitte bir gün Shaw’a ;
– Siz ülkenin başına gelmiş bir felakete benziyorsunuz! demiş.
Shaw’dan cevabını almış;
– Siz de, o felaketin nedenine benziyorsunuz.”

Bayılıyorum böyle akılla yapılan düelloya.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Biliyorsunuz İstanbul’un nerdeyse her köşe başında bir çiçekçi var. Hele Taksim meydanında hepsi bir arada duruyorlar. Harika görünüşleri var. Kadıköy yakasında da Bağdat Caddesi’nde hemen hemen her sokak başında bir çiçekçi var. Benim evimin önünde de o çiçekçilerden bir tane var. Bugün oturduğum bu eve 3 ay önce taşındım. Taşındığımdan bir hafta sonra çiçekçi ile ahbap olduk. Ben olmadım. O benimle oldu. Önünden her geçişimde sesleniyordu; “Ablaaaaaaaaaaa…nasılsın? Çiçek alsanaaaaaa.”

Kadına acıdığım için çiçek almaya başladım (zaten çiçekleri çok severim). Sonra havalar soğumaya başladı. Camdan bakıyorum soğukta tir tir titriyor. Üstüne başına bir şeyler verdim giysin diye. Ayrıca kendime çay yaparken fazla yapmaya başladım. Bir termosa koyup ona da çay götürmeye başladım. Derken bu çaylar periyodik hale geldi. Her sabah ve her akşam üstü çay götürmeye başladım. Bazen öğle yemeği veriyorum. Ya da çayın yanında neyim varsa paylaşıyorum. Çay ile peynir veya börek oluyor. Geçen hafta bana dedi ki;
“Ablaaa sende ne varsa bende de var.”
“O ne demek öyle” dedim.
“Sen ne yersen ben de aynısını yiyorum. Beni hiç eksik etmiyorsun. Ne yesen bana da veriyorsun.”
Gülüştük…..

Bu bayramı evde geçirdim. Çok misafirim olduğu için yoğun geçti. Camın önünde bir oturma grubum olduğundan çiçekçiyi görebiliyorum. Baktıkça hayretler içinde kaldım. Yoldan geçen kim varsa çiçekçinin boynuna sarıldı öptü ve bayramını kutladı. Ayrıca eline bir paket tutuşturdu. İnsanlar arabalarla geçerken durup durup çiçekçiye paket verdiler. Önce anlayamadım sonra çözdüm olayı. Kurban eti veriyorlarmış meğerse.

Herkes ona yardım ediyor. Karşımızdaki market bile akşamları biraz bozulmuş meyveleri kasayla veriyor. Kadın işini çok iyi biliyor. İnanılmaz bir halkla ilişkiler yapıyor. Yoldan ona selam vermeden geçen yok. Ama o da herkesin hatırını soruyor. Herkesin ismini biliyor. Çok fazla da satış yapıyor. Hiçbir çiçekçinin bu kadar satış yaptığını sanmıyorum. Bütün gün kafası kalabalık. Çiçek almadan kimse geçmiyor.

İnsanın işinde başarılı olması için mutlaka üniversite okuması, ayrıca iki de lisan bilmesi gerekmiyor. Tahmin ediyorum ki kadının okuma yazması bile yoktur. Ama işi götürüyor valla.

Bu kadar satış yapıyor ama bir evi bile yok. Çadırda yaşıyormuş. Hepimizin çevresinde bu türlü himayeye muhtaç insanlar var. Her birimiz birine yardım etsek ne kaybederiz ki. Üstelik hem biz hem de o mutlu olur. Dünyada belki de fakir hiç kimse kalmaz. Belki de bu dünyada hepimizin bir görevi vardır! Hepimize bir küçük kız düşse de mutlu etsek:

Küçük kızın hikayesi

Bir gün, çelimsiz, küçük bir kız çocuğu sokağın köşesine oturmuş yiyecek, para ya da alabileceği herhangi bir şey için dileniyordu. Üzerinde yırtık pırtık giysiler vardı, yüzü gözü kir içinde perişan bir durumdaydı.

Küçük kız dilenirken, sokaktan genç, canlı ve iyi görünümlü bir adam geçti. Kızı fark etmişti ama belli etmemek için dönüp ikinci kez bakmadı. Büyük ve lüks evine, mutlu ve rahat ailesinin yanına geldiğinde, çok güzel hazırlanmış akşam sofrası onu bekliyordu. Fakat az sonra düşünceleri tekrar o yoksul kıza takılıverdi. Duyguları bir şeylere itiraz ediyordu. Sonra kolay yolu yeğledi ve itirazlarını Tanrı’ya yöneltti; ‘Böyle bir şeyin olmasına nasıl izin veriyorsun? Neden o küçük kıza yardım için bir şeyler yapmıyorsun, Tanrım?’ diye yakındı içinden. Sonra ruhunun derinliklerinden gelen bir yanıt duydu; ‘Yaptım. Seni yarattım!’

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Eski yazılarıma bir göz atarsanız şu başlıkla karşılaşırsınız: “Erkekler, iyi ki varsınız”. Bu yazım için çok mail gelmişti. Erkekler itiraz etmişlerdi. Yazımda cinsellik konusunda kadınların daha seçici olduğunu erkeklerinse bu konuda daha rahat olduklarını yazmıştım. Gelen maillerde de şöyle diyordu;

“Tamam kadınlar seçicidir ama erkeklerin doğaları kadınlardan farklı olduğu için erkekler seçici davranamazlar. Onun için daha çok kadınla hiç düşünmeden birlikte olurlar:”

Ben de irade diye bir şey olmalı demiştim. Evet iradenin olduğunu kabul edenler var tabii. Onlar istisna erkekler oluyor. Onlar gerçekten seçiciler.

“Erkekler, iyi ki varsınız” yazımdan sonra bir başka yazım daha var. Yazımın başlığı şöyle; “Kadınları anlıyor musunuz?”

“Erkekler neden dinlemez & Kadınlar neden harita okuyamaz” adlı bir kitap okudum. Kitapta erkekler ile kadınların fiziksel farklılıklarını anlatıyor. Meğerse beyinsel olarak iki cins arasında birçok farklılıklar varmış. Onun için davranış farklılıkları oluyormuş. Artık erkeklere hak vermeye başladım. Genellikle erkeklerin bir karıları bir de sevgilileri olmasını doğal karşılıyorum. Çok da haksız sayılmazlar çünkü biz kadınlar evlenince artık nasıl olsa tapusu bende diye kendimizi bir bırakırız ki kimse toplayamaz 🙂 Erkekler de kendilerine yeni heyecanlar aramak zorunda hissederler kendilerini. Gerçi artık evli kadınlar da kendilerine yeni heyecanlar aramaya başladılar.

Şunu ifade etmek istiyorum ki her iki taraf için de istisnalar var. Eğer siz kendinizi bu yazdıklarımın içinde bulmuyorsanız “Yazdıkların doğru değil” demeyin lütfen. Demek ki siz farklısınız. İstisna bir erkek ya da kadınsınız. Buna sevinmeli misiniz yoksa üzülmeli misiniz ona siz karar verin.

Gözlemleme yeteneğime güvenirim. İnsanları incelerim ve bazen kendi kendime çok gülerim. Sabahları erken saatlerde yürüyüşe çıktığımda şunları görüyorum. Adam saat 07.30 gibi evinden işe gitmek üzere çıkıyor. Daha köşe başına gelmeden ya da arabasına biner binmez cep telefonuyla birini arıyor. İnsan sabahın 07.30 ‘unda kimi arar. Bence sevgilisini 🙂 ya da cep telefonuna hemen bir mesaj yazıyor. Yürümekte zorluk çekiyor ama mesajı yazmayı ihmal etmiyor.

Suadiye-Caddebostan arasında yürüyüş yaparken görüyorum 50-60 yaşlarında bir beyefendi üzerinde eşofmanları koşuyor. Sonra birden bire banklardan birine oturuyor mesaj çekmeye başlıyor. Orta yaşın üstündekiler teknoloji ile çok haşır neşir olmadıkları için sabahın o saatinde kime mesaj çeker dersiniz. Onları seyrederken çok keyif alıyorum ve gülüyorum.

Geçenlerde bir restoranda arkadaşlarla öğle yemeği yiyoruz. Çevreme baktım. İleriki masada 35 yaşlarında bir karı-koca ve iki tane de çocukları yemek yiyorlar. Kadın çocuklarla uğraşıyor. “Oğlum üstüne dökeceksin, kolun yemeğe giriyor, kızım önüne bak, yavaş boğulacaksın, hadi biraz da bundan ye lütfen” gibi sözlerle mücadele veriyor. Erkeğin beden dili ise şöyle diyor: “Bu yemek tamamen vazife icabıdır. Hafta sonu çocukları ve eşimi yemeğe götürmezsem evde hır çıkar. Bir an evvel şu yemek bitse de televizyonun karşısına geçsem maçımı seyretsem, bir de yarın olsa da sevgilime gitsem” Kadın bunlardan habersiz çocuklarla mücadele etmektedir. İleride bir başka masada yemek yiyen çift var. Yaşları 70’in üstü. Adam belli ki heyecanlardan elini eteğini çekmiş. Bir sürü de sağlık problemleri var. Etrafına bakacak hali yok. Kadında ise şöyle bir ifade; “Kocamın gözü benden başkasını görmez. Eteğimin ucundan ayrılmaz.” Bence çok haklı 🙂

Bunlar tamamen kurgudur. Sadece hayal dünyamın ürünüdür. Belki doğrudur belki de değildir. Belki sizin daha başka gözlemleriniz vardır. Yazarsanız sevinirim.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Geçen hafta yazımı yazamadım. Çok özür diliyorum. Editörüme haber verdim yani ondan izin aldım. Ama sizler, benim için gerçekten çok önemlisiniz. Bir hafta yazı yazmayınca çok fazla mail geliyor. Neden bu hafta yazı yazmadın diyorlar. Onun için hepinizden özür diliyorum.

Neden yazmadığıma gelince, İzmir’deydim. Eğitim için gitmiştim. Bu ara eğitimler yoğunlaştı. Biliyorsunuz iki hafta önce Afyon Üniversitesi’ndeydim. O kadar keyifli ki bilemezsiniz. İzmir’den dönerken iki günlüğüne Akçay’a uğradım. Akçay’da kuzenim yaşıyor. Onunla keyifli iki üç gün geçirmek istedim. Gerçekten keyifliydi. Birlikte olmak güzeldi. Çünkü sadece aileden biri olduğu için değil kuzenimi gerçekten çok severim. Tam kafa dengidir. İstanbul’a dönerken başka bir keyif içindeydim. Karar vermenin keyfi içinde döndüm. Ne kararı diyeceksiniz şimdi değil mi? Bu duygumu sizinle paylaşmak istiyorum.

Hepimizin içinden geçer, gelecekte bir gün İstanbul’dan uzakta istediğimiz bir sahil kasabasına yerleşip sakin bir hayat geçirmek. İstanbul’un trafiğinden kaçmak isteriz. Ayrıca hayatın pahalılığı İstanbul’da üstümüze çöker. İstanbul’da ilişkiler bile zordur.

Stresin en yoğun olduğu yer büyük şehirlerdir. Bir an önce kaçıp kurtulmak isteriz. Sanki oraya gidince çok mutlu olacağımızı sanırız. “Kafamı dinlemek istiyorum” deriz. “Ohh sakin sakin yaşamak istiyorum” deriz. Daha doğrusu ben zaman zaman bunları hep söyledim. İleride bir tarihte İstanbul dışında yaşamayı hep düşündüm. Hep acaba yapabilir miyim diye düşündüm. Bir türlü gidip gitmeme konusunda karar veremedim. Ama bu iki günlük Akçay’da kalışım bana bütün kararlarımı verdirtti.

