Tülay Bilin-ce

DIŞ GÖRÜNÜŞ MÜ YOKSA FİKİRLER Mİ?

Ewan 22 yaşına o sene basmıştı, kendinden emin çok zeki ve çok çekici bir genç adam olmanın asaletini taşıyordu. 10 gün sonra Kore’deki bir savaşa katılmak üzere İngiltere’den ayrılacaktı, hiçbir şeyden korkmuyordu ama duygusallığı nedeniyle, ülkesinden ayrılma fikri zor geliyordu ona. Ağır adımlarla büyük kütüphaneden içeriye girdi, bir kitap alıp oturdu ve okumaya koyuldu. Gerçekten de çok güzel temalara değinmiş etkileyici bir kitaptı elindeki, ama daha da güzel olanı kitabı daha önce başkasının da okumuş ve bazı yerlere notlar almış olmasıydı. Okuyanın notlar aldığı bölümler Ewan’i da derinden etkiliyor, notları okudukça sarsılıyordu. Kim olabilirdi bu? Hemen kütüphane memuresine gitti ve daha önce kitabı okuyan kişinin kim olduğunu öğrendi. Holly adında bir kadındı, adresini aldı ve eve varır varmaz bir mektup yazdı:

‘Büyük Kütüphanede bir kitap okudum. Eklediğiniz notlar karşısında hayranlık duyduğumu belirtmeliyim. 10 gün sonra Kore’ye gidiyorum, sizi tanımak ve sizinle mektuplaşmak istiyorum. Cevabınızı sabırsızlıkla bekliyorum.’
Holly’den olumlu cevap geldi ve mektuplar ardı arkasına yazılmaya başlandı. Her yeni mektupta birbirlerinden biraz daha etkileniyor, yüreklerini birbirlerine biraz daha açıyorlardı. 2 sene bu şekilde geçip gitti. Ewan ve Holly birbirlerine belki binlerce mektup yazmış, her mektuptan ayrı tatlar almışlardı. Ewan’ın ülkeye geri dönme zamanı gelmişti, son mektubunda Holly’i görmek istediğini yazdı.
‘Ancak seni tanıyabilmem için bana bir resmini gönder lütfen’ diye ekledi. Holly buluşmayı kabul etti fakat resmi göndermedi.
‘Resmin ne önemi var ki? Bizi ilgilendiren kalplerimiz değil mi? Yakama kırmızı bir çiçek takacağım.’ dedi.
Günler birbirini kovaladı ve Ewan ülkeye döndü. Trenden indiği ilk anda gözleri Holly’i aradı. Bir müddet bakındı, sonra kalabalığın arasından şimdiye dek gördüğü en güzel kadın belirdi. Uzun boylu, çok güzel, uzun sarı saçlı, masmavi iri gözleri ve mavi elbisesiyle muhteşem bir kadındı. Kadına doğru bir adım attı, ama yakasında hiç bir şey yoktu. Kadın gözlerine baktı ve
‘Merhaba denizci, benimle gelmek ister misin?’ diye sordu.
Tam o sırada güzel kadının omzunun üzerinden, yakasında kırmızı çiçek olan kadını gördü. Kısa boylu, şişman sayılacak kiloda, gri kısa saçlı, tozlu uzun pardösüsü ve kalın bilekleriyle öylece duruyordu. Ewan şaşkındı, az önce hayatında gördüğü en güzel kadından bir teklif almıştı ancak karşısında da yüreğine aşık olduğu kadın duruyordu. Kendini toparladı ve yanından geçen dünyalar güzeli kadına aldırmadan ilerledi. Elinde Holly’le birbirlerini tanımalarını sağlayan kitap vardı. Elini uzattı, ‘Merhaba Holly’ dedi gözlerinin içi gülerek. ‘Pardon’ dedi kadın. ‘Ben Holly değilim. Az önce buradan geçen sarı saçlı mavi elbiseli bayan yakama bu çiçeği taktı ve bunun hayatının sınavı olduğunu söyledi. Sizi garın çıkışındaki cafe’de bekliyormuş.. .’
(Alıntıdır)

