Tülay Bilin-ce

Posts Tagged ‘tanrı

Yaşamanın neresi sanat diyeceksiniz. Bence yaşamak ölmekten çok daha zordur. Hayata tutunmak için insan manevi duygulara ihtiyaç duyar. Maneviyatı kuvvetli insanların zorlukları daha kolay atlattıklarına çok şahit oldum. Maneviyata ister tanrı de, ister yaradan de, istersen içimdeki ses de ya da vicdanım de. Bazı soruların cevaplarını insan kendi vermeli. Bazen çok kızdığımız zaman nefretimizin önüne geçemeyip karşımızdaki için tanrıdan kötü şeyler dileriz. Oysaki tanrı her şeyi gören ve bilendir. Kızdığımda hiçbir zaman kötü dileklerim olmamıştır. Çünkü bilirim ki yapılan haksızlık asla cevapsız kalmaz. Cevabı ben veremeyebilirim ama tanrı mutlaka cevap verir. Aşağıdaki hikaye tam da duygularıma tercüman oldu. Sizlerle paylaşmak istiyorum;

“Vaktiyle bir derviş, nefisle mücadele makamının sonuna gelir. Meşrebin usulünce bundan sonra her türlü süsten, gösterişten arınacak, varlıktan vazgeçecektir. Fakat iş yamalı bir hırka giymekten ibaret değildir. Her türlü görünür süslerden de arınması gereklidir. Saç, sakal, bıyık, kaş ne varsa hepsinden. Derviş, usule uygun hareket eder, soluğu berberde alır.
– Vur usturayı berber efendi, der.
Berber dervişin saçlarını kazımaya başlar. Derviş aynada kendini takip etmektedir. Başının sağ kısmı tamamen kazınmıştır. Berber tam diğer tarafa usturayı vuracakken, yağız mı yağız, bıçkın mı bıçkın bir kabadayı girer içeri. Doğruca dervişin yanına gider, başının kazınmış kısmına okkalı bir tokat atarak;
– Kalk bakalım kabak, kalk da tıraşımızı olalım diye kükrer.
Derviş bu, sövene dilsiz, vurana elsiz gerek kaideyi bozmaz derviş. Ses çıkarmaz, usulca kalkar yerinden. Berber mahcup, fakat korkmuştur. Ses çıkaramaz. Kabadayı koltuğa oturur, berber tıraşa başlar. Fakat küstah kabadayı tıraş esnasında da sürekli aşağılar dervişi, alay eder;
“Kabak aşağı, kabak yukarı.”
Nihayet tıraş biter, kabadayı dükkandan çıkar. Henüz birkaç metre gitmiştir ki, gemden boyanmış bir at arabası yokuştan aşağı hızla üzerine gelir. Kabadayı şaşkınlıkla yol ortasında kalakalır. Derken, iki atın ortasına denge için yerleştirilmiş uzun sivri demir karnına dalıverir. Kabadayı oracığa yığılır, kalır.
Ölmüştür. Görenler çığlığı basar.
Berber ise şaşkın, bir manzaraya, bir dervişe bakar, gayri ihtiyari sorar;
– Biraz ağır olmadı mı derviş efendi?
Derviş mahzun, düşünceli cevap verir;
– Vallahi gücenmedim ona. Hakkımı da helal etmiştim. Gel gör ki kabağın bir sahibi var. O gücenmiş olmalı! Bu sahibin en affetmeyeceği şey, kibir ve kul hakkı yemektir.”

Bazen kızgınlık duygusuyla başa çıkamayız. Mutlaka hınç almak isteriz. Böyle anlarda ben bütün kötü duyguları yüreğimden atıyorum. Kendimi hayata teslim ediyorum. Çok daha mutlu oluyorum. Benim çıkış yolum bu. Sizin çıkış yolunuz ne?

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Merhaba Tülay Hanım, nereden ve nasıl başlamalı bilmiyorum ve neden siz onu da bilmiyorum ama anlatmak ve sormak istiyorum. Şu günlerde içinde olduğum durumdan dolayıdır ki hisler ile ilgili düşünmekteyim. Aslında bu aylardır anlamaya çalıştığım bir konu. Öncelikle hayata hisleriyle yön veren birey olarak birçok açıdan inceledim durumu ya da yaşadım. Ama benim bazı sorularım olacak (her ne kadar saçma da olsa). Ben hislerimin iyilik ve kötülüğünü, amaçlı mı yoksa amaçsız mı olduğunu, kendi adalet anlayışımla yargılayıp, temizliğine kanaat getirdikten sonra yaşamak istiyorum. Ancak tüm yargılamalardan sonra hislerimi karşımdakine gösteremiyorum. Hatta göstermiyorum. Çünkü buna gerek olmadığını düşünüyorum. Hisler de enerjinin kaynağı sayılırsa nasıl oluyor da bu kadar temiz hisleri karşımdaki alamıyor da, illaki benim bir şeyler göstermem gerekiyor. Görme gereği duyan, şekle veya maddeye önem veriyor sayılmaz mı? Hislerin şekille ve maddeyle bir ilişkisi var mıdır? Saygılar, Serkan.