Akçay harika bir yer. Zaten Ege harika bir yer. Akçay’a en yakın yer olan Altunoluk oksijen çadırı diye anılır. Havası harikadır. Hatta bundan 3 yıl öncesine kadar Altınoluk’ta bir kiralık yazlığımız bile vardı. Uzun yıllardır o bölgeye yazlığa gittiğimiz için bir gün gelir buraya yerleşiriz diye düşünürdük ailece. Ama hep yazları giderdim. İlk defa böyle kış başlangıcında gittim. Yani yazlıkçılar dönmüş ve bir sessizlik çökmüştü. Sokaklarda hiç kimseler yoktu. Sadece çarşının içinde alışveriş eden birkaç insan vardı. Hele akşam saat 17.00 olup da hava karardı mı herkes evine çekiliyor.

Kendimi düşündüm. Ben burda sürekli yaşasam ne yaparım diye. Akşam canım sıkılsa dışarı çıkmak istesem nereye giderim diye. Gidecek hiçbir yer yok. Herkes evinde. Kitapçı aradım. Kapalıydı. Sonra Altınoluk’a gittim. Neyse oradaki kitapçı açıktı da biraz moralim düzeldi.

Akşam yemeğini yedikten sonra bir ilaca ihtiyacımım olduğunu hatırladım. Sabah erkenden evden çıkmak zorunda kalmayalım diye akşamdan alalım dedik ve saat 20.30 gibi evden çıktık yüreyerek çarşıya doğru geldik. 15-20 dakika yürüdük. Hiç kimseye rastlamadık. Nöbetçi eczaneyi bulduk ilacımızı aldık yine hiç kimseye rastlamadan evimize döndük. Kuzenim sevinç içinde sinema açıldı burda dedi. Nasıl yani demişim. İlk defa mı, yani bugüne kadar yok muydu dedim. Yokmuş.

Kendimi düşündüm. Kadıköy yakasında oturuyorum. Yakınımda en az 15 tane sinema var. Akşam bile kitapçıya ulaşabiliyorum. Geç vakit bile olsa bir arkadaşımla Bağdat Caddesi’nde bir kahve içebiliyorum. Hatta yalnız bile gidiyorum.

Düşündüm de ben büyük şehir insanıyım. Ben sakin bir yerde yaşayamam. Karakterim buna müsait değil. İnsan kalabalıklarını seviyorum. Ordaki sakinlikten sonra İstanbul’un trafiği bile hoş geldi. Sinemalar, cafeler, kitapçılar, tiyatrolar ve dostluklar ruhumu besliyor. Yalnızlık bana göre değil. Orda da dostluklar var tabii. Ama gecenin bir yarısında kimseyle birlikte olma imkanın yok. İstanbul’da var. Bir telefon ile herkese ulaşabiliyorum. Ben asla sakin bir yerde yaşayamayacağıma karar verdim. Artık böyle bir düşünceyi aklımdan bile geçirmem.

Önemli olan insanın kendini tanıması. Neyi istiyorum ya da istemiyorum. Göze alabileceğim şeyler nelerdir? Neleri göğüsleyebilir ya da göğüsleyemem? Yoksa macera olsun diye taşınmak olur o zaman. Bunu yapmak çok kolay değil. Çünkü Türkiye şartlarında yaşayan bizlerin ekonomik olarak mecara yaşama gibi bir şansımız yok. Bunun için ekonomik olarak zarar görmemek gerekli. En önemlisi ne istediğine karar vermek. Ben kararımı verdim. İstanbul’da yaşamak istiyorum. Canım İstanbul’um.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

33 yıllık full-time iş hayatımdan sonra artık özgürüm. Okuyorum ve yazıyorum. Daha da önemlisi bol bol seminer veriyorum. Seminerleri çalışma hayatımın içine sıkıştırmak zorunda değilim artık. Kendime çok zaman ayırabiliyorum. Maillerimin hepsine tek tek cevap veriyorum. Yazı yazabilmek için okumam gerekli tabii. Saatlerce okuyorum. Çok keyifli bir süreç yaşıyorum. Seminerlere de zaman ayırdığım için sevinçliyim.

Bu sevincime geçen hafta bir yenisi eklendi. Afyon Kocatepe Üniversitesi’nden seminer için çağırdılar. Hemen evet dedim. Amaç Afyon’u görmek değil tabii. Üniversite öğrencileri ile birlikte olmak keyifli diye düşündüm. Ahh ne iyi düşünmüşüm. Afyon’a trenle gittim. Gece saat 04.00 gibi Afyon’a vardım. Beni karşıladılar. Harika bir otele yerleştirdiler. 2 saat uyku ile sabah seminere başladım. Ama karşımdaki öğrencilerin heyecanı sayesinde ne uykusuzluğumu farkettim ne de yorgunluğumu. Akşama kadar nostop konuştum. Aralarda çay molaları verdik ama yine yanımda öğrenciler olduğundan konuşmaya devam ettim.

Seminer çok aktif geçti. Hatta 5-6 kişinin öğleden sonra İngilizce dersleri olmasına rağmen gidemediler. İngilizce kursundan izin aldılar ve seminerde kaldılar. Hep beraber çok güldük. Benim heyecanım onlara geçti. Onlarınki de bana tabii. Seminere katılım çok iyiydi. Çünkü daha seminerin başında söze girmek serbesttir dedim. Soru sormak serbesttir deyince rahatladılar. Ayrıca gülmek de serbesttir dedim. Seminerde hepsinin gözlerine tek tek baktım. Hani insan seminer dinlerken bazen hayallere dalar ya. Ya da esnemeye başlar ya da gözlerinden seni dinlemediğini hemen anlarsın. Ben de bu kadar yıldır konuşmacı olarak bu durumu hemen anlarım. İnanın böyle bir kişiyi bile görmedim. Tüm gün hiçbirinin gözlerdeki ışıltı hiç eksik olmadı. Kimse İspanya’da şato kurmadı 🙂

Lisedeyken bir biyoloji hocam vardı. Sınıfa ilk girdiğinde İspanya’da şato kurmak yok derdi. Yani hayal kurmak yasaktı. Hocamın dediğini düşünerek öğrencilere baktım ama hayal kurana rastlamadım. Onların keyifli bakan gözleri sayesinde ben de enerjimden hiç kaybetmeden tüm gün konuştum. Son bir saati söyleşiye ayırdık. Onlar sordu ben cevap verdim. Kaç soru sorulduğunu hatırlamıyorum valla. Ama hepsi harikaydı. Bazen özelime bile girdiler. Bütün sorularına bütün açıklığımla cevap verdim. Çünkü onlar genç ve bizleri örnek almak istiyorlar.

Sadece bilimsel cümleler onları sıkar biliyorum. Onun için onları hiç sıkmadan hayatın içinden konuştum. Akşam bana Afyon’u gezdireceklerdi ama yine başka bir cafeye götürdüler. Başladılar sormaya. Bu gençler harikalar. Hiç aklıma gelmeyen sorular sordular. Bütün açık yürekliliğimle hepsine cevap verdim. Çok mutlu oldular. Onlar mutlu oldukları için ben de çok mutlu oldum. Onlara faydam dokunduğu için (kendi ifadeleri) keyifliyim.

Aynı gün İstanbul’a döndüğüm için çok yoruldum. Üstelik dönüş yolculuğu biraz zahmetli geçti. Çünkü başka bir tren kaza yaşmış, yol kapandı. Uzun bir bekleyişten sonra tekrar Afyon’a geri döndük. Bizi otobüslere bindirdiler. Tren kazasının ön tarafında bekleyen İstanbul’dan gelen başka bir trene götürdüler. İstanbul’a hareket ettiğimiz zaman gece saat 03.30 idi. Ama fiziki yorgunluktan ne çıkar. Yaşadığım hazzı düşününce yorgunluğum tamamen geçti.

Onların hayatlarına bir ufuk açabildiysem ve onları güldürdüysem bundan daha büyük mutluluk olur mu 🙂 Kahkahaları salonu inletince hayatımın en mutlu anlarını yaşadım. O kadar masum ve o kadar temizler ki. İyi bir şeyler öğrenmeye o kadar açlar ki. Hemen beyinlerini ve kucaklarını açıyorlar.

Ayrılırken hepsiyle kucaklaştım. Öpüştük, sarıldık ve tekrar görüşme dileklerimizle ayrıldık. Tekrar aynı zor yolculuğu yapar mısın diye sorsanız yaparım derim. Birilerine bir şey öğretmek benim için bir misyon haline geldi. Hani deniz yıldızları hikayesini bilirsiniz ya. Ben yine de bilmeyenler için kısa yoldan anlatayım.

Kitabını yazmak için yazlığına giden bir yazar, sabaha kadar sahilde bir şeyler yapan bir adam görür. Saatler sonra adamın ne yaptığını çok merak eden yazar dayanamayıp sahile gider. Bir de bakar ki sahilin tamamına yakını deniz yıldızları ile dolu ve adamın biri sürekli yerdeki deniz yıldızlarını alıp denize atıyor. Yazar;
-Ne yapıyorsun diye sorar.
-Gün aydınlandığında bu deniz yıldızlarının hepsi ölecek onun için onları denize atmaya çalışıyorum.
-Ama burda binlerce deniz yıldızı var. Hepsini atamazsın ki ne farkeder ki.
Adam yere eğilir yerden bir tane deniz yıldızı alır ve elindekini göstererek;
-Bakın bunun için farketti işte diyerek onu denize atar.

Ben de ulaşabildiğim herkese bildiklerimi anlatarak hayatımı geçiriyorum. Bu inanılmaz mutluluk. Çok keyifliyim ve bu keyfi sizlerle paylaşmak istedim. Bilirsiniz mutluluklar paylaştıkça çoğalır. Şimdi kendimi daha iyi hissediyorum.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Biz insanların egoları neden şişkin dersiniz. Beğenilmek ve sevilmek hepimizi mutlu eder de ondan. Çoğumuz eleştiriye gelemeyiz. Hele bazılarımız eleştiriye tamamen kapalıdır. Bence yapıcı eleştiri iyidir. İnsanı alır bir yerlerden bir yerlere taşır. Eğer o taşımada ruhumuz da taşınırsa işte tadına doyum olmaz.

Kimimiz toplumun kurallarına aynen uymak isteriz. Neden derseniz, beğenilmek için derim. Kimi de marjinal olmayı tercih eder. Yani toplum baskısına karşı çıktığı zaman kendini daha iyi hisseder. Onun egosu yok mu diye sorarsanız tabii ki vardır. Marjinal olmak cesaret işidir. Çünkü belirli bir kesim tarafından beğenilmez hatta bazen dışlanır bile. Bazen deli damgası bile yer. Deli deyince akla ruhsal bir bozukluk gelmesin. Benim deli derken kastettiğim mana; hayatı biraz ti’ye alan, neşeli, hayatı istediği gibi yaşayan ve kendi değerini farkında olan demek istiyorum. Sadece kendisinin önemli olduğunu bilen. Ben varsam herkes vardır felsefesine inanan. Etraf ne der gibi bir düşüncesi olmayan yani mahalle baskısından korkmayan. Kısaca ben yaptım oldu diyerek özgür yaşamasını bilen insana bu toplumda marjinal ya da biraz deli deniyor. Bu tip insanlar çevresinde ya ciddiye alınır hatta saygı görür ya da hiç ciddiye alınmaz, huysuz, deli, sıradan, pasaklı gibi isimler takılır.

Hem çevrenizde marjinal ya da deli diye anılacaksınız hem de hayatın içinde hiçbir beceriniz olmayacak. İşte o zaman sıradan bir aykırılık olarak algılanır çevrenizden ilgi görmezsiniz. Bırak şu deliyi derler o kadar.

Bir de deliliğinizin hoş karşılandığı hatta sevildiği haller vardır. Bunun için hayatın içinde duruş biçiminizin hem dıştan hem de içten bir delilik sergilemesi gerekir. Yani herhangi bir şeyi herkesten daha iyi yapmak gibi. Çevreden saygı görülecek kadar bir şeyi iyi yaptığınız zaman size deli derken bile bunu bir saygı ifadesi gibi kullanırlar. Bunun en güzel örneği söz yazası Aysel Gürel’dir. Ne zaman bir televizyon programına katılsa yer yerinden oynuyor.