Dış görünüşün çok önemli olduğu bir çağda yaşıyoruz. Gerçekten çok önemli. Benim için de şıklık, temizlik ve zarafet önemli. Ancak eğer fikirler ile dış görünüş arasında bir tercih yapmak zorunda kalsam ben fikirleri tercih ederim. Dış görünüşü 30 dakika içinde değiştirme şansımız var. Ama fikirlerin yaşama geçmesi yıllarla oluyor. Onların beyinde harmanlanması ve yaşam biçimine yansıması kolay değil. Edindiğimiz bilgilere kendi yorumumuzu katıyoruz. O yorumlar sayesinde hayatın içinde bir duruş biçimi elde ediyoruz. Yoksa sadece çok şık ve içi boş bir insan oluruz. Hikayede olduğu gibi Ewan kalbinin sesini dinledi ve doğruyu buldu.

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Reklamlar

Yaşamanın neresi sanat diyeceksiniz. Bence yaşamak ölmekten çok daha zordur. Hayata tutunmak için insan manevi duygulara ihtiyaç duyar. Maneviyatı kuvvetli insanların zorlukları daha kolay atlattıklarına çok şahit oldum. Maneviyata ister tanrı de, ister yaradan de, istersen içimdeki ses de ya da vicdanım de. Bazı soruların cevaplarını insan kendi vermeli. Bazen çok kızdığımız zaman nefretimizin önüne geçemeyip karşımızdaki için tanrıdan kötü şeyler dileriz. Oysaki tanrı her şeyi gören ve bilendir. Kızdığımda hiçbir zaman kötü dileklerim olmamıştır. Çünkü bilirim ki yapılan haksızlık asla cevapsız kalmaz. Cevabı ben veremeyebilirim ama tanrı mutlaka cevap verir. Aşağıdaki hikaye tam da duygularıma tercüman oldu. Sizlerle paylaşmak istiyorum;

“Vaktiyle bir derviş, nefisle mücadele makamının sonuna gelir. Meşrebin usulünce bundan sonra her türlü süsten, gösterişten arınacak, varlıktan vazgeçecektir. Fakat iş yamalı bir hırka giymekten ibaret değildir. Her türlü görünür süslerden de arınması gereklidir. Saç, sakal, bıyık, kaş ne varsa hepsinden. Derviş, usule uygun hareket eder, soluğu berberde alır.
– Vur usturayı berber efendi, der.
Berber dervişin saçlarını kazımaya başlar. Derviş aynada kendini takip etmektedir. Başının sağ kısmı tamamen kazınmıştır. Berber tam diğer tarafa usturayı vuracakken, yağız mı yağız, bıçkın mı bıçkın bir kabadayı girer içeri. Doğruca dervişin yanına gider, başının kazınmış kısmına okkalı bir tokat atarak;
– Kalk bakalım kabak, kalk da tıraşımızı olalım diye kükrer.
Derviş bu, sövene dilsiz, vurana elsiz gerek kaideyi bozmaz derviş. Ses çıkarmaz, usulca kalkar yerinden. Berber mahcup, fakat korkmuştur. Ses çıkaramaz. Kabadayı koltuğa oturur, berber tıraşa başlar. Fakat küstah kabadayı tıraş esnasında da sürekli aşağılar dervişi, alay eder;
“Kabak aşağı, kabak yukarı.”
Nihayet tıraş biter, kabadayı dükkandan çıkar. Henüz birkaç metre gitmiştir ki, gemden boyanmış bir at arabası yokuştan aşağı hızla üzerine gelir. Kabadayı şaşkınlıkla yol ortasında kalakalır. Derken, iki atın ortasına denge için yerleştirilmiş uzun sivri demir karnına dalıverir. Kabadayı oracığa yığılır, kalır.
Ölmüştür. Görenler çığlığı basar.
Berber ise şaşkın, bir manzaraya, bir dervişe bakar, gayri ihtiyari sorar;
– Biraz ağır olmadı mı derviş efendi?
Derviş mahzun, düşünceli cevap verir;
– Vallahi gücenmedim ona. Hakkımı da helal etmiştim. Gel gör ki kabağın bir sahibi var. O gücenmiş olmalı! Bu sahibin en affetmeyeceği şey, kibir ve kul hakkı yemektir.”