Sevgili Serkan,

Amerikalı Psikolog Dr. Daniel Goleman duyguyu bir his ve bu hisse özgü belirli düşünceler, psikolojik ve biyolojik haller ve bir dizi hareket eğilimi anlamında kullanıyor.

Duygularımız yol göstericidir ve bizi yönlendirir. Peki bunlar nedir diye sorarsan; Öfke, hiddet, kızma, kin, nefret, üzüntü, acı, keder, korku, zevk, sevgi, aşk, anlayış, güven vs. Tabii ki bunlar da kendi içlerinde birçok duyguya ayrılabilir ve hepsi için sayfalarca yazı yazılabilir. İnsanın kendi duyguları ile yüzleşmesi demek kendini tanıması demektir. Kendi duyguları ile yüzleşmeyen insanın söylediği ile yaptığı arasında fark olur.

“OLGUN İNSAN, GÜZEL SÖZ SÖYLEYEN DEĞİL, SÖYLEDİĞİNİ YAPAN VE YAPABİLECEĞİNİ SÖYLEYEN ADAMDIR” KONFÜÇYÜS

Duygularımızla yüzleşmeyince neyi neden yaptığımıza kendimiz bile karar veremeyiz. Sevgili Serkan inan ki bu o kadar kolay bir şey değil. Kendini bu kadar hırpalama. Duygularımızı tanımamız bir ömür boyu sürüyor. Sen düşünen bir insan modelisin. Kendini tanımak için yaptığın mücadelen için seni kutluyorum. Ancak yazında duygularını iyi ve kötü olarak yargıladıktan sonra karşındakine bu hisleri söylemediğini ifade ediyorsun. Kendisi anlamalı diyorsun.
Dünyada 6 milyar insan var. Yani 6 milyar birbirine benzemeyen değişik insan var. Bunun neden böyle olduğunu bana sakın sorma. Bu çok derin bir konu. İnsanlık binlerce yıldır bunun nedenlerini araştırmakla meşgül. Bu değişikliği etkileyen gelenekler, iklim şartları, kültürler gibi birçok nedene dayanıyor. Aynı iklim şartlarında yaşayan insanların bile farklılıkları var. Hepsini bırak aynı evin içinde doğup büyüyen insanların bile duyguları değişiktir. Eğer duygularımızı karşımızdakine söylemezsek bizi nasıl tanıyacaklar. İnsanları diğer canlılardan ayıran en belirgin özellik akıl ve konuşmadır. Tanrının bize verdiği bu özelliği kullanarak diğer insanlarla iletişim kurmalıyız. Kendimizi iyi ifade etmek çok önemlidir. Karşımızdakine kendimizi ne kadar açık ve net ifade edersek o kadar iyi iletişim kurabiliriz. Bu her konuda aynı düşüncede olacağımız anlamına gelmez tabii. Bak ALBERT LİPPMANN ne diyor;

“HERKES AYNI ŞEYİ DÜŞÜNÜYORSA, HİÇ KİMSE BİR ŞEY DÜŞÜNMÜYOR DEMEKTİR.”

Farklı düşünmek hayatın güzelliğidir ve bizi zenginleştirir. Bütün insanların her konuda aynı şeyi hissetmesi ne sıkıcı olurdu. Bir sürü kitap okuyoruz. Hayata dair bir sürü şey öğreniyoruz. Bu okuduklarımız sayesinde kendimizi tanıma fırsatı buluyoruz. Öğrendiklerimiz ile ya daha mutlu oluyoruz ya da mutsuz oluyoruz. Başka fikirler bizi besler. Aklımızı kullanmak çok iyidir ama başkalarının aklına da saygı duymak zorundayız.