Geçenlerde bir televizyon programına telefon ile katıldı. Seyirciler deli gibi alkışladılar. Üstelik anlatıldığına göre bir çöp evde yaşıyormuş. Bir televizyon programında kendi şöyle ifade etmişti; “Ben akşamları sokaktaki çöpleri karıştırır üstüme başıma birşeyler bulurum ve giyerim.” Programlarda ya da gazetedeki resimlerindeki kıyafetleri toplum kurallarına göre çok aykırı. Sanırım Aysel Gürel gibi bir kadını sadece giyiminden dolayı anneniz olarak yanınızda taşımak istemezsiniz. Ama bugünki tanınmış ünlü Aysel Gürel’i taşırsınız. Çünkü kadın inanılmaz yaratıcı. Toplum tarafından kabul gören biri. Yani bir şeyi çok iyi yapıyor. Yani bir konuda uzman. Bir konuda uzman olunca onun deliliğini kabullendiğimiz gibi hatta hoşumuza bile gider. Bu tip aykırı tipler çevrelerinden saygı görürler. Ayakta alkışlanırlar. İşte Aysel Gürel de onlardan biri. Ben Aysel Gürel’i çok seviyorum. Kan çekiyor sanırım 🙂 Biraz delilik bende de var çünkü 🙂

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Türk insanını zaman zaman anlamakta zorluk çekiyorum. Meyve veren ağaç taşlanır diyorlar ve böylece sorumluluktan kurtuluyorlar. Neden meyve veren ağacı taşlıyoruz anlayamıyorum. Hani bir şarkı vardır ya:

Ben güzele güzel demem
Güzel benim olmayınca

Bence bu sadece kıskançlıktır. Güzel benim olmasa da ben güzele güzel derim.

Bunları neden yazıyorum biliyor musunuz? Bugünlerde gazetelerde okuduğum bir haber yüzünden. Bu yılki kitap fuarında Orhan Pamuk için özel bir ödül verilmeyecekmiş. Bu yılki özel ödül Metin And’a verilecekmiş. Metin And’a verilmesine bir itirazım yok. Ama Orhan Pamuk büyük bir ödül aldı ve görmemezlikten geliniyor. Zaten ödülü aldığı zaman da az mı yazıldı çizildi biliyorsunuz. Hak etmedi diyen mi istersin, daha neler neler.

Emeğe saygı duyulmalı diye düşünüyorum. Üretim çok önemli bir eylem. Sanki her isteyen yazı yazabilirmiş veya yazı yazmak sıradan bir şeymiş gibi adeta taşlanıyor. Yerden yere vuruluyor.

Bütün bunlardan sonra bakın yine bizim insanımızın emeğe saygısını görün. Bunları okuyunca içime su serpildi. Çok şükür yazara saygı duyan insanlar da varmış.

Ünlü yazar Ahmet Rasim’in hayatını okurken çok şaşırdım. Haftalık K dergisinden alıntı yapmak istiyorum:

“Ahmet Rasim, Kadıköy’de Papazın Bağı denen kırlık bir yerde tek göz bir evde yaşarken semt sakinleri, Ahmet Rasim, Şifa semtinden Kalamış’ı rahat seyredebilsin diye aralarında para toplayıp ona kadife bir koltuk aldılar. Her sabah bir gözcü Ahmet Rasim’in uyanmasını bekledi. Üstat kalkınca ıslıkla haber verdi. Semt sakinleri çalınmasın diye geceleri güvenli bir yerde kilit altında sakladıkları kadife koltuğu eller üzerinde koşturup deniz kenarına koydular. Ahmet Rasim burada oturup yine mahallelinin getirdiği kahveyi içip denizi seyrettikten sonra evine döndüğünde, kadife koltuk yine aynı şekilde güvenli bir yere kaldırıldı.

Yazmaya aşıktı. Hep yazdı. Vapura inip binenlerin konuşmalarını yazdı. Annesinden bonbon isteyen çocuğun mızıldanmalarını yazdı. Sabahtan akşama kadar eski İstanbul mahallelerinde gezinen simitçi, sütçü, sucu, oduncu, kömürcü, yoğurtçu, helvacı ve meyvecileri yazdı. Daha doğrusu onların seslerini yazdı. Bir kentin sesini yazdı.”

Düşünebiliyor musunuz halkın bir yazara olan saygısını dile getiriş biçimine. Bu ne güzel saygıdır. Emeğe saygı budur işte. Bunları okuyunca hoşuma gidiyor. Bunlar da bizim halkımız. Aslında emeğe saygı duyan insanımız da var. Kötümser olmayalım. Yazarlarımıza sahip çıkalım.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Etiketler: ,

“Sınıf, öğrencilerin gürültü patırtısıyla sallanırken sert görünümlü hoca kapıda beliriyor. İçeriye kızgın bir bakış atıp kürsüye geçiyor. Tebeşirle tahtaya kocaman bir (1) rakamı çiziyor. “Bakın, bu kişiliktir. Hayatta sahip olabileceğiniz en değerli şey…”diyor. Sonra (1)’in yanına bir (0) koyuyor; “Bu, başarıdır. Başarılı bir kişilik (1)’i (10) yapar.” Bir (0) daha koyuyor. “Bu, beceridir. (10) iken (100) olursunuz”… Sıfırlar böyle uzayıp gidiyor: Yetenek…disiplin…sevgi… eklenen her yeni (0) ‘ın kişiliği 10 kat zenginleştirdiğini anlatıyor hoca. Sonra eline silgiyi alıp en baştaki (1)’i siliyor. Geriye bir sürü sıfır kalıyor. Yorum yaparsak kişiliğin yoksa, diğerleri bir hiçtir.”

Yazıma bugün bir anektot ile başladım. Neden mi? Çünkü bugün sabah (her sabah olduğu gibi) yürüyüşümü yapmak için Bostancı sahiline çıktım. Sahil gerçekten çok güzel oldu. Deniz ve güneş harikaydı ama yeşillikler daha da güzel. Her taraf çiçekler içinde. Belki bir sürü daha başka ihtiyaçlardan kesilip çiçekler dikildi. Çünkü gözümüzün gördüğü güzellik de çok önemli. Bu güzel duygularla çıktım sahile. Keyif içinde yürümeye başladım. Sabah çok erken olmasına rağmen sahil çok kalabalıktı. Sabah yürüyüşü yapan çok kişi var artık. Bu beni çok sevindiriyor. Bu kalabalık içinde yürürken karşıdan gelen bir kişi dikkatimi çekti. Üstünde oldukça kaliteli eşofmanları vardı. 35-40 yaş aralığında bir erkek. Üstelikte yakışıklı da diyebilirim. Hani bir sürü kadının peşinden koşabileceği kadar 🙂 Tempolu bir yürüyüş tutturmuş gidiyor. Buraya kadar her şey güzeldi. Ama bir anda eğildi o canım çiçeklerin üstüne üstelik sesli bir şekilde, üstelik elinde herhangi bir mendil olmadan burnunu temizledi. Bütün ifrazatını boşalttı.

O anda çok kötü oldum. 10 dakika midem kendine gelemedi. Esas olayın kötülüğü 10 dakika bittikten sonraki duygularım idi. Medeniyet nedir acaba diye düşünmeye başladım. Çok kaliteli giyinmek midir acaba? Çok lüks bir semtte oturmak mıdır acaba? Herkes sabahları yürüyor diye modaya uymak mıdır acaba? Çok güzel olmak ve karşı cinsin ilgisini çekmek midir acaba? Arkadaş sohbetlerinde Türkiye’nin hali ne olacak diye dert yanmak mıdır acaba?

Türkiye’nin halini konuşmak artık gereksiz geliyor bana. Çünkü ülkemizin bu hale gelişinde hepimizin katkısı var diye düşünüyorum. Ben kaç kere yanlışlıkla ya da aman sende diye trafikte kırmızı ışıkta geçtim acaba. Kaç kere uzun bir kuyrukta sıraya girmek varken en önden araya girip işimizi halletmişizdir. Sonra da keyifle anlatmışızdır. Bu küçük hataları çoğumuz yapmışızdır. Bu ülkenin bu hale gelmesinde hiç de o kadar masum değiliz.

Buralara nerelerden geldim. Adamın sabah yürüyüşünde yaptığı bir hareket beni bu sabah çok etkiledi. Bence medeniyet insanın içinde olmalı. O içimizdeki medeniyetin bir adı da kişiliğimizdir. Hani yazıma anektot ile giriş yaptım ya. İşte kişiliğimiz çok önemli olduğu için yazıya o anektot ile başladım. Kişiliğimiz yok ise geriye bir şey kalmıyor. Peki kişiliği nereden bulacağız?

Bence eğitimin içinde saklı. Eğitim deyince üniversiteden bahsetmiyorum. Öncelikle aile eğitimi gerekli diye düşünüyorum. Bir çocuğun iyi yemesi ve iyi giyinmesinden daha önemli iyi bir kişiliğinin olmasıdır. Eğer aile bu konuda yeterli değilse o zaman kişinin kendisini yetiştirmesi gerekir. Yani okumak….okumak…okumak….
Bilim adamları yaptıkları incelemelerde dünyada 3 tip insan olduğu görüşüne varmışlar.

1-Sonuçları ortaya çıkaran ve uygulayan seçkin bir grup
2-Olup biteni seyreden büyük bir grup
3-Nelerin olup bittiğinden haberi bile olmayan büyük bir kalabalık.

Eğitimsiz toplumlarda 3 grup insanlar çoğalırlar…büyük büyük kalabalıklar halinde olurlar. Acaba siz hangi gruptansınız? Abaca ben hangi gruptanım?

Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Genç adam iyi bir terziymiş. Bir dikiş makinası ve küçücük bir dükkanı varmış. Sabahlara kadar uğraşıp didinir ama pek az para kazanırmış. Çok soğuk bir kış gecesi dükkanı kapatırken elektrik sobasını açık unutmuş ve çıkan yangın onun felaketi olmuş. Artık ne işi varmış ne de parası. Günler boyu iş aramış ama bulamamış. Yük taşımış, bulaşıkçılık yapmış, yine de evinin kirasını ödeyecek kadar para kazanamamış. Sonunda ev sahibinin de sabrı taşınca, küçük bir bavula sığan eşyalarıyla sokakta bulmuş kendini. Mevsim kış, hava ayaz olsa da genç adamın köşesindeki parktan başka gidecek yeri yokmuş.

Bir sabah iş arayacak derman bulamamış bacaklarında. Açlıktan ve soğuktan bitkin bir şekilde bankta otururken, kocaman bir araba yanaşmış kaldırıma. Arka kapıyı açmaya çalışan şöförü kızgınlıkla yana itip arabadan inen yaşlı adam; “Yalnız bırakın beni, parkta dolaşırsam belki sinirim geçer.” diye söylenmiş. Zengin bir işadamı olduğu her halinden belli olan ihtiyar, birkaç adım attıktan sonra bankta titreyen terziyi görmüş. Terzi adamın üzerindeki paltoya bakıyormuş dikkatle. Birden siniri geçiveren ihtiyar; “Zavallı adamcağız kim bilir nasıl üşüyordur, ona nasıl yardım etsem acaba?” diye düşünmeye başlamış.

Oysa terzinin düşlediği paltonun sıcaklığı değilmiş. O, çok kalın ve kaliteli bir kumaştan üretilen bu paltonun sahibine hiç yakışmadığını ve onun vücuduna uygun şekilde dikilmediğini düşünüyormuş. Yaşlı işadamı terzinin yanına yaklaşıp; “Ne o evlat, bu ayazda parkta donmuşsun. İstersen paltomu sana verebilirim” deyince; “Hayır teşekkür ederim. Ben sadece bu paltonun size göre olmadığını düşünüyordum. Kumaş fazla kalın ve sizi olduğunuzdan şişman göstermiş” diye yanıt vermiş terzi. Yaşlı adam bu cevabı alınca hayli şaşırmış. Çünkü o da üzerindeki paltoya onca para ödediği halde kendisine bir türlü yakıştıramıyormuş. “Soğuktan titrerken nasıl böyle bir şeye dikkat edebiliyorsun?” diye soran yaşlı adam; “Ben terziyim” yanıtını alınca; “Benimle gel, hayat hikayeni yolda anlatırsın.” diyerek arabaya bindirmiş bizim terziyi.