Bazen kızgınlık duygusuyla başa çıkamayız. Mutlaka hınç almak isteriz. Böyle anlarda ben bütün kötü duyguları yüreğimden atıyorum. Kendimi hayata teslim ediyorum. Çok daha mutlu oluyorum. Benim çıkış yolum bu. Sizin çıkış yolunuz ne?

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

ZAMAN

Posted on: 19/04/2012

”Öyle bir banka düşleyin ki, her sabah hesabınıza 86.400lira yatıyor olsun, hiç karşılıksız.
Ve tek bir şartla. Her aksam harcamayı başaramayıp hesapta bıraktığınız para, bir kalemde sorgusuz sualsiz siliniyor. Ertesi güne hesabınızdan bir kuruş aktarılmıyor.
Ne yaparsınız?
Gün boyunca dirhemine kadar çeker, kullanırsınız tabii.
Hepimizin böyle bir bankası var aslında..

Zaman..
Her sabah hesabınıza 86.400 saniye yatırır.Her aksam iyi bir amaca yöneltmediğiniz harcamalarınızı kayıp hanenize yazar..Kalanı hesabınıza eklemez.Fazlası olmaz..
Her gün yeni bir hesap açar..Her gece, kullanılmayanı yakar..Kayıp sadece size aittir.
Geriye dönüşü yoktur..Yarına mahsuben işlem yapmaz.
Yani sadece SIMDI vardır ve yalnızca bugünün hesabını kullanabilirsiniz..
Yatırımınızı sağlık, başarı ve mutluluk gibi alanlarda azami kari sağlayacak şekilde planlayın.
Saat hiç ödün vermez.
Günü kullanın.
Bir yılın değerini, anlamak mı istiyorsunuz? Sınıfta kalmış bir öğrenciye sorun.
Bir ayin kıymetini, erken doğum yapan bir prematüre bebek annesinden öğrenin.
Bir haftanın önemini, size en iyi bir haftalık derginin genel yayın yönetmeni anlatır.
Bir günün değerini, anlamak istiyorsanız, çoluğu çocuğu açlıktan kıvranan bir ücretliye sorun.
Bir saatin kıymetini, ölçmek istiyorsanız, buluşmayı bekleyen iki aşığa danışın.
Bir dakikanın önemini, o dakika yüzünden treni kaçırandan daha fazla kim bilebilir?
Bir saniyenin değerini,an farkıyla bir kazadan kurtulana sorun..
Bir saniyenin binde biri, kim için mi önemlidir?Olimpiyat Oyunları’ndan gümüş madalyayla dönen atlete sorun bakalım..
Sahip olduğunuz her anı değerlendirin.
Eğer o ani özel biriyle paylaşıyorsanız ya da o, zamanınızı paylaşacak kadar özelse, daha fazla değerlendirin.
Ve hiç aklınızdan çıkarmayın..
Zaman beklemez kimseyi.
Dün gömüldü tarihe.
Yarin?..Bilemezsin ki!.
Bugün “ARMAGAN” size!..”

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

4 Aralık 2004 tarihli Dünya Gazetesinde Berna Sağlam Naipoğlu “Bambu ağacından” yola çıkarak harika bir vazgeçmeme hikayesi anlatmıştı. Bunu sizlerle paylaşmak istiyorum.

“… Bambu ağacı tohumu eker ve sularmış. İlk yıl hep toprağa ve dolayısıyla tohuma su vermekle geçermiş. İkinci yıl aynı işlem devam edermiş. Tohum itinayla sulanır ve dikkat edilirmiş. Ondan sonraki üç sene yine aynı. Görünürde hiçbir şey yok. Emek veriliyor ama. Ortada bir şey yok. Ne zaman ki beşinci yılın sonuna gelinirmiş, işte o zaman bambu ağacı filiz vermeye başladığı gibi altı hafta içinde de tam yirmi yedi metre boyuna geliverirmiş.