“AKILLI İNSAN AKLINI KULLANIR, DAHA AKILLI İNSAN BAŞKALARININ AKLINI DA KULLANIR.” BERNARD SHAW

Ben kendimi tanımak için insanları gözlemleme ile başladım. Stresten kurtulmak için çevremdeki insanları inceledim. Bu konuda tanımadığım insanlara ulaşmak için de onların kitaplarını okudum. Sonuç olarak stresten nasıl kurtulacağıma karar verdim. Büyük düşünürler bu konulara çok kafa yormuşlar. Onları okumak hepsini aynen kabul anlamına gelmiyor. Bu sadece kendimi tanımama yardımcı oldu. Goethe bu konuda harika bir söz söylemiş. Uzun süredir bana yol gösterici oldu : “İNSAN KENDİNİ YALNIZCA İNSANDA TANIR”

İnsanın kendini iyi tanıması bir müddet sonra iyi ifade etmesine yol açıyor. Daha sonra söylediklerimi daha nasıl iyi nasıl anlatabilirim diye düşünmeye başlıyor. Şimdi tam sırası gelmişken güzel bir anektot anlatmak istiyorum:

Padişah bir sabah kalkmış heyecan içinde. Bir rüya görmüş. Bu rüyanın anlamını merak etmiş. Hemen ülkeye haber salınmış. En iyi rüya tabiri yapan bulunmuş. Padişah rüyasını anlatmış. Rüya tabiri yapan şöyle yorum yapmış; “Padişahım, bu rüyanın anlamı şudur, bütün sevdikleriniz ölecek.” Padişah çıldırmış. Sinirlenmiş, bağırıp çağırıp adamı saraydan attırmış. Yaverlerine emir vermiş. Bana başka birini bulun demiş. Yaverleri başka bir rüya yorumcusu bulup getirmişler. Padişah tekrar rüyasını anlatmış. Adam düşünmüş ve şöyle bir yorum yapmış; “Padişahım siz çok uzun ömürlü olacaksınız. Hatta çok sevdiğiniz dostlarınızdan bile uzun ömürlü olacaksınız.” Padişah buna çok sevinmiş.

Sevgili Serkan, hislerimizi anlatmak demek kendimizi anlatmak demektir. Karşımızdakinin anlamasını beklemeye inan ki ömrümüz yetmez. Şunu da ifade etmek istiyorum. Bir gün gelir öyle biriyle karşılaşırsın ki söze gerek olmadan gözlerinle anlaşırsın. İşte aradığımı buldum dersin. Ama bu tip insanlar hayatımızda azdır. Zaten bulduğumuzda onlar bizim en iyi dostlarımız veya aşkımız olur. Ama hayatımızı 2-3 kişi ile geçiremeyiz. Yüzlerce insanla muhatap oluyoruz. Bizi anlamalarını beklemek zaman kaybı olur diye düşünüyorum. Bilmiyorum ben duygularımı iyi anlatabildi mi?

Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com

Bu hafta bir arkadaşımdan güzel bir mail geldi. Harika bir filmin hikayesiydi. Ama hikayenin altında isim yazmıyordu. Kim kaleme almış bilmiyorum. Sizlere bu hikayeyi yazmadan önce internette bir araştırma yaptım ve buldum. Ahmet Altan Hürriyet Gazetesi’ndeki köşesinde yazmış. Frank Capra’nın “Bu muhteşem bir hayat” isimli filmi. Eski bir Amerikan filmi. Ahmet Altan filmi anlatmış ve sonra da kendi yorumunu yazmış. Ben yorum kısmını almadım. Sadece filmin hikayesini kendi yorumumla aktarmak istiyorum.

”Çocukluğundan beri bütün hayali dünyayı dolaşmaktı ama art arda gelen olaylar yüzünden kasabasını terk edememiş, sonunda babasının pek de parlak olmayan işini devralmak zorunda kalmıştı. Sevdiği bir karısı ve çocukları vardı. Ama işler iyi gitmiyordu. Borçlar birikmişti. Yaşadığı hayal kırıklığına bir de borçlar eklenince dayanacak gücü
kalmamıştı. Karlı bir gece arabasına binip, kasabanın biraz ötesinden akan nehrin kıyısındaki bara gidip iyice sarhoş olana kadar içtikten sonra kendini köprünün üzerinden atıvermişti.

Stewart sulara düşerken, karanlık göklerden gelen bir konuşma duyuldu. Tanrı, “ikinci sınıf meleklerden” birine görev veriyordu.

– Eğer bu ümitsiz adama yeniden yaşama isteği vermeyi başarırsan, ben de sana çok istediğin o iki kanadı verir, seni birinci sınıf melek yaparım.

Ve, yeryüzüne tonton, yaşlı bir adam kılığında “başarısız” bir melek düşüyordu. O güne dek bir türlü verilen görevleri doğru dürüst yerine getiremediği için istediği kanatlara kavuşamayan, kederli bir melekti bu. Görevi ise çok zordu.