Bu karşılaşma, terzinin hayatındaki dönüm noktası olmuş. Böyle yetenekli bir insanın işsiz ve evsiz kalmasına çok üzülen iyiliksever yaşlı adam, terziye bir dükkan açmasına yetecek kadar para vermiş. Bunun karşılığında tek istediği kendi giysilerini bu genç adamın dikmesiymiş. Terzi yeniden bir işe hem de kendi işine başlamanın heyecanıyla deliler gibi çalışmaya başlamış. Bu arada yaşlı işadamı da desteğini esirgemiyor, onu kendi çevresinden zengin kişilerle tanıştırarak yeni siparişler almasını sağlıyormuş. Küçük dükkan, önce kocaman bir modaevine dönüşmüş, sonra da pek çok ünlü marka için üretim yapmaya başlamış. Terzi artık “ünlü işadamı” diye anılır olmuş.

Bir gün ihtiyar adam onu ziyarete gitmiş. Terzi çok büyük bir iş bağlantısı yapmak üzere yurt dışına gidecekmiş ve uçağa yetişmesine az bir zaman varmış. Biraz sohbet ettikten sonra yaşlı adam birden fenalaşmış. Yeni işadamımız ise büyük işi kaçırmak istemediği için uçağa yetişmiş. Yaşlı adam krizi atlatmış ve uzun süre hastanede yatmış bir yandan da sadece bir kez telefon ederek durumunu soran terziyi bekliyormuş. Fakat terzi daha çok para kazanmak için oradan oraya koştururken bir türlü yaşlı adamı ziyarete gidememiş. Aradan o kadar uzun bir süre geçmiş ki bu sefer de utancından yaşlı adamın kapısını çalamaz olmuş.

Bir süre sonra terzinin işleri yolunda gitmemeye başlamış. Fabrikalarını kapatmak zorunda kalmış ve elinde kala kala yine küçücük bir dükkan kalmış. Utana sıkıla yaşlı adama koşmuş hemen nerede hata yaptığını sormak için. Son derece kırgın olan ihtiyar yine de onu kabul etmiş ama anlatacağı öyküyü dinledikten sonra hemen çıkıp gitmesini istemiş.

Başlamış anlatmaya; “Bir zamanlar fakir bir oduncu varmış. Ormandaki bir kulübede yaşar ve odun keserek hayatını kazanırmış. Bir gün kulübesinde yangın çıkmış ve bu yangın bütün ormanı kül etmiş. O çevrede kimse ona güvenip iş vermeyince, çıkınını alan oduncu, eşeğine binip yola koyulmuş. Ağaçların arasında yürürken birinin kendisine seslendiğini duymuş. Başını kaldırınca konuşanın bir bülbül olduğunu görmüş. Bülbül ona; “Senin haline çok üzüldüm, şimdi öyle bir büyü yapacağım ki, eşeğin çok güzel şarkı söylemeye başlayacak. Sen de onunla gösteriler yapıp çok para kazanacaksın” demiş. Gerçekten de eşek birbirinden güzel şarkılar söylemeye başlamış. Oduncu o şehir senin bu kasaba benim dolaşıp eşeğine şarkı söyletiyor ve herkes onları izlemek için birbiriyle yarışıyormuş. Oduncu ve şarkı söyleyen eşeği bütün ülküde ünlenmişler.

Bir gün yine bir gösteriye yetişmek için koştururken, bülbülün yardım isteyen sesini duymuş oduncu. Bir kedi bülbülü yakalamış ve yemek üzereymiş. Şöyle bir duraklamış ama gösteriye gitmemeyi, onca parayı kaçırmayı gözü yememiş. Arkasına bakmadan kaçmış oradan. Gösteri başladığında ise eşeği her zamanki güzel şarkılar söylemek yerine sadece bir eşeğin çıkarabileceği sesleri çıkarmış. Oduncu kendisini şarlatanlıkla suçlayan izleyicilerin elinden canını zor kurtarmış. İşte o zaman bülbül ölünce büyünün bozulduğunu anlamış. Ben de senin bülbülündüm ve sen beni öldürdün, büyü de o yüzden bozuldu. Keşke güzel giysiler dikenden dostluk ipliğini koparmasaydın.”
Öyküyü dinleyince hemen çekip gitmiş terzi, çünkü söyleyecek bir sözü yokmuş….”

Bu güzel hikayenin arkasından bir şeyler yazmaya gerek yok sanırım. Hepimizin başına gelebilecek bir hikaye. Bülbülün ölmesine asla müsaade etmemeliyiz.

Dostluk ipimizin kopmaması dileğiyle….

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Yazılarımı takip edenler bilirler genellikle sabahları Suadiye –Caddebostan sahilinde yürüyüş yapıyorum. Bu sabah yine o günlerden biriydi. Sanki yazdan kalma bir hava. Soğuk yerinde ama güneş pırıl pırıl. Gökyüzünde bir tane bile bulut yoktu. Ama deniz köpük içinde. Büyük dalgalar sahile vuruyordu. Kıyıdan gidilince dalgaların savurduğu suların damlacıkları insanın yüzüne vuruyor. Ben o anı yaşamayı öğrendiğimden beri hiç aklımdan geçmiş ve gelecekle ilgili bir düşünce geçmiyor artık. Sürekli çevremi seyrediyorum. Deniz harika, her taraf yemyeşil, kediler, köpekler, kuşlar, koşan insanlar, sahildeki banklara oturmuş gözlerini ufka dikmiş insanlar.

Birden bire yanımdan geçen insanlardan birinin bana; “Merhaba..gelsene seninle şöyle oturalım biraz sohbet edelim” demesini bekledim. “Peki sen neden demedin” diyeceksiniz. Çok haklısınız. Bugün bir sürü kişi için bunu hissettim. Bilirsiniz insan bazen hiç tanımadığı birilerine kendini çok yakın hisseder. O kişiyle sanki yıllardır tanışıyormuşuz gibi. Ben de bugün hep birilerine;

– Merhaba…nasılsın? demek istedim.

Baktım ki bir kişi banka oturmuş, canı sıkkın. Yanına oturup derdini dinlemek istedim. Bir başkasına baktım. Belli ki keyfi yerinde. Zıp zıp zıplıyor. Yerinde duramıyor. Hayatında güzel bir şeyler olduğu çok belli. Hepsiyle konuşmak istedim. Ama olmuyor. Neden mi? İnsanların bazıları çok iyi bazıları kötü. Herkes birbirinden korkar durumda. Acaba ne kötülük gelir diye çekiniyorlar. Bir kadına merhaba desem, kadın içinden;

“Acaba bu kadın normal mi? Durup dururken neden bana merhaba, hadi gel sohbet edelim dedi. Sapık mıdır nedir acaba? Hemen kaçmalıyım” diye düşünür.

Bir erkeğe merhaba desem o daha farklı bakar. Hemen o geceyle ilgili planlar yapmaya başlar. O planlarının da bir kötülüğü yok. Yabancıların özgüvenine sahip olsak. Açıkça arkadaşlık teklif eder. Her iki taraf için de uygunsa birlikte olurlar. Değilse teşekkür ederler ve ayrılırlar. Asla biri diğerini rahatsız etmez. Ama bizim toplumumuzda eğer kabul etmezsen; “Bana yar olmayanı kimseye yar etmem” der ve çeker vurur.

Yani kimseye sohbet etmeyi teklif etmeden eve geldim. Hem kahvemi içip hem de dinlenirken televizyonu açtım. Şöyle bir haber;

Edremit’te Pazar yerinde bir emniyet görevlisi bir hırsızı yakalamış kıskıvrak yere yatırmış emniyet görevlilerinden telsizle yardım istemiş ama arkadaşları yetişene kadar esnaftan yardım istemiş ve kimse yardım etmemiş. Hırsız da emniyet görevlisinin elinden kaçmış kurtulmuş. Emineyet görevlisi Pazar yerinin ortasında bağırıyor; “Neden yardım etmiyorsunuz? Bir hırsıza teslim mi oluyorsunuz? Bu toplum nasıl düzelecek? Hepimizin polis olması mı gerekli? Yardım etseydiniz kaçmayacaktı.”

Emniyet görevlisi tek başına bağırdı bağırdı ve gitti. Yani esnaftan bir tek kişi çıkıp tek bir kelime etmedi. Tam o dakikada da bir televizyon kamerasının orda olması da tamamen tesadüf tabii. Ya da amatör kamera vardı, bilemiyorum.

Bakar mısınız bir sabah yürüyüşünden nerelere geldim. Birbirimizden korkar olduk. Oysaki birbirimize selam vermek istemenin ne kötülüğü var ki. Bunları yazarken Nazım Hikmet’in bir şiiri aklıma geldi.

KARLI KAYIN ORMANI

Ben ordan geçerken biri
Amca dese gir içeri
Girip yerden selamlasam
Hane içindekileri

Üstelik Nazım Hikmet memleketinden uzaklarda yazmış bu satırları. Biz ise kendi ülkemizde düşünüyoruz. Ama ben yine de sabahları bir çok kişiye günaydın demeyi ihmal etmiyorum. Bazen bir kediyi severken yanımdan geçenlere laf atıyorum. Ama henüz gelin biraz sohbet edelim demedim.

Bunları düşündüğüm için ben deli miyim acaba? 🙂

İnşallah deliyimdir 🙂

Not: Aşağıdaki programa bir göz atmanızı rica ediyorum. Değişiklik oldu.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Etiketler:

Düşünün ki sokakta yürüyorsunuz. Yol kalabalık. Karşıdan gelen kişi size çarptı ve döndü pardon dedi. Bu durumda hiç sorun yok. Ya da pardon demedi. Kızdınız. İçinizden o kişiyle ilgili negatif duygular geçti.

– Ne kadar kaba bir insan.
– Yürümesini bilmiyor daha.
– İnsan bir özür diler gibi duygu ve düşünceler.

Sizce bu kızgınlık hissi ne kadar sürer. En fazla 10 dakika. Kendi düşüncelerinize dalarsınız. Alışveriş yapıyorsanız hemen ilk gelen vitrin sizi kızgınlığınızdan koparır alır. Farkına bile varmadan unutursunuz. Neden unutursunuz?

Çünkü size çarpan o kişiye karşı özel olarak hiçbir duygunuz yoktur. Onunla birlikte yaşanmış bir anınız yoktur. Ona verdiğiniz emek yoktur. Hastalandığı zaman onun başında oturduğunuz bir geceyi hatırlamadınız. Onun üzüntüsü için sabaha kadar uyumadığınız hiçbir gece olmamıştır. Üzüntülü bir gecenizde telefon edip sesinizin tonunu kötü bulup gecenin hangi saatinde olursa olsun atlayıp yanınıza gelmemiştir. O üzülmesin diye sabahlara kadar onu ikna etmeye uğraşmamışsınızdır. Sevincinizi veya üzüntünüzü onunla paylaşmak için uğraş vermemişsinizdir. Onu gerçek dost sınıfına koymamışsınızdır. Ona rahatlıkla arkamı dönebilirim o benim gerçek dostum diye düşünmemişsinizdir. Ağladığı zaman her şeyinizi verecek kadar üzülmemişsinizdir. Onu ailenizden bir parça olarak görmemişsinizdir. Gecenin bir vakti onu uykusundan hiç uyandırmamışsınızdır. Ya da o gece ağlayarak sizi hiç aramamıştır. Hayata dair bir sürü konuyu birlikte öğrenmemişsinizdir. Ona hiçbir zaman; “Ben yanındayım korkma” dememişsinizdir.
Sen eğlenceye giderken onun evde mutsuz olarak oturmasından etkilendiğin olmamıştır. Onun mutluluğunun sana keyif vermesinin önemini hiç hatırlamıyorsundur. Ya bir gün hayatımda olmazsa diye düşünmemişsindir. Ya onu kaybedersem diye hiç korkmamışsındır. Hiç kimseye itiraf edemediğin yanlış düşüncelerini bile onunla paylaşmayı hiç düşünmemişsindir. Hayatının en büyük sırdaşı o değildir. Bir şeye canın sıkıldığı zaman ilk aklına gelen o değildir.
Peki bütün bu duyguları onun için taşımıyorsan sırf yoldan geçerken sana çarptı diye ona niye kızacaksın. Ya da o kızgınlık ile yaşayacaksın. O, kim olduğunu bilmediğin biri. Onun için hiçbir endişe taşımıyorsun. Sadece çarpıştınız ve bu çarpışmadan kimse zarar görmedi. 10 dakika sonra hiçbir şey hatırlamıyorsun. Aynı kişiyi ertesi gün tesadüf olarak tekrar görsen yolunu çevirip sitem eder misin? Bence hiç birimiz böyle bir şey yapmayız. Çünkü o kişinin hayatımızda yeri olmadığı için unutmuşuzdur.