Ekildiğinden beri gördüğümüz elle tuttuğumuz ve gelişimini gözlemleyebildiğimiz başka hiçbir ağaç 5 yılda bu boyuta gelemiyor belki de. Peki o zaman bu ağaç beş yılda mı büyüdü, yoksa altı haftada mı? Sadece fiziksel gelişimi gören insanlar için cevap altı hafta. Ama işin arkasını görebilen, farkında olanlar için ise beş yıl. Toprağa atılan tohum, belli aralıklarla özenle verilen su, ışığını ayarlama, yağmurdan rüzgardan koruma derken uzun zamana yayılmış bir emek harcanıyor. Bu emek harcanırken tohum filizlenene kadar büyük bir sabır gösteriliyor. Sonra da tüm kalbiyle ona inanmak gerekiyor. Verilen emeklerin boşa gitmeyeceğine ve sabrın sonunun selamet olduğuna inanmak.
Bu gelişimin süreci içinde bir diğer etken ise vazgeçmemek. Verilen emeklerin karşılığı görülmeyince, gelişim süresi uzadığında, etraftan baskılar veya caydırma yönünde tepkiler geldiğinde, cesaret gösteremeyenlerin kıskançlıkla yaklaşıp olumsuz enerji vermesinde, tembeller emeği değersizmiş gibi gösterdiğinde vazgeçme aşamasına gelinebiliniyor.

Emek-sabır-inanmak ve vazgeçmemek…..
İşte başarı sırrının açılımı bu…”

Bir sürü ünlünün elde ettikleri başarının Allah vergisi olduğunu düşünmüyorum. Özellikle onlarla ilgili yaptığım araştırmada haklı olduğumu gördüm. Çünkü inanılmaz zorluklardan geçerek başarılı olmuşlar. Kimse kimseye başarıyı altın tepsi içinde sunmamış.
Müzik konusunda bir deha olan Beethoven’in hocası bir gün ona ‘Sen asla müzisyen olamazsın’ demiş. ‘Savaş ve Barış’ adlı dev romanın yazarı Leo Tolstoy, içinde öğrenme isteği olmadığı gerekçesiyle kolejden atılmıştı.
Rambo filmleriyle ünlü Sylester Stallone New York’ta bulabildiği tüm artistlik bürolarına başvurdu ve hepsinden “Hayır” cevabını aldı. Fakat zorlamaya, denemeye devam etti ve sonunda ‘Rocky’ filmini yaptı. Stallone, bin kez hayır cevabı almasına rağmen, bin birinci kapıyı çalma cesaretini göstermişti.

Michigan Port Huran ilkokulu öğretmeni, öğrencisi olan Thomas Alva Edison için “O beyinsiz bir çocuk ve hiçbir işte başarılı olamaz.” demiş. Oysaki Edison elektrik ampulü başta olmak üzere insanlığın hayatını kolaylaştıran icatları nedeniyle tarih boyunca unutulmayacak bilim adamları listesine adını yazdırmayı başardı.

Richard Bach’ın ‘Martı’ adlı kitabı tam 18 yayınevi tarafından reddedildikten sonra 1970 yılında basıldığında büyük ilgi gördü ve bugüne kadar milyonlarca kişi tarafından beğeniyle okundu.
Margaret Mitchell’in ünlü ‘Rüzgar Gibi Geçti’ adlı kitabı tam 38 defa reddedildikten sonra basıldı.
İngiliz edebiyatının ünlü isimlerinden Charles Dickens’in hayatını okurken çok şaşırmıştım. Oldukça fakir bir aileden geliyordu. Dört yıllık öğrenim hayatının ardından bir daha okul yüzü bile görmedi. Babası borçlarını dahi ödeyemeyecek durumdaydı, bunun sonucunda da hapse girdi.
Dickens, uzun süre iş bulmak için uğraştı. Bu arada hayallerini ünlü bir yazar olmak süslüyordu. Bu şartlar altında onu ayakta tutan tek sebep bu görünüyordu. Nihayet bir bodrum katında boya şişelerine etiket yapıştırma işi buldu. Açlığını gidermesi ve tavan arası bile olsa kalacak bir yerinin olması için bu işe ihtiyacı vardı. Akşamları yazmaya başladı. Gönderdiği tüm öyküler sürekli reddedildi. Uzun süre sonra bir yazı işleri müdüründen olumlu yanıt aldı.
Bu onu çok sevindirdi. Hatta sokaklarda saatlerce ağlayarak dolaştı. Ama sonuçta o ünlü bir edebiyatçı oldu. Çünkü asla vazgeçmedi.
Franklin D. Roosevelt; biliyorsunuz Amerika’ya ardı ardına 4 kez başkan seçilmiş biri. Çok sağlıklı biri miydi de her şeyin altından kalktı sanıyorsunuz. O 39 yaşındayken yakalandığı çocuk felcinin etkisindeydi ve bundan dolayı yürüyemiyordu. Fakat bu onun başarı merdivenlerini hızla tırmanmasına engel olamadı.