Tümüyle çaresiz, borçlar içinde yüzen, hayallerini kaybetmiş, istediklerinden hiçbirine kavuşamamış, dünyayı gezmek isterken önemsiz bir kasabaya sıkışıp kalmış bir adama hayatı yeniden sevdirecek, onu intihardan vazgeçirecekti.

Melek yeryüzüne indiğinde, bir polis Stewart’ı sulardan çıkarıyordu. Onu, kendini sulara atmadan önce son içkisini içtiği bara götürüyordu ama orası şimdi çok değişikti. Serserilerin toplandığı, pis bir batakhane olmuştu. Kimse Stewart’ı tanımıyordu. Stewart kasabaya dönüyordu ama orada da eski dostları onun kim olduğunu bilmeyen gözlerle ona bakıyorlardı. Kasaba bakımsızdı, çirkindi, karanlıktı. Eski bir okul arkadaşı arka sokaklarda fahişelik yapıyordu.
Karısı ise bir kütüphanede çalışan zavallı bir yaşlı kızdı. O sulara atlamadan önce ünlü bir adam olarak dünyayı dolaşan erkek kardeşinin ise bir kilisenin bahçesinde mezarı duruyordu. Stewart, suya düşmesiyle çıkması arasında geçen bu beş dakikada her şeyin nasıl bu kadar değişebilmiş olduğunu anlayamadan etrafına bakarken “ikinci sınıf melek” yanına yaklaşıyordu. Ona anlatmaya başlıyordu.

– Sen hayatına son vermek istedin ya, ben daha iyisini yaptım, sen hiç bu dünyaya gelmemiş gibi oldun… Sen olmamış olsaydın ne olacaktı, gör…
Kardeşim ne zaman öldü, diye soruyordu Stewart.
– Sen dokuz yaşındayken o kuyuya düşmüştü ve sen onu kurtarmıştın… Ama ben senin doğumunu iptal edince ve sen hiç doğmayınca onu kurtaracak kimse de olmadı… O çocukken öldü.
– Peki sınıf arkadaşım ne zaman fahişe oldu?
– Bir gün o çok parasız kalmıştı, para bulabileceği hiçbir yer yoktu ve sen ona borç vermiştin… Ama sen olmayınca o gece kendini sattı ve sonra fahişe olarak kaldı.
– Kasaba niye böyle bakımsız ve korkunç gözüküyor?
– Çünkü sen babanın yerini aldıktan sonra insanlardan para toplayıp kooperatifler kurmuştun, binalar yapmıştın, kasaba gelişmişti… Sen hiç olmadığın için o kooperatif kurulmadı, o binalar yapılmadı, kasaba bakımsız kaldı, o inşaatta çalışıp para kazanan birçok insan para kazanamayıp serseri oldu.

Bütün seyircilerle birlikte Stewart da, bir insanın farkına varmadan ne kadar çok başka insanın hayatına değdiğini, o hayatları varlığıyla değiştirdiğini, en sıradan insanın bile bu hayatta tahmin edemeyeceği ölçüde önemi olduğunu görüyordu.

Stewart, o yaşlı ve tonton “ikinci sınıf” melek sayesinde bu gerçeği görünce intihar etmekten vazgeçiyordu. Kendisine o kadar manasız ve değersiz gözüken hayatının aslında birçok insan için ne kadar değerli olduğunu kavrıyordu. O intihar etmekten vazgeçince yeniden her şey eskisine dönüyordu. “Bu muhteşem bir hayat” isimli film, mutlu sonla biterken de gökyüzünde bir “çın” sesi duyuluyordu. Tonton meleğe, Tanrı çok arzuladığı kanatlarını veriyordu. “

Hepimiz bazen işe yaramadığımızı, bu dünyaya neden geldiğimizi düşünürüz. Zor anlar yaşarız. Hayat çok manasız gelir. Oysaki filmde olduğu gibi geri dönüp hayatımıza bir baksak, biz olmasak birçok şey şimdi olduğundan farklı olabilirdi. Birçok insanın hayatının değişmesine vesile olmuş olabiliriz. Tanrı hepimize bir görev vermiştir. Hayatta olmamızın bir anlamı vardır. Üstelik daha bitmemiş görevlerimiz olabilir. Son nefesimize kadar da hayatta görevlerimiz olduğunu unutmamalıyız. Bu hayatı sadece kendimiz için yaşamak bazen tatsız olabilir ama yaşamımızın anlamını bulursak hayat yaşamaya değer.
Sevgiler
Tülay Bilin
tulayb18@gmail.com


Arşiv

Kategorilere Göre Yazılar

Son Yazılar

Takvim

Haziran 2017
P S Ç P C C P
« Kas    
 1234
567891011
12131415161718
19202122232425
2627282930