Ama, ya o kişi bizim için çok önemliyse ve bizi üzecek bir ilgisizlik yaşadıysak. Kalbimiz çok kırılmışsa. İşte o zaman ona yüreğimizden geçen sitemi söyleriz ve bir türlü aklımızdan çıkaramayız. Bunu dile getirmemizdeki tek neden onu çok sevmektir.

Bir dostumuza sitem etmek ona verdiğimiz değeri gösterir. Ama iki dost arasında büyük bir kırgınlık olduysa da onu affetmeyi tercih etmeliyiz. Ama bu asla ona verdiğimiz değerin yetersizliğinden değil de ilişkinin sağlığı açısından gereklidir. Ama bu affediş için mutlaka kendimize mantıklı bir neden bulmalıyız. Yoksa yüreğimiz öyle hadi bu kişiyi affet deyince öyle kolayca affetmez. Yapılan harekete bir mazeret bulmak gerekir. İşte o zaman onu anlamış oluruz. Rahatlarız ve dostumuza yeniden sarılırız. Ama mutlaka bir ders çıkartmış olmalıyız. İşte o zaman dostluklar yenilenir. Yüreğinde ona dair kızgınlık veya kırgınlık duygusu kalmaz. Aradaki sevgi yeniden üremeye başlar. Belki ilişki kendine yeni bir yol bulur. Bulmalı ki dostluk tazelensin. Unutmamak gereklidir ki bu yolda da hayatın bize öğreteceği yaşama dair bilgiler vardır.

SCHİLLER; “AFFETMEK VE UNUTMAK İYİ İNSANLARIN İNTİKAMIDIR.”

Ramazanı ve bayramı geçirdik. Artık yoğun olarak çalışmak keyif verecektir diye düşünüyorum. Taksim toplantıları devam ediyor. Bu toplantılar için bir değişiklik yapmak istedim. Aşağıdaki tarihlerde Taksim’deki seminerler ücrete tabii değildir.

18 Kasım 2006 Cumartesi 16.00-18.00 ücretsiz
25 Kasım 2006 Cumartesi 16.00-18.00 ücretsiz
2 Aralık 2006 Cumartesi 16.00-18.00 ücretsiz

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Etiketler: ,

Bayram yaklaştığı zaman televizyonlarda ya da gazetelerdeki yazılarda hep aynı cümle “Nerede o eski bayramlar?”
Her şey çağ ile değişiyor. Ama esas her şeyi değiştiren bizleriz. Çocukluğumuzda bayramları yaşadık. Doya doya yaşadık mı? Hayır yaşayamadık. Neden? O yıllarda yokluklar o kadar çoktu ki bayramların zevkini hatırlayamıyorum valla. Onun için de eskiyi özleyemiyorum. Hele nerde o eski bayramlar demiyorum. Çünkü bayramları bu hale biz getirdik.

Bir yıl evvelinden bayram tatillerini hesaplayıp tatil planları yaptık. Annelerimizi babalarımızı yalnız başlarına bırakıp tatil beldelerine gittik. Hatırlıyorum ilk tatile gittiğimde annem çok endişelenmişti:

– Tülay çok ayıp ediyorsun, bayramda gelenlere ben diyeceğim. Gitmesen olmaz mı?
– Hayır gitmesem olmaz. Çünkü ben çalışıyorum. Bu tatil benim için fırsat. Üstelik de misafir karşıla, mecburi ziyaretler…aman aman istemem dedim.

Çevremde bir sürü kişi aynısını yaşadı. Ben de tatile giderken yalnız gitmedim. Gittiğimiz tatil beldeleri de tıklım tıklım doluydu. Aynı hisleri herkes yaşadı. Demek ki o eski adetlerin yok olmasında hepimizin çorbada tuzu var. Ben inkar etmiyorum. Bizim ailedeki düzeni ben bozdum. O güne kadar bayram denince herkes bizim evde toplanırdı. Hala da öyle. Ama ben bayramlarda hep ya denize girdim ya da yurt dışına gittim. Yani suçluyum. Suçumu inkar etmiyorum. Ama şunu da ifade edeyim ki bugünkü durumdan da memnunum. Eğer eskiyi özlüyorsam tatile gitmem, ailem ve dostlarım ile birlikte olurum. Ki bu bayramda bunu yaptım. Seyahate çıkmadım. Doya doya misafir karşılayacağım ve uzun süredir görmediğim büyüklerimin ellerini öpeceğim. Anacığımın dizine yatıp başımı okşamasını isteyeceğim. Ellerinden öpüp hayır duasını alacağım. Belki bir daha bayramda aramızda olmayabilir. Kim öle kim kala derler ya. Onun için eskiye özenmektense yaşamayı tercih ediyorum. Bir sürü kişi bu hafta dert yandı eski bayramlar artık yok diye ama hepsi de tatile gitti.

Ben eski bayramları özlemiyorum çünkü bugün ki bayramları doya doya yaşıyorum.
Sevdiklerimizle geçireceğimiz nice bayramlar diliyorum.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Etiketler:

Bazı insanlara bir şey sorulduğu zaman bilmiyorum demek zor geliyor. Bazı insanlar ise çok kolay bilmiyorum diyebiliyor. Neden mi?

Bence bir insan hiçbir şey bilmiyorsa bilmiyorum diyemiyor. Bunu da mı bilmiyorsun diyecekler diye korkuyor. Çünkü hiçbir konuda bilgisi olmadığı için utanıyor. Ayrıca biliyormuş gibi konuşmanın sakıncalarını da farkında değil. Hani cahiller cesur olur derler ya. Konu hakkında bilgisi olmasını bırakın, bir fikri bile olmadığı halde rahatlıkla konuşabiliyor.

Oysaki okuyan öğrenmeye meraklı bir kişi bilginin boyutlarını bilince yanlış bir şey söylerim de mahcup olurum diye ödü patlar. Ben okudukça ve öğrendikçe şöyle düşünüyorum; “Acaba daha ne kadar bilmediğim konu var.” Bir konuda bilmiyorum demek bana hiç ayıp gelmiyor çünkü başka konularda çok şey biliyorum. Her şeyi bilmek zorunda değilim. İlgi alanıma girmeyebilir. Her şeyi sevmek ve bilmek zorunda değilim. Ama bazı ilgi alanlarım olmalı.
Herkesin en az bir uzmanlık dalı olmalı. Yani o konuda çok bilgisi olmalı. Zaten uzman ne demek? “AZ KONUDA ÇOK ŞEY BİLEN”

O halde bir konuyu uzmanlık derecesinde öğrenmek için gerekçesi ya da isteği yoksa o konuda fikir sahibi olması yeterlidir. Ama bu fikir, kişinin o konuda gündemi belirlemesi ve sonuca varmak için iddialı olması anlamına gelmez. Çevremizde izleriz bazı kişiler konuyu tam olarak bilmedikleri halde inanılmaz iddiaya girerler. Bilmediklerini bir türlü kabul etmezler.

Sokrat ne demiş; “BEN BELMEDİĞİMİ BİLDİĞİM İÇİN DİĞER İNSANLARDAN AKILLIYIM”. Düşünüyorum da gençliğimde ne kadar çok konuşurmuşum. Her konuda bilgi sahibi gibi davranır ve üstelik de iddiaya girerdim. Ama şimdi çok korkuyorum söylediklerimin doğru olmamasından.

BERTRAND RUSSELL: “NE KADAR AZ BİLİRSENİZ; O KADAR ŞİDDETLE MÜDAFAA EDERSİNİZ” Hele bu cümleyi okuyunca kendime hak verdim artık arkasını getiremeyeceğim konuda susuyorum.

Bu konuyu neye bağlayacağımı merak ediyorsunuz değil mi? Son günlerde Orhan Pamuk’un ödül alması ile ilgili polemikler var. Bu işin uzmanlarını konumuzun dışında bırakıyorum. Onlara söyleyecek sözüm yok. Ama diğer kişiler hiç bilgisi olmasa bile Orhan Pamuk’un bu ödülü almayı hak edip etmediği konusunda görüş belirtiyorlar. Hararetle savunuyorlar. Bunun çok yanlış olduğunu düşünüyorum.

Bu hafta bana sordular Orhan Pamuk’un aldığı ödül konusunda ne düşünüyorsun diye; Ben çok okuyan biri olarak bu konuda fikrimi söyleyemeyeceğim. Çünkü Orhan Pamuk’un kitapları ilgi alanıma girmediği için hiç okumadım. Hiçbir bilgimin olmadığı bir konuda nasıl ısrar edebilirim ki. Ama güvendiğim ve kitaplarını okumuş bir arkadaşıma sordum.
– Ne diyorsun sence hak etti mi yoksa karar siyasi mi?
– Ben kitaplarını okudum hak ettiğini düşünüyorum. Kitapları çok güzel dedi.

İnsanlar bilmedikleri konularda dostlarının fikrini alabilirler ama da o fikri sanki kendi fikri gibi savunmak bence yanlış olur. İnsan ancak kendi bilgisine güvenmeli. Dostlar arasında fikrini söylemenin sakıncası olmayabilir ama televizyon için bir mikrofon uzatıldığı zaman söylediklerinin sorumluluğunu taşımalısın.

Bu hafta Orhan Pamuk ile ilgili konuşan insanları izlediğimde bir sürü kişi hararetle bu ödülü hak etmediğini savundular. İşin enteresanı bu kişiler Orhan Pamuk’un kitaplarını okumamışlar. İnsan bilmediği bir konu için medya önünde toplumu etkileyebilecek boyutta nasıl ısrarcı olabilir. Gerekçe olarak ortaya koyabileceği bir bilgisi bile yok. Uzmanlar konuşsun onlara sözüm yok. Kimisi bu ödülü hak etti kimisi asla hak etmedi diyebilir. Farklı farklı fikirlere tahammül etmemiz kendine güven hissini ortaya çıkarır. Zaten aynı fikirde olmamamız sayesinde insan olarak ilerleyebiliriz.

ALBERT LİPPMANN: “HERKES AYNI ŞEYİ DÜŞÜNÜYORSA HİÇ KİMSE BİR ŞEY DÜŞÜNMÜYOR DEMEKTİR”

Peki biz neden kendimize güvenmiyoruz. Ne olur şöyle desek: “Bu konu hakkında bir bilgim olmadığı için konuşmak istemiyorum. Çünkü kitaplarını hiç okumadım ya da okuyamadım. Şimdilik çevremi izliyorum, köşe yazarlarını okuyorum genel olarak bir fikir sahibi olma yolundayım.”

Bir insan bu cümleyi kuramaz mı? Yani böyle söylese prestij kaybına mı uğrar. Çevresi tarafından aşağılanır mı?
Şahsen benim gözümde değer kazanır. Çünkü her konuda bilgi sahibi olmak zorunda değiliz. Genel kültür olarak fikrimiz olsun diye takip ederiz ama iddiaya girmemiz doğru olmaz.