Bir de zorluklardan sonra gelen başarıya bakar mısınız? Bu Abraham Lincoln’un yaşam öyküsüdür.
1832’ Meclise girme çabası sonuçsuz kaldı.
1834’ de Meclise seçildi.
1838’ de Meclis Başkanlığı seçimini kaybetti.
1840’ da Seçiciler Kurulu üyeliğini kaybetti.
1843’de Kongre seçimlerini kaybetti.
1846’ da Kongreye bir dönem için seçildi.
1848’ de Kongre seçimleri kaybetti.
1855’ de Senato seçimlerini kaybetti.
1856’ da Başkan Yardımcılığı seçimini kaybetti.
1860’ da ABD Başkanı oldu.

Tacitus “Siz kendinize inanın, başkaları da size inanacaktır” diyor. Evet başarmak için içimizdeki isteğin her tür engeli yenecek kadar kuvvetlendiği zaman kimse bize mani olamaz.
Anthony Robbins’in ise şu sözüyle bizi düşündürüyor: “Siz ne kadar süre “Hayır” cevabına dayanabilirsiniz?”

Sevgiler
Tülay Bilin

Bugün geriye dönüp baktığımda kişilik mücadelemin daha ilkokul yıllarında başladığını görüyorum. İlk filizlenen duygum özgürlük duygusuydu. Neden bu kadar önemliydi özgürlük?

Hayatımın benim kontrolüm altında olması çok önemliydi benim için. Peki insan daha ilkokula giderken özgür olabilir mi, kim verir ona o yıllarda o kadar özgürlüğü? Bunu yıllarca düşündüm; sanırım annemle babamın ayrılmasından etkilenmiştim. Orada benim fikrim alınmamıştı. Kendi kararlarımı kendim verme isteğim belki de bu olayın etkisiyle oluşmuştu. Başkalarının benim adıma karar vermesini istemiyordum.

Ondan sonraki hayatım bu özgürlük düşüncesi üzerine kurulu olarak devam etti. Tabii ki ilkokula giderken kimsenin aklına gelmezdi ki bu çocuk hayatı boyunca özgürlüğü için savaşacak. O zaman hep insanları seyrederdim. Nasıl davranıyorlar, nerelerde hata yapıyorlar diye bakardım çevreme. Bir insanın bile bile hata yapmasını hiç anlayamazdım. Kimse hata yapmamalıydı. Çünkü ben hata yapmıyordum. Bu konu daha sonra hayatımın kırılma noktalarından biri oldu. Ama hatalardan hep ders aldım. Kimin hatalarından biliyor musunuz; hep çevremdeki büyük yetişkin insanların hatalarından ders aldım, çünkü hep onları seyrettim.

Bugün ilkelerimin temel taşlarından birinin oluşmasını sağlayan bir olayı anlatmak istiyorum. Ortaokul 2. sınıfa gidiyordum. Sınıf öğretmenimiz okulun bir etkinlik düzenlediğini, 15 gün sonra bir pikniğe gidileceğini duyurdu. Anne ve babamızla konuşmamızı söyledi. Onlar müsaade ederlerse hep birlikte pikniğe gidecektik.

O gece anneme piknikten söz ettim. Annem “Tamam” dedi. Ama iki lafın arasında konuşmuştuk. Ertesi gün okulda pikniğe gelecekler arasına ismimi yazdırdım. Arkadaşlarımın ailesi de kabul etmişti. Hayatımızda ilk defa yalnız başımıza bir yere gidecektik. Bu benim için çok büyük bir olaydı. Arkadaşlarım pikniğe gidiyorlar diye seviniyorlardı. Oysa benim sevincim ben yalnız olarak, yani özgür olarak ilk defa bir yere gidecektim. Pikniğe gidilecek tarih gelene kadar bir sürü planlar yapıldı. Pikniğe götürülecek yemekler ayarlandı ve iş bölümü tamamlandı. Herkesin annesi bir tane yemek yapacaktı. Kimine börek yapmak, kimine köfte yapmak gibi görevler verildi. Piknik gününe kadar sanki bin yıl geçti, o gün bir türlü gelmiyordu. Yatağa yatıp hayaller kuruyordum. İnanılmaz bir heyecan içindeydim.

Piknik gününden 2 gün önce anneme yemekleri aramızda paylaştığımızı ve bana köfte yapmak düştüğünü izah ettim. 2 gün sonra pikniğe gidilecekti, ben de anneme piknik hakkında genel bir bilgi vermek istiyordum. Ama annem beni dinlemedi bile, pikniğe gidemeyeceğimi söyledi. Neden olarak da yalnız başına beni bırakmak istemediğini söyledi. Yani güvenlik açısından uygun değildi bu. “Ama anne…” dedim “Sen bana 15 gün önce olur demiştin. Ben de arkadaşlarıma ve öğretmenime söz verdim geliyorum.” dedim. “Ben söz vermedim.” dedi. O an dünya başıma yıkılmıştı. Yapılacak bir şey yoktu, söz hakkı onundu. O gece hiç uyumadım.

Benim için pikniğe gitmek önemli olmaktan çıkmıştı. Şimdi benim asıl derdim verdiğim sözlerdi. Durup dururken yalancı olacaktım, yani söz verdim ama şimdi vazgeçtim. Yani bu şu anlama geliyordu: “Bana güvenmeyin, ben söylerim ama sonra vazgeçerim.” Bu muydu söylemek istediğim? Hayır, böyle bir şeyi asla söylemek istemezdim. Karar veren makam ben değildim ama bunu nasıl anlatabilirim ki. Kendimi ne kadar önemli ve büyük biri olarak görüyordum ki etrafımın beni çok ayıpladığını sanıyordum. Oysa herkes biliyordu, kararı veren ben değildim ve buna mani olmak gibi bir gücüm de yoktu.

İşte o gün karar verdim. Ben annemin yaptığı hatayı hayatım boyunca yapmayacaktım. Asla verdiğim sözden dönmeyecektim. Eğer döneceksem bunun mutlaka mantıklı bir açıklaması olacaktı. Kimseyi kendi kararlarımla bağlamayacaktım, herkes kendi fikrini savunmalı ve onu yapmak gibi bir özgürlüğü olmalıydı.

O günden sonra da kimseye hiçbir konuda baskı yapmadım. Eğer birisinin yanlış bir davranışı olduğunu düşünüyorsam, ona bazen hissettirmeden bazense açık açık yaptığını doğru bulmadığımı anlatmaya çalışırım.

Hayatım boyunca çevremdeki insanları inceledim ve yaptıkları yanlışları sanki ben yapmışım gibi rahatsız oldum. Doğrusu ne ise onu yapmaya çalıştım. Doğrusu hangisi peki? Tabii bu kişiye göre değişiyor bazen. Bana göre doğrusu, yani benim ilkelerime göre, benim yaşam biçimime, benim ekonomik şartlarıma göre, benim gelenek göreneklerime göre hep doğrusunu aradım ve uyguladım. Ne öğrendiysem onu uyguladım. Sonra bir gün bir kitapta bir yazı okudum o zaman anladım yaptığımın doğru olduğunu.

Amerika’da bir sürü araştırma yapılıyor ve biz bunları her gün gazetelerde okuyoruz. Amerikalıların yaptığı bir araştırmaya göre, diye başlıyor söz ettiğim yazı.

Araştırma üzerinde çalışırlarken ilginç buldukları bir aileye rastlıyorlar. Hemen incelemeye başlıyorlar. Aile üç kişi, baba ve iki oğul. Baba uyuşturucu bulundurmaktan ve adam öldürmekten dolayı cezaevinde yatıyor. Büyük oğlu da babası gibi cezaevinde. Küçük oğlu ise çok ünlü ve özellikle dürüstlüğü ile ünlü bir avukat. Araştırma yapanlar önce cezaevindeki babaya gidiyor ve soruyorlar: “Ne oldu, neden buraya düştünüz?” Adam “Valla ailemin beni yetiştiriş biçimi, ailemin eğitimsizliği ve parasızlıktan dolayı buradayım” diye yanıt veriyor. Bu sefer babaya benzeyen oğluna gidiyor ve ona soruyorlar: “Neden buradasınız?” O da aynen babası gibi nedenler sayıp döküyor ve sonunda şöyle diyor: “Başka çarem var mıydı?” Daha sonra ikinci oğlu olan ünlü avukata gidip, soruyorlar: “Ailenizi inceledik. Babanız ve ağabeyiniz cezaevinde. Siz nasıl oldu da dürüstlüğü ile ünlü bir avukat oldunuz?” Avukat sadece bir tek cümle söylüyor: “Başka çarem var mıydı?”