Göğsümü gere gere bu konuda bilgim yok diyebilirim. Ama öğrenmem gereken bir konuysa da hemen öğrenme yoluna giderim. Ama eğer öğreniyorsam da her boyutuyla öğrenmek isterim. İşte o zaman gündemi belirlerim ve iddiaya bile girerim.

İyi öğrenmeler diliyorum…

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmaili.com

Bu hafta başka bir konu yazacaktım. Yazılarımı takip eden bir kişiden mail aldım. Benden özellikle bu konuyu işlememi istemiş. Çocuklarımızın içindeki şiddet duygusu nereden geliyor? Anneler babalar neyi nerede yanlış yaptık acaba diye düşünüyorlar. Çünkü gencecik bir çocuk henüz 13-14 yaşında, okuldaki arkadaşını öldürüyor.

İnanın eskiden evin içinde bir böcek görsem, bu karınca bile olsa öldürürdüm. Şimdi artık hani bizi çok rahatsız eden evdeki sinekleri bile öldüremiyorum. Ona şöyle bir bakıyorum. İnanılmaz savunmasız ve aciz ve ben onu bir hamlede öldürebilirim. Asla yapmıyorum. Evin içinde ne zaman bir böcek bulsam çok özenle alıp hemen dışarı atıyorum. Onun yaşam şansını elinden alma yetkisini kendimde bulmuyorum.

Gençlerdeki bu şiddet duygusunu sevgisizliğe ve eğitimsizliğe bağlıyorum. Sevgi deyince de sürekli onu ne kadar sevdiğinizi söylemek çare değil. Ayrıca onun önüne bütün imkanları sermek de çare değil. Anne babaların kendilerini de değiştirmesi gerekiyor ki çocuklarını anlayabilsinler. Sevgi denen duygunun içinde o kadar çok başka duygular var ki. Saf sevgi vermek yetmiyor. Çocuklar bunu yeterli bulmuyor. Sevginin içindeki güven duygusu, aidiyet duygusu, kendine güven duygusu ve insani bir çok ilkelerin verilmesi gerekiyor.

Bundan 6 ay evvel, hamile bir bayan seminerime katıldı. 2 günlük seminerin sonunda herkes duygularını paylaşmaya başladı. Diğer katılımcılar seminerden çok etkilendiklerini kendileri ile ilgili ileriye dönük kararlar aldıklarını söylediler. Hamile olan bayana sıra geldiğinde şöyle dedi: “Ben hamileyim, bundan sonra ben yokum artık. Söylediğiniz her şeyi çocuğum için uygulamak istiyorum. Kendim için hiçbir şey düşünmüyorum.” İnanılmaz derecede şaşırdım. Seminerlerim doğaçlama olduğu için hemen konu değişti. Bir arkadaşımın başına geleni anlattım. Arkadaşım iyi eğitimli ve güzel bir çalışma hayatından sonra bebeği olunca işten çıkmıştı. Bebek büyüdü ve ilk okula gitmeye başladı. Bir gün eve gelmiş ve annesine; “Anne bugün okulda öğretmen anneleriniz ne iş yapıyor dedi. Herkes annem doktor, mühendis ya da yönetici gibi şeyler söylediler. Öğretmen bana annen ne iş yapıyor çalışıyor mu deyince ben utandım ev hanımı demeye. Ne olur anne sen de işe git.”

Bakar mısınız annesinden kopmaya başlıyor çocuk. Çünkü anne uzun süredir onu özenle yetiştirmek için uğraşıyordu ancak bütün zamanını çocuğuna vermekten kendini unutmuştu. Çocuk anneyi beğenmiyor. Tabii ki çocuklar bu fedakarlığı o yaşlarda anlayamazlar. Onlar için annesiyle arasındaki tek sorunun nesil farkı olduğuna inanırlar. Oysaki bu yanlıştır. Nesil farkları kapatılabilir. Ama çocuk böyle düşünmekte haklı. Tabii ki her annenin çalışması gerekir demiyorum. Ama çağı çocuklarımız ile birlikte yakalarsak sorunları daha çabuk aşarız. Çünkü onu daha iyi anlayabiliriz. Çocuklarımıza çok para vererek, en iyisini yedirerek ve en iyisini giydirerek çözüme ulaşılmıyor. Onun ruhunu beslemek gerekli. Sadece onu merak etme duygusuyla sevdiğimizi ispat edemeyiz. Ayrıca o yaşlardaki çocuklar merak edilmekten hiç hoşlanmazlar. Çünkü merakların arkasından mutlaka yasaklar geliyor.

Anne babalar da haklı tabii. Canları ciğerleri ve en önemli varlıkları için meraklanmakta çok haklılar.. Ama bunu abartmadan yapmak gerekli. Çocuğu sürekli tehlikelerden uzak tutarak değil, o tehlikelerle nasıl başa çıkacağını öğretmek daha doğru olur. Yani çocuğun hata yapmasına müsaade etmek ama bedelini de kendisinin ödemesi gerektiğini anlatmak. Anne babalar çocuklarının bedellerini kendileri ödedikleri için sürekli yasak koyuyorlar. Tabii ki haklılar. O zaman çocuk yaptığı yanlışın bedelini nasıl olsa ödüyorlar diye hiçbir şeyi önemsemiyor.

Geçenlerde büyük bir eğitim kurumunda hocalara seminer verdim. Hocalarıma şöyle dedim: Sizler bana okulda hani Çaldıran Savaşı’nı öğretmiştiniz ya. Hani şu tarihte oldu diye tarihi ezberletmiştiniz. Ama yıllardır gerçek hayatta Çaldıran Savaşı’nın tarihini kimse sormadı. Keşke bir savaş nasıl kazanılır veya neden kaybedilir bunu öğretseydiniz dedim.

Çocukların ruhlarını şiddetten korumak için verilmesi gereken en önemli alışkanlık okuma alışkanlığıdır. Eğer ona yeni bir şey öğrenmenin keyfini öğretebilirsek bence onlarca aldığımız giyim eşyasından daha faydalı olabiliriz. Okuma alışkanlığı aile içinde edinilebilir. Keşke bu tip alışkanlıklar marketlerde satılsa da alsak. Hayır, bu işin yeri ailedir. Çocuklarımıza ayakları üzerinde durmayı, başarılı olmanın getirisini anlatırsak işte o zaman çocuk bazen yanlış eğitim veren ailesini fark eder ve kendine daha iyi bir yol çizer. Anne babalar kendi çocukluklarındaki gibi çocuk büyütmekten vazgeçip çağın getirdiklerini takip ederek çocuklarına daha yakın olabilirler.

Yıllar önceydi İstanbul’da yaşayan ama aslında doğu kökenli biriyle tanışmıştım. Uzun yıllar cezaevinde yatmış. Hayatını şöyle anlattı;

“Bizim köyde genç delikanlının adam yerine konması için mutlaka birini öldürmesi gerekliydi. Bu beyin yıkama ile büyüdüm. Ve kendimi ispatlamak için bahane arıyordum. Bir gün sudan bir bahane buldum ve birini öldürdüm. En güzel yıllarım cezaevinde geçti. Şimdi geriye dönüp bakıyorum da ne cehalet içindeymişiz. Geçen yıllarımın hesabını kim verecek. Ölen kişinin ne günahı vardı ki. Verilen yanlış eğitimin cezasını neden ben çekeyim.”

Evet kişi böyle anlattı hayatını. Adam olmanın yolunun öldürmekten geçtiğini savunanlar bence yanılıyorlar. Adam olmak kimseyi öldürememektir. Amerika’da yapılan bir araştırma sırasında enteresan bir aile ile karşılaşıyorlar. Hemen incelemeye alıyorlar. Baba cezaevinde. Nedeni ise uyuşturucu ve adam öldürmek. İki tane çocuğu var. Çocuklardan biri aynı baba gibi cezaevinde. Diğeri ise çevresine verdiği güven ile tanınan ünlü bir avukat. Çok şaşırıyorlar. Cezaevinde önce babayı ziyaret ediyorlar. Soruyorlar:
-Neden cezaevindesin?
– Bilemiyorum. Belki sevgisizlik ama en önemlisi cehalet diyor baba.
Sonra babanın izinden giden çocuğa gidiyorlar. Aynı soruyu ona da soruyorlar. Çocuk şöyle cevap veriyor;
-Babam da cezaevinde. Böyle bir ailenin içinde başka şansım var mıydı?
Evet bir bakıma haklı. Sonra diğer ünlü avukata gidiyorlar.
-Siz enteresan bir ailesiniz. Baban ve kardeşin cezaevinde. Peki bütün bunlara rağmen sen nasıl böyle ünlü bir avukat olabildi? Bu soruya avukatın cevabı yine bir soru ile olmuş.

“BAŞKA ÇAREM VAR MIYDI?

Evet bazen yokluk bazen eğitimsizlik ya da sevgisizlik çocuklarımızı şiddete doğru kaydırıyor. Biz büyüklerin de hataları olduğunu bilip daha iyi olma yolunu seçebilseler.

Onlara vereceğimiz okuma alışkanlığı ile bunu başarabiliriz sanırım. İşte o zaman hepsi ünlü birer avukat olabilirler.

Sevgilerimle
TÜLAY BİLİN
tulayb18@gmail.com

Sevmek

Posted on: 13/02/2009

Dünya Gazetesinin garaj kısmından girdiğimde her sabah bir köpek beni karşılıyor. Aslında sokak köpeği. Ama ulaştırma servisindeki arkadaşlar onunla ilgileniyorlar. Yemekhanedeki arkadaşlar da yemek veriyorlar. Böylece bizim bahçemizde yaşıyor. Gazetenin bahçesi hareketlidir. Sürekli arabalar girer çıkar bir sürü insan gelir geçer. O beyaz köpek kimseye tepki göstermez. Sürekli kafası karnının içine girmiş vaziyette kıvrılıp yatar. Ben her sabah ona günaydın derim ve sanki dediklerimi anlıyormuş gibi onunla her sabah konuşurum. Ne dediğimi anlamasa bile sesimin yumuşaklığından sevgi sözcükleri olduğunu anlıyor. En azından kendisine zarar vermek istemediğimi biliyor. Geçen sabah yine onunla sohbet ederken sırt üstü yattı ve beni sev dedi adeta.

Biliyorum amacı sadece karnını okşamamı istiyordu. Ben de bunu çok istiyorum. Ama o vahşi bir hayatın içinde yaşıyor. Yani kışın soğuk, yazın çok sıcak gibi tabiatın zorluklarını yaşıyor. Onu sevmemi istiyor ama ya korkar da kendini savunmak için tepki gösterirse. Isırır diye korkmadım, bunu yapmayacağını biliyorum. Sadece o da sevgisini belirtmek için patisini gelişigüzel kaldırıp bir yerimi çizer mi acaba diye korktum ve sevemedim. Yoksa elimin kirlenmesi umurumda bile değildi. O anda şöyle düşündüm. Hayvanlar bizden sevgi bekliyor ve buna karşılık veriyorlar. Sevildiklerini çok iyi anlıyorlar. Ama sevgilerini gösterirken istemeden zarar verebiliyorlar. Bunu bilinçsizce yapıyorlar. Onun patisini istemeden bir yerimize hızla vurması bir yerimizin kanamasına neden olabilir. Kanaması bir yana belki hemen gidip kuduz iğnesi olmak gerekli. Bu gibi bir nedeni düşünürken başka bir boyutu düşünmeye başladım. Oysaki insanlar sevdiklerine çoğu zaman bilerek isteyerek zarar verebiliyorlar. Bu nasıl bir duygu. İçinden geçen sevgiyi ifade etmekte ya da göstermekte zorlandıklarında kaba kuvvete başvurup, sonra da mazeret olarak seni o kadar çok seviyorum ki..diye söze başlıyorlar. Hayır hayır ben sevdiklerine inanmıyorum. Sevginin ifade edilişi bu olmamalı…bahçedeki köpeği çok seviyorum ama aramızdaki tek farkın akıl olduğunu biliyorum ve aklımı kullanarak sevgimi ifade etmek istiyorum.