Evet seçimi kendimiz yapıyoruz. Hepimizin ailesi zaman zaman yanlışlar yaptılar bizi büyütürken. Aslında o yanlışların yarısı da onları büyütenlerindi. Ya da aramızdaki kuşak farkı hep bizi anlamalarını engelledi. Aslında her şey o kadar çabuk değişiyor ki ayak uydurmak çok zor. Eğer ayak uydurabilirsen çok iyi ama biraz dinleneyim dersen, ya da ayağını dişliye iyi yerleştiremezsen bir anda boşta kalıyorsun. Hayata karşı sürekli hazır olmak gerekiyor.

Hayatı geri alıp tekrar yaşama şansımız yok. Çok önceden söylendiği gibi: “Hayat silgi kullanmadan yapılan bir resimdir.”

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

“Almanya’da Naziler komünistleri içeri attı, sesimi çıkarmadım. Çünkü komünist değildim. Sonra Yahudiler’i içeri tıktılar. Bu kez de sesimi çıkarmadım. Çünkü Yahudi de değildim. Derken sıra sendikacılara geldi. Ben hala susuyordum. Çünkü sendikacı da değildim.
Sonunda beni de götürdüler. Ve kimse sesini çıkarmadı. Zira sesini çıkaracak kimse kalmamıştı.”
Prof. Martin Niemuller

Olaylar karşısında ne kadar susuyoruz acaba? Çok tepkisiz olduğumuzu düşünüyorum. Bir konuda taraf olmaya korkuyoruz. İnsan bazen çekimser kalabilir ama bu hayatın tümüne yansıyorsa işte o zaman tehlike başlıyor demektir. Nasıl olsa bana bir şey olmaz düşüncesi bizi tepkisizliğe itiyor. Ama her konuda bir fikrimiz olması gerektiğine inanıyorum. Açık ve net fikrimizi söylemeliyiz. Dostlarımıza karşı ya da topluma karşı tavrımızı açıkça ortaya koymalıyız. Bu hayır diyebilmenin de özüdür. Çoğu okurum soruyor. Ben hayır diyemiyorum ve bundan dolayı da çok mutsuzum. İşte tepkinizi dile getirdiğiniz zaman hayır diyorsunuz aynı zamanda.
Aynı konuyla ilgili hayvanlar aleminden bir örnek vermek istiyorum;
“Duvardaki çatlaktan bakan fare, çiftlik sahibi ile karısının bir paket açtıklarını gördü. ‘İçinde yiyecek mi var?’ derken bir baktı ki fare kapanı!! Hemen bahçeye koşup alarmı verdi;
Evde kapan var!
Evde kapan var!
Tavuk gıdaklayıp, kafayı kaldırdı ve;
– Bay fare, bu sizin için ciddi bir sorun olsa da şahsen beni ilgilendiren bir tarafı yok ne yazık ki!
Fare dönüp bu sefer koyuna;
– Evde kapan var, evde kapan var! Dedi.
Koyun konuyla ilgilendi ama kendi hesabına;
– Üzgünüm bay fare, vah vah, emin ol senin için dua edeceğim dedi. Fare bu kez ineğe yöneldi,
– Evde kapan var, evde kapan var diye bağırdı nefes nefese. İnek ise;
– Bay fare, senin için üzüldüm, ama burnumu sokacağım bir şey değil dedi. Farenin de başını eğip, gitmekten başka çaresi kalmamıştı..yalnızlık ve terkedilmişlik hisleri içinde, fare kapanı ile artık tek başına başa çıkmaya çalışacaktı! O akşam evde alışılmamış bir ses duyuldu. Sanki kapan, avının üzerine kapanmıştı. Sese koşan çifçinin karısı, karanlıkta kapana zehirli bir yılanın kuyruğunu kaptırdığını görmemiş, yılan da onu ısırmıştı. Çiftçi karısını hastaneye koşturdu, karısı eve ateşli döndü. Ee ateşli insana ne verilir? Sıcacık bir tavuk çorbası! Tavuk acilen pişirildi..Ama kadın hala iyileşmiyormuş. Eş dost ahbap gelince hasta ziyaretine, çiftçi de sofraya koyunu çıkarmak zorunda kalmış. Ama çiftçinin karısı iyileşmemiş…Ölmüş!!!
Aman ne kalabalık gelmiş cenazeye, ne kalabalık. Bu sefer de konukları doyurmak için kesilen inek olmuş..Fareye de olan biteni deliğinin ardından izlemek kalmış.”

Son zamanlarda bir slogan var hani;
SUSMA, SUSTUKÇA SIRA SANA GELECEK
Yazım siyasi bir içerik taşımıyor. Benim demek istediğim hayatın içinde her konuda fikrimiz olmalı ve bu fikri savunmak için gerekirse elimizi taşın altına sokmalıyız. Bunu başkaları için olmasa bile kendi geleceğimiz için yapmalıyız. Hayatın içinde bir birey olmanın gerekliliği olarak düşünüyorum.
Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Etiketler: , ,

Hayatında en az bir kere depresyona giren çok kişi vardır. Girmek kolay da, acaba nasıl çıkılır? Eski yazılarımdan birinde ben de depresyondan nasıl çıktığımı anlatmıştım. Çok başarılı ve çok ünlü kişilerin depresyona girmediklerini sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Hayat onlar için de kolay değil. Onların da hayatlarında güçlükler var. Hatta güçlüklerle mücadele eden besteci Beethoven şöyle diyor;
“İradesine hakim olan insanlar, her güçlüğü yenmeye çalışır. Beni yükselten, hep güçlükler olmuştur.”
Beethoven’i yükselten güçlükler nelerdi? Beethoven daha 11 yaşındayken piyano virtüözü olmayı başarmıştı. Besteleri çok beğenilmiş, artık şöhreti saray çevrelerine de yayılmıştı. Şöhretin doruğundayken Beethoven, kulaklarının duymadığını fark etmeye başladı. 28 yaşına geldiğinde, tamamen sağır olmuştu. Önceleri hayata küstü. Hastalığını herkesten sakladı. İnzivaya çekildi. Ama daha sonra beste yapmaya başladı. Hayata dönüşünün tek nedeninin sanat aşkı olduğunu dostlarına ifade etti. En unutulmaz eserlerini sağır olduktan sonra besteledi. “Sesleri hayalimde yaşatıyorum” diyordu Beethoven. Böylece dünya müzik tarihinin en büyük bestekarları arasına girdi.
Müzik hayranı olan, bu kadar müziği seven ve besteler yapan birinin hayattaki en büyük engeli nedir? Sağır olması değil midir? Ama Beethoven en büyük engeli yenerek yoluna devam etti.

Bir başka başarılı insan örneği verebilirim. Hani kitapları milyonlar satan ‘Harry Potter’ adlı romanı yazan Joanne Katheleen Rowling. Bayan Rowling çok zorlu bir hayatın içindeyken kitap yazmaya karar vermiş çünkü 4 aylık kızı ile yalnız başına maddi manevi zorluklar içinde yuvarlanıyormuş. Şimdi o dünyanın en zenginlerinden biri. Kitapları 47 dile çevrilmiş, üstelik sinemaya aktarılmış ve harika bir sonuç çıkmış ortaya. Bu da gişe hasılatına yansımış.

Hepimiz hayatın güçlükleri ile karşılaştık. Hatta depresyona bile girdik. Ama hayat çok güzel, en önemlisi de hayatı yaşamaya değer bulmaktır. Hep dua’m şudur;
Tanrım bendeki bu yaşam sevincini alma. Hayatın manasını kaybetmeme izin verme.
Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Arşiv

Kategorilere Göre Yazılar

Son Yazılar

Takvim

Aralık 2017
P S Ç P C C P
« Kas    
 123
45678910
11121314151617
18192021222324
25262728293031