Hakimiyetleri sevmiyorum..ama istediğim bir tek hakimiyet var..

SEVGİNİN DÜNYAYA HAKİM OLMASINI İSTİYORUM.

Sevgiler

Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

En büyük zevkim kitapçı dolaşmaktır. Saatlerce bakarım bakarım. Adeta kendimi kaybederim. Bütün kitapları almak gelir içimden. Eskiden kitapçıya gittim mi en az 10 tane kitap alırdım. Artık bir tane bir tane alıyorum. Sanki aldığım kitapları evimde hapsediyormuşum gibi bir his içine giriyorum. Çünkü kitap demek bilgi demek. Bilginin hapsolması hoşuma gitmiyor.

Eskiden bir arkadaşım bana bir kitap tavsiye ettiğinde asla onunkini almazdım. Mutlaka o kitaptan benim de bir tane olsun ve kütüphanemde dursun. Tabii bu davranış yıllar içinde çok büyük bir kütüphanem olmasına yol açtı. Artık kitaplar eve sığmaz oldu. Oysaki bilgi paylaşıldıkça büyüyen bir şeydir. Bu düşünceye inanıyordum ama kitaplarımdan bir türlü vazgeçemiyordum. Bir yıl önce bir gün kitaplarımla vedalaştım. Bütün kitapları kolilere koydum. Tam 20 koli oldu. Gazetede okumuştum Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği ile bir kargo şirketi anlaşmışlar. Kolileri evinizden gelip alıyorlar ve ihtiyacı olan okullara götürüyorlar. Bu işlemi hiçbir ücret almadan yapıyorlar. Ben Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneğinin çalışma şekline çok güveniyorum. Öğrencilere burs verme çalışmasında çok başarılı oldular. Binlerce öğrenciye burs verdiler. Hatta ben de 4 tane üniversite öğrencisine burs verdim. Üniversite 1’den aldım son sınıfa kadar devam ettim. Onun için kitaplarımı da onlara teslim ettim.

Kitaplar gidince kütüphane boşaldı. Şimdi yeniden dolmaya başladı. O kitapları fakir öğrencilerin okuyacağını bilmek beni çok rahatlattı. İnanılmaz mutluluk duyuyorum. Bundan sonra asla kitapları evimde tutmamaya herkesle paylaşmaya karar verdim. Çünkü; BİLGİ PAYLAŞILDIKÇA BÜYÜR

Günümüzde bu kadar çok kitapçının olmasının nedeni neden dersiniz? Çünkü milyonlarca insan bildiklerini yazarak çevreleriyle paylaşıyorlar. Kitabevleri de bu bilgilerin bizlere aktarılmasını sağlayan ticari yerler. Farkında mısınız artık insanlar bilgi satarak çok paralar kazanıyorlar. Eskiden bu kadar kitabevi mi vardı? Şimdi mağaza gezer gibi kitabevi geziyoruz. (Tabii ki büyük şehirlerde) Açılan her bir kitabevi bana inanılmaz mutluluk veriyor. Yani bilginin paylaşılması.

Benim burada yayınlanan yazılarımın da nedeni bilgi paylaşımı. Bütün bildiklerimi, kitaplardan okuduğum bilgilerin harmanını ve hayat tecrübemi sizlere aktarıyorum. Sizlerden gelen maillerden anlıyorum ki yazılarım çok beğeniliyor. Özellikle traj raporlarına baktığım zaman oldukça fazla okurum var.

Yazılarımı Maksimum.com sitesinde yazıyorum. Ama google girdiğim zaman görüyorum ki çok fazla site yazılarımı sitelerinde kullanıyorlar. Bunun benim için hiç mahsuru yok. Önemli olan bilginin çoğalarak daha çok insana ulaşması. Başka başka sitelerin yazılarımı kullanmasından çok memnunum. Ama iyi bir okuyucu bilginin kaynağını da bilmek ister. Maksimum.com sitesindeki yazılarımın altında mail adresim ve “Tülay Bilin kimdir?” diye bir bölüm var. Yazılarımı alan bazı siteler bu bölümü almıyorlar. Yazılarımın altına sadece Tülay Bilin diye yazmışlar. Oysaki sadece mail adresimi yazmaları bile yeterli. Önemli olan okuyucunun bana ulaşması ve akıllarına takılan soruları bana sormaları. Çünkü ben de gelen maillerden besleniyorum. Onların sorduğu bazı sorulardan yeni yazılar çıkarıyorum. Yazılarımı diğer internet siteleri kullanabilir ama lütfen altına mail adresimi yazmak koşuluyla. Ancak o zaman el el tutuşup büyük halkalar halinde yayılabiliriz.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Etiketler:

Öncelikle sizlerden özür diliyorum. Çünkü geçen hafta yazımı yazamadım. Bir sürü mail geldi. Merak etmişler. Tanımadığın kişiler tarafından merak edilmek nasıl bir şey diye soracaksınız. İnanın ben de kendime sordum. Sadece şunu söyleyebilirim ki harika bir duygu. Neden yazmadığıma gelince evimi taşıdım. Tabii ki bilgisayarın bağlanması uzun sürdü. ADLS bağlantısının uzun sürdüğünü sanmayın. Bir günde bağladılar. Eşyaların yerine yerleşmesi biraz uzun sürdü.

Taşınmanın en zor tarafı elektrik, su, telefon, doğalgaz ve ADLS bağlantılarının yapılması olarak düşünüyordum. Yanılmışım. Bu türlü işleri hep gözümüzde büyütürüz. Çünkü bu güne kadar alışmışız “bugün git, yarın gel” cümlesini duymaktan. Eskiden kuyruklara girersin, saatlerce beklersin, veznede para yatırma faslı sonra yine aynı kuyruklara girme faslı. Bütün işler bittikten sonra acaba ne zaman bağlanır diye sorarsın bir hafta içinde bağlanır derlerdi. Şimdi ise bekleme yok, kuyruk yok. Tek bir kağıt doldurup teslim ettim. Yarın bağlanacak dediklerinde inanamadım. Bütün işlemler çok kısa bir sürede bitince çok şaşırdım. Çok sevindim. Çok zor bir iş başarmanın sevincini yaşadım. Ülkem adına çok sevindim. Çok şükür birçok şey düzeldi diye. Bir gün bu sevinç ile yaşadım.

Ama ertesi gün bu sevinç yerini üzüntüye bıraktı. Bu kadar küçük şey için sevine sevine bu hale geldik zaten. Şükür etmek güzel bir şey. Ben de yemek yerken her zaman şükrederim. Ama her şeye şükrederek yerimizden kalkmadan yaşamak da iyi bir şey değil. Dünyanın bir yerinde insanlar Ay’a turistik gezi yapıyorlar ya da Ay’dan arsa almaya başladılar biz hala telefonu bağlatırken sıra beklemedik diye seviniyoruz. İşte bu sevinmelerimiz yüzünden yerimizden kalkıp bir şeyler yapma gereği duymadık. İleriye bakma gibi bir alışkanlığımız olmadı. Bize öğretilen tek şey senden aşağıdakilere bak ve şükür et. Peki şükür edelim de, atı alan Üsküdar’ı geçti. Biz neden yerimizde oturuyoruz.

Çünkü biz suçu başkasına atmaya bayılılız. Biz neden ilerleyemedik diye sorarsak herkes hükümetleri suçlu bulur. O hükümet bunu yapmadı, şu hükümet bunu yapmadı diye. Haklılar tamam. Peki bizim hiç mi suçumuz yok. Birey olarak suçlu değil miyiz? Bence en büyük suçlu biziz. Çünkü kişisel olarak kendimize saygımız olmadığından başkalarına da olamıyor. Kuyruklarda saygısızız. Benim işim olsun da gerisi önemli değil dedik. Hep bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın dedik. Birey olarak kendimizi eğitemedik. Çocuklarımıza bu saygıyı aşılayamadık.

Telefon elektrik işlerim çabuk oldu diye sevinemeyeceğim…üzgünüm…DAHA İYİSİNİ İSTİYORUM.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Her zaman yaptığımı yaptım yine. Geçen haftadan bu haftaki yazımı hazırlamıştım. Henüz yazmamıştım ama aklımda yazılmıştı bile. Ama yeni bir yazı ile karşınızdayım. Bu akşam bir film seyrettim ve size başka bir konu yazmaya karar verdim: Cinsellik

Cinsellik ülkemizde tabudur. Çocukluğumuzdan beri ayıp diye büyütüldük. Ailece film seyretsek öpüşme sahnelerinde hepimiz önümüze bakardık. Ya da büyüklerimiz hadi siz yatağa bakalım diye bizi kovalarlardı. Kızların evlenme yaşı geldi artık diye evlendirilirdi. Yaşının gelmesi ne demekse? Evde kalacak diye ödleri kopardı. Kızların da ödü kopardı. Yani cinselliği yaşama yaşı geldi. Aman bir kazaya uğramadan evlendirelim gitsin. Gerisini kocası düşünsün gibi…Zavallı kocası farklı bir durumda mı sanki. Onun için ülkemizde bir sürü cinayetler oluyor. Temelinde hep yaşanmamış cinsellik yatıyor. Daha yakın zamanda bir şoför Yunanistan’dan gelen bir sanatçıya nasıl tecavüz edip öldürdü. Tabularımızı kıramadığımız için en kolay yol öldürmek oluyor.

Oysaki batı toplumlarında arkadaşlık teklif ediliyor. Kabul ederse birlikte olunuyor, etmezse teşekkür ediliyor. Israr yok. Arkadaşlığın sonu evliliğe gidebilir. Onlar için de aile kavramı önemli. Çocuklarına çok önem veriyorlar. Büyütüyorlar sonra kendi ayakları üstünde durması için serbest bırakıyorlar.

Neden bizde her şey tersine oluyor. Çünkü toplum olarak kendimize güvenimiz yok. Eğitimsizlik güven kaybı yapıyor. Eğitim ailede başlıyor sonra da öğretim ile devam ediyor. Ne eğitim tek başına yeterli ne de öğretim. İkisinin de olması gerekli. Biliyorsunuz eğitim demek hayatın içindeki öğrenmeler (aile içi ve toplum eğitimi) öğretim demek okul hayatının getirdikleridir.

Özgür insanlar görmek istiyorum. Kararlarını özgür iradesi ile verebilen. Hayatı yaşamasını bilen. Çağa ayak uydurabilen. Eski çağların geleneklerine bağlı yaşamayan, bugünü yaşayan gençler görmek istiyorum. Hiç kimse kendinden önceki neslin kurallarına göre yaşamamalı. Teknoloji çağında her şey çok çabuk eskiyor. Ama işe yaramayan kurallar bir türlü eskimiyor 😦

Geçen yıllarda televizyonda çok güzel bir margarin reklamı vardı. “Siz hala annenizin margarinini mi kullanıyorsunuz?” diye bir soru soruluyordu. Eğer annenizin margarinini kullanıyorsanız geri kalmışsınız çünkü yenisi çıktı demek istiyor. Bu büyüklerimize saygısızlık edelim, onlara asi gelelim ya da onları sevmeyelim demek değil. Aksine bunları mutlaka yerine getirelim. Sadece kendi çağımızı yaşayalım diyorum.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Burada size tarih dersi vermek istemiyorum. Ancak şu kadarını yazmak istiyorum ki Türklerin ilk yaşam biçiminin göçebe olduğunu hepimiz iyi biliriz. Yani kabileler tek tek yaşarlardı. Zaten ömürleri yollarda geçtiğinden hep yalnızdılar. Yüzyıllar geçtikçe toplu yaşamaya başladılar. Daha sonraki yıllarda şehirleşmeler oldu. Şehirlerde aynı binada oturmaya başladık. Birlikte yaşamanın koşulları belirmeye başladı. Birinin hakkına diğerinin saygı göstermesi yasalarla belirlendi. Özgürlükler belirlendi. Benim özgürlüğümün senin özgürlüğünün başladığı noktada bitmesi gerektiğini öğrendik. Birbirimizin yaşam biçimine saygı duymaya başladık. Bu saygının içinde geleneklerimize saygı da vardı. En önemlisi kendimize saygı duymamızı öğrendik. Bunları büyüklerimizden daha sonra yasaların yaptırım gücünden, kitaplardan ve görsel-yazılı basından öğrendik.

Bugün çevreme baktığım zaman bu öğrendiklerimizi unutmaya başladık. Birbirimize saygımız kalmadı. Hatta birbirimize tahammül bile edemiyoruz artık. Toplu yaşamanın getirdiği kuralları unuttuk. Herkes kendi kurallarını uygulamaya, üstelik bu kuralları başkalarına da kabul ettirmeye çalışıyor. Bu kabul ettirme, ikna gücüyle olmuyor. Hakaretler, küfürler ve üstelik kaba kuvvet ile oluyor. Kendini cümlelerle ifade edemeyenlerin ifade şekli kaba kuvvettir.

11 Mayıs 2008 tarihli Hürriyet Gazetesi’nde bir haber bu yazdıklarımın hepsine örnek teşkil ediyor. Keşke böyle bir örnek olmasaydı. İnsanlık adına utanıyorum. Ona da insan, bana da insan dendiği için insanlığımdan utanıyorum. Haberi mutlaka gazetede okumuşsunuzdur. Ben sadece hatırlatmak istiyorum. İlkel bir beyne sahip insan örneği. İşte haber;

“TAKSİM- Aksaray dolmuşuna bindikten sonra lahmacun yiyen 3 kişiyi kokudan rahatsız olunca uyaran 36 yaşındaki Demircan Üstünkokan, araçtan indirilerek dövüldükten sonra bıçaklanarak öldürüldü”

Derdini anlatamayan insan karşısındakine saldırır. Onun lisanı odur. Bu çağda bu normal mi? Bu ilk çağ insanı için doğru olabilir. Çünkü o zaman beden dili daha çok kullanılıyordu. Ancak bu yüzyılda karşındakini kelimelerle dövebilirsin kaba kuvvete ne gerek var. Ama ben her türlü dövmeye karşıyım.

İstanbul dünyanın en önemli metropolü. Yani toplu yaşamanın örnek olarak gösterilmesi gereken en iyi yer. Neden böyle olduk derseniz. Tek eksiğimiz var: EĞİTİM EKSİĞİ

Okul öğretimi yeterli değil. Zaten onun adı eğitim değil, öğretimdir. Öğretim gerekli ama yeterli değildir. Eğitim önce ailede başlar ve kişinin kendini yetiştirmesi ile olur. Çevresini gözlemlemesi ve bol bol okuması ile.

Yazılarımın takipçisi bir okuyucum böyle bir yazı yazmamı önerdi. Ben de toplum için önemli olduğunu düşündüğümden bu yazıyı yazdım. Sizlerin de önemsediği ya da bilgi almak istediğiniz bir konu olursa bana yazabilirsiniz. Eğer o konuda bilgim varsa yazarım. Bu beni de geliştirmiş olur. Yönlendirmenizden motive olurum. Mail adresime istediğiniz konunun başlığını biraz da detay yazarsanız çok sevinirim.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Yılbaşının ertesi günüydü. Gündüz televizyonum açıktı. CNNTÜRK kanalında akşam programıyla ilgili reklam vardı. 5N 1K adlı programda saat 20.00’de Tema Vakfı Onursal Başkanı Hayrettin Karaca ve Sümerolog Muazzez İlmiye Çığ’ın olacağını anons ediyordu. Bu iki kişiyi de tanıyorum. Kişisel olarak tanımıyorum. Medya dünyasından tanıyorum. Yaptıklarını çok beğeniyorum. Akşam saati televizyonun karşısına oturdum. Zevkle programı izledim. İnanılmaz tatlı iki ihtiyar. Zaten kendilerine çılgın ihtiyarlar ismini takmışlar. Hayrettin Karaca 87, Muazzez İlmiye Çığ ise 95 yaşında imiş. Yılbaşından önceki hafta yaptıkları protesto ile ilgili olayı anlattılar. Gazetede okudukları bir habere karşı görüşlerini belirtmek için battaniyelerini almışlar, gerekli yerlerden izinlerini de almışlar, Büyük Millet Meclisinin önünde iki kişilik eylem yapmak üzere İstanbul’dan Ankara’ya gitmişler. Oturma eylemini yapmışlar ve gelmişler. Bunda ne var diyeceksiniz. Türkiye’de insanlar 50’li yaşlarda her şeyden ellerini eteklerini çekerlerken biri 87, diğeri 95 yaşında iki ihtiyar hala Türkiye’de gündem oluşturuyorlar. Mutlaka bazı sağlık sorunları vardır ama kendilerini dinleyip bugün şuram ağrıyor diye kendilerini dünyaya kapatmıyorlar.

Hayatımızın her safhasında sağlık sorunlarımız vardır. Yediklerimizin hormonlu oluşundan, doğal beslenmediğimizden daha genç yaşlardan itibaren bir sürü sağlık sorunları yaşanıyor. Ya da ben bunun için ya da şunun için daha çok gencim, şunun için yaşlıyım demek doğru değil. Hepimizin her yaşta yapabileceği işler var. Bunu sadece eylemlere katılmak anlamında yazmıyorum. İllaki bir şeyleri protesto etmek gerekmiyor. Ama çevremizdeki olaylarla ilgilenmemiz gerekli diye düşünüyorum. Özellikle gençlere sesleniyorum ortaokul ve lise çağlarında ülkede olup bitenle ilgilenme zamanı gelmiştir. Hiç değilse günde bir tane gazete okumalısınız. Bunun derslerinizi engelleyeceğini asla düşünmeyin. Ama sakın her okuduğunuz haberi protesto edeceğim diye sokaklara çıkmayın 🙂

Hayrettin Karaca ve Muazzez İlmiye Çığ iki kişiler ama onlar aslında bir ordular. Çünkü toplumun inandığı ve güvendiği insanlar olmak için bir ömür boyu çalışmışlar. Gençler şimdi sizler için okumak zamanı. Dağarcığınıza bilgi biriktirme zamanınız. Bir gün gelir sizler de tek kişilik ordu olabilirsiniz. Ama şimdiden okumaya başlamalısınız…
Sevgiler
Tülay Bilin

tulayb18@gmail.com

Bir imparator sabah gezintisi sırasında bir dilenciye rastlar. “Dile benden NE dilersen” der. Dilenci güler ve : “Sanki dileğimi gerçekleştirebilecekmiş gibi soruyorsunuz. ” Diye yanıtlar. Kral alınır ve söyleşi koyulaşır…. Pek tabii her dediğini yerine getirebilirim. Sen söyle hele; NE istiyorsun?
“Söz vermeden önce iki kez düşünün kralım”. Dilenci sıradan bir dilenci değildir. İmparatorun ilk yaşantısında ögretmeni olmuştur. Ve ona şu sözü vermiştir. “Bundan sonraki yaşantında tekrar karşına çıkıp seni uyaracagim.” İmparator olayı çoktan unutmuştur. Zaten geçmişi hangimiz noktasına virgülüne kadar anımsayabiliriz ki? Birlikte yaşlanan kişilerin bile anıları farklıdır. Bu nedenle imparator bastırır.
Ne istersen verebilirim. Ben güçlü bir imparatorum. Yerine getiremeyeceğ im hiçbir dileğin olamaz. Bunun üzerine dilenci, çanağını uzatıp, “Şu çanağı herhangi bir şeyle doldurabilir misiniz?” diye sorar. İmparator kahkaha atar ve vezirine çanağı altınla doldurmasını emreder. Çanak dolup taşmakta ve anında boşalmaktadır. Paralar buhar olup uçmaktadır sanki. İmparatorun onuru kırılır. Bir dilenci çanağını dolduramadığı kulaktan kulaga yayılır. Giderek pırlantalar, elmaslar, yakutlar akıtılır çanağa. Ne var ki çanağın dibi yoktur sanki. Yer yutar AMA boş kalır. İmparator yenik düşmüştür. Dilenciye yakarir : “Tamam, sen kazandın. Dileğini yerine getiremedim AMA NE olur bana çanağın neden yapılmış olduğunu itiraf et.”

Çok basit, diye yanıtlar dilenci.

İnsan dimağından yapılmıştır. Yani insanın arzu ve İsteklerinden. Doymak bilmez oluşuda bundandır.

Bu gerçeği bir kez kavrarsan yaşantın değişir. İstek nedir ki! İstek ulaşılana kadar, belli bir süre heyecen veren bir duygudur.
Örnegin; bir araba istersin… Bir yat… Bir ev… Bir eş… Vs vs…
Tek tek her birini elde ettiğinde, tümü anlamını yitirir.
Neden? Çünkü beynin, aklın onları dışlar.
Araba garajdadır ve artık istek uyandırmamaktadır.
Heyecan, onu elde ettiginde sönüp gitmiştir. Eş yatağında, para cebindeyse, onlara erişmek için katlandığın yoğun istek yok oluverir.
Gene boşluğa düşer, yeni bir istek yaratmak zorunda kalırsın….
İstek doyumsuzluk uyandırır ve giderek dilenci olursun. Bir istekten bir diğerine çırpınıp durursun.
Amacına ulaşır ulaşmaz bir yenisini yaratırsın.
İstegin bu yönünü kavradığında hayatının dönüm noktasındasın demektir.
Sürekli yolculuk hali iyi sonuç vermez.
Geri dön… Evine dön…
Seni mutlu edecek öğeleri dışında değil, kendi içinde ara!
Sevgiler

Tulay Bilin
tulayb18@gmail.com

HZ.ALİ’nin ağabeyi Cafer B. Ebu Talib’in oğlu Abdullah, sıcak bir günde,
bir kabilenin hurmalığına inmişti.
Abdullah burada dinlenirken, hurmalıkta çalışan köleye, yemek vakti üç
parça ekmek geldiğini gördü.
Adam ekmeklerden birini ağzına götürmek üzereydi ki,
birden önünde açlığı her halinden belli bir köpek belirdi.
Köle elindeki ekmeği köpeğin önüne attı. Köpek ekmeği derhal yedi.
Köle ekmeğin ikinci parçasını da attı. Köpek bunu da bir kerede sildi
süpürdü.
Köle bunun üzerine üçüncü parçayı da köpeğe verdi. Kalkıp, yeniden işine
dönmek üzereydi ki, olup biteni uzaktan seyreden Abdullah, yaklaşıp sordu:
“Ey köle, bugünkü yiyeceğin ne kadardı?”
Köle sıkılarak cevap verdi:
“İşte bu üç parça ekmek.”
“O halde neden kendine hiç ayırmadın?”
“Baktım ki, hayvan çok aç. O halde bırakmak istemedim.”
“Peki sen ne yiyeceksin şimdi?”
“Oruç tutacağım.”
Bunun üzerine, Abdullah b. Cafer, köleden sahibini, evinin nerede
olduğunu sordu. Sonra da gidip adamdan bu hurmalığı içindeki köleyle birlikte satın
aldı.
Sonra döndü, köleye bu tarlayı ve onu sahibinden satın aldığını söyledi ve
ekledi:
“Seni azad ediyorum. Bu hurmalığı da sana hediye ediyorum.”
Cömertliğiyle meşhur Abdullah b. Cafer, kendisinden daha cömert birini
tanıyıp tanımadığı sorulduğunda, bu olayı anlatır ve:
“Ama o köpeğe topu topu üç parça ekmek vermiş; sense ona koskoca bir
“hurmalığı ve hürriyetini vermişsin” dediklerinde, şu karşılığı verirdi:
“Ama o elindeki herşeyi verdi; ben ise elimdekinin bir kısmını
.”

Tulay Bilin
tulayb18@gmail.com

Etiketler:

Arşiv

Kategorilere Göre Yazılar

Son Yazılar

Takvim

Ağustos 2020
P S Ç P C C P
 12
3456789
10111213141516
17181920212223
24252627282930
31